Türkiye'de Şeriatin Kısa Tarihi

EFSANE GENC 13 Tem 2019

  1. EFSANE GENC

    EFSANE GENC ÜYE

    310
    6
    0


    Halil Nebiler


    İLK SÖZ


    Sorun hep dindarlık-dinsizlik, doğuculuk-batıcılık, müslümanlık-laiklik gibi çelişkilerle değerlendiriliyor. Oysa ben, bu değerlendirmelerin, tarih bilincinden yoksun ve yanlış olduğunu düşünüyorum. Yaptığım araştırma sonucunda da, şeriatçı yükselişlerin, sınıfsal ve ulusal sorunlarla çok yakından ilgisi olduğunu, uluslararası politikanın ve devletin seçtiği yöntemlerin güdümüne girdiğini görüyorum.
    31 Mart Vakası'nın, Alman emperyalizminin Osmanlıya ilişkin programının en yoğun uygulandığı döneme denk düşmesi, hiç de tesadüf değil. Cihat fetvaları yayınlanıyor ve Sultan, onlarca ülkeye İslam ihracına girişiyor. Sonuçta telef olan, yine bu ülkenin insanlarıdır.
    Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı bastırmaya çalışan İngiliz emperyalizmi, en yakın müttefik olarak yanında Halife-Sultan'ı, Şeyhülislam'ı ve hocaları buluyor. Şeyhülislam, Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında ölüm fetvaları veriyor; İngiliz ve Yunan uçakları bunları gökten insanlara serpiştiriyor; İtalyan gemileri limanlara ulaştırıyor ve Fransız subayları halka dağıtıyor. 'Şeriat isteriz' diye ayaklananların cebinden, İngiliz gizli servisinin belgeleri çıkıyor. İngilizseverler Derneği Başkanı olan hoca gibilerin başını çektiği ayaklanmalar boşuna yaşanmıyor.
    1940'larda (Amerikan emperyalizmi Türkiye'ye girerken), yıllardır uyuyan Said-i Nursî uyandırılıyor ve Suudi Arabistan kökenli olan Ticanî tarikatı, laisizme karşı ilk eylemlerine başlıyor. Adnan Menderes, bir yandan Amerikan emperyalizminin ülkeye girişine zemin hazırlarken, diğer yandan da Said-i Nursî'nin elini öpüp hilafet sancağının gölgesinde yürümeye başlıyor.
    Rastlantı mı?
    Öğrenci ve işçi eylemleri başladığında, hak ve ekmek arayanların karşısına yine o, "Din elden gidiyor!" naraları atanlar çıkıyor. İstanbul gençliğinin 6. Filo'ya karşı başlattığı protestolar, Dolmabahçe camiinde, kıbleyi bırakıp 6. Filo'ya dönerek namaz kılan şeriatçılarla kırılmaya çalışılıyor. Amerikan askerleri için beyaza boyanan İstanbul genelevlerini dile getiren öğrenciler, çember sakallılar tarafından dövülüyor, hatta öldürülüyorlar.
    1970'lerin son iki yılında ABD'nin, SSCB'yi güneyden, ılımlı ve denetlenebilir İslamcı bir yeşil kuşakla çevirme projesini; batıda Polonya'dan "Let us Poland, be Poland" (Bırakınız Polonya Polonya Olsun) sloganıyla başlatılan "Yeni Dünya Düzeni" kampanyası destekliyor. Kilise Polonya'daki sosyalist rejime, cami Türkiye'deki laik rejime saldırıyor. Süreç işliyor ve sosyalizm, emperyalizme bağımlı liberal sisteme, laisizm denetlenebilir İslam'a dönüştürülmeye çalışılıyor. Afganistan, Pakistan, Cezayir, Tunus ve Türkiye gibi ülkelerdeki İslamcı yükselişi, Yeni Dünya Düzeni projelerinden ayrı düşünmeye, kopartarak anlamaya çalışanların yanılgıları, müslüman-laik çatışması biçiminde ortaya çıkıyor.
    Atatürkçülük adına askeri darbe yapan generallerin yaptıkları ilk şey, Atatürk'ün mirasını yerle bir etmek oluyor. Yine aynı generaller, ABD'ye danışmadan da iş yapmıyorlar.
    Liberalizm adına badem bıyıklarıyla iktidara gelen Özalcı yönetim, Amerikan yanlısı Suudi Arabistan sermayesini ve bu sermayenin şeriatçı gruplara mali desteğini getiriyor. Liberal Ahrarlar, SSCB'deki gelişmelere bakarak sosyalizmin, ideolojinin ölümünü bayram yaparak ilan ediyorlar ve bizatihi bir ideoloji olan şeriatçılığın yükselişini (bilerek ve isteyerek, yani hukuk deyimiyle 'taammüden') görmezden geliyorlar. Görenler ise uzlaşma yolları arıyor.
    İşte bu noktada; şeriatın, özgürlük ve emek düşmanlığını, emperyalizmle işbirliğini, insan haklarına karşı tavrını ve döktüğü kanı tarihsel bir süreç içinde görmek gerekiyor. Başka türlüsü, bir odası eksik eve benziyor.
    Tarih öğretici ve yol göstericidir. 31 Mart 1909 ile 2 Temmuz 1993, Türk toplumunun tarihinde şeriatçılarla yaşanan iki büyük çatışma noktasıdır. Bu noktalar arasında kimin ne yaptığını, hangi kesimin kimden yana ve nasıl tavır aldığını unutmamalıyız. Bu anımsama, bundan sonra herkesin safını ve tavrını doğru tahmin edebilmemiz için de gereklidir.
    Bu yüzden elinizdeki çalışmanın biçimi, kronoloji olarak belirlendi. Bir kolaj oldu. Cumhuriyet tarihini açıklamak gibi, bir savı yok. Anımsatma savı var. Sadece, "Şu işler oldu; şu işleri şunlar yaptı; şunlar karşı çıktı" demeye çalıştı. Eksikleri var. Başkaları tamamlayabilir, tamamlamalıdır. Yanlışları varsa (ki, aksi yöndeki tüm çabama karşın olabilir), bundan sonraki baskılarda düzeltmek üzere, şimdiden özür dilerim.
    Cumhuriyet Gazetesi arşiv bölümü ve iletişim servisleri çalışanlarına teşekkür ederim.

    Halil Nebiler.
    13 Nisan 1994, Sefaköy


    Birinci Bölüm


    "KRAVATLARI KOPARDIK, KAHVELERİ YAĞMALADIK, GAZETELERİ BASTIK ÇOK ŞÜKÜR, ŞERİATI KURTARDIK !"


    Lale devrine kadar dönmek gerekiyor.
    Bir 'bozgun onayı' anlaşması olan, 1699 tarihli Karlofça Antlaşması, Osmanlı yönetiminin ilk kez batının üstünlüğünü kabul etmesi anlamına geliyordu. İkinci anlamı ise, Osmanlı'nın dünya işlerinden sefahate dönüş döneminin başlangıcı olmasıydı. Ülkenin aydınları, hemen aynı dönemlerden itibaren, devlet çarkında, orduda ve dinde reform taleplerini dile getirmeye başladılar. Padişaha sunulan reform paketlerinde, en önemli reformların orduda yapılmasının planlandığı görülür.
    Daha sonra, 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması gelir. Bu antlaşma, Osmanlı için çöküntünün kesinleşmesi demekti. Batı teknolojisinin ülkeye girmeye başlaması da bu antlaşma sonrasına rastlar. Matbaa, orduda Fransız modeli, toprak reformu bu dönemde görülür. Çöküntüye akılcı yoldan önlem çabalarıdır, reformlar. Temelinde, bilimsel veriler ve özgürlükçü düşünceler yatar. İlk dinci tepkiler de aynı dönemin ürünüdür. Dincilere göre, çöküntüden kurtuluş ancak 'şeriata dönerek' mümkündür.
    1789 yılında toplanan Meşveret Meclisi'nin (Danışma Kurulu), şeriatçıların saldırılarına çok fazla hedef olması nedeniyle, 1794'te Nizam-ı Cedit ilan edildi. IV. Mustafa, dinci kesim karşısında bir adım daha geri atarak Şer'i Sözleşme'yi imzaladı. Dincilerin baskısıyla şeriata uygun düzenlemeyi gerçekleştiren ikinci girişim, Sened-i İttifak'tır. İslamcılık, bir politika olarak, en çok II. Abdülhamit döneminde uygulandı. Abdülhamit, sultan, hükümdar, padişah yerine kendisine 'halife' denilmesini istiyor, din eğitimi oranını arttırıyor, İslam dünyasının alim ve şeyhlerini İstanbul'a çağırıp ödüllendiriyordu. İslamcılık politikasının ihracına girişildi. İslamcı kitaplar bastırılarak İslam ülkelerine ücretsiz dağıtıldı, Afrika içlerine tarikat mensupları gönderildi, Arap vilayetleri, birinci sınıf vilayet haline getirildi ve Hicaz Demiryolu projesinin uygulamasına başlandı. Ancak, "Osmanlı hilafetini Müslüman unsurlarla ayakta tutma projesi" tutmayınca, Abdülhamit'in de sonu geldi. Abdülhamit'in sonunu hazırlayanlar arasında, İttihad ve Terakki'cilerle birlikte hareket eden Said-i Nursî de bulunuyordu. 1912 Balkan Savaşı yenilgisi, İttihat ve Terakki'nin panislamizme ve islamcılara yakınlığının yeniden değerlendirilmesine neden oldu. Ancak, Abdülhamit'in panislamist politikadan vazgeçmesi kolay olmayacaktı. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı'na girme kararı, İtilâf Devletleri'ne karşı "Cihat Fetvası" ilan edilerek alındı.
    II. Meşrutiyet'in en ilginç ve tarihimizin en kara günlerinden biri olarak bilinen '31 Mart Vak'ası, bu gelişmelere paralel-olarak ortaya çıktı. Eski takvimle 31 Mart 1325, yeni takvimle 13 Nisan 1909 sabahının erken saatlerinde, İstanbullular silah sesleriyle uyandılar.
    O güne kadar "Hürriyet Bekçileri" (Nigâhban-ı Hürriyet) adıyla tanıtılan Selanik 4. Avcı Taburu'nun askerleri, akın akın sokakları doldurmuştu. Geceyarısı, subaylarını bağlayan er ve erbaşlar, ayaklanmanın liderliğini yapan Arnavut Hamdi Çavuş önderliğinde haykırıp havaya ateş açarak Meclis'in bulunduğu Ayasofya meydanına doğru koşuyorlardı. Günün ilk saatlerinde kendilerine katılmaya ikna ettikleri diğer birliklerle birlikte, öğleye doğru meydanı doldurmuşlardı bile. "Yaşasın Asker", "Şeriat İsteriz" diye bağırıyorlardı. Ayaklanmanın ilk gününde, 20 kadar mektepli zabit katledildi. İlk günün bilançosuna, Tanin ve Şura-yı Ümmet gazeteleri matbaalarının basılması, makinelerinin parçalanması; Adliye Nazırı Nazım Paşa ile Lazkiye Mebusu Emin Arslan Bey'in İttihat Terakki'nin önde gelenleri sanılarak yanlışlıkla öldürülmeleri; dükkanların yağmalanması; başıbozuk askerlerin sağa sola ateş etmeleri sonucu kazara yaralanma ve ölüm olayları da yazıldı. 11 gün boyunca şeriatçı ayaklanmanın egemenliğinde kalan İstanbul'da, "Gâvur icadıdır" diye kravatlar kopartıldı, sokaktaki kadınlara saldırıldı, kahvehanelerdeki resimler parçalandı. Ayaklanan askerlerin Ayasofya meydanında toplanmasından ve ulema takımının da onlara katılmasından sonra, Abdülhamit'in ikna etmek için gönderdiği Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, ayaklananların taleplerini şöyle sıralıyordu:

    "l- Sadrazam Hüseyin Hilmi ve Harbiye Nazırı Rıza Paşalarla Meclis-i Mebusan Reisi Ahmet Rıza Bey'in azilleri,
    2- Mebuslardan, Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahid, Şura-yı Ümmet'in sahibi Bahaeddin Şakir ve Meclis İkinci Reisi Talat Bev'lerin uzaklaştırılması.
    3- Şeriatın bütün yönleriyle uygulanması,
    4- Açığa alınan alaylı subayların görevlerine dönmesi ve mektepli zabitlerin de görevden alınmaları,
    5- Ayaklanmadan dolayı, bir neferin bile kılına zarar gelmemesi".

    Görüldüğü gibi, olay açıkça şeriatçı bir ayaklanmaydı. Peki, olayın gerekçeleri nelerdi?
    Ayaklanmadan 8 ay 21 gün önce, Meşrutiyet ilan edilmişti. İttihat ve Terakki, önce siyasi suçlulara, daha sonra da cezaevlerindeki ayaklanmalar nedeniyle adi suçlulara genel af ilan edince, İstanbul sokakları suçlular cennetine döndü. İstanbul'a dönen Prens Sabahattin, İttihat ve Terakki'den yakınlık göremeyince 'Ahrar Fırkası'nı (Liberaller Partisi) kurdu. Ahrarlar, bünyesinde çok farklı muhalif grupları biraraya toplayan bir cepheye dönüştü. Meşrutiyet'in ilanını izleyen Ekim ayından itibaren Bulgaristan Prensliği, Bosna-Hersek ve Girit vilayetleri, birer birer Osmanlı topraklarından koptular. Dış bunalım, halkın gözünde İttihat ve Terakki'nin itibarını oldukça sarstı. Muhalefet, kısa sürede yaygınlaşıp örgütlendi. Muhalefetin odağı, başyazarlığını Derviş Vahdeti'nin yaptığı 'Volkan' gazetesi idi ve Volkan'dan kaynaklanan fikirler doğrultusunda, şeriatçı İttihad-ı Muhammed Fırkası, vak'adan altı gün önce (26 Mart 1325 yani, 8 Nisan 1909) Ayasofya meydanında Derviş Vahdeti'nin nutkuyla kuruldu.
    Siyasi hava, mart ortalarından sonra kararmaya başladı. İç ve dış bunalımlardan dolayı otoriter bir tavır izlemeye başlayan İttihat ve Terakki, kurtarıcı olarak gördüğü ordu ve yönetim aygıtında geniş çaplı bir tasfiyeye başladı. Ordudan önemli sayıda alaylı subay atıldı ve birçok memur açıkta kaldı. Daha sonra, ilmiye sınıfının askerliğiyle ilgili bir yasa tasarısı, ilmiye sınıfı ile alaylı askerleri şeriatçıların safına itti. İttihatçı fedailerin muhalefet saflarındaki gazetecilere saldırmaları ve 6 Nisan 1909 gecesi, Serbesti gazetesinin başyazarı olan Hasan Fehmi Bey'in öldürülmesi, havayı iyice gerginleştirdi.
    İstanbul'u 11 gün boyunca dehşete boğan olaylar sırasında, Rumeli'nin çeşitli merkezlerinde şeriatçı ayaklanmaya tepkiler başlamıştı. Selanik'te bir miting yapıldı. Ardından, alelacele kurulan "Hareket Ordusu", 24 Nisan 1909 günü İstanbul'a girdi. Ayaklanmanın elebaşıları, Divan-ı Harb-i Örfi'de yargılandı. Pek çok asker idam edildi ve idam sephaları, "ibret-i alem" için günlerce sokaklardan kaldırılmadı. Ahrar Fırkası kapatıldı ve Sultanzade Sabahattin gözaltına alındı. Ancak, İngiliz Büyükelçiliği'nin girişimleri sonucu serbest bırakılınca, Prens yurt dışına çıktı. Ayaklanmanın motorunu oluşturan İttihad-ı Muhammedi de kapatıldı. Derviş Vahdeti, tüm kaçma çabalarına karşın kısa sürede yakalandı ve asıldı. Selanikli Mustafa Kemal, İzmirli İsmet Bey, Fevzi Bey (Çakmak) gibi, daha sonra ulusal kurtuluş savaşının kahramanları ve yeni devletin kurucuları olacak olan genç subaylar, birbirlerini ilk kez Hareket Ordusu'nda tanıdılar. "İttihat ve Terakki despotizmine karşı muhalefetin hazırladığı bir gövde gösterisi" olarak başlayan 31 Mart, sonunda ilticaya dönüşmüştü. Temelinde "şeriatın yasakladıklarını yaptırmamak" düşüncesi bulunan 31 Mart Vak'ası, islamcılar için, daha sonra izleyecekleri yol konusunda, önemli bir yol gösterici oldu.

     
  2. EFSANE GENC

    EFSANE GENC ÜYE

    310
    6
    0


    DEVAMI
    "HAREKET ORDUSUNUN ÜNLÜ İSİMLERİ
    -Selanikli Mustafa Kemal Bey: Erkan-ı Harp Kolağası.
    -Pirlepeli Fethi Bey: Erkan-ı Harp Binbaşısı. Paris Ateşemiliterliğinden, ilk Millet Meclisi'nde milletvekili; başbakanlık, büyükelçilik yaptı.
    -İzmirli İsmet Bey (İnönü): Erkan-ı Harp Kolağası.
    -Vehbi Paşazade Süleyman Askeri Bey: Erkan-ı Harp Kolağası, daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı.
    -Halil Bey(Paşa): Erkan-ı Harp Kolağası, Enver Paşa'nın amcası.
    -Ohrili Eyüp Sabri Bey: Piyade Kolağası, İttihat ve Terakki'nin kurucusu.
    -Giritli Ruşeni Bey: Erkan-ı Harp Yüzbaşısı. Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı. Milli Mücadele sırasında milletvekili idi.
    -Tolcalı Süleyman Bey: Süvari Mülazım-ı Evveli. Meşrutiyet'te süvari binbaşılığına yükseldi, gizli teşkilata girdi. Milli Mücadele'de Anadolu'ya geçti,
    -Yakup Cemil Bey: Piyade Mülazım-ı Evveli. Bab-ı Ali baskınında Nazım Paşa'yı vurdu. Enver Paşa'nın Almanya yanlısı politikasına karşı çıktı, muhakeme edilip kurşuna dizildi.
    -Filibeli Hilmi Bey: Piyade Zabiti. Meşrutiyet'ten sonra İttihat ve Terakki müfettişi oldu. Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı, Milli Mücadele'ye katıldı. Milletvekili oldu. Mustafa Kemal'e suikast düzenlemekten idam edildi.
    -İzmitli Mümtaz Bey: Süvari Yüzbaşısı. Enver Paşa'nın ünlü yaveri.
    -Ömer Naci Bey: Mülazım-ı Evvel. İttihat ve Terakki'nin ünlü konferansçısı. Bab-ı Ali baskınına katıldı. Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda İran sınırındaki Bahtiyari aşiretlerini savaşa sokmaya çalışırken öldü.
    -Rasim Bey: Baytar yüzbaşısı. Milli Mücadele'ye katıldı, Miralay oldu. İzmir Suikastı'na katılmaktan idam edildi.
    -Sarı Efe Edip Bey: Piyade Mülazım-ı Evveli, İttihat ve Terakki üyesi. Mondros Mütarekesi'nden sonra jandarma yüzbaşılığına yükseldi. Kurtuluş Savaşı'na katıldı. İzmir Suikastı'na katılmaktan idam edildi.
    -Kastamonulu Şükrü Bey: İttihat ve Terakki merkezinin ünlülerinden. Maarif Nazırı, Milli Mücadele'de milletvekili. İzmir Suikastı'na katılmaktan idam edildi.
    -Yenibahçeli Nail Bey: Piyade Mülazım-ı Evveli. İttihat ve Terakki üyesi. Jandarma zabitliği yaptı. Osmanlı Meclisi'nde milletvekili.
    -Abdülkadir Bey: Ankara Valisi. Pontusçularla çarpıştı. Milli Mücadele'ye katıldı. İzmir Suikastı'nda yer almaktan idam edildi.
    -Kızanlıklı Cevat Bey: Topçu Mülazım-ı Evveli. İttihat ve Terakki'nin gözdelerinden. Bab-ı Ali baskınına katıldı, İstanbul Merkez Komutanlığı yaptı. Miralay oldu. Milli Mücadele'de Anadolu'ya geçti. Milli Müdafaa Vekaleti Muhakim Şubesi Müdürü oldu.
    -Erzurumlu Necati Bey: Piyade Mülazım-ı Evveli. İttihat ve Terakki üyesi. Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı. Mondros'tan sonra Anadolu'ya geçti.
    -Edremitli Sağır Necati Bey: Piyade Mülazım-ı Evveli. İttihat ve Terakki üyesi. Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı. Millet Meclisi'nde milletvekili.
    - Afyonkarahisarlı Ali Bey: Piyade yüzbaşısı. Milli Mücadele'de milletvekili. İstiklâl Mahkemesi Başkanı. Nafia Vekili.
    -Japon Rıza Bey: Mülazım-ı Evvel. İttihat ve Terakki'nin gözdelerinden. Milli Mücadele'de Milli Müdafaa Vekaleti Levazım Şubesi'nde, Hesabat Komisyonu'nda çalıştı.
    -Doktor Abidin Bey: İttihat ve Terakki'de gizli faaliyetlerde yer aldı. Milli Mücadele'de milletvekili. İzmir Suikastı nedeniyle idam edildi.
    -İsmail Canbolat Bey: Mülazım-ı Evvel. İttihat ve Terakki'nin kurucularından. İzmir Suikastı'na katılmaktan idam edildi.
    (KÜÇÜK Yalçın: Aydın Üzerine Tezler 2. Sf. 557-558, 1984, İstanbul.)



    OYSA...

    İstanbul şeriatçılarla uğraşırken, dünya resim sanatı, iki yıldır Picasso'nun Kübizm akımıyla ilgilidir. Lenin, Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı eseriyle tartışmalar estirmektedir. Japonya, 1910'da Kore'yi işgal ederken, Meksika devrimi başlıyordu; Mondrian ve Kandinski gibi öncü ressamlar soyut resmin ilk örneklerini veriyorlardı.

    - 1913: Şemseddin Günaltay ve Halim Sabit tarafından çıkarılan İslam Mecmuası'nın sloganı şöyleydi: "Dinli bir hayat/Hayatlı bir din". Dergi, İslamcı Sırat-ı Müstakim ile Türkçü, milliyetçi Türk Yurdu dergilerinin arasında bir sentezdi. Dönemin İslamcı kesimi içinde yer alan Said Halim Paşa, Elmalılı Muhammed Hamdi (Yazır), Mehmet Akif Ersoy, Ahmet Hamdi Akseki, Bediüzzaman Said-i Nursî, Manastırlı İsmail Hakkı gibi adların arasında Vatan Şairi olarak tanıdığımız Namık Kemal'i de bulmak mümkündü. Namık Kemal'in, "Hürriyet" adlı bir gazeteye, "Avrupalılar bilmelidirler ki, devletimiz yaşamak isterse Muhammed Şeriatı'ndan ayrılamaz ve bir İslam devleti olarak kalmalıdır" diye yazdığı biliniyor.
    Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu'nun yabancı işgali altında kalması ile birlikte Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde verilen Kurtuluş Savaşı, ne İslamcılık anlayışıyla, ne de Osmanlıcılık anlayışıyla uyuşmuyordu. Yine de, Kuvayi Milliye'ciler, İslamcılara karşı bir savaş açmadılar. Ancak, başta Halife olmak üzere, tüm İslamcı kesim ve Osmanlı ricali, 1919-1922 yılları arasında Anadolu'nun birçok yerinde "hilafet ve şeriat" talepli çok sayıda isyan kışkırtmasına girişiyordu.
     
  3. S£V®

    S£V® süper moderatör Site Yetkilisi Süper Moderatör

    186,502
    3,032
    36


    Ali paylaşım için teşekkürler,
     
  4. zahide

    zahide Administrator Site Yetkilisi Administrator

    210,274
    1,900
    38


    Ellerine sağlık ali konular çok güzel,
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş