Kuranı Kerim YÛNUS Suresi Türkçe Meali, yunus Suresi Türkce meali ve açıklamalı, Kuranı Kerim Yunus

goktepeli26 1 Haz 2013




  1. فَلَمَّا جَاء السَّحَرَةُ قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُواْ مَا أَنتُم مُّلْقُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Fe lemmâ câes seharetu kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(mulkûne).

    1. fe : bunun üzerine, böylece
    2. lemmâ : olduğu zaman
    3. câe es seharetu : sihirbazlar geldi
    4. kâle : dedi
    5. lehum : onlara
    6. mûsâ : Musa
    7. elkû : atın
    8. mâ : şeyleri
    9. entum : siz
    10. mulkûne : yere atacağınız

    İmam İskender Ali Mihr : Böylece sihirbazlar geldiği zaman Musa (A.S) onlara: “Siz atacağınız şeyleri atın.” dedi.

    Diyanet İşleri : Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)” dedi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Büyücüler gelince Mûsâ, ne atacaksanız atın bakalım dedi.

    Adem Uğur : Sihirbazlar gelince Musa onlara: Atacağınızı atın, dedi.

    Ahmed Hulusi : Ne zaman ki sihirbazlar toplandı, Musa onlara: "Atacağınızı atın" dedi.

    Ahmet Tekin : Sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara:
    'Ortaya ne atacaksanız atın' dedi.

    Ahmet Varol : Sihirbazlar gelince Musa onlara: 'Atacaklarınızı atın' dedi.

    Ali Bulaç : Büyücüler geldiğinde Musa: "Atacağınız şeyleri atın" dedi.

    Ali Fikri Yavuz : Nihayet sihirbazlar toplanıp geldiği zaman, Mûsa onlara: “- Ne ortaya atacaksanız, siz atın” dedi.

    Bekir Sadak : Sihirbazlar gelince Musa onlara: «Atacaginizi atin» dedi.

    Celal Yıldırım : Sihirbazlar gelince, Musa onlara : «Atacağınızı atın !» dedi.

    Diyanet İşleri (eski) : Sihirbazlar gelince Musa onlara: 'Atacağınızı atın' dedi.

    Diyanet Vakfi : Sihirbazlar gelince Musa onlara: Atacağınızı atın, dedi.

    Edip Yüksel : Büyücüler gelince, Musa onlara, 'Ne atacaksanız atın!,' dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine sihirbazlar geldiği vakıt Musâ onlara ne ortaya atacaksınız siz atın dedi

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun üzerine büyücüler gelince Musa onlara: «Ne atacaksanız ortaya siz atın!» dedi.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sihirbazlar gelince, Musa onlara: «Ortaya ne atacaksanız atın!» dedi.

    Fizilal-il Kuran : Büyücüler gelince Musa onlara, 'Atacağınızı atınız, hünerinizi gösteriniz' dedi.

    Gültekin Onan : Büyücüler geldiğinde Musa: "Atacağınız şeyleri atın" dedi.

    Hasan Basri Çantay : Nihayet sihirbazlar geldiği zaman Musa onlara (ortaya) ne atacaksanız atın» dedi.

    Hayrat Neşriyat : Nihâyet sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara: 'Siz (sihir yapmak üzere) ne atacak kimseler iseniz, atın (da hünerinizi gösterin)!' dedi.

    İbni Kesir : Sihirbazlar gelince, Musa onlara: Atacağınızı atın, dedi.
    Muhammed Esed : Sihirbazlar gelince Musa onlara: "Haydi atın atmak (istediğinizi)!" dedi.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki sihirbazlar geliverdiler. Onlara Mûsa: «Siz ne atacak iseniz atınız» dedi.

    Ömer Öngüt : Sihirbazlar gelince Musa onlara: “Ne atacaksanız atın!” dedi.

    Şaban Piriş : Sihirbazlar gelince Musa onlara: -Ne ortaya koyacaksanız koyun! dedi.

    Suat Yıldırım : Büyücüler gelince Mûsâ onlara: "Ortaya atacağınız ne varsa atın, hünerinizi gösterin" dedi.

    Süleyman Ateş : Büyücüler gelince Mûsâ onlara: "Atacağınızı atın (hünerinizi gösterin)." dedi.

    Tefhim-ul Kuran : Büyücüler geldiğinde Musa onlara: «Atacak olacağınız şeyleri atın» dedi.

    Ümit Şimşek : Büyücüler geldiğinde, Musa 'Atacağınız ne varsa atın' dedi.

    Yaşar Nuri Öztürk : Büyücüler gelince, Mûsa onlara şöyle dedi: "Ortaya koyma gücünde olduğunuz şeyleri sergileyin."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  2. فَلَمَّا أَلْقَواْ قَالَ مُوسَى مَا جِئْتُم بِهِ السِّحْرُ إِنَّ اللّهَ سَيُبْطِلُهُ إِنَّ اللّهَ لاَ يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Fe lemmâ elkav kâle mûsâ mâ ci’tum bihis sihr(sihru), innallâhe se yubtiluh(yubtiluhu), innallâhe lâ yuslihu amelel mufsidîn(mufsidîne).

    1. fe lemmâ : artık, olduğu zaman
    2. elkav : attılar
    3. kâle : dedi
    4. mûsâ : Musa
    5. mâ : şey
    6. ci'tum : getirdiğiniz, yaptığınız
    7. bi-hi es sihru : o sihir iledir, o sihirdir
    8. inne allâhe : muhakkak Allah
    9. se yubtilu-hu : onu bâtıl (geçersiz) kılacaktır
    10. inne allâhe : muhakkak Allah
    11. lâ yuslihu : ıslâh etmez, düzeltmez
    12. amele el mufsidîne : fesat çıkaranların amelini

    İmam İskender Ali Mihr : Onlar attıkları zaman Musa (A.S) şöyle dedi: “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Muhakkak ki Allah, onu bâtıl (geçersiz) kılacaktır.” Allah, muhakkak ki fesat çıkaranların amelini ıslâh etmez.

    Diyanet İşleri : Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar atınca Mûsâ, bu yaptığınız büyüdür dedi, ve şüphe yok ki Allah, onu bozacak, boşa çıkaracak, şüphe yok ki Allah, bozguncuların işlerini düzene sokmaz.

    Adem Uğur : Onlar (iplerini) atınca, Musa dedi ki: "Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez."

    Ahmed Hulusi : Ne zaman ki attılar, Musa: "Sizin ortaya koyduğunuz sihir kuvvenizdir! Muhakkak ki Allâh onu geçersiz kılacaktır! Şüphesiz ki Allâh bozguncuların yaptığı işi olumlu sonuçlandırmaz!"

    Ahmet Tekin : Onlar iplerini atınca Musa:
    'Sizin yaptığınız sihirdir. Allah bunun bâtıl olduğunu size gösterecek. Allah bozguncuların amellerini düzeltmez, ıslah etmez.' dedi.

    Ahmet Varol : Attıklarında Musa onlara dedi ki: 'Sizin bu yaptığınız şey sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işlerini düzeltmez.

    Ali Bulaç : Onlar atınca, Musa dedi ki: "Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez."

    Ali Fikri Yavuz : Onlar hünerlerini ortaya atınca, Mûsa kendilerine şöyle dedi: “- Bu sizin yaptığınız şey sihirdir; muhakkak ki Allah, onu boşa çıkaracaktır. Doğrusu Allah, müfsidlerin işini düzeltmez.

    Bekir Sadak : (81-82) Attiklarinda, Musa: «Yaptiginiz sihirdir, fakat Allah onu bosa cikaracaktir. Allah bozguncularin isini elbette duzeltmez. Suclular istemese de Allah sozleriyle hakki gerceklestirecektir", dedi. *

    Celal Yıldırım : Onlar da atacaklarını atınca, Musa, «bu getirip ortaya koyduğunuz sihirdir. Doğrusu Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların işini düzeltmez» dedi.

    Diyanet İşleri (eski) : (81-82) Attıklarında, Musa: 'Yaptığınız sihirdir, fakat
    Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir' dedi.

    Diyanet Vakfi : Onlar (iplerini) atınca, Musa dedi ki: «Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez.»

    Edip Yüksel : Onlar atınca, Musa: 'Sizin bu getirdiğiniz bir büyüdür. ALLAH elbette onu boşa çıkaracaktır. ALLAH bozguncuların işlerini düzeltmez,' dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Vaktâ ki attılar, Musâ bu, sizin yaptığınız dedi: sihir, her halde Allâh, onu ibtâl edecek, her halde Allah, müfsidlerin ameline salah vermez

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Attıklarında Musa dedi ki: «Bu sizin yaptığınız sihirdir. Muhakkak Allah onu iptal edecektir. Şüphesiz ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez.»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar ortaya atınca Musa dedi ki, «Sizin yaptığınız şey sihirdir. Muhakkak ki, Allah onu iptal edecektir. Şüphe yok ki, Allah fesatçıların işlerini düze çıkarmaz.»

    Fizilal-il Kuran : Onlar atacaklarını atıp, hünerlerini gösterince Musa, «Sizin gösterdiğiniz hüner büyüdür; ama Allah onu kesinlikle boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini amacına vardırmaz.

    Gültekin Onan : Onlar atınca, Musa dedi ki: "Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Tanrı onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Tanrı, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez."

    Hasan Basri Çantay : Vaktaki onlar atdılar. Musa dedi ki: «Bu sizin (meydana) getirdiğiniz (yapdığınız) şey sihirdir. Allah şübhesiz ki onun boşluğunu, asılsızlığını meydana çıkaracakdır. Allah elbette fesâdcıların işini düzenlemez.

    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine (onlar, iplerini ve değneklerini) atınca Mûsâ dedi ki: 'Sizin getirdiğiniz şey sihirdir (bir göz boyamadır). Şübhesiz ki Allah, onu boşa çıkaracaktır. Çünki Allah, fesad çıkaranların işini düzeltmez.'
    İbni Kesir : Onlar atacaklarını atınca; Musa dedi ki: Bu sizin yaptığınız sihirdir, Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah, elbette fesadçıların işini düzeltmez.

    Muhammed Esed : Böylece onlar (asalarını) atıp (gözbağcılık yoluyla izleyenleri etkileyince) Musa onlara: "Bu yaptığınız sihirden başka bir şey değil; Allah bunu mutlaka boşa çıkaracaktır! Gerçek şu ki, Allah bozgunculuk yapanların işini asla ileri götürmez.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki onlar atıverdiler. Mûsa dedi ki: «Sizin getirmiş olduğunuz şey, sihirdir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ onu iptal edecektir. Muhakkak ki, Allah Teâlâ müfsit olanların işini düzeltmez.»

    Ömer Öngüt : Onlar iplerini atınca Musa dedi ki: “Bu sizin yaptığınız sihirdir. Fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. ”

    Şaban Piriş : Onlar, ortaya koyunca, Musa: -Yaptığınız şeyler sihirdir. Şüphesiz Allah onları boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işlerini düzeltmez, dedi.

    Suat Yıldırım : (81-82) Onlar iplerini ve değneklerini atınca Mûsâ şöyle dedi: "Yaptığınız şey, sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez. Mücrimler hoşlanmasa da, Allah sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır."

    Süleyman Ateş : Onlar (iplerini ve değneklerini atınca) Mûsâ; "Sizin getirdiğiniz şey, büyüdür, dedi. Allâh, onu mutlaka boşa çıkaracaktır. Çünkü Allâh bozguncuların işini düzeltmez!"

    Tefhim-ul Kuran : Onlar atınca, Musa dedi ki: «Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez.»

    Ümit Şimşek : Onlar ellerindekini atınca, Musa 'Bu yaptığınız büyüdür,' dedi. 'Ama Allah onu boşa çıkaracak. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar hünerlerini ortaya koyunca Mûsa dedi ki: "Sergilediğiniz şey büyüdür. Allah onu mutlaka hükümsüz kılacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzgün yürütmez



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  3. وَيُحِقُّ اللّهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve yuhikkullâhul hakka bi kelimâtihî ve lev kerihel mucrimûn(mucrimûne).

    1. ve yuhikku allâhu : ve Allah gerçekleştirecek
    2. el hakka : hakkı
    3. bi kelimâti-hi : kelimeleri ile, sözleri ile
    4. ve lev kerihe : ve kerih görse de (istemese de), hoşlanmasa da
    5. el mucrimûne : mücrimler (suçlular)

    İmam İskender Ali Mihr : Ve mücrimler (suçlular) kerih görse de (istemese de) Allah hakkı gerçekleştirecektir.

    Diyanet İşleri : Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Suçluların zoruna gitse de Allah, sözleriyle gerçeğin gerçek olduğunu izhâr eder.

    Adem Uğur : Suçluların hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.

    Ahmed Hulusi : Allâh, Kelimeleri olarak, Hakk'ı gerçekleştirecektir! Suçluların hiç hoşuna gitmese de!

    Ahmet Tekin : 'Siz İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların hoşuna gitmese de, Allah emri, vahyi ve icraatı ile toplumda hakça düzeni gerçekleştirecektir.' dedi.

    Ahmet Varol : Suçlular hoşlanmasalar da Allah sözleriyle hakkı ortaya çıkarır.'

    Ali Bulaç : Allah, suçlu günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir.

    Ali Fikri Yavuz : Günahkârlar hoşlanmasalar bile, Allah emir ve hükümleriyle hakkı gerçekleştirir.

    Bekir Sadak : (81-82) Attiklarinda, Musa: «Yaptiginiz sihirdir, fakat Allah onu bosa cikaracaktir. Allah bozguncularin isini elbette duzeltmez. Suclular istemese de Allah sozleriyle hakki gerceklestirecektir", dedi. *

    Celal Yıldırım : Suçlu günahkârlar hoşlanmasa bile Allah hakkı kendi sözleriyle gerçekleştirir.

    Diyanet İşleri (eski) : (81-82) Attıklarında, Musa: 'Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir' dedi.

    Diyanet Vakfi : «Suçluların hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.»

    Edip Yüksel : ALLAH sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Suçlular hoşlanmasa da...

    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah, kelimatiyle hakkı ihkak edecek, isterse mücrimler hoşlanmasınlar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah kendi sözleriyle gerçeği ispat eder, suçlular hoşlanmasalar bile.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu kelimeleriyle ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de

    Fizilal-il Kuran : Suçluların hoşuna gitmese de, Allah sözleri ile direktifleri ile gerçeği üstün getirir.

    Gültekin Onan : Tanrı, suçlu günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir.

    Hasan Basri Çantay : Allah, günahkârların hoşuna gitmese de, hakkın hak olduğunu kelimeleriyle isbat eder.

    Hayrat Neşriyat : 'Ve günahkârlar istemese de Allah, sözleriyle (hükümleriyle) hakkı gerçekleştirecektir.'

    İbni Kesir : Ve suçlular istemese de Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirir.

    Muhammed Esed : Tersine, kelimeleriyle ancak hakkın ortaya çıkmasını sağlar; günaha gömülüp giden insanlar bundan hoşnut olmasalar da!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve Allah Teâlâ, hakkı kelimeleriyle izhar eder, velev ki günahkârlar hoşlanmasınlar.»

    Ömer Öngüt : “Günahkârlar istemese de Allah, sözleriyle hakkı ortaya çıkaracaktır. ”

    Şaban Piriş : Günahkarlar hoşlanmasa da Allah sözleriyle hakkı ortaya koyacaktır.

    Suat Yıldırım : (81-82) Onlar iplerini ve değneklerini atınca Mûsâ şöyle dedi: "Yaptığınız şey, sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini düzeltmez. Mücrimler hoşlanmasa da, Allah sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır."

    Süleyman Ateş : "Ve suçlular istemese de Allâh, sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır!"

    Tefhim-ul Kuran : Allah, suçlu günahkârlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir.

    Ümit Şimşek : 'Mücrimler hoşlanmasa da, Allah sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır.'

    Yaşar Nuri Öztürk : "Ve suçlular hoş görmese de Allah, hakkı, kelimeleriyle ortaya çıkarıp kanıtlayacaktır."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  4. فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِّن قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Fe mâ âmene li mûsâ illâ zurriyyetun min kavmihî alâ havfin min fir’avne ve melâihim en yeftinehum, ve inne fir’avne leâlin fîl ard(ardı) ve innehu le minel musrifîn(musrifîne).

    1. fe : bundan sonra
    2. mâ âmene : âmenû olmadı (îmân etmedi, inanmadı)
    3. li mûsâ : Musa'ya
    4. illâ : ancak, ...den başka, hariç
    5. zurriyyetun : zürriyet, sülâle
    6. min kavmi-hî : onun kavminden
    7. alâ havfin : korkusu üzerine, korkusuyla
    8. min fir'avne : firavundan
    9. ve melâi-him : ve onun ileri gelenleri
    10. en yeftine-hum : onları fitneye düşürmesi (onlara işkence etmesi)
    11. ve inne : ve muhakkak
    12. fir'avne : firavun
    13. le âlin : çok kibirli, büyüklük taslayan, üstün (zorba)
    14. fî el ardı : yeryüzünde
    15. ve inne-hu : ve muhakkak o
    16. le min el musrifîne : haddi aşanlardan, müsriflerden, azgınlardan

    İmam İskender Ali Mihr : Bundan sonra, firavunun ve onun ileri gelenlerinin onları fitnelemesi (belâya uğratması) korkusuyla, Musa (A.S)'a, (kendi) kavminden, zürriyetinden (gençlerinden) başkası îmân etmedi. Ve muhakkak ki firavun, yeryüzünde üstündü (zorbaydı). Ve gerçekten o müsriflerdendi (haddi aşan azgınlardandı).

    Diyanet İşleri : Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Firavun'un, kendilerini bir musîbete uğratmasından korktukları için Mûsâ'ya, kavminden bir soy inandı ancak, başkaları inanmadı ve gerçekten de Firavun, yeryüzünde pek yüceydi ve gerçekten o, buyruktan çıkmış kişilerdendi.

    Adem Uğur : Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir gurup gençten başka kimse Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.

    Ahmed Hulusi : Firavun ve ileri gelenlerinin başlarına belâ olacağı korkusuyla, Musa'ya, kendi halkından genç bir gruptan başka kimse iman etmedi. . . Muhakkak ki Firavun yeryüzünde zorba hükümran idi! Muhakkak ki o, israf edenlerdendi!

    Ahmet Tekin : Firavun’un ve devlet görevlilerinin, kendilerine baskı, zulüm ve işkence ederek, hürriyetlerinin tamamen engellenmesinden korktukları için kavminden bir grup gençten başka kimse Mûsâ’ya güvenip itimat etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde, ülkede üstünlük iddiasında bulunan bir diktatördü. Cahilce haddi aşanlardan, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyanlardan, kural tanımayanlardan, Allah’a âsi olanlardandı.

    Ahmet Varol : Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük etmeleri korkusuyla, kavminden Musa'ya, bir genç takımdan başka iman eden olmadı. Şüphesiz Firavun yeryüzünde iyice büyüklenmişti ve o çok aşırı gidenlerdendi.

    Ali Bulaç : Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.

    Ali Fikri Yavuz : Sonunda, Firavun ve etrafındakilerin belâsı korkusundan, Mûsa’ya kavminden ancak bir zürriyet iman etti. Çünkü Firavun o yerde (Mısır’da) çok üstün idi ve pek aşırı giden taşkınlardandı.

    Bekir Sadak : Firavun ve erkaninin kendilerine fanalik yapmasindan korktuklarindan, milletinin bir kisim gencleri disinda, kimse Musa'ya inanmamisti, cunku Firavun o yerde hakimdi. O, gercekten asiri gidenlerdendi.

    Celal Yıldırım : Fir'avn ve çevresindeki ileri gelen yandaşlarının, kendilerini fitneye düşürür korkusuyla kavminin soyundan ancak bir kısmı Musa'ya imân etti. Çünkü Fir'avn o yerde oldukça üstündü ve o aşırı gidip hakkı çiğneyenlerden idi.

    Diyanet İşleri (eski) : Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktuklarından, milletinin bir kısım gençleri dışında, kimse Musa'ya inanmamıştı, çünkü Firavun o yerde hakimdi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.

    Diyanet Vakfi : Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir gurup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.

    Edip Yüksel : Firavun ve erkanının işkence ve baskısından korktukları için Musa'ya, halkından ancak bir kaç kişi inandı. Firavun, yeryüzünde haddi çok aşan bir tiran idi.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Hasılı Fir'avn ve cem'ıyyetinin belâsı korkusundan ibtîdâ Musâya kavminin bir zürriyetinden başka iyman eden olmadı, çünkü Fir'avn o yerde çok üstün idi ve çok aşırı giden müsriflerden idi

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Özetle, Firavun ve adamlarının belası korkusundan önceleri Musa'ya -kavminin bir kısmından başka- iman eden olmadı; çünkü Firavun o yerde çok üstün ve çok aşırı giden taşkınlardan idi.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Firavun ve adamlarının kendilerini belaya uğratacağı korkusundan dolayı Musa'ya kendi kavminin bir oymağından başka kimse iman etmedi. Çünkü orada Firavun çok üstün idi ve o kesinlikle aşırı giden taşkınlardandı.

    Fizilal-il Kuran : Musa'ya soydaşlarının sadece bir bölüm gençleri inanmıştı. Bunlar da hem Firavun'dan ve hem de ileri gelen soydaşlarından kaynaklanan işkence korkularına rağmen inanmışlardı. Çünkü Firavun yeryüzünde koyu bir diktatörlük kurmuş, iyice azıtmıştı.

    Gültekin Onan : Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- inanan olmadı / inanmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.

    Hasan Basri Çantay : Neticede (ve bidâyetde) Musâya kavminin bir zürriyyetinden başkası — Fir'avn ile elebaşlarının kendilerine açacağı belâdan korkusuna — îman etmedi. Çünkü Fir'avn o yerde (Mısırda) cidden gaalibdi ve cidden aşırı gidenlerdendi.

    Hayrat Neşriyat : Buna rağmen Fir'avun’un ve ileri gelenlerinin, kendilerini fitneye (işkenceye)atmasından korktukları için Mûsâ’ya, kavminin (genç) bir tâifesinden başkası îmân etmedi. Çünki Fir'avun yeryüzünde çok büyüklenen (bir zorba) idi. Ve doğrusu o, gerçekten(haddi aşarak) isrâf edenlerdendi.

    İbni Kesir : Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktuklarından, kavminin bir kısım gençleri dışında kimse Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun, yeryüzünde çok ululanan ve gerçekten aşırı gidenlerdendi.

    Muhammed Esed : Firavun ve onun seçkinler çevresi kendilerine zulmeder korkusuyla (başkaları geri dururken) kavminden ancak birkaç kişi Musa'ya olan inançlarını açıkladılar: çünkü Firavun ülkede gerçekten de nüfuz ve iktidar sahibiydi, ve üstelik ölçüsüz, acımasız biriydi.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık Mûsa'ya imân etmedi, ancak kavminden bir zürriyet kendilerinin Fir'avun'dan ve onların cemaatinden bir belaya uğrayacaklarından korkar oldukları halde imân etmiş oldular. Fir'avun ise muhakkak ki, o yerde yüksek idi ve şüphe yok ki, o haddi tecavüz edenlerden idi.

    Ömer Öngüt : Firavun'un ve erkânının fenalık yapmasından korktukları için kavmin bir kısım gençleri dışında, kimse Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir zorba) ve o gerçekten aşırı gidenlerden idi.

    Şaban Piriş : Firavun ve çevresindekilerin işkence yapmasından korkmalarından dolayı kavminden Musa’ya çok küçük bir grubun dışında inanan olmadı. Çünkü Firavun o yerde hakimdi ve O, aşırı gidenlerdendi.

    Suat Yıldırım : Hasılı, başlangıçta Mûsâ’ya, kendi kavminden, genç bir kuşaktan başka iman eden olmadı. Kavmi, Firavun’un ve ileri gelen yetkililerinin, kendilerine işkence edeceklerinden korkuyorlardı.Çünkü Firavun o ülkede son derece despot ve çok aşırı gidenlerdendi.

    Süleyman Ateş : Fir'avn'ın ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için kavminin içinde Mûsâ'ya, yalnız genç bir kuşaktan başkası inanmadı. Çünkü Fir'avn, yeryüzünde çok ululanan ve çok aşırı gidenlerden idi.

    Tefhim-ul Kuran : Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.

    Ümit Şimşek : Firavun ile kavmin ileri gelenlerinden başlarına bir belâ gelir diye korktukları için, Musa'ya, kavminden genç bir neslin dışında iman eden olmadı. Firavun gerçekten de memlekette bir zorba kesilmişti ve çok aşırı giden biriydi.

    Yaşar Nuri Öztürk : Firavun ve kodamanlarının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavmi arasından bir gençlik grubu dışında hiç kimse Mûsa'ya inanmadı. Çünkü Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten sınır tanımaz azgınlardan biriydi.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  5. وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللّهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve kâle mûsâ yâ kavmi in kuntum âmentum billâhi fe aleyhi tevekkelû in kuntum muslimîn(muslimîne).

    1. ve kâle : ve dedi
    2. mûsâ : Musa
    3. yâ kavmi : ey kavmim
    4. in kuntum : eğer siz olduysanız (iseniz)
    5. âmentum : îmân ettiniz, âmenû oldunuz (olan lar) (ölmeden önce Allah'a ulaş mayı dilediniz)
    6. bi allâhi : Allah'a
    7. fe aleyhi : artık ona
    8. tevekkelû : tevekkül edin, güvenin
    9. in kuntum : eğer iseniz
    10. muslimîne : müslüman, teslim olanlar

    İmam İskender Ali Mihr : Ve Musa (A.S) şöyle dedi: “Ey kavmim! Eğer siz, Allah'a âmenû olup (ölmeden önce Allah'a ulaşmayı dileyenler ve Allah'a), teslim olanlarsanız, artık O'na (Allah'a) tevekkül edin.”

    Diyanet İşleri : Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Mûsâ, ey kavmim dedi, Allah'a inandıysanız ve ona teslîm olduysanız güvenin, dayanın ona.

    Adem Uğur : Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer Allah'a inandıysanız ve O'na teslim olduysanız sadece O'na güvenip dayanın.

    Ahmed Hulusi : Musa: "Ey kavmim! Eğer Esmâ'sıyla sizi yaratmış Allâh'a iman etmiş ve teslim olmuşlardansanız, O'na tevekkül (hakikatinizdeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman) edin" dedi.

    Ahmet Tekin : Mûsâ:
    'Ey kavmim, siz gerçekten Allah’a iman ettinizse, ona samimiyetle teslim olmuş, İslâm’ı yaşayan müslümanlarsanız, sadece Allah’a güvenip dayanın' dedi.

    Ahmet Varol : Musa dedi ki: 'Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz, hakkıyla teslim olduysanız O'na güvenin.'

    Ali Bulaç : Musa dedi ki: "Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman edip müslüman olmuşsanız artık yalnızca O'na tevekkül edin."

    Ali Fikri Yavuz : Mûsa da kavmine şöyle dedi: “- Ey kavmim! Siz, gerçekten Allah’a iman ettinizse ve onun birliğine ihlâs ile teslim olmuş müslimlerseniz, artık Allah’a tevekkül edin.”

    Bekir Sadak : Musa: «Ey milletim! Allah'a inaniyorsaniz ve teslim olmussaniz O'na guvenin» dedi.

    Celal Yıldırım : Musa, «Ey kavmim,» dedi, «eğer siz Allah'a imân ettiyseniz ve teslimiyet de gösterdiyseniz, artık O'na güvenip dayanın.»

    Diyanet İşleri (eski) : Musa: 'Ey milletim! Allah'a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız O'na güvenin' dedi.

    Diyanet Vakfi : Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer Allah’a inandıysanız ve O’na teslim olduysanız sadece O’na güvenip dayanın.

    Edip Yüksel : Musa: 'Ey halkım, eğer gerçekten ALLAH'a inanmış ve O'na teslim olmuş iseniz O'na güvenin.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Musâ da, ey kavmim: siz gerçekten Allaha iyman ettinizse, onun birliğine ıhlâs ile teslim olmuş müslimler iseniz artık ona i'timâd edin dedi

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa da: «Ey kavmim, siz gerçekten Allah'a iman ettiyseniz, O'nun birliğine samimiyet ile teslim olmuş müslümanlar iseniz, artık O'na güvenin!» dedi.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Musa dedi ki: «Ey kavmim! Siz gerçekten Allah'a iman ettinizse, O'na samimiyetle teslim olan müslümanlardan oldunuzsa artık O'na güvenin!»

    Fizilal-il Kuran : Musa dedi ki; «Ey soydaşlarım eğer Allah'a inandıysanız, eğer O'na teslim olmuşsanız, O'na dayanınız.

    Gültekin Onan : Musa dedi ki: "Ey kavmim, eğer siz Tanrı'ya inanıp müslüman olmuşsanız artık yalnızca O'na tevekkül edin."

    Hasan Basri Çantay : Musa dedi: «Ey kavmim, eğer siz (gerçekden) Allaha îman etdiyseniz, Ona (ıhlâs ile) teslîm olmuş müslümanlar iseniz artık ancak Ona güvenib dayanın».

    Hayrat Neşriyat : Mûsâ ise dedi ki: 'Ey kavmim! Eğer Allah’a îmân ettiyseniz ve eğer (O’na gerçekten teslîm olmuş) Müslümanlarsanız, o hâlde sâdece O’na tevekkül edin!'

    İbni Kesir : Musa dedi ki: Ey kavmim, eğer siz, gerçekten Allah'a iman etmişseniz ve müslüman olmuşsanız; artık O'na tevekkül edin.

    Muhammed Esed : Musa: "Eğer Allah'a inanıyorsanız" dedi, "eğer gerçekten O'na bağlanıp kendinizi O'na teslim etmişseniz, öyleyse artık güvenin O'na!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Mûsa da dedi ki: «Ey kavmim! Eğer Allah'a imân etmiş iseniz, eğer teslimiyette bulunmuşlar iseniz artık ona itimad ediniz.»

    Ömer Öngüt : Musa kavmine: “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah'a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız sadece O'na güvenin. ” dedi.

    Şaban Piriş : Musa: -Ey Kavmim, Allah’a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız O’na güvenin, dedi.

    Suat Yıldırım : Mûsâ: "Ey millet, dedi, Siz Allah’a iman ettiniz, O’na tam bir teslimiyetle bağlandınızsa, öyleyse yalnız O’na dayanıp güvenin!"

    Süleyman Ateş : Mûsâ dedi ki: "Ey kavmim, eğer Allâh'a inandıysanız, gerçekten müslüman insanlar iseniz o'na dayanın."

    Tefhim-ul Kuran : Musa dedi ki: «Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman etmişseniz (ve) müslüman olmuşsanız artık yalnızca O'na tevekkül edin.»

    Ümit Şimşek : Musa 'Ey kavmim,' dedi. 'Madem Allah'a inandınız; öyleyse Ona tevekkül edin-eğer gerçekten Ona teslim olmuş kimseler iseniz.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa dedi ki: "Ey toplumum! Eğer Allah'a inanmışsanız, müslümanlarsanız/Allah'a teslim olanlarsanız yalnız Allah'a dayanıp güvenin."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  6. فَقَالُواْ عَلَى اللّهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Fe kâlû alallâhi tevekkelnâ, rabbenâ lâ tec’alnâ fitneten lil kavmiz zâlimîn(zâlimîne).

    1. fe kâlû : bunun üzerine dediler
    2. alâ allâhi : Allah'a
    3. tevekkelnâ : biz tevekkül ettik
    4. rabbe-nâ : Rabbimiz
    5. lâ tec'al-nâ : bizi kılma
    6. fitneten : fitne
    7. li el kavmi ez zâlimîne : zalim kavme

    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine: “Biz Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz, bizi zalim kavme fitne (konusu) kılma.” dediler.

    Diyanet İşleri : Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Dediler ki: Dayandık, Rabbimiz, sen bizi zâlim toplulukla sınama.

    Adem Uğur : Onlar da dediler ki: "Allah'a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma!

    Ahmed Hulusi : (Onlar da) dediler ki: "Biz Allâh'a tevekkül ettik (El Vekiyl isminin özelliğine iman ettik, vekîlimiz O'dur). . . Rabbimiz, bizi onların zulmüne alet etme!"

    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Allah’a güvenip dayandık, işlerimizi O’na havale ettik. Ey Rabbimiz bizi inkâr ve isyanda devam eden zâlim bir kavmin tecavüzü, baskısı ve zulmüyle imtihan edilme durumuna düşürme, onların başımıza açacağı belalara uğratma.' dediler.

    Ahmet Varol : Onlar da dediler ki: 'Allah'a güvendik. Ey Rabbimiz bizi zalimler topluluğu ile sınama.

    Ali Bulaç : Dediler ki: "Biz Allah'a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma."

    Ali Fikri Yavuz : Onlar da dediler ki; “-Biz, ancak Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi, o zâlim kavmin fitnesine düşürme;

    Bekir Sadak : (85-86) «lllah'a guvendik; Ey Rabbimiz! Zalim bir millet ile bizi sinama, rahmetinle bizi kafirlerden kurtar» dediler.

    Celal Yıldırım : Onlar da dediler ki: «Biz ancak Allah'a güvenip dayanmışızdır. Ey Rabbimiz I Bizi o zâlimlerin oluşturduğu kavme fitne kılma, (bizi onlar sebebiyle fitne ve mihnete düşürme),

    Diyanet İşleri (eski) : (85-86) 'Allah'a güvendik; Ey Rabbimiz! Zalim bir millet ile bizi sınama, rahmetinle bizi kafirlerden kurtar' dediler.

    Diyanet Vakfi : Onlar da dediler ki: «Allah’a dayandık. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için deneme konusu kılma!

    Edip Yüksel : Dediler ki: 'ALLAH'a güvendik. Rabbimiz, bizi zalim halkın baskısına maruz bırakma.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar da, biz Allâha i'timâd ettik, ya rabbenâ bizi o zalim kavmin fitnesine düşürme

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Biz Allah'a güvendik.Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin fitnesine düşürme!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar da: «Biz Allah'a güvendik. Ey Rabbimiz, bizi o zalim kavmin fitnesine uğratma!» dediler.

    Fizilal-il Kuran : Onlar da dediler ki; «Biz Allah'a dayandık ey Rabbimiz, zalimler güruhunun bizi sapıklıklarına gerekçe göstermelerine meydan verme.
    Gültekin Onan : Dediler ki: "Biz Tanrı'ya tevekkül ettik; rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma."

    Hasan Basri Çantay : Onlar da şöyle dediler: «Biz yalınız Allaha güvenib dayandık. Ey Rabbimiz, bizi o zaalimler güruhuna bir fitne (mevzuu) yapma».

    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine dediler ki: '(Biz,) ancak Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizi o zâlimler topluluğuna bir fitne kılma (onları bize musallat etme)!'

    İbni Kesir : Onlar da dediler ki: Biz, Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbımız, bizi, o zalimler güruhu ile sınama.

    Muhammed Esed : Bunun üzerine onlar da: "Biz güvenimizi Allah'a bağlamışız! Ey Rabbimiz, bizi zalim bir topluluğun elinde rüsvay etme!" dediler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar da dediler ki: «Allah Teâlâ'ya itimat ettik. Ey Rabbimiz! Bizi o zalimler olan kavim için bir fitne kılma.»

    Ömer Öngüt : Onlar da dediler ki: “Biz Allah'a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler gürûhunun fitnesine maruz bırakma!

    Şaban Piriş : -Allah’a güvendik, “ey Rabbimiz! Bizi o zulmeden kavme fitne yapma”

    Suat Yıldırım : (85-86) Onlar da şöyle cevap verdiler: "Biz de Allah’a dayanıp güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi o zalim kimselerin işkenceleri ile imtihan etme ve rahmetinle bizi o kâfirler güruhundan kurtar!"

    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Allâh'a dayandık, Rabbimiz bizi o zulmeden kavme fitne yapma (bizi onların işkencesiyle deneme)!

    Tefhim-ul Kuran : Onlar dediler ki: «Biz Allah'a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulme sapan bir kavim için bir fitne (konusu) kılma.»

    Ümit Şimşek : 'Biz Allah'a tevekkül ettik,' dediler. 'Rabbimiz, bizi o zalimler güruhunun fitnesiyle sınama.

    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle yakardılar: "Yalnız Allah'a dayandık. Rabbimiz! Bizleri, zulmedenler toplumu için bir imtihan aracı yapma!"



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  7. وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve neccinâ bi rahmetike minel kavmil kâfirîn(kâfirîne).

    1. ve necci-nâ : ve bizi kurtar
    2. bi rahmeti-ke : senin rahmetin ile
    3. min el kavmi el kâfirîne : kâfirler kavminden

    İmam İskender Ali Mihr : Ve bizi, Senin rahmetinle kâfirler kavminden kurtar.

    Diyanet İşleri : Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bizi, rahmetinle kurtar kâfirler topluluğundan.

    Adem Uğur : Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar!"

    Ahmed Hulusi : "Rahmetini bizde açığa çıkararak, hakikat bilgisini inkâr edenler topluluğundan kurtar. "

    Ahmet Tekin : 'Bizi, rahmetinle, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini,
    Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfir bir kavimden, nankör bir toplumdan kurtar' dediler.

    Ahmet Varol : Rahmetinle bizi kâfirler topluluğundan kurtar.'

    Ali Bulaç : "Ve bizi, kâfirler topluluğundan rahmetinle kurtar."

    Ali Fikri Yavuz : Ve bizi, rahmetinle o kâfir kavimden kurtar.”

    Bekir Sadak : (85-86) «lllah'a guvendik; Ey Rabbimiz! Zalim bir millet ile bizi sinama, rahmetinle bizi kafirlerden kurtar» dediler.

    Celal Yıldırım : Ve bizi kendi rahmetinle o kâfir kavimden kurtar.»

    Diyanet İşleri (eski) : (85-86) 'Allah'a güvendik; Ey Rabbimiz! Zalim bir millet ile bizi sınama, rahmetinle bizi kafirlerden kurtar' dediler.

    Diyanet Vakfi : Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar!»

    Edip Yüksel : 'Rahmetinle bizi inkarcı halktan kurtar.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : ve rahmetinle bizi o kâfir kavmden kurtar dediler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve rahmetinle bizi o kafir kavimden kurtar!» dediler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Bizi rahmetinle o kâfir kavmin elinden kurtar!»
    Fizilal-il Kuran : Rahmetinle bizi kâfirler güruhundan kurtar.
    Gültekin Onan : "Ve bizi, kafirler kavminden rahmetinle kurtar."
    Hasan Basri Çantay : «Ve bizi rahmetinle o kâfirler güruhundan kurtar».

    Hayrat Neşriyat : 'Ve bizi rahmetinle o kâfirler gürûhundan kurtar!'

    İbni Kesir : Merhametinle o kafirler güruhundan bizi kurtar.

    Muhammed Esed : "Hakkı inkar eden bu toplumun elinden lütfunla kurtar bizi".

    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve rahmetin ile bizi kâfirler olan kavimden kurtar.»

    Ömer Öngüt : “Ve bizi rahmetinle kâfirler gürûhundan kurtar!”

    Şaban Piriş : Rahmetinle bizi kafirlerden kurtar, dediler.

    Suat Yıldırım : (85-86) Onlar da şöyle cevap verdiler: "Biz de Allah’a dayanıp güvendik. Ey Rabbimiz! Bizi o zalim kimselerin işkenceleri ile imtihan etme ve rahmetinle bizi o kâfirler güruhundan kurtar!"

    Süleyman Ateş : "Acımanla bizi o inkârcı toplumdan kurtar."

    Tefhim-ul Kuran : «Ve bizi, kâfirler topluluğundan rahmetinle kurtar.»

    Ümit Şimşek : 'Rahmetinle bizi o kâfirler güruhundan kurtar.'

    Yaşar Nuri Öztürk : "O küfre sapmış toplumdan rahmetinle bizi kurtar!"


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  8. وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُواْ بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve evhaynâ ilâ mûsâ ve ahîhi en tebevveâ li kavmikumâ bi mısra buyûten vec’alû buyûtekum kıbleten ve akîmus sâlah(sâlate), ve beşşiril mu’minîn(mu’minîne).

    1. ve evhaynâ : ve biz vahyettik
    2. ilâ mûsâ : Musa'ya
    3. ve ahî-hi : ve onun kardeşine
    4. en tebevveâ : yerleşmek, ev yapmak
    5. li kavmi-kumâ : ikinizin kavmi için
    6. bi mısra : Mısır'a
    7. buyûten : evler
    8. vec'alû : ve kılınız
    9. buyûte-kum : evleriniz
    10. kıbleten : kıble olarak
    11. ve akîmu es sâlate : ve namazı ikame edin
    12. ve beşşiri el mu'minîne : ve mü'minleri müjdele

    İmam İskender Ali Mihr : Musa (A.S) ve kardeşine vahyettik: “İkinizin kavmi için Mısır'a evler yapın ve evlerinizi kıble kılın ve namazı ikame edin. Ve mü'minleri müjdele!”

    Diyanet İşleri : Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı
    dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Mûsâ'ya ve kardeşine, kavminize Mısır'da barınacak evler kurun, evlerinizi kıble yapın ve namaz kılın ve müjdele inananları diye vahyettik.

    Adem Uğur : Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele! diye vahyettik.

    Ahmed Hulusi : Musa ve erkek kardeşine: "Mısır'da halkınız için evler hazırlayın. . . Evlerinizi ibadethane yapın ve salâtı ikame edin. . . İman edenleri müjdele" diye vahyettik.

    Ahmet Tekin : Mûsâ ve kardeşine:
    'Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi karşılıklı yaparak mescitler, gizli İslâmî merkezler haline getirin, birliğinizi güçlendirin, İslâmî eğitimi, faaliyetlerinizi yoğunlaştırın. Namazları da âdâbına riayet ederek, aksatmadan kılın. Mü’minlere dünyada yardım, zafer ve devlet, âhirette Cennet müjdesini verin.' diye vahyettik.

    Ahmet Varol : Musa'ya ve kardeşine: 'Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi ibadethane edinip namaz kılın [4]. Mü'minleri müjdele!' diye vahyettik.

    Ali Bulaç : Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele."

    Ali Fikri Yavuz : Biz ise, Mûsa’ya ve kardeşine şöyle vahyettik: “- Kavminiz için Mısır’da bir takım evler hazırlayın ve evlerinizi namazgâh yapın. Namazı gereği üzre kılın. Hem de (Ey Mûsa) müminleri cennetle müjdele?”

    Bekir Sadak : Musa ve kardesine: «Misir'da milletinize evler hazirlayin; evlerinizi namazgah edinin, namaz kilin» diye vahyettik, «Inananlara mujde et.»

    Celal Yıldırım : Musa ile kardeşi Harun'a : «Mısır'da kendi kavimlerine evler hazırlayın, evlerinizi kıbleye yönelik yapın, namazınızı da kılın» diye vahyettik. Artık sen mü'minleri müjdele.

    Diyanet İşleri (eski) : Musa ve kardeşine: 'Mısır'da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin, namaz kılın' diye vahyettik, 'İnananlara müjde et.'

    Diyanet Vakfi : Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri müjdele! diye vahyettik.

    Edip Yüksel : Musa'ya ve kardeşine: 'Halkınız için Mısır'da evler hazırlayın. Evlerinizi tapınak yapın ve namazı gözetin. İnananları müjdeleyin,' diye vahyettik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz ise Musâya ve kardeşine şu vahyi verdik: kavminiz için Mısırda bir takım evler ihzar edin, ve evlerinizi kıble tarafına yapın ve namaz kılın, hem de mü'minleri tebşir eyle

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz de Musa ile kardeşine şöyle vahyettik. «Kavminiz için Mısır'da bir takım evler hazırlayın, evlerinizi kıble tarafına yapın ve namaz kılın! Bir de mü'minleri müjdele!»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz Musa ile kardeşine şöyle vahyettik: «Kavminiz için Mısır'da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıbleye karşı yapın ve namazı kılın ve müminlere müjde verin.»

    Fizilal-il Kuran : Biz Musa ile kardeşine vahyettik ki; «Soydaşlarınıza Mısır'da evler hazırlayınız, evlerinizi namazgâh haline getiriniz,namaz kılınız ve mü'minleri müjdeleyiniz.»

    Gültekin Onan : Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: "Mısırda kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. İnançlıları müjdele."

    Hasan Basri Çantay : Musâya ve biraderine: «Mısırda kavminiz için evler hazırlayın. O evlerinizi namazgah yapın. (Oralarda) dosdoğru namaz kılın. (Ey Musa) mü'minleri (dünyâda nusret ve âhiretde cennetle) müjdele» diye vahyetdik.

    Hayrat Neşriyat : Mûsâ’ya ve kardeşine: 'Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi namazgâh yapın ve namazı hakkıyla edâ edin! Ve (ey Mûsâ!) Mü’minleri (mükâfâtla)müjdele!' diye vahyettik.

    İbni Kesir : Musa ve kardeşine de vahyettik ki: Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin namaz kılın. Ve mü'minlere müjdele.

    Muhammed Esed : Biz de Musa ile kardeşine: "Şehirde halkınız için bazı evleri sığınak edinin" diye vahyettik, "ve (onlara deyin ki) 'Evlerinizi ibadet yerine dönüştürün; ve namazda devamlı ve kararlı olun! Ve (sen ey Musa!) inananları (Allah'ın yardımıyla) müjdele!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Mûsa ile kardeşine vahyettik ki, Mısır'da kavminiz için evler ittihaz ediniz ve evlerinizi namazgâh kılınız ve namazı dosdoğru eda ediniz ve mü'minleri tebşir et.

    Ömer Öngüt : Biz de Musa ve kardeşine: “Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınacak yer yapın, namaz kılın. Müminleri müjdele!” diye vahyettik.

    Şaban Piriş : Musa ve kardeşine: -Mısır’da milletinize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edinin. Namaz kılın ve iman edenlere müjde verin! diye vahyettik.

    Suat Yıldırım : Mûsâ’ya ve kardeşine: "millet için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi namazgâh yapın, namazı hakkıyla ifa edin ve ey Mûsâ müminleri müjdele!" diye vahyettik.

    Süleyman Ateş : Mûsâ'ya ve kardeşine "İkiniz kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın (ey İsrâil oğulları) evlerinizi karşı karşıya kurun, namaz kılın ve (ey Mûsâ) mü'minleri müjdele" diye vahyettik.

    Tefhim-ul Kuran : Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: «Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele.»

    Ümit Şimşek : Biz de Musa'ya ve kardeşine 'Kavminiz için Mısır'da evler edinin,' diye vahyettik. 'Evlerinizi mescid haline getirin. Namazlarınızı dosdoğru kılın. Müjdele o mü'minleri.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa'ya ve kardeşine şunu vahyettik: Kavminiz için kendilerini yerleştirmek üzere Mısır'da evler hazırlayın. Evlerinizi kıble yapın/karşılıklı yapın ve namaz kılın. İnananlara müjde ver.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  9. وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُواْ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve kâle mûsâ rabbenâ inneke âteyte fir’avne ve melâhu zîneten ve emvâlen fîl hayâtid dunyâ rabbenâ li yudıllû an sebîlik(sebîlike), rabbenatmis alâ emvâlihim veşdud alâ kulûbihim fe lâ yu’minû hattâ yerevul azâbel elîm(elîme).

    1. ve kâle : ve dedi
    2. mûsâ : Musa
    3. rabbe-nâ : Rabbimiz
    4. inne-ke : muhakkak sen
    5. âteyte : sen verdin
    6. fir'avne : firavun
    7. ve melâ-hu : ve onun ileri gelenleri
    8. zîneten : süs, ziynet
    9. ve emvâlen : ve mallar
    10. fî el hayâti ed dunyâ : dünya hayatında
    11. rabbe-nâ : Rabbimiz
    12. li yudıllû : onları saptırsın
    13. an sebîli-ke : senin yolundan
    14. rabbenatmis alâ : Rabbimiz yok et, mahvet
    15. emvâli-him : onların mallarını
    16. veşdud (ve uşdud) : ve şiddetlendir, sıkıştır
    17. alâ kulûbi-him : kalplerinin üzerini, kalplerini
    18. fe lâ yu'minû : artık mü'min olmazlar
    19. hattâ yerevu : görünceye kadar
    20. el azâb el elîme : acı azap

    İmam İskender Ali Mihr : Ve Musa (A.S) şöyle dedi: “Rabbimiz, muhakkak ki Sen, firavun ve onun ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet (süs eşyası) ve mallar verdin. Rabbimiz, (o mallar) onları Senin yolundan saptırsın! Rabbimiz, onların mallarını mahvet, onların kalplerini sıkıştır. Artık elîm azabı görünceye kadar onlar, mü'min olmazlar.”

    Diyanet İşleri : Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Mûsâ, Rabbimiz dedi, sen Firavun'a ve ona uyanlardan ileri gelenlere gerçekten de dünyâ yaşayışına âit ziynetler ve mallar verdin. Rabbimiz, onlar bu yüzden halkı doğru yoldan çıkarmada, saptırmadalar. Rabbimiz, mallarını mahvet, yurtlarında kendi sefaletlerini göster onlara da yüreklerini sık, çünkü onlar, o elemli azâbı görünceye dek inanmayacaklar.

    Adem Uğur : Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri), insanları senin yolundan saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye kadar iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver (ki iman etsinler).

    Ahmed Hulusi : Musa dedi ki: "Rabbimiz! Muhakkak ki Firavun ve ileri gelenlerine, dünya hayatının zinet ve mallarını sen verdin. . . Rabbimiz, (halkı) senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz mallarını sil-süpür; içlerini bunalt! Zira onlar acı azabı görmedikçe iman etmezler. "

    Ahmet Tekin : Mûsâ:
    'Ey Rabbimiz! Sen, Firavun ve kodamanlarına dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve büyük servetler verdin. Ey Rabbimiz! Bu kadar serveti, insanları, başlarına buyruk hale getirerek, senin yolundan, İslâm’dan uzaklaştırıp, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine imkân sağlasınlar diye mi verdin? Ey Rabbimiz onların mallarını yok et. Kalplerini katılaştır, kafalarını kalınlaştır, mühürle. Gene de can yakıp inleten müthiş azâbı görünceye kadar, onlar iman etmeyecekler.' dedi.

    Ahmet Varol : Musa dedi ki: 'Ey Rabbimiz! Sen Firavun'a ve adamlarına, dünya hayatında süs ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! İnsanları, senin yolundan saptırmaları için mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerini de bağla ki, o acıklı azabı görünceye kadar iman etmesinler!'

    Ali Bulaç : Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."

    Ali Fikri Yavuz : Mûsa şöyle dua etti: “-Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve etrafındakilere dünya hayatında giyecek bir çok süs eşyası ve mallar verdin; ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azabı görmedikçe iman etmiyecekler.”

    Bekir Sadak : Musa: «Rabbimiz! Dogrusu sen Firavun'a ve erkanina ziynetler ve dunya hayatinda mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan sasirmalari icin mi? Rabbimiz! Mallarini yok et, kalblerini sik; cunku onlar can yakici azabi gormedikce inanmazlar» dedi.

    Celal Yıldırım : Musa, «Ey Rabbimiz.» dedi, «doğrusu sen Fir'avn'a ve ileri gelen cemaatine Dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbim! Bunu senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin ? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elîm azabı görmedikçe (belli ki) onlar inanmıyacaklardır.

    Diyanet İşleri (eski) : Musa: 'Rabbimiz! Doğrusu sen Firavun'a ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan şaşırtmaları için mi? Rabbimiz! Mallarını yok et, kalblerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar' dedi.

    Diyanet Vakfi : Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nimetleri), insanları senin yolundan saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye kadar iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver (ki iman etsinler).

    Edip Yüksel : Musa dedi ki: 'Rabbimiz, sen Firavun ve konseyine dünya hayatında lüks ve mal verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, onların mallarını silip süpür ve acı azabı görünceye kadar inanmasınlar diye kalplerini katılaştır.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Musâ, ya rab! dedi, sen Fir'avne ve cem'iyyetine, dünya hayatta bir ziynet ve haşmet ve nice nice mallar verdin, yolundan saptırsınlar diye mi ya rab? Ya rab! Mallarını sil süpür ve kalblerini şiddetle sık ki o elîm azâbı görmedikçe iyman etmiycekler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa dedi ki: «Ey Rabbimiz,sen Firavun'a ve adamlarına, dünya hayatında zinet, ihtişam ve nice nice mallar verdin; ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, mallarını sil, süpür ve sıktıkça sık ki, o acı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Musa dedi: «Ey Rabbimiz! Sen Firavun'a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalblerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.»

    Fizilal-il Kuran : Musa dedi ki; «Ey Rabbimiz, sen dünya hayatında Firavun'a ve yakın adamlarına debdebe ve bol servet verdin. Ey Rabbimiz, bunlar insanları senin yolundan saptırmak için kullanılıyor. Ey Rabbimiz, onların servetlerini mahvet ve kalplerini sıkıca mühürle ki, acıklı azabı görmedikçe iman etmesinler.»

    Gültekin Onan : Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz sen Firavuna ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar inanmayacaklar."

    Hasan Basri Çantay : Musa: «Ey Rabbimiz, dedi, hakıykaten Sen Fir'avne ve ileri gelenlerine dünyâ hayaatında zînet (-ü haşmet) ve (nice) mallar verdin, Senin yolundan sapdırsınlar diye mi hey Rabbimiz?! Sen onların mallarını yok et Rabbimiz, kalblerini şiddetle sık ki onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar îman etmeyeceklerdir».

    Hayrat Neşriyat : Mûsâ şöyle dedi: 'Rabbimiz! Şübhe yok ki sen, Fir'avun’a ve ileri gelenlerine dünya hayâtında ziynet (şa'şaa) ve mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye (mi bunlara mal mülk verdin)? Rabbimiz! (Artık) onların (o azılı kâfirlerin) mallarını yok et ve kalblerini şiddetle sık, öyle ki, elemli azâbı görünceye kadar îmân etmesinler!(Ehl-i îmâna yaptıklarının cezâsını görsünler!)'

    İbni Kesir : Musa dedi ki: Rabbımız, doğrusu sen Firavun'a ve erkanına bu dünyada hayatında süsler ve mallar verdin. Rabbımız; Senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi? Rabbımız; mallarını yok et, onların kalblerini sık. Çünkü onlar, elim azabı görmedikçe iman etmezler.

    Muhammed Esed : Ve Musa: "Ey Rabbim!" dedi, "gerçek şu ki, Sen Firavun ve onun seçkinler çevresine dünya hayatında görkem ve zenginlik verdin; öyle ki, bunun sonucu olarak onlar da, ey Rabbim, (başkalarını) Senin yolundan çeviriyorlar! Ey Rabbimiz, öyleyse artık onların zenginliklerini silip yok et, (ve böylece) kalplerini katılaştır; çünkü çetin azabı görmedikçe inanmayacaklar!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Mûsa da dedi ki: «Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki, sen Fir'avun'a ve onun cemaatine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz! Senin yolundan sapıtsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! onların mallarını mahvet ve gönülleri üzerini şiddetle mühürle. Tâ ki onlar acıklı azabı görünceye kadar imân etmesinler.»

    Ömer Öngüt : Musa dedi ki: “Ey Rabbimiz! Doğrusu sen Firavun ve erkânına bu dünya hayatında debdebeler, servetler verdin. Rabbimiz! Senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et. Kalplerini sık. Çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe iman etmezler. ”

    Şaban Piriş : Musa: -Rabbimiz, doğrusu sen Firavun’a ve çevresine zinetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar, dedi.

    Suat Yıldırım : Mûsâ: "Ey bizim Rabbimiz!" dedi. "Sen Firavun ile onun ileri gelen yardımcılarına dünya hayatında muazzam zinet, haşmet ve servet verdin. Ey bizim Rabbimiz! İnsanları neticede Senin yolundan saptırsınlar diye mi onlara bu imkânı verdin? Ey bizim büyük Rabbimiz, mahvet, sil süpür onların servetlerini ve kalplerini şiddetle sık! Belli ki o acı azabı görmedikçe onlar imana gelmeyecekler."

    Süleyman Ateş : Mûsâ: "Rabbimiz dedi, sen Fir'avn'a ve adamlarına yakın hayâtta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, onların mallarını yok et, kalblerini sık ki, acı azâbı görünceye kadar inanmasınlar!"

    Tefhim-ul Kuran : Musa dedi ki: «Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar, acıklı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler.»

    Ümit Şimşek : Musa 'Ey Rabbimiz,' dedi. 'Firavun'a ve kavmin ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet ve mal verdin. Rabbimiz, onlar ise bu verdiklerinle halkı Senin yolundan saptırıyorlar. Onların mallarını mahvet, ey Rabbimiz, ve kalplerine öyle bir katılık ver ki, o acı azabı görmeden iman etmesinler.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa şöyle dedi: "Rabbimiz! Sen, Firavun ve kodamanlarına şu geçici hayatta debdebe verdin, mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür, kalplerini şiddetle sık ki, acıklı azabı görünceye kadar inanmasınlar."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  10. قَالَ قَدْ أُجِيبَت دَّعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا وَلاَ تَتَّبِعَآنِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ ve lâ tettebi ânni sebîlellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

    1. kâle : dedi
    2. kad : oldu, olmuştu
    3. ucîbet : kabul olundu, icabet edildi
    4. da'vetu-kumâ : ikinizin duası
    5. festekîmâ (fe istekîmâ) : artık ikiniz (de) (kendinizi dîne) ikame edin (Allah'a çağırmaya devam edin)
    6. ve lâ tettebi : ve tâbî olmayın
    7. ânni : benden (uzaklaşan)
    8. sebîle : yol
    9. ellezîne lâ ya'lemûne : bilmeyen kimseler


    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “İkinizin duasına icabet edilmiştir (kabul edilmiştir). Artık ikiniz de (kendinizi dîne) ikame edin (Allah'a çağırmaya devam edin). Bilmeyen kimselerin Benden (uzaklaşan) yoluna tâbî olmayın.” dedi.

    Diyanet İşleri : Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Tanrı, ikinizin de duâsı kabul edilmiştir dedi, artık doğru hareket etmekte devâm edin ve sakın ha bilmezlerin yoluna gitmeyin.
    Adem Uğur : (Allah): İkinizin de duası kabul olunmuştur. O halde siz doğruluğa devam edin ve sakın o bilmezlerin yoluna gitmeyin! dedi.

    Ahmed Hulusi : (Allâh) dedi ki: "İkinizin duasına gerçekten icabet edildi. . . O hâlde dosdoğru olun. . . Cahillerin yoluna tâbi olmayın!"

    Ahmet Tekin : Allah:
    'İkinizin de duası kabul olunmuştur. Siz dürüst olmaya, doğru, muhkem ve güvenli yolda itaate devam edin. Sakın bilgisi kıt olanların, kendini bilmezlerin, bilgi toplumu olmayanların yolunu, hayat tarzını benimsemeyin.' dedi.

    Ahmet Varol : (Allah) dedi ki: 'Duanız kabul edildi. Doğru yolda devam edin. Bilmeyenlerin yollarına uymayın.'

    Ali Bulaç : (Allah) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın."

    Ali Fikri Yavuz : Allah Tealâ şöyle buyurdu: “- ikinizin duası kabul olundu. Siz yine doğru yolunuzda devam edin ve Allah’ın vâdini bilmiyenlerin yoluna uymayın.”

    Bekir Sadak : Allah: «Ikinizin duasi kabul olundu. Durust hareket edin; bilmeyenlerin yoluna asla uymayin» dedi.

    Celal Yıldırım : Allah, «ikinizin de duası kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakk'ı) bilmezlerin yoluna uymayın !» buyurdu.

    Diyanet İşleri (eski) : Allah: 'İkinizin duası kabul olundu. Dürüst hareket edin; bilmeyenlerin yoluna asla uymayın' dedi.

    Diyanet Vakfi : (Allah): İkinizin de duası kabul olunmuştur. O halde siz doğruluğa devam edin ve sakın o bilmezlerin yoluna gitmeyin! dedi.

    Edip Yüksel : Dedi ki: 'İkinizin duası kabul edilmiştir. Doğru olun ve bilmeyenlerin yolunu izlemeyin.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Peki buyurdu: duanız kabul olundu, siz yine istikamette devam edin ve kendini bilmiyenlerin meslekine uymayın

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah buyurdu ki: «Peki duanız kabul olundu, siz yine doğru ve dürüst olmaya devam edin ve kendini bilmeyenlerin yoluna uymayın!»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah buyurdu: «Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Siz yine doğru ve dürüst olmaya devam edin. Kendini bilmeyenlerin yoluna sakın uymayın.»

    Fizilal-il Kuran : Allah dedi ki; «İkinizin duası kabul edildi, doğrultunuzdan şaşmayınız, bilmezlerin yoluna girmeyiniz.»

    Gültekin Onan : (Tanrı) Dedi ki: "İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın."

    Hasan Basri Çantay : (Allah) dedi ki: «ikinizin de düâsı kabul olunmuşdur. O halde yine istikaametde (doğru hareketinizde) devam edin. Sakın bilmezlerin yoluna uymayın».

    Hayrat Neşriyat : (Allah, Mûsâ’ya ve duâsına iştirâk eden Hârûn’a hitâben:) 'Şübhesiz ikinizin de duâsı (onların küfürde ısrarları sebebiyle) kabûl olunmuştur; artık istikamette devâm edin ve sakın o (hakkı, hakikati) bilmeyenlerin yoluna uymayın!' buyurdu.

    İbni Kesir : Allah: ikinizin de duası kabul olundu. İkiniz de doğru yolda devam edin ve sakın bilmezlerin yolunu tutmayın, buyurdu.

    Muhammed Esed : (Allah:) "Bu dileğiniz kabul olundu" dedi, "öyleyse, siz ikiniz dosdoğru yolda sabır ve sebatla devam edin ve (doğru nedir, eğri
    nedir) bilmeyenlerin yolunu izlemeyin!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyurdu ki, «İkinizin de duası kabul olunmuştur. Artık istikamette devam ediniz ve bilmez olanların yoluna tâbi olmayınız.»

    Ömer Öngüt : Allah: “Duânız kabul olundu. İkiniz de doğru yolda devam edin ve bilmezlerin yoluna aslâ uymayın. ” dedi.

    Şaban Piriş : Allah: -İkinizin duası da kabul olundu, dürüst hareket edin; bilmeyenlerin yoluna asla uymayın, dedi.

    Suat Yıldırım : Allah buyurdu ki: "Dualarınız kabul edildi. Dürüst olmaya devam edin, müstakim olun ve sakın hakikati bilmeyenlerin yoluna tâbi olmayın!"

    Süleyman Ateş : (Allâh): "ikinizin du'âsı kabul olundu," dedi, "doğru olun, bilmezlerin yoluna uymayın."

    Tefhim-ul Kuran : (Allah) Dedi ki: «İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın.»

    Ümit Şimşek : Allah Musa ile Harun'a 'Duanız kabul edildi,' buyurdu. 'Siz dosdoğru olun ve birşey bilmeyenlerin yolunu tutmayın.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Allah cevap verdi: "İkinizin duası kabul edildi. Doğruluktan şaşmayın! İlimden nasipsizlerin yolunu izlemeyin!"


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  11. وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Ve câveznâ bi benî isrâîlel bahre fe etbeahum fir’avnu ve cunûduhu bagyen ve advâ(adven), hattâ izâ edrekehul gareku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illellezî âmenet bihî benû isrâîle ve ene minel muslimîn(muslimîne).

    1. ve câvez-nâ : ve biz geçirdik
    2. bi benî isrâîle : İsrailoğullarını
    3. el bahre : deniz
    4. fe etbea-hum : böylece onları takip etti
    5. fir'avnu : firavun
    6. ve cunûdu-hu : ve onun ordusu
    7. bagyen : zulümle, zulmetmek için
    8. ve adven : düşmanlıkla
    9. hattâ : oluncaya kadar, olunca
    10. izâ : olduğu zaman, o zaman
    11. edreke-hu el gareku : onu boğacak düzeye erişti
    12. kâle : dedi
    13. âmentu : îmân ettim
    14. enne-hu : muhakkak ona, onun ..... olduğuna
    15. lâ ilâhe : ilâh yoktur
    16. illâ : ...den başka
    17. ellezî âmenet : ki ona îmân etti (inandı)
    18. bi-hi : ona, kendisine
    19. benû isrâîle : İsrailoğulları
    20. ve ene : ve ben
    21. min el muslimîne : müslümanlardanım

    İmam İskender Ali Mihr : Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Böylece firavun ve onun ordusu, azgınlıkla (zulümle), düşmanlıkla onları takip etti. (Sular), onu boğacak düzeye erişince, (firavun) o zaman: “İsrailoğullarının kendisine (O'na) inandığı ilâhtan başka (ilâh) olmadığına ben de îmân ettim. Ve ben (de), müslümanlardanım (teslim olanlardanım, İslâm'a girenlerdenim).” dedi.

    Diyanet İşleri : İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : İsrailoğullarını denizden geçirdik, derken Firavun'la askeri de azgınlıkla, düşmanlıkla peşlerine düştü onların, sonucu su boğazına girince boğulurken inandım, gerçekten de İsrailoğullarının inandığı Tanrıdan başka tapacak yok ve ben Müslümanlardanım dedi.

    Adem Uğur : Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:) "Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!" dedi.

    Ahmed Hulusi : İsrailoğullarını denizden geçirdik. . . Firavun ve ordusu haddi aştı ve düşman olarak onları izledi. . . Tâ ki boğulma hâli ona erişince: "İman ettim ki tanrı yoktur, ancak İsrailoğullarının kendisine iman ettiği vardır. Ben müslimlerdenim" dedi.

    Ahmet Tekin : Biz İsrâiloğulları’na denizi geçirdik. Firavun, askerî erkânı ve ordusu da, isyanlarını artırmak, zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip ettiler. Firavun denizde boğulmaya başladığı zaman:
    'İsrâiloğulları’nın inandığı tanrının hak ilâh olduğuna ben de iman ettim. Ben de İslâm’ı yaşayacak olan müslümanlardanım.' dedi.

    Ahmet Varol : İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de taşkınlık ve düşmanlıkla onların peşlerine düştüler. Sonunda su onu boğmaya başlayınca: 'İsrailoğullarının kendisine iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim ve ben de Müslümanlardanım' dedi.

    Ali Bulaç : Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım" dedi.

    Ali Fikri Yavuz : İsraîloğullarını denizden (sâlimen karşı tarafa) geçirdik. Firavun, hemen askerleriyle zulüm ve saldırganlık yaparak arkalarına düştü. Nihayet denizde boğulmaya başlayınca şöyle dedi: “İman ettim, gerçekten İsrailoğullarının iman ettiğinden (Allah’dan) başka hiç bir ilâh yoktur. Ben de O’na teslim olanlardanım.”

    Bekir Sadak : Israilogullarini denizden gecirdik, Firavun ve askerleri haksizlik ve dusmanlikla ardlarina dustuler. Firavun bogulacagi anda: «Israilogullarinin inandigindan baska tanri olmadigina inandim, artik ben O'na teslim olanlardanim» dedi.

    Celal Yıldırım : İsrail oğulları'nı denizden geçirdik ; Fir'avn ve askerleri zulüm ve düşmanlık (izhar ederek) onları takibe koyuldular. Sonunda Fir'avn boğulma derecesine gelince (şöyle) dedi : «İsrail oğulları'nın inandığı Allah' tan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (O'na) teslimiyet gösterenlerdenim i»

    Diyanet İşleri (eski) : İsrailoğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla ardlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: 'İsrailoğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben O'na teslim olanlardanım' dedi.

    Diyanet Vakfi : Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:) «Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.

    Edip Yüksel : İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu ise küstahça ve düşmanca arkalarına düştü. Boğulmak üzereyken, 'İsrail oğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben müslümanım,' dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken Benî İsraîli denizi geçirdik, derhal Fir'avn askerile ta'kıb ve taaruz için arkalarına düştü, nihayet gark kendini derdest edince; inandım hakıkat Benî İsrailin iyman ettiğinden başka ilâh yok, ben de ona teslim olanlardanım, dedi

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derken İsrail oğullarını denizden geçirdik. Firavun askerleriyle takip ve taarruz etmek için derhal arkalarına düştü. Sonunda boğulma kendini sıkboğaz edince: «İnandım, gerçekten de İsrail oğullarının iman ettiği Allah'tan başka tanrı yok, ben de O'na teslimiyet gösterenlerdenim!» dedi.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve sonra İsrailoğulları'nı denizden aşırdık.
    Firavun, düşmanca saldırmak için derhal adamlarını ve askerlerini arkalarına düşürdü. Ta ki, suda boğulmaya başlayınca «İnandım, gerçekten de İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yoktur. Ben de ona teslim olanlardanım.» dedi.

    Fizilal-il Kuran : İsrailoğulları'nı denizden geçirdik. Firavun ve askerleri saldırı ve düşmanlık amacı ile peşlerine düştüler. Sonunda Firavun boğulmanın eğişine geldiğinde, «İsrailoğulları'nın inandıkları ilahtan başka ilah olmadığına inandım, ben de O'na teslim olanlardan (müslümanlardan) biriyim» dedi.

    Gültekin Onan : Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğullarının kendisine inandığından başka tanrı olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım" dedi.

    Hasan Basri Çantay : Isrâîl oğullarını denizden (selâmetle) geçirdik. Hemen Fir'avn, askerleriyle beraber, zulmederek ve saldırarak, arkalarına düşdü. Nihayet su onu boğmıya başlayınca (şöyle) dedi: «İnandım. Hakıykat İsrâîl oğullarının îman etdiğinden başka Tanrı yokmuş. Ben de müslümanlardanım».

    Hayrat Neşriyat : Ve İsrâiloğullarını denizden geçirdik; Fir'avun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için hemen onların arkalarına düştü. Nihâyet (deniz kapanarak) kendisini boğacağında (Fir'avun): 'Gerçekten şuna inandım ki, İsrâiloğullarının kendisine îmân ettiğinden başka ilâh yoktur; ben de Müslümanlardanım!' dedi.

    İbni Kesir : İsrailoğullarına da denizi geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla ardlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Artık ben de müslümanlardanım, dedi.

    Muhammed Esed : Derken İsrailoğulları'nı denizin öte yakasına geçirdik; bunun üzerine Firavun ve ordusu hışımla onların ardına düştü, (denizin dalgaları onları örtüp de Firavun) boğulmak üzereyken: "Elhak, inandım," dedi, "İsrailoğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı yok! Ve ben de artık kendini yürekten O'na teslim eden kimselerdenim!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Fir'avun ile askerleri ise zulmen ve adaveten onların arkalarına düşmüşlerdi. Nihâyet ona boğulmak yetişince dedi ki: «Ben İsrailoğullarının imân etmiş olduklarından başka ilâh olmadığına muhakkak ki imân ettim ve ben de müslümanlardanım.»

    Ömer Öngüt : İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de zulmetmek ve mahvetmek üzere arkalarına düştü. Nihayet Firavun boğulacağı anda: “İsrâiloğullarının inandığı Allah'dan başka ilâh olmadığına inandım. Artık ben de Müslümanlardanım. ” dedi.

    Şaban Piriş : İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: -İsrailoğulları’nın inandığından başka ilah olmadığına inandım. Artık ben O’na teslim olanlardanım, dedi.

    Suat Yıldırım : Derken, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Hemen Firavun, askerleriyle beraber haksız ve saldırgan bir şekilde peşlerine düştü. Nihayet boğulmak üzere iken: "İman ettim. İsrailoğullarının inandığı İlahtan başka tanrı yokmuş. Ben de Müslümanlardanım" dedi.

    Süleyman Ateş : İsrâil oğullarını denizden geçirdik, Fir'avn ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini yakalayınca (Fir'avn): "Gerçekten İsrâil oğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım!" dedi.

    Tefhim-ul Kuran : Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun) : «İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım» dedi.

    Ümit Şimşek : Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de zulüm ve düşmanlıkla onların peşine düştü. Boğulacağını anlayınca, Firavun 'İsrailoğullarının inandığından başka bir tanrı bulunmadığına inandım; ben de Ona teslim olanlardanım' dedi.

    Yaşar Nuri Öztürk : Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu, azgınlık ve düşmanlıkla onları izlemekteydi. Nihayet, boğulma ümüğüne çökünce şöyle dedi: "İman ettim. İsrailoğullarının inanmış olduğu dışında ilah yok. Ben de O'na teslim olanlardanım."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  12. آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Âl’âne ve kad asayte kablu ve kunte minel mufsidîn(mufsidîne).

    1. âl'âne : şimdi
    2. ve kad : ve olmuştu
    3. asayte : sen asi oldun
    4. kablu : daha önce
    5. ve kunte : ve sen oldun
    6. min el mufsidîne : fesat çıkaranlardan

    İmam İskender Ali Mihr : Şimdi (mi) (teslim oldun, öyle mi?) Ve sen, daha önce asi olmuştun. Ve sen, fesat çıkaranlardan idin.

    Diyanet İşleri : Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Fakat şimdi mi? Halbuki bundan evvel isyân etmiştin, bozgunculardan olmuştun.

    Adem Uğur : Şimdi mi (iman ettin)! Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

    Ahmed Hulusi : "ŞİMDİ mi? Daha önce gerçekten isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun!"

    Ahmet Tekin : 'Şimdi mi iman ettin? Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.' denildi.

    Ahmet Varol : 'Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.'

    Ali Bulaç : Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

    Ali Fikri Yavuz : Şimdi mi (elinden bütün kuvvet ve imkân gittikten sonra mı) iman ediyorsun? Halbuki sen , bundan önce isyan etmiş ve dâima müfsidlerden olmuştun.

    Bekir Sadak : O'na: «µimdi mi inandin? Daha once bas kaldirmis ve bozgunculuk etmistin» dendi.

    Celal Yıldırım : Şimdi mi imân ettin ? Oysa önce isyan ettin ve fesatçılardan oldun, (değil mi ?).

    Diyanet İşleri (eski) : O'na: 'Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin' dendi.

    Diyanet Vakfi : Şimdi mi (iman ettin)! Halbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.

    Edip Yüksel : 'Çok geç! Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya... şimdi ha? Halbuki bundan evvel ısyan etmiştin, müfsidlerden idin

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : «Ha! Şimdi mi? Halbuki bundan önce isyan etmiştin ve fesatçılardan idin.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şimdi mi? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan idin.

    Fizilal-il Kuran : «Şimdi mi aklın başına geldi? Daha önce Allah'a hep karşı gelmiş ve bozgunculardan biri olmuştun.»

    Gültekin Onan : Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.

    Hasan Basri Çantay : Şimdi mî (îman ediyorsun)?! Halbuki sen bundan evvel (ömrün boyunca) isyan etmiş, dâima fesadcılardan olmuşdun.

    Hayrat Neşriyat : (Ona:) 'Şimdi mi (îmân ediyorsun)? Hâlbuki daha önce gerçekten isyân etmiş ve fesad çıkaranlardan olmuştun!' (buyuruldu).

    İbni Kesir : Şimdi mi inandın? Daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun.

    Muhammed Esed : (Ona): "Ancak şimdi mi?" denildi, "Oysa, bu güne kadar (Bize) hep başkaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : (O'na denildi ki,) «Şimdi mi? Ve sen muhakkak ki, evvelce isyan etmiş ve müfsidlerden olmuş idin.»

    Ömer Öngüt : Şimdi mi inandın? Oysa daha önce başkaldırmış, bozgunculardan olmuştun.

    Şaban Piriş : -Şimdi mi? Sen, önceden isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun!

    Suat Yıldırım : (91-92) "Şimdi mi? Halbuki bundan önce isyan etmiştin,
    bozgunculardan olmuştun! Biz de bugün senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olasın. "Doğrusu insanların birçoğu bizim âyetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.

    Süleyman Ateş : "Şimdi mi? Oysa daha önce isyân etmiş, bozgunculardan olmuştun?" (denildi).

    Tefhim-ul Kuran : Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve fesat çıkaranlardandın.

    Ümit Şimşek : Şimdi inandın demek! Oysa sen daha önce isyan etmiştin ve bozguncunun biriydin!

    Yaşar Nuri Öztürk : "Şimdi mi? Daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  13. فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Fel yevme nuneccîke bi bedenike li tekûne limen halfeke âyeh(âyeten), ve inne kesîren minen nâsi an âyâtinâ le gâfilûn(gâfilûne).

    1. fe el yevme : böylece bugün
    2. nuneccî-ke : seni kurtaracağız
    3. bi bedeni-ke : senin bedenin ile
    4. li tekûne : olman için
    5. li men : o kimseler için
    6. halfe-ke
    (li men halfe-ke) : senden sonra, senin arkanda
    : (senden sonraki nesl'e)
    7. âyeten : bir âyet, delil (ibret)
    8. ve inne : ve muhakkak ki, gerçekten
    9. kesîren : çoğu
    10. min en nâsi : insanlardan
    11. an âyâti-nâ : âyetlerimizden
    12. le gâfilûne : elbette habersiz olan, gâfil olan kimseler

    İmam İskender Ali Mihr : Böylece senden sonraki nesillere, bir delil (ibret) olman için, bugün seni bedeninle kurtaracağız. Ve insanların çoğu, elbette âyetlerimizden gâfillerdir.

    Diyanet İşleri : Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : O halde bugün biz de, senden sonra gelenlere ibret olasın diye yalnız cesedini kurtaracağız ve şüphe yok ki insanların çoğu, bizim delillerimizden gaflettedir.

    Adem Uğur : (Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olması için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.

    Ahmed Hulusi : Bu gün senin cesedini karaya vuracağız ki arkandan gelen kimseler için bir ibret olasın! Ne var ki, insanlardan birçoğu işaretlerimize karşı kesinlikle kozalıdırlar!

    Ahmet Tekin : 'Senden sonraki gelecek nesillere ibret verici bir kalıntı, bir uyarı olması için bugün senin bedenini cansız olarak kurtaracağız. İnsanlardan birçoğu ibret verici, uyarıcı nitelikteki âyetlerimizden, kalıntılardan habersiz, gaflet içindedirler.'

    Ahmet Varol : Kendinden sonrakilere bir ibret olman için bugün senin bedenini sahile atacağız. Gerçekte ise insanların çoğu bizim ayetlerimizden habersizdirler.

    Ali Bulaç : Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler.

    Ali Fikri Yavuz : Biz de bugün, seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın. Bununla beraber doğrusu insanlardan bir çok kimseler, âyetlerimizden (ibret verici mûcizelerimizden) gafildirler.

    Bekir Sadak : «enden sonrakilere bir ibret teskil etmesi icin bugun sadece senin cesedini cikarip (sahile) atacagiz,» dedik. Dogrusu insanlarin cogu ayetlerimizden habersizdir. *

    Celal Yıldırım : Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü insanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gafildirler.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bugün sadece senin cesedini çıkarıp (sahile) atacağız' dedik. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden habersizdir.

    Diyanet Vakfi : (Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.

    Edip Yüksel : 'Senden sonraki kuşaklara ibret olman için bugün senin cesedini koruyacağız. Ne var ki insanların çoğunluğu işaretlerimizden habersizdirler.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz de, bu gün seni bedeninle bir tepeye atacağız ki arkandan geleceklere bir ibret olasın, maamafih insanların bir çoğu âyetlerimizden cidden gafildirler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz de bugün seni bedeninle bir tepeye atacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! Ne var ki insanların birçoğu ayetlerimizden cidden gaflettedirler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu âyetlerimizden yine de gafildirler.

    Fizilal-il Kuran : Bugün senden sonra geleceklere ibret osun diye cansız vücudunu bozulmaktan kurtaracak, onu sahilde bir tümseğe atacağız. Gerçi insanların çoğu bizim ibret verici belgelerimizin farkına varmazlar.

    Gültekin Onan : Bugün ise senden sonrakilere bir ayet olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız [herkese cesedini göstereceğiz]. Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler.

    Hasan Basri Çantay : Biz de bu gün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıb) bırakacağız ki arkandan geleceklere bir ibret olasın. (Bununla beraber) insanlardan bir çoğu bizim âyetlerimizden cidden gaafildirler.

    Hayrat Neşriyat : '(Ey Fir'avun!) Bugün artık senin (boğulan) cesedine necat (kurtuluş) vereceğiz(sâhile atacağız) ki arkandan gelenlere bir ibret olasın!' Ve şübhesiz ki insanların çoğu, âyetlerimizden gerçekten gafil kimselerdir.

    İbni Kesir : Senden sonrakilere ayet olman için bu gün senin cesedini kurtaracağız, dedik. Doğrusu insanların çoğu ayetlerimizden gafildirler.

    Muhammed Esed : (İmdi,) bugün senin sadece bedenini kurtaracağız ki, senden sonra gelecek olanlar için (uyarıcı) bir işaret olsun; çünkü, gerçek şu ki, insanların çoğu ayetlerimize karşı umursamazlık gösteriyor!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : «Artık bugün senin cesedini kurtaracağız, Tâ ki, senden geridekilere bir ibret olasın. Ve şüphe yok ki, nâstan birçokları Bizim âyetlerimizden elbette gâfillerdir.»

    Ömer Öngüt : Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için, bugün senin cesedini kurtaracağız (sahilde bir tepeye atacağız). Doğrusu insanların çoğu âyetlerimizden habersizdirler.

    Şaban Piriş : Bugün senin cesedini arkandan gelenlere ibret olması için kurtaracağız. Şüphesiz, insanların çoğu bizim ayetlerimizden gafildir.

    Suat Yıldırım : (91-92) "Şimdi mi? Halbuki bundan önce isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun! Biz de bugün senin bedenini denizden kurtarıp karada bir yere çıkaracağız ki senden sonra gelecek nesillere ibret olasın. "Doğrusu insanların birçoğu bizim âyetlerimizden, ibret alınacak delillerimizden gafildirler.

    Süleyman Ateş : "Bugün senin (canından ayırdığımız) bedenini, (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere
    ibret olasın. Ama insanlardan çoğu bizim âyetlerimizden gâfildirler."

    Tefhim-ul Kuran : Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge,
    ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz) . Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler.

    Ümit Şimşek : Arkandan geleceklere bir ibret olsun diye bugün senin bedenini kurtaracağız. Ancak insanlardan pek çoğu âyetlerimizden habersizdir.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, arkandan gelenlere bir ibret olasın. Ama insanların çoğu bizim ayetlerimizden gerçekten habersiz bulunuyor


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  14. وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ فَمَا اخْتَلَفُواْ حَتَّى جَاءهُمُ الْعِلْمُ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Ve lekad bevve’nâ benî isrâîle mubevvee sıdkın ve razaknâhum minet tayyibât(tayyibâti), femahtelefû hattâ câehumul ilm(ilmu), inne rabbeke yakdî beynehum yevmel kıyâmeti fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).

    1. ve lekad : ve andolsun ki
    2. bevve'nâ : yerleştirdik
    3. benî isrâîle : İsrailoğulları
    4. mubevvee : yerleşme yeri
    5. sıdkın : güzel
    6. ve razaknâ-hum : ve onları rızıklandırdık
    7. min et tayyibâti : temiz, helâl olanlardan
    8. femahtelefû (fe mâ ihtelefû) : bundan sonra ihtilâfa düşmediler
    9. hattâ câe-hum el ilmu : onlara ilim gelinceye kadar
    10. inne rabbe-ke : muhakkak ki senin Rabbin
    11. yakdî : hüküm verir
    12. beyne-hum : onların aralarında
    13. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü
    14. fî mâ : şeyde
    15. kânû : oldular
    16. fî hi yahtelifûne : onun hakkında ihtilâfa (anlaşmazlığa) düşerler

    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Ve onları tayyib (temiz, helâl) rızıktan rızıklandırdık. Bundan sonra onlara ilim gelinceye kadar ihtilâfa düşmediler. Muhakkak ki senin Rabbin, kıyâmet günü, hakkında ihtilâfa (anlaşmazlığa) düşmüş oldukları şeyde, onların aralarında hüküm verir.

    Diyanet İşleri : Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik ve onları, tertemiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine bilgi gelinceye dek de ayrılığa düşmediler. Şüphe yok ki Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyâmet günü, aralarında hükmedecek.

    Adem Uğur : Andolsun biz İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet günü onların, aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında hükmedecektir.

    Ahmed Hulusi : Andolsun ki biz, İsrailoğullarını seçkin ve emin bir bölgeye yerleştirdik. . . Onları temiz, saf şeylerle rızıklandırdık. . . Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler (ilim geldiğinde yorum farkları yüzünden ayrılıklar meydana geldi). . . Muhakkak ki Rabbin, kıyamet sürecinde, ayrılığa düştükleri konularda hükmünü bildirecektir.

    Ahmet Tekin : Andolsun, biz İsrailoğulları’nı samimi dindarlara layık bir yurda yerleştirmiş, onlara helâl, temiz ve sağlıklı rızıklar vermiştik. Kendilerine doğru bilgiler gelinceye kadar ayrı baş çekip ihtilâfa düşmediler. Rabbin ihtilâf çıkardıkları konularda, kıyamet günü, aralarında hükmünü icra edecektir.

    Ahmet Varol : Andolsun biz İsrailoğullarını iyi bir yere yerleştirdik ve onları temiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında hükmünü verir.

    Ali Bulaç : Andolsun, biz İsrailoğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.

    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten İsrâiloğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve kendilerini hoş nimetlerle rızıklandırdık. Nihayet ayrılığa düşmeleri de kendilerine ilim (Tevrat’daki ahir zaman peygamberine ait vasıflar) geldikten sonra oldu. Şüphe yok ki o ayrılığa düştükleri şeylerde (dinî emirler hakkında), Rabbin, kıyamet günü hükmünü verecektir.

    Bekir Sadak : And olsun ki, Israilogullarini iyi bir yere yerlestirdik, onlara temiz riziklar verdik, kendilerine bir bilgi gelene kadar ayriliga dusmediler.

    Celal Yıldırım : And olsun ki, İsrail oğulları'nı güzelce elverişli ve huzurlu bir yere yerleştirdik ve onları temiz ve nezih şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine (Kur'ân) gelinceye kadar görüş ayrılığında bulunmadılar. Şüphesiz ki Rabbin onların ayrılığa düştükleri hususta Kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.

    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, İsrailoğullarını iyi bir yere yerleştirdik, onlara temiz rızıklar verdik, kendilerine bir bilgi gelene kadar ayrılığa düşmediler.

    Diyanet Vakfi : Andolsun biz İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet günü onların, aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında hükmedecektir.

    Edip Yüksel : İsrail oğullarına onurlu bir yer bağışladık ve onlara güzel rızıklar verdik. Fakat, kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler. Rabbin, diriliş günü, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verecektir

    Elmalılı Hamdi Yazır : Filhakıka Benî İsraili cidden güzel bir yurda yerleştirdik ve hoş ni'metlerden merzuk kıldık, nihayet ihtilâf etmeleri de kendilerine ilim geldikten sonra oldu, şüphe yok ki o ıhtilâf edib durdukları şeylerde rabbın kıyâmet günü aralarında hukmünü verecek

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçekten İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve hoş nimetlerden rızıklandırdık. Sonunda görüş ayrılığına düşmeleri de kendilerine ilim (Kur'an) geldikten sonra oldu. Şüphe yok ki, ayrılığa düştükleri şeylerde, Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gerçekten İsrailoğulları'nı çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara hoş nimetlerden rızıklar verdik. Anlaşmazlığa düşmeleri de kendilerine ilim geldikten sonra oldu. Şüphe yok ki, Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

    Fizilal-il Kuran : Gerçekten biz İsrailoğulları'nı güvenli bir yurda yerleştirdik, onlara temiz rızıklar sunduk. Kendilerine bilgi gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmemişlerdi. Şüphe yok ki, Rabbin kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri konularda haklarında hüküm verecektir.

    Gültekin Onan : Andolsun, biz İsrailoğullarını hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.

    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz, İsrâîl oğullarını çok güzel bir yurda yerleşdirmişizdir. Onlara en temiz (ni'met) lerimizden rızıklar vermişizdir. Fakat kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilâfa düşmediler (de ondan sonra ihtilâfa başladılar). Şüphesiz Rabbin, aralarında ihtilâf etmekde oldukları şeyler hakkında kıyaamet günü hükmünü verecekdir.

    Hayrat Neşriyat : And olsun ki İsrâiloğullarını güzel bir yurda (Mısır’a ve Şam’a) yerleştirdik ve onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Kendilerine ilim (Tevrât) gelinceye kadar da ihtilâfta bulunmadılar. Muhakkak ki Rabbin, üzerinde ihtilâfa düşmekte oldukları şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.

    İbni Kesir : Biz, İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirmiştik. Onlara tertemiz şeylerden rızıklar verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar hiç ihtilafa düşmediler. Şüphesiz Rabbın, kıyamet günü aralarındaki ihtilaflar hakkında hükmünü verecektir.

    Muhammed Esed : Derken, İsrailoğulları'na son derece güzel, emin bir yurt tayin ettik ve kendilerini temiz ve hoş rızıklarla rızıklandırdık. Ama, ne zaman ki (vahiy yoluyla) kendilerine (hakikat) bilgi(si) geldi, ancak o zaman aralarında çekişmeye, farklı görüşler benimsemeye başladılar: Allah, çekişmeye düştükleri her konuda Kıyamet Günü aralarında elbette hüküm verecektir.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve andolsun ki, İsrailoğullarını sâlih (doğru) bir yurda yerleştirdik. Ve onları tertemiz şeylerden merzûk ettik. Sonra kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilâfta bulunmadılar. Şüphe yok ki, Rabbin onların arasında ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında Kıyamet günü hükmedecektir.

    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz İsrâiloğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onları temiz ve hoş nimetlerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki Rabbin kıyamet günü, aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında hükmünü verececektir.

    Şaban Piriş : İsrailoğullarını hoşlanacakları evlere yerleştirmiş, temiz yiyeceklerle onları rızıklandırmıştık. Kendilerine ilim gelene kadar da anlaşmazlığa düşmemişlerdi. Şüphesiz Rabbin, anlaşamadıkları konu hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

    Suat Yıldırım : Biz İsrailoğullarını güzel bir yerde yerleştirdik, onlara helâl hoş rızıklar verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa düşmediler, fakat ondan sonra ihtilafa başladılar. Elbette Rabbin, aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda kıyamet günü hükmünü verecektir.

    Süleyman Ateş : Andolsun biz, İsrâil oğullarını iyi bir yere yerleştirdik ve onlara güzel rızıklar verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ayrılığa düşmediler (de bilgi geldikten sonra ayrılığa düştüler). Şüphesiz Rabbin, kıyâmet günü, anlaşmazlığa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir.

    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz İsrailoğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir.

    Ümit Şimşek : Biz İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik, temiz ve hoş yiyeceklerle rızıklandırdık. Onlar da ancak kendilerine ilim geldikten sonra anlaşmazlığa düştüler. Fakat Rabbin onların anlaşmazlığa düştüğü şey hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve kendilerine temiz yiyeceklerden rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa düşmediler. Hiç kuşkusuz, Rabbin, tartışmakta oldukları şey hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  15. فَإِن كُنتَ فِي شَكٍّ مِّمَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَؤُونَ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكَ لَقَدْ جَاءكَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Fe in kunte fî şekkin mimmâ enzelnâ ileyke fes’elillezîne yakreûnel kitâbe min kablik(kablike), lekad câekel hakku min rabbike fe lâ tekûnenne minel mumterîn(mumterîne).

    1. fe in : bundan sonra, eğer
    2. kunte : sen oldun
    3. fî şekkin : şüphe içinde
    4. mim mâ (min mâ) enzel-nâ : indirdiğimiz şeyden
    5. ileyke : sana
    6. fes'eli (fe es'eli) : o zaman onlara sor
    7. ellezîne yakreûne : okuyan kimseler
    8. el kitâbe : kitabı
    9. min kabli-ke : senden önce
    10. lekad : andolsun
    11. câe-ke : sana geldi
    12. el hakku : hak
    13. min rabbi-ke : Rabbinden
    14. fe lâ tekûnenne : öyleyse sakın olma
    15. min el mumterîne : şüphe edenlerden, şüphecilerden

    İmam İskender Ali Mihr : Bundan sonra eğer sana indirdiğimiz şey hakkında şüphe içinde olursan, o zaman senden önce kitabı okuyan kimselere sor. Andolsun ki; sana Rabbinden hak geldi. Öyleyse sakın şüphe edenlerden olma.

    Diyanet İşleri : Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma!

    Abdulbaki Gölpınarlı : Sana indirdiğimiz şeyde şüpheye düşersen (imkân yok ya), senden önce kitap okuyanlara sor. Andolsun ki gerçek, Rabbinden gelmiştir sana, artık şüphelenenlerden olma.

    Adem Uğur : (Resülüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) kuşkuda isen, senden önce Kitab'ı (Tevrat'ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphecilerden olma!

    Ahmed Hulusi : Eğer sana inzâl ettiğimizden şüphen varsa (ey insanoğlu), senden önce âlemlerdeki işaretlerimizi "OKU"yanlara sor! Andolsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir. . . O hâlde sakın kuşku duyanlardan olma!

    Ahmet Tekin : Eğer sana indirdiğimizden Kur’ân’dan şüphen varsa, senden önce, kitabı, Tevrat’ı, İncil’i okuyan insaf sahiplerine sor. Andolsun ki, toplumda hakça bir düzen gerçekleştirmen için hak kitap Kur’ân sana Rabbinden geldi. Sakın, şüphe edenlerden olma.

    Ahmet Varol : Eğer sana indirdiğimizden kuşkuda isen senden önce kitap okuyanlara sor. Andolsun ki, gerçek sana Rabbinden geldi, sakın şüpheye düşenlerden olma.

    Ali Bulaç : Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma.

    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, eğer sana indirdiğimiz kıssa ve haberlerden bilfarz şüphe edecek olursan, senden evvel kitap (Tevrat) okuyanlara sor; (o kitabda da bu haberler vardır). Yemin olsun ki, onlar hak ve doğru olarak Rabbin tarafından sana geldi. O halde sakın şüphe edenlerden olma.

    Bekir Sadak : Sana indirdigimizden suphede isen, senden once indirdigimiz Kitap'lari okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gercek gelmistir, sakin suphelenenlerden olma.

    Celal Yıldırım : Sana indirdiğimiz şeylerde şüpheye düştüğünü (farzedelim) o takdirde senden önce kitap okuyanlardan sor. And olsun ki Rabbinden sana hak (bir kitab) gelmiştir, sakın şüphe edenlerden olma.

    Diyanet İşleri (eski) : Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz Kitap'ları okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın şüphelenenlerden olma.

    Diyanet Vakfi : (Resülüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) kuşkuda isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphecilerden olma!

    Edip Yüksel : Sana indirdiğimiz hakkında bir kuşkun varsa, kitabı (senden) önce okumuş olanlara sor. Sana Rabbinden gerçek gelmiş bulunuyor. Şüphecilerden olma.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Şimdi şu sana indirdiğimiz şeylerde bilfarz şekkedecek olursan senden evvel kitab okuyanlara sor, kasem olsun ki sana rabbından hak geldi,

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi şu sana indirdiğimiz şeylerde faraza şüphe edecek olursan, senden önce kitap okuyanlara sor! Andolsun ki, sana Rabbinden gerçek geldi, sakın şüphe edenlerden olma!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sana indirdiklerimizde herhangi bir şüpheye düşersen, senden önce kitap okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma!

    Fizilal-il Kuran : Eğer sana indirdiğimiz bilgilerden kuşku duyuyorsan, senden önceki kutsal kitap okurlarına sor. Sana Rabbinden kesinlikle gerçek geldi, sakın kuşkulananlardan olma.

    Gültekin Onan : Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma.

    Hasan Basri Çantay : Eğer sana indirdiğimiz (kıssaların her hangi birin) den (bilfarz) şübhede isen senden evvel kitab okuyanlara sor. Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmişdir. O halde sakın şübhecilerden olma.

    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Artık sana indirdiğimiz şeylerde (bu anlattığımız kıssalarda)şübhede isen, o hâlde senden önce Kitâb’ı (Tevrât’ı) okuyanlara sor! And olsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir; öyle ise sakın şübhe edenlerden olma!

    İbni Kesir : Sana indirdiklerimizden şüphe ediyorsan; senden önce indirdiğimiz kitabları okuyanlara sor. Andolsun ki; sana Rabbından hak gelmiştir. Sakın şüpheye düşenlerden olma.

    Muhammed Esed : Bütün bunlardan sonra, (ey insanoğlu!), sana indirdiğimiz şey(in doğruluğun)dan hala şüphede isen, önceki çağlarda vahyedilmiş metin(leri) okuyan kimselere sor: (O zaman anlayacaksın ki) Rabbinden sana gelen haktır. O halde, artık şüphecilerden olma.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer sen, sana indirmiş olduğumuz şeylerden şüphede olmuş isen senden evvel kitap okumakta olanlardan sor. Andolsun ki, sana hak, Rabbinden gelmiştir. Artık şüphe edenlerden olma.

    Ömer Öngüt : Resulüm! Eğer sana indirdiğimizden şüphe ediyorsan, senden önce kitap okuyanlara sor! Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma!

    Şaban Piriş : Şayet sana indirdiğimizden şüphede isen; senden önce indirdiğimiz kitapları okuyanlara sor. Andolsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma!

    Suat Yıldırım : (94-95) Eğer, faraza, sana indirdiğimiz hususlardan herhangi birinde şüphe edersen, senden önce kitap okuyanlara sor. Celalim hakkı için, sana Rabbin tarafından gerçek gelmiştir, bunda en ufak bir tereddüdün olmasın! Sakın Allah’ın âyetlerini yalan sayanlardan olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Süleyman Ateş : Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce Kitabı okuyanlara sor. Andolsun, sana Rabbinden hak geldi, sakın kuşkulananlardan olma!

    Tefhim-ul Kuran : Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma.

    Ümit Şimşek : Sana indirdiğimizden şüpheye düşecek olursan, senden önce kitap okuyanlardan sor. And olsun ki Rabbinden sana hakkın tâ kendisi geldi; onun için, şüphe edenlerden olma.

    Yaşar Nuri Öztürk : Şayet sen, sana indirdiğimizden kuşkulanmakta isen, senden önce Kitap'ı okuyanlara sor. Yemin olsun, hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde, sakın kuşkulananlardan olma!

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  16. وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِ اللّهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve lâ tekûnenne minellezîne kezzebû bi âyâtillâhi fe tekûne minel hâsirîn(hâsirîne).

    1. ve lâ tekûnenne : ve sakın olma
    2. min ellezîne : o kimselerden
    3. kezzebû : yalanladılar
    4. bi âyâti allâhi : Allah'ın âyetlerini
    5. fe : o taktirde, böylece, yoksa
    6. tekûne : olursun
    7. min el hâsirîne : hüsrana uğrayanlardan

    İmam İskender Ali Mihr : Ve sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayan kimselerden olma. O taktirde hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Diyanet İşleri : Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah'ın delillerini yalanlayanlardan olma sakın, yoksa ziyankârlara katılırsın.

    Adem Uğur : Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra ziyana uğrayanlardan olursun.

    Ahmed Hulusi : Açığa çıkmış olan Allâh işaretlerini yalanlayanlardan olma! (Bunu yaparsan) hüsrana düşenlerden olursun.

    Ahmet Tekin : Sakın Allah’ın âyetlerini, kâinattaki, varlığını gösteren delilleri yalanlayanlardan da olma. Sonra hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Ahmet Varol : Sakın Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma. Yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Ali Bulaç : Ve Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Ali Fikri Yavuz : Sakın Allah’ın âyetlerini tekzib edenlerden olma. Sonra hüsrana düşenlerden olursun.

    Bekir Sadak : Allah'in ayetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa kaybedenlerden olursun.

    Celal Yıldırım : Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da herhalde olma, sonra zarara uğrayanlardan olursun.

    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa kaybedenlerden olursun.

    Diyanet Vakfi : Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra ziyana uğrayanlardan olursun.

    Edip Yüksel : Sakın, ALLAH'ın ayetlerini yalanlayanlardan olma. Yoksa kaybedenlerden olursun.

    Elmalılı Hamdi Yazır : sakın şüphe edenlerden olma ki husrâna düşenlerden olmıyasın

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve sakın Allah'ın ayetlerini inkar edenlerden olma ki, hüsrana düşenlerden olmayasın!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve sakın Allah'ın âyetlerini inkar edenlerden olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Fizilal-il Kuran : Sakın Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Gültekin Onan : Ve Tanrı'nın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Hasan Basri Çantay : Sakın Allahın âyetlerini yalan sayanlardan olma. Sonra maddî ve ma'nevî zarara uğramışlardan olursun.

    Hayrat Neşriyat : Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrâna uğrayanlardan olursun!

    İbni Kesir : Sakın Allah'ın ayetlerini yalan sayanlardan olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Muhammed Esed : Allah'ın ayetlerini yalanlayan kimselerden olma ki, kendini kaybedenler arasında bulmayasın.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sakın Allah'ın âyetlerini tekzîp edenlerden olma. Sonra hüsrâna uğramışlardan olursun.

    Ömer Öngüt : Sakın Allah'ın âyetlerini yalan sayanlardan olma! Yoksa ziyana uğrayanlardan olursun.

    Şaban Piriş : Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma; Yoksa kaybedenlerden olursun!

    Suat Yıldırım : (94-95) Eğer, faraza, sana indirdiğimiz hususlardan herhangi birinde şüphe edersen, senden önce kitap okuyanlara sor. Celalim hakkı için, sana Rabbin tarafından gerçek gelmiştir, bunda en ufak bir tereddüdün olmasın! Sakın Allah’ın âyetlerini yalan sayanlardan olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Süleyman Ateş : Ve sakın Allâh'ın âyetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa ziyana uğrayanlardan olursun.

    Tefhim-ul Kuran : Ve Allah'ın ayetlerini yalan sayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.

    Ümit Şimşek : Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma; sonra hüsran içinde kalırsın.

    Yaşar Nuri Öztürk : Ve sakın ayetlerimizi yalanlayanlardan olma, yoksa hüsrana düşenlerden olursun


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  17. إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    İnnellezîne hakkat aleyhim kelimetu rabbike lâ yu’minûn(yu’minûne).

    1. inne ellezîne : muhakkak ki onlar
    2. hakkat : hakettiler
    3. aleyhim : onlar üzerlerine, onların üzerine
    4. kelimetu : kelime, söz
    5. rabbi-ke : senin Rabbin
    6. lâ yu'minûne : mü'min olmazlar

    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki onlar, Rabbinin sözünü üzerlerine hakettiler. Onlar, mü'min olmazlar.

    Diyanet İşleri : (96-97) Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki Rabinin, onlara söylediği sözü haketmiştir onlar, inanmaz onlar.

    Adem Uğur : Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, inanmazlar.

    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki haklarında Rabbinin sözü (ezelî hükmü) gerçekleşmiş kimseler iman etmezler!


    Ahmet Tekin : Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için, haklarında Rabbinin gerekçeli hükmü gerçekleşip kesinleşenler iman etmeyecekler.

    Ahmet Varol : Haklarında Rabbinin sözü kesinleşmiş olanlar iman etmezler.

    Ali Bulaç : Gerçek şu ki, Rabbinin kelimesi üzerlerinde hak olanlar, onlar inanmazlar.

    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu aleyhlerinde (küfürleri hakkında) Rabbinin takdiri gerçekleşmiş olanlar imana gelmezler.

    Bekir Sadak : (96-97) Dogrusu Rabbinin soz verdigi azabi hak edenler, can yakici azabi gorene kadar kendilerine her turlu belge gelse bile inanmazlar.

    Celal Yıldırım : (96-97) Onlar ki haklarında Rabbin sözü gerçekleşti, kendilerine her türlü âyet (belge ve mu'cize) de gelse, elem verici azabı görmedikçe (emin olunuz ki) inanmazlar .

    Diyanet İşleri (eski) : (96-97) Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine her türlü belge gelse bile inanmazlar.

    Diyanet Vakfi : (96-97) Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır.

    Edip Yüksel : Rabbinin kararıyla mahkum edilenler inanmazlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Hakıkat aleyhlerinde rabbının kelimesi hakkolmuş olanlar iymana gelmezler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Doğrusu aleyhlerinde Rabbinin hükmü gerçekleşmiş olanlar imana gelmezler,

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Doğrusu, aleyhlerinde Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar imana gelmezler.

    Fizilal-il Kuran : Haklarında Rabbinin hükmü kesinleşenler asla iman etmezler.

    Gültekin Onan : Gerçek şu ki, rabbinin kelimesi üzerlerinde hak olanlar, onlar inanmazlar.

    Hasan Basri Çantay : (96-97) Üzerlerine Rabbinin kesilmesi hak olmuş bulunanlar (yok mu?) onlar, velev kendilerine her (hangi bir) âyet gelmiş olsun, acıklı bir azâb görecekleri (zamâ) na kadar îman etmezler.

    Hayrat Neşriyat : (96-97) Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azab) sözü (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa bile, o (pek) elemli azâbı görünceye kadar (isyanları sebebiyle) îmân etmezler.

    İbni Kesir : Doğrusu, üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar.

    Muhammed Esed : Gerçek şu ki, haklarında Rablerinin sözü (yargısı) gerçekleşmiş olanlar imana erişemeyeceklerdir.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Muhakkak o kimseler ki, aleyhlerinde Rabbin kelimesi tahakkuk etmiştir, onlar imân etmezler.

    Ömer Öngüt : Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler iman etmezler.

    Şaban Piriş : Şüphesiz Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler inanmazlar.

    Suat Yıldırım : (96-97) (Kâfir olarak ölüp cehenneme gideceklerine dair) haklarında Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar, her türlü mûcize de önlerine gelse, gayet acı azabı görmedikçe iman etmezler.

    Süleyman Ateş : Üzerlerine Rabbinin (azâb) kelimesi hak olanlar inanmazlar.

    Tefhim-ul Kuran : Gerçek şu ki, Rabbinin kelimesi üzerlerinde hak olanlar, onlar inanmazlar.

    Ümit Şimşek : Haklarında Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar iman etmezler.
    Yaşar Nuri Öztürk : Aleyhlerine Rabbinin kelimesi hak olanlar iman etmezler;


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  18. وَلَوْ جَاءتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Ve lev câethum kullu âyetin hattâ yerevûl azâbel elîm(elîme).


    1. ve lev câet-hum : ve onlara gelse bile
    2. kullu : hepsi, bütün
    3. âyetin : âyet
    4. hattâ : hatta, oluncaya kadar
    5. yerevû : görürler
    6. el azâbe el elîme : elîm azap

    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer onlara bütün âyetler gelse bile, elîm azabı görene kadar (onlar mü'min olmazlar - âyet 96).

    Diyanet İşleri : (96-97) Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendilerine her çeşit deliller, mucizeler gösterilse de elemli azâbı görmedikçe.

    Adem Uğur : Kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır.

    Ahmed Hulusi : İsterse onlara bütün mucizeler gelsin (yine de iman etmezler). . . Acı azabı görünceye kadar!

    Ahmet Tekin : Onlara Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine, kulluğa, İslâm’a giden yolu gösteren bütün mûcizeler birden gelse, can yakıp inleten müthiş azâbı görünceye kadar iman etmeyecekler.

    Ahmet Varol : Kendilerine bütün ayetler gelse bile! Acıklı azabı görmedikleri sürece (iman etmezler).

    Ali Bulaç : Onlara her ayet getirilse bile.. Acı azabı görünceye kadar.

    Ali Fikri Yavuz : Onlara bütün mûcizeler gelse bile; tâ acıklı azabı görecekleri ana kadar...

    Bekir Sadak : (96-97) Dogrusu Rabbinin soz verdigi azabi hak edenler, can yakici azabi gorene kadar kendilerine her turlu belge gelse bile inanmazlar.

    Celal Yıldırım : (96-97) Onlar ki haklarında Rabbin sözü gerçekleşti, kendilerine her türlü âyet (belge ve mu'cize) de gelse, elem verici azabı görmedikçe (emin olunuz ki) inanmazlar .

    Diyanet İşleri (eski) : (96-97) Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine her türlü belge gelse bile inanmazlar.

    Diyanet Vakfi : (96-97) Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü) sabit olanlar, kendilerine (istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır.

    Edip Yüksel : Onlara her çeşit mucize gelse bile, acı azabı görünceye kadar (inanmazlar).

    Elmalılı Hamdi Yazır : Velevse kendilerine her âyet gelmiş olsun, tâ o elîm azâbı görecekleri âna kadar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (evet imana gelmezler) -kendilerine her türlü mucize gelse bile- o acı azabı görecekleri ana kadar.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlara bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar inanmazlar.

    Fizilal-il Kuran : Onlara bütün uyarıcı mesajlar gelse bile. Ancak acıklı azabı görünce iman ederler.

    Gültekin Onan : Onlara her ayet getirilse bile... Acı azabı görünceye kadar.

    Hasan Basri Çantay : (96-97) Üzerlerine Rabbinin kesilmesi hak olmuş bulunanlar (yok mu?) onlar, velev kendilerine her (hangi bir) âyet gelmiş olsun, acıklı bir azâb görecekleri (zamâ) na kadar îman etmezler.

    Hayrat Neşriyat : (96-97) Muhakkak ki üzerlerine Rabbinin (azab) sözü (hükmü) hak olanlar, kendilerine bütün âyetler gelmiş olsa bile, o (pek) elemli azâbı görünceye kadar (isyanları sebebiyle) îmân etmezler.

    İbni Kesir : Onlara her türlü ayet gelse bile elem verici azabı görünceye kadar.

    Muhammed Esed : Kendilerine her türlü kanıtlayıcı belge gelse bile, ta ki (öte dünyada kendilerini bekleyen) o çok can yakıcı azabı gözleriyle görünceye kadar...

    Ömer Nasuhi Bilmen : Velev ki, onlara her âyet gelsin. Pek acıklı azabı görünceye kadar (küfürlerinde devam ederler).

    Ömer Öngüt : Kendilerine (istedikleri) bütün âyetler (mucizeler) gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar (inanmazlar).

    Şaban Piriş : Can yakıcı azabı görene kadar, kendilerine her türlü belge gelse bile...

    Suat Yıldırım : (96-97) (Kâfir olarak ölüp cehenneme gideceklerine dair) haklarında Rabbinin hükmü kesinleşmiş olanlar, her türlü mûcize de önlerine gelse, gayet acı azabı görmedikçe iman etmezler.

    Süleyman Ateş : Onlara bütün âyetler gelmiş olsa bile, acı azâbı görünceye kadar (inanmazlar).

    Tefhim-ul Kuran : Onlara her ayet getirilse bile.. Acıklı azabı görünceye kadar.

    Ümit Şimşek : Onlara her türlü âyet gelecek olsa bile, o acı azabı görmedikçe sana inanmazlar.

    Yaşar Nuri Öztürk : Tüm ayetler onlara gelse bile. Ta, o korkunç azabı görünceye kadar


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  19. فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّآ آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فِي الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Fe lev lâ kânet karyetun âmenet fe nefeahâ îmânuhâ, illâ kavme yûnus(yûnuse), lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbel hızyi fîl hayâtid dunyâ ve metta’nâhum ilâ hîn(hînin).


    1. fe : bundan sonra, artık
    2. lev lâ : keşke olsaydı, olmaz mıydı
    3. kânet : oldu
    4. karyetun : bir ülke, bir karye
    5. âmenet : îmân etti, âmenû oldu
    6. fe nefea-hâ : böylece ona fayda sağladı
    7. îmânu-hâ : onun îmânı
    8. illâ : ancak, hariç
    9. kavme yûnuse : yunus kavmi
    10. lemmâ : olduğu zaman, olunca
    11. âmenû : âmenû oldular
    12. keşef-nâ : giderdik, kaldırdık
    13. an hum : onlardan
    14. azâbe el hızyi : aşağılatıcı azap
    15. fî el hayâti ed dunyâ : dünya hayatında
    16. ve metta'nâ-hum : ve onları yararlandırdık, metalandırdık, geçimlerini sağladık

    İmam İskender Ali Mihr : Bundan sonra keşke bir ülke âmenû olsaydı da böylece onun (ülke halkının) îmânı, ona (ülke halkına) fayda verseydi, olmaz mıydı? Ancak Yunus'un kavmi âmenû olunca, onlardan dünya hayatında aşağılayıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar metalandırdık (geçimlerini sağladık).

    Diyanet İşleri : Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.

    Abdulbaki Gölpınarlı : İnanıp da inançlarından fayda gören şehir halkı, ancak Yûnus'un kavmidir. İnandıkları zaman, dünyâ yaşayışında onlardan zillet azâbını giderdik ve bir zamana dek faydalandırdık onları.

    Adem Uğur : Yunus'un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus'un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.

    Ahmed Hulusi : Bir şehir halkı çıkıp iman etmiş olsaydı da, sonuçta bu imanlarının yararlarını görseydi! Yunus'un kavmi hariç! (Kavmi, Yunus'un aralarından ayrılıp gitmesinden sonra kendilerine azabın geleceğini hissedip toptan iman ve tövbe ettiler). . . İman edince de, dünya hayatındaki aşağılanma azabını onlardan kaldırdık; onları muayyen bir süre (nimetlerimizden) yararlandırdık.

    Ahmet Tekin : Helâk ettiğimiz memleketlerin halkları, keşke helâke maruz kalmadan iman etselerdi de, imanları kendilerine fayda sağlasaydı. Sadece Yûnus’un kavmi helâk olmak üzereyken iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rezillik rüsvaylık cezasını kaldırdık. Bir vakte kadar onları rahata kavuşturduk.

    Ahmet Varol : Yunus kavminin dışında (azabın geldiği sırada) iman edip de imanı kendine yarar sağlamış bir kasaba bulunsaydı ya! Onlar (Yunus kavmi) iman edince üzerlerinden dünya hayatında azabı kaldırdık ve kendilerini belli bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırdık.

    Ali Bulaç : Ama (azab geldiği sırada) iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar iman ettikleri zaman dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.

    Ali Fikri Yavuz : Azab inmeden önce, iman edip de bu imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket halkı bulunsaydı ya! Ancak Yûnus’un kavmi iman edince, dünya hayatındaki o perişanlık azabını kendilerinden kaldırdık ve onları bir müddete kadar faydalandırdık.

    Bekir Sadak : Bir kasaba halki inanmali degilmiydi ki, imanlari kendilerine fayda versin! Iste Yunus'un milleti, inandigi zaman, dunya hayatinda rezilligi gerektiren azabi onlardan kaldirdik ve onlari bir sure daha bu dunyada gecindirdik.

    Celal Yıldırım : (Azâb geleceği vakitte) imân edip de imânı kendisine yarar sağlayan bir kasaba (halkı) varsa, şüphesiz ki Yûnus'un kavmidir. İmân ettiklerinde rüsvaylık azabını açıp kaldırdık ve bir süreye kadar onları yararlandırdık.

    Diyanet İşleri (eski) : Bir kent halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin! İşte Yunus'un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik.

    Diyanet Vakfi : Yunus’un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus’un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.

    Edip Yüksel : Hangi toplum inanırsa, inancı ona yarar sağlar. Örneğin; Yunus'un halkı: İnandıkları zaman, bu dünya hayatındaki aşağılayıcı azabı kendilerinden kaldırdık. Bir süreye kadar onları nimetlerle yaşattık.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat o vakit iyman edip de iymanları kendilerine fâide vermiş bir memleket olsa idi? Ancak Yunüsün kavmi iyman ettikleri vakıt Dünya hayatta o rüsvalık azâbını kendilerinden açmış ve bir zamana kadar onları müstefid etmiş idik

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Keşke o vakit iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir memleket olsaydı? Ancak Yunus'un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında o rüsvaylık azabını kendilerinden açmış ve belirli bir zamana kadar onları faydalandırmıştık.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat o vakit iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir kasaba olsaydı? Ancak Yunus'un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırmış ve bir süre onları rahata kavuşturmuştuk.

    Fizilal-il Kuran : Keşke sözkonusu yıkıma uğramış şehirlerden herhangi biri iman etseydi de, imanının yararını görseydi! Yalnız Yunus'un soydaşları hariç. Onlar iman edince, dünya hayatında burun buruna geldikleri perişan edici azabı başlarından kaldırdık ve kendilerine belirli bir süre daha yaşama fırsatı tanıdık.

    Gültekin Onan : Ama [azab geldiği sırada] inanıp inancı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar inandıkları zaman dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.

    Hasan Basri Çantay : (Azabımız gelib çatdığı zaman) îman edib de bu îmanı
    kendisine fâide vermiş bir memleket (halkı) bulunsaydı ya! (Bu, asla vaaki' olmamışdır). Ancak Yunus'un kavmi müstesnadır ki bunlar îman edince kendilerinden dünyâ hayaatındaki rüsvaylık azabını uzaklaşdırıb giderdik ve onları daha bir zamama kadar (yaşatıb) fâidelendirdik.

    Hayrat Neşriyat : Buna rağmen (helâk ettiklerimizden, azâbımız kendine gelmeden önce) îmân edip de îmânı kendine fayda veren bir şehir (halkı daha) olsaydı ya! Ancak Yûnus’un kavmi müstesnâ. (Onlar) îmân edince, kendilerinden dünya hayâtındaki rezillik azâbını açıverdik (onlardan kaldırdık) ve kendilerini bir zamâna kadar (dünya ni'metlerinden)faydalandırdık.

    İbni Kesir : İman edip imanı kendisine fayda sağlayan bir kasaba olsaydı ya? Yunus'un kavmi müstesna. Onlar, iman ettikleri zaman üzerlerinden bu dünya hayatında rüsvaylık azabını kaldırdık, bir zamana kadar da kendilerini faydalandırdık.

    Muhammed Esed : Çünkü, ne yazık ki, Yunus toplumundan başka, (bütün bireyleriyle topyekun) imana erişen ve böylece imanının (vereceği huzur ve güvenliği) tadan herhangi bir cemaat çıkmadı henüz. (Yunus'un soydaşları) inandıkları zaman, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) alçalmanın, bayağılaşmanın yol açacağı acıyı ve sıkıntıyı onlardan uzaklaştırdık ve belli bir süre varlıklarını sürdürmeleri için kendilerine fırsat verdik.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Hiçbir şehir ahalisi yoktur ki, (yeis halinde) imân etmiş olsun da bu imânı ona faide versin. Yûnus kavmi ise müstesna. Vaktâ ki imân ettiler, onlardan dünya hayatında rüsvaylık azabını açıverdik ve kendilerini bir müddete kadar müstefit kıldık.

    Ömer Öngüt : (Azap geleceği vakitte) iman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir memleket halkı varsa, şüphesiz ki Yunus'un kavmidir. İman ettiklerinde kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre daha (bu dünyada) faydalandırdık.

    Şaban Piriş : Bir şehir (halkı) inanmalı değil miydi ki imanları kendilerine fayda versin?! Ancak Yunus’un Kavmi.. Onlar iman edince, dünya hayatında onlardan zillet azabını gidermiş ve belirli bir süre daha geçindirmiştik.

    Suat Yıldırım : Azap gelip çattığı zaman imana gelip de bu imanı kendilerine fayda vermiş olan bir tek memleket halkı olsun, bulunsaydı ya! Asla böyle bir şey vaki olmamıştır. Ancak Yunus’un halkı müstesnadır ki bunlar iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları bir süre daha yaşattık.

    Süleyman Ateş : Keşke bir kasaba olsaydı da inansaydı ve inanması kendisine fayda verseydi! Yalnız Yûnus'un kavmi, inanınca, dünyâ hayatında onlardan rezillik azâbını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık.

    Tefhim-ul Kuran : Ama (azab geldiği sırada) iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin dışında- bir ülke olsaydı ya! Onlar iman ettikleri zaman dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.

    Ümit Şimşek : Azabı gördükten sonra iman etmeleri, hiçbir belde halkına fayda vermiş değildir-Yunus kavmi müstesna. Onlar iman ettiğinde, Biz de onlardan dünya hayatındaki hor ve hakir edici azabı kaldırdık ve belirli bir zamana kadar onları nasiplendirdik.

    Yaşar Nuri Öztürk : Bir kent inansa da imanı kendisine yarar sağlasa ya! Yûnus'un kavmi müstesna. Onlar inanınca, dünya hayatında rezillik azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerini belirli bir süreye kadar nimetlendirmiştik.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  20. وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فِي الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).


    1. rabbu-ke : senin Rabbin
    2. le âmene : elbette îmân ederdi
    3. men : o kimseler
    4. fî el ardı : yeryüzünde
    5. kullu-hum : onların bütünü, hepsi
    6. cemîân : topluca
    7. e fe ente : öyleyse, yoksa sen mi
    8. tukrihu en nâse : insanları zorlayacaksın (mecbur tutacaksın) insanlar kerih görse de (istemese de)
    9. hattâ : oluncaya kadar
    10. yekûnû : olurlar
    11. mu'minîne : mü'minler

    İmam İskender Ali Mihr : Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, insanları mü'min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın?

    Diyanet İşleri : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?

    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi de inanırdı. Artık inansınlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?

    Adem Uğur : (Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?

    Ahmed Hulusi : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa, elbette hepsi toptan iman ederdi. . . Olayın gerçeği bu iken; sen, iman etmeleri için insanları zorlayacak mısın?

    Ahmet Tekin : Eğer Rabbinin sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı, yeryüzündeki akıllı ve sorumlu varlıkların hepsi elbette toptan iman ederlerdi. Yoksa sen, hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahip olan insanların, hepsi de mü’min oluncaya kadar, onları
    zorlayacak mısın?

    Ahmet Varol : Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların tümü topluca iman ederdi. Şu halde insanları mü'min olmaları için sen mi zorlayacaksın?

    Ali Bulaç : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?

    Ali Fikri Yavuz : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa, hepsi toptan iman ederlerdi. O halde, mümin olsunlar diye, insanları (Allah dilemediği halde, ey Peygamber) sen mi zorlayacaksın?

    Bekir Sadak : Rabbin dileseydi, yeryuzunde bulunanlarin hepsi inanirdi. oyle iken insanlari inanmaya sen mi zorlayacaksin?

    Celal Yıldırım : Rabbin dileseydi yeryüzünde kim varsa hepsi de imân ederdi. Hal böyle iken mü'minler olsunlar diye sen mi insanları zorlayacaksın ?!

    Diyanet İşleri (eski) : Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?

    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?

    Edip Yüksel : Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. Öyleyse, sen mi halkı inanmaları için zorlayacaksın?

    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer rabbın dilese idi yeryüzünde kim varsa hepsi topyekûn iyman ederlerdi, o halde insanları hep mü'min olsunlar diye sen mi ikrah edeceksin?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mü'min olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?

    Fizilal-il Kuran : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde yaşayanların hepsi tümü ile iman ederdi. O halde insanları sen mi zorlayacaksın da iman edecekler?

    Gültekin Onan : Eğer rabbin dileseydi yeryüzündekilerin tümü topluca inanırdı. Öyleyse, onlar inançlı oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?

    Hasan Basri Çantay : Eğer Rabbin dileseydi yer yüzündeki kimselerin hepsi, topyekûn elbette îman ederdi. Böyle iken sen hepsi mü'min olsunlar diye insanları zorlayıb duracak mısın?

    Hayrat Neşriyat : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa, onların hepsi birlikte elbette îmân ederdi. Öyle ise sen mi insanları mü’min kimseler olsunlar diye zorlayacaksın?

    İbni Kesir : Eğer Rabbın dileseydi; yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyleyse sen mi insanları mü'min olmaları için zorlayacaksın.

    Muhammed Esed : (İşte bunun gibi) Rabbin eğer öyle olmasını dileseydi, yeryüzünde yaşayan herkes topyekun imana erişirdi: Hal böyleyken, insanları inanıncaya kadar zorlayabileceğini mi sanıyorsun,

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Eğer Rabbin dilese idi elbette yeryüzünde kim varsa hepsi de cümleten imân ederlerdi. Artık mü'minler olsunlar diye sen mi nâsa cebir edeceksin?

    Ömer Öngüt : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. Öyle iken iman etmeleri için insanları sen mi zorlayacaksın?

    Şaban Piriş : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların tümü inanırdı. Öyleyken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?!

    Suat Yıldırım : Eğer Senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi. Ama bunu irade etmedi.Şimdi sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın?
    Süleyman Ateş : Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?

    Tefhim-ul Kuran : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü'min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?

    Ümit Şimşek : Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi birden iman ederdi. Yoksa insanları imana gelinceye kadar zorlayacak mısın?

    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın!


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş