Kuranı Kerim YÛNUS Suresi Türkçe Meali, yunus Suresi Türkce meali ve açıklamalı, Kuranı Kerim Yunus

goktepeli26 1 Haz 2013

  1. zahide

    zahide Administrator Site Yetkilisi Administrator

    211,315
    1,909
    38


    süper paylaşımlar ellerinize sağlık,
     


  2. وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Ve mâ tekûnu fî şe'nin ve mâ tetlû minhu min kur'ânin ve lâ ta'melûne min amelin illâ kunnâ aleykum şuhûden iz tufîdûne, fîh(fîhi) ve mâ ya'zubu an rabbike min miskâli zerretin fîl ardı ve lâ fîs semâi ve lâ asgare min zâlike ve lâ ekbere illâ fî kitâbin mubîn(mubînin).

    1. ve mâ tekûnu : ve olmazsınız (olmanız yoktur ki)
    2. fî şe'nin : bir halde, iş üzerinde, bir durumda
    3. ve mâ tetlû : ve okumazsınız (okumanız yoktur ki)
    4. min-hu : ondan
    5. min kur'ânin : Kur'ân'dan
    6. ve lâ ta'melûne : ve yapmazsınız (yapmanız yoktur ki)
    7. min amelin : amelden bir şey, bir amel, bir iş
    8. illâ : ancak, ...den başka olmasın
    9. kunnâ : biz olduk
    10. aleykum : sizin üzerinize
    11. şuhûden : şahitler
    12. iz tufîdûne : daldığınız zaman
    13. fî-hi : onda, ona
    14. ve mâ ya'zubu : ve gizli kalmaz
    15. an rabbi-ke : Rabbinden
    16. min miskâli : ağırlığından
    17. zerretin : bir zerre
    18. fî el ardı : yeryüzünde
    19. ve lâ : ve olmaz
    20. fî es semâi : gökte, semada
    21. ve lâ asgare : ve daha küçüğü yoktur (olmaz)
    22. min zâlike : bundan
    23. ve lâ ekbere : ve daha büyüğü yoktur (olmaz)
    24. illâ : ancak, yalnız, hariç, ...den başka olmasın
    25. fî kitâbin mubînin : kitab-ı mübînde

    İmam İskender Ali Mihr : Ve bir iş ile meşgul olmanız, Kur'ân'dan bir şey okumanız ve yaptığınız bir amel yoktur ki, ona daldığınız zaman sizin üzerinize şahitler olmayalım. Yeryüzünde ve semada zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Ve ondan daha büyüğü ve daha küçüğü yoktur ki, Kitab-ı Mübîn'de olmasın.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hiçbir işe girişmezsin, onun vahyettiği Kur'ân'dan hiçbir âyet okumazsın ve siz hiçbir iş işlemezsiniz ki o işe koyulduğunuz zaman biz, sizi görmeyelim, tanık olmayalım ve yeryüzünde ve gökte zerre miktârı bir şey bile yoktur ki Rabbinden gizli kalsın; bundan daha da küçük, daha da büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık kitapta tespît edilmiş olmasın.


    Adem Uğur : Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.


    Ahmed Hulusi : Hangi şe'nde (hâl) olursan ol; o hâlin ister Kur'ân okumak, ister bir şeyler yapmak olsun, onunla meşgulken, hep sizin üzerinize şahitlerdik. . . Arzda (bedende) veya semâda (bilinç boyutunda) olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz! (Hatta) ondan daha küçüğü veya daha büyüğü bile, Kitab-ı Mubiyn'dedir (tüm varlığın şekillenmemiş, varlıklara dönüşmemiş orijinali olan dalga okyanusu - DATA planı)!


    Ahmet Tekin : Hangi işi yaparsanız yapın, bütün ilâhî kitaplardaki, dinî-ilmî esasları içeren Kur’ân’dan ne okursanız okuyun, hangi ameli işlerseniz işleyin, unutmayın ki, siz o işlere dalıp giderken, biz sizin üzerinizde şahidiz. Ne yerde, ne de gökte, zerre kadar bir şey bile Rabbinizden gizli kalmaz. Zerreden daha küçük ve ondan daha büyük her şey doğruları, hakkı ortaya koyan, kâinatın kayıt sicilinde, kanunlar ve ilkeler kitabında, bilgi işlem merkezinde, Levh-i Mahfuz’da yazılıdır.


    Ahmet Varol : Ne durumda olursan ol, onun hakkında Kur'an'dan ne okursan oku ve siz ne yaparsanız yapın girişimde bulunduğunuzda biz sizin üzerinize şahidiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli değildir. Bundan küçük olsun büyük olsun ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.


    Ali Bulaç : Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), sen herhangi bir işde bulunsan, Kur’an’dan her ne okusan, sen ve ümmetin herhangi bir amel yapsanız, siz ona dalıp dururken, muhakkak biz üzerinizde şâhid bulunuruz. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinizden gizli kalmaz; ne bundan daha küçük, ne de daha büyük... Ancak bunların hepsi LEVH-İ MAHFUZ’da yazılıdır.


    Bekir Sadak : Ne is yaparsan yap ve sizler ona dair Kuran'dan ne okursaniz okuyun; ne yaparsaniz yapin; yaptiklariniza daldiginiz anda, mutlaka Biz sizi goruruz. Yerde ve gokte hicbir zerre Rabbinden gizil degildir. Bundan daha kucugu veya daha buyugu suphesiz apacÙk bir Kitap'dadÙr.


    Celal Yıldırım : (Ey sânı yüce Peygamber !) Hiçbir durumda bulunmazsın, onunla ilgili Kur'ân'dan bir şey okumazsın ve hiçbir iş yapmazsınız ki yaptıklarınıza dalarken üzerinizde hazır olmayalım. Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca hiçbir varlık Rabbinizden uzak (ve örtülü) kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de yok ki, o açık kitabda (yazılı) olmasın.


    Diyanet İşleri (eski) : Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dair Kuran'dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka Biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitap'dadır.


    Diyanet Vakfi : Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur’an’dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.


    Edip Yüksel : Ne durumda bulunursanız bulunun, Kuran'dan ne okursanız okuyun, hangi işi yaparsanız yapın, siz onlarla uğraşırken biz mutlaka size tanık oluruz. Göklerde ve yerde bulunan bir atom ağırlığı bile Rabbinin kontrolünün dışına çıkamaz. Atomdan da küçük olsun büyük olsun, her şey apaçık bir kitapta kayıtlıdır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her hangi bir şe'nde bulunsan, Kur'andan her ne okusan ve her hangi bir amel yapsanız, siz ona dalıb coşarken mutlak biz üzerinizde şahid bulunuruz, rabbından ne Yerde ne Gökte zerre miskali ve ondan ne daha küçük ne daha büyük hiç bir şey kaçmaz hepsi bir kitabı mübîndedir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hangi durumda bulunsan, Kur'an'dan her ne okusan ve her ne iş yapsanız, siz ona dalıp coşarken Biz üzerinizde şahidiz. Rabbinden ne yerde, ne gökte zerre kadar; ondan ne küçük, ne büyük hiçbir şey kaçmaz. Bunların hepsi apaçık bir Kitaptadır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hangi işi yaparsan yap, Kur'ân'dan ne okursan oku, ne işte çalışırsan çalış, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, biz sizin üzerinizde şahidiz. Ne yerde, ne de gökte zerre kadar hiç bir şey Rabbinin gözünden kaçmaz. Ne zerreden daha küçük, ne de ondan daha büyük! Ancak bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.


    Fizilal-il Kuran : Ne ile uğraşırsan uğraş. Kur'an'dan hangi parçayı okursan oku, hangi işi yaparsanız yapınız, işinize daldığınızda mutlaka davranışlarınızın tanığı, gözeticisiyiz. Ne yerde ve ne de gökte bulunan zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden saklı kalmaz. Gerek bundan daha küçüğü ve gerekse daha büyüğü mutlaka apaçık bir Kitap'ta yeralır.


    Gültekin Onan : Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.


    Hasan Basri Çantay : Sen her hangi bir işde bulunmaya dur, onun hakkında Kur'andan bir şey okumayadur ve sizler de hiç bir iş işlemeye durun ki onun içine daldığınız vakit biz başınızda şâhidizdir. Ne yerde, ne gökde zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de haaric olmamak üzere (hepsi) muhakkak apaçık bir kitabda (yazılı) dır.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Her ne hâlde bulunsan, o Kur’ân’dan her ne okusan ve (ey insanlar) her ne iş yapsanız, ona daldığınız zaman mutlaka (biz) üzerinizde şâhidizdir. Ne yerde, ne de gökte zerre kadar bir şey Rabbinden gizli kalır; ne bundan daha küçük, ne de daha büyük (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın!


    İbni Kesir : Ne işte bulunsan, Kur'an'dan ne okusan ve siz ne iş yaparsanız; yaptıklarınıza daldığınızda mutlaka Biz üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte hiç bir zerre Rabbından gizli değildir. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de şüphesiz apaçık kitabdadır.


    Muhammed Esed : Ve (sen, ey Peygamber) hangi koşullarda olursan ol, bu (ilahi kitaptan) okunacak hangi konuyu dile getirirsen getir ve (siz ey insanlar) hangi işi yaparsanız yapın, (unutmayın ki) siz bu işlere giriştiğiniz an(dan itibaren) Biz üzerinizde gözlemci bulunuyoruz: çünkü ne yerde, ne de gökte tartıya gelmeyecek kadar küçük şeyler bile senin Rabbinin bilgisinden kaçamaz; ne bundan daha da küçüğü, ne de bundan büyüğü yoktur ki (O'nun) apaçık takdirinde kaydedilmiş olmasın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sen bir işte bulunmazsın ve ondan, Kur'an'dan bir şey okumazsın ve sizler de amelden bir şey yapmazsınız ki, illâ Biz sizin üzerinize o işe daldığınız zaman şahitleriz. Ve Rabbinden ne yerde ve ne de gökte zerre miskali bir şey gaib bulunmaz ve ondan ne daha küçük ve ne de daha büyük bir şey yoktur ki, illâ apaçık olan bir kitapta (yazılıdır).


    Ömer Öngüt : Ne yaparsan yap, Kur'an'dan ne okursan oku ve siz ne yaparsanız yapın, yaptıklarınıza daldığınızda, mutlaka biz üzerinize şâhidiz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki, apaçık bir kitapta (Levh-i mahfuz'da) bulunmasın.


    Şaban Piriş : Ne durumda olursan ol, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda kesinlikle biz sizin üzerinizde şahit olmuşuzdur. Yerde ve gökte zerre kadar bir şey; bundan küçüğü de büyüğü de Rabbinden gizli değildir, apaçık bir kitaptadır.


    Suat Yıldırım : Herhangi bir işte bulunsan, onun hakkında Kur’ân’dan herhangi bir şey okusan,Sen ve ümmetinin fertleri her ne iş yapsanız, siz o işe dalıp coştuğunuzda, mutlaka Biz her yaptığınızı görürüz. Yerde olsun, gökte olsun, zerre ağırlığınca bir varlık bile Rabbinin ilminden kaçamaz. Ne bundan küçük, ne bundan büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın.


    Süleyman Ateş : Ne işte bulunsan, Kur'ân'dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka biz, içine daldığınız an üzerinizde şâhidiz (her yaptığınızı görürüz). Ne yerde, ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, Rabbin(in bilgisin)den kaçmaz. Ne bundan küçük, ne de büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir Kitapta olmasın.


    Tefhim-ul Kuran : Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.


    Ümit Şimşek : Sen hangi işte olsan, o işe dair Kur'ân'dan ne okuyacak olsan, yahut siz ne iş yapsanız, siz ona dalıp gittiğinizde Biz size şahidizdir. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca birşey bile Rabbinden gizli kalmaz. Bundan küçük olsun, büyük olsun, ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir iş ve oluşta bulunsan, Kur'an'dan bir şey okusan; herhangi bir iş yapsanız, siz ona dalıp gitmişken biz üstünüzde mutlaka tanıklarız. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey, ondan daha küçüğü de daha büyüğü de Rabbinden uzakta/gizli kalmaz; tümü apaçık bir Kitap'tadır


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  3. أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

    1. e lâ : öyle değil mi
    2. inne : muhakkak
    3. evlîyâe allâhi : Allah'ın dostları
    4. lâ havfun : korku yoktur
    5. aleyhim : onlara
    6. ve lâ : ve olmaz
    7. hum : onlar
    8. yahzenûne : mahzun

    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

    Diyanet İşleri : Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Bilin, haberdâr olun ki şüphe yok Allah dostlarına ne korku vardır, ne de mahzun olur onlar.

    Adem Uğur : Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

    Ahmed Hulusi : Kesinlikle bilin! Allâh Veliyy'lerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

    Ahmet Tekin : Aklınızdan çıkarmayın, Allah dostlarına, Allah’ın emirlerine itaat ederek, otoritesini kabul edenlere, kamu yönetimi ve göreviyle sorumlu, Allah’ın tasarruf sahibi kullarına, her iki dünyada da korku yok. Geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklar.

    Ahmet Varol : İyi bilin ki, Allah'ın dostları için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de!

    Ali Bulaç : Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.

    Ali Fikri Yavuz : Biliniz ki, Allah’ın velileri (şeriata tam olarak bağlı kulları) için hiç bir korku yoktur ve onlar mahzunda olmıyacaklardır.

    Bekir Sadak : Iyi bilin ki, Allah'in dostlarina korku yoktur, onlar uzulmeyeceklerdir.

    Celal Yıldırım : Haberiniz olsun ki, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.

    Diyanet İşleri (eski) : İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

    Diyanet Vakfi : Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

    Edip Yüksel : ALLAH'ın dostları için ne bir korku vardır, ne de üzülürler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Uyan! ki Allahın evliyası ne üzerlerine korku vardır ne de onlar mahzun olurlar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Uyan! Allah dostlarına ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Açın gözünüzü! Allah'ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.

    Fizilal-il Kuran : Haberiniz olsun ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar hiç üzülmeyeceklerdir de.

    Gültekin Onan : Haberiniz olsun; Tanrı'nın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.

    Hasan Basri Çantay : Haberiniz olsun ki Allahın velî (kul) lan için hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

    Hayrat Neşriyat : Dikkat edin! Şübhesiz, Allah’ın velî (kul)larına hiçbir korku
    yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır.

    İbni Kesir : Dikkat edin, Allah dostlarında hiç bir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir.

    Muhammed Esed : Unutmayın ki, Allah'a yakın olanların korkmaları için bir sebep yoktur; onlar acı ve üzüntü çekmeyecekler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ'nın velîleri
    için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

    Ömer Öngüt : İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.

    Şaban Piriş : -İyi bilin ki, Allah’ın velilerine korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

    Suat Yıldırım : İyi bilesiniz ki Allah’ın velîlerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.

    Süleyman Ateş : İyi bil ki, Allâh'ın velilerine (sevdiklerine) korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    Tefhim-ul Kuran : Haberiniz olsun; Allah'ın velileri, onlar için korku yoktur, onlar mahzun olacak değildirler.

    Ümit Şimşek : Bilin ki Allah dostlarına hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

    Yaşar Nuri Öztürk : Gözünüzü açın! Allah'ın velîleri için hiçbir korku yoktur. Tasaya da düşmezler onlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  4. الَّذِينَ آمَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

    1. ellezîne : o kimseler
    2. âmenû : âmenû oldular, Allah'a ulaşmayı dilediler
    3. ve kânû : ve oldular
    4. yettekûne : takva sahibi olurlar

    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

    Diyanet İşleri : Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar öyle kişilerdir ki inanmışlardır ve çekinir onlar.

    Adem Uğur : Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır.

    Ahmed Hulusi : Onlar ki iman etmişler ve korunmayı gerçekleştirmişlerdir.

    Ahmet Tekin : Onlar iman edip Allah’a sığınıp, emirlerine yapışmaya, günahlardan arınıp, azaptan korunmaya, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranmaya, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olmaya devam edenlerdir.

    Ahmet Varol : Onlar iman edip de Allah'a karşı gelmekten sakınanlardır.

    Ali Bulaç : Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır.

    Ali Fikri Yavuz : Veliler, o kimselerdir ki, Allah’a iman edip emirlerine aykırı hareket etmekten sakınırlar.

    Bekir Sadak : Onlar Allah'a inanmis ve O'na karsi gelmekten sakinmislardir.

    Celal Yıldırım : Onlar (o Allah'ın dostları) ki, dosdoğru imân ettiler ve hep Allah' tan korkup (fenalıklardan) sakındılar.

    Diyanet İşleri (eski) : Onlar Allah'a inanmış ve O'na karşı gelmekten sakınmışlardır.

    Diyanet Vakfi : Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır.

    Edip Yüksel : Onlar ki, inandılar ve erdemli davrandılar.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki Allaha iyman etmişlerdir ve hep takvâ ile korunur dururlar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki Allah'a iman edip, takva ile kötülüklerden korunur dururlar.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar ki, iman etmişler ve Allah'a karşı gelmekten sakınmışlardır.

    Fizilal-il Kuran : Onlar Allah'a inanmış ve kötülüklerden sakınmışlardır.

    Gültekin Onan : Onlar inananlar ve (Tanrı'dan) sakınanlardır.

    Hasan Basri Çantay : Onlar îman edib takvaaya ermiş olanlardır.

    Hayrat Neşriyat : Onlar, îmân edip (günahlardan) sakınmakta olan kimselerdir.

    İbni Kesir : Onlar ki iman edip takvaya ermişlerdir.

    Muhammed Esed : Onlar, imana erişip Allah'a karşı hep bilinçli ve duyarlı kalmaya çalışan kimselerdir.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar ki, imân etmişlerdir ve ittika eder olmuşlardır.

    Ömer Öngüt : Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır.

    Şaban Piriş : Onlar Allah’a inanmış ve O’na karşı gelmekten sakınmışlardır.

    Suat Yıldırım : Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar.

    Süleyman Ateş : Onlar ki, inandılar ve korunurlardı.

    Tefhim-ul Kuran : Onlar iman edenler ve (Allah'tan) korkup sakınanlardır.

    Ümit Şimşek : Onlar iman etmiş ve takvâya sarılmışlardır.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar inanmış, takvaya sarılmışlardır.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  5. لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhırah(âhırati), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

    1. lehum el buşrâ : onlara müjde vardır
    2. fî el hayâti ed dunyâ : dünya hayatında
    3. ve fî el âhıreti : ve ahirette
    4. lâ tebdîle : değişmez
    5. li kelimâti allâhi : Allah'ın sözü, kelimesi
    6. zâlike : işte bu
    7. huve el fevzu el azîm : o en büyük mükâfat (fevzdir)

    İmam İskender Ali Mihr : Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah'ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.

    Diyanet İşleri : Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara müjde var dünyâ yaşayışında da, âhirette de. Allah'ın sözlerinin değişmesine imkân yok. Budur en büyük kurtuluş ve saâdet.

    Adem Uğur : Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

    Ahmed Hulusi : Dünya hayatında da sonsuz gelecekte de müjde vardır onlara. . . Allâh sözleri için asla değişme söz konusu değildir! İşte bu aziym kurtuluştur!

    Ahmet Tekin : Dünya hayatında da, âhirette, ebedî yurtta da onlara müjdeler var. Allah’ın sözlerinde, va’dinde, hükümlerinde, kanunlarında bir değişiklik olmaz, onların yerini başka kanunlar dolduramaz. İşte bu büyük bir mutluluktur.

    Ahmet Varol : Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın sözlerinde bir değişme olmaz. İşte bu, büyük kurtuluştur.

    Ali Bulaç : Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.

    Ali Fikri Yavuz : Onlar için dünya hayatında da (Kur’an’ın ve Peygamberin haberleriyle), ahirette de (cennet’le) müjdeler vardır. Allah’ın kelimelerinde (verdiği sözlerde) asla bir değişme yoktur. İşte bu (cennetle müjdelenme), en büyük kurtuluştur.

    Bekir Sadak : Dunya hayatinda da, ahirette de mujde onlaradir. Allah'in sozlerinde hicbir degisme yoktur. Bu buyuk basaridir.

    Celal Yıldırım : Dünya hayatında da, Âhiret'te de müjde onlara ! Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme, değiştirme yoktur ve işte bu büyük bir kurtuluş ve başarıdır.

    Diyanet İşleri (eski) : Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. Bu büyük başarıdır.

    Diyanet Vakfi : Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

    Edip Yüksel : Dünya hayatında da ahirette de mutluluk onlarındır. ALLAH'ın kelimeleri (verdiği söz) değişmez. İşte bu, en büyük zaferdir.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Müjde onların Dünya hayatta da Âhırette de, Allahın kelimatına tebdil yok o işte fevzi azim o

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın sözlerinde değişme yoktur; İşte bu büyük kurtuluş!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.

    Fizilal-il Kuran : Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjde vardır. Allah'ın verdiği sözlerin değişmesi sözkonusu değildir. Büyük kurtuluş, büyük başarı işte budur.

    Gültekin Onan : Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Tanrı'nın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.

    Hasan Basri Çantay : Dünyâ hayaatında da, âhiretde de onlar için müjde (ler) vardır. Allahın sözlerinde asla değişme (imkânı) yokdur. Bu, en büyük seâdetin ta kendisidir.

    Hayrat Neşriyat : Dünya hayâtında da, âhirette de (en büyük) müjde onlaradır. Allah’ın kelimelerinde (size verdiği sözlerde) değişme yoktur! İşte büyük kurtuluş ancak budur!

    İbni Kesir : Onlar için dünya hayatında da, ahirette de müjde vardır. Allah'ın sözleri değişmez. Bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

    Muhammed Esed : Onlar için hem bu dünya hayatında hem de sonraki hayatta müjdeler var. Ve Allah'ın vaadlerinde asla bir değişme olmayacak (olduğuna göre), işte budur en büyük zafer, en büyük başarı!

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar için dünya hayatında da ve ahirette de (tam bir) müjde vardır. Allah Teâlâ'nın kelimeleri için değişmek yoktur.İşte en büyük necât budur.

    Ömer Öngüt : Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjdeler vardır. Allah'ın verdiği sözlerde aslâ değişme yoktur. Bu en büyük saâdetin tâ kendisidir.

    Şaban Piriş : Dünya hayatında da ahirette de müjde onlaradır. Allah’ın sözlerinde hiç bir değişme yoktur. Bu büyük kurtuluştur.

    Suat Yıldırım : Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara. Allah’ın hükümlerinde olsun, verdiği sözlerde olsun, asla değişiklik olmaz. İşte bu müjdeler en büyük mutluluktur.

    Süleyman Ateş : Dünyâ hayâtında da, âhirette de müjde onlara! Allâh'ın kelimeleri değişmez (O'nun verdiği söz, mutlaka yerine getirilir). İşte bu, büyük kurtuluştur.

    Tefhim-ul Kuran : Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.

    Ümit Şimşek : Dünya hayatında da, âhirette de müjde vardır onlara. Allah'ın sözlerinde asla değişme olmaz. Asıl büyük bahtiyarlık işte budur.

    Yaşar Nuri Öztürk : Dünya hayatında da âhirette de müjde vardır onlara. Allah'ın kelimelerinde değişme/değiştirme olmaz. İşte budur o büyük kurtuluş.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  6. وَلاَ يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lâ yahzunke kavluhum, innel izzete lillâhi cemîâ(cemîan), huves semîul alîm(alîmu).

    1. ve lâ yahzun-ke : ve seni üzmesin, mahzun olma
    2. kavlu-hum : onların sözleri
    3. inne el izzete : muhakkak ki izzet
    4. lillâhi (li allâhi) : Allah'ındır
    5. cemîan : bütünü, hepsi
    6. huve es semîu : o işitendir
    7. el alîmu : bilendir

    İmam İskender Ali Mihr : Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki bütün izzet, Allah'ındır. O; işiten, bilendir.

    Diyanet İşleri : Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onların sözü mahzun etmesin seni. Şüphe yok ki üstünlük, yücelik Allah'ındır. Odur duyan, bilen.

    Adem Uğur : (Resûlüm) Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah'ındır. O, işitendir, bilendir.

    Ahmed Hulusi : Onların sözü seni mahzun etmesin. . . Muhakkak ki izzet tümüyle Allâh'ındır. . . O Semi'dir, Aliym'dir.

    Ahmet Tekin : Onların incitici sözleri seni üzmesin, seni mahzun etmesin. İzzet ve şeref, kudret ve hükümranlık bütünüyle Allah’a aittir. O her şeyi işitiyor, her şeyi görüyor.

    Ahmet Varol : Onların sözleri seni üzmesin. Yücelik tamamen Allah'ındır. O, duyandır, bilendir.

    Ali Bulaç : Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz 'izzet ve gücün' tümü Allah'ındır. O, işitendir, bilendir.

    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, kâfirlerin (tekzib ve sana dil uzatmalarına dair) sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki izzet (üstünlük), hep Allah’ındır. Allah (onların bütün söylediklerini) işiticidir, taşıdıkları niyyetlerin hepsini bilicidir.

    Bekir Sadak : Inkarcilarin sozleri seni uzmesin, cunku butun kudret Allah'indir. O, isitir ve bilir.

    Celal Yıldırım : O inkarcıların sözü seni üzmesin. Çünkü gerçekten bütün kuvvet ve kudret, üstünlük ve hâkimiyet Allah'ındır. O, her şeyi işitendir, bilendir.

    Diyanet İşleri (eski) : İnkarcıların sözleri seni üzmesin, çünkü bütün kudret Allah'ındır. O, işitir ve bilir.

    Diyanet Vakfi : (Resûlüm) Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve üstünlük) Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.

    Edip Yüksel : Sözleri seni üzmesin. Üstünlük tümüyle ALLAH'a aittir. O İşitendir, Bilendir.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ötekilerin lâfları seni mahzûn etmesin, çünkü ızzet, hep Allâhındır, o hepsini işitiyor, hepsini biliyor

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ötekilerin lafları seni üzmesin! Çünkü güç ve kuvvet Allah'ındır. O, hepsini işitiyor, hepsini biliyor!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Habibim, onların lafları seni üzmesin. Çünkü şan ve şeref bütünüyle Allah'ındır. O her şeyi işitiyor, hepsini görüyor.

    Fizilal-il Kuran : Kafirlerin sözleri sakın seni üzmesin. Çünkü üstünlük tümü ile, Allah'ın tekelindedir. O, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.

    Gültekin Onan : Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz 'izzet ve gücün' tümü Tanrı'nındır. O, işitendir, bilendir.

    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) onların (müşriklerin) lâkırdıları seni tasaya düşürmesin. Çünkü bütün izzet ve galebe Allahındır. O, (hepsini) hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir.

    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Onların sözü seni üzmesin! Şübhesiz ki izzet (asıl üstünlük) tamâmen Allah’ındır! O, Semî' (onların konuştuklarını işiten)dir, Alîm(kalblerinde olanı bilen)dir.

    İbni Kesir : Onların sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki izzet, bütünüyle Allah'ındır. O, Semi'dir, Alim'dir.

    Muhammed Esed : Bu itibarla, (hakkı inkar edenlerin) sözleri sana acı ve sıkıntı vermesin. Çünkü kudret ve üstünlük bütünüyle Allah'a özgüdür: her şeyi işiten O'dur, her şeyi özüyle bilen O.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onların lâkırdıları seni mahzun etmesin. Şüphe yok ki, bütün izzet Allah Teâlâ'nındır. O kemaliyle işiticidir ve bilicidir.

    Ömer Öngüt : Resulüm! Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet yalnız Allah'ındır. O işitendir, bilendir.

    Şaban Piriş : İnkarcıların sözleri seni üzmesin, çünkü bütün güç Allah’ındır. O, işiten ve bilendir.

    Suat Yıldırım : O inkârcıların sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün izzet ve üstünlük Allah’ındır. O her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.

    Süleyman Ateş : Onların sözü seni üzmesin, üstünlük tamamen Allâh'ındır. İşiten ve bilen O'dur.

    Tefhim-ul Kuran : Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz 'izzet ve gücün' tümü Allah'ındır. O, işitendir, bilendir.

    Ümit Şimşek : Onların sözü seni üzmesin. Üstünlük ve şeref tümüyle Allah'ındır. O herşeyi işitir, herşeyi bilir.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onların sözü seni üzmesin. Tüm onur ve kudret Allah'ındır. O her şeyi işitir, her şeyi bilir.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  7. أَلا إِنَّ لِلّهِ مَن فِي السَّمَاوَات وَمَن فِي الأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ شُرَكَاء إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    E lâ inne lillâhi men fîs semâvâti ve men fîl ard(ardı), ve mâ yettebiullezîne yed'ûne min dûnillâhi şûrekâ(şûrekâe), in yettebiûne illez zanne ve in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).

    1. e lâ : öyle değil mi
    2. inne : muhakkak
    3. lillâhi (li allâhi) : Allah'ındır
    4. men : kimse, kim
    5. fî es semâvâti : göklerde, semalarda
    6. ve men : ve kimse, kim
    7. fî el ardı : yerde
    8. ve mâ yettebiu : ve tâbî olmaz
    9. ellezîne yed'ûne : dua eden kimseler
    10. min dûni allâhi : Allah'tan başkasına
    11. şûrekâe : şirk koştukları, ortaklar
    12. in : eğer
    13. yettebiûne : tâbî olurlar
    14. illâ ez zanne : ancak, yalnız, sadece zan
    15. ve in : ve eğer
    16. hum : onlar
    17. illâ : ancak, sadece
    18. yahrusûne : sadece tahminde bulunurlar, yalan uydururlar

    İmam İskender Ali Mihr : Semalarda ve yeryüzünde olan kimseler muhakkak Allah'ındır, öyle değil mi? Allah'tan başka ortaklara dua edenler (ibadet edenler) neye tâbî oluyorlar? Ancak zanna tâbî olurlar ve onlar sadece tahmin ederler (yalan uydururlar).

    Diyanet İşleri : Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Bilin, haberdâr olun ki Allah'ındır ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ondan başka ona eş saydıkları şeylere tapanlar, onlara uymuyorlar, ancak kuru bir zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.

    Adem Uğur : İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa yalnız Allah'ındır. (O halde) Allah'tan başka ortaklara tapanlar neyin ardına düşüyorlar! Doğrusu onlar, zandan başka bir şeyin ardına düşmüyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

    Ahmed Hulusi : Kesinlikle bilin! Semâlarda ve arzda ne varsa muhakkak ki Allâh içindir (Allâh'ın, El Esmâ ül Hüsnâ'sının işaret ettiği özelliklerini ilminde seyretmesi içindir; bunun için de her şeyi Esmâ'sından Esmâ özellikleriyle yaratmıştır). . . (O hâlde) Allâh dûnunda ortak koştuklarına dua edenler (bu gerçek dolayısıyladır ki) onlara tâbi olamazlar. . . (Onlar) ancak (vehmederek) varsaydıklarına tâbi oluyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

    Ahmet Tekin : Unutmayın, göklerde ve yerde olan akıllı ve sorumlu varlıkların tamamı Allah’ın koyduğu düzenin içindedir. O halde, Allah’ı bırakıp da, kulları durumundakilerden, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a koştukları ortaklara tapanlar, yalvaranlar neyin ardına düşüyorlar? Onlar kesinlikle ilme, delile dayanmayan zanlarının ardına düşüyorlar. Onlar kesinlikle yalan-yanlış saçmalıyorlar.

    Ahmet Varol : İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'tan başkalarına tapınanlar da gerçekte ortak koştukları şeylere
    uymuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.

    Ali Bulaç : Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.'

    Ali Fikri Yavuz : Biliniz ki, göklerde (meleklerden) kim var, yerde (insan ve Cinlerden) kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’dan başkasına tapanlar dahi, gerçekte Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Ancak zanna (zayıf bir ihtimale) tâbi oluyorlar ve yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

    Bekir Sadak : Iyi bilin ki, goklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah'indir. Allah'i birakip putlara tapanlar sadece zanna uyanlardir. Onlar ancak tahminde bulunuyorlar.

    Celal Yıldırım : Haberiniz olsun ki, göklerde olanlar da, yerde olanlar da şüphesiz ki Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapınanlar, ortak edindiklerine (de gerçek anlamda) uymazlar; onlar ancak zanna uyarlar, onlar ancak yalan uydurup söylerler.

    Diyanet İşleri (eski) : İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ı bırakıp ortak koşanlar sadece zanna uyanlardır. Onlar ancak tahminde bulunuyorlar.

    Diyanet Vakfi : İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa yalnız Allah’ındır. (O halde) Allah’tan başka ortaklara tapanlar neyin ardına düşüyorlar! Doğrusu onlar, zandan başka bir şeyin ardına düşmüyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar.

    Edip Yüksel : Göklerde ve yerde ne varsa ALLAH'ındır. ALLAH'tan başkalarına yalvaranlar aslında koştukları ortakları izlememektedirler. Onlar sadece tahmin yürütüyorlar ve sadece saçmalıyorlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Uyan: Göklerde kim var, Yerde kim varsa hep Allahındır, Allahdan başkasına tapanlar dahi, şeriklerin tebaası olmazlar, ancak zanne teba'ıyyet ederler ve ancak kendi mızraklarıyle ölçer yalan söylerler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Uyan! Göklerde kim var ve yerde kim varsa hepsi Allah'ındır! Allah'tan başkasına tapanlar dahi, ortakların tebeası olmazlar; ancak zanna uyar ve sadece kendi mızraklarıyla ölçer yalan uydurup söylerler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Açın gözünüzü! Göklerde kim var, yerde kim varsa hep Allah'ındır. Allah'dan başkasına tapanlar dahi, Allah'a ortak koştuklarına uymuş olmuyorlar, ancak zanna uymuş oluyorlar. Ve yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

    Fizilal-il Kuran : Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde kimler varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ı bir yana bırakarak putlara tapanlar aslında bu düzmece ortaklara uymuyorlar; sadece sanıya, dayanaksız bilgiye uyuyorlar, sırf asılsız hayallerin peşinden gidiyorlar.

    Gültekin Onan : Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Tanrı'nındır. Tanrı'dan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.'

    Hasan Basri Çantay : Haberiniz olsun ki göklerde kim var, yerde kim varsa (hepsi) şübhesiz Allahındır. Allahdan başkasına tapanlar dahi (hakıykatde) Allaha katdıkları ortaklara tâbi olmuyorlar. Onlar (kuru) zandan başkasına uymuyorlar ve onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar.

    Hayrat Neşriyat : Dikkat edin! Göklerde kim var, yerde kim varsa şübhesiz Allah’ındır. Allah’dan başkasına yalvarıp duranlar (hakikatte Allah’a şirk) koştukları ortaklara uymuyorlar (çünki o putların bunlardan haberleri bile yoktur); (onlar) ancak zanna tâbi' oluyorlar. Ve onlar, sâdece yalan söylüyorlar.

    İbni Kesir : Dikkat edin; göklerde kim varsa ve yerde kim varsa, hepsi Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar, gerçekte Allah'a koştukları ortaklara tabi olmuyorlar, onlar bir takım zannlara uyuyor ve ancak yalan söylüyorlar.

    Muhammed Esed : Unutmayın ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez Allah'a aittir; hal böyleyken, peki, Allah dışında tanrısal nitelikler yakıştırılan varlıklara yalvarıp yakaran kimseler (böyle yapmakla) neye uyuyorlar? Sadece zanna uyuyorlar; yalnızca tahmine dayanıyorlar.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Agâh olunuz ki, göklerde kim var ise ve yerde kim var ise şüphe yok ki, Allah Teâlâ'nındır. Allah Teâlâ'dan başkasına tapanlar da şeriklere tebaiyyet etmiş olmazlar. Onlar zandan başkasına tebaiyyet etmiyorlar ve onlar yalan söyler kimselerden başka değildirler.

    Ömer Öngüt : İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar, gerçekte şirk koştuklarına uymazlar. Doğrusu onlar yalnızca zanna uyarlar ve onlar sadece yalan söylerler.

    Şaban Piriş : İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ı bırakıp da ortak koştuklarına dua edenler yalnızca zanna uyanlardır. Onlar sadece tahminde bulunuyorlar.

    Suat Yıldırım : İyi bilesiniz ki göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’ın kuludur,O’nun hükmü altındadır. Allah’tan başka birtakım şeriklere ibadet edenler de gerçekte o putlarına tâbi olmazlar. Onlar sadece birtakım zanlara uymakta ve sırf kafadan atmaktadırlar.

    Süleyman Ateş : İyi bilki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allâh'ındır. Allah'tan başkasına yalvaranlar (gerçekte koştukları) ortaklara uymuyorlar, onlar sadece zanna uyuyorlar, (hayallerine kapılıyorlar) ve onlar sadece saçmalıyorlar.

    Tefhim-ul Kuran : Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.'

    Ümit Şimşek : Bilmiş olun ki, göklerde kim var, yerde kim varsa Allah'ındır.
    Allah'tan başkalarına dua edenler, o şeriklere uymuş olmuyorlar. Onlar sadece bir kuruntunun peşine takılıyor ve ancak yalan uydurup duruyorlar.

    Yaşar Nuri Öztürk : Gözünüzü açın! Göklerde kim var yerde kim varsa Allah'ındır! Allah'ın yanında başka şeylere yalvaranlar, ortak koştuklarına uymuyorlar/Allah'ın yanında ortaklara yalvaranlar neyin ardı sıra gidiyorlar? Onlar sadece sanıya uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  8. هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُواْ فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Huvellezî ceale lekumul leyle li teskunû fîhi ven nehâre mubsırâ(mubsıren), inne fî zâlike leâyâtin li kavmin yesmeûn(yesmeûne).

    1. huve : o
    2. ellezî ceale : ki o kıldı, yaptı
    3. lekum : sizin için
    4. el leyle : gece
    5. li teskunû : sukûn bulmanız, dinlenmeniz için
    6. fî-hi : onun içinde, onda
    7. ve en nehâre : ve gündüz
    8. mubsıren : basireti (görmeyi) sağlayan
    9. inne : muhakkak
    10. fî zâlike : bunda
    11. le âyâtin : elbette âyetler vardır
    12. li kavmin : bir kavim için
    13. yesmeûne : işitirler

    İmam İskender Ali Mihr : Sizin için, içinde dinlenin diye gece kılan (vücuda getiren) ve basireti (görmeyi) sağlayan, gündüzü (aydınlık) kılan O'dur. Muhakkak ki bunda, işiten bir kavim için elbette âyetler vardır.

    Diyanet İşleri : O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle bir mabuttur ki geceyi dinlenmeniz için yaratmış, gündüzü de ışıklı halketmiştir. Şüphe yok ki bunda, duyan topluluğa deliller var.

    Adem Uğur : O (Allah), geceyi içinde dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp kazanmanız için de) gündüzü aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ibretler vardır.

    Ahmed Hulusi : "HÛ" ki sizin için, sükûn bulasınız diye geceyi, gerekenleri görüp değerlendirmeniz için de gündüzü oluşturdu. . . Muhakkak ki algılayabilen bir topluluk için işaretler vardır.

    Ahmet Tekin : O sizin için geceyi dinlenesiniz, gündüzü de çevrenizi aydınlatsın diye yaratandır. Kulak verip söz dinleyen bir kavim için, bunda Allah’ın birliğini, kudretini gösteren birçok deliller vardır.

    Ahmet Varol : Geceyi dinlenmeniz için, gündüzü de aydınlatıcı olarak yaratan O'dur. Şüphesiz bunda duyan bir topluluk için açık ayetler vardır.

    Ali Bulaç : O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.

    Ali Fikri Yavuz : O Allah’dır ki, içinde rahat edesiniz diye geceyi, çalışasınız diye gündüzü aydınlık olarak, sizin için yarattı. Elbette bunda, Kur’an’ı dinleyecekler için bir çok ibretler vardır.

    Bekir Sadak : Size geceyi dinlenesiniz diye karanlik ve gunduzu calisasiniz diye aydinlik olarak yaratan Allah'tir. Kulak veren millet icin bunlarda ayetler vardir.

    Celal Yıldırım : Geceyi dinlenip sükûnet bulmanız için (karanlık), gündüzü de (çalışıp hayatınızı kazanmanız için) aydınlık yapan O'dur. Şüphesiz ki bunda kulak verip anlamak isteyen bir millet için âyetler (açık belgeler) vardır.

    Diyanet İşleri (eski) : Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydınlık olarak yaratan Allah'tır. Kulak veren millet için bunlarda ayetler vardır.

    Diyanet Vakfi : O (Allah), geceyi içinde dinlenesiniz diye sizin için yaratan, (çalışıp kazanmanız için de) gündüzü aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda dinleyen bir toplum için ibretler vardır.

    Edip Yüksel : O ki geceyi sizin dinlenmeniz için elverişli, gündüzü de aydınlık kıldı. Dinleyen bir topluluk için bunda deliller vardır.

    Elmalılı Hamdi Yazır : O, odur ki içinde durub dinlenesiniz diye sizin için geceyi yaptı, gündüzü de göz açıcı, elbette bunda dinliyecek bir kavm için bir çok âyetler var

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O'dur, içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceyi meydana getiren, gündüzü de göz açıcı yapan! Elbette bunda işitebilecek bir kavim için birçok ibretler vardır!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O, öyle bir Allah'dır ki, içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü yaptı. Elbette bunda söz dinleyecek olan bir kavim için âyetler (ibretler) vardır.

    Fizilal-il Kuran : Geceyi dinlenmenize elverişli ve gündüzü aydınlık yapan O'dur. Hiç şüphesiz bu sözlerde, onlara kulak verenler için birçok ibret dersi vardır.

    Gültekin Onan : O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.

    Hasan Basri Çantay : O, geceyi — içinde sükûn ve istirahat etmeniz için — (karanlık), gündüzü ise (çalışıp kazanmanız için) zıyâdâr olarak yaratandır. Şübhe yok ki bunda kulak verecek bir kavm için ibretler vardır.

    Hayrat Neşriyat : Geceyi içinde istirâhat etmeniz için (karanlık), gündüzü ise (çalışmanız için etrâfınızı) aydınlatıcı kılan O’dur. Şübhe yok ki bunda, dinleyen bir kavim için apaçık deliller vardır.

    İbni Kesir : O'dur size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydınlık kılan. Kulak veren bir kavim için bunlarda ayetler vardır.

    Muhammed Esed : (Oysa,) bağrında dinlenesiniz diye geceyi ve (işlerinizi) görüp gözetesiniz diye gündüzü var eden O'dur; işte bunda, dinleyip (ders almak) isteyen insanlar için ayetler vardır.

    Ömer Nasuhi Bilmen : O, o zâttır ki, sizin için geceyi kılmıştır ki, onda istirahat edesiniz. Gündüzü de gösterici (ziyâdar) kılmıştır. Şüphe yok ki, bunda işiticiler olan bir kavim için elbette âyetler vardır.

    Ömer Öngüt : Geceyi sizin dinlenmenize elverişli, gündüzü de aydınlık yapan O'dur. Şüphesiz ki bunda işitebilen bir topluluk için ibretler vardır.

    Şaban Piriş : Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü de çalışasınız diye aydınlık olarak yaratan Allah’tır. Kulak veren toplum için bunlarda ayetler vardır.

    Suat Yıldırım : Dinlenip sükûnet bulmanız için geceyi karanlık, çalışıp iş yapmanız için de gündüzü aydınlık kılan O’dur. Elbette bunda, işitip dinlemesini bilen kimseler için nice deliller ve ibretler vardır.

    Süleyman Ateş : Geceyi sizin istirahat etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapan O'dur. Şüphesiz, bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

    Tefhim-ul Kuran : O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.

    Ümit Şimşek : Geceyi dinlenmeniz için yaratan, gündüzü ise aydınlatan Odur. Kulak veren bir topluluk için bunda âyetler vardır.

    Yaşar Nuri Öztürk : O, odur ki, içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceye vücut verdi, gündüzü de aydınlık kıldı. Hiç kuşkusuz, bunda, dinleyecek bir topluluk için ibretler vardır


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  9. قَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ إِنْ عِندَكُم مِّن سُلْطَانٍ بِهَذَا أَتقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kâlûttehazallâhu veleden subhâneh(subhânehu), huvel ganiy(ganiyyu), lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), in indekum min sultânin bi hâzâ, e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

    1. kâlû ittehaze allâhu : dediler, Allah edindi
    2. veleden : bir çocuk (veled)
    3. subhâne-hu : o münezzehtir, ondan münezzehtir
    4. huve el ganiyyu : o ganidir (zengindir, ihtiyacı yoktur)
    5. lehu : onun
    6. mâ : şeyler
    7. fî es semâvâti : göklerde var olan
    8. ve mâ : ve şeyler
    9. fî el ardı : yeryüzünde var olan
    10. in : ise, olsa (yok ki)
    11. inde-kum : sizde, sizin yanınızda
    12. min sultânin : bir delil
    13. bi hâzâ : buna ait
    14. e tekûlûne : mi söylüyorsunuz (söylüyor musunuz)
    15. alâllâhi (alâ allâhi) : Allah'a
    16. mâ lâ ta'lemûne : bilmediğiniz şey

    İmam İskender Ali Mihr : “Allah çocuk edindi” dediler. O, ondan münezzehtir. O, Ganî'dir. Semalarda ve yeryüzünde olan şeyler O'nundur. Yanınızda buna dair bir delil olsa (yoktur). Allah'a bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?

    Diyanet İşleri : “Allah, bir çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah, kendisine evlât edinmiştir dediler, münezzehtir o, müstağnîdir. Onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde: Şu iddiânıza dâir bir deliliniz var mı? Allah hakkında bilmediğiniz birşeyi mi söylüyorsunuz?
    Adem Uğur : (Müşrikler:) "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. O'nun (çocuğa) ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Ahmed Hulusi : "Allâh oğul edindi" dediler. Subhan'dır O! (Zira) "HÛ" El Ğaniyy'dir (yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berîdir). . . Semâlarda ve arzda ne varsa, O'nun içindir ("El Esmâ"daki mânâların açığa çıkması için). . . İndînizde bununla (iftiranızla) ilgili bir kanıt yoktur! Allâh hakkında, ilminiz olmayan bir şeyi konuşuyorsunuz!

    Ahmet Tekin : Müşrikler:
    'Allah oğul edindi' dediler. O, bundan münezzehtir. O, çocuğa ihtiyacı olmayacak kadar zengindir. Göklerdeki varlıkların ve imkânların, yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O’nundur, O’nun tasarrufundadır. Bu hususta, elinizde bir hüküm, bir ferman da yok. Allah adına bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

    Ahmet Varol : 'Allah çocuk edindi' dediler. O, bundan münezzehtir. O'nun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Sizin bu konuda hiçbir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

    Ali Bulaç : "Allah çocuk edindi" dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Ali Fikri Yavuz : Kâfirler: “- Allah çocuk edindi”, dediler. Hâşa, Allah bundan münezzehtir. O, bir şeye muhtaç değildir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Ey kâfiler, (Allah’ın çocuk edindiğine dair) elinizde hiç bir delil yoktur. Siz, Allah’a karşı, ilimle isbat edemiyeceğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?

    Bekir Sadak : «Allah cocuk edindi» dediler; hasa; O mustagnidir; goklerde ve yerde olanlara sahiptir. Elinizde, onun cocuk edindigine dair bir delil yoktur, bilmediginiz seyi Allah'a karsi nasil soyluyorsunuz?

    Celal Yıldırım : Allah çocuk edindi, dediler. Allah çocuk edinmekten pâk ve yücedir. O mutlak ganiydir (hiçbir şeye muhtaç değildir). Göklerdeki de, yerdeki de O'nundur. Bu iddianıza karşılık yanınızda hiçbir ilmî delil yoktur. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah çocuk edindi' dediler; haşa; O müstağnidir; göklerde ve yerde olanlara sahiptir. Elinizde, onun çocuk edindiğine dair bir delil yoktur, bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı nasıl söylüyorsunuz?

    Diyanet Vakfi : (Müşrikler:) «Allah çocuk edindi» dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. O’nun (çocuğa) ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Edip Yüksel : 'ALLAH çocuk edindi!,' dediler. O bundan çok yücedir. O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Sizin bu konuda hiç bir kanıtınız yoktur. ALLAH hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Elmalılı Hamdi Yazır : Dediler ki: «Allah, veled edindi.» hâşâ o sübhân, ganiy o, Göklerdeki ve Yerdeki hep onun elinizde ona dair hiç bir burhan yoktur, Allaha karşı ılm ile isbat edemiyeceğiz şey mi isnad ediyorsunuz?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki: «Allah çocuk edindi!» Haşa! O, münezzehtir! O, müstağnidir! Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur! Elinizde o iddiayı destekleyen hiçbir delil yoktur! Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Allah, kendine çocuk edindi». O, böyle şeylerden münezzehtir. O, müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Bu hususta elinizde hiç bir delil yoktur. Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi neden söylüyorsunuz?

    Fizilal-il Kuran : Müşrikler 'Allah evlât edindi' dediler. Haşa! O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Bu konuda elinizde hiçbir kanıt yoktur. Nasıl oluyor da Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi söyleyebiliyorsunuz!

    Gültekin Onan : "Tanrı çocuk edindi" dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Tanrı'ya karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Hasan Basri Çantay : Dediler ki: «Allah kendine evlâd edindi». Haaşâ, Allah bundan münezzehdir, O, müstağnidir. Göklerde ne varsa, yerde ne varsa (hepsi) Onundur. Nezdinizde buna (o iddianıza) âid hiç bir delîl de yokdur. Siz Allaha karşı bilmeyeceğiniz (ilim ile isbat edemeyeceğiniz) bir şey'i mi söylüyorsunuz?

    Hayrat Neşriyat : 'Allah çocuk edindi' dediler. (Hâşâ!) O bundan münezzehtir! O, Ganî (hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır. Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar O’nundur. Yanınızda buna(bu asılsız iddiânıza dâir) hiçbir delil yoktur! Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

    İbni Kesir : Allah, çocuk edindi, dediler. Haşa, Allah bundan münezzehtir. O, müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Bu hususta hiç bir deliliniz yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

    Muhammed Esed : (Bütün bu açıklamalardan sonra (yine de)), "Allah kendine bir oğul edindi!" diyorlar. O yüceler yücesi, kendisine yakışmayacak niteliklerden kesinlikle uzaktır! Her bakımdan mutlak olarak kendine yeterlidir: göklerde ve yerde var olan her şey O'na aittir! Sizinse elinizde bu (tür iddialarınızı) destekleyecek hiçbir deliliniz yoktur! Hal böyleyken, bilemeyeceğiniz şeyi mi Allah'a yakıştırıyorsunuz?

    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Allah Teâlâ (kendisine) veled ittihaz etti.» Hâşâ, O bundan münezzehtir, O müstağnidir. Göklerde olanlar da ve yerde olanlar da O'nundur. Sizin yanınızda buna dair hiçbir hüccet yoktur. Allah Teâlâ'ya karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi söyler misiniz?

    Ömer Öngüt : “Allah çocuk edindi. ” dediler. Haşâ! O bundan münezzehtir. O müstağnidir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Elinizde O'nun çocuk edindiğine dair hiçbir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Şaban Piriş : “Allah bir çocuk edindi.” dediler. Hâşâ, O, bundan uzaktır. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. Bu hususta bir deliliniz de yoktur. O halde Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Suat Yıldırım : Müşrikler "Allah evlat edindi" dediler. Haşâ! O bundan münezzehtir. O her şeyden olduğu gibi evladı olmaktan da müstağnidir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur. Buna dair, ey müşrikler, hiçbir deliliniz yoktur. Ne o, Allah hakkında kesin bilgi sahibi olmadan konuşuyor, rastgele şeyleri mi O’na isnad ediyorsunuz?

    Süleyman Ateş : "Allâh, çocuk edindi," dediler. Hâşâ, Allâh bundan uzaktır, O zengindir (hiçbir şeye muhtaç değildir). Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Bu hususta hiçbir deliliniz yok. Allâh hakkında bilmediğiniz şeyi mi
    söylüyorsunuz?

    Tefhim-ul Kuran : «Allah, çocuk edindi» dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Kendinizde buna ilişkin ispatlayıcı bir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

    Ümit Şimşek : 'Allah evlât edindi' dediler; oysa O bundan yücedir. O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Ganîdir. Göklerde ne var, yerde ne varsa Ona aittir. Sizin ise bu sözünüze dair hiçbir deliliniz olmadığı halde, Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah çocuk edindi!" dediler. Hâşâ! Allah bundan arınmıştır! O Ganî'dir, hiçbir şeye muhtaç olmaz! Göklerdekiler de yerdekiler de O'nundur. Elinizde, söylediğinize ilişkin hiçbir kanıt yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  10. قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul innellezîne yefterûne alâllâhil kezibe lâ yuflihûn(yuflihûne).

    1. kul : de ki
    2. inne : muhakkak
    3. ellezîne yefterûne : iftira eden kimseler
    4. alâllâhi (alâ allâhi) : Allah'a
    5. el kezibe : yalan
    6. lâ yuflihûne : felâha, kurtuluşa eremezler

    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Muhakkak ki Allah'a yalanla iftira eden kimseler felâha (kurtuluşa) eremezler.”

    Diyanet İşleri : De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Allah'a yalan isnât edip iftirâ edenler kurtulmazlar, muratlarına ermezler.

    Adem Uğur : De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.

    Ahmed Hulusi : De ki: "Allâh hakkında yalan uyduranlar elbette kurtulamazlar!"

    Ahmet Tekin : 'Allah adına yalan uyduranlar iflâh olmayacaklar, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eremeyecekler' de.

    Ahmet Varol : De ki: 'Allah hakkında yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.'

    Ali Bulaç : De ki: "Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler."

    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm) , de ki: “- Allah’a karşı yalan uyduranlar, elbette kurtulamıyacaklardır.

    Bekir Sadak : De ki: «Allah'a karsi yalan uyduranlar, kurtulusa erisemezler.»
    Celal Yıldırım : De ki: Allah'a karşı yalan uydurup duranlar, korktuklarından kurtulup umduklarına erişemezler.

    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa erişemezler.'

    Diyanet Vakfi : De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.

    Edip Yüksel : De ki: 'ALLAH hakkında yalan uyduranlar başarıya ulaşamazlar.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: elbette yalanı Allaha iftira edenler felâh bulmazlar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Allah'a karşı yalan uyduranlar elbette felah bulmazlar.»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: Allah'a iftira edenler elbette felah bulmazlar.

    Fizilal-il Kuran : De ki; «Allah hakkında yalan uyduranlar kesinlikle iflah olmazlar.»

    Gültekin Onan : De ki: "Tanrı hakkında yalan uydurup ittira edenler,
    kurtuluşa ermezler."

    Hasan Basri Çantay : De ki: «Allaha karşı yalan uyduranlar hiç şübhesiz felah bulmayacaklardır».

    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Allah’a karşı yalan uyduranlar, şübhesiz kurtuluşa eremezler!'

    İbni Kesir : De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır.

    Muhammed Esed : De ki: "Kendi uydurdukları yalanı Allah'a yakıştıranlar asla
    esenliğe erişemeyeceklerdir!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «O kimseler ki, Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylemek kasdinde bulunurlar. Şüphe yok ki, felâh bulamazlar.»

    Ömer Öngüt : De ki: “Allah'a karşı yalan uyduranlar aslâ iflâh olmazlar. ”

    Şaban Piriş : De ki: -Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.

    Suat Yıldırım : De ki: "Allah hakkında böyle yalan uydurup O’na mal edenler
    asla iflah olmazlar."

    Süleyman Ateş : De ki: "Allâh hakkında yalan uyduranlar, iflâh olmazlar!"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler.»

    Ümit Şimşek : De ki: Allah adına yalan uyduranlar iflâh olmazlar.

    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Allah hakkında yalan düzüp iftira edenler iflah etmeyeceklerdir!"


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013


  11. مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Metâun fîd dunyâ summe ileynâ merciuhum summe nuzîkuhumul azâbeş şedîde bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).

    1. metâun : bir metadır (geçinme) vardır
    2. fî ed dunyâ : dünyada
    3. summe : sonra
    4. ileynâ : bize
    5. merciu-hum : onların dönüşleri
    6. summe : sonra
    7. nuzîku-hum : onlara tattıracağız
    8. el azâbe eş şedîde : şiddetli azabı
    9. bi-mâ : şeyler sebebiyle, dolayısıyla
    10. kânû : oldular
    11. yekfurûne : inkâr ediyorlar (kâfir oluyorlar)

    İmam İskender Ali Mihr : Dünyada bir meta (geçinme) vardır. Sonra onların dönüşleri Bizedir. Sonra da inkâr etmiş olmalarından (kâfir olmalarından) dolayı onlara şiddetli azap tattıracağız.

    Diyanet İşleri : Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Dünyâda değersiz menfaatler elde ettikten sonra dönüp tapımıza gelirler, sonra da kâfir oldukları, inkâr ettikleri şeyler yüzünden biz, onlara şiddetli bir azap tattırırız.

    Adem Uğur : Dünyada bir miktar geçim (sağlarlar), sonra dönüşleri bizedir; sonra da inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.

    Ahmed Hulusi : Dünyadan geçici bir yararlanma; sonra dönüşleri bizedir! Sonra hakikati inkâr etmeleri nedeniyle şiddetli azabı onlara yaşatacağız.

    Ahmet Tekin : Dünyadaki zevkleri geçicidir. Sonra hesap vermek üzere bizim huzurumuza getirilecekler. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına itip örtbas ederek inkârda, küfürde ısrar etmeleri sebebiyle onlara şiddetli azâbı tattıracağız.

    Ahmet Varol : Dünyada bir geçim sürerler; sonra dönüşleri bizedir. Sonra inkâr etmelerinden dolayı onlara şiddetli azabı tattırırız.

    Ali Bulaç : (Onlar için) Dünyada geçici bir meta (vardır). Sonra dönüşleri bizedir; sonra da inkâra sapışları dolayısıyla onlara şiddetli azabı taddıracağız.

    Ali Fikri Yavuz : Allah’a iftira edenlerin dünyadaki zevkleri pek az... Nihayet dönüşleri bizedir. Sonra, küfür üzere bulunduklarından, kendilerine çok şiddetli bir azab taddıracağız.

    Bekir Sadak : Onlar icin dunyada bir muddet gecinme vardir, sonra donusleri Bizedir. Inkarlarina karsilik onlara cetin azap taddiracagiz. *

    Celal Yıldırım : Dünya pek az bir zevkli geçimdir ; sonra da dönüşleri ancak bizedir. Sonra da küfretmekte olduklarına karşılık onlara pek şiddetli azabı tattıracağız.

    Diyanet İşleri (eski) : Onlar için dünyada bir müddet geçinme vardır, sonra dönüşleri Bizedir. İnkarlarına karşılık onlara çetin azab taddıracağız.

    Diyanet Vakfi : Dünyada bir miktar geçim (sağlarlar), sonra dönüşleri bizedir; sonra da inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.

    Edip Yüksel : Dünyada paylarını alırlar, sonra dönüşleri bizedir. Sonra da inkarlarından ötürü onlara şiddetli azabı tattırırız.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Dünyada cüz'î bir zevk, sonra dönüşleri bizedir, sonra biz onlara o küfürlerinden dolayı azâbı tattıracağız

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dünyada (ki nasipleri) cüz'i bir zevk, sonra dönüşleri Bizedir; sonra da Biz onlara, inkar ettiklerinden dolayı, azabı tattıracağız!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dünyadaki zevkler çabuk biter. Sonra dönüşleri bize olacaktır. Daha sonra da inkâr ettiklerinden dolayı o çetin azabı biz onlara tattıracağız.

    Fizilal-il Kuran : Dünyada geçici bir yarar sağlarlar, arkasından dönüşleri bizedir, sonra gerçekleri inkâr etmelerinin karşılığı olarak onlara ağır bir azap tattırırız.

    Gültekin Onan : (Onlar için) Dünyada geçici bir meta (vardır). Sonra dönüşleri bizedir; sonra da küfretmeleri dolayısıyla onlara şiddetli azabı tattıracağız.

    Hasan Basri Çantay : (Onların bu yalanları kendilerine belki) dünyâda (cüz'î) bir fâide (sağlayabilir). En son dönüşleri ise ancak bizedir. (Bundan) sonra da küfr (-ü inkâr) da ısraar etmekde olduklarına mukaabil onlara çetin azabı (mızı) tatdıracağız.

    Hayrat Neşriyat : Dünyada (az) bir faydalanmanın ardından, dönüşleri bizedir; sonra da, inkâr etmekte olduklarından dolayı onlara (pek) şiddetli azâbı tattırırız.

    İbni Kesir : Dünyada biraz faydalanma vardır. Sonra dönüşleri Bizedir. Sonra Biz de küfreder olmalarından dolayı onlara şiddetli azabı tattıracağız.

    Muhammed Esed : (Kısa süren) bir tutunmadır bu dünyadaki; ve sonra onların dönüşü er geç Bize olacak: Ve Biz de, hakkı inat ve ısrarla inkar etmelerinin karşılığı olarak onlara o çok yoğun, çok şiddetli acıyı tattıracağız.

    Ömer Nasuhi Bilmen : (Onlar için) Dünyada cüz'i bir varlık, sonra dönüşleri Bizedir. Sonra onlara küfreder olduklarından dolayı şiddetli azabı tattıracağızdır.

    Ömer Öngüt : Onlar dünyada biraz geçinir, sonra bize dönerler. Sonra da inkârlarından dolayı onlara şiddetli azap tattırırız.

    Şaban Piriş : Dünyada biraz geçimlik; sonra dönüşleri yine bize olacaktır. Biz de onlara inkar etmiş olmaları sebebiyle şiddetli azabı tattıracağız.

    Suat Yıldırım : Olsa olsa dünyada az bir zevk alır, ama sonunda Bizim huzurumuza dönerler. Sonra Biz de inkâr ve nankörlüklerinden ötürü o çok şiddetli azabı onlara tattırırız.

    Süleyman Ateş : Dünyâda biraz geçinir, sonra bize dönerler. Sonra da biz, inkârlarından dolayı onlara şiddetli azâbı taddırırız.

    Tefhim-ul Kuran : (Onlar için) Dünyada geçici bir meta (vardır). Sonra dönüşleri bizedir; sonra da küfre sapışları dolayısıyla onlara şiddetli azabı taddıracağız.

    Ümit Şimşek : Onlar dünyadan biraz nasiplenirler; ondan sonra dönüşleri Bizedir. Ondan sonra da, inkâr edip durmaları yüzünden Biz onlara o çetin azabı tattırırız.

    Yaşar Nuri Öztürk : Dünyada biraz nimetlenme, ardından dönüşleri bize! Sonra biz, inkâr ettiklerinden ötürü şiddetli azabı onlara tattıracağız.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  12. وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُم مَّقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّهِ فَعَلَى اللّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُواْ إِلَيَّ وَلاَ تُنظِرُونِ



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Vetlu aleyhim nebe'e nûh(nûhın), iz kâle li kavmihî yâ kavmi in kâne kebure aleykum makâmî ve tezkîrî bi âyâtillâhi fe alâllâhi tevekkeltu fe ecmiû emrekum ve şurekâekum summe lâ yekun emrukum aleykum gummeten summakdû ileyye ve lâ tunzirûn(tunzirûne).

    1. vetlu : ve oku
    2. aleyhim : onlara
    3. nebe'e : haberi
    4. nûhın : Nuh
    5. iz kâle : dediği zaman, demişti
    6. li kavmi-hi : kavmine
    7. yâ kavmi : ey kavmim
    8. in kâne : eğer ise
    9. kebure : ağır geldi (büyük oldu)
    10. aleykum : size
    11. makâmî : makamım, bulunmam, durmam
    12. ve tezkîrî : ve benim zikretmem
    13. bi âyâti allâhi : Allah'ın âyetleri
    14. fe alâllâhi (alâ allâhi) : artık Allah'a
    15. tevekkeltu : ben tevekkül ettim, güvendim
    16. fe ecmiû : artık, bundan sonra (toplanın)
    karar verin (icma edin)
    17. emre-kum : işinizi
    18. ve şurekâe-kum : ve ortaklarınız
    19. summe : sonra
    20. lâ yekun : olmasın
    21. emru-kum : işiniz
    22. aleykum : sizin üzerinize
    23. gummeten : bir gam, keder, belirsiz, gizli
    24. summe akdû : sonra uygulayın (yerine getirin)
    25. ileyye : bana
    26. ve lâ tunzirûne : ve beklemeyin

    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlara Hz. Nuh'un haberini oku. Kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Benim (aranızda) durmam (bulunmam), Allah'ın âyetlerini zikretmem (hatırlatmam), size ağır geliyorsa, artık ben Allah'a tevekkül ettim (güveniyorum). Bundan sonra siz ve ortaklarınız, (yapacağınız) işinize karar verin. Sonra işleriniz size keder olmasın. Sonra da bana uygulayın (yerine getirin) ve beklemeyin.”

    Diyanet İşleri : Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!

    Abdulbaki Gölpınarlı : Oku onlara Nûh kıssasını. Hani kavmine, ey kavmim demişti, aranızda bulunmam ve Allah'ın âyetleriyle öğüt vermem ağır geliyorsa size, ben Allah'a dayanmışım, siz de, ortaklarınız da toplanın, ne yapacağınızı kararlaştırın, sonradan da yaptığınız şey, sizi kederlendirmesin, sonra kararınızı bildirin bana ve hiç mühlet de vermeyin.

    Adem Uğur : Onlara Nuh'un haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah'ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah'a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana
    mühlet de vermeyin."

    Ahmed Hulusi : Onlara Nuh'un haberini anlat. . . Hani kavmine: "Ey kavmim! Eğer konumum ve Allâh işaretleriyle sizi uyarmam size ağır geldiyse, (artık ben) Allâh'a tevekkül (hakikatimdeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman) ettim! Siz ve ortaklarınız toplanıp, ne isterseniz yapın; sonra yaptığınızdan endişe duymayın! Sonra da hiç vakit geçirmeden, hakkımdaki kararınızı uygulayın. "

    Ahmet Tekin : Onlara Nûh’un kıssasını oku. Hani kavmine:
    'Ey kavmim! Eğer benim aranızda uzun bir süre bulunmam, Allah’ın indirdiği âyetlerle, kâinattaki varlığını, birliğini, kudretini gösteren delillerle öğüt vermem size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnız Allah’a dayanıp güvendim. Siz de ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak saydığınız varlıklarla beraber toplanıp planınızı kararlaştırın. Bakın, planınız başınıza dert açmasın. Sonra da bana yapacaklarınızla ilgili bir karar verin. Bana mühlet de tanımayın' demişti.

    Ahmet Varol : Onlara Nuh'un kıssasını oku. O kavmine şöyle söylemişti: 'Ey kavmim! Aranızda durmam ve size Allah'ın ayetlerini hatırlatmam, size ağır geliyorsa, bilin ki ben Allah'a güvendim; siz de ortaklarınızla biraraya gelip ne yapacağınızı kararlaştırın. Sonra yapacağınız iş kendi aranızda örtülü kalmasın [3]. Sonra vereceğiniz kararı bana karşı uygulayın ve bana hiç mühlet tanımayın.

    Ali Bulaç : Onlara Nuh'un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: "Ey kavmim, benim makamım ve Allah'ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah'a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin.

    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, Mekke kâfirlerine Nûh’un haberini oku. Bir vakit kavmine şöyle demişti: “- Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum, Allah’ın âyetleriyle ihtar edip öğüd verişim, size ağır geliyorsa, bilin ki sizin hilenizden Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ve ortaklarınız toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın. Sonra yapacağınız iş, size bir musibet olmasın (vaya bana yapacağınızı aşıkâre yapın). Sonra mühlet vermiyerek, istediğiniz şeyi bana yapın.

    Bekir Sadak : Onlara Nuh'un basindan gecenleri anlat: Milletine, «Ey milletim! Eger durumum, Allah'in ayetlerini hatirlatmam size agir geliyorsa ki ben Allah'a guvenmisimdir siz ve kostugunuz ortaklar elbirligi edin; yapacaginiz is sonra size bir tasa vermesin. Sonra onu bana uygulayÙn ve beni ertelemeyin» demisti.

    Celal Yıldırım : (Ey Peygamber!) O inkarcılara Nuh'un olaylı geçen haberini oku. O bir vakitler kavmine demişti ki: «Ey kavmim, eğer (aranızda) yer alışım ve Allah'ın âyetleriyle öğüt vermişliğim size ağır geliyorsa, ben ancak Allah'a güvenip dayanıyorum. Siz ne yapacağınızı ve ortak edindiklerinizi biraraya getirin, öyle ki, sonunda ne yapacağınız size tasa olup kalmasın, sonra da hükmünüzü hakkımda uygulayın ve bana hiç de süre tanımayın.

    Diyanet İşleri (eski) : Onlara Nuh'un başından geçenleri anlat: Milletine, 'Ey milletim! Eğer durumum, Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa ki ben Allah'a güvenmişimdir siz ve koştuğunuz ortaklar elbirliği edin; yapacağınız iş sonra size bir tasa vermesin. Sonra onu bana uygulayın ve beni ertelemeyin' demişti.

    Diyanet Vakfi : Onlara Nuh’un haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: «Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.»

    Edip Yüksel : Onlara Nuh'un tarihini anlat. Halkına şunları demişti: 'Ey halkım, durumum ve ALLAH'ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse, ben ALLAH'a güveniyorum. Ortaklarınız ve liderlerinizle birlikte toplanın, pişman olmayacağınız son kararınızı alın ve bekletmeden bana karşı uygulayın.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem onlara Nuhun kıssasını oku, bir vakıt kavmine demişti ki: ey kavmim! Eğer benim duruşum ve Allahın âyetlerini ıhtar edişim size ağır geliyorsa, bilin ki ben, Allaha dayanmışım, artık siz ve şerikleriniz her ne yapacaksanız toplanıb bütün azminizle karar verin, sonra yapacağınız, size hiç bir gam da teşkil etmesin, sonra hukmünüzü bana icra edin ve elinizden gelirse bana bir lâhza göz de açtırmayın

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de onlara Nuh'un kıssasını oku: Bir vakit kavmine demişti ki: «Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allah'ın ayetlerini hatırlatışım size ağır geliyorsa, bilin ki, ben Allah'a güvenip dayanmışımdır, artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız, toplanıp bütün azminizle karar veriniz; sonra yapacağınız sizi asla tasaya da düşürmesin. Sonra da bana ne yapacaksanız yapın ve elinizden gelirse, bana bir an göz de açtırmayın!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de onlara Nuh'un kıssasını oku: Hani o bir zamanlar kavmine demişti ki: «Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum ve Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah'a dayanmışımdır, artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana ne yapacaksanız yapın, bana mühlet de vermeyin».

    Fizilal-il Kuran : Onlara Nuh'un hikâyesini anlat: Hani o soydaşlarına demişti ki; «Ey soydaşlarım, eğer karşınıza çıkıp Allah'ın ayetlerini hatırlatmam ağırınıza gidiyorsa ben Allah'a dayandım; siz de Allah'a ortak koştuğunuz putlarla birlikte ne yapacağınızı kararlaştırınız, sonra vardığınız karardan dolayı başınız ağrımasın; arkasından şahsıma ilişkin kararınızı, bana hiçbir mühlet tanımaksızın uygulayınız.

    Gültekin Onan : Onlara Nuh'un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: "Ey kavmim, benim makamım ve Tanrı'nın ayetleri ile hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, kuşkusuz Tanrı'ya tevekkül ettim. Artık siz ve ortaklarınız buyruğunuzu birleştirin de buyruğunuz size örtülü kalmasın / tasa konusu olmasın / başınıza dert olmasın; sonra bana süre / fırsat tanımaksızın (istediğinizi) yapın / buyruğunuzu uygulayın.

    Hasan Basri Çantay : Onlara Nuhun kıssasını oku. Hani o, kavmine: «Ey kavmim, demişdi, eğer benim (aranızda) duruşum, Allahın âyetleriyle öğüd verişim size ağır geliyorsa (ne diyeyim), ben ancak Allaha dayanıb güvenmişimdİr. Siz ve ortaklarınız da artık toplanıb ne yapacağınızı kararlaşdırın. (O suretde ki) bil'âhare bu işiniz (yapacağınız) size hiç bir tasa (ve peşimanlık vermiş) olmasın. Sonra hükmünüzü bana icra edin. (Hattâ) bana mühlet de vermeyin»!

    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Onlara Nûh’un haberini oku! Hani, kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) ikametim ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size (gözünüze) büyüyorsa, o hâlde (bilin ki ben) Allah’a tevekkül etmişim. Artık (siz Allah’a şirk koştuğunuz) ortaklarınızla berâber işinizi toplayın (da ne yapacağınıza karar verin); sonra bu işiniz üzerinize dert olmasın; sonra bana yapacağınızı yapın ve bana hiç mühlet vermeyin!'

    İbni Kesir : Onlara Nuh'un haberini oku. Hani Nuh, kavmine demişti ki: Ey kavmim; aranızda kalmam, Allah'ın ayetlerini hatırlatmam, onlarla öğüt vermem size ağır geliyorsa; ben, Allah'a tevekkül ettim. Siz ve ortaklarınız toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın, içinizde ne tasarlıyorsanız açığa çıkarın, sonra bana mühlet de vermeyerek yapacağınızı yapın.

    Muhammed Esed : (Şimdi artık) onlara Nuh'un başından geçenleri anlat; hani o, kavmine: "Soydaşlarım!" demişti, "eğer benim (aranızdaki) konumum ve Allah'ın ayetlerini size bildirmem zorunuza gidiyorsa, bilin ki, ben Allah'a güveniyorum. Öyleyse, artık (bana) yapacağınızı yapmak için hem kendi gücünüzü hem de Allah'tan başka tanrılık yakıştırdığınız yardımcılarınızı bir araya toplayın; bir kere ne yapacağınıza karar verdikten sonra da artık girişeceğiniz eylem sizi tasalandırmasın; (neye ki karar verdiyseniz) bana karşı artık elinizden geleni ardınıza komayın; hem de bana hiç soluk aldırmadan!

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlara Nûh'un kıssasını oku. Vaktâ ki kavmine demişti: «Ey kavmim! Eğer sizin üzerinize benim (aranızda) duruşum ve Allah'ın âyetleriyle size öğüt verişim ağır geliyorsa imdi ben Allah Teâlâ'ya tevekkül ettim, artık işinizi ve ortaklarınızı toplayınız. Sonra sizin üzerinize işiniz gizli kalmasın. Sonra hakkımda hükmünüzü veriniz ve bana göz açtırmayınız.»

    Ömer Öngüt : Resulüm! Onlara Nuh'un haberini oku. Hani o kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim aranızda duruşum ve Allah'ın âyetleri ile öğüt verişim size ağır geliyorsa, ben yalnız Allah'a dayanıp güvenmişimdir. Siz de ortaklarınızla toplanıp elbirliği edin ve yapacağınızı kararlaştırın. Öyle ki, işiniz size sonradan hiçbir tasa vermesin. Sonra da hükmünüzü bana
    uygulayın ve bana mühlet de vermeyin. ”

    Şaban Piriş : -Onlara Nuh’un haberini oku! Hani kavmine demişti ki: -Ey Kavmim! İçinizde bulunmam ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam eğer sizin zorunuza gidiyorsa -Ben zaten Allah’a bağlanmışımdır- Haydi, ortak koştuklarınızla gücünüzü birleştirin, sonra da yapacağınız size dert olmasın. Hiç beklemeden vereceğiniz kararı bana uygulayın.

    Suat Yıldırım : Onlara Nuh hakkındaki haberi oku: O halkına: "Ey benim halkım, dedi, eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa, şunu bilin ki ben yalnız Allah’a dayanıp güvendim. Siz de şerik koştuklarınızla beraber toplanıp işinizi kararlaştırın ki tasasını çektiğiniz bir dert olup kalmasın. Sonra da bana hiç mühlet vermeden hakkımdaki hükmünüzü uygulayın.

    Süleyman Ateş : Onlara Nûh'un haberini oku. Kavmine: "Ey kavmim demişti, eğer benim kalkıp size Allâh'ın âyetlerini hatırlatmam, size ağır geldiyse, o halde ben Allah'a dayandım, siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınız işi kararlaştırın da işiniz başınıza dert olmasın. Sonra hükmünüzü bana uygulayın, bana hiç fırsat da vermeyin!"

    Tefhim-ul Kuran : Onlara Nuh'un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: «Ey kavmim, benim makamım ve Allah'ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah'a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin.

    Ümit Şimşek : Onlara Nuh'un haberini oku. Hani o kavmine demişti ki: 'Ey kavmim! Eğer aranızda bulunmam ve Allah'ın âyetlerini hatırlatmam sizin gücünüze gidiyorsa, ben Allah'a tevekkül ettim. Siz de Allah'a ortak koştuklarınızı toplayın ve ne yapacağınızı, içinizde hiçbir ukde kalmayacak şekilde, hep birlikte kararlaştırın. Sonra da, mühlet tanımaksızın, bana yapacağınızı yapın.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara Nûh'un haberini de oku! Hani, toplumuna şöyle demişti: "Eğer benim konumum ve Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa artık ben, Allah'a dayandım. Siz de ortaklarınızla bir araya gelip işinize bakın. Yapacağınız şey size bir kaygı da vermesin, hükmünüzü bana uygulayın. Ve bana fırsat da vermeyin."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  13. فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Fe in tevelleytum fe mâ se’eltukum min ecr(ecrin), in ecriye illâ alâllâhi ve umirtu en ekûne minel muslimîn(muslimîne).

    1. fe in : eğer
    2. tevelleytum : yüz çevirirseniz, dönerseniz
    3. fe mâ se'eltu-kum : o zaman sizden istemem
    4. min ecrin : ücretten, bir ücret
    5. in ecriye : (eğer varsa) benim ecrim, ücretim
    6. illâ : yalnız, ancak
    7. alâ allâhi : Allah'a ait
    8. ve umirtu : ve emrolundum
    9. en ekûne : olmakla
    10. min el muslimîne : (Allah'a) teslim olanlardan

    İmam İskender Ali Mihr : Artık şâyet dönerseniz, sizden bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim (varsa) yalnız Allah'a aittir. Ve ben teslim olanlardan olmakla emrolundum.

    Diyanet İşleri : Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Yüz çevirirseniz zâten sizden bir mükâfât istemem, benim mükâfâtım, ancak Allah'a âit ve Müslümanlardan olmam emredildi bana.

    Adem Uğur : Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah'tan başkasına ait değildir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.

    Ahmed Hulusi : "Eğer (bu yüzden) yüz çevirirseniz (çevirin; zaten) sizden bir karşılık istemedim. . . Benim ecrim (yaptığım işin getirisi) ancak Allâh'a aittir. . . Teslimiyeti yaşayanlardan olmakla emrolundum. "

    Ahmet Tekin : 'Size yaptığım tebliğden yüz çevirir, güç ve iktidarınızı kullanarak halkı istediğiniz istikamette yönlendirirseniz Allah’ın azâbından kurtulamazsınız. Benim, sizden tebliğ görevime karşılık sizi güç durumda bırakacak bir ücret istemediğimi bilin. Benim mükâfatımı yalnızca Allah verir. Bana, İslâm’ı yaşayan müslümanlardan olmam emrolundu' demişti.

    Ahmet Varol : Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) ben sizden bir ücret istemiş değilim. Benim ecrim ancak Allah'ın üzerinedir ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.'

    Ali Bulaç : Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.

    Ali Fikri Yavuz : Eğer davetimizden yüz çevirirseniz, ben de dâvetim için sizden bir ücret istemedim ki... Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir ve ben, onun birliğine ve emirlerine boyun eğen müslümanlardan olmakla emrolundum.”

    Bekir Sadak : «Eger yuz cevirirseniz bilin ki, ben sizden bir ucret istemiyorum. Benim ecrim Allah'a aiddir. Muslimlerden olmakla emrolundum.»
    Celal Yıldırım : Eğer (benden ve öğütlerimden) yüzçevirirseniz, zaten ben sizden bir ücret istemiş değilim; benim mükâfatım ancak Allah'a aittir ve ben müslimler (= Hakk'a teslim olmuşlar)den olmakla emrolundum.»

    Diyanet İşleri (eski) : 'Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim Allah'a aiddir. Müslimlerden olmakla emrolundum.'

    Diyanet Vakfi : «Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah’tan başkasına ait değildir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.»

    Edip Yüksel : 'Yüz çevirirseniz, halbuki ben sizden her hangi bir ücret istememiştim. Benim ücretim ancak ALLAH'ın üzerinedir. Müslümanlardan olmakla emredildim.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer aldırmazsanız ben de, sizden bir ecir istemedim â, benim ecrim ancak Allahadır, ve ben onun birliğine boyun eğen müslimînden olmakla emrolundum

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer yüz çevirirseniz, ben de sizden ücret istemedim ya! Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ve ben O'nun birliğine boyun eğen müslümanlardan olmakla emrolundum!»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer yüz çevirirseniz çevirin, ben de sizden bir ücret istemedim ya! Benim mükafatımı ancak Allah verir. Ve ben O'nun emrine boyun eğen müslümanlardan olmakla emrolundum.

    Fizilal-il Kuran : Eğer çağrıma sırt dönüyorsanız, ben sizden herhangi bir ücret istemiş değilim, benim çabamın karşılığını verecek olan sadece Allah'dır; bana müslümanların, Allah'ın buyruklarına teslim olanların ilki olmam emredildi.

    Gültekin Onan : Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Tanrı'ya aittir. Ve bana müslümanlardan olmam buyruldu.

    Hasan Basri Çantay : «Eğer (benim öğüdlerimden) yüz çeviriyorsanız ben sizden (bu hususda zâten) hiç bir mükâfat istemedim. Benim mükâfatım Allahdan başkasına âid değildir. Ben (Onun hükmüne boyun eğen, emrine muhaalefet etmeyen, Ondan başkasından hiç bir ümîd beslemeyen) müslümanlardan olmamla emr olundum».

    Hayrat Neşriyat : 'Bununla berâber eğer yüz çevirirseniz, zâten (ben) sizden bir ücret istemedim ki! Benim ücretim ancak Allah’a âiddir ve (ben) Müslümanlardan olmakla emrolundum!'

    İbni Kesir : Yüz çevirirseniz; zaten ben sizden öğütlerimin karşılığı olarak bir ücret istemedim. Benim ücretim ancak Allah'a aittir. Ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.

    Muhammed Esed : Beri yandan, eğer (size ulaştırdığım mesajdan) yüz çevirirseniz, (hatırlayın ki,) ben sizden bir karşılık beklemiş değilim; benim ücretim(i ödemek) Allah'tan başkasına düşmez; çünkü ben kendini O'na teslim edenlerden biri olmakla emrolundum".

    Ömer Nasuhi Bilmen : «Artık siz, yüz çevirir iseniz, zâten ben sizden bir mükâfaat istemiş değilim. Benim mükâfaatım ancak Allah Teâlâ'ya aittir. Ve ben müslümanlardan olmaklığımla emir olundum.»

    Ömer Öngüt : “Eğer yüz çevirirseniz, zaten ben sizden bir ücret istemedim ki, benim ücretim Allah'a âittir ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum. ”
    Şaban Piriş : Eğer yüz çevirmişseniz, ben sizden bir ücret istememiştim. Benim ücretim sadece Allah’a aittir. Ben müslümanlardan olmakla emrolundum.

    Suat Yıldırım : Eğer bu tebliğimden yüz çevirirseniz benim kaybedeceğim bir şey yok!Çünkü ben sizden ücret beklemiyorum ki! Benim ücretimi siz veremezsiniz. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir ve bana, O’na teslim olanlardan olmam emredilmiştir.

    Süleyman Ateş : "Eğer yüz çevirdiyseniz (neden?), ben sizden bir ücret istemedim ki! Benim ücretim, ancak Allâh'ın üzerinedir. Bana müslümanlardan olmam emredilmiştir."

    Tefhim-ul Kuran : Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.

    Ümit Şimşek : 'Yüz çevirirseniz, ben zaten sizden bir ücret istemiş değilim. Benim ücretim Allah'a aittir; bana emredilen de hakka teslim olanlar arasında bulunmaktır.'

    Yaşar Nuri Öztürk : "Yüz çevirdiyseniz çevirin. Ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim, Allah'tan gelecektir. Bana, müslümanlardan/Allah'a teslim olanlardan olmam emredildi."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  14. فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فِي الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلاَئِفَ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Fe kezzebûhu fe necceynâhu ve men meahu fîl fulki ve cealnâhum halâife ve agraknellezîne kezzebû bi âyâtinâ, fanzur keyfe kâne âkıbetul munzerîn(munzerîne).

    1. fe kezzebû-hu : fakat onu yalanladılar
    2. fe necceynâ-hu : sonra biz onu kurtardık
    3. ve men : ve kim, kimse(ler)
    4. mea-hu : onunla beraber
    5. fî el fulki : gemide
    6. ve cealnâ-hum : ve onları kıldık (yaptık)
    7. halâife : halifeler
    8. ve agraknâ : ve suda boğduk
    9. ellezîne kezzebû : yalanlayan kimseler
    10. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi
    11. fanzur (fe unzur) : artık bak
    12. keyfe : nasıl
    13. kâne : oldu
    14. âkıbetu el munzerîne : uyarılanların sonu (akıbeti)

    İmam İskender Ali Mihr : Fakat onu yalanladılar. Sonra Biz, onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ve onları, halifeler kıldık ve âyetlerimizi yalanlayan kimseleri, (suda) boğduk. Artık bak, uyarılanların sonu nasıl oldu.
    Diyanet İşleri : Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!

    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken onu yalanladılar da onu ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık ve onları hükümdâr ettik ve delillerimizi yalanlayanları sulara boğduk, bak da gör, korkutulanların sonları ne oldu.

    Adem Uğur : Yine de onu yalanladılar, biz de hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk. Bak ki uyarılanların (fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu!

    Ahmed Hulusi : (Yine de) Onu yalanladılar. . . Biz de Onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. . . İşaretlerimizi yalanlamış olanları ise boğduk! Uyarılanların sonu nasıl oldu bir bak!

    Ahmet Tekin : Buna rağmen onu yalanladılar. Biz de Nuh’u ve onunla beraber gemilerde olanları kurtardık, dünya düzeni kurmaya, ilâhî hükümleri icraya, yeryüzünü imara yetkili halifeler haline getirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları tûfanda boğduk. İbret nazarıyla bak, incele, sorumluluk, hesap ve ceza hatırlatılarak uyarılıp da, iman etmeyenlerin âkıbetleri nasıl oldu?

    Ahmet Varol : Onlar yine de onu yalanladılar. Ancak biz onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık ve onları halifeler yaptık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!

    Ali Bulaç : Fakat onu yalanladılar; biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına bir bak.

    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine yine Nûh’u tekzîp ettiler. Biz de onu ve beraberindeki müminleri gemide selâmete çıkardık ve bunları yeryüzünün halifeleri yaptık. Âyetlerimizi tekzip edenleri ise, suda boğduk. İşte bak, azabla korkutulup yola gelmiyenlerin sonu nasıl olmuştur!...

    Bekir Sadak : Onu yalanci saydilar; ama Biz onu ve gemide beraberinde bulunanlari kurtardik. Onlari otekilerin yerine gecirdik, ayetlerimizi yalanlayanlari suda bogduk. Uyarilanlardan soz dinlemeyenlerin sonlarinin nasil olduguna bir bak.

    Celal Yıldırım : Yine de onu yalanladılar. Biz onu ve gemide beraberindekilerin! kurtardık ve bu (kurtardıklarımızı) o (yok ettiklerimizin) yerine geçirdik; âyetlerimizi yalan sayanları boğduk. Artık sen o uyarılanların sonunun ne olduğuna bir bak !

    Diyanet İşleri (eski) : Onu yalancı saydılar; ama Biz onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları ötekilerin yerine geçirdik, ayetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarılanlardan söz dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak.

    Diyanet Vakfi : Yine de onu yalanladılar, biz de hem onu hem de onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk. Bak ki uyarılanların (fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu!

    Edip Yüksel : Onu yalanladılar. Bunun üzerine onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Onları (yeryüzünün) yöneticileri yaptık. Ayetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Uyarılanların akıbetine dikkat et.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine yine onu tekzib ettiler. Biz de onu ve beraberindekileri gemide necâte çıkarıb bunları Yer yüzünün halifeleri kıldık, âyetlerimizi tekzib edenleri ise gark ettik, bak işte inzâr olunanların âkibeti nasıl oldu

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Buna rağmen yine ona yalan söylüyorsun, dediler. Biz de onu gemide kendisiyle beraber olanları kurtarıp, onları yeryüzünün halifeleri yaptık; ayetlerimizi inkar edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akibeti nasıl oldu?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Buna rağmen yine de onu inkâr ettiler. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları yeryüzüne halifeler yaptık. Âyetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.

    Fizilal-il Kuran : Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemideki arkadaşlarını boğulmaktan kurtararak, boğulanların yerine geçirdik ve ayetlerimizi yalanlayanları boğduk. Gör bakalım, uyarılıp da yola gelmeyenlerin sonu nice oldu?

    Gültekin Onan : Fakat onu yalanladılar; biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına bir bak.

    Hasan Basri Çantay : Yine onlar kendisini tekzîb etdiler. Biz de hem onu, hem gemide beraberinde bulunan kimseleri selâmete erdirdik ve bunları (yer yüzünün) halîfeler (i) yapdık. Âyetlerimizi yalan sayanları ise (suda) boğduk. Bak, (Allahın azâbiyle) korkutul (ub da doğru yolu tutmay) anların sonu nice olmuşdur!.

    Hayrat Neşriyat : Buna rağmen onu yalanladılar; bunun üzerine onu ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık; onları (yeryüzünde) halîfeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Artık bak o korkutulanların sonu nasıl oldu!

    İbni Kesir : Onu yalanladılar; ama Biz, onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Bunları yeryüzünün halifeleri yaptık. Ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk. Bir bak uyarılanların sonu nice oldu.

    Muhammed Esed : (Bütün bu uyarılara rağmen) o'nu yalanlamaya kalkıştılar! Ve Biz de o'nu ve gemide o'nunla birlikte olanların hepsini kurtarıp (yeryüzüne) mirasçı kıldık; ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanları ise suda boğduk: İmdi, bir bak, uyarıldıkları halde uymayan insanların sonu nasıl olurmuş!

    Ömer Nasuhi Bilmen : Yine o'nu tekzîp ettiler. Biz de O'nu ve O'nunla beraber gemide bulunanları necâta erdirdik ve onları halifeler kıldık. Bizim âyetlerimizi tekzîp edenleri de gark ettik. Artık bak! Korkutulmuş olanların akıbetleri nasıl oldu?

    Ömer Öngüt : Onu yalanladılar. Biz de hem onu hem de gemide onunla beraber bulunanları kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılıp da söz dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak!

    Şaban Piriş : O’nu yalanlamışlardı. Biz de O’nu ve O’nunla birlikte gemide olanları kurtarmış, ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğmuştuk. Uyarılanların sonunun nasıl olduğuna bak!

    Suat Yıldırım : Yine de halkı kendisini dinlemeyip onu yalancı saydılar. Biz de hem onu, hem de gemide beraberinde olanları kurtardık ve bunları, o ülkeye hükmedenlerin yerine geçirdik.Âyetlerimizi yalan sayanları ise suda boğduk. İşte bak, uyarıldığı halde doğru yolu tutmayanların âkıbetlerinin nasıl olduğunu gör!

    Süleyman Ateş : Yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık, onları egemen yaptık ve âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk. Bak işte uyarıl(ıp da yola gelmey)enlerin sonu nice oldu!

    Tefhim-ul Kuran : Fakat onu yalanladılar; biz de Onu ve gemide Onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılıp korkutulanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına bir bak.

    Ümit Şimşek : Onlar onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtararak onların yerine geçirdik; âyetlerimizi yalanlayanları ise boğduk. Şimdi bak, uyarılanların sonu ne oldu!

    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine, onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık, onları yöneticiler yaptık; ayetlerimizi yalanlayanları da batırıp boğduk. Bak da gör, önceden uyarılanların sonu nice oluyor!


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  15. ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِ رُسُلاً إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَآؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ بِهِ مِن قَبْلُ كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلوبِ الْمُعْتَدِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Summe beasnâ min ba’dihî rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fe mâ kânû li yu’minû bimâ kezzebû bihî min kabl(kablu), kezâlike natbeu alâ kulûbil mugtedîn(mugtedîne).

    1. summe : sonra
    2. beas-nâ : biz gönderdik
    3. min ba'di-hi : ondan sonra
    4. rusulen : resûller
    5. ilâ kavmi-him : onların kavmine
    6. fe câû-hum bi
    (câe)
    (câe bi) : o zaman onlara getirdiler
    : (geldi)
    : (getirdi)
    7. el beyyinâti : beyyineler, belgeler
    8. fe mâ kânû li yu'minû : ama inanmadılar, mü'min olmadılar
    9. bi mâ kezzebû : yalanladıklarından dolayı
    10. bihi : onu
    11. min kablu : önceden
    12. kezâlike : işte böyle
    13. natbeu : mühürleriz
    14. alâ kulûbi : kalplerin üzerini
    15. el mugtedîne : haddi aşanlar

    İmam İskender Ali Mihr : Sonra onun arkasından onların kavimlerine resûller gönderdik. Onlara beyyineler (açık deliller) getirdiler. Daha önce (hidayete erip sonradan) onu yalanladıklarından dolayı böylece (fıska düştükleri için) mü'min olmadılar. Haddi aşanların kalplerini işte böyle mühürleriz (tabederiz).

    Diyanet İşleri : Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ondan sonra da insan topluluklarına peygamberler gönderdik, apaçık delillerle geldikleri halde önceden yalanladıkları şeylere bir türlü inanmadılar. İşte biz, haddini aşanların gönüllerini böyle mühürleriz.

    Adem Uğur : Sonra onun arkasından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara mucizeler getirdiler. Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle mühürleriz.

    Ahmed Hulusi : Ondan (Nuh'tan) sonra nice toplumlara, apaçık deliller (muhtevası özel Esmâ mânâları) olan Rasûller bâ'settik. . . Daha önceden yalanlamış oldukları şeye (gene) iman etmediler. . . İşte haddi aşanların kalpleri üzerine böyle mühür vururuz (şuurları kilitlenir)!

    Ahmet Tekin : Sonra, Nûh’un ardından gelen kavimlere kendi içlerinden özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevli Rasuller gönderdik. Onlara ayan beyan mûcizelerle, delillerle geldiler. Onlar da, daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların, kural tanımayanların kalplerini, kafalarını biz böyle mühürleriz.

    Ahmet Varol : Sonra onun ardından başka peygamberleri kavimlerine
    gönderdik. Bunlar onlara açık belgeler getirdiler. Ancak onlar daha önce yalanlamış oldukları şeylere bir türlü inanmak istemediler. İşte aşırı gidenlerin kalplerini böyle mühürleriz.

    Ali Bulaç : Sonra onun ardından kendi kavimlerine (başka) elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle mühürleriz.

    Ali Fikri Yavuz : Sonra Nûh’un arkasından bir çok Peygamberleri kavimlerine gönderdik, onlara açık mûcizeler getirdiler. Fakat önceden yaptıkları tekzibden ötürü, bir türlü inanmak istemediler. İşte biz, hududu aşanların kalbleri üzerine böyle mühür basarız. (artık iman edemezler).

    Bekir Sadak : Sonra onun ardindan milletlere peygamberler gonderdik, onlara belgeler getirdiler. Digerlerinin daha once yalan saymis olduklarina bunlar da inanmadilar. Asiri gidenlerin kalblerini iste boylece muhurleriz.

    Celal Yıldırım : Ondan sonra kendi kavimlerine Peygamberler gönderdik. Onlar da kavimlerine açık belgelerle, mu'cizelerle geldiler. Daha önce yalan saydıklarına bakarak bir türlü imân eder olmadılar. İşte (ilâhî buyrukları dinlemeyip) haddi aşanların kalblerini böylece mühürleriz.

    Diyanet İşleri (eski) : Sonra onun ardından milletlere peygamberler gönderdik, onlara belgeler getirdiler. Diğerlerinin daha önce yalan saymış olduklarına bunlar da inanmadılar. Aşırı gidenlerin kalblerini işte böylece mühürleriz.

    Diyanet Vakfi : Sonra onun arkasından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara mucizeler getirdiler. Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle mühürleriz.

    Edip Yüksel : Sonra onun ardından, elçiler gönderdik, halklarına apaçık deliller getirdiler. Geçmişte yalanlamış bulunduklarına inanacak değillerdi. Azgınların kalplerini böyle damgalarız.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra onun arkasından bir çok Peygamberleri kavmlerine gönderdik, onlara açık mu'cizelerle vardılar, fakat önce yalan dediklerine bir türlü inanmak istemediler, işte biz tecavüzü ı'tiyad edenlerin kalblerini böyle tab'ederiz

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra onun arkasından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik; onlara açık mucizelerle vardılar, fakat önce yalan dediklerine yine de bir türlü inanmak istemediler. İşte Biz sürekli haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra onun arkasından birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik. Onlara açık mucizelerle geldiler. Fakat onlar bir defa yalan dediklerine sonuna kadar bir türlü inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle mühürleriz.

    Fizilal-il Kuran : Sonra Nuh'un ardından birçok peygamberi soydaşlarına gönderdik. Peygamberler soydaşlarına açık mesajlar getirdiler. Fakat soydaşları daha önce yalanladıkları gerçeklere inanmaya yanaşmadılar. Biz de, ölçüyü aşanların kalplerini böyle mühürleriz.

    Gültekin Onan : Sonra onun ardından kendi kavimlerine (başka) elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.

    Hasan Basri Çantay : Sonra onun arkasından kendi kavmlerine (bir çok) peygamberler gönderdik de bunlar, onlara (da'valarını isbat eden) apaçık mu'cizeler getirdiler. Fakat önceden (hakkı) yalan say (mıya alış) dıkları için, (kaabil değil) inanmadılar. İşte haddi aşanların gönülleri üzerine biz böyle mühür basarız!

    Hayrat Neşriyat : Sonra onun ardından nice peygamberleri kavimlerine gönderdik; derken onlara apaçık deliller getirdiler; fakat önceden yalanladıkları şeye (yine) îmân edecek değillerdi. İşte(biz), haddi aşanların kalblerini (küfürleri sebebiyle) böyle mühürleriz!

    İbni Kesir : Sonra onun arkasından peygamberleri kavimlerine gönderdik. Onlara apaçık ayetylerle geldiler. Fakat önceden yalanladıkları için inanmadılar. Aşırı gidenlerin kalblerini işte böylece mühürleriz.

    Muhammed Esed : Ve sonra, o'nun ardından -her birini kendi toplumlarına olmak üzere- (başka) elçiler gönderdik; öyle ki onlar da hakkın apaçık delillerini ortaya koydular; fakat onlar bir kere yalanlamış bulundukları şeye (sonradan) bir türlü inanmak istemediler, haddi aşanların kalplerini biz işte böyle mühürleriz.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra onu müteakip kavimlerine peygamberler gönderdik. Onlara beyyineler ile geldiler. Onlar ise evvelce tekzîp etmiş oldukları şeylere imân eder olmadılar. İşte haddi tecavüz edenlerin kalpleri üzerine böylece mühürleriz.

    Ömer Öngüt : Sonra onun ardından kendi kavimlerine peygamberler gönderdik. Onlara apaçık deliller getirdiler. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına iman edecek değillerdi. Haddi aşanların kalplerini işte böyle mühürleriz.

    Şaban Piriş : O’ndan sonra da toplumlarına elçiler göndermiştik. (O toplumlara) elçiler belgelerle gelmişlerdi. Daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte, haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz.

    Suat Yıldırım : Nuh’tan sonra, kendi halklarına resul olarak daha nice peygamberler gönderdik. Onlar kavimlerine âyetler, mûcizeler getirdiler; ama berikiler, önce yalan saydıkları şeye, bir türlü inanmadılar. İşte haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz!

    Süleyman Ateş : Sonra onun ardından bir çok elçileri kavimlerine gönderdik; onlara; belgeler getirdiler. (Fakat onlar) önce yalanlamış oldukları şeye bir türlü inanmıyorlardı. İşte haddi aşanların kalblerini böyle mühürleriz.

    Tefhim-ul Kuran : Sonra onun ardından kendi kavimlerine (başka) peygamberler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle damgalarız.

    Ümit Şimşek : Nuh'tan sonra Biz yine kendi milletlerine peygamberler gönderdik. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirdiler; ama onların, daha önce yalanlamış oldukları şeye inanmaya niyetleri yoktu. Hadlerini aşanların kalplerini Biz böyle mühürlüyoruz.

    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh'un ardından birçok resulleri daha toplumlarına gönderdik. Onlara açık seçik kanıtlar getirdiler. Ama onlar daha önceden yalanladıkları şeye bir türlü inanmadılar. Azgınlığa sapanların kalplerini biz, işte böyle mühürleriz.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  16. ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى وَهَارُونَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ بِآيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Summe beasnâ min ba’dihim mûsâ ve hârûne ilâ fir’avne ve melâihî bi âyâtinâ festekberû ve kânû kavmen mucrimîn(mucrimîne).

    1. summe : sonra
    2. beas-nâ : biz gönderdik
    3. min ba'di-him : onlardan sonra
    4. mûsâ ve hârûne : Musa ve Harun
    5. ilâ fir'avne : firavuna
    6. ve melâi-hî : ve onun ileri gelenlerine
    7. bi âyâti-nâ : âyetlerimizle
    8. festekberû (fe istekberû) : fakat kibirlendiler
    9. ve kânû : ve oldular
    10. kavmen : bir kavim
    11. mucrimîne : mücrim (suçlu)

    İmam İskender Ali Mihr : Sonra onların arkasından Musa ve Harun'u âyetlerimizle firavun ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar kibirlendiler. Ve mücrim (suçlu) kavim oldular.

    Diyanet İşleri : Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardan sonra da Mûsâ ve Hârûn'u, delillerimizle Firavun'a ve ona uyan ileri gelenlere gönderdik, fakat ona uymayı kibirlerine yediremediler ve zâten de mücrim bir topluluktu onlar.

    Adem Uğur : Sonra onların ardından da Firavun ve toplumuna Musa ile Harun'u mucizelerimizle gönderdik, fakat onlar kibirlendiler ve günahkâr bir toplum oldular.

    Ahmed Hulusi : Sonra, bunların ardından Musa'yı ve Harun'u, işaretlerimiz olarak bâ'settik, Firavun'a ve ileri gelenlerine. . . (Onlar ise) kibirlendiler ve suçlular toplumu oldular.

    Ahmet Tekin : Sonra, onların ardından Mûsâ ve Hârûn’u âyetlerimizle, mûcizelerimizle Firavun’a ve ileri gelenlerine, kodamanlarına tebliğ göreviyle özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderdik. Gururlarına yediremeyerek zorbalık ve diktatörlükle güç ve iktidarlarını kullandılar, İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsi, suçlu, günahkâr bir kavim oldular.

    Ahmet Varol : Sonra onların ardından Musa ile Harun'u, ayetlerimizle Firavun ile onun ileri gelenlerine gönderdik. Ancak onlar büyüklendiler ve suçlu bir topluluk oldular.

    Ali Bulaç : Sonra bunların ardından Firavun'a ve onun önde gelen çevresine Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu, günahkar bir kavimdi.

    Ali Fikri Yavuz : Bu Peygamberlerden sonra, Mûsa ile Harûn’u, Firavun ve cemaatine mûcizelerimizle gönderdik. Kibirlenerek iman etmediler ve günahkâr bir kavim oldular.

    Bekir Sadak : Onlarin ardindan da Firavun ve erkanina ayetlerimizle Musa ve Harun'u gonderdik. Ama buyukluk tasladilar ve suclu bir millet oldular.

    Celal Yıldırım : Sonra onların ardından Musa ile Harun'u âyetlerimizle Fir'avn'a ve onun ileri gelen cemaatine gönderdik. (Allah'a imânı) gururlarına yediremediler. Zaten onlar suçlu günahkâr bir topluluk idi.

    Diyanet İşleri (eski) : Onların ardından da Firavun ve erkanına ayetlerimizle Musa ve Harun'u gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular.

    Diyanet Vakfi : Sonra onların ardından da Firavun ve toplumuna Musa ile Harun’u mucizelerimizle gönderdik, fakat onlar kibirlendiler ve günahkâr bir toplum oldular.

    Edip Yüksel : Sonra onların ardından Musa ve Harun'u Firavun'a ve konseyine mucizelerimizle gönderdik. Fakat büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra bunların arkasından Musâ ile Harunu Fir'avn ve cemaatine âyetlerimizle gönderdik, iymanı kibirlerine yediremediler ve mücrim bir kavm idiler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra bunların arkasından Musa ile Harun'u Firavun ve cemaatine gönderdik. İman etmeyi kibirlerine yediremediler. Zaten onlar suçlu bir toplum idiler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra bunların arkasından Musa ile Harun'u âyetlerimizle Firavun'a ve cemaatine gönderdik. İman etmeyi kibirlerine yediremediler ve günahkâr bir kavim oldular.

    Fizilal-il Kuran : Bu peygamberlerin ardından Musa ile Harun'u ayetlerimiz ile
    Firavun'a ve seçkin yakınlarına gönderdik, ama burun kıvırdılar ve ağır suçlu bir toplum oldular.

    Gültekin Onan : Sonra bunların ardından Firavun'a ve onun önde gelen çevresine Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu, günahkar bir kavimdi.

    Hasan Basri Çantay : Sonra bunların (o peygamberlerin) ardından da Musâyı ve Hârunu âyetlerimizle Fir'avne ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat (îmanı) kibirlerine yediremediler. Onlar böyle günahkâr bir kavm idiler.

    Hayrat Neşriyat : Sonra onların ardından Mûsâ ve Hârûn’u, mu'cizelerimizle Fir'avun’a ve(kavminin) ileri gelenlerine gönderdik; fakat (onlar) büyüklük tasladılar ve bir günahkârlar topluluğu oldular.

    İbni Kesir : Bunlardan sonra Musa ile Harun'u ayetlerimizle Firavun'a ve erkanına gönderdik. İnanmayı kibirlerine yediremediler. Zaten günahkar bir topluluktular.

    Muhammed Esed : Bu (ilk peygamberlerden) sonra Musa ve Harun'u ayetlerimizle Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik: ne var ki onlar, günaha gömülüp gitmiş bir topluluk oldukları için, büyüklük tasladılar,

    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra onların ardından Mûsa'yı ve Harun'u, Fir'avun'a ve onun cemaatine âyetlerimiz ile gönderdik. Fakat böbürlendiler ve günahkârlar olan bir kavim oldular.

    Ömer Öngüt : Sonra onların ardından da Musa ile Harun'u âyetlerimizle Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.

    Şaban Piriş : Sonra onların ardından Musa ve Harun’u ayetlerimizle Firavun ve çevresine gönderdik. Fakat büyüklük taslamışlardı. Onlar zaten suçlu bir kavim idi.

    Suat Yıldırım : Onlardan sonra da, Firavun ile ileri gelen yardımcılarına Mûsâ ile Harun’u delillerimiz, mûcizelerimizle gönderdik. Ama onlar büyüklük taslayıp kabul etmeyi kibirlerine yediremediler ve suçlu bir halk oldular.

    Süleyman Ateş : Sonra onların ardından Mûsâ ve Hârûn'u âyetlerimizle birlikte Fir'avn'a ve adamlarına gönderdik; böbürlendiler ve suç işleyen bir topluluk oldular.

    Tefhim-ul Kuran : Sonra bunların ardından Firavun'a ve onun önde gelen çevresine Musa'yı ve Harun'u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu, günahkâr bir kavimdi.

    Ümit Şimşek : Onlardan sonra Musa ve Harun'u âyetlerimizle Firavun'a ve kavminin ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar ve bir mücrimler güruhu olup çıktılar.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onların ardından da Mûsa ile Hârun'u ayetlerimiz eşliğinde Firavun ve kurmaylarına gönderdik. Kibre saptılar ve günahkâr bir topluluk oldular.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  17. فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُواْ إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُّبِينٌ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Fe lemmâ câehumul hakku min indinâ kâlû inne hâzâ le sıhrun mubîn(mubînun).

    1. fe lemmâ : böylece, olduğu zaman
    2. câe-humu el hakku : onlara hak geldi
    3. min indi-nâ : katımızdan
    4. kâlû : dediler
    5. inne : muhakkak
    6. hâzâ : bu
    7. le sıhrun : mutlaka bir sihirdir
    8. mubînun : apaçık, açıkça

    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onlara katımızdan hak geldiği zaman: “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir.” dediler.

    Diyanet İşleri : Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Gerçek olan şey, katımızdan onlara gelince bu dediler, şüphe yok ki apaçık bir büyü.

    Adem Uğur : Katımızdan onlara hak (mucize) gelince: "Bu elbette apaçık bir sihirdir" dediler.

    Ahmed Hulusi : İndîmizden onlara Hak geldiğinde: "Muhakkak ki bu apaçık bir sihirdir" dediler.

    Ahmet Tekin : Kendilerine tarafımızdan hak bir mûcize, doğru bilgiler gelince:
    'Bunlar kesinlikle, aklımızı etki altına alan apaçık bir sihirdir, bir aldatmacadır' dediler.

    Ahmet Varol : Onlara katımızdan gerçek gelince: 'Bu apaçık bir sihirdir' dediler.

    Ali Bulaç : Onlara katımızdan hak geldiği zaman, dediler ki: "Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür."

    Ali Fikri Yavuz : Tarafımızdan kendilerine mûcize geldiği vakit, “ - Muhakkak bu açık bir sihirdir.” dediler.

    Bekir Sadak : Gercek, katimizdan onlara gelince: «Dogrusu bu apacik bir buyudur» dediler.

    Celal Yıldırım : Onlara bizim katımızdan hak gelince, «bu ancak açık bir sihirdir» dediler.

    Diyanet İşleri (eski) : Gerçek, katımızdan onlara gelince: 'Doğrusu bu apaçık bir büyüdür' dediler.

    Diyanet Vakfi : Katımızdan onlara hak (mucize) gelince: «Bu elbette apaçık bir sihirdir» dediler.

    Edip Yüksel : Tarafımızdan kendilerine gerçek gelince, 'Bu apaçık bir büyüdür,' dediler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Tarafımızdan kendilerine hak geldiği vakıt her halde bu açık bir sihir dediler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Tarafımızdan kendilerine hak gelince, «Muhakkak bu açık bir sihir!» dediler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerine tarafımızdan hak gelince, «Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir.» dediler.

    Fizilal-il Kuran : Bizim tarafımızdan gönderilen gerçek onlara ulaşınca, «Bu apaçık bir büyüdür» dediler.

    Gültekin Onan : Onlara katımızdan hak geldiği zaman, dediler ki: "Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür."

    Hasan Basri Çantay : Tarafımızdan kendilerine hak (mu'cize) geldiği vakit: «Her halde bu, apaçık bir sihirdir» dediler.

    Hayrat Neşriyat : Nihâyet onlara tarafımızdan hak gelince: 'Doğrusu bu apaçık bir sihirdir' dediler.

    İbni Kesir : Tarafımızdan kendilerine hak geldiği vakit; doğrusu bu, apaçık bir büyüdür, dediler.

    Muhammed Esed : Öyle ki, kendilerine katımızdan hak geldiği zaman, "Bakın, bu düpedüz bir büyü!" dediler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki onlara Bizim tarafımızdan hak geldi, «Şüphe yok ki bu elbette apaçık bir sahirdir,» dediler.

    Ömer Öngüt : Katımızdan kendilerine hak geldiği zaman: “Doğrusu bu apaçık bir sihirdir. ” dediler.

    Şaban Piriş : Katımızdan onlara gerçek geldiği zaman, onlar: -Bu, apaçık bir sihirdir! demişlerdi.

    Suat Yıldırım : Onlara tarafımızdan gerçek ulaşınca: "Bu besbelli bir sihirdir." dediler.

    Süleyman Ateş : Onlara katımızdan gerçek gelince: "Bu, apaçık bir büyüdür." dediler.

    Tefhim-ul Kuran : Onlara katımızdan hak geldiği zaman, dediler ki: «Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür.»

    Ümit Şimşek : Tarafımızdan onlara hak geldiğinde, 'Bu düpedüz bir büyü' dediler.

    Yaşar Nuri Öztürk : Gerçek, katımızdan onlara geldiğinde şöyle demişlerdi: "Hiç kuşkusuz, bu, apaçık bir büyüdür."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  18. قَالَ مُوسَى أَتقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءكُمْ أَسِحْرٌ هَذَا وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Kâle mûsâ e tekûlûne lil hakkı lemmâ câekum, e sıhrun hâzâ, ve lâ yuflihus sâhırûn(sâhırûne).

    1. kâle : dedi
    2. mûsâ : Musa
    3. e tekûlûne : mı söylüyorsunuz, konuşuyorsunuz
    4. li el hakkı : hak için
    5. lemmâ câe-kum : size geldiği zaman
    6. e sıhrun : bir sihir mi
    7. hâzâ : bu
    8. ve lâ yuflihu : ve felâha (kurtuluşa) ermez
    9. es sâhırûne : sihir yapanlar (sihirbazlar)

    İmam İskender Ali Mihr : Musa (A.S) şöyle dedi: “Size hak geldiği zaman onun hakkında mı konuşuyorsunuz, bu bir sihir midir? Ve (oysa) sihirbazlar (sihir yapanlar) felâha ermez.”

    Diyanet İşleri : Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Mûsâ, size gerçek gelince böyle mi dersiniz dedi, büyü mü bu? Ve büyücüler, kurtulmazlar, muratlarına erişmez onlar.

    Adem Uğur : Musa: "Size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar iflâh olmazlar" dedi.

    Ahmed Hulusi : Musa dedi ki: "Size Hak geldiğinde böyle mi değerlendirirsiniz! Bu bir sihir midir? Sihirbazlar asla iflah olmazlar. "

    Ahmet Tekin : Mûsâ:
    'Size hak bir mûcize, doğru bilgiler gelince böyle mi söylüyorsunuz? Bu sihir mi? Sihirbazlar iflâh olmaz, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eremez' dedi.

    Ahmet Varol : Musa onlara: 'Gerçek size gelince ona böyle mi diyorsunuz? Bu sihir midir? Oysa sihirbazlar kurtuluşa ermezler' dedi.

    Ali Bulaç : Musa: "Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler" dedi.

    Ali Fikri Yavuz : Mûsa, onlara şöyle dedi: “- Size mûcize gelince böyle mi diyorsunuz? Bu sihir mi? Sihirbazlar dünya ve âhirette felâh bulamazlar.”

    Bekir Sadak : Musa: «Size gelen gercege dil mi uzatirsiniz? Bu sihir midir? Sihirbazlar zaten basari kazanamazlar» dedi.

    Celal Yıldırım : Musa ; «size hak gelince böyle mi diyorsunuz ? (İnsafla düşünün) bu sihir midir? Oysa sihirbazlar umdukları kurtuluşa ve başarıya erişemezler» dedi.

    Diyanet İşleri (eski) : Musa: 'Size gelen gerçeğe dil mi uzatırsınız? Bu sihir midir? Sihirbazlar zaten başarı kazanamazlar' dedi.

    Diyanet Vakfi : Musa: «Size hak geldiğinde onun için (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar iflâh olmazlar» dedi.

    Edip Yüksel : Musa, 'Size gelen gerçeği böyle mi nitelendiriyorsunuz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler başarıya ulaşamaz.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Musâ, ya! dedi: size hak gelince böyle mi diyorsunuz? Bu sihir mi? Halbuki sihirbazlar felâh bulmazlar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa dedi ki: «Size bir gerçek gelince böyle mi konuşuyorsunuz; bu sihir midir?» Halbuki sihirbazlar kurtuluşa erişemezler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Musa dedi ki, «Size hak gelince, ona böyle mi diyorsunuz? Bu sihir midir?» Halbuki sihirbazlar iflah olmazlar.

    Fizilal-il Kuran : Musa, onlara; «Size gelen gerçek için böyle mi diyorsunuz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler iflah olmazlar, kurtuluşa eremezler.»

    Gültekin Onan : Musa: "Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler" dedi.

    Hasan Basri Çantay : Musa: «Siz, hak için, o size gelince (böyle) mi söylersiniz? Bu, bir sihir midir? Halbuki sihirbazlar umduklarına eremezler» dedi.

    Hayrat Neşriyat : Mûsâ: 'Size hak gelince, onun için böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar kurtuluşa ermez!' dedi.

    İbni Kesir : Musa dedi ki: Hak size geldiğinde mi böyle söylersiniz? Bu mudur büyü? Halbuki büyücüler felah bulmazlar.

    Muhammed Esed : Musa: "Size hak geldiğinde hakkında böyle mi konuşursunuz?" dedi, hiç büyü olabilir mi, bu? Hem de, büyücülerin mutlu sona asla ulaşamayacakları ortadayken!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Mûsa dedi ki: «Size geldiği zaman hak için bu sihirdir, der misiniz? Bu bir sihir midir? Halbuki, sahirler felâh bulamazlar.»

    Ömer Öngüt : Musa onlara dedi ki: “Size gelen hak için böyle mi söylüyorsunuz? Bu bir sihir midir? Sihirbazlar zaten iflâh olmazlar. ”

    Şaban Piriş : Musa: -Size gelen gerçek için mi böyle söylüyorsunuz? Bu sihir midir? Sihirbazlar asla kurtuluşa eremezler, demişti.

    Suat Yıldırım : Mûsâ dedi ki: "Size gelen gerçeği böyle mi nitelendiriyorsunuz?İnsaf edin, sihir midir bu?Şu bir gerçektir ki büyücüler iflah olmazlar."

    Süleyman Ateş : Mûsâ: "Size gelen gerçek için böyle mi diyorsunuz? Büyü müdür bu? Halbuki büyücüler, iflah olmazlar!" dedi.

    Tefhim-ul Kuran : Musa: «Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler» dedi.

    Ümit Şimşek : Musa 'Size hak geldiğinde böyle mi söylüyorsunuz?' dedi. 'Bu mu büyü dediğiniz? Oysa büyücüler asla iflâh olmazlar.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa dedi ki: "Gerçek size ulaştığında böyle mi konuşuyorsunuz? Büyü müdür bu? Büyücülerin kurtuluşu yoktur."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013




  19. قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاء فِي الأَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Kâlû e ci’tenâ li telfitenâ ammâ vecednâ aleyhi âbâenâ ve tekûne lekumel kibriyâu fîl ard(ardı), ve mâ nahnu lekumâ bi mu’minîn(mu’minîne).

    1. kâlû : dediler
    2. e ci'te-nâ : bize mi geldiniz
    3. li telfite-nâ : bizi çevirmek, (vazgeçirmek) için
    4. ammâ (an mâ) : şeyden
    5. veced-nâ : bulduk
    6. aleyhi : (onun) üzerinde
    7. âbâe-nâ : atalarımız, babalarımız
    8. ve tekûne : ve siz olursunuz
    9. lekum : sizin için
    10. el kibriyâu : büyüklük (üstünlük)
    11. fî el ardı : yeryüzünde
    12. ve mâ nahnu : ve biz değiliz
    13. lekumâ : siz ikiniz
    14. bi mu'minîne : inanacak, îmân edecek

    İmam İskender Ali Mihr : Dediler ki: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çevirmek için ve yeryüzünde büyüklük (üstünlük, saltanat) sizin olsun diye mi bize geldiniz? Ve biz siz ikinize îmân edecek (inanacak) değiliz.”

    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Bizi atalarımızdan bulup gördüğümüz şeylerden çevirip yeryüzünde bize hâkim olmak için mi geldiniz ve biz, ikinize de inanmıyoruz dediler.

    Adem Uğur : Onlar dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz.

    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Sen bizi, atalarımızın inancından çevirip ve yeryüzüne beraberce tahakküm etmek için mi geldin? Biz size (Musa ve Harun'a) iman edici değiliz. "

    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Bizi, gördüğümüz, bildiğimiz atalarımızın yolundan, hayat tarzından çevirip, ülkede devlet ve saltanat, seninle kardeşine, ikinize ait olsun diye mi yanımıza gelerek bizimle bu kadar mücadele ediyorsun? Biz ikinize de itimat etmiyoruz.' dediler.

    Ahmet Varol : Onlar da: 'Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünde büyüklüğün (hakimiyetin) ikinizin olması için mi geldin? Biz size iman edecek değiliz' dediler.

    Ali Bulaç : Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler.

    Ali Fikri Yavuz : Onlar, Mûsa ile Harûn’a! “Sen, bizi babalarımızdan bulduğumuz yol üzerinden çevirmek için mi geldin? Yeryüzünde saltanat ikinize ait mi olacak? Biz, ikinize de iman etmeyiz” dediler.

    Bekir Sadak : «Biz ikiniz, bizi babalarimizi uzerinde buldugumuz yoldan cevirmek ve yeryuzunun buyukleri olasiniz diye mi geldiniz? Biz size inanmiyoruz» dediler.

    Celal Yıldırım : Onlar, «bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden ve yoldan) çevirmek ve ikiniz için yeryüzünde büyüklük (liderlik ve önderlik) sağlamak için mi bize geldin ? İkinize de inanacak değiliz» dediler.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Siz ikiniz, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olasınız diye mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz' dediler.

    Diyanet Vakfi : Onlar dediler ki: Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz.

    Edip Yüksel : Dediler: 'Sen, yeryüzünde büyüklük ikinize kalsın diye, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çevirmek için mi bize geldin? Biz size asla inanmayız.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Sen, dediler; bizi, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çeviresin de bu yerde devlet ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanamayız

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki. «Sen bizi atalarımızın yolundan vazgeçirip bu yerde devlet ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmayız!»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Sen bizi, atalarımızdan kalan yoldan çeviresin de yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmayız».

    Fizilal-il Kuran : Musa'nın soydaşları dediler ki; «Siz ikiniz, bizi atalarımızdan miras aldığımız inanç ve geleneklerden vazgeçiresiniz ve bu yörede egemenliği ele geçiresiniz diye mi bize geldiniz? Biz size kesinlikle inanmayacağız.»

    Gültekin Onan : Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inançlılar (olacak) değiliz" dediler.

    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yoldan) bizi döndüresin de bu yerde devlet ikinizin (elinde) olsun diye mi bize geldiniz? Biz ikinize de inanıcılar değiliz».

    Hayrat Neşriyat : (Onlar) dediler ki: '(Sen) bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde saltanat sâdece ikinizin (kardeşin Hârûn ile senin) olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanacak kimseler değiliz.'

    İbni Kesir : Dediler ki: Siz ikiniz; bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olmak için mi geldiniz? Biz, size inanmıyoruz.

    Muhammed Esed : (Seçkinler:) "Bizi atalarımızı inanç ve uygulama olarak izler bulduğumuz yoldan çevirmeye ve böylece ikinizin bu ülkede söz sahibi kimseler olmanızı sağlamaya mı geldin? Her ne hal ise, size, ikinize inanmıyoruz!" dediler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin de yerde ululuk ikinize olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanıcılar değiliz.»

    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan bizi çevirmek için ve bu yerin büyükleri siz olasınız diye mi geldiniz? Biz size inanacak değiliz. ”

    Şaban Piriş : Onlar ise: -Sen bize, babalarımızı bulduğumuz yoldan bizi ayırmak ve yeryüzünde büyüklük sadece ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.

    Suat Yıldırım : "Sen", dediler, "bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz dinden döndüresin de ülkede önderlik ikinize kalsın diye mi geldin? Biz, mümkün değil, size inanmayız."

    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Sen bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük yalnız ikinize kalsın diye mi geldin? Biz size inanacak değiliz!"

    Tefhim-ul Kuran : Onlar: «Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz» dediler.

    Ümit Şimşek : Onlar dediler ki: 'Atalarımızdan gördüğümüz şeyden bizi çeviresin de ülkede iktidar ikinizin elinde kalsın diye bize geldin, değil mi? Biz ikinize de inanmıyoruz.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Sen bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin de bu toprakta devlet ve ululuk ikinizin olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanmıyoruz

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013



  20. وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





    Ve kâle fir’avnu’tûnî bi kulli sâhırin alîm(alîmin).

    1. ve kâle : ve dedi
    2. fir'avnu : firavun
    3. u'tûnî : bana getirin
    4. bi kulli : bütün, hepsini
    5. sâhırin : sihirbazlar
    6. alîmin : bilgin, iyi bilen

    İmam İskender Ali Mihr : Ve firavun: “Bütün bilgin (usta) sihirbazları bana getirin!” dedi.

    Diyanet İşleri : Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Firavun, ne kadar bilgin büyücü varsa dedi, hepsini çağırın huzuruma.

    Adem Uğur : Firavun dedi ki: Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!

    Ahmed Hulusi : Firavun: "Bütün bilgili sihirbazları bana getirin!" dedi.

    Ahmet Tekin : Firavun:
    'Bütün bilge sihirbazları getirin' dedi.

    Ahmet Varol : Firavun: 'Bana bütün bilgin sihirbazları getirin' dedi.

    Ali Bulaç : Firavun: "Bana bütün bilgin büyücüleri getirin" dedi.

    Ali Fikri Yavuz : Firavun: “- Ne kadar bilgiç sihirbaz varsa hepsini bana getirin.” dedi.

    Bekir Sadak : Firavun: «Butun bilgin sihirbazlari bana getirin» dedi.

    Celal Yıldırım : Fir'avn, «bana ne kadar bilgili sihirbaz varsa hepsini getirin» diye emretti.

    Diyanet İşleri (eski) : Firavun: 'Bütün bilgin sihirbazları bana getirin' dedi.

    Diyanet Vakfi : Firavun dedi ki: Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!

    Edip Yüksel : Firavun, 'Tüm uzman büyücüleri bana getirin!,' dedi.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Fir'avn da, bana bütün bilgiç sihirbazları getirin dedi

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Firavun da: «Bana bütün bilgiç büyücüleri getirin!» dedi.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Firavun da: «Bana bütün bilgili sihirbazları toplayıp getirin!» dedi.

    Fizilal-il Kuran : Firavun, Bana bütün bilgili büyücüleri getiriniz» dedi.

    Gültekin Onan : Firavun: "Bana bütün bilgin büyücüleri getirin" dedi.

    Hasan Basri Çantay : Fir'avn: «Usta bütün sihirbazları bana getirin» dedi.

    Hayrat Neşriyat : Fir'avun: 'Bana bütün mahâretli sihirbazları getirin!' dedi.

    İbni Kesir : Firavun: Bütün bilgin büyücüleri bana getirin, dedi.

    Muhammed Esed : Ve Firavun "En usta sihirbazları bana getirin!" diye emretti.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Fir'avun dedi ki: «Bütün bilgin sihirbazları bana getiriniz.»

    Ömer Öngüt : Firavun dedi ki: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin!”

    Şaban Piriş : Firavun ise: -Bütün bilgin sihirbazları bana getirin! dedi.

    Suat Yıldırım : Firavun: "Ne kadar usta sihirbaz varsa, hepsini bana getirin!" emrini verdi.

    Süleyman Ateş : Fir'avn: "Bana bütün bilgili büyücüleri getirin." dedi.

    Tefhim-ul Kuran : Firavun: «Bana bütün bilgin büyücüleri getirin» dedi.

    Ümit Şimşek : Firavun 'Bütün usta büyücüleri toplayıp bana getirin' dedi.

    Yaşar Nuri Öztürk : Firavun seslendi: "Tüm bilgin büyücüleri huzuruma getirin!"


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 3 Haz 2013
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş