KUR'AN-KERİMİN KENDİSİ LAİKTİR. ALLAH KATINDA KÖTÜ BİR HASTALIK DİNDE İSTİSMAR…. Yazan Mustafa Kemal

M.Kemal Bektaş 19 Ağu 2017



  1. KUR'AN-KERİMİN KENDİSİ LAİKTİR. ALLAH KATINDA KÖTÜ BİR HASTALIK DİNDE İSTİSMAR…. Yazan Mustafa Kemal Bektaş


    Fahri Kainatın efendisi Hz. Muhammet Mustafa S.A.V. efendimize de sonsuz kere Salatüs Selam olsun….

    İnternette bir vakfın sitesinde din simsarlarının ağına düşen bir Mü’min kardeşimizin başından geçenleri anlatarak “yaşadıklarının dinin neresindedir” diye sorması, yardım istemesi ve o İnternet sitesinde de din simsarlarının ve sapkınların ağına düşmemeleri için verilen fetvayı görmek benim böyle yazıyı yazmama vesile oldu.

    Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Alak Suresinin 1,2,3,4 üncü Ayeti Kerimesinde “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı. * Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. * O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.” demiştir. Üstelik Rabbimiz tarafından Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammet Mustafa S.A.V. efendimize Cebrail A.S. meleği ile gönderdiği ilk ayeti kerimesidir.


    Biz, İslam toplumu olarak başımıza ne geldiyse okumadığımızdan, araştırmadığımızdan, ilim yapmadığımızdan ve ilme göre amel etmediğimizden, din simsarlarının eline ve cehalete düşmüşüzdür.
    İslamiyet te tarikat Türkler, İranlılar ve Hintliler eliyle sokulmuştur. Bu toplumlar islamiyeti mevcut hali ile kuru bulmuşlar ve onu kendi kültürleriyle meczederek renklendirmeye çalışmışlardır. (Neden Laiklik Sayfa-113)

    Allahü Hak Teala Hz. Peygamberimizde dahil olmak üzere hiçbir kimseye kendi adına, İslam adına yeni bir hüküm, yeni bir kural koyma yetkisi vermemiştir. Maide-87, Nahl-116 , Araf-32 , Enam-140 , Tahrim-1 ayeti kerimelerinden anlaşılacağı üzere Allahü Hak Teala kendi adına haram, helal koma yetkisi vermemiştir. Hatta bir defa Hz. Peygamberimizin ağzından gayri ihtiyari olarak böyle bir sözün çıkmasını bile hoş görmemiş o’nu nerdeyse azarlayarak tövbeye davet etmektedir. (Tahrim-1) (Neden Laiklik Sayfa-120)

    İslam dünyasının geri kalışının nedeni müslümanların bilimden ve çalışıp araştırmadan uzaklaşarak taklitçiliğe düşmelerindendir. ( Din - Müslümanlık-Şeriat- Laiklik- Yurttaşlık Prof. Dr. Osman ZÜMRÜT 19 Mayıs Ünv. İlah. Fak. Dekanı Samsun-2002 Sayfa : 16)

    Kuşkusuz Kur’an yeryüzünde bir toplumsal düzen kurulmasını ve esenliğe dayalı bir toplumsal düzen kurulmasını istiyor. Ama bunun adının ilada İslam denmesinde ısrar etmiyor. Sonra İslam kendi dışındakilerini kullanmaya ve dışındakiler ile ilişkiye girmeye sıcak bakar.
    Üzülerek belirtelim ki Müslümanlar günümüzde İslami değil, kendi çıkar ve anlayışlarını İslam’a yapılan eklentileri (bid’atleri) islamın kaynağı gibi görmektedirler. Yada İslam araştırmalarını yürütenler “kendi çalışmalarını, kendilerine özgü alan dışında, herhangi bir çevrede gerekçelendirmeye gereksinim duymayarak, eskiyi takılmış bir plak gibi taklit yolunu seçmişlerdir.
    Sözgelimi Hz. Muhammed S.AV., namaz vakitlerinde okunması için Kur’an-ın ezberlenmesini istiyordu. Yoksa anlamadan taklit edilmesini amaçlamış değildi. ( Din - Müslümanlık-Şeriat- Laiklik- Yurttaşlık Prof. Dr. Osman ZÜMRÜT 19 Mayıs Ünv. İlah. Fak. Dekanı Samsun-2002 Sayfa : 18)

    Yalan yere Hz. Peygamberimizin söylemediği sözü söylemiş gibi söylemeyi bizzat Peygamberimiz Cehenneme götüren bir davranış olarak nitelemiş ve şöyle demiştir :
    “Yalan yere bana kim hadis isnad ederse, ateşte kendi yerine hazırlansın” (Sahih ül Buhari, İlim :38 Edeb,109; Müslim,Zühd,72; Din - Müslümanlık-Şeriat- Laiklik- Yurttaşlık Prof. Dr. Osman ZÜMRÜT Sayfa : 87)

    “İstismar” sözcük olarak kötü amaçlı kullanım olarak anlam verilen bir sözcüktür. İslam dininin istismarı denince onun “Kötü amaç” veya “kişisel adi çıkar” için kullanılması söz konusudur. “İstismar” her şeyde olabilir.
    Kur’an da bundan kaçınılması buyurulur. Kur’an-da ki benzer kavramı olarak “istismar”’ın karşılığını “riya” olarak alabiliriz. Çünkü “istismar”’da kötü amacı gizleyerek iyi amacı göstermek gibi bir gösteriş söz konusudur. Kur’an “istimrarcıların-riyakarların” emeklerinin boşa çıkacağını Bakara-264, Nisa-38 ayeti kelimeleriyle açıkça bildirmektedir.
    İstismarcıların öncüsü Kur’an-a göre şeytandır. O şeytanlar insanları“Allah” adını kullanarak aldatır. (Lokman-33, Fatır-5,Hadid -14,)Günümüzde İslam Dinini ve onun yüce değerlerini, hem de küçük değerlere ve geçici çıkarlara satanlar az değildir. Kur’an-da böylesine yüce değerleri geçici çıkarlar için satanlar yani istismarcılar yerilir.(Bakara-174, Ali İmran -77)

    Endonezya’nın yaptığı gibi “din istismarı” yasak edilerek önlenemez. Biraz engellemede faydası olabilir. Din istismarını önlemenin yolu istismar edilecekleri, istismar edilemeyecek bilince ulaştırmaktır. Yani tüm toplumun eğitilmesidir.


    Onun içindir ki Atatürk; din istismarı konusunda söylev ve demeçlerinde şunları söylemekten kendini alamamıştır :
    “ Bizi yanlış yola sevk eden soysuzlar bilirsiniz ki çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz. Görürsünüz ki milleti mahveden hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir.” ( Din - Müslümanlık-Şeriat- Laiklik- Yurttaşlık Prof. Dr. Osman ZÜMRÜT 19 Mayıs Ünv. İlah. Fak. Dekanı Samsun-2002 Sayfa : 143-144)
     


  2. Çünkü Yüce Allah bir başka emrinde bu gerçeği şöyle bildiriyor.
    “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yusuf-105)

    Atatürk’ün dinin istismardan kurtarılması için 1 Mart 1924‘de T.B.M.M. açış konuşmasında bazı göndermeler yapmış ve Halifeliğin kaldırılması gerektiğine işaretler vermiş ve 3 Mart 1924’de T.B.M.M. Genel Kurulu’nda Halifelik görüşülerek kaldırılmıştır.

    Türkiye Cumhuriyetinde “Halifeliğin Kaldırılması”’nın büyük yankıları oldu. Bunları iki ana temele dayanan tepkiler olarak görmek mümkündür.
    Birincisi gerçekten “Halifelik” kurumunun Müslümanları birleştirici bir simgesi olmasıdır.İslam Dünyasının ekonomik, siyasal, askeri gücünü yitirmiş olduğu günlerde bile Müslümanlar bu simgeye tutunarak umutlarını yitirmek istememişlerdir.
    Bir kurumun birden kaldırılması İslam Dünyasında ki Müslümanları üzmüştür.
    İkincisi “Hilafet “ Kurumunun kaldırılışına üzülmekle birlikte, Atatürk ve arkadaşları ile görüş ayrılıkları olduğu için “Halifeliği” onlar kaldırdıkları için tepki görmüşlerdir. yurt içinde ve yurt dışında bu tepkilerin etkisi ve zararı olmuştur.
    Çünkü askeri güçle Türkiye’yi işgal edemeyenlere çok köklü iş görecek bir malzeme çıkmıştı. Onlarda bunu kullanmayı ihmal etmeyerek“Türkiye Müslümanlığı terk ediyor” gibi, müslüman ülkelerle aramızı açacak aleyhte propagandalar yaptılar ve halende yapmaya devam etmektedirler.
    Osmanlı dönemi Şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi kaçtığı Mısır’dan şöyle söylüyordu :
    “Hilafetin elinden Saltanatın (Siyasi gücü) alınması ile devlet (Türkiye Cumhuriyeti) İslam Dininden çıkma suçunu işlemiştir.” (İslam Mecmuası 1914 İstanbul, Sayı:9 Sayfa: 280-284 Sayı :10 Sayfa: 295-303)
    Oysa “Halifelik” İslamın özünde olan bir kurum olmayıp sonradan oluşturulmuştur. Dini gösterilse bile, dinden çok siyasal ağırlıklı bir kurumdur.
    Müslümanlar “Halifelik” kurumunu canlandırmak yerine, onun yerine evrensel kurumlara ayak uydurmalıdırlar. Bunlar demokrasi, laiklik, cumhuriyet v.b. kurumlardır. Bunların İslam ile çatışması söz konusu olamaz. Uzlaşır ve uyuşurlar. Uyuşmazlık bizim bilgi yetersizliğimizden kaynaklanıyor olsa gerek. ( Din - Müslümanlık-Şeriat- Laiklik- Yurttaşlık Prof. Dr. Osman ZÜMRÜT 19 Mayıs Ünv. İlah. Fak. Dekanı Samsun-2002 Sayfa : 195)

    Dünyada benim ülkem, benim Türkiye’m kadar Müslümanlığı yaşatacak bir ülke göremiyorum. Hal böyle iken kalkıp 11-12 nci yüzyıl yorumlarını taklit ederek ve bilmeden “Şeriat” tutturarak bozgunculuk yapanları ne kullar ne de Allah sever (Maide-64, Kasas-77) ( Din - Müslümanlık-Şeriat- Laiklik- Yurttaşlık Prof. Dr. Osman ZÜMRÜT 19 Mayıs Ünv. İlah. Fak. Dekanı Samsun-2002 Sayfa : 198)

    İslamın laikliğe işaret eden ve davet eden ayetleri Bakara-256, Kehf-110, Enbiya-3, İsra-36

    Yüce Allah insanlara dini inançları yüzünden işkence ve baskı yapılmasını yasaklamıştır. (Bakara-191)
    Allah’ın elçisi ve örnek insan Hz. Muhammed ise insanların birbirlerini imanı açıdan değerlendiremeyeceğini şu sözlerle bildirmiştir.
    “Allah sizi biçiminize (çehrenize, sakal ve bıyığınıza) göre değerlendirmez. İnancınıza göre değerlendirir.” (Muhyiddin Nevevi, Riyaz u’s Salihin C-1 Sayfa : 8-9)
    Görülüyor ki İslamın birinci ana ilkesi Laikliğin ta kendisidir. İkincisi de insanların inançlarına saygılı olmak esastır. İkisinde de inanca baskı yoktur. Propaganda, ikna, öğüt, eğitim, ibadet ve çağrı serbesttir. Kesinlikle söyleyebiliriz ki Laiklik İslamın birinci temeli olan imanı sağlamlaştırıcı hatta Mü’minleri koruyucu görev yapmaktadır.
    “Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.” (Kehf-51)
    Göklerin ve yerin yaratılışına dahi şahit tutulmamışız. Bu sebeple kainatın yaratılış ve oluş anı, insanın olmadığı bir düzendedir. Kainatın üzerinde canlıyı taşıyıp barındırabilecek bir duruma geldikten sonra insan varolmuştur. (ilim ve Felsefe ve Din Açısından Yaratılış ve Gayelik (Teoloji) Prof. Dr. Hüseyin AYDIN Diy. İşl.Bşk. Yayınları 275 İlmi Eserler 45 Sayfa :41)
     


  3. Cenab-ı Hak kainatı her hangi bir hazır modele göre yaratmamıştır. Yaratmanın varlığa çıkmasını Allah detaylı bir şekilde anlatmamış, diğer bir ifade ile yaratmanın başlangıç ve sürecinin bilgisini insana vermemiştir. Çünkü Allah insana gerek dünyanın yani zaman-mekan içinde olan zaman-mekan kanunlarına tabi olan varlık alanının bilgisine hazır olarak vermemiştir. Bu dünyanın bilgisini elde etmeyi insana görev olarak vermiş, insanı bu görevi yerine getirebilecek kabiliyetle donatmıştır.
    Allah aynı süreci adeta bir mekanizma haline getirir gibi, insanın içine varlıkla hesaplaşmayı bir iç güdü bir şuur, bir alınyazısı olarak yerleştirmiştir.
    Gördüğümüz gibi Hak Teala yaradılıştan her şeyi düşünmüş eksiksiz yaratmıştır. Hz. İbrahim Peygamberimizin Rabbim budur diye güneşi, ayı, yıldızları etüt etmesi ve sonucunda da Rabbimizin Halilullah’ı olması şaşılacak bir durum değildir.
    Eğer Cenab-ı Hak , metafizik mahiyet ve karakterde olan kainatın menşe ve oluşum (Tekevvün) süreci üzerine hazır bilgiler vermiş olsaydı insan ; tecrübeleri ile bu hazır gerçeği irdelemek, test etmek isteyecek, ama bu ilk gerçeğe tecrübeleriyle ya hiç ulaşamayacak yada çok geç ulaşacaktı. Bu gerçeği bir iman olarak kabul edip insan olarak taşıyamayıp, ille deney ve gözlemleriyle ona ulaşmak isteyen kişiler için şu tehlike ortaya çıkacaktı :
    Allah’ın vahiy yoluyla ortaya koymuş olduğu beyanını kabul etmemek dinin ölçü ve değerleriyle değerlendirdiğimiz takdirde küfürdür, dinden çıkmadır. Bu insanlık için üstesinden gelinemeyecek bir imtihandır. (ilim ve Felsefe ve Din Açısından Yaratılış ve Gayelik (Teoloji) Prof. Dr. Hüseyin AYDIN Diy. İşl.Bşk. Yayınları 275 İlmi Eserler 45 Sayfa :66-67)

    Allah hakkında caiz olan hususlar iki noktada toplanır:
    Onun fiilleri ve görülmesi (Ru’yetullah).
    Allah’ın fiilleri için kaide şudur:
    Vuku bulmasını aklın mümkün gördüğü, Allah tarafından icad edilmesi muhal olmayan her şey Allah’ın fiilleri içinde düşünülebilir. (Yaşamak, öldürmek, rızık vermek gibi) (Allah’ın Varlığı İsbat-ı Vacib Prof. Dr. Bekir TOPALOĞLU Diy. İşl. Bşk. Yay. 169 İlmi Eserler :2 Sayfa: 95)

    (Bir İngiliz Ajanının Hatıraları-İslam’ı Nasıl Yok Edelim (Hatırat-ı Hampher) Nevzat GÖKTAŞ Nehir Yayınları )
    İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :29 :
    “1. Müslümanlar arasına nüfuz ederek aralarında ayrılık yaratabileceğimiz kadar zayıf noktaları bulmak,
    2. Zayıf noktaları belirledikten sonra da tefrika ve anlaşmazlık icat etmeye başlamak, (Bunu yapmak için Türkçe, Arapça, Tecvid, tefsir dahi okuyarak amaçları hedefi böl ve yok ettir. )
    İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :56 :
    “Din alimlerinin dünyadaki gelişmelerle ilgili kendilerini geliştirmemişler, kendilerini dini derslere, tartışmalara ayırmışlar, dünya siyasi gelişmeleri konusunda bilgileri yoktur.”
    “Yeni ilim dallarına pek ilgi göstermiyorlardı.ve “Nasıl bahtı karadır bunlar, dünya uyanmışken hala derin uykudadırlar bunlar. Ancak yıkıcı bir sel bunları tatlı uykudan uyandırabilir.” Diye söylenmiş hatırasını yazan ajan.
    Müslümanların zayıf noktası olarak ;
    a. Mezhep ihtilafları,
    b. Tüm İslam Ülkelerinde umumi cehalet ve okuma yazma bilmeme
    c. Günlük gelişmelerden haberdar olmama, Müslümanların çalışma şevkinden yoksun oluşu
    d. Maddi yaşamı da önemsemeyerek cennet ümidi ile ibadetlerde ki aşırılık
    e. Diktatör hükümetlerin halka zulüm uygulaması
    f. Devlet dairelerinde ki karışıklık ve başı bozukluk
    g. Umumi yoksulluk ve geri kalmışlık
    h. Temizliğe önem vermeme (İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :75)
    i. ………

    İslam Müslümanlara ;
    a. Birlik ve dostluğu tavsiye etmiş,ayrılıktan sakınmalarını etmemiştir.
    b. Öğrenim ve eğitim yapmayı, çalışmayı tavsiye etmiştir.
    c. Temizliği ve sağlam bir ekonomiye sahip olmayı emretmiştir.
    d. ……..

    Müslümanların ilerlememe nedenleri de ;
    a. Irkçı gelenek ve kültüre bağlı kalmaları,
    b. Mezhep çatışmaları,
    c. Çocukların, gençlerin eğitimine önem verilmemesinden ve daha bir çok faktörlerden ileri gelmektedir
    d. …….

    Müslümanlığı yok etmek için :
    a. Irkçı, milliyetçi duyguları kamçılayarak, eski kültürlerine bağlı olmaya teşvik edilmesi,
    b. İçki, kumar, fesat ve fuhuşun yayılması,
    c. Din alimleri ile halk arasındaki saygı ve dostane ilişkilerin bozulması,
    d. Müslümanları ibadetten alıkoymak ve şüphe uyandırmak,
    e. Aile içi (Anne, Baba ve evlat ilişkileri) ilişkilerin bozulması, gençlerin bu sayede dini inançların etki alanından çıkartılarak dinini unutturulması,
    f. Kadın erkek herkesi gayri meşru cinsel ilişki (Zinaya) teşvik etmek,
    g. Halk ve imam arasında düşmanlık yaratmak,
    h. Zihinlere özgürce düşünme fikrini yerleştirmek her istediğini yapmak
    i. Cami, okul, eğitim, hayrat gibi tesislerin yapılması geleneğinin ortadan kaldırılması,
    j. Kur’an ile ilgili şüphe uyandırmak (Şu anda ki Kur’an-ın gerçek Kur’an olmadığı, şu andakinin eksik yada fazla olduğu gibi gerçekle uyuşmayan fikirlerle zihinleri zehirlemek) (İslam’ı Nasıl Yok Edelim Sayfa :77)
    k. ………..
     


  4. İbretle basın haberlerinden okuyoruz böyle insanlar bu masum halkın dini duygularını ve inançlarını nasıl sömürmektedirler. Hem de bu halkın dinine, zekatına, parasına ipotek koyarak… Bu istismarcılar İslamiyet’le nasıl bağdaşabilir.


    Kur’an-ı Kerim bu kadar açıkken Biz dinle, mezheple, tarikatla, cennetle, cehennemle uğraşırken, birbirimizle didişirken, müspet ilimlerle uğraşanları kafirlikle itham ederken Batı dünyası önümüze geçmiş ve arayı da açmıştır. Sultan III. Selim’den başlayarak yarışın kaybedildiğini fark eden Osmanlı Padişahları bazı önleyici tedbirlere başvurunca karşılarında daima “Şeriat elden gidiyor” sloganıyla bir takım sözde din adamlarını bulmuşlardır. İşte laiklikte bu ihtiyaçtan doğmuştur. .” (Neden Laiklik E. Tümg. Hüseyin CEVİZOĞLU Sayfa :52)

    Lale Devrinde 1729 da İbrahim Mütefferika’nın girişimi sunucu Şeyhülislam Abdullah Efendi dini eserleri basılmamak kaydıyla matbaanın açılmasına izin veren fetvayı verebilmiş, dini eserlerse el yazmacıların tekelinde kalmış bu yüzden Cumhuriyet’e kadar halkımız hiçbir zaman dinini doğru dürüst öğrenme şansına sahip olamamıştır.

    III. Murat döneminde ilk rasathane İstanbul’da kuruldu. Türk Astronomisi Uluğ Bey’in çalışmasına devam etmesi amacıyla padişahın hocası tarihçi Sadettin Efendi’nin teşvikiyle kurulan bu rasathane Sadettin Efendi’nin Şeyhülislam Ahmet Şemseddin ile arası açılınca padişahı rasathanenin günah olduğu yolunda işlemeye başlamış sonunda III. Murat’ı “Gökyüzünün sırlarını bulmaya çalışan devletlerin hepsi batmıştır.” diyerek ikna etmeyi başarmış ve rasathane kuruluşundan 3 yıl sonra (1582’de) Şeyhülislamın fetvasına dayanarak bir gecede yıkılıp ortadan kaldırılmıştır. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nda fetva yoluyla müsbet ilmin önemli bir kapısı kapatılmış oldu.

    Kabakçı Mustafa ayaklanmasında Şeyhülislam Abdullah Efendi ile Köse Musa Paşa’nın “Şeriat elden gidiyor” şeklinde ki tahriklerle ayaklanmaları, 31 Mart Vakıa’sında yine aynı senaryo ile ayaklanmaları….
    Yine Kurtuluş Savaşının ilk yıllarında son Osmanlı Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah Efendi’nin Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının“katlinin vacip olduğu” fetvaları…
    Aznavur olayları, Düzce, Konya ve Yozgat isyanları….. hep aynı senaryolarla olmuştur.
    Taki Kurtuluş Savaşının meşru olduğunu Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin karşı fetva vermesi ile halk sükunete kavuşmuştur.
    Fetva kurumu bazende ters işletilmiş, din adamları hükümdarların siyasi ve şahsi emellerine alet edilmişlerdir.
    Emeviler döneminde Muaviye oğlu Yezid’i veliaht ilan ederken hiç kimseden fetva almaya gerek görmediği halde Halife Ömer Bin Abdulaziz, II. Yezid’in (Yezid Bin Abdulmelik) veliahtlığını İmam-ı Malik’inin fetvasıyla meşrulaştırma yoluna gitmiştir. İmam-ı Malik “Daha ehil birisi varken daha az ehil birinin halifeliği caizmi dir ?” sorusuna “Fitne korkusu varsa caizdir” şeklinde fetva vermiş ve bu fetva üzerine II. Yezid veliaht ilan edilmiştir.
     


  5. Nisa-127 ve Nisa-176ncı ayeti ile fetva ile hüküm koyma yetkisini Allahü Hak Teala kendi elinde tutmaktadır. O yetkiyi Peygamberine bile devretmemiştir. Çünkü ona sadece tebliğ görevi vermiştir.
    Mezhep imamları, müftüler, Şeyhülislamlar tarafından verilen fetvalar, Kur’an hükümleri dışında yeni bir hüküm getiremezler. Onların hükümleri ancak Kur’an hükümlerini açıklamak yada yorumlamak anlamında olabilir. Hiç kimsenin fetva yoluyla İslam’a yeni bir hukuki veya siyasi hüküm koyma yetkisi bulunmamaktadır. Aksine bir davranış Kur’ana ve İslam’a aykırıdır.
    1400 yıllık İslam tarihi içerisinde bu yola sık sık başvurulmuş, mezhep imamlarının, müftülerin, Şeyhülislamların verdiği fetvalar şeriat kanunu hükmünde kabul edilmiş ve İslam dünyasında bu yolla devletin ve halkın eli kolu bağlanmıştır.
    Sonuç olarak devlet bir türlü ilmiye sınıfının gücünü hukuki ve siyasi kontrolünü aşıp asli görevlerine sahip çıkamamış sadece jandarmalık görevi ile yetinmek zorunda kalmıştır.

    Ülkemizde bir kesimin gözdesi olan zat dini kullanarak insanları suça azmettirmekte , kurnazlıklarla, fırsatçılıklarla, ikiyüzlü (takiyeli davranışlar) davranışlarla bir kez daha bu millete, bu devlete Laikliğin gerekliliğini aşağıda ki sarf ettiği sözlerden anlıyoruz.
    “Türkiye’de önümüzü kestiler, yürüyemiyoruz. Orada durgun sular gibi bir de gölleşme imajı uyandıracaksınız. Zorlayacaksınız. Yerinde yürüyor gibi yapacaksın. Çünkü durmak, hem de durgunluk paslanma meydana getirir. .. Bu Mülkiyede de, Adliyede de her zaman söz konusu olur. Yürümeli, eğer biz nabzı, kalbi dinledik baktık ki geriye adım attıracaklar bence adım atmam beklerim. Fırsat beklerim. Yani her şey bir oyundur…..
    Devletle çatışarak bir yere gidemezsiniz. Demek devletinde, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için belli bir kıvama gelmesi lazım…”
    (Dr. Necib HABLEMİTOĞLU- Köstebek Sayfa:21-22)
    Ve bu zat devlete yıllarca Vaiz olarak görev yapmış bu devletin ekmeğini yemiş ama şu yaptığına söylediğine bakın… Aynı zat şu anda Amerika’dan burada ki cemaatini, çevresini yönetiyor..Ve bu Fetö zatı en son 15 Temmuzda devşirmeleriyle birlikte Türkiyede kalkışma yaptılar ve halkımızın üstüne Helikopter ve uçaklarla bombalar attılar, Tankları ve askerlerimizi halkımızın üstüne sürmekten çekinmediler. Meclisi bile bombalattılar. işte istismarcılığın sonu budur.
    1400 yıllık İslam tarihi içerisinde bu ve bunun gibi kendi menfaatleri uğruna Dini kullanan din İstismarlarının önünü kesmek ve halkı bu istismarcıların elinden kurtarmak, kimsenin bir şey dayatmadan dinini doya doya yaşaması açısından, kulun Rabbi ile arasına menfaat sülükleri ve çetelerinin girmemesi açısından Laiklik olmalıdır.
    Eğer biz ilim yapmazsak, ilme göre amelimizi yaşamazsak menfaat sülüklerinin ve çetelerinin ağına her an düşeceğimiz aşikardır.
    İslam’a göre, sağ olanın ölü ile ilişkisi Allah kanalı ile olabilmektedir. Bir Mü’min ölen yakını ile ilişki kurmak istiyorsa, onun değerinin Allah katında yükselmesini istiyorsa yolu şudur:
    Sağ Mü’minin en yakın akrabası da olsa, ölen ile doğrudan ilişkisi olamaz. Bu ilişkiyi ancak Allah yaptırabilir, o ayarlar, o bu ilişkiyi sağlar, bu ilişkiye a Allah izin verir. Bu da genelde rüya ile olabileceği insanlarla gözlenebilmektedir. Onun için öleni rüyada görünce, “yine bizden hayır, dua istedi” sözleri, geleneğimizde yer almıştır. İslam’da dua yalnız Allah’a sığınarak yapılır, iyilik ve hayır ise yalnız Allah rızası için yapılır. Kişinin imanını değerlendirme yetkisi yalnızca Allah’ındır. Peygamberlerine bile bu yetkiyi vermemiştir. İnsanların ise veli, şeyh, derviş değil ne olursa olsun böyle bir yetkisi asla yoktur.

    İslamın özü ve temel hedefi insanı olgunlaştırmaktır.
    İslamın “Allah’ın birliği”, “dinin birliği” ve “insanın birliği” ilkesi üç birlik ilkesiyle evrenselliği sergilediği söylenir. (Ebu’l-Fazl İzzeti, İslamın Yayılış Tarihine Giriş, Çev.:Cahit Kaytar,İstanbul,1984,s.216) Kur’an’a dayandığımız da İslamın evrenselliği,”Allah’ın birliği” ve “insanın yüceliği” ilkesine dayanır. Çünkü Kur’an’da, Allah’tan sonra en yüce varlık insandır. Hatta inanmasa bile. Çünkü bir an , bir zaman gelir, inanır. Bu şansı yüce Allah’ın huzurunda her zaman vardır.
    İslam sözcüğü Kur’an’da sekiz yerde geçmektedir. Terim olarak kullanımında ise İslam kulun Allah’a teslimi olup içtenlik (İhlas) ve açık benimseyiş ön koşulunu taşımaktadır. Kur’an Allah’a içtenlikle teslimiyeti bir çok ayetinde belirtir.(Zümer 39/2, Ali İmran 3/19-3/83-3/85, Maide 4/3)
     


  6. İslam sözcüğü üç anlamda kullanılmıştır: Din,devlet, kültür (Philip K Hitti, İslam and West, New Jersey, 1962, s.3) Din olarak İslam, Arapların kendilerinin ve başka uluslardan aldıkları geleneklerinin yer aldığı Kur’an’ın bildirdiği biçimiyle Hz. Muhammed tarafından kurulan inanç ve ibadetler sistemidir. Günümüzde din olarak İslam Hz. Adem ile başlayıp Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa gibi bir çok Peygamberle sürdürülen ve Hz. Muhammed ile son kez somut biçimde temel ilkeleri sunulan , Kur’an ve sünnetin üzerine kurulan bir çok dini bilginin te’vil yorumlarını, Müslüman devletlerin uygulamalarını dinsel düşünce akımlarının (Mezheplerin) ilkelerini de kapsayan ve bir altın çağ özlemi içerisinde bulunanlarla orta yol izleyen müslüman kitleleri içine alabilmektedir.

    Din, Arapça’da “Örf ve adet” anlamında bir sözcüktür. “İnançsal ve ameli boyun eğme (İtaat), izlenen yol, alışkı, belirti” anlamlarını da içermektedir.Doğal olarak din deyince her insan kendi dinini aklına getirir. Yüce Rabbimizde biz insanlara din olarak İslam dinini seçmiş ve tüm insanların içtenlikle kayıtsız ve şartsız teslimiyeti sunmuştur. ( Ali İmran 3/19-3/83-3/85, Maide 4/3)


    Kur’an’da din sözcüğü “Karşılık-Ceza” anlamında Kur’an’ın bir çok yerinde geçer (Fatiha 1/3,Hicr 15/35,Nur 24/25, Şu’ara 26/82, Saffat 37/20, Sad 38/78, Kaf 50/6, Za’riyat 51/12, Vakı’a 56/56, Me’aric 70/26, Müdessir 74/46, İnfitar 82/15-17-18, Mutaffifhin 83/11), Adı da İslam olan din Hz. Adem’den beri bir çok Allah elçileriyle aşama aşama sürerek Hz. Muhammed’e kadar gelmektedir. (Bakara 2/132, Nisa 4/125, En’am 6/161, Yunus 10/105, Şura 42/13)

    İslam dininin çok genel iki amacı vardır. Birincisi , “insanın özgür olması” (En’am 6/71-136-138-139, İbrahim 14/30, Ankebut 29/25, A’raf 7/191-192-195-197, İbrahim 14/30, İsra 17/56, Meryem 19/81, Hacc 22/12-13-73, Furkan 25/3, Ankebut 29/25, Sebe 34/21 Fatır 35/13-14-40) , ikincisi “fesat ve nizanın kaldırılmasıdır. (Maide 5/32-33, Tevbe 9/107-108)
    Rabbimizin tüm insanlara bahşettiği İslam dini ;
    İslam dininde ruhbanlık kurumu yoktur. Rabbimiz “Ruhbanlık” olmaması için hiçbir insanın dini bir kişiliğe bürünerek diğer insanları etkilemesini kaldırmayı amaçlamış ve dini tamamlamıştır. (Maide 5/3)
    Ölümden önceki yaşamış olduğumuz dünya hayatına yön vermek içindir. (Rum 30/43)
    Rabbimizin kendisinin tüm noksanlıklardan münezzeh ve tek olduğunu tanıtmak ve kendisine teslim olmamızı sağlamaktır. (Beyyine 93/5)
    Dinin yalnız Rabbimiz için benimsenip dosdoğru olarak bilinçli bir şekilde bağlanılıp uygulanması ve hem dünyada ve hem de ahiret mutluluğuna kavuşulmasını sağlar. ( Nisa 4/186, A’raf 7/29, Nahl 16/52, Ankebut 29/65, Lokman 31/32, Zümer 2/3-11-14, Mü’min 40/14-65, Nur 55)
    Dini yüceltmek niyetiyle de olsa eklenen uydurmalar, inanmayanları inandırmak yerine inananları da karıştırıp şaşırtabilir, yanıltabilir ve bu nedenle bize verilen akıl vb. olanaklarımızı iyi kullanmamızı öğretir. Al-i İmran 3/24, Hucurat 49/16)
    Rabbimiz İslam dinini gerçek olarak ve gerçeklerle bağdaşacak biçimde göndermiştir. (Tevbe 9/33, Fetih 48/28, Saff 61/9)
    Dinden dönenlerin Rabbimizin kendisine inananların sayısında azalacağını ummasınlar ve İslam dinine girenlerinde Rabbimize bir iyilik yapıyormuşçasına büyüklenmesinler düşüncesine sahip kılmıştır. (Maide 5/54, Nasr 110/2)
    Gerçekleri, İslam dinini benimseyip, onlarla geçici çıkar ve çeşitli nedenlerle mücadele edenlerin bulunduğu toplumda yaşadığımızı veya yaşamak zorunda olduğumuzu belirtir (Nisa 4/46) Bununla tek tip düşünce olamayacağı vurgulanarak, gerçeğe yönelenin, onu arayan değişik görüş ve düşüncelerin hatta bunlar arasında bile bile gerçeklerle mücadeleye kalkanların bulunabileceği de anımsatılmaktadır.
    Barış içinde yaşamak isteyenlerin başka dinde de olsalar bile onlara saldırmayı ve savaşmayı yasaklamış (Mümtehine 60/8-9) , fitne ve fesadın ortadan kalkması için insanlar arasındaki barışın sağlanması için savaşılmasını buyurulmaktadır.(Bakara 2/193-217, Enfal 8/39). Barışı değil sürekli karışıklık çıkarıp savaşı tahrik edenler ve antlaşmaları bozanlar ile savaşılmasını emretmektedir.(Tevbe 9/12) Öyle ki toplum düzenini sarsıcı karışıklık çıkaranları, propaganda yaparak huzuru bozan ve kamu hizmetlerine katkıda bulunmayan başka dinden olanları o toplum düzenine uyuncaya kadar onlarla savaşmak gerektiğini de emredilir (Tevbe 9/29)
    Rabbimizin dinin zorla benimsetilemeyeceğini çünkü dinin özünün inanca dayalı olduğunu emreder. (Bakara 2/256, Kafirun 109/6) Zaten kişinin inancını Rabbimizden başka kimsede bilemez
    Dinsel yakınlaşma yani bir anlamda anlaşarak yaşamak için barış-dostluk gündeme gelince savaştan vazgeçilmesi emredilir. (Enfal 8/72)
    Toplumun varlığını sürdürebilmesi için, savaş anında bile bir araştırıcı ve bilginler gurubunun gerçekleri araştırma konusundaki çalışmalarını ara vermeden sürdürmesi ve hiçbir şeyin bilimsel çalışmaları engellememesi açıkça vurgulanmaktadır. (Tevbe 9/122)
    İnsanları kaynaştırıcı toplumsal örgütlenmeyi destekleyerek “Din kardeşliği” kavramını getirmiş ve bu kuruluşu özendirmiştir. (Tevbe 9/11, Ahzab 33/5, Hucurat 49/10)
    Din istismarcıları yerilmekte, toplumun dine değer vermesini göz önünde tutarak dini dünyadaki kişisel çıkarlarına alet eden, sonuçta dini “Oyun, eğlence ya da araç edinenlerin sonlarının” kötü olacağı açıkça vurgulanmaktadır. (Maide 5/57, En’am 6/70, A’raf 7/51)
    İslam dininde aşırılık yasaklanır ve orta yol öğütlenmiştir. Aşırı olanların kendileri saptığı gibi, başkalarını da saptıracağı açıkça vurgulanmıştır. (Nisa 4/171, Maide 5/77)
    “İslam dinini en iyi ben uyguluyorum, en iyi müslüman benim” diye ortaya çıkmak , sonucu itibariyle dinde din adına bölücülük yapmanın İslam diniyle ilişkisinin bulunmadığı açıkça belirtilmektedir. (En’am 6/159, Rum 30/32)
     


  7. Dini zorlaştıran, dar görüşlü, dini kendisi gibi anlamayanları din dışı, kendisi ise Allah’ın dinini savunan mücahit gibi görerek farkına varmadan dinsel bencilliğe ve kibirlenmeye düşenlerdir (Şura 42/21). Oysa İslam dini kolayca anlaşılır niteliktedir. Daha sonraları din aracıları (Din anlatıcıları, din adamları) ve ibadet yerlerindeki (Camiler, mescitler) hizmet yapanlar, dini karmaşıklaştırmış ve anlaşılmayacak “Tabu” yasaklar bütünü olarak bir kuruluş haline getirmişlerdir.
    İslam dininde güçlük, zorluk yoktur; kolayca uygulanabilecek nitelikte ve sadeliktedir. (Bakara 2/185, Hac 22/78)
    İslam dini insanları gericiliğe, perişanlığa ve düşkünlüğe götürmez. Ancak dine dayandığını iddia edenler, böyle bir duruma düşmüşlerse, burada sorumluluk dinin değil, kendilerinin bilimden uzak kalışları ve dar görüşleri savunmaları nedeniyle İslam dinini yanlış anlayan kişiler, hem dünyada hemde ahirette Allah’a karşı sorumludurlar (En’am 6/137, Enfal 8/49)
    Allah, dini Hz. Adem’den beri çeşitli biçimlerde (şeriatlarla) uygulatması; olgunlaştırarak Hz. Muhammed’e vermiş; gerçek din olarak seçtiği İslam dininin tün insanlığa bir kılavuz olduğunu ve İslam dininden başka dinlerin Allah’ın değerlendirmesinde değerli görülemeyeceğini açıkça Yüce Rabbimiz bildirmiştir. (Al-i İmran 3/19-85, Maide 5/3)
    İslam dini akla büyük önem vermekte ve onun korunması üzerinde de önemle durmaktadır. Aklın çıktığı kaynağı kabul edilen beyni uyuşturan her türlü şeyi de yasaklamıştır. (Maide 5/90) Aklını kullanan toplumlar (İlmi) ilerlemişlerdir. Duygularını kullanan (Irkçı, fanatik, şövenist toplumlar) toplumlar geri kalmışlardır. Aklı kullanmak insana , duygusallık hayvana özgüdür. Allah insana ısrarla aklını kullanmasını, tümden duygunun esiri olmamasını istemiştir. Duygusallık cahilliğe vs, bilgisizliğe dayanmaktadır. (Bakara 2/44-73-75-76-164-170-171-179-242-269, Ali İmran 3/65-118, Maide 5/58, En’am 6/32-151, A’raf 7/169, Enfal 8/22, Yunus 10/16-100, Hud 11/51, Yusuf 12/109-111, Rad 13/4-19, İbrahim 14/52, Nahl 16/12-67, Taha 20/53-128, Enbiya 21/10-67, Hac 22/46, Mü’minün 23/80, Nur 24/58-59-61, Furkan 25/44, Şuara 26/28, Kasas 28/60, Ankebut 29/35-43-63, Sad 38/29-43, Zümer 39/9-18-43, Mü’min 40/54-67, Hadid 57/17, Talak 65/10, Mülk 67/10, Fecr 89/5) İslam dini akla büyük önem verdiği içindir ki, onun korunması üzerinde de önemle durmaktadır. Aklın çıktığın kaynağı kabul edilen beyni uyuşturucu her türlü şeyi İslam yasaklamıştır. (Maide 5/90)
    İslam dini akıl ile birlikte ilime araştırmaya büyük önem vermektedir. (Bakara 2/129-151-269, Nisa 4/113, Maide 5/110, En’am 6/119, Nahl 16/43, Enbiya 21/7-59, Ahzab 33/34, Fatır 35/19-22, Zümer 39/9-10, Abese 80/2-3-4, Alak 96/4-5)
    İslam dini insanı yaşatmayı engelleyecek her yolu kapamıştır. Allah’ın izni olmadan hiçbir kişi ölemez, ölümü isteyemez.Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Allah’ın izni olmadan da hiçbir kimse bir başkasını öldüremez. Ölümün gerçek nedeni yüce Allah’tır. O kişi ölüm olayında bir vesile, bir araçtır. (Tin 95/2, Maide 5/3-6-32, Ali İmran 3/145
    İslam’da kimsenin malına dokunulmaz,insanın malını savunması en yasal hakkıdır. Malının ihtiyaç fazlasını da boş yere harcanmasını yani savurganlığı (İsrafı) yasaklamıştır.İslam emeğin, alın terinin korunmasını ister. (İsra 17/26) İslam dini ; toplumda büyük yaralar açan hileli işleri, tefeciliği, faizi yasaklamıştır.(Bakara 2/275-276-278-279, Ali İmran 3/130, Nisa 4/161, Rum 30/39)
    İslam dini vicdan özgürlüğünü İslamın en temel haklarından birisi olarak kabul etmiştir. Bu nedenle dinin zorla kabul ettirilmesi yerine, istekle benimsenmesi ilkesi geçerli sayılmıştır. Zorla inanç kabul edilmez, zaten zorla inanmakta olanaksızdır. (Bakara 2/256, Yunus 10/99) Peygamberimiz İslam dinini baskıyla, zorla, kılıçla değil ; Kur’an’ın yöntemiyle insanları davet ederek özünde sevdirerek, çağırarak yaymıştır. İslam dini başka dinden olanların inançlarına saygı gösterilmesini, onlara ve tanrılarına kötü ve uygunsuz davranışlarda bulunulmasını tüm müslümanlara yasaklamıştır. (En’am 6/100)
    İnsan toplumlarının yaşayıp devam edebilmesi için üremenin sürdürülmesi, Allah’ın koyduğu kesin kurallardandır. Neslin korunması amacıyla İslam dini, nikah (Evlilik sözleşmesi), evlenme, eş olarak yuva kurma konuları yasallaştırmıştır.Nikah, kişi özgürlüğünü kısıtladığından dolayı yasak olması gerekirken, insan toplumunun devamı için zorunlu olarak yasal kabul edilmiştir.Çünkü evlilik bağı (Nikah) ile kişiler özgürlüklerini kısıtlamaktadırlar. Ancak, bunun yanı sıra insan soyunun devamını sağlamaktadır. İslam dini aileyi kutsal bir kuruluş olarak kabul etmiş, ona en yüksek değeri vermiştir. Çünkü aile, toplumun temel yapısı ve doğal bir gruptur ; topluluktur. İslam dininde namus ve onur olarak ırz (Cinsel yönü ve işlevi) kabul edilmiş, onun doğal bir biçimde eşlerin ilişkileri ile yürütülmesi insan topluluklarında olduğu gibi temel alınmıştır. (Bakara 2/129-221-230-232-235-237, Nisa 4/3-6-19-22-25-34-35-127-128-129, Maide 5/5, Nur 24/3-32-33-60, Kasas 28/27, Ahzab 33/30-37-49-50-52-53, Mümtehine 60/10) Neslin korunması için zinayı, flörtü yasaklamıştır. (Nisa 4/15-25, İsra 17/32, Nur 24/2-3-4-5-6-8-9-10, Furkan 25/68-69, Ahzab 33/30, Talak 65/1
     


  8. İslam dinindeki hükümler, yükümlülükler insanların yararına faydalanılması için konulmuştur. İnsanların zararına olan şeyler, bozgunculuk doğuran şeyler tümüyle yasaklanmıştır. (haramdır) İslam’da yarara yönelmek, zarardan kaçınmak genel bir kuraldır.İslam dini insanların maddi ve manevi gereksinimlerini karşılamayı temel alır.İbadetlerde amaç, nimetleri veren Allah’a şükretmektir. İbadetler bilinçsizce bir taklit ve alışkı değildir. Kur’an’ın tüm ayetleri insanların yararınadır.; onların yararlarını gözetmiştir.
    İslam dininde tüm hüküm ve buyruklar, adalet üzerine konulmuştur, adalet temeline dayanmıştır. Bunların tümünde amaç adaleti sağlamak, haksızlıkların önüne geçmek, adalet düşüncesi hakimdir. Allah adaleti buyurur, haksızlık ve zulmü yasaklar, kul hakkına Allah hakkı derecesinde uyulması emredilir. (Bakara 2/282,Ali İmran 3/8-18-21, Nisa 4/3-58-127-129-148, Maide 5/8-42, En’am 6/152, A’raf 7/29-159, Yusuf 12/54, Nahl 16/9-76-90, Taha 20/2, Enbiya 21/47, Şuara 26/15, Ahzab 33/5, Şura 42/40, Zariyat 51/59, Hadid 57/25, Mümtehine 60/8)
    İslam dini tüm hüküm ve emirlerinde sürekli kolaylık güder. Güçlük istemez Yüce Rabbimizin Kur’an’ı Kerim’de zorluğu giderici ve sıkıntıyı kaldırıcı hedefini anlatan birçok ayetleri vardır. (Bakara 2/185, Maide 5/6, Hac 22/78, Fetih 48/17)
    İslam dini hükümleri insanları ağır yükümlülük altına sokmamayı, onların serbest olmalarına daha çok fırsat veren bir ana ilke çerçevesinde indirmiştir. Yasaklar çok azdır; farzlar çok değildir.İslam dinini yasaklar sistemi haline getirmeye çalışanlara, bu tutumlarının Allah adına hüküm koymak olduğu ve bunun şirke yol açacağı Kur’an’ı Kerim’de sık sık uyarı yapılmaktadır. ((A’raf 7/32)Yüce Rabbimiz insanın hizmeti için yarattığı şeylerin kullanılışını kısıtlamamış, onların insanın keyfince aşırı olmamak kaydıyla kullanılmasına olanak tanımıştır. ( Bakara 2/29, A’raf 7/31). Rabbimiz bildirilmesi gereken haram şeyleri bildirmiş; onların dışında çok soru sormak, yeni yeni sorular ortaya atarak Allah’tan açıklama istemek, Allah tarafından iyi görülmemiştir. Çünkü Allah’ın yapacağı her açıklama insan için yapması veya uyması gereken bir emir olacağından yüce Rabbimiz insanları ağır yük altına düşürmemiş, Allah insanlara az emir vermiştir.(Maide 5/101)


    Sonuç olarak diyebiliriz ki, İslam dini o kadar kolay ve sade idi ki, çölden Bedevi (Görgüsüz çoban Arab) gelir, Peygamberimizin önünde oturur, sohbet eder, dinin örenir giderdi.İslam dini gerçekten bu kadar kolaydır. İslam Dininin kaynakları Kur’an-ı Kerim, Kainat,insan aklı ve bilimsel gerçeklerden oluşur.İslam dinine göre “bilgi”, “imandan” önce gelir. Çünkü kişinin bilmediği şeyin arkasına düşmesi ve inanması reddedilir. (İsra 17/36) Kişi bilgi sahibi olduktan sonra inanıp inanmamakla serbest bırakılır. Yoksa kişinin cahil bırakılarak körü körüne inanması İslam’da iyi ve yeterli görülmez. İslam’da bilgi olmadan ve aklını kullanmadan hiçbir şeye niyet edilmez ve adım atılmaz. İslam dininin yasallaşması, insanlar tarafından uygulanabilir hale gelmesini temellendiren Hz. Muhammed kanalıyla Allah’a uzanan kanıtlar (Deliller) veya kaynaklardır. Çünkü, İslam dinin indiren, bildiren Allah ve Elçisidir.İşte Allah’a gitmek isteyenlerin yollarını hükümleri karıştırarak engellemeye kim yeltenebilir? Buna ancak bilgisizlerle, inançsızlardan başkası yeltenebilir mi ?
     


  9. İslam dininin ne kadar mükemmel bir yapıya sahip olduğuna dair daha bir çok delilleri sayabiliriz. Bu delilleri yazmakla denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa yaz yaz bitmez. ( Kehf 18/109) Kısacası İslam dinini Rabbimiz tüm insanlara Şeytan’ın türlü entrikalarına bulaşmamamız ve nefsimizin de Şeytanla işbirliği yapmamamız için dünyada ve ahiretde gerçek mutluluğa kavuşmamız amacıyla Rabbimiz bize İslam dinini hediye etmiştir.

    Peki Mükemmel bir yapıya sahip İslam dinine ait ayrıntıları inceledikten sonra şimdi de Rabbimizin bize hediye ettiği Kur’an- Kerimin hikmetlerine bir bakalım :

    Kur’an-ı Kerim insanların davranışlarını nasıl ayarlayacağını bazı hallede çok genel, bazı hallerde çok özel gösteren müslümanın birinci ve ilk başvuru kitabıdır. Bir davranışın Allah’ın hoşuna gidip gitmeyeceğini Kur’an-ı Kerim ile anlarız. Bizi iyiliğe, doğruluğa yönelterek salih amel işlememize vesile kılar ve Rabbimizin sevdiği salih kul oluruz. Onunla mutmaine bir kalbe kavuşuruz, doğruluğa yönelir kötülüklerden kaçınırız.
    İşte Kur’an-ı Kerim’in bize sağladığı kazançlar ;
    Kur’an-ı Kerim İslam dinini açıklayan Allah ile insan arasındaki bir iletişim kitabıdır. Vehme, hayale, kuşkulu şeylere itibar etmez. Kuşkulu olanlar için açıkça meydan okur. Kanıtsız inanmayı değil, gözlemleyerek ve kanıtla inanmayı ve bağlanmayı amaçlar. (Bakara 2/23, Yusuf 12/105, İsra 17/36, Zümer 39/118)
    Kur’an-ı Kerim’de insanın özgürlüğü o kadar önemli ki yer yüzüne Allah’ın kendinden sonra en yetkili varlık “halife (Naib-yetkili) olarak gönderildiğini açıkça belirtmektedir. (Bakara 2/30)
    Kur’an-ı Kerim bize dinde aşırılığı yasaklar ve orta bir yol tutmayı öğütler. Aşırı olanların kendileri saptığı gibi başkalarını da saptıracağını ısrarla vurgular. (Nisa 4/71, Maide 5/77). Dinin zorla benimsetilemeyeceğini açıkça belirtir. (Enfal 8/72)
    İnsanları kaynaştırıcı toplumsal örgütlenmeyi destekleyerek “ Din kardeşliği” kavramını ortaya atmış ve bu kuruluşa özendirmiştir. ( Tevbe 9/11, Ahzab 33/5, Hucurat 49/10)
    Din istimrarcılığını yermekte, toplumun dine değer vermesini göz önünde tutarak dini dünyadaki kişisel çıkarlarına alet eden, sonuçta dini “Oyun, eğlence yada araç edinenlerin sonlarının” kötü olacağını açıkça vurgulamaktadır. ( Maide 5/57, En’am 6/70, A’raf 7/51)
    Toplumun varlığını sürdürebilmesi için , savaş anında bile bir araştırıcı ve bilginler grubunun gerçekleri araştırma konusundaki çalışmalarını ara vermeden sürdürmelerini emreder. Hiçbir şeyin bilimsel çalışmaları engellememesini açıkça vurgular. (Tevbe 9/122)
    Her türlü fitne ve fesadın ortadan kalkması için yani insanların arasında barışın sağlanması için savaşmayı emreder. (Bakara 2/193-217, Enfal 8/39, Maide 5/32-33) Fitne ve fesadın ortadan kalkması o kadar önemli ki yapılan mescid müslümanları “fesad ve nizaya” düşürüyor diye Allah’ın emriyle M.630 yılında Hz. Muhammed tarafından Tebük seferinden sonra yıktırılmış ve yaktırılmıştır. (Tevbe 9/107-108)Barış içinde yaşamak isteyenler başka dinde olsalar da onlara saldırmayı ve onlarla savaşmayı yasaklar ve bu durumda dahi adaletle davranmayı emreder. (Mümtehine 60/8-9)
     


  10. Kur’an-ı Kerim bize herkesin kazandığının kendisine ait olduğunu hiçbir günahkarın günah yükünü bir başkasının yüklenemeyeceğini bildirerek bizim örnek dürüst bir insan olmamızı ve salih amel işlemeye bizi teşvik eder.
    Kur’an-ı Kerim insanın zayıf olduğunu ve sınırlı bir güce sahip olduğunu vurgular (Nisa 4/28, Enbiya 21/37, Me’aric 70/19)
    Kur’an-ı Kerim insanın kendisini mutlu edebilmek için “rızkını aramasını, çalışıp çabalamasını istiyor”, ahiret yaşamını da dünya yaşamını da dünyada kazanması gerektirdiğini bildirmektedir. (Kasas 28/77). Bu sorumluluk ve görevin insan için ağır bir yükümlülük olduğunu da açıkça belirtmektedir. (Haşr 59/21) İnsanları haramdan uzak durmalarını, helal rızık kazanmalarını ve yemelerini emreder. (Bakara 2/168)
    Kur’an-ı Kerim’de yurt edinmeye verdiği önemin neredeyse iki katı çabayı, bu yurdu korumaya göstermekte, yurdun önemli olduğunu açıkça sergilemektedir. Hatta yurdu sevmenin imandan geldiğini de vurgulamaktadır. (Enfal 8/60, Bakara 2/154, Saf 61/4, Bakara 2/190)
    Kur’an-ı Kerim akla büyük önem vermekte ve onun korunması üzerinde de ısrarla durmaktadır. Allah insana ısrarla aklını kullanmasını, tümden duygunun esiri olmamasını istemiştir. Duygusallık cahilliğe vs, bilgisizliğe dayanmaktadır. (Bakara 2/44-73-75-76-164-170-171-179-242-269, Ali İmran 3/65-118, Maide 5/58-90, En’am 6/32-151, A’raf 7/169, Enfal 8/22, Yunus 10/16-100, Hud 11/51, Yusuf 12/109-111, Rad 13/4-19, İbrahim 14/52, Nahl 16/12-67, Taha 20/53-128, Enbiya 21/10-67, Hac 22/46, Mü’minün 23/80, Nur 24/58-59-61, Furkan 25/44, Şuara 26/28, Kasas 28/60, Ankebut 29/35-43-63, Sad 38/29-43, Zümer 39/9-18-43, Mü’min 40/54-67, Hadid 57/17, Talak 65/10, Mülk 67/10, Fecr 89/5). Kur’an-ı Kerim akıl ile birlikte ilime araştırmaya büyük önem vermektedir. (Bakara 2/129-151-269, Nisa 4/113, Maide 5/110, En’am 6/119, Nahl 16/43, Enbiya 21/7-59, Ahzab 33/34, Fatır 35/19-22, Zümer 39/9-10, Abese 80/2-3-4, Alak 96/4-5)
    Kur’an-ı Kerim İslam harici başka dinden insanlarda olsa tüm insanların barış içinde yaşamalarını emretmektedir. (Mümtehine 60/8-9, Bakara 2/193-217, Enfal 8/39,Tevbe 9/12) Öyle ki toplum düzenini,huzuru bozanlarla kamu hizmetlerine katkıda bulunmayan başka dinden olanları o toplum düzenine uyuncaya kadar onlarla savaşmak gerektiğini de emredilir (Tevbe 9/29)
    Kur’an-ı Kerim’ de herkesin kendi maddi ve manevi gücüne göre sorumluluk yüklendiğini açıkça bildirmektedir. (Bakara 2/233-286, Nisa 4/84, En’am 6/152, A’raf 7/42, Mü’minün 23/62, Talak 65/7)

    Kur’an-ı Kerim’in bize verdiği bu kazançları saysak buna sayfalar yetmez.

    İslam dinini açıklayan ve yineleyen Kur’an, aslında “Allah ile insan arasında bir iletişim kitabıdır” (Hüseyin ATAY, İslamın İnanç esasları, Ank.Ünv. İlh.Fak. Yay. No:191 Ankara,1992, s.31)
    İşte size yukarıda dilimin döndüğünce günümüzde ülkemizde ve İslam ülkelerinde çarpıklıkları belirtmeye çalıştım. Aslolan geleceğimiz çocuklarımıza pırıl pırıl bir devlet bırakabilmek saf halis müslüman çocuk yetiştirmekdir. Kur'an-ın özüne uygun evlat yetiştirmektir. Din istismarcılarından uzak onların oyunlarına düşmeyecek, tehlikeleri sezen evlatlar yetiştirmektir.
    Saygılarımla
    Mustafa Kemal Bektaş
    Araştırmacı Yazar
     


  11. Söz Osmanlıdan açılmışken Son Halife Abdülmecitin 35 sayfalık risalesinden bahsetmeden geçmemek gerek.

    HALİFE Abdülmecid Efendi, 1920'li senelerde kaleme aldığı yayınlanmamış risalesine"Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı'na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur" sözleri ile başlıyor.

    Abdülmecid Efendi, büyük boy kâğıtlara yazdığı bu 35 sayfalık risalesinde Osmanlı padişahlarının tamamı hakkında değerlendirmeler yapıyor. Aşağıda, son halifenin içki konusunda yazdıklarının bazılarını özetleyerek naklettim:
    * İKİNCİ BAYEZİD: Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri'nin oğlu olan İkinci Bayezid,pederinin heybetine ve büyüklüğüne sahip olmaktan mahrumdu. Ne babasından kendisine kalan büyük devleti idare edebildi, ne de İslâm âleminin çöküşüne, meselâ o zaman İspanya'da yıkılan Emevî Devleti'nin felâketine ve Avrupalılar'ın Müslümanlar'ı işkencelerle katletmelerine çare bulup ses çıkartabildi. En nihayet millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğinin büyük bir büyük felâket ile karşı karşıya bulunduğunu gören oğlu Yavuz Sultan Selim'in şiddetli müdahalesi ile ezilip bertaraf oldu. Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.
    * İKİNCİ SELİM: Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası, âkıl evlâdıŞehzade Mustafa'yı feda ederek devletin idaresini İkinci Selim gibi bir sefih bir serhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.
    O zamana kadar mağlubiyet bilmeyen Osmanlılar'ın Haçlı donanmasına yenilmeleri üzerine bütün Avrupa'da ilk şenliklerin yapılması, İkinci Selim zamanındadır. İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı. Artık bundan sonra sefahat, işret, şehvet ve israf devri başlamış; felâket yollarına doğru büyük adımlar atılmıştı. Uğranan her çeşit belâ fedâkâr millete yüklenmiş, refah ve saadet uzaklaşmış ve arada bir yüzünü göstermiş ise de, akşam güneşi gibi hemen batıp gitmişti.
    * ÜÇÜNCÜ MURAD, ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bu iki padişaha "Osmanlı Devleti'nin amansız cellâdı" denmesi doğrudur. Her türlü rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti'nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm etmişlerdir. Üçüncü Mehmed, şehzadelerin kafes arkasında yaşamaları kaidesini de icad etmiştir.
    * DÖRDÜNCÜ MURAD: Hakikaten en büyük padişahlarımız arasında sayılmak yeteneğine sahipti ve mertliği ile bütün Osmanlılar'ı hayrette bırakmıştı. Fazilet sahibi idi, eski pehlivanların kaldıramadıkları demirlere ve gürzlere başka halkalar ilâve ettirir ve bunları kaldırarak hünerini icra ederdi. Bağdat ve İran seferlerine çıkan iktidar sahibi bu padişah, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuş; devletin talihini ve geleceğini İbrahim gibi akıl noksanı ve anlayıştan mahrum bir şahsa terkederek dünyadan çekilmişti.
    * ÜÇÜNCÜ AHMED: Devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri'ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mestetti, günlerini, Sâdâbâd safâları ile geçirdi. Fırsatlar elden kaçtı, zira padişahın eğlenceden başını kaldırıp devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu; baksa bile görmek için bir kabiliyeti de bulunmuyordu. Sefahat kendisini tamamen ele geçirmişti. Çıkan bir isyan neticesinde saltanatı Birinci Mahmud'a terkedip başarısız şekilde bir köşeye çekilmeye mecbur oldu.
    * İKİNCİ MAHMUD: Tarihimizin incelenmeye en fazla lâyık devirlerinden biri, büyükbabamİkinci Mahmud'un iktidar yıllarıdır.
    Osmanlı Devleti'ni geçmişten alıp parlak bir şekilde geleceğe nakleden azimli bir padişah idi. Genç yaşında iken üzerine aldığı vazifeler o kadar önemli ve o kadar da zor idi ki, geçmişten gelen dertlerin altında eziliyordu. Böyle zor bir zamanda üstlendiği görevi yerine getirebilmesi için gereken azmin, ilmin ve irfanın yanında büyük cesarete de sahipti. Bu sayede bazı hatalarına rağmen devletin yeniden ayağa kaldırılması için gerekenleri yerine getirmeye muvaffak oldu ama ne çare ki eserini tamamlayamadan henüz genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti.
    Sultan Mahmud'un yaptığı büyük işleri yarım bırakmasının sebebi ne idi? İşte, aradığımız mesele budur!
    Başlattığı inkılâp, kuvvetten düşmüş olan devleti her türlü zorluklar ile karşı karşıya bırakmıştı. İç sıkıntılar, Rusya meselesi, devletin bir vilâyeti olan Mısır'ın Mehmed Ali Paşavasıtası ile bağımsızlığını kazanıp muazzam ve şevket sahibi Osmanlılar'ı mağlûp etmesi,İkinci Mahmud Hazretleri'ni sıkıntıya sokmaya kâfi idi. Mısır'da kendisine karşı isyan edenMehmed Ali Paşa'ya "Aradığım adam sen imişsin, gel burada benimle beraber çalış, Osmanlı'yı ihyâ edelim" diyeceği yerde Paşa'yı gıyabında idama mahkûm etmekle başına büyük dert açmış, bu gibi dertler az imiş gibi çelik gibi vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuş, 55 yaşında tam tecrübeye sahip olmuş ve iş görüp eserini tamamlayacağı sırada üzüntüler içinde gözleri kapatmış idi. Son sözü "Ah kahpe İngiliz, en nihayet eserimi tamamlayamadan benim de canıma kıydın!" olmuştu.
    * SULTAN ABDÜLMECİD: Saltanata, devletin en buhranlı zamanında gelmişti. Pederinin kendisine bıraktığı mühim ama tamamlanamamış vazifeyi üzerine alarak aynı siyaseti büyük bir iktidar ile devam ettirdi. Tanzimat'ı cihana ilân ederek bütün devletlerin itimadını kazandı. Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa devletlerinin arasına kattı, Kırım Savaşı'nı da kazandı ve memleketine büyük hizmetler etti.
    Ama binlerce defa yazıklar olsun ki, babasından devraldığı işleri bitirebilmek için daha pek çok çalışması lâzım iken o da içkiye müptelâ oldu ve bu yüzden vefat etti.
    * SULTAN ABDÜLÂZİZ: Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri, Allah'a şükürler olsun ki, bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta, ağzına hayatı boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmaz ve kahveyi bile nadiren içerdi. Bu sayede oldukça kuvvetli bir bedene sahip olmuştu. On beş küsur senelik saltanatını hiçbir hastalık görmeden geçirdi.
    Ama, kendisine ve başladığı büyük işlere yardım edecek tek bir kimseye bile sahip olamadığından tahttan indirilme felâketine maruz kalıp şehid edildi.
    * ABDÜLMECİD'İN ÇOCUKLARI: Sultan Abdülmecid, ardında saltanat makamına ve hilâfete namzet dört oğul (Beşinci Murad'ı, İkinci Abdülhamid'i, Sultan Reşad'ı ve Sultan Vahideddin'i kastediyor) bıraktı. Bunların hepsi ardarda tahta geçerek Avusturya sınırından Basra Körfezi'ne uzanan koskoca bir devletin çöküşünün sebebi oldular. Ben, bu dört hükümdarı, tarihin vereceği en şiddetli hükme bırakmakla yetiniyorum.

    Okudunuz işte Son Halifenin risalesinden alıntıları. Linkinide verdim. Şimdi burada şu soruyu sormak gerekmez mi? Toplumun büyük bir kesiminde şu anlarda Atatürk ve silah arkadaşlarına sarhoş nitelemesi yapılırken Osmanlı Padişahlarımızı da ayan beyan saf Müslümanlığın temsilcisi olarak göstermek çifte standartlığın ve dini istismarcılığın göstergesi değil midir?

    Bu ülke ile ilgili Osmanlısı olsun, Cumhuriyet tarihindekiler olsun her türlü hizmeti geçenlerden Allah razı olsun. Onların sayesinde bu ülke ayakta kalabilmiştir. İşlerinde hatalı olanlarda vardır. Ama Onlardan bir kısmına saygı göstermek bir kısmına saygı göstermemek istismarcılığın daniskası değil de nedir?
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 20 Ağu 2017
    KAFKASKIZI bunu beğendi.
  12. zahide

    zahide Administrator Site Yetkilisi Administrator

    198,850
    1,597
    38


    ellerinize sağlık yine önemli bir konu eklemissiniz
     


  13. TEŞEKKÜR EDERİM ZAHİDE HANIM
     
  14. KAFKASKIZI

    KAFKASKIZI süper moderatör Site Yetkilisi Süper Moderatör

    44,289
    1,495
    0


    ALLAH razı olsun hepsi birbirinden özel ve güzel paylaşımlar Mustafa kardeşim emeğine yüreğine sağlık güzel paylaşımın için teşekkür ederim,
     


  15. Çok teşeşkkür ederim Kafkas Kızı
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş