Kuran-ı Kerim YÛSUF Suresi Türkçe Meali ve türkce açiklaması, Yusuf suresiyle ilgili, Yusuf suresi t

goktepeli26 4 Haz 2013



  1. قَالُواْ سَنُرَاوِدُ عَنْهُ أَبَاهُ وَإِنَّا لَفَاعِلُونَ



    Kâlû senurâvidu anhu ebâhu ve innâ le fâ’ilûn(fâ’ilûne).



    1. kâlû : dediler

    2. se nurâvidu : isteyeceğiz, istemeye çalışacağız

    3. an-hu ebâ-hu : onu babasından

    4. ve in-nâ : ve muhakkak ki biz

    5. le : elbette, mutlaka

    6. fâ'ilûne : yapanlar






    İmam İskender Ali Mihr : “Onu babasından istemeye çalışacağız. Ve biz bunu mutlaka yaparız.” dediler.


    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Onu babasından isteyeceğiz ve muhakkak bunu yaparız.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Babasından izin almaya çalışırız ve herhalde bu işi başarırız dediler.


    Adem Uğur : Dediler ki: Onu babasından istemeye çalışacağız, kuşkusuz bunu yapacağız.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Onu getirmek için babasını razı etmeye çalışacağız. . . Kesinlikle bunu başarırız. "


    Ahmet Tekin : Kardeşleri:
    'Onu getirmek için babasını iknaya çalışacağız. Herhalde de, bunu başaracağız.' dediler.


    Ahmet Varol : 'Onu babasından almaya çalışacağız ve (her halde) bunu yaparız' dediler.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Onu babasından istemeye çalışacağız ve herhalde biz bunu yapabileceğiz."


    Ali Fikri Yavuz : Kardeşleri: “- Onu (Bünyamini) babasından istemeye çalışırız ve her halede başarırız.” dediler.


    Bekir Sadak : Kardesleri: «Babasini ikna etmeye calisacagiz ve her halde bunu yapariz» dediler.


    Celal Yıldırım : Dediler ki: «Onu babasından almaya çalışacağız ve biz elbette (bu isteğinizi) yaparız.»


    Diyanet İşleri (eski) : Kardeşleri: 'Babasını ikna etmeye çalışacağız ve her halde bunu yaparız' dediler.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Onu babasından istemeye çalışacağız, kuşkusuz bunu yapacağız.


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'O'nun hakkında babasını ikna etmeye çalışacağız. Kuşkun olmasın ki buna çalışacağız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dediler: her halde onun için babasından iradesini almağa çalışırız ve her halde yaparız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki: «Herhalde onun için babasından izin almaya çalışırız ve muhakkak bunu yaparız.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Onun için babasından izin almaya çalışacağız. Her hâlü kârda bunu yapacağz.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un kardeşleri «Babasından onun için izin koparmaya çalışacağız, herhalde bunu başarırız» dediler.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Onu babasından istemeye çalışacağız ve herhalde biz bunu yapabileceğiz."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Onu babasından istemiye çalışırız ve her halde (bunu) yaparız».


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Ona babasından müsâade almaya çalışacağız ve doğrusu biz (bunu)gerçekten yapacak olan kimseleriz.'


    İbni Kesir : Dediler ki: Onu babasından istemeye çalışırız ve herhalde bunu yaparız.


    Muhammed Esed : "Onu getirmek için babasını razı etmeye çalışacağız," diye karşılık verdiler, "ve herhalde, bunu ne yapıp yapıp başaracağız!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ondan dolayı babasına müracaat eder, müsaade almaya çalışırız. Ve muhakkak biz (bunu) herhalde yaparız.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Onu babasından istemeye çalışacağız ve her halde bunu yapacağız. ”


    Şaban Piriş : Kardeşleri: -Babasını ikna etmeye çalışacağız ve her halde bunu yaparız, dediler.


    Suat Yıldırım : Onlar: "Bakalım, babasından ona izin almanın bir yolunu bulup bu işi ayarlamaya çalışacağız." dediler.


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Onu babasından isteyip getirmeğe çalışacağız, (bunu) mutlaka yapacağız"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Onu babasından istemeye çalışacağız ve her halde biz bunu yapabileceğiz.»


    Ümit Şimşek : Onlar 'Onu babasından isteyeceğiz; herhalde getirmenin bir yolunu buluruz' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Onu babasından isteyip getirmeye çalışacağız, herhalde bunu yapacağız da."
     


  2. فَإِن لَّمْ تَأْتُونِي بِهِ فَلاَ كَيْلَ لَكُمْ عِندِي وَلاَ تَقْرَبُونِ



    Fe in lem te’tûnî bihî fe lâ keyle lekum indî ve lâ takrebûn(takrebûni).



    1. fe : artık, o taktirde

    2. in lem te'tû-nî : eğer bana getirmezseniz

    3. bi-hî : onu

    4. fe lâ : o zaman yoktur

    5. keyle : bir ölçek, ölçülen madde

    6. lekum : size, sizin için

    7. indî : yanımda

    8. ve lâ takrebû-ni : ve bana yaklaşmayın






    İmam İskender Ali Mihr : “Eğer onu bana getirmezseniz, o taktirde benim yanımda sizin için bir ölçek (zahire bile) yoktur. Ve bir daha yanıma gelmeyin (bana yaklaşmayın).”


    Diyanet İşleri : “Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size verilecek tek ölçek (zahire) bile yoktur ve bir daha da bana yaklaşmayın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onunla berâber gelmezseniz size benden bir ölçek bir şey bile yok, yaklaşmayın artık buraya.


    Adem Uğur : Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size verilecek bir ölçek (erzak) yoktur, bana hiç yaklaşmayın!"


    Ahmed Hulusi : "Eğer onu bana getirmezseniz, ne benden bir ölçek bekleyin ne de yanıma gelin. "


    Ahmet Tekin : 'Siz eğer onu bana getirmezseniz, bundan sonra, benim hazinelerimden size bir ölçek zahire bile yok. Bana da yaklaşmayın' dedi.


    Ahmet Varol : Eğer onu getirmezseniz artık benim yanımda size ölçek (erzak) yok ve bana da yaklaşmayın.'


    Ali Bulaç : "Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın."


    Ali Fikri Yavuz : Eğer onu bana getirmezseniz, benim yanımda ölçek (zahire) yok ve bana yaklaşmayın.”


    Bekir Sadak : «Eger onu bana getirmezseniz bundan boyle benden bir olcek bile alamazsiniz ve bana artik yaklasmayin da.»


    Celal Yıldırım : «Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size tek ölçek (zahire) yok ve bir daha bana yaklaşmayın.»


    Diyanet İşleri (eski) : 'Eğer onu bana getirmezseniz bundan böyle benden bir ölçek bile alamazsınız ve bana artık yaklaşmayın da.'


    Diyanet Vakfi : Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size verilecek bir ölçek (erzak) yoktur, bana hiç yaklaşmayın!»


    Edip Yüksel : 'Onu bana getirmezseniz, artık benden ölçülüp tartılacak bir şey beklemeyin ve bana yaklaşmayın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer onu bana getirmezseniz artık benim yanımda size kile yok ve bana yaklaşmayın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size zahire yok ve bana da yaklaşmayım»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Siz eğer onu bana getirmezseniz, bir daha size hiç kile yok, (bir ölçek bile zahire alamazsınız) yanıma da yaklaşmayın».


    Fizilal-il Kuran : Ama eğer babadan kardeşinizi bana getirmezseniz, artık size erzak yok, bir daha semtime yaklaşmayınız.


    Gültekin Onan : "Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın."


    Hasan Basri Çantay : «Eğer onu bana getirmezseniz artık benim yanımda size hiç bir kile yok. (Bîhûde) bana yaklaşmayın».


    Hayrat Neşriyat : 'Buna rağmen (bir daha geldiğinizde) onu bana getirmezseniz, artık benim yanımda size ölçek(le verilecek bir şey) yok ve bana yaklaşmayın!'


    İbni Kesir : Eğer onu bana getirmezseniz; benden bir ölçek dahi alamazsınız ve bir daha bana yaklaşmayın.


    Muhammed Esed : Ama eğer kardeşinizi bana getirmezseniz o zaman benden ne bir ölçek olsun (zahire) bekleyin, ne de yanıma yaklaşın!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «İmdi O'nu bana getirmezseniz artık benim yanımda sizin için bir (kile bile zahire) yoktur ve bana yaklaşmayınız.»


    Ömer Öngüt : “Eğer onu bana getirmezseniz, artık bundan böyle benden bir ölçek dahi zahire beklemeyin ve bana yaklaşmayın!”


    Şaban Piriş : -Eğer onu bana getirmezseniz bundan böyle benden bir ölçek erzak bile alamazsınız ve bana yaklaşmayın da.


    Suat Yıldırım : (59-60) Yusuf onların zahîre yüklerini hazırlatınca dedi ki: "Siz, baba bir kardeşinizi de yanıma getirin, gördüğünüz gibi ben size tam ölçek veriyorum ve ben dışardan gelen misafirleri ağırlamaya, başka herkesten fazla özen göstermekteyim. Eğer onu getirmezseniz, o zaman, ne bir ölçek olsun zahire bekleyin, ne de yanıma yaklaşın!"


    Süleyman Ateş : "Eğer onu bana getirmezseniz artık benim yanımda size ölçü(lüp verilecek bir şey) yok. (Bir daha) bana yaklaşmayın!"


    Tefhim-ul Kuran : «Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın.»


    Ümit Şimşek : 'Onu getirmezseniz artık benden size erzak yok; sakın yanıma yaklaşmayın.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Eğer onu bana getirmezseniz, artık yanımda sizin için ölçülecek birşey yok, bir daha bana yaklaşmayın."
     


  3. وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُواْ بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَا إِذَا انقَلَبُواْ إِلَى أَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ



    Ve kâle li fityânihic’alû bidâatehum fî rihâlihim leallehum ya’rifûnehâ izenkalebû ilâ ehlihim leallehum yerci’ûn(yerci’ûne).



    1. ve kâle : ve dedi

    2. li fityâni-hi : adamlarına (yardımcı gençlere)

    3. ıc'alû : yapın (koyun)

    4. bidâate-hum : onların sermayeleri, erzak bedelleri

    5. fî rihâli-him : onların yüklerinin içine (heybelerine)

    6. lealle-hum : umulur ki, belki onlar

    7. ya'rifûne-hâ : onu tanırlar, onu farkederler

    8. izenkalebû (izâ inkalebû) : geri döndükleri zaman

    9. ilâ ehli-him : ailelerine

    10. lealle-hum : umulur ki, böylece onlar

    11. yerci'ûne : rücu ederler, dönerler






    İmam İskender Ali Mihr : Adamlarına (yardımcı gençlere) şöyle dedi: “Onların erzak bedellerini, yüklerinin içine koyun (geri verin). Umulur ki; onlar ailelerine geri döndükleri zaman onu farkederler, böylece geri gelirler."


    Diyanet İşleri : Yûsuf, adamlarına dedi ki: “Onların ödedikleri zahire bedellerini yüklerinin içine koyun. Umulur ki ailelerine varınca onu anlarlar da belki yine dönüp gelirler.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kullarına da, aldıkları zahîreler içinde bulup gördükleri ikrâmı anlasınlar da tekrar gelsinler diye zahîre bedellerini yüklerinin içine koyun diye emretti.


    Adem Uğur : (Yusuf) emrindeki gençlere dedi ki: Sermayelerini yüklerinin içine koyun. Olur ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri gelirler.


    Ahmed Hulusi : (Yusuf) hizmetlilerine dedi ki: "Sermayelerini yüklerinin içine koyun. . . Ailelerine döndüklerinde belki bunu fark ederler de bize geri dönerler. "


    Ahmet Tekin : Yûsuf, genç hizmetkârlarına, adamlarına:
    'Verdikleri altın ve gümüş paraları, bedel olarak getirdiklerini geri verin, yüklerinin içine koyun. Ailelerine döndüklerinde, bunun farkına varırlar da, belki daha istekli geri gelirler.' diye tenbih etti.


    Ahmet Varol : (Yusuf) uşaklarına da dedi ki: 'Sermayelerini yüklerinin içine koyun. Olur ki ailelerine döndüklerinde bunu anlarlar da tekrar geri dönerler.'


    Ali Bulaç : Yardımcılarına dedi ki: "Sermayelerini (erzak bedellerini) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri dönerler."


    Ali Fikri Yavuz : (Yûsuf, zahireyi ölçen) uşaklarına dedi ki: “- Onların (zahire karşılığında verdikleri) mallarını yüklerinin içine koyun. Olur ki, ailelerine döndükleri zaman, farkına varırlar da belki yine gelirler.”


    Bekir Sadak : Yusuf adamlarina: «Karsilik olarak getirdiklerini de yuklerine koyun. Belki ailelerine varinca, onu anlarlar da bir daha donerler» dedi.


    Celal Yıldırım : Yûsuf, uşaklarına, «zahire bedellerini yüklerinin içine yerleştirin, belki ailelerine döndüklerinde anlarlar da yine (bize) dönüp gelirler» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Yusuf adamlarına: 'Karşılık olarak getirdiklerini de yüklerine koyun. Belki ailelerine varınca, onu anlarlar da bir daha dönerler' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Yusuf) emrindeki gençlere dedi ki: Sermayelerini yüklerinin içine koyun. Olur ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri gelirler.


    Edip Yüksel : (Yusuf) Emri altındakilere de şöyle emir verdi: 'Ailelerine döndüklerinde bulmaları için, takas eşyalarını yüklerinin içine sokun, belki böylece geri dönerler.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Uşaklarına da dedi: sermayelerini yüklerinin içine koyuverin belki ailelerine avdetlerinde anlarlar belki yine gelirler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yusuf uşaklarına: «Sermayelerini yüklerinin içine koyuverin, belki ailelerine döndüklerinde anlarlar, belki yine gelirler.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yusuf bir taraftan da adamlarına tenbih etti: «Sermayelerini yüklerinin içine koyuverin, belki ailelerinin yanına dönünce farkına varırlar ve belki yine gelirler» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Yusuf yanında çalışan işçilere dedi ki; «Bunların verdikleri zahire bedelini yüklerine koyunuz, evlerine varınca herhalde onu farkederler de bir daha gelirler.»


    Gültekin Onan : Yardımcılarına dedi ki: "Sermayelerini (erzak bedellerini) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ehillerine (ailelerine) döndüklerinde (kalebu) bunun farkına varırlar da belki geri dönerler."


    Hasan Basri Çantay : (Yuusuf) uşaklarına: «Sermâyelerini yüklerinin içine koyuverin. Olur ki ailelerine avdet etdikleri zaman bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler» demişdi.


    Hayrat Neşriyat : (Yûsuf) genç (uşak)larına da dedi ki: '(Verdikleri) sermâyelerini yüklerinin içine koyun; umulur ki onlar âilelerine döndükleri zaman bunu anlarlar da belki geri gelirler.'


    İbni Kesir : Yusuf uşaklarına dedi ki: Karşılık olarak getirdiklerini de yüklerinin içine koyun. Olur ki ailelerine dönünce bunu anlarlar da geri dönerler.


    Muhammed Esed : (Bu arada Yusuf) hizmetçilerine: "Onların bedel olarak getirdiklerini de denklerine yerleştirin ki, evlerine vardıklarında bunu fark eder de belki daha istekli olarak dönerler" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve (Hazreti Yusuf) hizmetkârlarına dedi ki: «Onların sermayelerini, yükleri içine koyuveriniz. Belki anneleri yanına dönüp gidince, onu bilirler ve umulur ki geri dönerler.»


    Ömer Öngüt : (Yusuf) emrindeki gençlere dedi ki: “Onların zâhire bedellerini yüklerinin içine koyun. Belki âilelerine döndüklerinde onu anlarlar da bir daha dönerler. ”


    Şaban Piriş : Yusuf memurlarına: -Karşılık olarak getirdiklerini de yüklerine koyun. Belki ailelerine varınca, onu anlarlar da bir daha dönerler, dedi.


    Suat Yıldırım : Yusuf, zahîre tartan görevlilerine de dedi ki: "Onların, zahîre karşılığında verdikleri mallarını da yüklerinin içine koyun. Böylece belki ailelerine döndüklerinde, bunun farkına varıp yine gelirler."


    Süleyman Ateş : (Yûsuf) Uşaklarına: "Onların sermayelerini yüklerinin içine koyun, belki âilelerine döndükleri zaman bunun farkına varırlar da yine gelirler" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Yardımcılarına da dedi ki: «Sermayelerini (erzak bedellerini) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri dönerler.»


    Ümit Şimşek : Yusuf memurlarına 'Onların erzak bedellerini yüklerinin içine koyun,' dedi. 'Belki evlerine döndüklerinde fark ederler de tekrar erzak almaya gelirler.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yûsuf muhafızlarına dedi ki: "Onların sermayelerini yüklerinin içine koyun. Bakarsın ailelerine döndüklerinde onu fark eder de tekrar gelirler."
     


  4. فَلَمَّا رَجِعُوا إِلَى أَبِيهِمْ قَالُواْ يَا أَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَأَرْسِلْ مَعَنَا أَخَانَا نَكْتَلْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ



    Fe lemmâ receû ilâ ebîhim kâlû yâ ebânâ munia minnel keylu fe ersil meanâ ehânâ nektel ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).



    1. fe lemmâ : böylece, olduğu zaman

    2. receû : döndüler

    3. ilâ : ...e, ...a

    4. ebî-him : (onların) babaları

    5. kâlû : dediler

    6. yâ ebâ-nâ : ey babamız

    7. munia : engellendi

    8. min-nâ : bizden

    9. el keylu : ölçek

    10. fe ersil : artık gönder

    11. mea-nâ : bizimle beraber

    12. ehâ-nâ : kardeşimiz

    13. nektel : ölçekle (satın) alalım

    14. ve innâ : ve muhakkak biz

    15. lehu : onu, onun için

    16. le : mutlaka, elbette, gerçekten

    17. hâfizûne : koruyanlar, koruyan kimseler, koruyucular





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece ailelerine döndükleri zaman (babalarına) şöyle dediler: “ Ey babamız! Bize ölçek (erzak verilmesi) yasak edildi. Artık kardeşimizi bizimle gönder ki; biz ölçekle (erzak) alalım. Muhakkak ki; biz onu gerçekten koruyanlarız."


    Diyanet İşleri : Onlar, babalarına döndüklerinde, “Ey babamız! Bize artık zahire verilmeyecek. Kardeşimizi (Bünyamin’i) bizimle gönder ki zahire alalım. Onu biz elbette koruruz” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dönüp babalarına varınca baba dediler, bize artık zahîre verilmeyecek, kardeşimizi de bizimle gönder de zahîre alalım ve şüphe yok ki biz, onu iyice koruruz.


    Adem Uğur : Babalarına döndüklerinde dediler ki: Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimizi (Bünyamin'i) bizimle beraber gönder de (onun sayesinde) ölçüp alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız.


    Ahmed Hulusi : Babalarına geri döndüklerinde dediler ki: "Ey babamız. . . Bir sonraki gidişte yanımızda (Bünyamin'i) götürmezsek bize bir ölçek bile erzak verilmeyecek. . . Biz onu mutlaka koruruz. "


    Ahmet Tekin : Babalarının yanına vardıklarında:
    'Ey babamız, erzak almak bize yasaklandı. Kardeşimiz Bünyamin’i bizimle beraber gönder de, biz de ölçekler dolusu erzak alalım. Biz onu kesinlikle koruruz.' dediler.


    Ahmet Varol : Babalarının yanına döndüklerinde dediler ki: 'Ey babamız! Bizden ölçek (erzak) alıkonuldu. Kardeşimizi de bizimle birlikte gönder ki ölçek (erzak) alalım. Biz onu mutlaka koruruz.'


    Ali Bulaç : Böylelikle babalarına döndükleri zaman, dediler ki: "Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi bizimle gönder de erzağı alalım. Onu mutlaka koruyacağız."


    Ali Fikri Yavuz : Bu şekilde babalarına döndükleri zaman, şöyle dediler: “- Ey Babamız! Bizden ölçek (zahire) menedildi. Şimdi kardeşimizi (Bünyamin’i) bizimle beraber gönder de zahire ölçüp alalım. Biz muhakkak onu koruruz.”


    Bekir Sadak : Babalarina donduklerinde, «Ey babamiz! Bize yiyecek yasak edildi, kardesimizi bizimle beraber gonder de yiyecek alalim. Onu elbette koruruz» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar babalarına döndüklerinde, «Ey babamız! Dediler, bize ölçek(ile ilgili maddeler) yasaklandı. Bizimle beraber kardeşimizi gönder ki, ölçek(le İlgili maddeleri) alabilelim. Şüphesiz ki biz onu koruyucularız.»


    Diyanet İşleri (eski) : Babalarına döndüklerinde, 'Ey babamız! Bize yiyecek yasak edildi, kardeşimizi bizimle beraber gönder de yiyecek alalım. Onu elbette koruruz' dediler.


    Diyanet Vakfi : Babalarına döndüklerinde dediler ki: Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimizi (Bünyamin'i) bizimle beraber gönder de (onun sayesinde) ölçüp alalım. Biz onu mutlaka koruyacağız.


    Edip Yüksel : Babalarına döndüklerinde, 'Ey babamız,' dediler, 'Bundan böyle bize erzak yasaklandı. Kardeşimizi bizimle yolla da erzak alalım. Biz onu koruruz,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu suretle vaktâ ki babalarına döndüler, ey pederimiz! Dediler: bizden ölçek men'edildi, bu kerre kardeşimizi bizimle beraber gönder ölçüp alalım ve her halde biz onu muhafaza ederiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Böylece babalarına döndükleri vakit: «Ey babamız, bizden zahire yasaklandı. Bu kere kardeşimizi bizimle beraber gönder ki ölçüp alalım ve muhakkak biz onu koruruz.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Böylece dönüp babalarına geldikleri vakit, dediler ki: «Ey babamız! Bizden ölçek menedildi (bize zahire verilmeyecek). Bu kere kardeşimizi de bizimle gönder ki, ölçek
    alabilelim. Biz onu kesinlikle koruyacağız.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un kardeşleri babalarının yanına dönünce dediler ki; «Ey babamız, erzak almamız yasaklandı, kardeşimizi bizimle birlikte gönder ki, erzak alabilelim, biz onu kesinlikle koruruz.»


    Gültekin Onan : Böylelikle babalarına döndükleri zaman dediler ki: "Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi bizimle gönder de erzağı alalım. Onu mutlaka koruyacağız."


    Hasan Basri Çantay : Bu suretle babalarına döndükleri zaman: «Ey babamız, dediler, bizden ölçek men olundu. (Bu sefer) kardeşimizi de bizimle beraber yolla da ölçek alalım. Biz her halde onu muhaafaza edicileriz».


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet babalarına döndüklerinde dediler ki: 'Ey babamız! (Kardeşimizi bizimle göndermediğin takdirde) bizden ölçek men' edildi; bu yüzden kardeşimizi bizimle berâber gönder ki, ölçek (ile verilen zahîre) alalım; artık şübhesiz ki biz onu gerçekten muhâfaza edici kimseleriz.'


    İbni Kesir : Babalarına döndüklerinde dediler ki: Ey babamız; artık bize zahire verilmeyecek. Kardeşimizi bizimle beraber gönder de zahiremizi alalım. Biz herhalde onu koruruz.


    Muhammed Esed : Ve böylece babalarının yanına döndüklerinde, (Yusuf'un kardeşleri,) "Ey babamız!" dediler, "(Bünyamin'i yanımızda götürmedikçe) artık bize bir ölçek bile zahire verilmeyecek; bunun için kardeşimizi bizimle gönder ki (bize yetecek) tartıda (zahire) alabilelim; bu arada onu elbette koruyup gözeteceğiz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki babalarına dönüverdiler, dediler ki: «Ey pederimiz! Bizden zahire men edildi, artık bizimle beraber kardeşimizi de gönder ki, zahire alalım ve muhakkak ki biz onun için elbette muhafız kimseleriz.»


    Ömer Öngüt : Babalarına döndüklerinde: “Ey babamız! Bize yiyecek yasak edildi, artık bize zahire verilmeyecek. Kardeşimizi bizimle gönder de (onun sayesinde) ölçüp yiyecek alalım. Biz onu mutlaka koruruz. ” dediler.


    Şaban Piriş : Babalarına döndüklerinde: -Ey babamız! Bize yiyecek yasak edildi, kardeşimizi bizimle beraber gönder de yiyecek alalım. Biz, onu koruruz, dediler.


    Suat Yıldırım : Babalarının yanına dönünce: "Sevgili babamız, dediler, ölçeğimiz, tahsisatımız kaldırıldı. Gelecek sefer, öbür kardeşimizi de bizimle beraber gönder ki onu vesile ederek, daha çok tahsisat alalım. Onu gözümüz gibi koruyacağımıza kesin söz veriyoruz.!"


    Süleyman Ateş : Babalarına döndüklerinde dediler ki: "Ey babamız, bizden ölçü men'edildi, kardeşimizi bizimle beraber gönder de (ihtiyacımız olanı) ölç(üp al)alım. Biz onu mutlaka koruruz."


    Tefhim-ul Kuran : Böylelikle babalarına döndükleri zaman, dediler ki: «Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi bizimle gönder de erzakı alalım. Onu mutlaka biz koruyacağız.»


    Ümit Şimşek : Babalarının yanına döndüklerinde, 'Baba, artık bize erzak verilmeyecek,' dediler. 'Kardeşimizi de bizimle gönder ki erzak alalım. Biz ona göz kulak oluruz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Babalarına döndüklerinde dediler ki: "Ey babamız! Ölçü bizden yasaklandı. Şimdi kardeşimizi bizimle gönder ki, ölçüp alabilelim. Biz onu gerçekten iyi koruyacağız."
     


  5. قَالَ هَلْ آمَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلاَّ كَمَا أَمِنتُكُمْ عَلَى أَخِيهِ مِن قَبْلُ فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ



    Kâle hel âmenukum aleyhi illâ kemâ emintukum alâ ahîhi min kabl(kablu), fallâhu hayrun hâfizâ(hâfizen) ve huve erhamur râhimîn(râhimîne).



    1. kâle : dedi

    2. hel âmenu-kum : size güvenir miyim, size inanır mıyım, sizden emin olur muyum

    3. aleyhi : ona, onun için (hakkında)

    4. illâ : ancak

    5. kemâ : gibi

    6. emintu-kum : sizden emin oldum

    7. alâ ahî-hi : onun kardeşine, kardeşi için

    8. min kablu : önceden, daha önce

    9. fallâhu (fe allâhu) : fakat Allah

    10. hayrun : en hayırlı

    11. hâfizen : koruyucu, koruyan

    12. ve huve : ve o

    13. erhamu er râhimîne : rahmet edenlerin en çok rahmet edenidir





    İmam İskender Ali Mihr : (Yâkub A.S) şöyle) dedi: “Ancak daha önce onun kardeşi için sizden emin olduğum gibi onun hakkında size güvenir miyim? Fakat Allah koruyucuların en hayırlısıdır ve O rahmet edenlerin en çok rahmet edenidir.”


    Diyanet İşleri : Yakub onlara, “Onun hakkında size ancak, daha önce kardeşi hakkında güvendiğim kadar güvenebilirim! Allah en iyi koruyandır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yakup, bundan önce kardeşini ne kadar emniyet ettiysem bunu da o kadar emniyet ederim size; şüphe yok ki Allah, koruyanların hayırlısıdır ve o, merhametlilerin en merhametlisidir dedi.


    Adem Uğur : Ya'kub dedi ki: Daha önce kardeşi (Yusuf) hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sadece Allah'a emanet ediyorum); Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en merhametlisidir.


    Ahmed Hulusi : (Babaları) dedi ki: "Daha önce kardeşini (Yusuf'u) size güvenip emanet ettiğim gibi (şimdi de) onu size güvenip emanet mi edeyim? Koruyucu olma itibarıyla Allâh en hayırlıdır! O, Erhamur Rahıymiyn'dir. "


    Ahmet Tekin : Babaları:
    'Benim, onu size emanet etmem mümkün mü? Ya daha önce, size emanet ettiğimde kardeşinin başına gelenlere benzer şeyler başına gelirse? Allah en hayırlı koruyucudur. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Daha önce kardeşini size emanet ettiğim gibi mi onu size emanet edeyim? Allah en iyi koruyucudur ve O rahmet edenlerin en merhametlisidir.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve O, esirgeyenlerin esirgeyicisidir."


    Ali Fikri Yavuz : (Babaları Yâkub A.S.) dedi ki: “-Bundan önce, kardeşi Yûsuf’u size emniyet ettiğim gibi, hiç onu size emniyet eder miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve o, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”


    Bekir Sadak : «aha once kardesini size emanet ettigim gibi, simdi onu emanet eder miyim? Ama Allah en iyi koruyandir, O merhametlilerin merhametlisidir» dedi.


    Celal Yıldırım : Babaları, onlara: «Daha önce kardeşini size emânet ettiğim gibi, bunu da mı emânet edeyim ? Ama Allah en hayırlı koruyucudur ve O, merhamet edenlerin en çok merhamet edenidir,» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Daha önce kardeşini size emanet ettiğim gibi, şimdi onu emanet eder miyim? Ama Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin merhametlisidir' dedi.


    Diyanet Vakfi : Ya'kub dedi ki: Daha önce kardeşi (Yusuf) hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sadece Allah'a emanet ediyorum); Allah en hayırlı koruyucudur. O, acıyanların en merhametlisidir.


    Edip Yüksel : 'Daha önce kardeşi için size nasıl güvendiysem şimdi de onun içinde mi size güveneyim? ALLAH en iyi Koruyucudur ve O, Merhametlilerin Merhametlisidir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi: hiç ben onu size inanır mıyım? Meğer ki bundan evvel kardeşini inandığım gibi ola, en hayırlı hıfzedecek de Allahdır ve o erhamürrâhimîndir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Babaları dedi ki: «Hiç ben onu size inanır mıyım? Ya bundan önce size kardeşini inandığım gibi olursa! En hayırlı koruyucu da Allah'tır. Ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Babaları dedi ki: «Ben onu size nasıl emanet ederim? Ya bundan önce kardeşini emanet ettiğimde olan gibi olursa! En hayırlı koruyucu Allah'dır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.»


    Fizilal-il Kuran : Babaları Yakub dedi ki; «Daha önce kardeşi konusunda size duyduğum güvenin aynısını şimdi de onun hakkında mı size duyayım? En iyi koruyucu Allah'dır. O merhametlilerin merhametlisidir.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğimden / inandığımdan (amenüküm) başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim / inanır mıyım (emintüküm)? Tanrı en hayırlı koruyucudur ve O esirgeyenlerin esirgeyicisidir."


    Hasan Basri Çantay : (Ya'kub) dedi: «Ben onu size inanır mıyım? Meğer ki daha evvel kardeşi (Yuusufu) inandığım gibi ola. Allah en hayırlı koruyucudur. O, esirgeyicilerin de esirgeyicisidir».


    Hayrat Neşriyat : (Babaları Ya'kub) dedi ki: 'Onun hakkında size (hiç) inanır mıyım? İllâ ki daha evvel kardeşi (Yûsuf) hakkında size güvendiğim gibi ola! (O vakit i'timâdımı boşa çıkardınız.) Fakat (bilirim ki, siz değil,) en hayırlı koruyucu Allah’dır ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.'


    İbni Kesir : Dedi ki: Daha önce kardeşinizi size ne kadar inandıysam, bunu da ancak o kadar inanırım. Ama Allah, koruyucuların en hayırlısıdır ve o, merhametlilerin en merhametlisidir.


    Muhammed Esed : (Yakub:) "Daha önce kardeşinizi nasıl size emanet ettiysem onu da aynı şekilde size emanet edeyim, öyle mi? Oysa, Allah koruyup gözetici olarak (sizden) elbette daha iyi/daha üstündür; çünkü O acıyıp esirgeyenlerin en üstünü, en yücesidir!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Hazreti Yâkub da) Dedi ki: «Onun hakkında size inanabilir miyim? Meğer ki evvelce kardeşi hakkında size emniyet ettiğim gibi ola. İmdi Allah Teâlâ'dır en hayırlı saklayıcı ve merhamet edenlerin en merhametlisi.»


    Ömer Öngüt : Babaları dedi ki: “Daha önce kardeşi hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da ancak o kadar güvenirim. Allah en hayırlı koruyucudur ve O merhametlilerin en merhametlisidir. ”


    Şaban Piriş : -Daha önce kardeşini size emanet ettiğim gibi, şimdi onu emanet eder miyim? Ama Allah en iyi koruyandır, O merhametlilerin en merhametlisidir, dedi.


    Suat Yıldırım : Yâkub dedi ki: "Daha önce onun kardeşini size emanet ettiğim gibi bunu da size inanıp emânet edeyim, öyle mi? Ben size değil sadece Allah’a ısmarlarım.Çünkü en iyi koruyan Allah’tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir."


    Süleyman Ateş : (Yakup) dedi ki: "Daha önce kardeşi için size güvendiğim gibi onun için de size güveneyim, öyle mi? En iyi koruyan Allah'tır ve O, merhametlilerin merhametlisidir!"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve O, esirgeyenlerin esirgecisidir.»


    Ümit Şimşek : Yakub 'Bundan önce onun kardeşini size emanet ettiğim gibi onu da emanet edeyim, öyle mi?' dedi. 'En iyi koruyucu Allah'tır; ve O merhametlilerin en merhametlisidir.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Daha önce kardeşi için güvendiğim gibi yine güveneyim size, değil mi? Her neyse, koruyucu olarak Allah'tır en hayırlı olan. Merhamet edenlerin en merhametlisi de O'dur."

     


  6. وَلَمَّا فَتَحُواْ مَتَاعَهُمْ وَجَدُواْ بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ إِلَيْهِمْ قَالُواْ يَا أَبَانَا مَا نَبْغِي هَذِهِ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا وَنَمِيرُ أَهْلَنَا وَنَحْفَظُ أَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَعِيرٍ ذَلِكَ كَيْلٌ يَسِيرٌ



    Ve lemmâ fetehû metâahum vecedû bidâatehum ruddet ileyhim, kâlû yâ ebânâ mâ nebgî, hâzihî bidâatunâ ruddet ileynâ, ve nemîru ehlenâ ve nahfazu ehânâ ve nezdâdu keyle beîr (beîrin), zâlike keylun yesîr(yesîrun).



    1. ve lemmâ : ve olduğu zaman

    2. fetehû : açtılar

    3. metâa-hum : metalarını, eşyalarını

    4. vecedû : buldular

    5. bidâate-hum : onların sermayeleri, ana malları (erzak ile takas için götürdükleri mal)

    6. ruddet : iade edildi, geri verildi

    7. ileyhim : kendilerine, onlara

    8. kâlû : dediler

    9. yâ ebâ-nâ : ey babamız

    10. mâ nebgî : (daha) ne isteriz

    11. hâzihî : bu

    12. bidâatu-nâ : bizim sermayemiz

    13. ruddet : iade edildi

    14. ileynâ, : bize

    15. ve nemîru : ve erzak, yiyecek getiririz

    16. ehle-nâ : ailemize

    17. ve nahfazu : ve koruruz, muhafaza ederiz

    18. ehâ-nâ : kardeşimiz

    19. ve nezdâdu : ve arttırırız

    20. keyle : bir ölçek (ölçmede kullanılan bir birim, miktar)

    21. beîrin : (yük taşıyan) deve

    22. keyle beîrin : bir deve yükü (ölçüsü kadar)

    23. zâlike : işte bu

    24. keylun : ölçektir, miktardır

    25. yesîrun : azdır (kolaydır)





    İmam İskender Ali Mihr : Ve yüklerini (metalarını) açtıkları zaman sermayelerini kendilerine iade edilmiş buldular ve şöyle dediler: “Ey babamız! Daha ne isteriz. Bunlar bizim sermayemiz. Bize geri verilmiş ve ailemize (gene) erzak getiririz ve kardeşimizi koruruz. Ve (erzakımızı) bir deve yükü (daha) arttırırız. İşte bu az bir miktardır.”


    Diyanet İşleri : Yüklerini açıp zahire bedellerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte ödediğimiz bedeller de bize geri verilmiş. Onunla yine ailemize yiyecek getirir, kardeşimizi korur ve bir deve yükü zahire de fazladan alırız. Çünkü bu getirdiğimiz az bir zahiredir” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yüklerini açıp aldıkları zahîreye karşılık verdikleri bedelleri de yüklerinin içinde bulunca baba dediler, daha ne istiyoruz? İşte zahîre bedellerimiz de bize geri verilmiş. Onlarla tekrar âilemize zahîre getiririz, kardeşimizi koruruz, daha fazla zahîre alırız. Zâten bu seferki bize yetmeyecek kadar da az.


    Adem Uğur : Eşyalarını açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de bize geri verilmiş. (Onunla yine) ailemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu (seferki aldığımız) az bir miktardır.


    Ahmed Hulusi : Erzak yüklerini açtıklarında, verdikleri bedelin kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. . . Dediler ki: "Ey babamız. . . Daha ne isteriz? İşte ödediğimiz bedel bize iade olunmuş! Ailemiz için erzak alırız, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de arttırırız (fazla alırız kardeşimizin hakkı olarak). . . Zaten bu (aldığımız) kolay bir ölçektir. "


    Ahmet Tekin : Yüklerini, denklerini çözüp açtıklarında ödedikleri paraların geri verildiğini gördüler.
    'Ey babamız, daha ne istiyoruz. İşte sermayemiz bize geri verilmiş. Onunla ailemize yine yiyecek getiririz. Kardeşimizi koruruz. Bir deve yükü de fazla alırız. Zaten bu sefer çok az bir zahire aldık.' dediler.


    Ahmet Varol : Erzak yüklerini açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüler. 'Ey babamız! Daha ne istiyoruz! İşte sermayemiz de bize iade edilmiş. (Bununla) yine ailemize erzak alır, kardeşimizi korur ve bir deve yükü de artırırız. Bu (getirdiğimiz) az bir ölçektir' dediler.


    Ali Bulaç : Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: "Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünü de ilave ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir."


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet zahire yüklerini açtıkları zaman, sermayelerini kendilerine iade edilmiş bulunca şöyle dediler: “- Ey babamız! Daha ne isteriz, işte sermayemiz de bize iade edilmiş, yine ailemize erzak getiririz, kardeşimizi de koruruz, hem bir deve yükü fazla zahire alırız; şimdi bu aldığımız, pek az bir zahiredir.”


    Bekir Sadak : Yuklerini acinca karsilik olarak goturdukleri mallarinin kendilerine iade edilmis oldugunu gorduler. «Ey babamiz! Daha ne isteriz; iste mallarimiz da bize iade edilmis; ailemize onunla yine yiyecek getirir, kardesimizi de korur ve bir deve yuku de artÙrmÙs oluruz; esasen bu az bir seydir» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar yüklerini açınca, zahire bedellerinin kendilerine geri verirdiğini gördüler, «ey babamız, daha ne isteriz ? İşte sermayemiz bize geri verilmiş, yine (bununla) ailemize gıda maddesi satın alıp getiririz; hem kardeşimizi koruruz, hem de onun adına bir deve yükü artırmış oluruz. Bu getirdiğimiz gıda maddesi pek az bir ölçek».


    Diyanet İşleri (eski) : Yüklerini açınca karşılık olarak götürdükleri mallarının kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. 'Ey babamız! Daha ne isteriz; işte mallarımız da bize iade edilmiş; ailemize onunla yine yiyecek getirir, kardeşimizi de korur ve bir deve yükü de artırmış oluruz; esasen bu az bir şeydir' dediler.


    Diyanet Vakfi : Eşyalarını açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verildiğini gördüler. Dediler ki: Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de bize geri verilmiş. (Onunla yine) ailemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü bu (seferki aldığımız) az bir miktardır.


    Edip Yüksel : Erzak yüklerini açınca, eşyalarının kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüler ve, 'Ey babamız, daha ne isteriz? İşte eşyalarımız bize geri verilmiş. Ailemizin geçimini sağlar, kardeşimizi korur ve bir deve yükü daha erzak alırız. Bu, kolay bir iştir,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken meta'larını açtıklarında sermayelerini kendilerine iade edilmiş buldular, ey pederimiz! dediler: daha ne isteriz, işte sermayemiz de bize iade edilmiş yine ailemize erzak getiririz, kardeşimizi de muhafaza ederiz, hem bir deve yükü fazla alırız ki bu az bir şey


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derken yüklerini açtıklarında sermayelerini kendilerine iade edilmiş buldular. Dediler ki: «Ey babamız, daha ne isteriz, işte sermayemiz de bize iade edilmiş! Yine ailemize erzak getiririz, kardeşimizi de koruruz, belki bir deve yükü fazla alırız ki bu (aldığımız zaten) az bir şey!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Derken yüklerini açtılar ve sermayelerini kendilerine geri verilmiş olarak buldular. Dediler ki: «Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte sermayelerimiz de bize iade edilmiş. Bununla yine ailemize zahire alır getiririz, kardeşimizi de koruruz, üstelik bir yük daha fazla zahire alırız. Zaten bu aldığımız pek az bir zahiredir.»


    Fizilal-il Kuran : Zahire yüklerini açıp da ödemiş oldukları bedelin kendilerine geri verildiğini gördüklerinde dediler ki; «Ey babamız, senden yanlış birşey istemiyoruz. İşte ödemiş olduğumuz bedel bize geri verilmiş. Ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz, böylece bir deve yükü daha fazla zahiremiz olur. Bunu sağlamak kolay bir iştir artık.»


    Gültekin Onan : Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde dediler ki: "Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ehlimize (ailemize) erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünü de ilave ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir."


    Hasan Basri Çantay : Meta'larını (zahîre yüklerini) açdıkları zaman sermâyelerini kendilerine geri gönderilmiş buldular. «Ey babamız, dediler, daha ne istiyoruz, işte sermâyemiz de bize iade edilmiş. (Biz onunla tekrar) ailemize zahîre getiririz. Kardeşimizi koruruz. Bir deve yükü zahîre de artırırız. Bu (seferki aldığımız) az bir ölçekdir (bizi idare etmez)».


    Hayrat Neşriyat : Derken eşyâlarını açtıklarında, (götürdükleri) sermâyelerini kendilerine geri verilmiş buldular. Dediler ki: 'Ey babamız! Daha ne istiyoruz? İşte sermâyemiz, bize geri verilmiş! Yine âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi de muhâfaza ederiz, hem bir deve yükü fazla alırız. Bu, (böyle cömert bir hükümdâra göre) az bir ölçektir. (Bize yine verir!)'


    İbni Kesir : Yüklerini açyıkları vakit; karşılık olarak götürdüklerinin kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. Dediler ki: Ey babamız, daha ne isteriz, işte mallarımız da bize geri verilmiş, onunla ailemize yine zahire getiririz. Kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü zahire artırırız. Esasen bu, az bir ölçektir.


    Muhammed Esed : Ve neden sonra, denkleri çözdüklerinde, (takas için götürdükleri) malların kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler; "Ey babamız!" dediler, "Başka ne isteyebiliriz? İşte kendi mallarımız, olduğu gibi bize bırakılmış! (Eğer Bünyamin'in bizimle gelmesine izin verirsen) bu mallarla ailemize (yeniden) erzak getirebilir, kardeşimizi de (iyi) koruyup gözetir ve (böylece) birer deve yükü zahire fazladan elde etmiş oluruz. Zaten bu (ilk seferde getirdiğimiz) tartıca pek az sayılır".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki yüklerini açtılar, sermayelerini kendilerine red edilmiş buldular. Dediler ki: «Ey pederimiz! Daha ne isteriz? Bu bizim sermayemizdir, bize iade edilmiş. Ailemize yine zahire getiririz ve kardeşimizi muhafaza ederiz ve bir deve yükü de arttırırız. Bu ise az bir zahiredir.»


    Ömer Öngüt : Yüklerini açınca zahire bedellerinin kendilerine iâde edilmiş olduğunu gördüler. Dediler ki: “Ey babamız! Daha ne isteriz? İşte sermayemiz de bize iâde edilmiş! (Onunla yine) âilemize yiyecek getiririz. Kardeşimizi de koruruz. Bir deve yükü de fazla alırız, bu seferki az idi, bize yetmez. ”


    Şaban Piriş : Yüklerini açınca karşılık olarak götürdükleri sermayelerinin kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. -Ey babamız! Daha ne isteriz; işte sermayemiz de bize iade edilmiş; ailemize onunla yine yiyecek getirir, kardeşimizi de korur ve bir deve yükü de artırmış oluruz; esasen bu az bir şeydir, dediler.


    Suat Yıldırım : Yüklerini açınca da, zahîre bedellerinin yükleri içine geri konulduğunu gördüler ve:"Baba, baba! dediler, daha ne istiyoruz, işte verdiğimiz zahîre bedellerimiz de bize geri verilmiş! Gidelim, yine evimize erzak getiririz, kardeşimizi de koruruz, hem bir deve yükü de fazla alırız.Çünkü bu sefer aldığımız, az bir ölçektir (ihtiyacımıza yetmez)"


    Süleyman Ateş : Zahire yüklerini açtıklarında sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüler. Dediler ki: "Ey babamız, daha ne istiyoruz? İşte sermayemiz de bize geri verilmiş! Yine âilemize yiyecek getiririz. Kardeşimizi koruruz, bir deve yükü de fazla (azık) alırız. (Çünkü) Bu, az bir ölçüdür (bize yetmez)."


    Tefhim-ul Kuran : Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: «Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünü de ilâve ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir.»


    Ümit Şimşek : Eşyalarını açtıklarında, erzak bedellerinin kendilerine iade edilmiş olduğunu gördüler. 'Daha ne istiyoruz, baba?' dediler. 'İşte, erzak bedellerimiz bize geri verilmiş. Bununla biz ailemize tekrar erzak getiririz; kardeşimizi de koruruz; fazladan da bir deve yükü erzak daha alırız. Bu aldığımız ise az bir erzaktır.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yüklerini açtıklarında sermayelerini buldular; onlara geri verilmişti. "Ey babamız, dediler, daha ne istiyoruz! İşte sermayemiz, bize geri verilmiş. Ailemize yeniden yiyecek alırız. Kardeşimizi koruruz. Bir deve yükü zahire de ilave ederiz. Zaten şu aldığımız az bir miktardır."
     



  7. قَالَ لَنْ أُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتَّى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِّنَ اللّهِ لَتَأْتُنَّنِي بِهِ إِلاَّ أَن يُحَاطَ بِكُمْ فَلَمَّا آتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ



    Kâle len ursilehu meakum hattâ tu’tûni mevsikan minallâhi le te’tunnenî bihî illâ en yuhâta bikum, fe lemmâ âtevhu mevsikahum kâlallâhu alâ mâ nekûlu vekîl(vekîlun).



    1. kâle : dedi

    2. len ursile-hu : onu göndermem

    3. mea-kum : sizinle beraber

    4. hattâ : ...e kadar

    5. tu'tû-ni : bana verin

    6. mevsikan : sağlam söz (misak)

    7. min allâhi : Allah'tan

    8. le te'tunne-nî : mutlaka bana getireceksiniz

    9. bi-hi : onu

    10. illâ : ancak, başka, olmadıkça

    11. en yuhâta : kuşatılmak, ihata edilmek

    12. bikum, : sizinle, sizi

    13. fe lemmâ : böylece, olduğu zaman

    14. âtev-hu : ona verdiler

    15. mevsika-hum : sağlam söz, kesin sözlerini

    16. kâle : dedi

    17. allâhu : Allah

    18. alâ mâ nekûlu : söylediğimiz şeylere

    19. vekîlun : vekildir





    İmam İskender Ali Mihr : (Yâkub A.S): “Sizin kuşatılmanız hariç onu mutlaka bana getireceğinize dair, Allah adına bir misak (kesin söz) verinceye kadar onu sizinle göndermem." dedi. Bunun üzerine ona misaklerini verdiler. O zaman şöyle dedi: “Allah bizim söylediklerimize vekildir.”


    Diyanet İşleri : Babaları, “Kuşatılıp çaresiz durumda kalmanız hariç, onu bana geri getireceğinize dair Allah adına sağlam bir söz vermedikçe, onu sizinle göndermeyeceğim” dedi. Ona güvencelerini verdiklerinde, “Allah söylediklerimize vekildir” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Etrâfınız kuşatılmadıkça dedi, onu mutlaka geri getireceğinize dâir Allah adına bir söz vermezseniz sizinle imkânı yok göndermem onu. Onlar, söz verince de bu dediklerimize Allah tanık olsun dedi.


    Adem Uğur : (Ya'kub) dedi ki: Kuşatılmanız (ve çaresiz kalma durumunuz) hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına bana sağlam bir söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem! Ona (istediği şekilde) teminatlarını verdiklerinde dedi ki: Söylediklerimize Allah şahittir.


    Ahmed Hulusi : (Babaları) dedi ki: "Çepeçevre kuşatılıp öldürülme durumuna düşmedikçe, onu bana kesin olarak geri getireceğinize Allâh adına yemin etmezseniz, onu sizinle göndermem". . . Ne zaman ki sağlam sözlerini verdiler, (babaları) dedi ki: "Allâh, söylediklerimize Vekiyl'dir. "


    Ahmet Tekin : Babaları:
    'Hepiniz kuşatılıp, çaresiz kalmadıkça, onu mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına bir söz, bir yemin vermedikçe, onu asla sizinle göndermem' dedi. Onlar da, Allah’a and içerek babalarına söz verince, babaları:
    'Bu söylediklerimizi denetleyen, kaydeden, hesabını soracak, şâhitlik edecek olan Allah’tır' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki:'Çepeçevre kuşatılıp (çaresiz kalmanız) dışında onu bana mutlaka getireceğiniz üzere Allah adına kesin söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermeyeceğim.' Ona kesin söz verdiklerinde: 'Allah, söylediklerimize vekildir' dedi.


    Ali Bulaç : "Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle asla gönderemem." dedi. Böylelikle ona kesin bir söz verince dedi ki: "Allah, söylediklerimize vekildir."


    Ali Fikri Yavuz : Babaları: “- Siz ölümle kuşatılmadıkça, muhakkak surette onu (Bünyamin’i) bana getireceğinize dair Allah’dan sağlam bir yemini bana verişinize kadar, asla onu sizinle beraber gönderemem.” dedi. Onlar, babalarına yeminlerini verince, o şöyle dedi: “-Allah söylediklerimiz üzerine vekildir (onları yerine getirir).”


    Bekir Sadak : Babalari: «Hepiniz helak olmadikca onu bana geri getireceginize dair Allah'a karsi saglam bir soz vermezseniz, sizinle gondermeyecegim» dedi. Soz verdiklerinde: «Sozumuze Allah vekildir» dedi.


    Celal Yıldırım : Yâkub, «Onu bana (geri) getireceğinize dair Allah adına sağlam ve kesin söz vermedikçe, onu elbette sizinle göndermiyeceğim. Meğer ki kuşatılıp ölümle burun buruna gelmiş olsanız» dedi. Sağlam ve güvenilir söz verdiklerinde Yâkub, «Allah bu dediklerimize karşı vekildir» diyerek (razı oldu).


    Diyanet İşleri (eski) : Babaları: 'Hepiniz helak olmadıkça onu bana geri getireceğinize dair Allah'a karşı sağlam bir söz vermezseniz, sizinle göndermeyeceğim' dedi. Söz verdiklerinde: 'Sözümüze Allah vekildir' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Ya'kub) dedi ki: Kuşatılmanız (ve çaresiz kalma durumunuz) hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına bana sağlam bir söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!» Ona (istediği şekilde) teminatlarını verdiklerinde dedi ki: Söylediklerimize Allah şahittir.


    Edip Yüksel : 'Hepiniz kuşatılıp engellenmedikçe onu bana getireceğinize dair bana, ALLAH adına sağlam bir söz vermezseniz, onu sizinle beraber göndermem. Onlar ona söz verince, 'Söylediklerimize ALLAH tanıktır,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi: ihtimali yok onu sizinle beraber göndermem, tâ ki bana hepiniz ihata edilmedikçe onu behamehal getireceğinize dâir Allahdan bir mîsak veresiniz, vaktâ ki misaklarını verdiler, dedi ki: Allah söylediklerimize karşı vekil


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Kesinlikle onu sizinle beraber göndermem, ta ki hepiniz her taraftan kuşatılmadıkça, onu mutlaka bana getireceğinize dair Allah'a yemin edesiniz!» Söz verdikleri vakit dedi ki: «Allah söylediklerimize karşı vekildir!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Babaları dedi ki: «Hepiniz çaresiz kalmadıkça onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah'dan bir yemin vermedikçe, onu, kesinlikle sizinle göndermem». Onlar da Allah'a and içerek babalarına söz verince, babaları dedi ki: «Bu söylediklerinize Allah vekildir».


    Fizilal-il Kuran : Babaları «Hep birlikte ölüm çemberine düşmeniz ihtimali dışında, onu kesinlikle geri getireceğinize ilişkin bana Allah adına sağlam bir güvence, bağlayıcı bir söz vermedikçe onu sizinle
    göndermem» dedi. Oğullarının istediği güvenceyi vermeleri üzerine dedi ki; «Bu söylediklerimize Allah vekildir.»


    Gültekin Onan : "Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize dair Tanrı adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle asla gönderemem" dedi. Böylelikle ona kesin bir söz verince dedi ki: "Tanrı, söylediklerimize vekildir."


    Hasan Basri Çantay : (Ya'kub): «Etraafınız kuşatılıb (çaresiz kalmanız müstesna) onu bana behemehal getireceğinize dâir Allahdan bana sağlam bir teahhüd verilinceye kadar onu sizinle beraber, (kaabil değil) göndermem» dedi. Artık ona (babalarına) te'mînâtlarını verince o da: «Allah benim ve sizin bu dediklerimize vekîl (şâhid olsun)» dedi.


    Hayrat Neşriyat : (Babaları) dedi ki: 'Etrâfınız kuşatılmadıkça (öylesine çâresiz kalmanız müstesnâ), onu bana mutlaka getireceğinize dâir, Allah adına bana sağlam bir söz vermedikçe, onu sizinle berâber aslâ göndermem!' Ne zaman ki ona te’mînâtlarını verdiler,(o da:) 'Allah, söylediklerimize Vekîldir' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Etrafınız kuşatılmadıkça muhakkak bana getireceğinize dair Allah'a karşı sağlam bir söz vermezseniz, onu sizinle asla göndermem. Artık onlar söz verince: Allah söylediklerinize Vekil'dir, dedi.


    Muhammed Esed : (Yakub,) "Hepiniz (ölümle) kuşatılıp kıstırılmadıkça" dedi, "onu bana geri getireceğinize dair bana Allah huzurunda yeminle söz verinceye kadar onu sizinle göndermeyeceğim!" Ve yeminle söz verdiklerinde de, "(Bu) konuştuklarımıza Allah şahittir!" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Onu sizinle beraber göndermem, onu bana getireceğinize dair Allah Teâlâ'dan bana sağlam bir ahidde bulunacağınıza değin. Meğer ki, etrafınız ihata edilecek olsun.» Vaktâ ki, ona ahidlerini getiriverdiler. Dedi ki: «Allah Teâlâ da dediklerimizin üzerine şahiddir.»


    Ömer Öngüt : Babaları dedi ki: “Etrafınızın çepeçevre kuşatılması (çaresiz kalmanız) hariç, onu bana geri getireceğinize dair Allah'a karşı sağlam bir söz vermezseniz, onu aslâ sizinle göndermem. ” Artık onlar ona söz verince: “Allah söylediklerinize şâhit olsun. ” dedi.


    Şaban Piriş : Babaları: -Hepiniz kuşatılmadıkça onu bana geri getireceğinize dair Allah’a karşı sağlam bir söz vermezseniz, onu sizinle göndermeyeceğim, dedi. Söz verdiklerinde: -Sözümüze Allah vekildir, dedi.


    Suat Yıldırım : Yâkub şöyle cevap verdi: "Siz kendiniz helâk olmadıkça, onu bana getireceğinize dair Allah’ın huzurunda sağlam bir söz vermeden, ben asla onu sizinle göndermem!" Onlar kendisine kesin söz verince de dedi ki: "Allah Teâlâ da bu söylediklerimize şahittir, gözeticidir."


    Süleyman Ateş : (Ya'kûb): "Hepiniz kuşatılıp engellenmedikçe siz, onu bana getireceğinize dair Allâh adına bana sağlam söz vermeden onu asla sizinle göndermem!" dedi. Ne zaman ki, sözlerini verdiler, (Ya'kûb): "Söylediğimize Allâh, vekildir!" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : «Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle asla gönderemem.» dedi. Böylelikle Ona onlar kesin bir söz verince dedi ki: «Allah, söylediklerimize karşı vekildir.»


    Ümit Şimşek : Yakub dedi ki: 'Hepinizi birden bir felâket kuşatmadıkça onu bana getireceğinize dair Allah adına sağlam bir söz vermezseniz onu sizinle göndermem.' Onlar bunu taahhüt edince, Yakub 'Bu söylediklerimiz üzerinde Allah görüp gözeticidir' dedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yakub dedi: "Hepinizin çepeçevre kuşatılması müstesna, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah'tan bir garanti vermedikçe, onu sizinle asla göndermem." Kardeşler ona garanti verince şöyle dedi: "Şu söylediğinize Allah Vekîl'dir."
     


  8. وَقَالَ يَا بَنِيَّ لاَ تَدْخُلُواْ مِن بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُواْ مِنْ أَبْوَابٍ مُّتَفَرِّقَةٍ وَمَا أُغْنِي عَنكُم مِّنَ اللّهِ مِن شَيْءٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ



    Ve kâle yâ beniyye lâ tedhulû min bâbin vâhidin vedhulû min ebvâbin muteferrikah(muteferrikatin), ve mâ ugnî ankum minallâhi min şey(şey’in) inil hukmu illâ lillâh(lillâhi), aleyhi tevekkeltu ve aleyhi fel yetevekkelil mutevekkilûn(mutevekkilûne).



    1. ve kâle : ve dedi

    2. yâ beniyye : ey oğullarım

    3. lâ tedhulû : girmeyiniz

    4. min bâbin : kapıdan

    5. vâhidin : tek

    6. ve udhulû : ve giriniz

    7. min ebvâbin : kapılardan

    8. muteferrikatin : ayrı ayrı

    9. ve mâ ugnî : ve ben kâfi gelemem, fayda veremem, gideremem

    10. ankum : sizden, size

    11. min allâhi : Allah'tan

    12. min şeyin : bir şeyi (bir şeyden)

    13. inil hukmu (in el hukmu) : hüküm ise

    14. illâ : ancak, yalnız

    15. lillâhi (li allâhi) : Allah'ın, Allah'a ait

    16. aleyhi : ona

    17. tevekkeltu : tevekkül ettim

    18. ve aleyhi : ve ona

    19. fe li yetevekkeli : artık tevekkül etsinler

    20. el mutevekkilûne : tevekkül edenler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve şöyle dedi: “Ey oğullarım! Bir tek kapıdan girmeyiniz. Ayrı kapılardan giriniz. Allah'tan olan bir şeyi sizden gideremem. Hüküm ancak Allah'a aittir. Ben, O'na tevekkül ettim. Artık tevekkül edenler de, O'na tevekkül etsinler."


    Diyanet İşleri : Sonra da, “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. Hüküm ancak Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül etsinler” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve oğullarım dedi, hepiniz aynı kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Fakat gene de Allah'ın takdîr ettiği hiçbir şeyi gideremem sizden; hüküm, ancak Allah'ındır. Ona dayandım ve dayananlar da ancak ona dayanmalı.


    Adem Uğur : Sonra şöyle dedi: Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah'tan başkasının değildir. (Onun için) ben yalnız O'na dayandım. Tevekkül edenler yalnız O'na dayansınlar.


    Ahmed Hulusi : Ve dedi ki: "Ey oğullarım. . . Tek bir kapıdan girmeyin. . . Ayrı ayrı kapılardan girin. . . (Gerçi) Allâh'tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. . . Hüküm ancak Allâh'ındır. . . O'na tevekkül (hakikatimdeki El Vekiyl ismi özelliğinin gereğini yerine getireceğine iman) ettim ve O'na yöneliyorum. . . Tevekkül edenler O'na tevekkül etsin. "


    Ahmet Tekin : Onlara:
    'Oğullarım, şehre hepiniz bir kapıdan girmeyin. Ayrı ayrı kapılardan girin. Size Allah’tan gelecek hiçbir şeyi engelleyemem. Hükümranlık ve icraat yalnız Allah’a aittir. O’na dayanıp güvendim, işlerimi O’na havale ettim. Bütün tevekkül sahipleri O’na, sadece O’na dayanıp güvensinler.' dedi.


    Ahmet Varol : Yine dedi ki: 'Ey oğullarım! Tek bir kapıdan girmeyin, değişik kapılardan girin. Bununla birlikte ben, Allah'ın (hükmünden) bir şeyi sizden savamam. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben O'na güvendim. Güvenenler de yalnızca O'na güvensinler.'


    Ali Bulaç : Ve dedi ki: "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah'tan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler."


    Ali Fikri Yavuz : (Mısır’a hareket etmek üzere olan çocuklarına) dedi ki: “- Ey yavrularım! Şehire bir kapıdan girmeyin de, ayrı ayrı kapılardan girin (size nazar değmesin). Böyle olmakla beraber, Allah’ın hükmünden hiç bir şeyi sizden gideremem. Hüküm ancak Allah’ındır; yalnız ona tevekkül ettim ve tevekkül edenler de yalnız ona dayanıp güvenmelidirler.”


    Bekir Sadak : Babalari: «Ogullarim! Tek bir kapidan degil, ayri ayri kapilardan girin. Ama Allah katinda size bir faydam olmaz, hukum ancak Allah'indir, O'na guvendim, guvenenler de O'na guvensinler» dedi.


    Celal Yıldırım : Yâkub, «ey oğullarım! (Mısır'a) bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Bununla beraber sizden Allah'ın takdirini çevirecek de değilim. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben O'na güvenip dayandım ; güvenip dayanmak isteyenler de ancak O'na güvenip dayansınlar» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Babaları: 'Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam olmaz, hüküm ancak Allah'ındır, O'na güvendim, güvenenler de O'na güvensinler' dedi.
    Diyanet Vakfi : Sonra şöyle dedi: Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah'tan başkasının değildir. (Onun için) ben yalnız O'na dayandım. Tevekkül edenler yalnız O'na dayansınlar.


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Yavrularım, bir tek kapıdan girmeyin; farklı kapılardan girin. Ne var ki, ALLAH'ın önceden belirlediği şeyden sizi kurtaramam. Hüküm ALLAH'ındır ancak. Ben O'na güvendim. Güvenenler O'na güvenmeli.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey yavrularım! Dedi: bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin, maamafih ne yapsam sizden hiç bir şeyde Allahın takdirini def'edemem, huküm ancak Allahındır, ben ona tevekkül kıldım ve hep ona tevekkül etmelidir onun için bütün mütevekkiller


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Yavrularım! Bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin! Gerçi ne yapsam, hiçbir şeyde Allah'ın takdirini sizden savamam! Hüküm ancak Allah'ındır! Ben O'na tevekkül kıldım. Onun için bütün tevekkül edenler O'na tevekkül etmelidirler!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve dedi ki: «Ey yavrularım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah'ın takdirini sizden engelleyemem. Hüküm yalnızca Allah'ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O'na tevekkül etmelidirler.»


    Fizilal-il Kuran : Yavrularım, şehre aynı kapıdan girmeyiniz, değişik kapılardan giriniz. Gerçi ben Allah'ın size ilişkin hiçbir ön kararını başınızdan savamam. Egemenlik sadece Allah'ın tekelindedir. Ben yalnız O'na güveniyorum. Tüm dayanak arayanlar da yalnız O'na güvenmelidirler.


    Gültekin Onan : Ve dedi ki: "Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Tanrı'dan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Tanrı'nındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler."


    Hasan Basri Çantay : (Hareketleri esnasında da,şunu) söyledi: «Oğullarım, (Mısıra) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. (Bununla beraber bu sözümle) Allah (ın kazaasından) hiç bir şey'i sizden gideremem. Hüküm Allahdan başkasının değildir. Ben ancak Ona güvenib dayandım. Tevekkül edenler de yalınız Ona güvenib dayanmalıdır».


    Hayrat Neşriyat : Sonra dedi ki: 'Ey oğullarım! (Mısır’a) tek bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin (ki nazar değmesin)! Bununla berâber, Allah’dan (gelecek) hiçbir şeyi sizden def' edemem. Hüküm ancak Allah’ındır. O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de ancak O’na güvenip dayansın!'


    İbni Kesir : Ve dedi ki: Oğullarım, hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Bununla beraber, Allah katında size bir faydam olmaz. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben, O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O'na tevekkül etsinler.


    Muhammed Esed : Ve "Oğullarım!" diye ekledi, "(Şehre) hepiniz tek bir kapıdan girmeyin; her biriniz ayrı ayrı kapılardan girin. Bununla beraber (eğer başınıza yine de bir hal gelirse, bilin ki) Allah'a karşı sizin için elimden bir şey gelmez: çünkü hüküm yalnızca Allah'a aittir. Ben O'na güven duyuyorum. Ve (O'nun varlığına) inananlar da yalnız O'na güvensinler!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve dedi ki: «Oğullarım! Bir kapıdan girmeyiniz, ayrı ayrı kapılardan giriniz. Maamafih Allah tarafından mukadder olan hangi bir şeyi sizden def'edemem. Hüküm ancak Allah'ındır. Ben Allah'a tevekkül ettim, ve tevekkül edenler ancak O'na tevekkül etsinler.»


    Ömer Öngüt : Sonra şöyle dedi: “Oğullarım! Şehre bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. (Olur ki herhangi bir musibetle karşılaşırsınız. ) Bununla beraber ben, Allah'ın hükmünden hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm yalnız Allah'ındır. Ben ancak O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de O'na tevekkül etsinler. ”


    Şaban Piriş : Babaları: -Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katında size bir faydam olmaz, hüküm ancak Allah’ındır, O’na güvendim, güvenenler de O’na güvensinler, dedi.


    Suat Yıldırım : Ve "Evlatlarım!" diye ilave etti: "Şehre aynı kapıdan değil de, ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah’tan gelecek takdiri önleyemem. Zira hüküm yetkisi, yalnız Allah’ındır. Onun içindir ki ben ancak O’na dayanır, O’na güvenirim. Tevekkül edenler de yalnız O’na dayanıp güvenmelidirler."


    Süleyman Ateş : Ve dedi ki: "Oğullarım, (Mısır'a) bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm, yalnız Allâh'ındır. (O size ne takdir etmişse muhakkak olacaktır.) Ben O'na tevekkül ettim, tevekkül edenler de O'na tevekkül etsinler!"


    Tefhim-ul Kuran : Ve dedi ki: «Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah'tan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O'na tevekkül etmelidirler.»


    Ümit Şimşek : Sonra da şöyle dedi: 'Evlâtlarım, şehre bir kapıdan girmeyin, farklı kapılardan girin. Gerçi Allah'tan size gelecek birşeyi ben önleyemem. Hüküm Allah'ındır; ben Ona tevekkül ettim. Tevekkül edecek olanlar da Ona dayansınlar.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yakub şunu da söyledi: "Oğullarım, birtek kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben, Allah'ın takdir ettiği birşeyi sizden savamam, hüküm yalnız Allah'ındır. Yalnız O'na dayandım ben, yalnız O'na güvenip dayansın tevekkül sahipleri."
     


  9. وَلَمَّا دَخَلُواْ مِنْ حَيْثُ أَمَرَهُمْ أَبُوهُم مَّا كَانَ يُغْنِي عَنْهُم مِّنَ اللّهِ مِن شَيْءٍ إِلاَّ حَاجَةً فِي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضَاهَا وَإِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِّمَا عَلَّمْنَاهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ



    Ve lemmâ dehalû min haysu emerehum ebûhum, mâ kâne yugnî anhum minallâhi min şey’in illâ hâceten fî nefsi ya’kûbe kadâhâ, ve innehu le zû ilmin limâ allemnâhu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).



    1. ve lemmâ : ve olduğu zaman, böylece

    2. dehalû : girdiler

    3. min haysu : yerde, yerden

    4. emere-hum : onlara emretti

    5. ebû-hum, : onların babaları

    6. mâ kâne : olmadı, olmazdı

    7. yugnî : kâfi gelir, fayda verir, giderir

    8. an-hum : onlardan

    9. min allâhi : Allah'tan

    10. min şey'in : bir şeyi, bir şeyden

    11. illâ : ancak, başka

    12. hâceten : bir dilek, bir hacet

    13. fî nefsi : nefsinde

    14. ya'kûbe : Yâkub

    15. kadâ-hâ, : o vuku buldu, onu (işi, olayı) yerine getirdi

    16. ve inne-hu : ve muhakkak o, çünkü o

    17. le : mutlaka, elbette

    18. zû ilmin : bir ilim sahibi

    19. limâ : sebebiyle, için

    20. allemnâ-hu : ona öğrettik

    21. ve lâkinne : ve lâkin, fakat

    22. eksere en nâsi : insanların çoğu

    23. lâ ya'lemûne : bilmezler, bilmiyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve babalarının onlara emrettiği yerden girdiler. Fakat bu, Allah'tan olan bir şeyi onlardan gidermedi (onlara bir fayda vermedi). Ancak (bu), Yâkub (A.S) nefsindeki bir dileği yerine getirmiş oldu. Muhakkak ki; o, Biz ona öğrettiğimiz için bir ilmin sahibi idi. Fakat insanların çoğu bilmez.


    Diyanet İşleri : Babalarının emrettiği şekilde (ayrı kapılardan) girdiklerinde (bile) bu, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan uzaklaştıracak değildi. Sadece Yakub, içindeki bir dileği ortaya koymuş oldu. Şüphesiz o, biz kendisine öğrettiğimiz için bilgi sahibidir. Fakat insanların çoğu bilmezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Babalarının emrettiği gibi Mısır'a girdiler ama bu, Allah'ın takdîrinden hiçbir şeyi gideremedi, ancak Yakup'un dileği yerine gelmiş oldu ve şüphe yok ki Yakup, kendisine öğretmiş olduğumuzdan dolayı bir bilgiye sâhipti, fakat insanların çoğu bilmez.


    Adem Uğur : Babalarının kendilerine emrettiği yerden (çeşitli kapılardan) girdiklerinde (onun emrini yerine getirdiler. Fakat bu tedbir) Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı; ancak Ya'kub içindeki bir dileği açığa vurmuş oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmezler.


    Ahmed Hulusi : Babalarının emrettiği şekilde ayrı kapılardan girmeleri, Allâh hükmünü değiştirecek değildi. . . Ne var ki bu, Yakup'un gönlünün duasıydı; onu açığa çıkardı. . . Muhakkak ki O, kendisine bizim talim etmemiz dolayısıyla ilim sahibiydi. . . Fakat insanların çoğunluğu (bu gerçekleri) bilmezler.


    Ahmet Tekin : Babalarının kendilerine emrettiği yerlerden şehre girdiklerinde, bu tedbir Allah’tan gelecek hiçbir şeyi engelleyemezdi. Sadece Yâkup, oğullarının sağsalim şehre varmalarıyla ilgili gönlündeki bir dileği yerine getirdi. Şüphesiz o ilim sahibiydi. Çünkü ona ilmi biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmez.


    Ahmet Varol : Nitekim babalarının emrettiği yerden girdiler. Bu, Allah'tan (gelecek) bir şeyi onlardan savamazdı. Yalnız Yakub'un içindeki bir dileği açığa çıkarmış oldu. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimizden dolayı ilim sahibi biriydi. Ancak insanların çoğu bilmez.


    Ali Bulaç : Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiç bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar, babalarının emrettiği şekilde şehre girince, (bu ayrı ayrı kapılardan girişleri), Allah’ın takdirinden hiç bir şeyi gideremedi (yine hırsızlıkla itham edildiler). Ancak Yâkub’un kendisine ait gözden korunma tedbirini, yerine getirdi. Doğrusu o (Yâkub A.S.) bir ilim sahibi idi. Çünkü biz kendisine vahy ile öğretmiştik. Fakat insanların çoğu (kâfirler), Allah’ın ilhamını bilmezler.


    Bekir Sadak : Babalarinin emrettigi gibi girdiler. Esasen bu, Allah katinda onlara bir fayda saglamazdi, ancak Yakub icindeki arzuyu ortaya koymus oldu. O, suphesiz kendisine ogrettigimizi bilir fakat insanlarin cogu bilmezler. *


    Celal Yıldırım : Babalarının emrettiği gibi (şehre) girdiler. Bu durum Allah'ın takdirinden bir şeyi geri çevirecek değildi; sadece Yâkub'un içindeki arzuya uyularak yerine getirilmişti. Şüphesiz ki Yâkub bizim kendisine öğrettiğimiz ölçüde ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Babalarının emrettiği gibi girdiler. Esasen bu, Allah katında onlara bir fayda sağlamazdı, ancak Yakub içindeki arzuyu ortaya koymuş oldu. O, şüphesiz kendisine öğrettiğimizi bilir fakat insanların çoğu bilmezler.


    Diyanet Vakfi : Babalarının kendilerine emrettiği yerden (çeşitli kapılardan) girdiklerinde (onun emrini yerine getirdiler. Fakat bu tedbir) Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı; ancak Ya'kub içindeki bir dileği açığa vurmuş oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmezler.


    Edip Yüksel : Babalarının kendilerine emrettiği yerlerden girdiler. Bu, onları ALLAH'ın hiç bir takdirinden kurtaramazdı; ancak Yakup onlardan bunu istemekte özel bir nedene sahipti. O, kendisine öğrettiğimiz belli bir bilgiye sahipti; fakat halkın çoğu bilmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Vaktâ ki babalarının emrettiği yerden girdiler, o, onlardan Allahın takdirinden hiç bir şey'i def'etmiyordu ancak Yakubun nefsindeki bir haceti kaza etmişti, şüphe yok ki o muhakkak bir ilim sahibi idi, çünkü biz kendisine ta'lim etmiştik ve lâkin nâsın ekserisi bilmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Babalarının emrettiği yerden girdiklerinde o, onlardan Allah'ın takdirinden hiçbir şeyi savuşturmuyordu; bu sadece Yak'ub'un içindeki bir isteği yerine getirmişti. Şüphesiz o bir bilgiye sahipti, çünkü biz kendisine öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ne zaman ki, şehre vardılar, o zaman babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiler. (Gerçi bu şekilde girmeleri) onlar hakında Allah'ın takdir ettiği hiçbir şeyi önleyemezdi, bu sadece Yakub'un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un kardeşleri babalarının direktifi uyarınca şehre girdiler. Gerçi bu önlem, Allah'ın onlara ilişkin hiçbir ön kararını başlarından savacak değildi. Sadece Yakub, içinden gelen bir görev duygusunun gereğini yerine getirmişti. Onun bu meseleye ilişkin, tarafımızdan kendisine öğretilmiş bilgisi vardı. Fakat insanların çoğu bu meseleye ilişkin gerçeği bilmezler.


    Gültekin Onan : Babalarının kendilerine buyurduğu yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Tanrı'dan gelecek olan hiç bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.


    Hasan Basri Çantay : Vaktaki onlar (Mısıra), babalarının kendilerine emretdiği vech ile, girdiler. Bu, Allahın (kazaasından) hiç bir şey'i onlardan gidermedi. Sâdece Ya'kubun nefsindeki dileği meydana çıkarmış oldu. Şübhe yok ki (Ya'kub), kendisini (vahy ile) öğretdiğimiz için, bir ılîm saahibi idi. Ancak insanların çoğu (sırrı kaderi) bilmezler.


    Hayrat Neşriyat : Daha sonra babalarının kendilerine emrettiği şekilde (ayrı ayrı kapılardan şehre)girdiklerinde, (bu tedbir, gerçekten) Allah’dan (gelecek) hiçbir şeyi onlardan def' edecek değildi; ancak Ya'kub’un içinde bulunan (tevekkülde, o şeyin sebeblerine de riâyete duyduğu) ihtiyâç ki, onu yerine getirmiş oldu. Ve şübhesiz ki o, kendisine öğrettiğimizden dolayı elbette bir ilim sâhibi idi; fakat insanların çoğu bilmezler.


    İbni Kesir : Babalarının kendilerine emrettiği yerden girdiler. Bu, Allah katında onlara bir fayda sağlamazdı. Ancak Ya'kub içindeki dileği meydana çıkarmış oldu. O, şüphe yok ki kendisine öğrettiğimiz için ilim sahibi idi, ama insanların çoğu bilmezler.


    Muhammed Esed : Ama onlar (Yusuf'un bulunduğu şehre) her ne kadar babalarının talimatına uygun olarak girdilerse de, bunun Allah'ın takdirine karşı onlara bir yararı olmadı; yalnızca, Yakub'un, (oğullarını korumak yönünde) duyduğu arzunun bir ifadesiydi bu. Çünkü, o kendisine öğrettiklerimiz sayesinde, (her zaman Allah'ın hükmünün geçerli olduğuna dair) yeterli bir bilgiye sahipti; ama insanların çoğu (bunu böyle) bilmezler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, babalarının kendilerine emrettiği veçh ile (şehre) girdiler, böyle bir giriş, onlardan hiçbir takdir-i ilâhiyi def'eder olmadı. Ancak Yâkub'un nefsindeki bir haceti yerine getirmiş oldu. Ve şüphe yok o, kendisine talim etmiş olduğumuzdan dolayı bir ilim sahibi idi. Velâkin insanların ekserisi bilmezler.


    Ömer Öngüt : Babalarının kendilerine emrettiği yerden (ayrı ayrı şehre) girdiler. Gerçi bu (tedbir), Allah'ın takdirinden hiçbir şeyi onlardan savamazdı. Ancak Yakub içindeki arzuyu ortaya koymuş oldu. Şüphesiz ki o ilim sahibiydi, ona biz öğretmiştik. Fakat insanların çoğu bilmezler.


    Şaban Piriş : Babalarının emrettiği gibi girdiler. Esasen bu, Allah’tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı ancak Yakub içindeki arzuyu ortaya koymuş oldu. O, şüphesiz kendisine öğrettiğimizi bilir; fakat insanların çoğu bilmezler.


    Suat Yıldırım : Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girerek onun emrini yerine getirdiler. Ama bu tedbir, Allah’ın kendileri hakkındaki takdiri karşısında hiç bir fayda sağlamadı. Sadece Yâkub’un içindeki bir dileği açığa çıkarmış oldu. O, kendisine Biz öğrettiğimizden ötürü ilim sahibi idi. (Bunun içindir ki "Allah’tan gelecek takdiri önleyemem." demişti.) Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.


    Süleyman Ateş : Babalarının emrettiği yerden (Mısır'a) girdiler; (gerçi) bu, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı. Ama sadece Ya'kûb, içindeki bir dileği söylemişti. O, kendisine öğrettiğimizden ötürü bilgi sâhibi idi (bundan dolayı 'Allâh'ın takdirinden hiçbir şeyi sizden savamam' demişti). Fakat insanların çoğu bilmezler.


    Tefhim-ul Kuran : Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır'a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub'un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah'tan gelecek olan hiç bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.


    Ümit Şimşek : Onlar babalarının söylediği şekilde şehre girdiler. Bununla Allah'tan onlara gelecek birşeyi önlemiş olmadılar; ancak Yakub'un gönlündeki bir arzuyu yerine getirdiler. Yakub ise, ona tarafımızdan öğrettiğimiz şeyler sayesinde ilim sahibi bir zat idi; ama insanların çoğu bunu bilmez.


    Yaşar Nuri Öztürk : Babalarının emrettiği yerlerden kente girdiklerinde, bu onlardan Allah'ın herhangi bir takdirini uzak tutmamıştı; sadece Yakub'un içindeki bir isteği gerçekleştirmişti. Yakub, bizim ona öğretmemizden dolayı bilgi sahibi idi. Ama halkın çoğu bunu bilmezdi.
     


  10. وَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَى يُوسُفَ آوَى إِلَيْهِ أَخَاهُ قَالَ إِنِّي أَنَاْ أَخُوكَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ



    Ve lemmâ dehalû alâ yûsufe âvâ ileyhi ehâhu, kâle innî ene ehûke fe lâ tebteis bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).



    1. ve lemmâ : olduğu zaman

    2. dehalû : girdiler

    3. alâ : ...a, huzuruna

    4. yûsufe : Yusuf'un

    5. âvâ : yanına aldı (barındırdı)

    6. ileyhi : ona

    7. ehâ-hu : onun kardeşi

    8. kâle : dedi

    9. in-nî : muhakkak, gerçekten ben

    10. ene : ben

    11. ehû-ke : senin kardeşin

    12. fe : artık

    13. lâ tebteis : üzülme

    14. bi-mâ : dolayısıyla, sebebiyle

    15. kânû : oldular

    16. ya'melûne : yapıyorlar




    İmam İskender Ali Mihr : “Yusuf (A.S)'ın huzuruna girdikleri zaman (öz) kardeşini yanına aldı. “Gerçekten ben senin kardeşinim, artık onların yaptıkları şeylere üzülme.” dedi.


    Diyanet İşleri : Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde; o, kardeşi Bünyamin’i yanına bağrına bastı ve (gizlice) “Haberin olsun ben senin kardeşinim, artık onların yaptıklarına üzülme” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yûsuf'un huzûruna girdikleri zaman Yûsuf, kardeşini yanına aldı da ben senin kardeşinim dedi, onların yaptıkları hareketten kederlenme.


    Adem Uğur : Yusuf'un yanına girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı ve "Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme" dedi.


    Ahmed Hulusi : (Kardeşler) Yusuf'un yanına vardıklarında, (Yusuf) kardeşini (Bünyamin'i) yanına getirtti ve: "Ben senin kardeşinim. . . Olanlardan dolayı üzülme!" dedi.


    Ahmet Tekin : Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde ötekilerin dalgınlıklarından istifade kardeşini kucakladı. Ve gizlice:


    'Ben senin kardeşinim. Onların yapmaya devam ettikleri şeylere üzülme.' dedi.


    Ahmet Varol : Yusuf'un huzuruna girdiklerinde o kardeşini kendi yanına aldı ve: 'Ben senin öz kardeşinim. Sen artık onların yaptıklarına üzülme' dedi.


    Ali Bulaç : Yusuf'un yanına girdikleri zaman, o, kardeşini bağrına bastı; "Ben" dedi. "Senin gerçekten kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme."


    Ali Fikri Yavuz : Yûsuf’un huzuruna vardıkları zaman, Yûsuf kardeşini (Bünyamin’i) yanına alıkoydu (ve ona): “- Ben senin kardeşinim, onların bize yapmış oldukları eziyetlere kederlenme” dedi.


    Bekir Sadak : Yusuf'un yanina girdiklerinde, kardesini bagrina basti ve: «Ben senin kardesinim, onlarin yaptiklarina artik uzulme» dedi.


    Celal Yıldırım : Onlar Yûsuf'un huzuruna girince ; kardeşini yanına aldı ve «şüphen olmasın ki, ben senin kardeşinim ; onların yaptıklarına artık üzülme !» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Yusuf'un yanına girdiklerinde, kardeşini bağrına bastı ve: 'Ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına artık üzülme' dedi.


    Diyanet Vakfi : Yusuf'un yanına girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı ve «Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme» dedi.


    Edip Yüksel : Yusuf'un huzuruna girdiklerinde, kardeşini yanına yaklaştırdı ve, 'Ben senin kardeşinim; onların yaptıklarına üzülme,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Vaktâ ki Yusüfün yanına girdiler, kardeşini kendine aldı ve ben, dedi: ben haberin olsun senin kardeşinim, sakın yapacaklarına göcürgenme


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yusuf'un yanına girdikleri vakit, kardeşini yanına aldı ve: «Haberin olsun ben senin kardeşinim, sakın yapacaklarına göcürgenme (üzülme)!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yusuf'un yanına girdikleri vakit, o, kardeşini (Bünyamin'i) yanında alıkoydu. Dedi ki: «Bilesin, ben, senin kardeşinim! İşte bundan dolayı onların yapacaklarına sakın üzülme!»


    Fizilal-il Kuran : Yakub'un oğulları, Yusuf'un yanına girdiklerinde o öz kardeşini bağrına basarak «Ben senin öz kardeşinim, onların yaptıkları kötülüklerden ötürü sakın tasalanma» dedi.


    Gültekin Onan : Yusuf'un yanına girdikleri zaman, o, kardeşini bağrına bastı; "Ben" dedi. "Senin gerçekten kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme."


    Hasan Basri Çantay : (Biraderler) Yuusufun huzuruna girince o, kardeşini kendi yanına aldı: «Ben senin hakîkî kardeşinim. Onların (geçmişde hakkımızda) yapmış olduklarına tasalanma» dedi.


    Hayrat Neşriyat : (Kardeşleri) nihâyet Yûsuf’un huzûruna girdiklerinde, kardeşini (Bünyâmin’i)bağrına bastı: 'Muhakkak (bilesin) ki ben gerçekten senin kardeşinim; artık (onların bize)yapmakta olduklarına üzülme!' dedi (ve yapacaklarını kardeşine anlattı).


    İbni Kesir : Yusuf'un yanına girince; o, kardeşini yanına aldı ve: Ben senin kardeşinim, onların yapmış olduklarına artık üzülme, dedi.


    Muhammed Esed : Ve Yusuf'un yanına vardıklarında, (Yusuf) kardeşi (Bünyamin)i bağrına bastı ve ona (gizlice): "Ben senin kardeşinim, artık onların geçmişte yaptıklarına üzülme!" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Yusuf'un huzuruna girdikleri zaman, kardeşini yanına alıverdi. Ve dedi ki: «Şüphe yok ben senin kardeşinim, artık yapar oldukları şeyden dolayı mahzun olma.»


    Ömer Öngüt : Yusuf'un yanına girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı ve: “Bilesin ki ben senin kardeşin Yusuf'um. Onların yaptıklarına artık üzülme!” dedi.


    Şaban Piriş : Yusuf’un yanına girdiklerinde, kardeşini bağrına bastı ve: -Ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına artık üzülme, dedi.


    Suat Yıldırım : Onlar Yusuf’un huzuruna girince, öz kardeşini yanına çekti ve: "İyi bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme!" dedi.


    Süleyman Ateş : (Kardeşleri), Yûsuf'un yanına girince, (Yûsuf, öz) kardeşi(Bünyami)n'i yanına aldı ve: "Ben senin kardeşinim, onların (bizim hakkımızda) yaptıklarına üzülme!" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Yusuf'un yanına girdikleri zaman, o, kardeşini bağrına bastı: «Ben» dedi. «Senin gerçekten kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme.»


    Ümit Şimşek : Yusuf'un huzuruna girdiklerinde, Yusuf kardeşini yanına aldı ve 'Ben senin kardeşinim; artık onların yaptıklarına tasalanma' dedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kardeşler Yûsuf'un yanına girdiklerinde, Yûsuf öz kardeşini yanına çekip dedi: "Şu bir gerçek ki, ben senin kardeşinim. Onların yapıp ettiklerine üzülme."
     


  11. فَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ



    Fe lemmâ cehhezehum bi cehâzihim ceales sikâyete fî rahli ahîhi, summe ezzene muezzinun eyyetuhel îru innekum le sârikûn(sârikûne).



    1. fe lemmâ : artık, böylece, olduğu zaman

    2. cehheze-hum : onları hazırladı

    3. bi cehâzi-him : onların yüklerini

    4. ceale : kıldı, yaptı (koydu)

    5. es sikâyete : su kabı

    6. fî rahli : yükün içine

    7. ahî-hi, : onun kardeşi (kendi kardeşi)

    8. summe : sonra

    9. ezzene : seslendi (ilân etti)

    10. muezzinun : müezzin, seslenen kişi, seslenmekle görevli kişi

    11. eyyetu-hâ : ey

    12. el îru : kafile

    13. inne-kum : muhakkak ki siz(ler)

    14. le : gerçekten

    15. sârikûne : hırsızlar





    İmam İskender Ali Mihr : Artık onların yükünü hazırladığı zaman su kabını, kardeşinin yükünün içine koydu. Sonra müezzin: “Ey kafile, muhakkak ki; siz gerçekten hırsızlarsınız!” diye seslendi.


    Diyanet İşleri : Yûsuf, onların yüklerini hazırlatırken su kabını kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra da bir çağırıcı şöyle seslendi: “Ey kervancılar! Siz hırsızsınız.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onların yüklerini hazırlayınca şerbet içtiği bardağı kardeşinin yükünün içine koydurdu, sonra da ey kafile, siz hırsızsınız diye bir münâdîye nidâ ettirdi.


    Adem Uğur : (Yusuf) onların yükünü hazırladığı zaman maşrabayı kardeşinin yükü içine koydu! (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal: Ey kafile! Siz hırsızsınız! diye seslendi.


    Ahmed Hulusi : (Yusuf) onların erzaklarını yüklettikten sonra bir su içme kabını kardeşinin yükü içine koydurttu. . . Sonra bir haberci ve adamları arkalarından koşup: "Ey kervan halkı. . . Siz hırsızsınız!" diye bağırdı.


    Ahmet Tekin : Yûsuf, onların yüklerini, denklerini hazırlarken altın su tasını kardeşinin yükünün içine koydu. Sonra bir tellal:
    'Hey kervancılar, siz hırsızsınız' diye bağırdı.


    Ahmet Varol : Onların yüklerini hazırladığında su kabını (öz) kardeşinin yüküne koydu. Sonra bir çağırıcı: 'Ey kafile! Siz şüphesiz hırsızsınız' diye seslendi.


    Ali Bulaç : Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi (şöyle) seslendi: "Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız."


    Ali Fikri Yavuz : Yûsuf, kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlayınca, su tasını kardeşinin (Bünyamin’in) yükü içine koydu. Sonra (kâfile yola koyulduktan sonra arkalarından) bir münadî şöyle çağırdı: “- Ey kafile, durun! Muhakkak siz hırsızlarsınız.”


    Bekir Sadak : Yusuf onlarin yuklerini yukletirken, bir su kabini kardesinin yukune koydurdu. Sonra bir munadi soyle bagirdi: «Ey kervancilar, siz hirsizsiniz!»


    Celal Yıldırım : Yûsuf, onların yüklerini donatıp hazırlarken, su kabını öz kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra da bir çağrıcı şöyle seslendi: «Ey kafile ! Sizler elbette hırsızlarsınızdır.»


    Diyanet İşleri (eski) : Yusuf onların yüklerini yükletirken, bir su kabını kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir münadi şöyle bağırdı: 'Ey kervancılar, siz hırsızsınız!'


    Diyanet Vakfi : (Yusuf) onların yükünü hazırladığı zaman maşrabayı kardeşinin yükü içine koydu! (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal: Ey kafile! Siz hırsızsınız! diye seslendi.


    Edip Yüksel : Onların erzak yükünü hazırlatınca bir su kabını kardeşinin torbasına koydu. Daha sonra bir ünleyici şöyle seslendi: 'Ey kervan siz hırsızlarsınız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra onları bütün hazırlıkları ile techiz ettiği vakıt su kabını kardeşinin yükü içine koydu, sonra da bir münâdi bağırdı: ey kârban siz her halde hırsızlık etmişsiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra onların bütün hazırlıklarını yaptığı vakit, su kabını kardeşinin yükü içine koydu, sonra da bir çağırıcı: «Ey kafile, siz kesinlikle hırsızlık yapmışsınız!» diye seslendi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra onların bütün hazırlıklarını görünce, su kabını kardeşinin yükünün içine koydu. Sonra bir tellal şöyle bağırdı: «Hey kervan! Siz hırsızsınız, hırsız!»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf, kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlatırken, ölçü kabı olarak kullanılan su tasını öz kardeşinin yüküne koydurdu. Arkasından bir görevli: «Ey yolcular kafilesi, sizler hırsızsınız» diye seslendi.


    Gültekin Onan : Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi (şöyle) seslendi: "Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız."


    Hasan Basri Çantay : Vaktaki (Yuusuf) onların (zahire) yüklerini hazırladı. Su kabını öz kardeşinin yükü içine koydu! Sonra bir münâdî (arkalarından) şöyle bağırdı: «Ey kaafile (durun), siz seksiz şübhesiz hırsızlarsınız»!.


    Hayrat Neşriyat : Sonunda (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca, su kabını kardeşinin(Bünyâmin’in) yüküne koydu; sonra bir tellâl (arkalarından): 'Ey kafile! Doğrusu siz gerçekten hırsız kimselersiniz!' diye seslendi.


    İbni Kesir : Onların yüklerini yüklettiğinde su kabını öz kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir münadi: Ey kafile; siz gerçekten hırsızlarsınız, diye bağırdı.


    Muhammed Esed : Ve (sonra) onların yüklerini yükletirken (Kral'ın) su kabını (küçük) kardeşinin denkleri arasına koydurttu. Ve (böylece onlar, bundan habersiz, şehirden ayrılırken) bir çığırtkan: "Ey kervancılar!" diye bağırdı, "Meğer ne hırsızlarmışsınız siz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki onların yüklerini hazırlattı, su kabını kardeşinin yükü içine koydu. Sonra bir nidâ eden nidâ etti: «Ey kafile (halkı), şüphe yok ki, siz hırsızlarsınız.»


    Ömer Öngüt : Onların yüklerini yükletirken bir su kabını kardeşinin yükünün içine koydu. Sonra bir münâdî: “Ey kafile! Durun! Siz hırsızsınız!” diye seslendi.


    Şaban Piriş : Yusuf onların yüklerini yükletirken, bir su kabını kardeşinin yüküne koydurdu. Sonra bir çağırıcı: -Ey kafile, siz hırsızsınız! diye bağırdı.


    Suat Yıldırım : Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yusuf’un görevlilerinden biri: "Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!" diye nida etti.


    Süleyman Ateş : Onların yüklerini hazırlatırken su tasını (öz) kardeşinin yükünün içine koydu. (Kervan hareket ettikten) sonra bir ünleyici şöyle seslendi: "Ey kervan, siz hırsızlarsınız!"


    Tefhim-ul Kuran : Onların erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi (şöyle) seslendi: «Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız.»


    Ümit Şimşek : Erzaklarını hazırlattığında, kardeşinin yükü içine Yusuf bir tas koydurttu, sonra bir tellâl 'Ey kafile, siz hırsızsınız' diye seslendi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yûsuf, kardeşlerinin yüklerini hazırlatırken su kabını öz kardeşinin yükü içine koydu. Sonra bir ünleyici şöyle haykırdı: "Ey kafile, siz herhalde hırsızlık ettiniz!"
     


  12. قَالُواْ وَأَقْبَلُواْ عَلَيْهِم مَّاذَا تَفْقِدُونَ



    Kâlû ve akbelû aleyhim mâzâ tefkidûn(tefkidûne).



    1. kâlû : dediler

    2. ve akbelû : ve döndüler

    3. aleyhim : onlara

    4. mâzâ : ne, nedir

    5. tefkidûne : kaybediyorsunuz (arıyorsunuz)





    İmam İskender Ali Mihr : Onlara dönerek: “Kaybettiğiniz nedir?” dediler.


    Diyanet İşleri : Yûsuf’un kardeşleri onlara dönerek, “Ne yitirdiniz?” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yakup'un oğulları, onlara dönerek ne kaybettiniz dediler.


    Adem Uğur : (Yusuf'un kardeşleri) onlara dönerek: Ne arıyorsunuz? dediler.


    Ahmed Hulusi : Onlara döndüler: "Nedir kaybolan?" dediler.


    Ahmet Tekin : Yûsuf’un kardeşleri onlara dönerek:
    'Ne kaybettiniz de arıyorsunuz?' dediler.


    Ahmet Varol : (Yakub'un oğulları) onlara doğru dönerek: 'Ne kaybettiniz?' dediler.


    Ali Bulaç : Onlara doğru yönelerek: "Neyi kaybettiniz?" dediler.


    Ali Fikri Yavuz : Kardeşler geriden gelenlere dönüp; “-Hangi yitiği arıyorsunuz?” dediler.


    Bekir Sadak : Geri donerek, «Ne kaybettiniz?» dediler.


    Celal Yıldırım : (Bunun üzerine) kafile onlara geri dönerek, «ne kaybettiniz ?i diye sordular.


    Diyanet İşleri (eski) : Geri dönerek, 'Ne kaybettiniz?' dediler.


    Diyanet Vakfi : (Yusuf'un kardeşleri) onlara dönerek: Ne arıyorsunuz? dediler.


    Edip Yüksel : Onları karşılayarak, 'Neyi kaybettiniz,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunlara döndüler de dediler: ne arıyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunlara döndüler ve: «Ne arıyorsunuz?» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunlara döndüler de dediler ki: «Ne arıyorsunuz?»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un kardeşleri, görevlilere dönerek «Ne kaybettiniz?» dediler.


    Gültekin Onan : Onlara doğru yönelerek: "Neyi kaybettiniz?" dediler.


    Hasan Basri Çantay : (Ya'kubun oğulları) onlara dönerek: «Ne gaaib etdiniz (Ne arıyorsunuz)?» dediler.


    Hayrat Neşriyat : (Yûsuf’un kardeşleri) onlara dönerek: 'Ne kaybettiniz?' dediler.


    İbni Kesir : Onlara döndüler ve: Ne kaybettiniz? dediler.


    Muhammed Esed : Çığırtkana ve onunla beraber olanlara dönerek: "Nedir kaybettiğiniz?" diye sordular.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar döndüler de dediler ki: «Hangi şeyi arıyorsunuz?»


    Ömer Öngüt : (Kardeşleri) onlara dönüp: “Ne kaybettiniz?” dediler.


    Şaban Piriş : Geri dönerek: -Ne kaybettiniz? dediler.


    Suat Yıldırım : Onlar geri dönüp geldiler ve: "Mesele nedir, ne kaybettiniz ki, bizi suçluyorsunuz?" dediler.


    Süleyman Ateş : Bunlara döndüler: "Ne kaybettiniz, (ne arıyorsunuz)? dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Onlara doğru yönelerek «Neyi kaybettiniz?» dediler.


    Ümit Şimşek : Onlar dönüp 'Ne kaybettiniz?' diye sordular.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara dönüp şöyle dediler: "Ne kaybettiniz?"
     


  13. قَالُواْ نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ وَلِمَن جَاء بِهِ حِمْلُ بَعِيرٍ وَأَنَاْ بِهِ زَعِيمٌ



    Kâlû nefkıdu suvâalmeliki ve li men câe bihî hımlu beîrin ve ene bihî za’îm(za’îmun).



    1. kâlû : dediler

    2. nefkıdu : kaybediyoruz (kaybettiğimizi arıyoruz)

    3. suvâa el meliki : melikin (hükümdarın) su kabı

    4. ve li men câe bi-hi : ve kim onu getirirse

    5. hımlu beîrin : bir deve yükü

    6. ve ene : ve ben

    7. bihî : ona

    8. za'îmun : kefil





    İmam İskender Ali Mihr : “Melik'in su kabını kaybettik.” dediler. Kim onu getirirse (ona) bir deve yükü (erzak) var. Ve ben, ona kefilim.


    Diyanet İşleri : Onlar, “Hükümdar’ın su kabını yitirdik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Ben buna kefilim” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Padişâhın şerbet bardağını kaybettik, bulup getirene bir deve yükü zahîre verilecek, ben de kefîlim buna dediler.


    Adem Uğur : Kralın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var dediler. (İçlerinden biri:) Ben buna kefilim, dedi.


    Ahmed Hulusi : Dedi ki: "Melik'in su içme tası kayboldu. . . Onu bulan için, bir deve yükü ödül var. . . Ben bu ödüle kefilim. "


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Kaybettiğimiz kralın altın su tasını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü bahşiş var.' dediler, içlerinden biri:
    'Buna ben de kefilim' dedi.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Hükümdarın su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var. Ben de buna kefilim.'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar dediler ki, hükümdarın su tasını arıyoruz (altından yapılmıştı), onu getirene bir deve yükü ikramiye var ve ben de onu ödemeye kefilim.


    Bekir Sadak : «ukumdarin su kabini kaybettik, onu getirene bir deve yuku mukafat verilecek, buna ben kefil oluyorum» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar da, «kralın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü (ödül) vardır, ben buna kefilim,» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Hükümdarın su kabını kaybettik, onu getirene bir deve yükü mükafat verilecek, buna ben kefil oluyorum' dediler.


    Diyanet Vakfi : Kralın su kabını arıyoruz; onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var dediler. (İçlerinden biri:) Ben buna kefilim, dedi.


    Edip Yüksel : 'Kralın su tasını kaybettik. Kim onu getirirse ona bir deve yükü ödül verilecektir. Ben bunu garantiliyorum.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Melikin dediler: suvaını arıyoruz onu getirene bir deve yükü bahşiş var, ve ben ona kefilim.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki «Hükümdarın su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü bahşiş var ve ben ona kefilim.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar da dediler ki: «Hükümdarın su kabını arıyoruz. Onu bulup getirene bir yük zahire var. Üstelik o tas bana zimmetlidir».


    Fizilal-il Kuran : Görevlilerden biri dedi ki; «Ölçü kabı olarak kullanılan kralın su tasını kaybettik. Onu geri getirene ödül olarak bir deve yükü zahire verilecek buna ben kefilim.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim."


    Hasan Basri Çantay : Dediler ki: «Pâdişâhın su kabını arıyoruz. Onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var. Ben de buna kefilim».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar) dediler ki: 'Melik’in su kabını kaybettik; hem onu getirene bir deve yükü(bahşiş) var'; (tellâl:) 'Ben de buna kefîlim' (dedi).


    İbni Kesir : Dediler ki: Hükümdarın su kabını kaybettik, onu getirene de bir deve yükü var. Ben de buna kefilim.


    Muhammed Esed : "Kral'ın su kupasını kaybettik" diye karşılık verdiler, "Onu kim bulursa, (ödül olarak) kendisine bir deve yükü (zahire) verilecek!" "Buna ben kefilim!" diye ekledi (çığırtkan).


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Hükümdarın su kabını arıyoruz, ve onu getirecek kimse için bir deve yükü vardır. Ve ben de ona kefilim.»


    Ömer Öngüt : Onlar dediler ki: “Kralın su kabını kaybettik, onu arıyoruz! Onu getirene bir deve yükü mükâfat verilecek. Ben buna kefil oluyorum. ”


    Şaban Piriş : -Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü (mükafat) vardır. Buna ben kefil oluyorum, dediler.


    Suat Yıldırım : Görevlilerden biri: "Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Buna ben kefilim." dedi.


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Kralın su tasını kaybettik (onu arıyoruz). Onu getirene bir deve yükü (mükâfât) var. Ben buna kefilim"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim.»


    Ümit Şimşek : 'Hükümdarın tasını kaybettik,' dediler. 'Onu bulana bir deve yükü ödül var. Ben de buna kefilim.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Kralın su tasını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Kefili benim."
     


  14. قَالُواْ تَاللّهِ لَقَدْ عَلِمْتُم مَّا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الأَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِقِينَ



    Kâlû tallâhi lekad alimtum mâ ci’nâ li nufside fil ardı ve mâ kunnâ sârikîn(sârikîne).



    1. kâlû : dediler

    2. tallâhi : Allah

    3. lekad : andolsun ki

    4. alimtum : siz bildiniz (biliyorsunuz)

    5. mâ ci'nâ : biz gelmedik

    6. li nufside : bozgunculuk çıkarmak için

    7. fi el ardı : bu yerde, yeryüzünde

    8. ve mâ kunnâ : ve biz değiliz, biz olmadık

    9. sârikîne : hırsızlar





    İmam İskender Ali Mihr : Allah'a andolsun ki; siz de biliyorsunuz biz burada fesat çıkarmak için gelmedik. Ve biz, hırsız değiliz (olmadık).


    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Allah’a andolsun, siz de biliyorsunuz ki biz bu ülkede fesat çıkarmaya gelmedik, hırsız da değiliz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, andolsun Allah'a ki dediler, biz yeryüzünde bir bozgunculuk, bir kötülük yapmak için gelmedik buraya, bunu siz de biliyorsunuz ve biz hırsız değiliz.


    Adem Uğur : Allah'a andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.


    Ahmed Hulusi : (Kardeşler) dediler ki: "Tallahi! Gerçekten bilirsiniz ki biz buraya bozgunculuk için gelmedik. . . Hırsız da değiliz. "


    Ahmet Tekin : Yûsuf’un kardeşleri:
    'Allah’a andolsun ki, bizim ülkede, yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz.' dediler.


    Ahmet Varol : Onlar: 'Hayret! Allah'a yemin ederiz ki; bizim bu yere bozgunculuk etmek için gelmediğimizi ve hırsız olmadığımızı siz de bilmişsinizdir' dediler.


    Ali Bulaç : "Allah adına, hayret" dediler. "Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz."


    Ali Fikri Yavuz : Kardeşler şöyle dediler; “- Allah’a yemin ederiz, siz de muhakkak anlamışsınız ki, biz buraya fesad çıkarmak için gelmedik, hırsız da değiliz.”


    Bekir Sadak : Allah'a yemin ederiz ki memleketi ifsat etmege gelmedigimizi ve hirsiz da olmadigimizi biliyorsunuz» dediler.


    Celal Yıldırım : Allah'a yemin ederiz ki, sizin de bildiğiniz gibi biz (Mısır) toprağında fesâd çıkarmaya gelmedik ve hırsız da değilizdir, dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah'a yemin ederiz ki memleketi ifsat etmeğe gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı biliyorsunuz' dediler.


    Diyanet Vakfi : Allah'a andolsun ki, bizim yeryüzünde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz. Biz hırsız da değiliz, dediler.


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'ALLAH'a andolsun, siz de bilirsiniz ki biz bu ülkede bozgunculuk çıkarmaya gelmedik, biz hırsız da değiliz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Tallahi, dediler: size muhakkak ma'lûmdur ki biz Arzda fesad çıkarmak için gelmedik, hırsızda değiliz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a yemin ederiz, kesin olarak bilirsiniz ki, biz bu ülkede fesat çıkarmak için gelmedik; hırsız da değiliz! dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Allah'a yemin ederiz ki,» dediler, «Muhakkak siz de anlamışsınızdır ya, biz buraya fesat çıkarmak için gelmedik. Biz hırsız da değiliz.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un kardeşleri «Allah aşkına, siz de biliyorsunuz ki, biz bu ülkeye kargaşa çıkarmak için gelmedik, biz hırsız değiliz» dediler.


    Gültekin Onan : "Tanrı adına, hayret" dediler. "Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz."


    Hasan Basri Çantay : (Ya'kub oğulları): «Allah Allah! (Hüviyyetimizi, ahlâkımızı) siz de öğrenmişsinizdir. Biz bu yere, andolsun ki, fesâd çıkarmak için gelmedik. Hırsız kimseler de değiliz biz» dediler.


    Hayrat Neşriyat : (Yûsuf’un kardeşleri:) 'Allah’a yemîn olsun, şübhesiz (siz de) bilmişsinizdir ki(biz) bu yerde (Mısır’da) fesad çıkarmak için gelmedik; (biz) hırsız kimseler de değiliz' dediler.


    İbni Kesir : Dediler ki: Allah'a yemin ederiz, siz de öğrendiniz ki biz, yeryüzünde fesad çıkarmak için gelmedik. Ve biz hırsızlar da olmadık.


    Muhammed Esed : (Kardeşleri) "Allah şahittir, siz de çok iyi biliyorsunuz ki" dediler, "bu ülkeye kötü işler yapıp bozgunculuk çıkarmak için gelmedik biz; hırsızlık yapmış da değiliz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Allah'a kasem olsun, siz de muhakkak bilmişsinizdir ki, biz bu yerde fesat çıkarmak için gelmedik ve biz hırsız kimseler olmadık.»


    Ömer Öngüt : “Allah Allah. . . Siz de muhakkak anlamışsınızdır ki, biz bu yere fesat çıkarmak için gelmedik ve biz hırsız da değiliz. ” dediler.


    Şaban Piriş : -Vallahi, ülkede bozgunculuk çıkarmak için gelmediğimizi ve hırsız da olmadığımızı biliyorsunuz, dediler.


    Suat Yıldırım : "Allah’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak, nizamı bozmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!" dediler.


    Süleyman Ateş : (Yûsuf'un kardeşleri): "Allâh, Allâh! dediler, herhalde siz de bilmişsinizdir ki biz bu yere bozgunculuk yapmak için gelmedik. Ve biz hırsız değiliz!"


    Tefhim-ul Kuran : «Allah adına, hayret» dediler. «Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz.»


    Ümit Şimşek : Yusuf'un kardeşleri 'Allah'a yemin olsun, siz de biliyorsunuz ki biz bu ülkede fesat çıkarmak için gelmedik,' dediler. 'Biz hırsız da değiliz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Kardeşler dediler: "Vallahi, siz de iyi biliyorsunuz ki, biz bu toprağa bozgunculuk yapmak için gelmedik, hırsız da değiliz biz."
     


  15. قَالُواْ فَمَا جَزَآؤُهُ إِن كُنتُمْ كَاذِبِينَ



    Kâlû fe mâ cezâuhû in kuntum kâzibîn(kâzibîne).



    1. kâlû : dediler

    2. fe : öyleyse, o taktirde

    3. mâ cezâu-hû : onun cezası nedir

    4. in kuntum kâzibîne : eğer siz yalan söylüyorsanız





    İmam İskender Ali Mihr : “Eğer siz yalan söylüyorsanız, o taktirde onun cezası nedir?” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar, “Eğer yalancı iseniz, hırsızlığın cezası nedir?” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara, yalan söylüyorsanız hangi cezâya râzısınız dediler.


    Adem Uğur : (Yusuf'un adamları) dediler ki: Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?


    Ahmed Hulusi : (Mısırlılar) dediler ki: "Eğer yalan söylüyorsanız onun cezası nedir?"


    Ahmet Tekin : Yûsuf’un adamları:
    'Peki yalanınız ortaya çıkarsa, cezası nedir?' dediler.


    Ahmet Varol : (Yusuf'un adamları): 'Peki, eğer yalan söylüyorsanız (çalanın) cezası nedir?' dediler.


    Ali Bulaç : "Öyleyse" dediler. "Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?"


    Ali Fikri Yavuz : Onlar dediler ki, şimdi yalancı çıkarsanız, hırsızın cezası nedir?


    Bekir Sadak : «alanci iseniz, hirsizligin cezasi nedir?» dediler.


    Celal Yıldırım : Eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlığın cezası nedir diye sordular.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Yalancı iseniz, hırsızlığın cezası nedir?' dediler.


    Diyanet Vakfi : (Yusuf'un adamları) dediler ki: Peki, siz yalancıysanız bunun cezası nedir?


    Edip Yüksel : Dediler: 'Peki, yalan söylüyorsanız onun cezası nedir?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şimdi, dediler: yalancı çıkarsanız cezası ne?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi yalancı çıkarsanız cezası ne? dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Peki yalancı çıkarsanız onun (hırsızlık edenin) cezası nedir?» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Görevliler; «Peki eğer yalan söylüyorsanız, size göre hırsızlığın cezası nedir?» dediler.


    Gültekin Onan : "Öyleyse" dediler. "Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?"


    Hasan Basri Çantay : «Şimdi, dediler, yalancılar iseniz (çalanın) cezası nedir»?


    Hayrat Neşriyat : (O nidâ edenler:) 'Eğer yalancılar iseniz o hâlde (sizin şeriatınıza göre) bunun cezâsı nedir? (Hükmünüzü siz verin!)' dediler.


    İbni Kesir : Eğer yalancılar iseniz; bunun cezası nedir? dediler.


    Muhammed Esed : (Mısırlılar:) "Peki, eğer yalan söylüyorsanız, bu (yaptığınızın) cezası nedir?" dediler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Eğer siz yalancı kimseler oldunuz ise onun cezası nedir?»


    Ömer Öngüt : (Yusuf'un adamları): “Yalan söylüyorsanız bunun cezası ne olacak?” dediler.


    Şaban Piriş : -Yalancı iseniz, hırsızlığın cezası nedir? dediler.


    Suat Yıldırım : Görevliler: "Peki, yalancı çıkarsanız, cezası ne?" dediler.


    Süleyman Ateş : (Yûsuf'un adamları): "Peki, dediler, ya yalancı çıkarsanız o(hırsızlık ede)nin cezâsı nedir?"


    Tefhim-ul Kuran : «Öyleyse» dediler. «Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?»


    Ümit Şimşek : 'Yalancı çıkarsanız bunun cezası nedir?' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sordular: "Eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlığı yapanın cezası nedir?"
     


  16. قَالُواْ جَزَآؤُهُ مَن وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ



    Kâlû cezâuhu men vucide fî rahlihî fe huve cezâuh(cezâuhu), kezâlike neczîz zâlimîn(zâlimîne).



    1. kâlû : dediler

    2. cezâu-hu : onun cezası

    3. men vucide : kimde bulunursa

    4. fî rahlihi : onun yükünde, yükü içinde

    5. fe huve : o taktirde, artık odur (kendisidir)

    6. cezâu-hu : onun cezası

    7. kezâlike : işte böyle

    8. neczî ez zâlimîne : biz zalimleri cezalandırırız






    İmam İskender Ali Mihr : “Onun cezası, o taktirde yükünde (kayıp eşya) bulunan kişinin kendisidir (kişinin kendisi ceza olarak bir yıl köle olur). Biz, zalimleri işte böyle cezalandırırız.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar da: “Cezası, su kabı kimin yükünde bulunursa, o kimsenin kendisi(nin alıkonması) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kimin yükünde bulunursa dediler, o, malını çaldığı adama köle olur. Biz zulmedenleri böyle cezâlandırırız.


    Adem Uğur : Onun cezası, kayıp eşya, kimin yükünde bulunursa işte o (şahsa el koymak) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız dediler.


    Ahmed Hulusi : (Kardeşler) dediler ki: "Onun cezası: (Melik'in su tası) kimin yükü içinde bulunursa o (yükün sahibi) tutuklanır. . . Zâlimleri işte böyle cezalandırırız!"


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Onun cezası, su tası kimin yükünde bulunursa yükünde bulunan şahısı alıkoymak, ona el koymaktır. Biz, zâlimlere işte böyle ceza veririz.' dediler.


    Ahmet Varol : 'Cezası yükünde (çalıntı mal) bulunan kimsenin kendisidir. [4] Biz zalimleri böyle cezalandırırız' dediler.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Bunun cezası, (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız."


    Ali Fikri Yavuz : Kardeşler de: “- Kimin yükünde çıkarsa, işte o kimse, bunun cezasıdır (köle olarak alınır), biz zalimlere böyle ceza veririz.” dediler.


    Bekir Sadak : «ezasi, kimin yukunde bulunursa, ceza olarak ona el konulur; biz zalimleri boyle cezalandiririz; dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar da hırsızlığın cezası, su kabı kimin yükünde bulunursa, o onun cezasıdır. Nitekim biz zâlimleri böyle cezalandırırız, dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Cezası, kimin yükünde bulunursa, ceza olarak ona el konulur; biz zalimleri böyle cezalandırırız' dediler.


    Diyanet Vakfi : «Onun cezası, kayıp eşya, kimin yükünde bulunursa işte o (şahsa el koymak) onun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız» dediler.


    Edip Yüksel : 'Onun cezası,' dediler, 'Kimin torbasında bulunursa o kişi alıkonur. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Cezası dediler: kimin yükünde çıkarsa işte o, onun cezası, biz zalimlere böyle ceza veririz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki «Cezası kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezası! Biz zalimlere böyle ceza veririz!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Kimin yükünde çıkarsa, o kendisi onun cezasıdır. Biz zalimlere işte böyle ceza veririz.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un kardeşleri «Hırsızlığın cezası, tası yükünde bulduğunuz kimsenin karşılık olarak tutulmasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız» dediler.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Bunun cezası, (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız."


    Hasan Basri Çantay : «Onun cezası yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir. İşte o kimse (şahsan) bunun cezasıdır. Biz (memleketimizde) zaalimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız» dediler.


    Hayrat Neşriyat : (Onlar da:) 'Bunun cezâsı, (su kabı) kimin yükünde bulunursa, işte o (kişinin köle olarak alıkonması) onun cezâsıdır. O zâlimleri böyle cezâlandırırız' dediler.


    İbni Kesir : Dediler ki: Bunun cezası, yükünde bulunan kimsenin kendisidir. İşte o kimse bunun cezasıdır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.


    Muhammed Esed : "Bunun cezası": diye cevap verdi (Yakub'un oğulları), "(kupa) kimin denkleri arasından çıkarsa (yaptığının) ceza(sı) olarak tutsak edilir! (Bu suçu işleyen) zalimleri biz işte böyle cezalandırırız".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Onun cezası, kimin yükünde bulunur ise, işte o, onun cezasıdır. Biz zalimleri böylece cezalandırırız.»


    Ömer Öngüt : “Onun cezası, kayıp eşya kimin yükünde bulunursa; işte o onun karşılığıdır, o şahsa el konulur. Biz zâlimleri böyle cezalandırırız. ” dediler.


    Şaban Piriş : -Kimin yükünde bulunursa, ceza olarak o alıkonulur. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız, dediler.


    Suat Yıldırım : "Cezası, dediler, kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezasıdır (yani çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur). Biz zalimleri böyle cezalandırırız!"


    Süleyman Ateş : "Cezâsı, (tas) kimin yükünde bulunursa işte o, onun karşılığıdır. (Hırsızlığına karşılık kendisine el konur). Biz haksızları böyle cezâlandırırız!" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Bunun cezası (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız.»


    Ümit Şimşek : Yusuf'un kardeşleri dedi ki: 'Çalınan kimin yükünde bulunursa, o kimse onun cezasıdır. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Kardeşler dedi: "Cezası şu: Çalınan mal kimin yükünde çıkarsa yükün sahibi çalınan mala karşılık olacaktır. Biz zalimleri böyle cezalandırıyoruz."
     


  17. فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاء أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِن وِعَاء أَخِيهِ كَذَلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ إِلاَّ أَن يَشَاء اللّهُ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مِّن نَّشَاء وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ



    Fe bedee bi ev’ıyetihim kable viâi ahîhi, summestahrecehâ min viâi ahîh(ahîhi), kezâlike kidnâ li yûsuf(yûsufe), mâ kâne li ye’huze ehâhu fî dînil meliki, illâ en ye؛âallâh(ye؛âallâhu), nerfeu derecâtin men ne؛â’(ne؛âu), ve fevka kulli zî ilmin alîm(alîmun).



    1. fe : bِylece, o zaman

    2. bedee : ba؛ladı

    3. bi ev'ıyeti-him : onların heybeleri

    4. kable : ِnce

    5. viâi : kap, heybe

    6. ahî-hi : karde؛inin

    7. summestahrecehâ : sonra onu çıkardı

    8. min viâi ahî-hi : karde؛inin heybesinden

    9. kezâlike : i؛te bِylece

    10. kidnâ
    (keyd) : düzen hazırladık
    : (hile, düzen, tedbir)

    11. li yûsufe : Yusuf için

    12. mâ kâne : olmad‎, olmazd‎

    13. li ye'huze : al‎koymas‎, tutmas‎

    14. ehâ-hu : karde‏ini

    15. fî dîni el meliki : melikin dîninde, milletinde, kurallar‎nda

    16. illâ : ancak, ...den ba‏ka, hariç

    17. en ye‏âallâhu(ye‏âu allâhu) : Allah'‎n dilemesi

    18. nerfeu : yükseltiriz

    19. derecâtin : dereceler

    20. men ne‏âu : dilediًimiz kimseye

    21. ve fevka : ve üstünde

    22. kulli : bütün, her

    23. zî ilmin : ilim sahibi

    24. alîmun : daha iyi bilen






    فmam فskender Ali Mihr : Bِylece (aramaya) karde‏inin heybesinden ِnce onlar‎n ( diًer karde‏lerinin) heybeleri ile ba‏lad‎. Sonra onu karde‏inin heybesinden ç‎kard‎. Yusuf için i‏te bِyle bir düzen haz‎rlad‎k. Allah'‎n dilemesi hariç Melik'in milletinde (kurallar‎nda) karde‏ini (tutmak, al‎koymak) olmazd‎. Dilediًimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Ve bütün ilim sahiplerinin üstünde daha iyi bilen vard‎r.


    Diyanet ف‏leri : Bunun üzerine Yûsuf, karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini aramaya ba‏lad‎. Sonra su kab‎n‎ karde‏inin yükünden ç‎kard‎. ف‏te biz Yûsuf’a bِyle bir plan ًِrettik. Yoksa kral‎n kanunlar‎na gِre karde‏ini al‎koyamazd‎. Ancak Allah’‎n dilemesi ba‏ka. Biz dilediًimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vard‎r.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Yûsuf, karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini ara‏t‎rmaya ba‏lad‎, sonra da yitiًini karde‏inin yükünden ç‎kard‎. Yûsuf'a, bِyle bir düzende bulunmas‎n‎ emrettik, yoksa Allah dilemedikçe padi‏ah‎n dinince karde‏ini esîr edemezdi; dilediًimizin derecelerini yüceltiriz ve her bilgi sâhibinin üstünde bir bilen var.


    Adem Uًur : Bunun üzerine Yusuf, karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini (aramaya) ba‏lad‎. Sonra da onu, karde‏inin yükünden ç‎kartt‎. ف‏te biz Yusufa bِyle bir tedbir ًِrettik, yoksa kral‎n kanununa gِre karde‏ini tutamayacakt‎. Ancak Allah'‎n dilemesi hariç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vard‎r.


    Ahmed Hulusi : Bunun üzerine (Yusuf) aramaya, karde‏inin heybesinden ِnce onlar‎n heybelerinden ba‏lad‎. . . Sonra onu (su ma‏rapas‎n‎) karde‏inin heybesinden bulup ç‎kartt‎. . . (Olay‎) Yusuf'un lehine i‏te bِyle geli‏tirdik. Yoksa O (Yusuf), Allâh'‎n dilemesi hariç, Melik'in dinine (Melik'in yِnetim kurallar‎na gِre) karde‏ini alacak durumda deًildi. . . Dilediًimizin bilgisini artt‎r‎r‎z. Her ilim sahibinin üstünde Her ‏eyi Bilen vard‎r.


    Ahmet Tekin : Bunun üzerine Yûsuf, karde‏inin yükünden ِnce, ِtekilerin yüklerini aramaya ba‏lad‎. Sonra da tas‎ karde‏inin yükünden ç‎kartt‎. ف‏te biz Yûsuf’a bِyle taktik uygulatt‎k. Yoksa, kral‎n mevzuat‎na, kanunlar‎na gِre karde‏ini al‎koyamayacakt‎. Ancak Allah’‎n sünnetinin, düzeninin yasalar‎ içinde, iradesinin tecellisine uygun olduًu takdirde, diyecek yoktur. Biz, sünnetimize, düzenimizin yasalar‎na uygun olarak, irademizin tecellisine tâbi, ak‎ll‎ ve sorumlu kullar‎m‎zdan baz‎lar‎n‎n ilim ve hikmetteki derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri, Allah vard‎r.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine (Yusuf) karde‏inin kab‎ndan ِnce onlar‎n kaplar‎n‎ aramaya ba‏lad‎. Sonra onu (ِz) karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎. ف‏te Yusuf için bِyle bir plan düzenledik. Yoksa, Allah dilemedikçe, hükümdar‎n dinine (kanununa) gِre karde‏ini al‎koyamazd‎. Dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen biri vard‎r.


    Ali Bulaç : Bِylece (Yusuf) karde‏inin kab‎ndan ِnce onlar‎n kablar‎n‎ (yoklamaya) ba‏lad‎, sonra onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎. ف‏te biz Yusuf için bِyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdar‎n dininde (yürürlükteki kanuna gِre) karde‏ini (yan‎nda) al‎koyamazd‎. Ancak Allah'‎n dilemesi ba‏ka. Biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vard‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine (Yûsuf aramaya ba‏larken) karde‏inin e‏yas‎ndan ِnce onlar‎n (baba bir karde‏lerinin) e‏yalar‎ndan ba‏lad‎. Nihayet su tas‎n‎ karde‏inin (ana-baba bir karde‏i Bünyamin’in) e‏yas‎ndan ç‎karad‎. ف‏te biz Yûsuf’a (karde‏ini geri almak için) bِyle bir tedbir ًِrettik, yoksa hükümdar‎n dinine (kanunlar‎na) gِre karde‏ini al‎koymas‎na çare yoktu. Ancak Allah’‎n dilemesi bundan müstesnad‎r. Biz dilediًimizi
    derecelerle yükseltiriz ve her ilim sahibinin üstünde bir alîm vard‎r.


    Bekir Sadak : Yusuf kardesinin yukunden once onlarinkini aramaya basladi; sonra kardesinin yukunden su kabini cikardi. Iste biz Yusuf'a boyle bir plan kullanmasini vahyettik. Cunku hukumdarin kanunlarina gore kardesini alikoyamazdi, meger ki Allah dileye. Diledigimizi derecelerle yukseltiriz. Her ilim sahibinden ustun bir bilen bulunur.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Yûsuf, karde‏inin kab‎ndan ِnce onlar‎n kaplar‎n‎ (aramaya) ba‏lad‎ ve sonunda onu karde‏inin kaplar‎ aras‎nda bulup ç‎kard‎. ف‏te biz Yûsuf'a bِyle bir plân ًِrettik; çünkü hükümdar‎n «ceza kanununa» gِre karde‏ini al‎koyamazd‎. Meًer ki Allah dilemi‏ olsun. Biz dilediًimiz ki‏ilerin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde bir bilen vard‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Yusuf karde‏inin yükünden ِnce onlar‎nkini aramaya ba‏lad‎; sonra karde‏inin yükünden su kab‎n‎ ç‎kard‎. ف‏te biz Yusuf'a bِyle bir plan kullanmas‎n‎ vahyettik. اünkü hükümdar‎n kanunlar‎na gِre karde‏ini al‎koyamazd‎, meًer ki Allah dileye. Dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinden üstün bir bilen bulunur.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine Yusuf, karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini (aramaya) ba‏lad‎. Sonra da onu, karde‏inin yükünden ç‎kartt‎. ف‏te biz Yusuf'a bِyle bir tedbir ًِrettik, yoksa kral‎n kanununa gِre karde‏ini tutamayacakt‎. Ancak Allah'‎n dilemesi hariç. Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vard‎r.


    Edip Yüksel : (Yusuf) karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerinden ba‏lad‎ ve sonra su kab‎n‎ karde‏inin yükünden ç‎kard‎. Biz Yusuf'a bِyle bir plan‎ ًِretmi‏tik. Kral‎n yasas‎n‎ uygulasayd‎ karde‏ini al‎koyamazd‎; ALLAH dilese ba‏ka. Dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vard‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Bunun üzerine karde‏inin kab‎ndan evvel onlar‎n kaplar‎ndan ba‏lad‎, sonra onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎, i‏te Yusüf için bِyle bir tedbir yapt‎k, Melikin dininde (ceza kanununda) karde‏ini almas‎na çare yoktu, lâkin Allah‎n dilemesi ba‏ka, biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz ve her ilim sahibinin fevk‎nda bir alîm vard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bunun üzerine (Yusuf) karde‏inin kab‎ndan ِnce, onlar‎n kaplar‎n‎ aramaya ba‏lad‎, sonra onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎, i‏te Yusuf için bِyle bir tedbir yapt‎k! Melik'in kanununa gِre karde‏ini al‎koymas‎na çare yoktu. Ancak Allah'‎n dilemesi ba‏ka! Biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz ve her ilim sahibinin üstünde bir bilen vard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Bunun üzerine Yusuf, karde‏inin e‏yalar‎ndan ِnce onlar‎n e‏yalar‎n‎ aramaya ba‏lad‎. Sonra su kab‎n‎ karde‏inin yükünün içinden ç‎kard‎. ف‏te Yusuf'a biz bِyle bir oyun ًِrettik. Melikin kanunlar‎na gِre, karde‏ini al‎koymas‎na imkan yoktu. Ancak Allah dilerse o ba‏ka. Biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir ba‏ka bilen vard‎r.


    Fizilal-il Kuran : Yusuf, ِz karde‏inin valizinden ِnce üvey karde‏lerinin valizlerini arad‎, sonra tas‎ ِz karde‏inin valizinden ç‎kard‎. Biz Yusuf'a bِyle bir plana ba‏vurmay‎ ilham ettik. اünkü kral‎n yasalar‎na gِre karde‏ini al‎koyamazd‎. Meًer ki, Allah bu al‎konmay‎ dilemi‏ olsun. Biz dilediًimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her bilenden daha üstün bir bilgin vard‎r.


    Gültekin Onan : Bِylece (Yusuf) karde‏inin kab‎ndan ِnce onlar‎n kablar‎n‎ (yoklamaya) ba‏lad‎, sonra onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎. ف‏te biz Yusuf için bِyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdar‎n dininde (yürürlükteki kanuna gِre) karde‏ini (yan‎nda) al‎koyamazd‎. Ancak Tanr‎'n‎n dilemesi ba‏ka. Biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vard‎r.


    Hasan Basri اantay : Bunun üzerine (Yuusuf), karde‏inin kab‎ndan evvel onlar‎n kafalar‎n‎ (aram‎ya) ba‏lad‎. Nihayet onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎. ف‏te biz Yuusuf için bِyle bir tedbir kulland‎k. Yoksa o, pâdi‏âh‎n dînine gِre karde‏ini (esîr olarak) tutabilecek deًildi: Meًer ki Allah‎n irâdesi ola. Biz kimi dilersek onu nice derecelerle yükseltiriz. Her ilim saahibinin üstünde daha iyi bilen vard‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : Bunun üzerine (Yûsuf, su kab‎n‎ aramak üzere), karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerine ba‏lad‎; (en) sonra onu karde‏inin yükünden ç‎kard‎. ف‏te Yûsuf’a bِyle bir çâre ًِrettik. Yoksa Melik’in kanûnuna gِre (Yûsuf) karde‏ini al‎koyamayacakt‎; ancak Allah’‎n dilemesi müstesnâ. (Biz) kimi dilersek derecelerle yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde, bir bilen vard‎r.


    فbni Kesir : Bunun üzerine karde‏inin kablar‎ndan evvel onlar‎nkini aramaya ba‏lad‎. Sonra onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎. ف‏te Biz, Yusuf için bِyle bir tedbir kulland‎k. Yoksa o hükümdar‎n dinine gِre; karde‏ini tutabilecek deًildi. Meًer ki Allah dileye. Dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vard‎r.


    Muhammed Esed : Bunun üzerine (kovu‏turma için Yusuf'un yan‎na getirildiler,) Yusuf, arama i‏ine küçük karde‏i (Bünyamin)in yükünden ِnce üvey karde‏lerinin yüklerinden ba‏lad‎; ve sonunda kupay‎ (küçük) karde‏inin yükünde bulup ç‎kard‎. Yusuf(un dileًine eri‏mesi) için Biz olaylar‎ i‏te bِyle düzenledik; Allah (bِyle) dilemeseydi, Kral'‎n yasalar‎na gِre, (Yusuf) karde‏ini (ba‏ka türlü) al‎koyamazd‎. Biz dilediًimiz kimseyi (bilgice) yüksek düzeylere ç‎kar‎r‎z, fakat her bilgi sahibinin üstünde her ‏eyi bilen (Allah) vard‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Art‎k karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini aramaya ba‏lad‎. Sonra onu karde‏inin yükünden ç‎kar‎verdi. ف‏te Yusuf için bِyle bir tedbir yapt‎k. Yoksa hükümdar‎n dinine gِre karde‏ini al‎koyabilecek deًildi. Meًer ki, Allah Teâlâ dilesin. Biz dilediًimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha ziyâde bir bilgin vard‎r.


    ضmer ضngüt : Bunun üzerine Yusuf, karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini aramaya ba‏lad‎. Sonra da su kab‎n‎ karde‏inin yükünden ç‎kard‎. ف‏te biz Yusuf'a bِyle bir tedbir ًِrettik. Yoksa kral‎n dinine (kanunlar‎na) gِre karde‏ini al‎koyamazd‎. Ancak Allah dilerse ba‏ka. Biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz ve her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vard‎r.


    قaban Piri‏ : Yusuf karde‏inin e‏yalar‎ndan ِnce onlar‎nkini aramaya ba‏lad‎. Sonra karde‏inin yükünden su kab‎n‎ ç‎kard‎. Yusuf’a bِyle bir plan ًِrettik. اünkü hükümdar‎n dinine gِre karde‏ini Allah dilemeseydi al‎koyamazd‎. Dilediًimizin derecesini yükseltiriz. Her ilim sahibinden üstün bir bilen vard‎r


    Suat Y‎ld‎r‎m : Yusuf, ِz karde‏inin yükünden ِnce, ِbürlerinin yüklerini aratmaya ba‏lad‎. Sonra su kab‎n‎ karde‏inin yükünden ç‎kartt‎. ف‏te Biz Yusuf’a, karde‏ini al‎koymas‎ için bِyle bir plan ًِrettik. Yoksa, Allah dilemedikçe Hükümdar‎n kanununa gِre, karde‏ini almas‎ uygun olmazd‎. Biz dilediًimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen bulunur.


    Süleyman Ate‏ : Bunun üzerine (Yûsuf), karde‏inin yükünden ِnce ِtekilerin yüklerini aramaًa ba‏lad‎; sonra tas‎ karde‏inin yükünden ç‎kard‎. ف‏te Yûsuf'a bِyle bir çare ًِrettik. Yoksa kral‎n dini(kanunu)na gِre (Yûsuf) karde‏ini alamazd‎. Meًer Allâh dilemi‏ olsun. (Biz) dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Her bilgi sâhibinin üstünde daha bir bilen vard‎r.


    Tefhim-ul Kuran : Bِylece (Yusuf) karde‏inin kab‎ndan ِnce onlar‎n kablar‎n‎ (yoklamaya) ba‏lad‎, sonra da onu karde‏inin kab‎ndan ç‎kard‎. ف‏te biz Yusuf için bِyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdar‎n dininde (yürürlükteki kanuna gِre) karde‏ini (yan‎nda) al‎koyamazd‎. Ancak Allah'‎n dilemesi ba‏ka. Biz dilediًimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vard‎r.


    ـmit قim‏ek : Yusuf, ِz karde‏inin yükünden ِnce onlar‎n yüklerini açmaya ba‏lad‎, sonra da tas‎ ِz karde‏inin yükünden bulup ç‎kard‎. Yusuf'a Biz bِylece bir tedbir ًِrettik. Yoksa, Allah dilemedikçe, Hükümdar‎n yasalar‎na gِre karde‏ini al‎koymas‎na imkân yoktu. Biz dilediًimizin mertebesini yükseltiriz. Her bilenin üstünde bir ba‏ka bilen vard‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Bunun üzerine Yûsuf ِz karde‏inin heybesinden ِnce, ِteki karde‏lerin heybelerini aramaya ba‏lad‎. Nihayet su kab‎n‎, ِz karde‏inin heybesinden ç‎kard‎. Yûsuf'a bِyle bir tuzak ًِretmi‏tik. Yoksa Yûsuf, Allah'‎n dilemesi d‎‏‎nda, kral‎n dinine gِre ِz karde‏ini alamazd‎. Dilediklerimizi derece derece yükseltiriz biz. Her bilgi sahibinin üstünde bir ba‏ka bilen vard‎r.
     


  18. قَالُواْ إِن يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ أَخٌ لَّهُ مِن قَبْلُ فَأَسَرَّهَا يُوسُفُ فِي نَفْسِهِ وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ قَالَ أَنتُمْ شَرٌّ مَّكَانًا وَاللّهُ أَعْلَمْ بِمَا تَصِفُونَ



    Kâlû in yesrık fe kad sereka ehun lehu min kabl(kablu), fe eserreha yûsufu fî nefsihî ve lem yubdihâ lehum kâle entum şerrun mekânâ(mekânen), vallâhu a’lemu bimâ tesifûn(tesifûne).



    1. kâlû : dediler

    2. in yesrık : eğer çalmışsa

    3. fe kad : olmuştu

    4. sereka : çaldı

    5. ehun : kardeşi

    6. lehu : onun

    7. min kablu : önceden, daha önce

    8. fe eserre-hâ : onu saklı tuttu, gizledi

    9. yûsufu : Yusuf

    10. fî nefsi-hî : nefsinde, kendi içinde

    11. ve lem yubdi-hâ : ve onu açıklamadı

    12. lehum : onlara

    13. kâle : dedi

    14. entum : siz

    15. şerrun : şerr, kötü

    16. mekânen : konum, yer

    17. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah

    18. a'lemu : daha iyi bilir

    19. bimâ : dolayısıyla, o şey sebebiyle

    20. tesifûne : anlatıyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Şöyle dediler: “Eğer o çalmışsa ondan önce onun kardeşi de çalmıştı.” Fakat Yusuf onu içinde gizledi, onlara açıklamadı. (İçinden dedi ki:) “Sizin durumunuz daha fena, Allah anlattıklarınızı çok iyi bilir.”


    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Eğer o çalmışsa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı.” Yûsuf, bunu içinde sakladı ve onlara belli etmedi. İçinden, “Siz kötü bir durumdasınız; anlattığınızı Allah çok daha iyi biliyor” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bu dediler, hırsızlık ettiyse daha önce bir kardeşi de hırsızlık etmişti. Yûsuf, bunu gizledi onlardan ve kendi kendine dedi ki: Sizin durumunuz daha kötü, anlattığınız şeyi Allah daha iyi bilir.


    Adem Uğur : (Kardeşleri) dediler ki: "Eğer o çaldıysa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı." Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. (Kendi kendine) dedi ki: Siz daha kötü durumdasınız! Allah, sizin anlattığınızı çok iyi bilir.


    Ahmed Hulusi : (Kardeşler) dediler ki: "Eğer o çaldı ise, daha önce onun kardeşi de çalmıştı!". . . Yusuf bu (iftirayı) içine attı ve onlara bunu hiç belli etmedi: "Şimdi siz çok kötü bir konumdasınız. . . Kimi neyle tanımladığınızın içyüzünü Allâh daha iyi bilir" dedi.


    Ahmet Tekin : Kardeşleri:
    'Eğer o çalmışsa, çok görülmez, daha önce onun kardeşi Yûsuf da çalmıştı' dediler. O vakit Yûsuf bunu içine attı. Onlara hiç belli etmeden:
    'Siz daha kötü durumdasınız. Allah anlattıklarınızı, yakıştırdıklarınızı çok iyi bilir.' dedi


    Ahmet Varol : 'Eğer çalmışsa daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı' dediler. Yusuf bunu içinde gizli tuttu, onlara belli etmedi ve kendi kendine: 'Siz daha kötü bir konumdasınız. Allah sizin anlattığınız şeyin aslını daha iyi bilmektedir' dedi.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Şayet çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı." Yusuf bunu kendi içinde saklı tuttu ve bunu onlara açıklamadı (ve içinden): "Siz daha kötü bir konumdasınız" dedi. "Sizin düzmekte olduklarınızı Allah daha iyi bilir."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar dediler ki: Eğer o (Bünyamin) çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun bir kardeşi de (Yûsuf) çalmıştı. Bu sözlerini, Yûsuf, içinde gizledi; kendilerine onun esasını açıklamadı, içinden de ki, siz daha kötü mevkidesiniz (çünkü babamdan beni aşırmıştınız). Allah, isnad ettiğiniz şeyleri çok iyi bilendir.


    Bekir Sadak : «almissa, daha once kardesi de calmisti» dediler. Yusuf bunu icinde sakladi, onlara acmadi. Icinden, «Durumunuz pek kotudur; anlattiginizi Allah daha iyi bilir» dedi.


    Celal Yıldırım : O hırsızlık etmişse, daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti, diye mırıldandılar. Yûsuf bu sözü içinde tuttu, onlara (bir şey) açmadı ve içinden, «siz kötü bir tutum içindesiniz. Allah bu anlattıklarınızı çok daha iyi bilir» diye geçirdi.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı' dediler. Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. İçinden, 'Durumunuz pek kötüdür; anlattığınızı Allah daha iyi bilir' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Kardeşleri) dediler ki: «Eğer o çaldıysa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı.» Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. (Kendi kendine) dedi ki: Siz daha kötü durumdasınız! Allah, sizin anlattığınızı çok iyi bilir.


    Edip Yüksel : 'O çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı,' dediler. Yusuf onlara belli etmeden: 'Siz gerçekten kötüsünüz. ALLAH anlattığınızın içyüzünü bilir,' diye söylendi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer dediler: o çalmış bulunuyorsa bundan evvel bir kardeşi de çalmıştı, o vakıt Yusüf bunu içine attı ve onlara belli etmedi, siz dedi: fena bir mevkı'desiniz ve Allah, pekâlâ biliyor: Ne isnad ediyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki: «Eğer o çalmışsa, bundan önce bir kardeşi de çalmıştı.» O vakit Yusuf bunu içine attı ve onlara belli etmeden: «Siz çok kötü bir durumdasınız, ne isnat ettiğinizi Allah çok iyi biliyor.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Eğer o çalmışsa, daha önce bunun kardeşi de çalmıştı». O vakit Yusuf bunu içine attı, onlara hiç belli etmeden: «Siz çok fena bir mevkidesiniz, ne sıfat verdiğinizi Allah çok iyi biliyor» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Yakub'un oğulları; «Bu kardeşimiz hırsızlık yaptı ise daha önce de onun öz kardeşi hırsızlık yapmıştı» dediler. Yusuf kardeşlerinin bu iftirasını duymazlıktan geldi, onu yüzlerine vurmadı. İçinden «Asıl kötü durumda olan sizlersiniz, Allah sizin uydurma sözlerinizin içyüzünü herkesten iyi bilir» dedi.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Şayet çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı." Yusuf bunu kendi içinde saklı tuttu ve bunu onlara açıklamadı (ve içinden): "Siz daha kötü bir konumdasınız" dedi: "Sizin düzmekte olduklarınızı Tanrı daha iyi bilir."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bir kardeşi de çalmışdı»! O vakit Yuusuf bu (sözü) içinde gizledi, bu (nun hakıykatını) onlara açıklamadı. (Kendi kendine) dedi ki «Sizin durumunuz daha kötüdür. Allah sizin anlatmakta olduğunuzun mâhiyyetini çok iyi bilendir».


    Hayrat Neşriyat : (Yûsuf’un kardeşleri) dediler ki: 'Eğer (o) çaldıysa, doğrusu daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı.' O vakit Yûsuf, bunu içine attı ve onlara bunu belli etmedi. (İçinden:)'Siz daha kötü durumdasınız. Hâlbuki Allah, ne anlatıyorsanız en iyi bilendir' dedi.


    İbni Kesir : Dediler ki: O çalmışsa, daha evvel onun bir kardeşi de çalmıştı. Yusuf bunu içinde gizledi, onlara açılmadı. Sizin durumunuz daha kötüdür. Allah sizin anlatmakta olduğunuzu en iyi bilendir, dedi.


    Muhammed Esed : (Kral'ın kupası Bünyamin'in denginden çıkar çıkmaz öteki kardeşler:) "Eğer o çaldıysa ne ala, çünkü bir zamanlar onun kardeşi de hırsızlık yapardı!" Bu durum karşısında Yusuf, düşüncelerini onlara belli etmeksizin, kendi kendine: "Sizin durumunuz çok kötü; Allah ne söylediğinizi olduğu gibi biliyor" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Eğer çaldı ise onun bir kardeşi de daha evvel çalmış idi.» Yusuf da bunu nefsinde gizledi ve bunu onlara açıklamadı. Dedi ki: «Siz kötü bir durumdasınız ve Allah Teâlâ sizin vasfettiğinize pek ziyâde alîmdir.»


    Ömer Öngüt : “Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı. ” dediler. Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. (İçinden): “Durumunuz pek kötüdür, ne isnad ettiğinizi Allah daha iyi bilir. ” dedi.


    Şaban Piriş : - Çalmışsa, daha önce kardeşi de çalmıştı, dediler. Yusuf bunu içinde gizledi. Onlara açmadı. İçinden, “Sizin durumunuz daha kötüdür; anlattığınızı en iyi Allah bilir” dedi.


    Suat Yıldırım : Onlar: "Eğer o çalmışsa, zaten daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti." dediler. Yusuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de dedi ki: "Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların gerçek yönünü Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!"


    Süleyman Ateş : (Yûsuf'un kardeşleri) Dediler ki: "(Bu) çaldıysa bundan önce kardeşi de çalmıştı." Yûsuf bunu içinde sakladı, onlara açmadı. (İçinden): "Siz fenâ bir durumdasınız, Allâh, sizin anlattığınızın içyüzünü çok iyi biliyor!" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Şayet çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı.» Yusuf bunu kendi içinde saklı tuttu ve bunu onlara açıklamadı (ve içinden) : «Siz daha kötü bir konumdasınız» dedi. «Sizin düzmekte olduklarınızı Allah daha iyi bilir.»


    Ümit Şimşek : 'Hırsızlık yaptıysa, daha önce kardeşi de hırsızlık yapmıştı' dediler. Yusuf birşey belli etmedi, içine attı. 'Bugün çok kötü bir durumdasınız,' dedi. 'Yakıştırdığınız şeyi Allah çok iyi biliyor.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Kardeşler dediler ki: "Bu çaldı ya, bundan önce de onun kardeşi çalmıştı." Yûsuf bunu içinde sakladı, onlara açıklamadı. Şöyle diyordu: "Kötü bir konumdasınız. O sizin dilinize doladığınız şeyi Allah daha iyi biliyor."
     


  19. قَالُواْ يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَبًا شَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ أَحَدَنَا مَكَانَهُ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ



    Kâlû yâ eyyuhel azîzu inne lehû eben şeyhan kebîren fe huz ehadenâ mekâneh(mekânehu), innâ nerâke minel muhsinîn(muhsinîne).



    1. kâlû : dediler

    2. yâ eyyuhâ el azîzu : ey azîz

    3. inne : muhakkak, gerçekten

    4. lehû : onun var

    5. eben : babası

    6. şeyhan : ihtiyar

    7. kebîren : büyük, yaşlı

    8. fe : artık, o sebeple, bundan dolayı

    9. huz : tut, al

    10. ehade-nâ : bizden birisi

    11. mekâne-hu : onun yerine

    12. innâ : muhakkak ki biz, gerçekten biz

    13. nerâ-ke : seni görüyoruz

    14. min el muhsinîne : muhsinlerden






    İmam İskender Ali Mihr : “Ey azîz (vezir)! Gerçekten onun çok yaşlı, büyük bir babası var. O sebeple onun yerine bizden birisini al (tut). Muhakkak ki; biz seni muhsinlerden görüyoruz.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar, Yûsuf’a: “Ey güçlü vezir! Bunun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy. Şüphesiz biz senin iyilik edenlerden olduğunu görüyoruz” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey azîz dediler, onun ihtiyar bir babası var, onun yerine bizim birimizi al; seni görüyoruz ki gerçekten de iyilik edenlerdensin.


    Adem Uğur : Dediler ki: Ey aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.


    Ahmed Hulusi : (Kardeşler) dediler ki: "Ey Aziyz. . . Muhakkak ki onun çok yaşlı bir babası var. . . Onun yerine bizden birini al. . . Doğrusu senin çok iyi bir insan olduğunu görüyoruz. "


    Ahmet Tekin : Kardeşleri:
    'Ey Devletlü vezirim, onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy. Biz seni iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan idarecilerden ve mü’minlerden biri olarak görüyoruz.' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Ey aziz! Onun gerçekten ihtiyar, büyük bir babası var. Onun yerine bizden birimizi al. Biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Ey Vezir, gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik yapanlardan görmekteyiz."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar şöyle dediler: “- Ey Vezir! Doğrusu, bunun büyük bir ihtiyar babası var, (bununla teselli buluyor), onun için yerine birimizi al, çünkü biz, seni iyilik edenlerden görüyoruz.”


    Bekir Sadak : Kardesleri: «Ey Vezir! Onun yaslanmis, kocamis bir babasi vardir. Bizden birini onun yerine al. Dogrusu biz senin iyi davrananlardan oldugunu goruyoruz» dediler.


    Celal Yıldırım : Kardeşleri, «ey aziz, doğrusu onun iyice yaşlı bir babası var; bizden birimizi onun yerine alıkoy; seni iyilik sevenlerden görüyoruz» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Kardeşleri: 'Ey Vezir! Onun yaşlanmış, kocamış bir babası vardır. Bizden birini onun yerine al. Doğrusu biz senin iyi davrananlardan olduğunu görüyoruz' dediler.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Ey aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz.


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'Sayın ekselans, onun oldukça yaşlı bir babası var; onun yerine bizden birimizi al. Biz seni iyilik edenlerden olduğunu görüyoruz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey şanlı Azîz! Dediler: emin ol ki bunun büyük bir ihtiyar pederi var, onun için yerine birimizi al, çünkü biz seni muhsinlerden görüyoruz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki: «Ey şanlı Aziz, emin ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var; onun için yerine birimizi al: çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Ey vezir! Emin ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var. Onun için yerine birimizi al. Gerçekten de biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.»


    Fizilal-il Kuran : Yakub'un oğulları dediler ki; «Ey vezir, bu kardeşimizin ileri derecede yaşlanmış, ihtiyar bir babası var. Onun yerine içimizden birini alıkoy. Görüyoruz ki, sen iyiliksever bir adamsın.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Ey Vezir, gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik yapanlardan görmekteyiz."


    Hasan Basri Çantay : «Ey azîz, dediler, hakıykat bunun ihtiyar bir babası var. Binâen'aleyh onun yerine (bizden) birimizi alıkoy. Seni muhakkak iyilik edenlerden görüyoruz».


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Ey azîz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var (onu bizden çok sever); bunun için onun yerine birimizi alıkoy! Şübhe yok ki biz, seni iyilik edenlerden görüyoruz.'


    İbni Kesir : Dediler ki: Ey Aziz, gerçekten bunun ihtiyar bir babası var, onun yerine bizden birini al. Doğrusu biz seni ihsan edenlerden görüyoruz.


    Muhammed Esed : "Ey soylu kişi!" dediler, "onun çok yaşlı bir babası var; bu yüzden onun yerine bizden birini yanında alıkoy. Doğrusu sen, görüyoruz ki, iyilik sever birisin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ey azîz! Muhakkak onun bir ihtiyar büyük babası vardır. Onun yerine bizden birini al. Şüphesiz ki, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Ey Aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizim birimizi alıkoy. Zira biz seni muhsinlerden (iyilik edenlerden) görüyoruz. ”


    Şaban Piriş : - Ey Vezir! Onun ihtiyar bir babası var, bizden birini onun yerine al. Biz senin iyi kimselerden olduğunu görüyoruz, dediler.


    Suat Yıldırım : Yusuf’un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler:"Aziz vezir! Onun pîr-i fanî bir babası var (Bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine bizden istediğini alıkoy. Gerçekten seni anlayış gösteren, iyilik sever insanlardan olarak görüyoruz!"


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Ey vezir, onun büyük bir ihtiyar babası var! (Onun alıkonduğuna çok üzülür.) Onun yerine (bizden) birimizi al; doğrusu, biz seni iyilik edenlerden görüyoruz."


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Ey Vezir, gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik yapanlardan görmekteyiz.»


    Ümit Şimşek : 'Ey Aziz,' dediler. 'Onun çok yaşlı bir babası var. Başka birimizi onun yerine alıkoy. Biz seni iyiliksever birisi olarak görüyoruz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Kardeşler dediler ki: "Ey vezir! Bunun ihtiyar bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy. Senin iyilikseverlerden olduğuna inanıyoruz."
     


  20. قَالَ مَعَاذَ اللّهِ أَن نَّأْخُذَ إِلاَّ مَن وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِندَهُ إِنَّآ إِذًا لَّظَالِمُونَ



    Kâle maâzâllâhi en ne’huze illâ men vecednâ metâanâ indehû innâ izen le zâlimûn(zâlimûne).



    1. kâle : dediler

    2. maâzâ allâhi
    (âze) : Allah'a sığınırım
    : (sığındı)

    3. en ne'huze : alıkoymamız, onu almamız, tutmamız, alıkoymamız

    4. illâ : ...den başka

    5. men vecednâ : bulduğumuz kimse

    6. metâa-nâ : bizim eşyamız

    7. inde-hû : onun yanında

    8. innâ (in-nâ) : eğer biz yaparsak

    9. izen : o zaman

    10. le zâlimûne : mutlaka zalimler





    İmam İskender Ali Mihr : Eşyamızı yanında bulduğumuz kişiden başkasını almaktan (tutmaktan) Allah'a sığınırım. Eğer biz (bunu) yaparsak, o zaman elbette zalimlerden oluruz.


    Diyanet İşleri : Yûsuf, “Malımızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını tutmaktan Allah’a sığınırız. Şüphesiz biz o takdirde zulmetmiş oluruz” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah'a sığınırım dedi, bir başkasını tutup köle yapmaktan; ancak malımızı kimde bulduysak onu köle yaparız biz; yoksa şüphesiz zulmedenlerden oluruz.


    Adem Uğur : Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalamaktan Allah'a sığınırız, o takdirde biz gerçekten zalimler oluruz!


    Ahmed Hulusi : (Yusuf) dedi ki: "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allâh'a sığınırız. . . Doğrusu o takdirde zâlimler oluruz. "


    Ahmet Tekin : Yûsuf:
    'Eşyamızı yanında bulduğumuz şahıstan başkasına el koymaktan Allah’a sığınırız. O takdirde biz gerçekten zâlimlerden oluruz.' dedi.


    Ahmet Varol : 'Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah'a sığınırız. O takdirde muhakkak zalimler oluruz' dedi.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Eşyamızı kendisinde bulduğumuzun dışında, birisini alıkoymamızdan Allah'a sığınırız. Yoksa bu durumda kuşkusuz biz zalim oluruz."


    Ali Fikri Yavuz : Yûsuf: “- Eşyamızı, yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalayıp almamızdan Allah’a sığınırız; o takdirde, zulmetmiş oluruz.” dedi.


    Bekir Sadak : «a'azallah! Biz, malimizi kimde bulmussak ancak onu alikoruz, yoksa haksizlik etmis oluruz» dedi. *


    Celal Yıldırım : Yûsuf, «Allah'a sığınırım, malımızı kimde bulduysak ancak onu alıkoruz; aksi halde zâlimlerden oluruz» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Maazallah! Biz, malımızı kimde bulmuşsak ancak onu alıkoruz, yoksa haksızlık etmiş oluruz' dedi.


    Diyanet Vakfi : Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalamaktan Allah'a sığınırız, o takdirde biz gerçekten zalimler oluruz!


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Yanında eşyamızı bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan ALLAH'a sığınırız, o zaman biz zalimlerden oluruz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah, saklasın, dedi: metaımızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını tutmamızdan, çünkü biz o takdirde zulmetmiş oluruz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Allah saklasın, eşyamızı yanında bulduğumuz kişiden başkasını tutmamızdan Allah korusun! Çünkü biz o takdirde zulmetmiş oluruz.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O dedi ki: «Eşyamızı yanında bulduğumuzdan başkasını tutuklamaktan Allah korusun. Çünkü öyle yaparsak zalimlerden oluruz.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf «Çalınan eşyamızı valizinde bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Yoksa zalimlik etmiş oluruz» dedi.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Eşyamızı kendisinde bulduğumuzun dışında, birisini alıkoymamızdan Tanrı'ya sığınırız. Yoksa bu durumda kuşkusuz biz zalim oluruz."


    Hasan Basri Çantay : «Eşyamızı nezdinizde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allaha sığınırız. Çünkü o takdirde biz elbette zaalimler (deniz demekdir)» dedi.


    Hayrat Neşriyat : (Yûsuf:) 'Eşyâmızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah’a sığınırız; o takdirde şübhesiz ki biz gerçekten zâlimler oluruz' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını yakalamaktan Allah'a sığınırız. Çünkü biz, o zaman zalimlerden oluruz.


    Muhammed Esed : "Yitiğimizi yanında bulduğumuz kişiden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız; çünkü o zaman, şüphesiz, zalimlerden olurduk!" diye cevap verdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Biz malımızı yanında bulduğumuzdan başkasını almaktan Allah'a sığınırız. Şüphe yok ki, biz o halde elbette zalimleriz.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Mâzallah!. . Biz malımızı kimde bulmuşsak ancak onu alıkoyarız, yoksa biz zulmedenler oluruz. ”


    Şaban Piriş : -Allah korusun! Biz, malımızı kimde bulmuşsak ancak onu alıkoruz, yoksa haksızlık etmiş oluruz, dedi.


    Suat Yıldırım : Yusuf: "Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!"


    Süleyman Ateş : "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah'a sığınırız, yoksa biz zulmedenler oluruz!" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Eşyamızı kendisinde bulduğumuzun dışında, birisini alıkoymamızdan Allah'a sığınırız. Yoksa bu durumda kuşkusuz biz zalim oluruz.»


    Ümit Şimşek : Yusuf dedi ki: 'Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. O zaman biz zalim oluruz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ne, dedi Yûsuf, Allah korusun. Eşyamızı yükünde bulduğumuz adamdan başkasını tutamayız. Öyle birşey yaparsak zalimlerden oluruz."
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş