Kuran-ı Kerim YÛSUF Suresi Türkçe Meali ve türkce açiklaması, Yusuf suresiyle ilgili, Yusuf suresi t

goktepeli26 4 Haz 2013



  1. الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





    Elif lâm râ tilke âyâtul kitâbil mubîn(mubîni).




    1. tilke : bunlar

    2. âyâtu : âyetleri

    3. el kitâbi el mubîni : açıklanmış, beyan edilmiş kitap





    İmam İskender Ali Mihr : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, beyan edilmiş (açıklanmış) Kitab'ın âyetleridir.


    Diyanet İşleri : Elif Lâm Râ. Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Elif lâm râ. Bunlar, her şeyi apaçık bildiren kitabın âyetleridir.


    Adem Uğur : Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir.


    Ahmed Hulusi : Eliif, Lââm, Ra. . . Bunlar Hakikati apaçık ortaya koyan BİLGİnin işaretleridir.


    Ahmet Tekin : Elif. Lâm. Râ. Bunlar, Allah, insan, kâinat ilişkilerini ve ilâhî düzeni açıklayan, açık seçik kitabın, Kur’ân’ın âyetleridir.


    Ahmet Varol : Elif. Lâm. Râ. Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir.


    Ali Bulaç : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.


    Ali Fikri Yavuz : Elif, lâm, râ. Bunlar, hakkı açıklayan Kur’ân’ın âyetleridir.


    Bekir Sadak : Elif, Lam, Ra. Bunlar, gercegi aciklayan Kitap'in ayetleridir.


    Celal Yıldırım : Elif - Lâm - Râ. Bunlar çok açık ve açıklayıcı Kitab'ın âyetleridir.


    Diyanet İşleri (eski) : Elif, Lam, Ra. Bunlar, gerçeği açıklayan Kitap'ın ayetleridir.


    Diyanet Vakfi : Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir.


    Edip Yüksel : A.L.R. Bu (harfler), apaçık kitabın mucizeleridir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Elif, Lâm, Râ. bunlar işte âyetleridir sana o mübîn kitabın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, sana apaçık kitabın ayetleridir!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar sana o açık seçik kitabın âyetleridir.


    Fizilal-il Kuran : Elif, Lâm Râ; bunlar, gerçeği açık açık anlatan kitabın ayetleridir.


    Gültekin Onan : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.


    Hasan Basri Çantay : Elif, lâm, raa. Bu (sûrenin âyetleri de her hakıykatı) açıklayan kitabın (Kur'ânın) âyetleridir.


    Hayrat Neşriyat : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitâb’ın âyetleridir.


    İbni Kesir : Elif, Lam, Ra. Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.


    Muhammed Esed : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, doğruyu/gerçeği apaçık gösteren, kendisi de açık olan kitabın mesajlarıdır:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Elif, Lâm, Râ. İşte bu, apaçık bildiren kitabın âyetleridir.


    Ömer Öngüt : Elif. Lâm. Râ. Bunlar apaçık Kitab'ın âyetleridir.


    Şaban Piriş : Elif, Lâm, Râ. Bunlar açıklayan kitabın ayetleridir.


    Suat Yıldırım : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, hakkı açıklayan, Hak’tan geldiği âşikâr olan kitabın âyetleridir.


    Süleyman Ateş : Elif lâm râ. Bunlar apaçık Kitabın âyetleridir.


    Tefhim-ul Kuran : Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.


    Ümit Şimşek : Elif lâm râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Elif, Lâm, Râ. O apaçık, apaydınlık Kitap'ın ayetleridir bunlar.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 4 Haz 2013


  2. إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ



    İnnâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen le allekum ta’kılûn(ta’k‎lûne).



    1. in-nâ : muhakkak ki biz

    2. enzelnâ-hu : onu indirdik

    3. kur'ânen : Kur'ân

    4. arabiyyen : Arapça olarak

    5. lealle-kum : umulur ki siz, bِylece siz

    6. ta'k‎lûne : ak‎l edersiniz





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Biz, O'nu Arapça Kur'ân olarak indirdik. Bِylece siz ak‎l edersiniz.


    Diyanet ف‏leri : Biz onu, ak‎l erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Onu, ak‎l edesiniz diye Arapça olarak Kur'ân'da indirdik.


    Adem Uًur : Anlayas‎n‎z diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.


    Ahmed Hulusi : Kesinlikle biz (El Esmâ ül Hüsnâ'n‎n i‏aret ettiًi insan‎n hakikatindeki mertebeden - فlim mertebesinden bilincine) Arapça Kur'ân (OKUnas‎, kavran‎las‎ metin) olarak inzâl ettik Onu, akl‎n‎zla deًerlendiresiniz diye.


    Ahmet Tekin : Biz bu kitab‎, Kur’ân’‎, bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esaslar‎ içeren, aç‎k, edebî, Arapça, okunan bir metin halinde indirdik. Umulur ki, akl‎n‎z‎ kullan‎p anlar, faydalan‎rs‎n‎z.


    Ahmet Varol : Biz, ak‎l erdiresiniz diye, onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.


    Ali Bulaç : Gerçekten biz, ak‎l erdirirsiniz diye, onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, bu kitab‎ anlayas‎n‎z diye, Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.


    Bekir Sadak : Biz onu, anlayasiniz diye, arapca bir Kuran olarak indirdik.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Ak‎l yoluyla rahat anlayas‎n‎z diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Biz onu, anlayas‎n‎z diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik.


    Diyanet Vakfi : Anlayas‎n‎z diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.


    Edip Yüksel : Onu Arapça bir Kuran olarak indirdik ki anlayas‎n‎z.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Biz onu bir Kur'an olmak üzere Arabî olarak indirdik, gerek ki ak‎l irdiresiniz


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Biz onu ak‎l erdirebilesiniz diye, bir Kur'an olmak üzere Arapça olarak indirdik.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Muhakkak ki, biz onu anlayas‎n‎z diye Arapça bir kitap olarak indirdik.


    Fizilal-il Kuran : Biz o kitab‎ Arapça bir Kur'an olarak indirdik ki anlayabilesiniz.


    Gültekin Onan : Gerçekten biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik ki akledesiniz.


    Hasan Basri اantay : Hak‎ykat biz onu, (manâs‎na) ak‎l erdiresiniz diye, Arabca bir Kur'an olarak indirdik.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki biz onu, anlayas‎n‎z diye, Arabca bir Kur’ân olarak indirdik.


    فbni Kesir : Doًrusu biz; onu ak‎l erdiresiniz diye arapça bir Kur'an olarak indirdik.


    Muhammed Esed : Biz onu Arapça bir metin olarak indirdik ki, akl‎n‎z‎ kullanarak belki onu kavray‎p ِzümlersiniz.


    ضmer Nasuhi Bilmen : قüphe yok ki, Biz onu bir Arapça Kur'an olarak indirdik. Umulur ki, siz güzelce anlars‎n‎z.


    ضmer ضngüt : Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.


    قaban Piri‏ : Biz, onu anlayas‎n‎z diye Arapça Kur’an olarak indirdik.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Dü‏ünüp mânas‎n‎ anlaman‎z için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.


    Süleyman Ate‏ : Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ki anlayas‎n‎z.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten biz, Arapça bir Kur'an olarak indirdik, Ona ak‎l erdirirsiniz diye.


    ـmit قim‏ek : Ak‎l edesiniz diye, Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Biz onu sana, akl‎n‎z‎ çal‎‏t‎ras‎n‎z diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik.
     


  3. نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِن كُنتَ مِن قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ



    Nahnu nakussu aleyke ahsenel kasası bimâ evhaynâ ileyke hâzel kur’âne ve in kunte min kablihî le minel gâfilîn(gâfilîne).



    1. nahnu : biz

    2. nakussu : anlatıyoruz, naklediyoruz, kıssa ediyoruz

    3. aleyke : sana

    4. ahsene el kasası : en güzel kıssaları

    5. bi-mâ : ؛ey ile

    6. evhaynâ : vahyettik

    7. ileyke : sana

    8. hâze el kur'âne : bu Kur'ân'ı

    9. ve in kunte : ve eğer, oysa sen ..... idin

    10. min kabli-hî : ondan ِnce

    11. le min el gâfilîne : gâfillerden





    İmam İskender Ali Mihr : Sana vahyettiğimiz bu Kur'ân ile en güzel kıssaları sana anlatıyoruz. Ve oysa sen, ondan ِnce elbette gâfillerdendin.


    Diyanet İ؛leri : Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki daha ِnce sen bunlardan habersiz idin.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Sana bu Kur'ân'ı vahyederek kıssaların en güzelini hikâye edeceğiz ve bundan ِnce sen elbette onu bilmeyenlerdendin.


    Adem Uğur : (Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur'an'ı vahyetmekle geçmi؛ milletlerin haberlerini sana en güzel bir ؛ekilde anlatıyoruz. Gerçek ؛u ki, sen bundan ِnce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.


    Ahmed Hulusi : ھu Kurân'ı (OKUnası, kavranılası metni) sana vahyederek (hakikatin olan Esmâ mertebesindeki ilimden bilincine yِnlendirerek) biz (Esmâ ِzelliklerimiz itibarıyla biz), ibret verici olaylardan birini en güzel anlatımla sende açığa çıkartıyoruz. . . ضnceden ؛üphesiz bu bilgi sana kapalıydı!


    Ahmet Tekin : Sana, bu Kur’ân’ı vahyetmekle, geçmi؛ milletlerin kıssalarını, kıssaların en güzelini biz anlatmı؛ oluyoruz. Daha ِnce bunlardan senin haberin yoktu.


    Ahmet Varol : Biz, bu Kur'an'ı sana vahyetmekle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz. Oysa daha ِnce (bunlardan) haberi olmayanlardandın.


    Ali Bulaç : Biz bu Kur'an'ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarıyoruz, oysa sen, daha ِnce, bundan haberi olmayanlardandın.


    Ali Fikri Yavuz : Sana bu sûreyi vahyetmemizle, en güzel k‎ssay‎ sana anlatacaً‎z. Halbuki sen, daha ِnce bundan asla haberdar deًildin.


    Bekir Sadak : Biz bu Kuran'i vahyederek, sana en guzel kissalari anlatiyoruz.. Oysa daha once sen bunlardan habersizdin.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sana bu Kur'ân'‎ vahyetmemizle, k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Halbuki daha ِnce bundan haberin yoktu.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Biz bu Kuran'‎ vahyederek, sana en güzel k‎ssalar‎ anlat‎yoruz.. Oysa daha ِnce sen bunlardan habersizdin.


    Diyanet Vakfi : (Ey Muhammed!) Biz, sana bu Kur'an'‎ vahyetmekle geçmi‏ milletlerin haberlerini sana en güzel bir ‏ekilde anlat‎yoruz. Gerçek ‏u ki, sen bundan ِnce (bu haberleri) elbette bilmeyenlerden idin.


    Edip Yüksel : Sana bu Kuran'‎ vahyederek, sana en güzel bir anlat‎mla tarihi aktar‎yoruz. Sen daha ِnce bundan habersizdin.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sana bu Kur'an‎ vahyetmemizle biz bir k‎ssa anlat‎yoruz ki ahsenülkasas senin ise doًrusu bundan evvel hiç hâberin yoktu


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Biz sana bu Kuran'‎ vahyetmekle k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Doًrusu, senin bundan ِnce hiç haberin yoktu.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sana bu Kur'ân'‎ vahyetmekle biz, sana k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Gerçek ‏u ki, daha ِnce senin bundan hiç haberin yoktu.


    Fizilal-il Kuran : Biz bu Kur'an'‎ vahyetmekle sana k‎ssalar‎n, eski milletler ile ilgili hikâyelerin en güzelini anlat‎yoruz. Oysa daha ِnce bu hikâyeleri hiç bilmiyordun.


    Gültekin Onan : Biz bu Kuran'‎ sana vahyetmemizle, en güzel k‎ssalar‎ gerçek bir haber (k‎ssa) olarak sana aktar‎yoruz; oysa sen, daha ِnce, bundan haberi olmayanlardand‎n.


    Hasan Basri اantay : Biz sana bu Kur'ân‎ (bu sûreyi) vahyetmek suretiyle en güzel beyân‎ k‎ssa olarak anlatacaً‎z. Halbuki sen daha evvel bundan elbet haberdâr olmayanlardand‎n.


    Hayrat Ne‏riyat : Biz, bu Kur’ân’‎ sana vahyetmekle, sana k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Elbette(sen) ondan ِnce (bunlardan) habersiz olanlardan idin.


    فbni Kesir : Biz; sana, bu Kur'an'‎ vahyetmekle; k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Halbuki sen, daha ِnce bundan habersizdin.


    Muhammed Esed : Biz bu Kuran'‎ sana vahyettikçe, (ey Peygamber,) bundan ِnce senin de (vahyin ne olduًundan) habersiz kimselerden olduًunu bilerek onu sana mümkün olan en iyi, en güzel üslupla aç‎kl‎yoruz.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Biz sana bu Kur'an'‎ vahyetmemizle sana en güzel k‎ssay‎ naklediyoruz. Halbuki, sen ondan evvel elbette bundan habersizdin.


    ضmer ضngüt : Resulüm! Biz sana bu Kur'an'‎ vahyetmekle sana k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Gerçek ‏u ki, sen daha ِnce bunlardan habersizdin.


    قaban Piri‏ : Biz, sana bu Kur’an’‎ vahyederek daha ِnce haberdar olmad‎ً‎n en güzel olay‎ hikaye edeceًiz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Biz, bu Kur’ân’‎ sana vahyetmekle, geçmi‏ ümmetlerin birtak‎m haberlerini en güzel ‏ekilde beyan ediyoruz. قu bir gerçek ki daha ِnce senin bundan hiç haberin yoktu.


    Süleyman Ate‏ : Biz, bu Kur'ân'‎ vahyetmekle sana k‎ssalar‎n en güzelini anlat‎yoruz. Sen ondan ِnce (bunlar‎) bilmeyenlerden idin.


    Tefhim-ul Kuran : Biz bu Kur'an'‎ sana vahyetmemizle, en güzel k‎ssalar‎ gerçek bir haber (k‎ssa) olarak sana aktarmaktay‎z, oysa sen, daha ِnce bundan haberi olmayanlardand‎n.


    ـmit قim‏ek : Sana vahyettiًimiz bu Kur'ân ile, Biz k‎ssalar‎n en güzelini sana anlat‎yoruz. Daha ِnce ise sen bunlardan habersizdin.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Biz bu Kur'an'‎ sana vahyederek, hikâyelerin en güzelini anlat‎yoruz. Oysaki sen, bundan ِnce bunlardan tamamen habersiz olanlardand‎n.
     


  4. [​IMG]
    إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ



    İz kâle yûsufu li ebîhi yâ ebeti innî re eytu ehade a؛ere kevkeben ve؛ ؛emse vel kamere re eytuhum lî sâcidîn(sâcidîne).



    1. iz kâle : dediği zaman, demi؛ti

    2. yûsufu : Yusuf

    3. li ebî-hi : babas‎na

    4. yâ ebeti : ey baba, babac‎ً‎m

    5. in-nî : muhakkak, gerçekten ben

    6. reeytu : gِrdüm

    7. ehade a‏ere : on bir

    8. kevkeben : y‎ld‎z

    9. ve e‏ ‏emse : ve güne‏

    10. ve el kamere : ve ay

    11. reeytu-hum : onlar‎ gِrdüm

    12. lî : bana

    13. sâcidîne : secde edenler





    فmam فskender Ali Mihr : Yusuf (A.S), babas‎na ‏ِyle demi‏ti: “Babac‎ً‎m, gerçekten ben on bir y‎ld‎z, güne‏ ve ay gِrdüm. Onlar‎ bana secde eder (vaziyette, durumda) gِrdüm.”


    Diyanet ف‏leri : Hani Yûsuf, babas‎na “Babac‎ً‎m! Gerçekten ben (rüyada) on bir y‎ld‎z, güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Gِrdüm ki onlar bana boyun eًiyorlard‎” demi‏ti.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Bir zaman Yûsuf, babas‎na babac‎ً‎m demi‏ti, ben onbir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm, bir de bakt‎m ki onlar, bana secde ediyorlar.


    Adem Uًur : Bir zamanlar Yusuf, babas‎na (Ya'kub'a) demi‏ti ki: Babac‎ً‎m! Ben (rüyamda) on bir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm; onlar‎ bana secde ederlerken gِrdüm.


    Ahmed Hulusi : Hani Yusuf babas‎na: "Babac‎ً‎m! Muhakkak ki ben on bir gezegeni, Güne‏'i ve Ay'‎ gِrdüm. . . Bana secde ediyorlard‎" dedi.


    Ahmet Tekin : Hani Yûsuf babas‎ Yakub’a:
    'Babac‎ً‎m, ben rüyamda, on bir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Onlar‎, bana sayg‎lar‎ndan secde ederlerken gِrdüm.' demi‏ti.


    Ahmet Varol : Hani Yusuf babas‎na: 'Ey babac‎ً‎m! Ben (rüyada) onbir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Bunlar‎n bana secde ettiklerini gِrdüm' demi‏ti.


    Ali Bulaç : Hani Yusuf babas‎na: "Babac‎ً‎m, gerçekten ben (rüyamda) onbir y‎ld‎z, güne‏i ve ay‎ gِrdüm; bana secde etmektelerken gِrdüm" demi‏ti.


    Ali Fikri Yavuz : Bir vakit Yûsuf babas‎na (Yâkub Aleyhisselâma) ‏ِyle demi‏ti: “-Babac‎ً‎m, ben, rüyada onbir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Gِrdüm ki, onlar, bana secde ediyorlar.”


    Bekir Sadak : Yusuf babasina: «Babacigim! «Ruyamda onbir yildiz, gunes ve ayin bana secde ettiklerini gordum» demisti.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Hani bir vakitler Yûsuf, babas‎na : «Babac‎ً‎m, doًrusu ben rüyamda onbir Y‎ld‎z, Güne‏ ve Ay'‎ gِrdüm, gِrdüm ki bunlar bana secde ediyorlar,» demi‏ti.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Yusuf babas‎na: 'Babac‎ً‎m! 'Rüyamda onbir y‎ld‎z, güne‏ ve ay‎n bana secde ettiklerini gِrdüm' demi‏ti.


    Diyanet Vakfi : Bir zamanlar Yusuf, babas‎na (Ya'kub'a) demi‏ti ki: Babac‎ً‎m! Ben (rüyamda) on bir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm; onlar‎ bana secde ederlerken gِrdüm.


    Edip Yüksel : Yusuf, bir zamanlar babas‎na: 'Babac‎ً‎m, on bir gezegeni, güne‏i ve ay'‎ gِrdüm, onlar‎n bana secde ettiklerini gِrdüm,' dedi.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Bir vak‎t Yusüf babas‎na, babac‎ً‎m dedi: ben ru'yada on bir y‎ld‎zla Güne‏i ve Kameri gِrdüm, gِrdüm onlar‎ ki bana secde ediyorlar


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bir vakit Yusuf babas‎na: «Babac‎ً‎m, ben rüyada onbir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Gِrdüm ki, onlar bana secde ediyorlar.» dedi.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Hani bir vakitler Yusuf, babas‎na demi‏ti ki: «Babac‎ً‎m, ben rüyada onbir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ bana secde ederken gِrdüm.»


    Fizilal-il Kuran : Hani Yusuf babas‎na «Babac‎ً‎m; ben rüyamda onbir y‎ld‎z‎n, güne‏in ve ay‎n ِnümde secde ettiklerini gِrdüm» dedi.


    Gültekin Onan : Hani Yusuf babas‎na: "Babac‎ً‎m, gerçekten ben (rüyamda) on bir y‎ld‎z, güne‏i ve ay‎ gِrdüm; bana secde etmektelerken gِrdüm" demi‏ti.


    Hasan Basri اantay : Bir vakit Yuusuf, babas‎na: «Babac‎ً‎m, demi‏di, gerçek ben rü'yâda on bir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Gِrdüm ki onlar bana secde edicilerdir».


    Hayrat Ne‏riyat : Bir zaman Yûsuf babas‎na: 'Ey Babac‎ً‎m! Doًrusu ben (rüyâmda) on bir y‎ld‎zla güne‏i ve ay‎ gِrdüm; (hem) gِrdüm ki onlar bana secde eden kimselerdir' demi‏ti.


    فbni Kesir : Hani Yusuf babas‎na demi‏ti ki: Babac‎ً‎m, rüyamda on bir y‎ld‎zla, güne‏i ve ay‎ gِrdüm. Gِrdüm ki onlar bana secde etmektedirler.


    Muhammed Esed : Bir vakit Yusuf babas‎na ‏ِyle demi‏ti: "Babac‎ً‎m! Ben (rüyamda) onbir y‎ld‎z, güne‏ ve ay‎ gِrdüm: benim ِnümde sayg‎yla yere kapanm‎‏lard‎!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : Bir vakit ki, Yusuf babas‎na demi‏ti: «Ey pederim! Muhakkak ben (rüyamda) onbir y‎ld‎z ile güne‏i ve kameri gِrdüm, onlar‎ gِrdüm ki benim için secde edicilerdir.»


    ضmer ضngüt : Bir zaman Yusuf babas‎na: “Babac‎ً‎m! Ben rüyâmda onbir y‎ld‎zla güne‏i ve ay'‎ gِrdüm. Gِrdüm ki onlar bana secde ediyorlar!” demi‏ti.


    قaban Piri‏ : Yusuf, babas‎na: -Babac‎ً‎m, dedi. Rüyamda on bir y‎ld‎z, Güne‏ ve Ay’‎n bana sayg‎yla boyun eًdiklerini gِrdüm.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Bir zaman Yusuf babas‎na, "Babac‎ً‎m!" dedi. "Ben rüyamda on bir y‎ld‎z‎n, güne‏ ve Ay’‎n bana secde ettiklerini gِrdüm."


    Süleyman Ate‏ : Hani bir zaman Yûsuf, babas‎na: "Babac‎ً‎m demi‏ti, ben (rü'yâda) on bir y‎ld‎z, güne‏i ve ay‎ gِrdüm, bunlar‎n bana secde ettiklerini gِrdüm." demi‏ti.


    Tefhim-ul Kuran : Hani Yusuf babas‎na: «Babac‎ً‎m, gerçekten ben (rüyamda) onbir y‎ld‎z, güne‏i ve ay‎ gِrdüm; onlar‎ bana secde etmektelerken gِrdüm» demi‏ti.


    ـmit قim‏ek : Hani Yusuf babas‎na demi‏ti ki: 'Babac‎ً‎m, ben on bir y‎ld‎z ile Güne‏in ve Ay‎n bana secde ettiklerini gِrdüm.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Bir vakit Yûsuf babas‎na ‏ِyle demi‏ti: "Babac‎ً‎m, ben rüyada on bir y‎ld‎zla, Güne‏'i ve Ay'‎ gِrdüm; onlar‎ bana secde ediyorlar gِrdüm."
     


  5. قَالَ يَا بُنَيَّ لاَ تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُواْ لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنسَانِ عَدُوٌّ مُّبِينٌ



    Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn(mubînun).



    1. kâle : dedi

    2. yâ buneyye : ey oğul

    3. lâ taksus : anlatma, nakletme

    4. ru'yâ-ke : senin rüyan

    5. alâ ıhveti-ke : kardeşlerine

    6. fe yekîdû : o zaman hile yaparlar (tuzak kurarlar)

    7. leke : sana

    8. keyden : hile, tuzak

    9. inne eş şeytâne : muhakkak ki şeytan

    10. li el insâni : insan için

    11. aduvvun : düşmandır

    12. mubînun : apaçık, açıklanmış, beyan edilmiş





    İmam İskender Ali Mihr : (Babası) şöyle dedi: “Ey oğulcuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma! O zaman (anlattığın taktirde) sana tuzak kurarlar. Muhakkak ki; şeytan, insana apaçık düşmandır.”


    Diyanet İşleri : Babası, şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Babası, oğulcağızım demişti, rüyanı kardeşlerine söyleme, sana bir düzen kurarlar sonra. Şüphe yok ki Şeytan, insanlara apaçık bir düşmandır.


    Adem Uğur : (Babası:) Yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.


    Ahmed Hulusi : (Babası) dedi ki: "Yavrum. . . Rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra (hasetlerinden) sana bir tuzak kurarlar. . . Muhakkak ki şeytan insan için apaçık bir düşmandır. "


    Ahmet Tekin : Babası:
    'Oğulcuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana, kötülük yapmak için sinsi planlar hazırlarlar. Şeytan insanın açıkça düşmanıdır.' dedi.


    Ahmet Varol : (Babası) dedi ki: 'Ey oğulcağızım! Rüyanı kardeşlerine anlatma sonra sana bir tuzak kurarlar. Şüphesiz şeytan insan için apaçık bir düşmandır.


    Ali Bulaç : (Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."


    Ali Fikri Yavuz : Yûsuf’un babası dedi ki: “- Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir hile kurarlar (rüyayı tâbir ederler de, onbir yıldızın kendileri olduğunu, güneşin annelerine ve ayın babalarına delâlet eylediğini anlarlar ve hased ederler, sana fenalık yaparlar). Çünkü, Şeytan insana açık bir düşmandır.


    Bekir Sadak : Babasi sunlari soyledi: «Ogulcugum! Ruyani kardeslerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar; zira seytan insanin apacik dusmanidir".


    Celal Yıldırım : (Yâkub ona): «Oğuicağızım, dedi, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan insana gerçekten açık bir düşmandır.


    Diyanet İşleri (eski) : Babası şunları söyledi: 'Oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar; zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır'.


    Diyanet Vakfi : (Babası:) Yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.


    Edip Yüksel : (Babası Yakup:) 'Yavrum,' dedi, 'Rüyanı kardeşlerine anlatma, olur ki sana karşı bir plan kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yavrum! Dedi: ru'yanı biraderlerine anlatma sonra sana bir tuzak kurarlar, çünkü Şeytan insana belli bir düşmandır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Babası: «Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan, insana belli bir düşmandır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Babası) «Yavrucuğum! «dedi, «rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın açıkça düşmanıdır.»


    Fizilal-il Kuran : Babası ona dedi ki; «Yavrum bu rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın açık bir düşmanıdır.


    Gültekin Onan : (Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır."


    Hasan Basri Çantay : (Babası Ya'kub) dedi ki:, «Oğulcağızım, rü'yânı biraderlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır».


    Hayrat Neşriyat : (Babası Ya'kub ise) dedi ki: 'Ey oğulcuğum! Rüyânı kardeşlerine anlatma! Sonra sana (hased ederler ve) bir hîle olarak tuzak kurarlar. Çünki şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.'


    İbni Kesir : Dedi ki: Oğulcuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insan için apaçık bir düşmandır.


    Muhammed Esed : (Yakub:) "Ey oğulcuğum!" dedi, (bu) rüyanı kardeşlerine anlatayım deme, yoksa (hasetlerinden) sana karşı bir tuzak hazırlarlar; doğrusu Şeytan insan için apaçık bir düşmandır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Pederi) Dedi ki: «Oğulcağızım! Rüyanı kardeşlerine haber verme. Sonra senin için bir hilede bulunurlar. Şüphe yok ki, şeytan insan için apaçık bir düşmandır.»


    Ömer Öngüt : (Babası) dedi ki: “Yavrucuğum! Bu rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır. ”


    Şaban Piriş : -Oğlum, dedi, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytanın insana düşmanlığı meydandadır.


    Suat Yıldırım : "Evladım!" dedi babası, "sakın bu rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra seni kıskandıklarından sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın besbelli düşmanıdır."


    Süleyman Ateş : (Babası Ya'kûb): "Yavrum, dedi, rü'yânı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytân, insanın apaçık düşmanıdır!


    Tefhim-ul Kuran : (Babası) Demişti ki: «Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa onlar sana bir tuzak düzenlerler. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.»


    Ümit Şimşek : Babası 'Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma yavrum,' dedi. 'Yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yavrucuğum, dedi, rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir oyun oynarlar. Hiç kuşkusuz şeytan, insan için açık bir düşmandır."
     


  6. وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِن قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ



    Ve kezâlike yectebîke rabbuke ve yu allimuke min te’vîlil ehâdîsi, ve yutimmu ni’metehu aleyke ve alâ âli ya’kûbe kemâ etemmehâ alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve ishâk(ishâke), inne rabbeke alîmun hakîm(hakîmun).”



    1. ve kezâlike : ve böylece, işte böylece

    2. yectebî-ke : seni seçecek

    3. rabbu-ke : senin Rabbin

    4. ve yuallimu-ke : ve sana öğretecek

    5. min te'vîli : tevîlinden, yorumundan

    6. el ehâdîsi : sözler, olaylar

    7. ve yutimmu : ve tamamlayacak

    8. ni'mete-hu : ni'metini

    9. aleyke : sana

    10. ve alâ : ve üzerine, ...a

    11. âli ya'kûbe : Yâkub ailesi

    12. kemâ : gibi

    13. etemme-hâ : onu tamamladı

    14. alâ ebevey-ke : senin ebeveynine

    15. min kablu : önceden, daha önce

    16. ibrâhîme ve ishâka : İbrâhîm ve İshak

    17. inne : muhakkak

    18. rabbe-ke : senin Rabbin

    19. alîmun : bilendir

    20. hakîmun : hikmet sahibidir, hüküm sahibidir





    İmam İskender Ali Mihr : Ve işte böylece, Rabbin seni seçecek ve sözlerin (olayların) tevîlini (yorumunu) sana öğretecek. Sana ve Yakûb (A.S)'ın ailesine de, (tıpkı) daha önce ataların İbrâhîm (A.S) ve İshak (A.S)'a (ni'metini) tamamladığı gibi, ni'metini tamamlayacak. Muhakkak ki senin Rabbin, Alîm (en iyi bilen)dir, Hakîm (hüküm veren hikmet sahibi)dir.


    Diyanet İşleri : “İşte Rabbin seni böylece seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a nimetlerini tamamladığı gibi sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Böylece Rabbin, seni seçecek ve rüyalara âit tâbirleri öğretecek sana. Ve bundan önceki ataların İbrâhim'e ve İshak'a nasıl nîmetlerini tam olarak ihsân ettiyse sana ve Yakup soyuna da nîmetlerini tam olarak ihsân edecek. Şüphe yok ki Rabbin, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir.


    Adem Uğur : İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya'kub soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.


    Ahmed Hulusi : "İşte böylece Rabbin seni seçer, olayların hakikatini görmeyi sana öğretir, nimetini, daha önce iki atan İbrahim ve İshak'a tamamladığı gibi, senin ve Âl-i Yakup'un üzerine de tamamlar. Muhakkak ki senin Rabbin Aliym'dir, Hakiym'dir. "


    Ahmet Tekin : 'Demek ki, Rabbin seni seçecek, sana, meselelerin, olayların tahlilini, ilmî esaslara dayalı yorumunu, doğacak sonuçları hesap edebilmeyi, akıl yürütmeyi, rüyaların tâbirini öğretecek; daha önce, iki atan İbrâhim ve İshak’a nimetini, peygamberliği ve devletini tamamladığı gibi, sana ve Yâkup soyuna da nimetini peygamberliği ve devletini tamamlayacaktır. Rabbin her şeyi bilir, hikmet sahibi ve hükümrandır.' dedi.


    Ahmet Varol : Böylece Rabbin seni seçecek, olayların yorumunu sana öğretecek. Daha önce ataların İbrahim ve İshak'a tamamladığı gibi sana ve Yakub ailesine nimetini tamamlayacak. Şüphesiz Rabbin bilendir, hikmet sahibidir.'


    Ali Bulaç : "Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."


    Ali Fikri Yavuz : İşte bu rüyan delâlet ettiği gibi, Rabbin seni seçecek ve sana rüya tâbirini öğretecektir. Bundan önce ataların İbrahim’e ve İshak’a, Allah nimetini tamamladığı gibi; hem sana, hem Yâkub ailesine de tamamlayacak. Gerçekten Rabbin Alîm’dir, Hâkim’dir.“


    Bekir Sadak : «ORabbin seni boylece ruyandaki gibi sececek, sana ruyalari yorumlamayi ogretecek; daha once, atalarin Ibrahim ve Ishak'a nimetlerini tamamladigi gibi, sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktir. Dogrusu Rabbin bilir, hakimdir.» *


    Celal Yıldırım : İşte bunun gibi Rabbin seni seçecek; sana rüyaları yorumlamayı öğretecek ; hem sana, hem de Yâkub hanedanına nîmetini tamamlayacak, nasıl ki daha önce ataların İbrahim ve İshâk üzerine nîmetini tamamlamıştı. Şüphesiz ki Rabbin (her şeyi gereği gibi) bilendir, yegâne hikmet sahibidir.»


    Diyanet İşleri (eski) : 'Rabbin seni böylece rüyandaki gibi seçecek, sana rüyaları yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini tamamladığı gibi, sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, hakimdir.'


    Diyanet Vakfi : İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana (rüyada görülen) olayların yorumunu öğretecek ve daha önce iki atan İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya'kub soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.


    Edip Yüksel : 'Böylece Rabbin seni seçmekte, sana rüyaların yorumunu öğretmekte ve daha önceki ataların İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakup ailesine de tamamlamaktadır. Rabbin Bilendir, Bilgedir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve işte öyle, rabbın seni seçecek ve sana ehadisin te'vilinden ılimler öğretecek, hem sana hem âli Ya'kuba ni'metini bundan evvel ataların İbrahim ve İshaka tamamladığı gibi tamamlıyacak, şüphe yok ki rabbın alîmdir, hakîmdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte böyle. Rabbin seni seçecek, sana olayların yorumuna ait bilgiler öğretecek ve hem sana ve hem de Ya'kub soyuna, bundan önce ataların İbrahim ve İshak'a tamamladığı gibi nimetini tamamlayacaktır. Şüphe yok ki, Rabbin herşeyi bilendir, hikmet sahibidir.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ve işte böyle, Rabbin seni seçecek ve sana rüya tabirinden bilgiler öğretecek. Bundan önce ataların İbrahim'e ve İshak'a tamamladığı gibi, nimetini hem sana, hem de Yakup soyuna tamamlayacaktır. Muhakkak ki, Rabbin alîmdir, hakîmdir.»


    Fizilal-il Kuran : Tıpkı rüyanda gördüğün gibi Rabbin seni peygamber olarak seçecek, sana olayları (ya da rüyaları) yorumlamaya ilişkin bazı bilgiler öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ile İshak'a yönelik nimetini nasıl tamama erdirdi ise, sana ve Yakub'un soyuna yönelik nimetini de tamama erdirecektir. Hiç kuşkusuz Rabbin herşeyi bilir ve her işi yerinde yapar.


    Gültekin Onan : "Böylece rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."


    Hasan Basri Çantay : «Rabbin seni öylece (rü'yâda gördüğün gibi) beğenib seçecek, sana rü'yâ ta'bîrine âid bilgi verecek, sana karşı da, Ya'kub haanedânına karşı da ni'metlerini — daha evvelden ataların İbrâhîme ve Ishaaka tamamladığı gibi — tamamlayacakdır. Şübhesiz ki Rabbin her şey'i bilendir, tam hüküm ve hikmet saahibidir».


    Hayrat Neşriyat : 'Böylece Rabbin seni seçecek; sana rüyâların ta'bîrini öğretecek ve daha önce ataların İbrâhîm ve İshâk’a tamamladığı gibi, sana ve Ya'kub âilesine de ni'metini tamamlayacaktır. Şübhesiz ki Rabbin, Alîm (hakkıyla bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.'


    İbni Kesir : Rabbın seni böylece beğenip seçecek, sana rüyaların yorumlanmasına dair bilgi verecek ve daha önce ataların İbrahim'e ve İshak'a nimetlerini tamamladığı gibi, sana ve Ya'kup hanedanına da tamamlayacaktır. Muhakkak ki Rabbın, Alim'dir, Hakim'dir.


    Muhammed Esed : Çünkü, (rüyanda sana gösterilene bakılacak olursa) demek ki Rabbin seni de seçecek; sana olayların iç yüzünü görüp yorumlamayı öğretecek; ve tıpkı ataların İbrahim ve İshak'a olan nimetini her bakımdan tam ve yeterli kıldığı gibi sana ve Yakub'un soyuna verdiği nimeti de her bakımdan tam ve yeterli kılacak. Doğrusu, senin Rabbin doğru hüküm ve hikmetle edip eyleyen mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve işte öylece Rabbin seni mümtaz kılacak ve sana rüyâların tâbirinden bilgi verecek ve nîmetini senin ve Yakub hanedanının üzerine tamamlayacak, nasıl ki, onu evvelce ataların İbrahim ve İshak üzerine de tamamlamıştı. Şüphe yok ki, senin Rabbin bir alîmdir, bir hakîmdir.»


    Ömer Öngüt : “Rabbin seni böylece (rüyândaki gibi) seçecek, sana rüyâları yorumlamayı öğretecek; daha önce ataların İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi, sana ve Yakup soyuna da tamamlayacaktır. Çünkü Rabbin çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. ”


    Şaban Piriş : Rabbin seni rüyandaki gibi seçecek ve sana olayları yorumlamayı öğretecek. Önceden, ataların İbrahim ve İshak’a lütfunu tamamladığı gibi sana ve Yakub ailesine de lütfunu tamamlayacak. Kuşkusuz Rabbin her şeyi bilen ve hükmedendir.


    Suat Yıldırım : "Rabbin seni öylece seçecek, sana rüya tabirini öğretecek, ve daha önce büyük babaların İbrâhim ile İshak’a olan nimetini tamamına erdirdiği gibi, sana ve Yâkub ailesine de nimetini kemale erdirecektir. Çünkü Rabbin her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir."


    Süleyman Ateş : Böylece Rabbin seni seçecek ve sana düşlerin yorumundan bir parça öğretecek, sana ve Ya'kûb soyuna ni'metini tamamlayacaktır; nasıl ki daha önce ataların İbrâhim'e ve İshak'a da ni'metini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir."


    Tefhim-ul Kuran : «Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Hiç şüphe yok, senin Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.»


    Ümit Şimşek : 'Rabbin seni böylece seçkin kılacak, sana rüya tabirini öğretecek ve, tıpkı bundan önce ataların İbrahim ve İshak'a yaptığı gibi, senin ve Yakub hanedanının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin herşeyi bilir, herşeyi hikmetle yapar.'


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte böyle! Rabbin seni seçip yüceltecek, olayların ve sözlerin tevilinden, sana birşeyler öğretecek, hem senin hem Yakub soyunun üzerinde nimetini tamamlayacaktır. Tıpkı bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine o nimeti tamamladığı gibi. Şu kesin ki, senin Rabbin Alîm'dir, Hakîm'dir.
     


  7. لَّقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِّلسَّائِلِينَ



    Le kad kâne fî yûsufe ve ihvetihî âyâtun lis sâilîn(sâilîne).



    1. lekad : andolsun

    2. kâne : oldu, idi

    3. fî : içinde

    4. yûsufe : Yusuf

    5. ve ihveti-hi : ve onun kardeşleri

    6. âyâtun : âyetler

    7. li es sâilîne : soranlar için





    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki; Yusuf ve kardeşlerinde, soranlar için âyetler (dersler) vardır.


    Diyanet İşleri : Andolsun, Yûsuf ve kardeşlerinde (hakikati arayıp) soranlar için ibretler vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki Yûsuf'la kardeşlerine âit vakalarda soranlar için nice ibretler var.


    Adem Uğur : Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, Yusuf ve kardeşleri olayında, sorgulayacaklar için dersler vardır!


    Ahmet Tekin : Andolsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinin kıssalarında, soranlara, hakikati arayanlara, ibret almak isteyenlere Allah’ın kudretini, hikmet sahibi olduğunu, kullarına lütfunu gösteren birçok dersler vardır.


    Ahmet Varol : Şüphesiz Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.


    Ali Bulaç : Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Şanım hakkı için, Yûsuf ve kardeşlerinin kıssasında, ibret arayanlar için çok alâmetler vardır.


    Bekir Sadak : And olsun ki, Yusuf ve kardeslerinin olayinda, soranlara nice ibretler vardir.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, Yûsuf ve kardeşleri (arasında geçen olay)da soranlara, (hem düzenli bir hayat yaşamaları, hem de Hz. Muhammed'in parlak geleceği hakkında) belgeler ve ibretler vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin olayında, soranlara nice ibretler vardır.


    Diyanet Vakfi : Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır.


    Edip Yüksel : Dileyenler için, Yusuf ve kardeşlerinde dersler vardır:


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için Yusüf ve biraderlerinde soranlara ıbret olacak âyetler oldu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yüceliğim hakkı için Yusuf ve kardeşlerinde soranlara ibret olacak deliller vardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki, Yusuf ve kardeşleri kıssasında soranlara ibret alacak âyetler vardır.


    Fizilal-il Kuran : Yusuf ile kardeşleri olayında, bu olayın içyüzünü irdeleyenlerin alacağı birçok ibret dersleri vardır.


    Gültekin Onan : Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler vardır.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki Yuusufun ve biraderler (inin haberler) inde (onları) soranlar için nice ibretler vardır.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki Yûsuf ve kardeşlerin(in kıssasın)da, soranlar için (çok büyük) ibretler vardır.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Yusuf'da ve kardeşlerinde, soranlar için nice ayetler vardır.


    Muhammed Esed : Gerçek şu ki, Yusuf ve kardeşlerin(in kıssasında)da (hakikati) arayanlar için (çıkarılacak nice) dersler vardır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, Yusuf'ta ve kardeşlerinde sual edenler için bir nice ibretler var idi.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında soranlar için ibretler vardır.


    Şaban Piriş : Gerçekten Yusuf ve kardeşlerinde, isteyenlere nice ibretler vardır.


    Suat Yıldırım : Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.


    Süleyman Ateş : Andolsun, Yûsuf ve kardeşlerin(in kıssaların)da, soranlar için ibretler vardır:


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.


    Ümit Şimşek : Soranlar için, Yusuf'un ve kardeşlerinin kıssasında ibretler vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinde istek ve arayış içinde olanlar için ibretler/işaretler vardır.
     


  8. إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ



    İz kâlû le yûsufu ve ehûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ ve nahnu usbeh(usbehtun), inne ebânâ le fî dalâlin mubîn(mubînin).



    1. iz kâlû : dedikleri zaman, demi؛lerdi

    2. le yûsufu : gerçekten, elbette Yusuf

    3. ve ehû-hu : ve onun karde؛i

    4. ehabbu : daha sevgili

    5. ilâ ebî-nâ : babamıza

    6. min-nâ : bizden

    7. ve nahnu : ve biz

    8. usbehtun : grup (on ki؛ilik veya daha fazlası)

    9. inne : muhakkak

    10. ebâ-nâ : babamız

    11. le fî : elbette içindedir

    12. dalâlin : dalâlet, yanılgı

    13. mubînin : apaçık, açıkça






    İmam İskender Ali Mihr : “Yusuf ve karde؛i, babamıza: “Gerçekten bizden daha sevgili.” demi؛lerdi. Ve biz bir grubuz. Muhakkak ki; babamız, gerçekten açık bir yanılgı içinde.


    Diyanet İ؛leri : Karde؛leri dediler ki: “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz hâlde, Yûsuf ve karde؛i (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir.”


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Hani onlar, Yûsuf'la karde؛i demi؛lerdi, babamıza bizden fazla sevgili ve bizse birbirini tutan ve daha kuvvetli bulunan bir topluluğuz. ھüphe yok ki babamız, yanlı؛ bir yol tutmu؛.


    Adem Uğur : (Karde؛leri) dediler ki: Yusufla karde؛i (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kalabalık bir cemaatiz. ھüphesiz ki babamız apaçık bir yanlı؛lık içindedir.


    Ahmed Hulusi : Hani (karde؛leri) dediler ki: "Biz kalabalık ve güçlü olduğumuz hâlde, Yusuf ve karde؛ini (Bünyamin) babamız bizden daha çok seviyor! Muhakkak ki babamız açık bir yanılgıda!"


    Ahmet Tekin : Hani karde؛leri:
    'Yûsuf ve karde؛i Bünyamin babamızın iki sevgili oğulları. Bizden ilerdeler. Bizse güçlü ve tutkun bir cemaatiz. Babamız bu iki karde؛imize a؛ırı sevgisi sebebiyle bir sevgi sarho؛luğu içinde.' dediler.


    Ahmet Varol : (Karde؛leri) ؛ِyle demi؛lerdi: 'Yusuf ve karde؛i babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz dayanı؛ma içinde, güçlü bir cemaatiz. ھüphesiz babamız apaçık bir yanılgı içindedir.


    Ali Bulaç : Onlar ؛ِyle demi؛ti: "Yusuf ve karde؛i babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini peki؛tiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir ؛a؛kınlık içindedir."


    Ali Fikri Yavuz : Karde؛leri aralarında ؛ِyle demi؛lerdi: “- Yûsuf ve (ana baba bir) karde؛i (Bünyamin), babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz, kuvvetli bir topluluğuz. Doğrusu babamız açıkça yanılmadadır.”


    Bekir Sadak : (8-9) Kardesleri: «Biz birbirimize bagli bir topluluk oldugumuz halde, babamiz, Yusuf'u oldurun veya onu issiz bir yere birakiverin ki babaniz size kalsin; ondan sonra da iyi kimseler olursunuz» dediler.


    Celal Yıldırım : Hani karde؛leri: «And olsun ki Yûsuf ve karde؛i babamıza bizden daha sevgilidirler; halbuki biz güçlü bir topluluğuz. Doğrusu babamız (bu hususta) açık bir yanılgı içindedir,» demi؛lerdi.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Karde؛leri demi؛lerdi ki: 'Yusuf ve ِzkarde؛i babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir cemaatiz. Babamız açık bir yanlı؛lık içindedir.'


    Diyanet Vakfi : (Karde؛leri) dediler ki: Yusuf'la karde؛i (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki biz kalabalık bir cemaatiz. ھüphesiz ki babamız apaçık bir yanlı؛lık içindedir.


    Edip Yüksel : (Karde؛leri) demi؛lerdi ki: 'Babamız, Yusuf ve (ِz) karde؛ini bizden daha çok seviyor, biz ise çoğunluğuz. Babamız açıkça yanlı؛ bir tutum içindedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Zira dediler ki her halde Yusüf ve biraderi babamıza bizden daha sevgili, biz ise müteassıb bir kuvvetiz, doğrusu babamız belli ki yanılıyor


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : اünkü karde؛leri: «Kesinlikle Yusuf ve karde؛i, babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz birbirine sargın bir topluluğuz. Doğrusu babamız belli ki, yanılıyor.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Hani demi؛lerdi ki: «Yusuf ve karde؛i (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgili, biz ise güçlü ve tutkun bir grubuz. Doğrusu, babamız belli ki, çok açık bir yanılgı içindedir.»


    Fizilal-il Kuran : Hani Yusuf'un üvey karde؛leri dediler ki; «Babamız, Yusuf ile ِz karde؛ini bizden daha çok seviyor. Oysa biz sayıca çok ve güçlü bir grubuz. Ku؛ku yok ki, babamız açık biçimde hatalıdır.»


    Gültekin Onan : Onlar ؛ِyle demi؛ti: "Yusuf ve karde؛i babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini peki؛tiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir ؛a؛kınlık içindedir."


    Hasan Basri اantay : Hani onlar (o karde؛ler) ؛ِyle demi؛lerdi: «Yuusufla biraderi babasının yanında muhakkak bizden daha sevgilidir. Halbuki biz. (birbirimizi destekleyen kuvvetli) bir cemâatiz. Babamız her halde açık bir yanlı؛lık içindedir».


    Hayrat Ne؛riyat : O zaman (karde؛leri) demi؛lerdi ki: 'Gerçekten Yûsuf ve (ِz) karde؛i(Bünyâmin), babamıza bizden daha sevgilidir; hâlbuki biz birbirine sıkı sıkıya bağlı bir topluluğuz (faydamız daha çoktur). Muhakkak ki babamız, apaçık bir hatâ içindedir.'


    İbni Kesir : Hani demi؛lerdi ki: Biz, güçlü bir topluluk olduğumuz halde Yusuf ve karde؛i, babamızın yanında daha sevgilidirler. Doğrusu babamız apaçık bir sapıklık içindedir.


    Muhammed Esed : Bir vakit (Yusuf'un karde؛leri kendi aralarında ؛ِyle) konu؛uyorlardı: "Sayımız bu kadar çok olduğu halde bile, Yusuf ve karde؛i (Bünyamin) babamızın gِzünde daha değerli/daha sevgili; gerçek ؛u ki, babamız açık bir yanılgı içerisinde!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : O vakit ki, demi؛lerdi: «Elbette Yusuf ile karde؛i babamıza bizden daha sevgilidir. Halbuki, biz birbirine bağlı kuvvetli bir cemaatiz. ھüphe yok ki bizim babamız, elbette apaçık bir hata içindedir.»


    ضmer ضngüt : Hani onlar ؛ِyle demi؛lerdi: “Yusuf ve karde؛i (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz birbirimize bağlı bir cemaatiz. Doğrusu babamız açıkça bir yanlı؛lık içindedir. ”


    ھaban Piri؛ : Karde؛leri: -Biz bir aile olduğumuz halde babamız Yusuf’u ve karde؛ini daha çok seviyor. Doğrusu babamız açıkça ؛a؛kınlık içinde, demi؛lerdi.


    Suat Yıldırım : (8-9) Hani onlar, (aralarında ؛ِyle konu؛mu؛lardı): "Yusuf ile ِz karde؛i, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu i؛te yanılıyor. Yusuf’u ِldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tِvbe ederek salih kimseler olursunuz, babanızla münasebetleriniz düzelir, i؛iniz yoluna girer."


    Süleyman Ate؛ : (Karde؛leri) demi؛lerdi ki: "Yûsuf ve (ِz) karde؛i (Bünyamin), babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir cemaatiz. Babamız açık bir yanlı؛lık içindedir!"


    Tefhim-ul Kuran : Onlar ؛ِyle demi؛ti: «Yusuf ve karde؛i babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini peki؛tiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir ؛a؛kınlık içindedir.»


    ـmit ھim؛ek : O zaman karde؛leri demi؛ti ki: 'Yusuf ile karde؛ini babamız bizden çok seviyor. Oysa biz güçlü bir topluluğuz; babamız ise açık bir ؛a؛kınlıkta.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : O vakit onlar ؛ِyle demi؛lerdi: "Yûsuf ve karde؛i, babamıza bizden daha sevimli, bu bir gerçek. Ama biz de birbirini her hal ve ؛artta destekleyen bir ekibiz. ھu da ku؛kusuz ki, bizim babamız, inkâr edilemez bir ؛a؛kınlık içindedir."
     


  9. اقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُواْ مِن بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ



    Uktulû yûsufe evitrahûhu ardan yahlu lekum vechu ebîkum ve tekûnû min ba’dihî kavmen sâlihîn(sâlihîne).



    1. uktulû : öldürün

    2. yûsufe : Yusuf'u

    3. ev itrahû-hu : veya onu atın

    4. ardan : bir yer, arazi

    5. yahlu : dost olur

    6. lekum : size

    7. vechu : yüz

    8. ebî-kum : sizin babanız

    9. ve tekûnû : ve olun

    10. min ba'di-hi : ondan sonra

    11. kavmen : bir kavim, toplum, topluluk

    12. sâlihîne : salihler





    İmam İskender Ali Mihr : Yusuf'u öldürün veya onu bir yere atın. Babanızın yüzü, size dost olsun (babanızın sevgisi size kalsın). Ve ondan sonra salihler topluluğu olun.


    Diyanet İşleri : “Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere atın ki babanız sadece size yönelsin. Ondan sonra (tövbe edip) salih kimseler olursunuz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öldürün Yûsuf'u, yahut da öyle bir yere atın ki babanız, artık onu göremesin, ondan sonra tövbe eder, düzgün bir topluluk olursunuz.


    Adem Uğur : (Aralarında dediler ki:) Yusufu öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın!Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!


    Ahmed Hulusi : "Öldürün Yusuf'u yahut Onu (başka) bir yere uzaklaştırın ki babanızın sevgisi size yönelsin! Ondan sonra rahata ermiş olursunuz. "


    Ahmet Tekin : 'Yûsuf’u öldürün veya onu uzak bir yere atın ki, babanızın teveccühü, sevgisi yalnız size kalsın. Bundan sonra da, tevbe ederek, dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi müslüman, sâlih kimseler olursunuz.' dediler.


    Ahmet Varol : Yusuf'u öldürün veya (uzak) bir yere bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Bundan sonra iyi bir topluluk olursunuz.'


    Ali Bulaç : "Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz."


    Ali Fikri Yavuz : (içlerinden biri dedi ki: ) Yûsuf’u öldürün, yahud onu uzak bir yere atın ki, babanızın sevgisi yalnız size bağlı kalsın ve ondan sonra tevbe edip sâlih bir kavim olasınız.


    Bekir Sadak : (8-9) Kardesleri: «Biz birbirimize bagli bir topluluk oldugumuz halde, babamiz, Yusuf'u oldurun veya onu issiz bir yere birakiverin ki babaniz size kalsin; ondan sonra da iyi kimseler olursunuz» dediler.

    Celal Yıldırım : Onlardan biri dedi ki: «Yûsuf'u öldürünüz veya onu boş bir araziye atınız ki, babanızın yüzü size dönüp ilgi kursun ve ondan sonra da kendini düzelten iyi kişiler olursunuz.»


    Diyanet İşleri (eski) : 'Yusuf'u öldürün veya onu ıssız bir yere bırakıverin ki babanız size kalsın; ondan sonra da iyi kimseler olursunuz'


    Diyanet Vakfi : (Aralarında dediler ki:) Yusuf'u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!


    Edip Yüksel : 'Yusuf'u öldürün, ya da onu bir uzak yere yollayın ki babanızın ilgisi sizde odaklansın. Daha sonra da erdemli bir topluluk olursunuz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yusüfü öldürün yahud bir yere atın ki babanızın yüzü size kalsın ve ondan sonra salâhlı bir kavm olasınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yusuf'u öldürün veya bir yere atın ki, babanızın yüzü size kalsın ve ondan sonra doğru dürüst bir topluluk olasınız!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Yusuf'u öldürün, ya da bir yere atın ki, babanızın yüzü (sevgisi) size kalsın, sonra yine salih bir kavim olursunuz.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'u ya öldürünüz, ya da ıssız bir yere bırakınız; o zaman babanızın rakipsiz sevgilileri olursunuz, arkasından da tevbe eder iyi kimseler olursunuz.


    Gültekin Onan : "Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz."


    Hasan Basri Çantay : «Yuusufu öldürün. Yahud onu (uzak ve ıssız) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalınız size münhasır olsun ve siz ondan sonra Saalih bir zümre olasınız».


    Hayrat Neşriyat : (İçlerinden biri dedi ki:) 'Yûsuf’u öldürün veya onu bir yere bırakın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın; ondan sonra (tevbe eder) de sâlih kimseler topluluğu olursunuz.'


    İbni Kesir : Yusuf'u öldürün veya bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın, ondan sonra da tevbe eder, salihler topluluğu olursunuz.


    Muhammed Esed : (İçlerinden biri:) "Yusuf'u öldürün" dedi, "yahut o'nu (uzak) bir yere götürüp bırakın ki böylece babanız sevgi ve alakasıyla yalnızca size kalsın ve siz de bundan sonra (artık tevbe edip) iyi insanlar ol(arak yaşamak için serbest ol)asınız!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Yusuf'u öldürün veya O'nu bir yere atınız ki, babanızın yüzü (sevgisi) size kalsın ve siz ondan sonra sâlihler olan bir cemaat olursunuz.»


    Ömer Öngüt : “Yusuf'u öldürün veya onu uzak bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra (tevbe eder) iyi kimseler olursunuz. ”


    Şaban Piriş : Yusuf’u öldürün veya onu ıssız bir yere bırakın ki babanız size kalsın. Siz de ondan sonra dürüst bir topluluk olursunuz.


    Suat Yıldırım : (8-9) Hani onlar, (aralarında şöyle konuşmuşlardı): "Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu işte yanılıyor. Yusuf’u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz, babanızla münasebetleriniz düzelir, işiniz yoluna girer."


    Süleyman Ateş : "Yûsuf'u öldürün, ya da onu bir yere bırakın da babanızın yüzü yalnız size kalsın (bundan böyle babanız yalnız sizi görsün ve sevsin)! Ondan sonra da (tevbe eder), iyi bir topluluk olursunuz!"


    Tefhim-ul Kuran : «Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.»


    Ümit Şimşek : 'Yusuf'u ya öldürün veya uzak bir yere atın ki babanızın ilgisi size yönelsin. Ondan sonra da tevbe edip iyi insanlar olursunuz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yûsuf'u öldürün yahut bir yere götürüp atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin ve bunun ardından barışcıl ve hayırsever bir topluluk haline gelesiniz."
     


  10. قَالَ قَآئِلٌ مَّنْهُمْ لاَ تَقْتُلُواْ يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ



    Kâle kâilun minhum lâ taktulû yûsufe ve elkûhu fî gayâbetil cubbi yel-tekithu ba’dus seyyâreti in kuntum fâilîn(fâilîne).



    1. kâle : dedi

    2. kâilun : bir sözcü, söyleyen

    3. min-hum : onlardan

    4. lâ taktulû : öldürmeyin

    5. yûsufe : Yusuf'u

    6. ve elkû-hu : ve onu atın, bırakın

    7. fî gayâbeti el cubbi : kuyunun dibine

    8. yeltekit-hu : onu bulur

    9. ba'du es seyyâreti : bir kısım yolcular, bir grup yolcu, yolcu kafilesi

    10. in kuntum : eğer siz, iseniz

    11. fâılîne : yapanlar





    İmam İskender Ali Mihr : İçlerinden bir sözcü şöyle dedi: “Yusuf'u öldürmeyin. Bir şey yapacaksanız onu, kuyunun dibine atın. Bir yolcu kafilesi, onu bulur.”


    Diyanet İşleri : Onlardan bir sözcü, “Yûsuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın ki geçen kervanlardan biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İçlerinden biri Yûsuf'u öldürmeyin demişti, mutlaka bir şey yapacaksınız bir kuyuya atın bâri de gelip geçenlerden onu bulup alan olsun.


    Adem Uğur : Onlardan biri: Yusufu öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün), dedi.


    Ahmed Hulusi : Bir diğeri de akıl verdi: "Bir şey yapmak istiyorsanız. . . Öldürmeyin Yusuf'u! Onu (derin olmayan) bir kuyuya bırakın; bir kafile onu (bulup) alsın!"


    Ahmet Tekin : İçlerinden sözü dinlenen biri:
    'Yûsuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka ona bir şey yapacaksanız, onu suyu çekilmek üzere olan bir kuyuya atın da, geçen kervanlardan biri onu alıp götürsün' dedi.


    Ahmet Varol : İçlerinden bir söz sahibi dedi ki: 'Yusuf'u öldürmeyin. Eğer bir şey yapacaksanız, onu kuyunun derinliklerine atın; yolcu kafilelerinden biri kendisini bulsun.'


    Ali Bulaç : İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın."


    Ali Fikri Yavuz : İçlerinden bir söz sahibi de şöyle dedi: “- Yûsuf’u öldürmeyin de, bir kuyu dibine bırakın ki, bir yolcu kâfilesi onu yitik mal olarak alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın.”


    Bekir Sadak : Iclerinden biri: Yusuf'u oldurmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine birakin. Boyle yaparsaniz yolculardan onu bulup alan olur» dedi.


    Celal Yıldırım : Onlardan bir sözcü de dedi ki: «Yûsuf'u öldürmeyin, onu kuyunun derinliğine atın da gelip geçen kafilelerden biri onu orada raslayıp alır; eğer (ona elbette) bir şey yapmak istiyorsanız, böyle yapın.»


    Diyanet İşleri (eski) : İçlerinden biri: 'Yusuf'u öldürmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın. Böyle yaparsanız yolculardan onu bulup alan olur' dedi.


    Diyanet Vakfi : Onlardan biri: Yusuf'u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün), dedi.


    Edip Yüksel : Onlardan birisi şöyle dedi: 'Yusuf'u öldürmeyin, onu kuyunun dibine atın. Böyle yaparsanız kervanlardan biri onu bulup götürebilir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : İçlerinden bir söz sahibi, Yusüfü, dedi öldürmeyin de bir kuyu dibinde bırakın ki kafilenin biri onu lekît olarak alsın, eğer yapacaksanız böyle yapın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İçlerinden biri: «Yusuf'u öldürmeyin de bir kuyu dibinde bırakın ki, onu geçen bir kervan bulup alsın; eğer yapacaksanız böyle yapın!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İçlerinden bir söz sahibi şöyle dedi: «Yusuf'u öldürmeyin, bir kuyunun dibine bırakın da ordan geçen kafilenin biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın.»


    Fizilal-il Kuran : Üvey kardeşlerden biri dedi ki; «Yusuf'u öldürmeyiniz; eğer mutlaka bir şey yapmak istiyorsanız, onu bir kuyunun dibine atınız da yoldan geçecek kervanlardan biri onu çıkarıp alsın.»


    Gültekin Onan : İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın."


    Hasan Basri Çantay : İçlerinden bir sözcü: «Yuusufu öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine bırakın da bir yolcu kaafilesinden biri onu (yetik olarak) alsın. Eğer (mutlakaa) yapacaksanız (bari böyle yapın)» dedi.


    Hayrat Neşriyat : İçlerinden söz sâhibi olan biri (Yehûda ise): 'Yûsuf’u öldürmeyin; onu kuyunun dibine bırakın da, geçen kafilenin biri onu (bulup) alsın; eğer (gerçekten ona bir şey)yapacak kimseler iseniz (bâri böyle yapın!)' dedi.


    İbni Kesir : İçlerinden bir sözcü dedi ki: Yusuf'u öldürmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın da yolculardan bir onu bulup alsın, eğer yapacaksanız.


    Muhammed Esed : Bir diğeri: "Hayır, Yusuf'u öldürmeyin!" diye söze karıştı, "Eğer mutlaka bir şey yapmanız gerekiyorsa, o'nu bir kuyunun dibine atın; (nasıl olsa) o'nu (orada) bir kervan bulup yanına alır."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlardan bir söyleyici dedi ki: «Yusuf'u öldürmeyin ve O'nu kuyunun dibine atıverin, O'nu kâfilelerden biri alıverir, eğer siz yapacak kimselerden iseniz» (böyle yapınız).


    Ömer Öngüt : İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Yusuf'u öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine atın, geçen bir yolcu kafilesi onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın. ”


    Şaban Piriş : İçlerinden biri: -Yusuf’u öldürmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın. Yolculardan biri alıp götürsün. Yapacaksanız böyle yapın, dedi.


    Suat Yıldırım : İçlerinden biri: "Yusuf’u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!" dedi.


    Süleyman Ateş : İçlerinden bir sözcü: "Yûsuf'u öldürmeyin, onu kuyunun dibine atın, kervanlardan biri onu (görüp) alsın; eğer yapacaksanız (böyle yapın)," dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Onlardan bir sözcü dedi ki: «Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi onu alsın.»


    Ümit Şimşek : İçlerinden biri 'Yusuf'u öldürmeyin,' dedi. 'Eğer yapacaksanız, bir kuyu dibine bırakın da kafilelerden biri onu bulup alsın.'


    Yaşar Nuri Öztürk : İçlerinden söz alan biri şöyle konuştu: "Yûsuf'u öldürmeyin. Onu bir kuyunun dibine bırakın; gelip geçen kafilelerden biri onu bulup alır. Yapacaksanız böyle yapın!"
     


  11. قَالُواْ يَا أَبَانَا مَا لَكَ لاَ تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ



    Kâlû yâ ebânâ mâ leke lâ te’mennâ alâ yûsufe ve innâ lehu lenâsıhûn(lenâsıhûne).



    1. kâlû : dediler

    2. yâ ebâ-nâ : ey babamız

    3. mâ leke : sana ne oluyor, ne oldu

    4. lâ te'men-nâ alâ : bize emniyet etmiyorsun, bize güvenmiyorsun (bizden emin değilsin)

    5. yûsufe : Yusuf

    6. ve in-nâ : ve muhakkak ki biz

    7. lehu : ona

    8. le : elbette, gerçekten

    9. nâsıhûne : nasihat edenler, öğüt verenler, iyiliğini isteyenler





    İmam İskender Ali Mihr : "Ey babamız! Sana ne oldu? Yusuf (konusunda) bize emniyet etmiyorsun (güvenmiyorsun). Ve muhakkak ki; biz, onun iyiliğini isteyenleriz.” dediler.


    Diyanet İşleri : Babalarına şöyle dediler: “Ey babamız! Yûsuf hakkında bize neden güvenmiyorsun? Hâlbuki biz onun iyiliğini isteyen kişileriz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, baba demişlerdi, ne diye Yûsuf'u emniyet etmiyorsun bize ve biz, hiç şüphe yok ki ona öğütler vermedeyiz.


    Adem Uğur : Dediler ki: "Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa ki biz onun iyiliğini istemekteyiz.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Ey babamız, biz Onun hayrını istediğimiz hâlde neden Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun!"


    Ahmet Tekin : Oğulları :
    'Ey babamız, neden, Yûsuf’la ilgili bize güvenmiyorsun? Oysa ki, biz ona iyi davranıyor, onun iyiliğini istiyoruz.' dediler.


    Ahmet Varol : (Babalarına gidip) dediler ki: 'Ey babamız! Ne oluyor da, Yusuf'a karşı bize güvenemiyorsun? Oysa gerçekte biz onun iyiliğini isteyenleriz.


    Ali Bulaç : (Bu karara vardıktan sonra) "Ey Babamız," dediler. "Sana ne oluyor, Yusuf'a karşı bize güvenmiyorsun? Oysa gerçekte biz, onun iyiliğini isteyenleriz."


    Ali Fikri Yavuz : Sonra babalarına dediler ki: “- ey babamız, sen bize Yûsuf’u neye inanmıyorsun? Doğrusu biz onun için hayır isteyicileriz.


    Bekir Sadak : (11-12) Bunun uzerine «Ey babamiz! Yusuf'un iyiligini istedigimiz halde, onu nicin bize emniyet etmiyorsun? Yarin onu bizimle beraber gonder de gezsin oynasin, biz onu herhalde koruruz» dediler.


    Celal Yıldırım : (Bunun üzerine toplanıp babalarına gelerek) dediler ki: «Ey babamız ! Yûsuf'u neden bize güvenip vermiyorsun ? Oysa biz ondan yana elbette iyilik düşünenleriz.»


    Diyanet İşleri (eski) : (11-12) Bunun üzerine 'Ey babamız! Yusuf'un iyiliğini istediğimiz halde, onu niçin bize emniyet etmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin oynasın, biz onu herhalde koruruz' dediler.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: «Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun! Oysa ki biz onun iyiliğini istemekteyiz.


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'Ey babamız, neden Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun candan dostlarıyız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Vardılar ey bizim pederimiz, dediler, sen neye bize Yusüfü inanmıyorsun? Cidden biz onun için recaciyiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Vardılar babalarına: «Ey babamız, neden sen, Yusuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyenleriz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Ey babamız! Sen bize Yusuf için neden güvenmiyorsun? Halbuki biz onun iyiliğini istiyoruz.»


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine üvey kardeşler, babalarına dediler ki; «Ey babamız, niçin Yusuf konusunda bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun sadece iyiliğini isteriz.


    Gültekin Onan : (Bu karara vardıktan sonra) "Ey Babamız" dediler. "Sana ne oluyor, Yusuf'a karşı bize güvenmiyorsun (te'menna)? Oysa, gerçekte biz onun iyiliğini isteyenleriz."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Ey babamız, sen bize Yuusufu neye inanmıyorsun? Halbuki biz onun elbet hayırhahlarıyız».


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Ey babamız! Sana ne oldu ki Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Hâlbuki doğrusu biz, elbette onun iyiliğini isteyenleriz.'


    İbni Kesir : Dediler ki: Ey babamız; sen bize Yusuf'u neden güvenmiyorsun? Halbuki biz, onun iyiliğini istemekteyiz.


    Muhammed Esed : (Bu görüşte birleştiler ve bunun üzerine babalarına:) "Ey babamız!" dediler, "Biz Yusuf'un iyiliğini isteyen kimseler olduğumuz halde, neden o'nun hakkında bize güvenmiyorsun?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ey babamız! Sana ne oluyor ki, Yusuf'u bize inanmıyorsun? Ve halbuki, biz O'nun için elbette hayırhâh kimseleriz.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Ey babamız! Sana ne oluyor da Yusuf'u bize emanet etmiyorsun? Oysa biz ona iyilik etmek isteyen kimseleriz. ”


    Şaban Piriş : -Baba, Sana ne oldu ki Yusuf için bize güvenmiyorsun? Biz, Onun iyiliğini isteriz.


    Suat Yıldırım : (11-12) (Onlar buna karar verdikten sonra bir gün babalarına varıp:) "Sevgili Babamız! dediler, sen neden güvenip de Yusuf’u bize emanet etmiyorsun. Oysa biz onu çok seviyoruz. Ona samimiyetle bağlıyız." "Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın, biz ona çok iyi sahip çıkarız."


    Süleyman Ateş : (Bu fikirde karar kıldılar ve babalarına gelip) Dediler ki: "Ey babamız, neden Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun, oysa biz ona öğüt verenler(onun iyiliğini isteyenler)iz?"


    Tefhim-ul Kuran : (Bu karara vardıktan sonra) «Ey Babamız,» dediler. «Sana ne oluyor, Yusuf'a karşı bize güvenmiyorsun? Oysa gerçekte biz, onun iyiliğini isteyenleriz;»


    Ümit Şimşek : Babalarına dediler ki: 'Baba, niçin Yusuf'u bize emanet etmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini istiyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Ey babamız, ne oluyor da Yûsuf konusunda bize güvenmiyorsun. Oysaki biz ona hep öğüt vermekteyiz."
     


  12. أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ



    Ersilhu ma anâ gaden yerta’ ve yel’ab ve innâ lehu lehâfizûn(lehâfizûne).



    1. ersil-hu : onu gönder

    2. mea-nâ : bizimle birlikte

    3. gaden : yarın

    4. yerta' : bol bol yesin (beğendiği meyvelerden)

    5. ve yel'ab : ve oynasın

    6. ve in-nâ : ve muhakkak biz

    7. lehu : ona, onu

    8. le : elbette, gerçekten

    9. hâfizûne : koruyanlar, muhafaza edenler





    İmam İskender Ali Mihr : Yarın onu bizimle gönder. Bol bol yesin ve oynasın. Ve muhakkak ki; biz, onu gerçekten muhafaza edenleriz (koruyanlarız).


    Diyanet İşleri : “Yarın onu bizimle beraber gönder de gezip oynasın. Şüphesiz biz onu koruruz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yarın onu bizimle yolla da bol bol yesin, içsin, oynasın ve biz onu mutlaka koruruz.


    Adem Uğur : Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin), oynasın. Biz onu mutlaka koruruz."


    Ahmed Hulusi : "Yarın Onu bizimle beraber yolla da serbestçe gezip oynasın. . . Şüphesiz biz Onu koruyucularız. "


    Ahmet Tekin : 'Yarın onu bizimle gönder. Gezsin, bol bol yesin, içsin, oynasın. Kesinlikle biz onu koruyacak güce sahibiz.' dediler.


    Ahmet Varol : Yarın onu bizimle birlikte gönder gezsin ve oynasın. Biz onu mutlaka koruruz.'


    Ali Bulaç : "Sen onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Elbette biz onu koruyup gözetiriz."


    Ali Fikri Yavuz : Yarın, onu bizimle beraber (gezintiye) gönder de gezsin oynasın, muhakkak biz onun koruyucularıyız.”


    Bekir Sadak : (11-12) Bunun uzerine «Ey babamiz! Yusuf'un iyiligini istedigimiz halde, onu nicin bize emniyet etmiyorsun? Yarin onu bizimle beraber gonder de gezsin oynasin, biz onu herhalde koruruz» dediler.


    Celal Yıldırım : yarın bizimle gönder de gezip oynasın ; şüphesiz ki onu koruyup gözetiriz.»


    Diyanet İşleri (eski) : (11-12) Bunun üzerine 'Ey babamız! Yusuf'un iyiliğini istediğimiz halde, onu niçin bize emniyet etmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin oynasın, biz onu herhalde koruruz' dediler.


    Diyanet Vakfi : Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin (içsin), oynasın. Biz onu mutlaka koruruz.»


    Edip Yüksel : 'Onu bizimle birlikte yolla ki koşup oynasın. Kuşkusuz biz onu koruyacağız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yarın bizimle beraber gönder gezsin oynasın şüphesiz, biz onu gözetiriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın. şüphesiz biz onu gözetiriz.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın. Kesinlikle biz onu koruruz.»


    Fizilal-il Kuran : Yarın onu bizimle birlikte kıra gönder; yesin, içsin, eğlensin, biz ona kesinlikle göz kulak oluruz.


    Gültekin Onan : "Sen onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Elbette biz onu koruyup gözetiriz."


    Hasan Basri Çantay : «Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin, oynasın. Şübhesiz biz onun koruyucularıyız».


    Hayrat Neşriyat : 'Yarın onu bizimle berâber gönder; bol bol yesin (içsin), oynasın! Şübhe yok ki biz, onu gerçekten muhâfaza edicileriz.'


    İbni Kesir : Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın. Şüphesiz biz, onu koruruz.


    Muhammed Esed : Bırak o'nu yarın bizimle gelsin, gezip oynasın; o'na göz kulak olacağımızdan en küçük bir şüphen olmasın!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «O'nu yarın bizimle beraber gönder, bol bol meyve yesin ve oynasın. Ve şüphe yok ki, biz O'nu elbette muhafaza edicileriz.»


    Ömer Öngüt : “Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, oynasın, biz onu mutlaka koruruz. ”


    Şaban Piriş : Yarın onu da bizimle beraber gönder. Gezsin, oynasın, biz onu koruruz, dediler.


    Suat Yıldırım : (11-12) (Onlar buna karar verdikten sonra bir gün babalarına varıp:) "Sevgili Babamız! dediler, sen neden güvenip de Yusuf’u bize emanet etmiyorsun. Oysa biz onu çok seviyoruz. Ona samimiyetle bağlıyız." "Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın, biz ona çok iyi sahip çıkarız."


    Süleyman Ateş : "Yarın onu da bizimle beraber (kıra) gönder, gezsin, oynasın; biz onu elbette koruruz."


    Tefhim-ul Kuran : «Sen onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Kuşkusuz biz onu koruyup gözetiriz.»


    Ümit Şimşek : 'Onu yarın bizimle gönder de gezip oynasın. Biz ona göz kulak oluruz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yarın onu bizimle gönder, gezip oynasın. Kuşkun olmasın biz onu çok güzel korur, gözetiriz."
     


  13. قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَن تَذْهَبُواْ بِهِ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ



    Kâle innî le yahzununî en tezhebû bihî ve ehâfu en ye’kulehuz zi’bu ve entum anhu gâfilûn(gâfilûne).



    1. kâle : dedi

    2. in-nî : muhakkak ben

    3. le yahzunu-nî : mutlaka, gerçekten beni üzer mahzun eder

    4. en tezhebû : gitmeniz

    5. bi-hi : onu, onunla

    6. ve ehâfu : ve korkuyorum, korkarım

    7. en ye'kule-hu : onu yemesi

    8. ez zi'bu : bir kurt

    9. ve entum : ve siz

    10. an-hu : ondan

    11. gâfilûne : gâfil olanlar (habersiz iken)





    İmam İskender Ali Mihr : (Babası) şöyle dedi: “Onunla gitmeniz muhakkak ki; gerçekten beni mahzun eder. Ve ben, siz ondan gâfilken, onu bir kurdun yemesinden korkarım.”


    Diyanet İşleri : Babaları, “Doğrusu onu götürmeniz beni üzer, siz ondan habersiz iken onu kurt yer, diye korkuyorum.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yakup, onu götürür, giderseniz kederlenirim ben ve korkarım ki siz, ondan gaflet edersiniz de gelip kurt yer onu demişti.


    Adem Uğur : (Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.


    Ahmed Hulusi : (Yakup) dedi ki: "Onu götürmeniz beni muhakkak üzer. . . Siz Onunla ilgilenmezken Onu kurdun kapmasından korkarım. "


    Ahmet Tekin : Babaları:
    'Onu götürmeniz beni üzer. Korkarım ki onu bir kurt yer de, sizin haberiniz olmaz.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz kendisinden habersiz iken onu kurdun yemesinden korkarım.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum."


    Ali Fikri Yavuz : Babaları dedi ki: “- Onu götürmeniz, cidden beni endişeye düşürür. Siz kendisinden habersiz bulunurken onu kurt yemesinden korkarım.”


    Bekir Sadak : Babalari, «Onu goturmeniz beni uzuyor; siz farkina varmadan onu kurdun yemesinden korkarim» dedi.


    Celal Yıldırım : (Babaları:) «Doğrusu onu alıp götürmeniz beni çok üzer ve sizin haberiniz yokken onu kurt yer diye korkuyorum,» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Babaları, 'Onu götürmeniz beni üzüyor; siz farkına varmadan onu kurdun yemesinden korkarım' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Onu götürmeniz beni endişelendirir. Korkarım ki haberiniz yokken onu kurt yer.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Beni, dedi: onu götürmeniz her halde mahzun eder ve korkarım ki onu kurt yer de haberiniz olmaz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Babası: «Onu götürmeniz, beni mutlaka üzer ve korkarım, onu kurt yer, haberiniz olmaz!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Babaları dedi ki: «Onu götürmeniz beni üzer, korkarım ki onu kurt yer de sizin haberiniz bile olmaz.»


    Fizilal-il Kuran : Babaları dedi ki; «Onu götürmeniz beni üzer, ayrılığına dayanamam; ayrıca korkarım ki, siz farkında olmadan onu kurt kapar.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum."


    Hasan Basri Çantay : Dedi: «Onu götürmeniz muhakkak ki beni tasaya düşürür. Siz kendisinden gaafil, gaafil bulunurken onu kurt (gelib) yemesinden korkarım».


    Hayrat Neşriyat : (Ya'kub) dedi ki: 'Onu götürmeniz beni hakikaten üzer; çünki siz ondan habersiz kimseler iken, onu kurdun yemesinden korkarım!'


    İbni Kesir : Dedi ki: Onu götürmeniz doğrusu beni tasaya düşürüyor. Siz, ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkuyorum.


    Muhammed Esed : "Doğrusu, o'nu götürmeniz beni kaygılandırıyor" diye karşılık verdi (Yakub), "gözden uzak tuttuğunuz bir anda o'nu kurdun kapmasından korkuyorum!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «O'nu alıp götürmeniz şüphesiz ki beni mahzun eder. Ve siz ondan gâfil bulunduğunuz halde O'nu kurdun yemesinden korkarım.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Onu götürmeniz cidden beni üzer, endişeye düşürür. Siz farkına varmadan onu bir kurdun yemesinden korkarım. ”


    Şaban Piriş : Babaları: -Eğer onu götürürseniz tasalanırım. Siz ondan habersizken, Onu bir kurt yemesinden korkarım, dedi.


    Suat Yıldırım : Babaları: "Onu götürmeniz beni meraklandırır. Korkarım ki siz farkında olmadan, onu kurt yer." dedi.


    Süleyman Ateş : (Ya'kûb) Dedi ki: "Onu götürmeniz beni üzer; korkarım ki, sizin haberiniz yokken onu kurt yer!"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum.»


    Ümit Şimşek : Babaları 'Onu alıp götürmeniz beni üzer,' dedi. 'Siz farkında olmadan onu kurt yer diye korkuyorum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi ki: "Onu götürmeniz beni çok çok üzer. Ve korkarım ki siz ondan habersiz bir haldeyken onu kurt yer."
     


  14. قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَن تَذْهَبُواْ بِهِ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ



    Kâle innî le yahzununî en tezhebû bihî ve ehâfu en ye’kulehuz zi’bu ve entum anhu gâfilûn(gâfilûne).



    1. kâle : dedi

    2. in-nî : muhakkak ben

    3. le yahzunu-nî : mutlaka, gerçekten beni üzer mahzun eder

    4. en tezhebû : gitmeniz

    5. bi-hi : onu, onunla

    6. ve ehâfu : ve korkuyorum, korkarım

    7. en ye'kule-hu : onu yemesi

    8. ez zi'bu : bir kurt

    9. ve entum : ve siz

    10. an-hu : ondan

    11. gâfilûne : gâfil olanlar (habersiz iken)





    İmam İskender Ali Mihr : (Babası) şöyle dedi: “Onunla gitmeniz muhakkak ki; gerçekten beni mahzun eder. Ve ben, siz ondan gâfilken, onu bir kurdun yemesinden korkarım.”


    Diyanet İşleri : Babaları, “Doğrusu onu götürmeniz beni üzer, siz ondan habersiz iken onu kurt yer, diye korkuyorum.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yakup, onu götürür, giderseniz kederlenirim ben ve korkarım ki siz, ondan gaflet edersiniz de gelip kurt yer onu demişti.


    Adem Uğur : (Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.


    Ahmed Hulusi : (Yakup) dedi ki: "Onu götürmeniz beni muhakkak üzer. . . Siz Onunla ilgilenmezken Onu kurdun kapmasından korkarım. "


    Ahmet Tekin : Babaları:
    'Onu götürmeniz beni üzer. Korkarım ki onu bir kurt yer de, sizin haberiniz olmaz.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz kendisinden habersiz iken onu kurdun yemesinden korkarım.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum."


    Ali Fikri Yavuz : Babaları dedi ki: “- Onu götürmeniz, cidden beni endişeye düşürür. Siz kendisinden habersiz bulunurken onu kurt yemesinden korkarım.”


    Bekir Sadak : Babalari, «Onu goturmeniz beni uzuyor; siz farkina varmadan onu kurdun yemesinden korkarim» dedi.


    Celal Yıldırım : (Babaları:) «Doğrusu onu alıp götürmeniz beni çok üzer ve sizin haberiniz yokken onu kurt yer diye korkuyorum,» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Babaları, 'Onu götürmeniz beni üzüyor; siz farkına varmadan onu kurdun yemesinden korkarım' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Onu götürmeniz beni endişelendirir. Korkarım ki haberiniz yokken onu kurt yer.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Beni, dedi: onu götürmeniz her halde mahzun eder ve korkarım ki onu kurt yer de haberiniz olmaz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Babası: «Onu götürmeniz, beni mutlaka üzer ve korkarım, onu kurt yer, haberiniz olmaz!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Babaları dedi ki: «Onu götürmeniz beni üzer, korkarım ki onu kurt yer de sizin haberiniz bile olmaz.»


    Fizilal-il Kuran : Babaları dedi ki; «Onu götürmeniz beni üzer, ayrılığına dayanamam; ayrıca korkarım ki, siz farkında olmadan onu kurt kapar.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum."


    Hasan Basri Çantay : Dedi: «Onu götürmeniz muhakkak ki beni tasaya düşürür. Siz kendisinden gaafil, gaafil bulunurken onu kurt (gelib) yemesinden korkarım».


    Hayrat Neşriyat : (Ya'kub) dedi ki: 'Onu götürmeniz beni hakikaten üzer; çünki siz ondan habersiz kimseler iken, onu kurdun yemesinden korkarım!'


    İbni Kesir : Dedi ki: Onu götürmeniz doğrusu beni tasaya düşürüyor. Siz, ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkuyorum.


    Muhammed Esed : "Doğrusu, o'nu götürmeniz beni kaygılandırıyor" diye karşılık verdi (Yakub), "gözden uzak tuttuğunuz bir anda o'nu kurdun kapmasından korkuyorum!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «O'nu alıp götürmeniz şüphesiz ki beni mahzun eder. Ve siz ondan gâfil bulunduğunuz halde O'nu kurdun yemesinden korkarım.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Onu götürmeniz cidden beni üzer, endişeye düşürür. Siz farkına varmadan onu bir kurdun yemesinden korkarım. ”


    Şaban Piriş : Babaları: -Eğer onu götürürseniz tasalanırım. Siz ondan habersizken, Onu bir kurt yemesinden korkarım, dedi.


    Suat Yıldırım : Babaları: "Onu götürmeniz beni meraklandırır. Korkarım ki siz farkında olmadan, onu kurt yer." dedi.


    Süleyman Ateş : (Ya'kûb) Dedi ki: "Onu götürmeniz beni üzer; korkarım ki, sizin haberiniz yokken onu kurt yer!"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum.»


    Ümit Şimşek : Babaları 'Onu alıp götürmeniz beni üzer,' dedi. 'Siz farkında olmadan onu kurt yer diye korkuyorum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi ki: "Onu götürmeniz beni çok çok üzer. Ve korkarım ki siz ondan habersiz bir haldeyken onu kurt yer."
     


  15. قَالُواْ لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَّخَاسِرُونَ



    Kâlû le in ekelehuz zi’bu ve nahnu usbetun innâ izen lehâsirûn(lehâsirûne).



    1. kâlû : dediler

    2. le in : gerçekten olursa

    3. ekele-hu : onu yedi

    4. ez zi'bu : bir kurt

    5. ve nahnu : ve biz

    6. usbetun : 10 kişilik grup, bir ekip, kuvvetli topluluk

    7. in-nâ : muhakkak biz, gerçekten biz

    8. izen : o taktirde, öyleyse

    9. le hâsirûne : hüsrana düşenler





    İmam İskender Ali Mihr : “Ve biz gerçekten kuvvetli bir topluluk iken, eğer onu bir kurt yerse, o zaman biz mutlaka hüsrana düşen kimseler oluruz.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar da, “Andolsun biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse (o takdirde) biz gerçekten hüsrana uğramış oluruz” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Biz demişlerdi, güçlü kuvvetli bir toplulukken gelip onu kurt yerse artık şüphe yok ki ziyankârlardan oluruz.


    Adem Uğur : Dediler ki: Hakikaten biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse, o zaman biz gerçekten âciz kimseler sayılırız.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Andolsun ki, biz kuvvetli bir grupken hâlâ Onu kurt kaparsa, gerçekten biz hüsrana uğrayanlar oluruz. "


    Ahmet Tekin : Kardeşleri:
    'Biz güçlü ve tutkun bir cemaatken, eğer onu kurt yerse, o zaman biz, gerçekten âciz, zavallı kimseler sayılırız' dediler.


    Ahmet Varol : Onlar: 'Biz güçlü, kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde onu kurt yerse şüphesiz o zaman hüsrana uğrayanlardan oluruz.'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz) kimseler oluruz."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar: “-VAllahi, biz kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yerse, biz o halde çok ziyan çekeriz.” dediler.


    Bekir Sadak : «And olsun ki, biz kuvvetli bir toplulukken kurt onu yerse, biz aciz sayiliriz» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar: «Eğer biz böyle güçlü bir toplulukken kurt onu yerse, o takdirde biz hüsrana uğramış oluruz,» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'And olsun ki, biz kuvvetli bir toplulukken kurt onu yerse, biz aciz sayılırız' dediler.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Hakikaten biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse, o zaman biz gerçekten âciz kimseler sayılırız.


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'Biz kalabalık bir grup olduğumuz halde onu kurt yerse, o zaman gerçekten kaybedenler oluruz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Vallahi, dediler, biz müteassıb bir kuvvet iken onu kurt yerse biz o halde çok husrân çekeriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Andolsun, biz böylesine birbirine sargın bir topluluk iken onu kurt yerse, o taktirde biz hüsran çekeriz!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Vallahi biz böyle güçlü kuvvetli bir topluluk iken, buna rağmen onu kurt yerse, o zaman biz kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olmuş oluruz.»


    Fizilal-il Kuran : Üvey kardeşler dediler ki; «Bu kadar çok kişi olmamıza rağmen eğer onu kurt kaparsa yandık demektir.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz) kimseler oluruz.


    Hasan Basri Çantay : «Andolsun ki, dediler, bizim (kuvvetli) bir cemâat olmamıza rağmen onu kurt yerse bu takdirde muhakkak biz de husrâne uğrayanlar (dan) oluruz».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar:) 'Yemîn olsun ki, biz birbirine bağlı bir cemâat olduğumuz hâlde eğer onu kurt yerse, o takdirde şübhesiz ki biz elbette hüsrâna uğrayanlar oluruz' dediler.


    İbni Kesir : Dediler ki: Biz bir toplulukken onu kurt yerse; bu takdirde biz, muhakkak hüsrana uğrayanlardan oluruz.


    Muhammed Esed : "Bu kadar insanın arasında, yine de o'nu kurt kapacaksa, o zaman, biz ölmüşüz demektir!" dediler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Biz kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde O'nu eğer kurt yerse artık şüphesiz ki, biz elbette hüsrâna düşmüş kimseleriz.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Vallahi biz kuvvetli bir topluluk olduğumuz halde eğer onu kurt yerse, o zaman biz tamamen âciz, beceriksiz kimseleriz demektir. ”


    Şaban Piriş : Onlar: -Biz sağlam bir topluluk iken eğer onu kurt yerse yazıklar olsun bize, dediler.


    Suat Yıldırım : Onlar! "Vallahi!" dediler, "Biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, yazıklar olsun bize! Biz ne güne duruyoruz."


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Biz bir topluluk olduğumuz halde onu kurt yerse, o zaman biz tamamen beceriksiz kimseleriz, demektir!"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz kimseler) oluruz.»


    Ümit Şimşek : 'Biz güçlü kuvvetli bir topluluk iken onu kurt yiyecek olursa yazıklar olsun bize!' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Vallahi biz böylesine dayanışma içinde bir ekipken onu kurt yerse, o takdirde biz hüsrana uğrayan kişiler oluruz."
     


  16. فَلَمَّا ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَآ إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُم بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ



    Fe lemmâ zehebû bihî ve ecmeû en yec’alûhu fî gayâbetil cubb(cubbi), ve evhaynâ ileyhi le tunebbiennehum bi emrihim hâzâ ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).



    1. fe lemmâ : böylece, bundan sonra, olduğu zaman

    2. zehebû bi-hî : onu götürdüler (onunla gittiler)

    3. ve ecmeû : ve topluca, toplu olarak, hep beraber

    4. en yec'alû-hu : onu kılmak için (bırakmak için)

    5. fî : içinde, içine

    6. gayâbet : dip, derinlik

    7. el cubbi : kuyu

    8. ve evhaynâ : ve biz vahyettik

    9. ileyhi : ona

    10. le tunebbienne-hum : mutlaka onlara haber vereceksin

    11. bi emri-him : onların yaptıklarını, onların işini

    12. hâzâ : bu

    13. ve hum : ve onlar

    14. lâ yeş'urûne : farkında değiller






    İmam İskender Ali Mihr : Böylece hep beraber, onu kuyunun dibine atmak için götürdükleri zaman Biz, ona (Yusuf'a): "Onlar, farkında değillerken onlara bu yaptıklarını anlatacağını…” vahyettik.


    Diyanet İşleri : Yûsuf’u götürüp kuyunun dibine bırakmaya karar verdikleri zaman biz de ona, “Andolsun, (senin Yûsuf olduğunun) farkında değillerken onların bu işlerini sen kendilerine haber vereceksin” diye vahyettik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonucu onu götürüp kuyuya atmaya hep berâber karar verdikleri zaman ona, andolsun ki farkında bile olmadıkları bir anda şu yaptıklarını haber vereceksin onlara diye vahyetmiştik.


    Adem Uğur : Onu götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman, biz Yusufa: Andolsun ki sen onların bu işlerini onlar (işin) farkına varmadan, kendilerine haber vereceksin, diye vahyettik.


    Ahmed Hulusi : Nihayet Onu alıp götürdüler ve Onu kuyunun dibinde bırakmaya karar verdiler. . . Biz de Ona: "Andolsun ki, onların seni tanımadıkları bir ortamda, yaptıklarını yüzlerine vuracaksın!" diye vahyettik.


    Ahmet Tekin : Onu götürüp, suyu çekilmek üzere olan bir kuyuya atmaya birlikte karar verdikleri zaman biz Yûsuf’a:
    'Andolsun ki, sen onların bu planlarını, onlar farkında değillerken, kendilerine haber vereceksin' diye vahyettik.


    Ahmet Varol : Sonuçda onu götürdüklerinde ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca karar verdiklerinde biz de ona: 'Andolsun sen, onların bu işlerini farkında olmayacakları bir sırada kendilerine bildireceksin' diye vahyettik.


    Ali Bulaç : Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin."


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet kardeşleri, Yûsuf’u alıp götürünce, onu kuyunun dibine koymaya karar verdiler. Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: “- Muhakkak sen onlara, hiç farkında değillerken bu işlerini haber vereceksin.”


    Bekir Sadak : Yusuf'u goturup bir kuyunun derinliklerine birakmayi kararlastirdilar. Biz ona, kardeslerinin bu islerini kendileri farkina varmadan haber vereceksin, diye vahyettik.


    Celal Yıldırım : Ne vakit ki Yûsuf'u alıp götürdüler ve toplanıp onu kuyunun dibine bırakmayı kararlaştırdılar; biz de ona, «And olsun ki, sen (bir gün) onların bu yaptıklarını kendilerine, farkına varmadıkları bir halde haber vereceksin!» diye vahyettik.


    Diyanet İşleri (eski) : Yusuf'u oturup bir kuyunun derinliklerine bırakmayı kararlaştırdılar. Biz ona, kardeşlerinin bu işlerini kendileri farkına varmadan haber vereceksin, diye vahyettik.


    Diyanet Vakfi : Onu götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla karar verdikleri zaman, biz Yusuf'a: Andolsun ki sen onların bu işlerini onlar (işin) farkına varmadan, kendilerine haber vereceksin, diye vahyettik.


    Edip Yüksel : Onu götürdükleri ve kuyunun dibine atmak için topluca karar verdikleri sırada biz ona: '(Üzülme) Onların bu yaptıklarını, hiç farkında olmayacakları bir anda onlara anlatacaksın,' diye vahyettik


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine vaktâ ki onu götürdüler ve kuyunun dibine koymağa karar verdiler, biz de ona şöyle vahyettik, kasem olsun ki sen onlara hiç farkında değillerken bu işlerini haber vereceksin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yusuf'u alıp götürdükleri ve onu kuyunun dibine koymaya karar verdikleri zaman, Biz ona: «Andolsun ki, sen onlara, hiç farkında değillerken, bu işlerini haber vereceksin!» diye vahyettik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet kardeşleri, Yusuf'u alıp götürdüler ve kuyunun dibine bırakmaya topluca karar verdiler. Biz de ona şöyle vahyettik: «Andolsun ki, sen onlara ilerde hiç beklemedikleri bir sırada bu yaptıklarını haber vereceksin».


    Fizilal-il Kuran : Kardeşleri Yusuf'u kıra götürüp onu bir kuyunun dibine atmayı kararlaştırdıklarında, kendisine «İlerde, hiç beklemedikleri bir sırada, sana yaptıkları bu işi kardeşlerine hatırlatacaksın» diye vahyettik.


    Gültekin Onan : Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, biz ona (şöyle) vahyettik: "Andolsun, sen onlara kendileri farkında değilken bu buyruklarını / buyrultularını haber vereceksin."


    Hasan Basri Çantay : Nihayet vaktaki onu götürdüler, onu kuyunun dibine bırakmayı elbirlik kararlaşdırdılar. Biz de kendisine: «Andolsun ki sen onlara, hiç farkında değillerken, (bir gün) bu işlerini haber vereceksin» diye vahyetdik.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet (kardeşleri) onu götürüp, kendisini kuyunun dibine bırakmaya hep berâber karar verdiklerinde (ona eziyet ettiler de biz) ona: 'Şânım hakkı için, bu işlerini onlar hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine haber vereceksin!' diye vahyettik.


    İbni Kesir : Onu götürdükleri vakit, kuyunun derinliklerine bırakmayı birlikte kararlaştırdılar. Biz de kendisine vahyettik ki: Sen; onlara, kendileri hiç farkına varmadan yaptıklarını bir bir haber vereceksin.


    Muhammed Esed : Ve böylece, onu kuyunun dibine atmaya karar verip yanlarında götürürlerken, kendisine "Gün gelecek (senin kim olduğunu) kavrayamayacakları bir anda bu yaptıklarını kendilerine hatırlatacaksın!" diye vahyettik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, Yusuf ile beraber gittiler ve O'nu kuyunun dibine atmaya müttefikan karar verdiler. Biz de O'na şöyle vahyettik: «Kasem olsun ki, sen onlara hiç farkında olmadıkları halde bu işlerinden elbette haber vereceksin.»


    Ömer Öngüt : Onu götürüp de kuyunun derinliklerine atmaya topluca karar verdikleri zaman biz Yusuf'a: “Andolsun ki sen onların bu işlerini, hiç farkında olmayacakları bir sırada kendilerine haber vereceksin!” diye vahyettik.


    Şaban Piriş : Yusuf’u götürdüler, kararlaştırdıkları gibi onu bir kuyunun dibine bıraktılar. Biz de ona, onlara bu yaptıklarını haber vereceksin, fakat onlar seni tanımayacak diye vahyettik.


    Suat Yıldırım : Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve onu kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine varınca, Biz de Yusuf’a şöyle vahyettik: "Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği ve seni hiç tanımadıkları bir sırada, kendilerine yaptıkları bu işi hatırlatacaksın."


    Süleyman Ateş : Nihâyet onu götürüp de kuyunun dibine atmağa topluca karar verdikleri zaman biz, Yûsuf'a: "Andolsun sen onların bu işlerini, hiç farkında olmayacakları bir sırada kendilerine haber vereceksin!" diye vahyettik.


    Tefhim-ul Kuran : Nitekim onu götürdükleri ve onu kuyunun derinliklerine atmaya topluca davrandıkları zaman, biz de ona (şöyle) vahyettik: «Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin.»


    Ümit Şimşek : Yusuf'u götürdüklerinde, onu kuyu dibine bırakmaya karar verdiler. Biz de ona 'Sen onlara bu yaptıklarını, farkında olmadıkları bir sırada haber vereceksin' diye vahyettik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu götürüp kuyunun dibine koymaya karar verdiklerinde biz de ona şöyle vahyettik: "Yemin olsun ki sen onlara, şu yaptıklarını hiç farkında olmayacakları bir sırada haber vereceksin."
     



  17. وَجَاؤُواْ أَبَاهُمْ عِشَاء يَبْكُونَ



    Ve câû ebâhum işâen yebkûn(yebkûne).



    1. ve câû : ve geldiler

    2. ebâ-hum : (onların) babaları

    3. işâen : yatsı vakti

    4. yebkûne : ağlıyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve babalarına yatsı vakti ağlayarak geldiler.


    Diyanet İşleri : (Yûsuf’u kuyuya bırakıp) akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Akşam olunca ağlaya ağlaya babalarına gelmişlerdi.


    Adem Uğur : Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Ahmed Hulusi : Gecenin ilk saatlerinde, ağlayarak babalarına geldiler.


    Ahmet Tekin : Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Ahmet Varol : Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Ali Bulaç : Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.


    Ali Fikri Yavuz : Kardeşleri, akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Bekir Sadak : (16-17) Aksam ustu aglayarak babalarina geldiklerinde: «Ey babamiz! Inan olsun biz yaris yapiyorduk; Yusuf'u esyamizin yanina birakmistik; bir kurt onu yedi. Her ne kadar dogru soyluyorsak da sen bize inanmazsin» dediler.


    Celal Yıldırım : (16-17) Onlar yatsı vakti ağlayarak babalarına geldiler ve: «Ey babamız ! Dediler, biz yarışmak üzere gittik; Yûsuf'u da eşyamızın yanına bıraktık, derken onu kurt yemiş; biz doğru (sözlü)ler de olsak sen bize inanacak değilsin.»


    Diyanet İşleri (eski) : (16-17) Akşam üstü ağlayarak babalarına geldiklerinde: 'Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyorduk; Yusuf'u eşyamızın yanına bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize inanmazsın' dediler.


    Diyanet Vakfi : Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Edip Yüksel : Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bıraktılar ve yatsıleyin ağlıyarak babalarına geldiler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yatsı vaktinde ağlayarak babalarına geldiler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve yatsı vakti, ağlayarak babalarına geldiler.


    Fizilal-il Kuran : Akşam olunca ağlayarak babalarına geldiler.


    Gültekin Onan : Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.


    Hasan Basri Çantay : Akşam ağlaya ağlaya babalarına geldiler.


    Hayrat Neşriyat : Derken yatsı vakti ağlayarak babalarına geldiler.


    İbni Kesir : Akşam üstü ağlaya ağlaya babalarına geldiler.


    Muhammed Esed : Ve akşam olunca babalarının karşısına ağlayarak çıkıp geldiler,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve babalarına yatsı vakti ağlar oldukları halde geldiler.


    Ömer Öngüt : Akşamleyin ağlayarak babalarının yanına geldiler.


    Şaban Piriş : Akşamleyin, ağlaşarak babalarına geldiler.


    Suat Yıldırım : (16-17) Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: "Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bıraktık. Bir de döndük ki onu kurt yemiş! Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın!"


    Süleyman Ateş : Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.


    Tefhim-ul Kuran : Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.


    Ümit Şimşek : Gece ağlayarak babalarına geldiler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Akşamdan sonra babalarına geldiler; ağlıyorlardı.
     


  18. قَالُواْ يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لِّنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ



    Kâlû yâ ebânâ innâ zehebnâ nestebiku ve tereknâ yûsufe inde metâınâ fe ekelehuz zi’bu, ve mâ ente bi mu’minin lenâ ve lev kunnâ sâdikîn(sâdikîne).



    1. kâlû : dediler

    2. yâ ebâ-nâ : ey babamız

    3. in-nâ : muhakkak ki, gerçekten biz

    4. zehebnâ : biz gittik

    5. nestebiku : biz yarış yapmak istiyoruz

    6. ve terek-nâ : ve biz bıraktık, terkettik

    7. yûsufe : Yusuf

    8. inde : yanında

    9. metâı-nâ : eşyamız (metalarımız)

    10. fe ekele-hu : böylece, o zaman onu yedi

    11. ez zi'bu : kurt

    12. ve mâ ente : ve sen değilsin

    13. bi mu'minin : inanan

    14. lenâ : bize

    15. ve lev kunnâ : ve şâyet biz olsak bile

    16. sâdikîne : doğru sözlü, sadık olanlar, doğru söyleyen kimseler





    İmam İskender Ali Mihr : “Ey babamız! Biz, yarış yapmak için gittik ve Yusuf'u eşyamızın yanına bıraktık. O zaman (o esnada) onu kurt yedi. Biz doğru söylesek bile, sen bize inanacak değilsin.” dediler.


    Diyanet İşleri : “Ey babamız! Biz yarışa girmiştik. Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim) onu kurt yemiş. Her ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmazsın” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Baba demişlerdi, biz yarışa gitmiştik, Yûsuf'u da elbiselerimizin başında bırakmıştık, bir kurt gelip yemiş onu, fakat biz doğru söylesek de sen inanmazsın bize.


    Adem Uğur : Ey babamız! dediler, biz yarışmak üzere uzaklaştık; Yusufu eşyamızın yanında bırakmıştık. (Ne yazık ki) onu kurt yemiş! Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Ey babamız! Doğrusu biz gittik, yarışıyorduk. . . Yusuf'u da eşyamızın yanına bırakmıştık. . . Onu o kurt yemiş. . . Her ne kadar doğruyu söylesek de, sen bize inanmazsın. "


    Ahmet Tekin : 'Ey babamız, biz yarış yaparken uzaklaştık. Yûsuf’u eşyalarımızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş. Biz doğru söylesek bile sen bize itimat etmeyeceksin.' dediler.


    Ahmet Varol : 'Ey babamız! Biz gittik yarışıyorduk. Yusuf'u da eşyalarımızın yanında bırakmıştık. Bu sırada onu kurt yemiş. Ama biz doğru söylesek de sen bize inanacak değilsin' dediler.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ne var ki biz doğruyu söylesek bile sen bize inanacak değilsin."


    Ali Fikri Yavuz : Şöyle dediler: “- Ey babamız, biz gittik koşu yapıyorduk. Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakamıştık. Bir de gördük ki, onu kurt yemiş. Şimdi biz ne kadar doğru söylesek de, sen bize inanmazsın.”


    Bekir Sadak : (16-17) Aksam ustu aglayarak babalarina geldiklerinde: «Ey babamiz! Inan olsun biz yaris yapiyorduk; Yusuf'u esyamizin yanina birakmistik; bir kurt onu yedi. Her ne kadar dogru soyluyorsak da sen bize inanmazsin» dediler.


    Celal Yıldırım : (16-17) Onlar yatsı vakti ağlayarak babalarına geldiler ve: «Ey babamız ! Dediler, biz yarışmak üzere gittik; Yûsuf'u da eşyamızın yanına bıraktık, derken onu kurt yemiş; biz doğru (sözlü)ler de olsak sen bize inanacak değilsin.»


    Diyanet İşleri (eski) : (16-17) Akşam üstü ağlayarak babalarına geldiklerinde: 'Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyorduk; Yusuf'u eşyamızın yanına bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize inanmazsın' dediler.


    Diyanet Vakfi : Ey babamız! dediler, biz yarışmak üzere uzaklaştık; Yusuf'u eşyamızın yanında bırakmıştık. (Ne yazık ki) onu kurt yemiş! Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın.


    Edip Yüksel : 'Ey babamız,' dediler, 'Gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Sonunda onu kurt yedi. Doğru konuşsak bile sen bize inanmıyacaksın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dediler: ey pederimiz, biz gittik yarış ediyorduk, Yusüfü eşyamızın yanında bırakmıştık bir de baktık ki onu kurt yemiş, şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmazsın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey babamız, biz gittik yarışıyorduk, Yusuf'u eşyamızın yanında bırakmıştık; bir de baktık ki, onu kurt yemiş. Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmazsın! dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Ey babamız! Biz gittik, aramızda yarış yapıyorduk. Yusuf'u da eşyamızın yanına bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt yemiş, şu anda biz doğru da söylesek, yine de sen bize inanacak değilsin.»


    Fizilal-il Kuran : Dediler ki; «Ey babamız, Yusuf'u eşyalarımızın yanında bırakarak yarış yapmaya gitmiştik, o sırada onu kurt kapıverdi; her ne kadar söylediğimiz doğru ise de, bize inanmayacaksın.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ne var ki biz doğruyu söylesek bile sen bize inanacak değilsin."


    Hasan Basri Çantay : «Ey babamız, dediler, hakıykaten biz gitdik. Yarış edecekdik. Yuusufu da eşyamızın yanına bırakmışdık. (Bir de ne görelim) onu kurt yemiş! Biz doğru söyleyenler olsak da (biliyoruz ki) sen bize inanıcı değilsin».


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Ey babamız! Doğrusu biz gittik, yarış ediyorduk; Yûsuf’u da eşyâmızın yanında bırakmıştık (bir de baktık) ki onu kurt yemiş! Şimdi (biz), ne kadar doğru söyleyen kimseler olsak da, sen bize inanıcı değilsin!'


    İbni Kesir : Dediler ki: Ey babamız; gerçekten biz gitmiştik ki yarış yapalım. Yusuf'u da eşyaların yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin.


    Muhammed Esed : "Ey babamız!" dediler, "Yarış yapmak için bulunduğumuz yerden (biraz) uzaklaşmış ve Yusuf'u azıklarımızın yanında bırakmıştık... Meğer kurt kapmış o'nu! Ama (biliyoruz ki,) biz böylece doğruyu söylüyor olsak da sen bize inanmayacaksın!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ey bizim pederimiz! Biz hakikaten bir yarış ederek gittik. Yusuf'u da eşyamızın yanında bıraktık, hemen O'nu kurt yemiş ve sen bize velev ki doğru sözlü kimseler olmuş isek de inanır değilsin.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Ey babamız! Biz yarış yapmak için gitmiştik, Yusuf'u da eşyamızın yanına bırakmıştık. Ne yazık ki onu kurt yemiş! Şimdi biz ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmazsın. ”


    Şaban Piriş : - Babamız, inan ki biz yarış yapıyorduk. Yusuf’u eşyalarımızın yanına bırakmıştık, o sırada kurt onu yemiş. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen yine bize inanmazsın, dediler.


    Suat Yıldırım : (16-17) Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: "Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf’u da eşyalarımızın yanında bıraktık. Bir de döndük ki onu kurt yemiş! Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın!"


    Süleyman Ateş : "Ey babamız, dediler, biz gittik, yarışıyorduk; Yûsuf'u yiyeceğimizin yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş! Ama biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın!"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf'u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ama biz doğruyu söyleyenler olsak bile sen bize inanacak değilsin.»


    Ümit Şimşek : Dediler ki: 'Baba, biz yarışa çıkmış, Yusuf'u da eşyamızın yanına bırakmıştık. Onu kurt yemiş! Artık biz doğruyu söylesek de sen bize inanmazsın.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ey babamız, dediler, gittik, yarışıyorduk; Yûsuf'u eşyamızın yanında bırakmıştık, kurt onu yemiş. Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın."
     


  19. وَجَآؤُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ



    Ve câû alâ kamîsıhî bi demin kezib(kezibin), kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ(emren), fe sabrun cemîl(cemîlun), vallâhul musteânu alâ mâ tesıfûn(tesıfûne).



    1. ve câû
    (câû bi) : ve geldiler
    : (getirdiler)

    2. alâ kamîsı-hi : onun gömleğinin üzerinde

    3. bi demin kezibin : yalancı kan ile

    4. kâle : dedi

    5. bel : hayır

    6. sevvelet : sürükledi, teşvik etti

    7. lekum : sizi

    8. enfusu-kum : sizin nefsiniz

    9. emren : bir iş

    10. fe : artık bundan sonra

    11. sabrun cemîlun : güzel (bir) sabırdır

    12. ve allâhu : ve Allah

    13. el musteânu : yardım (istiane) istenecek olan

    14. alâ : üzerine

    15. mâ : şey

    16. tesıfûne : anlatıyorsunuz, vasıflandırıyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve üzerinde yalancı kan bulunan gömleğini getirdiler. (Babası şöyle) dedi: “Hayır. Sizi, nefsiniz bir işe sevketti. Artık bundan sonrası (benim yapmam gereken şey) güzel (bir) sabırdır. Sizin anlattığınız şeye karşı istiane (yardım) istenecek olan (sadece) Allah'tır.”


    Diyanet İşleri : Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gömleğini de kana bulayıp yalanlarını ispât için getirmişlerdi. Yakup, olsa olsa demişti, nefisleriniz, yaptığınız işi size güzel, o güç işi kolay göstermiş; fakat ben, pek güzel dayanır, sabrederim ve anlattıklarınıza karşı da ancak Allah'tan yardım dilerim.


    Adem Uğur : Gömleğinin üstünde sahte bir kan ile geldiler. (Yakub) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi. Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan, ancak Allah'tır.


    Ahmed Hulusi : Üstüne yalandan sürdükleri taze kan bulunan gömlek ile geldiler. . . (Babaları) dedi ki: "Hayır (öyle olduğunu sanmıyorum)! Nefsleriniz sizi (kötü) bir işe yönlendirmiş! Bana güzellikle sabretmek düşer bundan sonra. . . Sizin anlattıklarınıza karşı sığınağım Allâh'tır!"


    Ahmet Tekin : Üzerinde yalancıktan bir kan lekesiyle gömleğini getirdiler. Yakup:
    'Hayır, size inanmıyorum. Nefisleriniz sizi aldatarak kötü bir plan yapmaya sürükledi. Artık bana, güzelce sabretmek, metanetli olmak düşüyor. Bu yakıştırmalarınıza karşı, yardımına sığınılacak olan yalnız Allah’tır.' dedi.


    Ahmet Varol : Gömleğinin üzerinde de yalan bir kan getirdiler (Babaları) dedi ki: 'Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp (kötü) bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzdüklerinize karşı ancak Allah'tan yardım istenir.'


    Ali Bulaç : Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah'tır."


    Ali Fikri Yavuz : Hem gömleğinin üzerinde yalan bir kan (lekesi) getirdiler. Babaları dedi ki: “- Hayır, nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sürüklemiş. Artık benim işim güzel bir sabırdır. Söylediklerine karşı da, yardımına sığınılacak ancak Allah’dır.”


    Bekir Sadak : Uzerine baska bir kan bulasmis olarak Yusuf'un gomlegini de getirmislerdi. Babalari: «Sizi nefsiniz bir is yapmaya surukledi; artik bana guzelce sabir gerekir. Anlattiklariniza ancak Allah'tan yardim istenir» dedi.


    Celal Yıldırım : Üzerine uydurma bir kan bulaştırıp gömleğini de getirmişlerdi. O da, «nefsiniz sizi aldatıp böylesine (çirkin bir işe) itmiştir. Artık (bana gereken) güzel bir sabır.. Anlattıklarınıza karşılık ancak, Allah'ın yardımı beklenir» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf'un gömleğini de getirmişlerdi. Babaları: 'Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi; artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir' dedi.


    Diyanet Vakfi : Gömleğinin üstünde sahte bir kan ile geldiler. (Ya'kub) dedi ki: Bilakis nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi. Artık (bana düşen) hakkıyla sabretmektir. Anlattığınız karşısında (bana) yardım edecek olan, ancak Allah'tır.


    Edip Yüksel : Gömleğine yalandan kan bulaştırmışlardı. Dedi ki: 'Doğrusu, egonuz sizi bir işe sürüklemiş. Bana düşen (bu acıya) güzelce dayanmaktır. Sizin komplonuza karşı ancak ALLAH'tan yardım istenir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirdiler, yok, dedi: nefisleriniz sizi aldatmış bir işe sevketmiş, artık bir sabrı cemîl ve Allahdır ancak yardımına sığınılacak, söylediklerinize karşı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirdiler. Babaları: «Hayır, nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sevketmiştir. Artık bana düşen güzelce sabretmektir. Sizin söyledikleriniz karşısında yardımına sığınılacak Allah'tır ancak!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de gömleğinin üzerinde yalandan bir kan getirmişlerdi. Babaları dedi ki: «Hayır, nefisleriniz aldatmış da size bir iş yaptırtmış. Artık bana güzel bir sabır gerekiyor. Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah'dır.»


    Fizilal-il Kuran : Yusuf'un yalandan kana bulanmış gömleğini getirdiler. Babaları Yakub dedi ki; «Anlaşılan nefsiniz sizi kötü bir işe sürükledi, bana düşen yaman bir sabırdır, anlattıklarınız karşısında Allah'ın yardımına sığınıyorum.»


    Gültekin Onan : Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. "Hayır" dedi. "Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir buyruğa / buyrultuya sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Tanrı'dır."


    Hasan Basri Çantay : Bir de üstüne yalan bir kan (bulaşdırılmış olan) gömleğini getirdiler. (Ya'kub) dedi ki: «Hayır, nefisleriniz sizi aldatıb (böyle büyük) bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin şu anlatışınıza karşı yardımına sığınılacak, (ancak) Allahdır».


    Hayrat Neşriyat : Ve (Yûsuf’un) gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirdiler. (Yûsuf’un hayatta olduğunu peygamberlik ferâsetiyle anlayan Ya'kub) dedi ki: 'Hayır, nefisleriniz sizi(aldatıp, kötü) bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabır(dır). Çünki sizin bu anlattıklarınıza karşı kendisinden yardım istenecek olan, ancak Allah’dır.'


    İbni Kesir : Onlar sahte bir kan ile gömleğini getirdiler. Dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık bana güzelce bir sabır gerekir. Sizin şu anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak, Allah'tır.


    Muhammed Esed : (Böyle diyerek) üzerinde yalancı bir kan lekesi bulunan (Yusuf'un) gömleğini çıkarıp gösterdiler. (Yakub:) "Yoo" dedi, "sizi kendi hayal gücünüz bu kötü oyuna sürükledi! Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Ve bu anlattığınız bahtsızlığa karşı bana dayanma gücü bahşetmesi için kendisine yönelebileceğim (yegane) hami Allah'tır."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve gömleği üzerinde yalancı bir kan olduğu halde gelmişlerdi. Dedi ki: «Size nefsiniz belki bir işi süslemiş oldu. Artık güzel bir sabır! Ve ancak Allah Teâlâ'dır sizin şu söylediklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek zât.»


    Ömer Öngüt : Gömleğin üzerinde yalancı bir kan ile geldiler. (Babaları) dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi aldatmış, böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana güzelce sabır gerekir. Söylediklerinize karşı da yardımına sığınılacak ancak Allah'tır. ”


    Şaban Piriş : Ve ona üzerine sahte bir kan ile Yusuf’un gömleğini getirdiler. Babaları: -Hayır, sizi nefsiniz bu işi yapmaya sürükledi. Bana da sabretmek kaldı. Anlattıklarınıza ancak Allah’tan yardım istenir, dedi.


    Suat Yıldırım : Onlar Yusuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yâkub: "Hayır!" dedi, nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş."Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!"


    Süleyman Ateş : (Yûsuf'un) gömleğinin üstünde yalan kan getirdiler. (Ya'kûb): "Herhalde, dedi, nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık tek çarem güzelce sabretmektir. Dediğinize (dayanmak için) ancak Allan'tan yardım istenir!"


    Tefhim-ul Kuran : Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. «Hayır» dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş, bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah'tır.»


    Ümit Şimşek : Yusuf'un gömleğini de üzerine yalandan bir kan sürüp getirmişlerdi. Babaları 'Belli ki nefsiniz sizi bir işe sürüklemiş,' dedi. 'Artık güzel bir sabır gerek. Anlattıklarınıza karşı ancak Allah'tan yardım istenir.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yûsuf'un gömleği üstüne sahte bir kan çalmışlardı, getirdiler. Babaları dedi ki: "İş, söylediğiniz gibi değil. Nefisleriniz sizi aldatıp bir işe itmiş. Artık bana düşen, güzelce sabretmek. Anlattıklarınıza karşı yalnız müsteân olan Allah'tan yardım istenir."
     


  20. وَجَاءتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُواْ وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلاَمٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ



    Ve câet seyyâretun fe erselû vâridehum fe adlâ delveh(delvehu), kâle yâ buşrâ hâzâ gulâm(gulâmun), ve eserrûhu bidâah(bidâ’aten), vallâhu alîmun bi mâ ya’melûn(ya’melûne).



    1. ve câet : ve geldi

    2. seyyâretun : yolcular, bir yolcu kafilesi, bir kervan

    3. fe : böylece, sonra

    4. erselû : gönderdiler

    5. vâride-hum : sucularını

    6. fe adlâ : o zaman sarkıttı

    7. delve-hu : kovasını

    8. kâle : dedi

    9. yâ buşrâ : müjde

    10. hâzâ : bu

    11. gulâmun : bir erkek çocuk, bir oğlan

    12. ve eserrû-hu : ve onu gizlediler

    13. bidâaten : sermaye, ticaret malı olarak

    14. vallâhu : ve Allah

    15. alîmun : en iyi bilendir

    16. bi mâ : şeyleri

    17. ya'melûne : yapıyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve bir yolcu kafilesi (kervan) geldi. Sonra da sucularını (kuyuya) gönderdiler. Böylece kovasını sarkıttı. “Müjde! Bu bir (erkek) çocuk.” dedi. Onu ticaret malı olarak sakladılar. Ve Allah, yaptıklarını (yapmakta olduklarını) en iyi bilendir.


    Diyanet İşleri : Bir kervan gelmiş, sucularını suya göndermişlerdi. Sucu kovasını kuyuya salınca, “Müjde! Müjde! İşte bir oğlan!” dedi. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Oysa Allah, onların yaptıklarını biliyordu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken bir yolcu kafilesi geçerken kuyudan su almak için birini yollamışlardı, o da kovasını kuyuya salınca müjde diye bağırmıştı, burada bir genç var ve onu çıkarıp bir ticâret malı gibi gizlemişlerdi; Allah'sa onların yaptıklarını biliyordu.


    Adem Uğur : Bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler, o da (gidip) kovasını saldı, (Yusufu görünce) "Müjde! İşte bir oğlan!" dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir.


    Ahmed Hulusi : Bir kafile geldi kuyu başına ve sucuları kovasını saldı kuyuya ve görünce seslendi: "Hey müjde! Burada bir erkek çocuk var". . . Onu satmak için çıkarıp sakladılar. Allâh onların yapmakta olduklarını (onların hakikati ve fiillerinin yaratanı olarak) Aliym'dir.


    Ahmet Tekin : Bir kervan gelmiş, sakalarını-sucularını, kuyuya su almaya göndermişlerdi. Su kovasını dibe saldığında, Yûsuf’u görünce:
    'Hey, müjde! İşte bir erkek çocuk!' dedi. Onu ticaret malı olarak gizleyip korudular. Allah onların ne yapacaklarını biliyordu.


    Ahmet Varol : Bir kervan geldi. Sucularını gönderdiler. O da (kuyuya) kovasını sarkıttı. 'Müjde! Bu bir oğlan' dedi. Onu bir ticaret malı gibi sakladılar. Oysa Allah onların yaptıklarını biliyordu.


    Ali Bulaç : Bir yolcu kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. "Hey müjde... Bu bir çocuk." dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) 'ticaret konusu bir mal' olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi.


    Ali Fikri Yavuz : (Mısır’a gitmekte olan) bir yolcu kafilesi gelip sucularını kuyuya gönderdiler. Sucu kovasını sarkıttı, “ay müjde! bu bir erkek çocuk” dedi. Onu satıp ticaret yapmak için gizlediler. Allah ise, ne yapacaklarını biliyordu.


    Bekir Sadak : Bir kervan geldi, sucularini gonderdiler; sucu kovasini kuyuya saldi, «Mujde! Iste bir oglan» dedi. Yusuf'u alip onu ticari bir mal olarak sakladilar. Oysa Allah yaptiklarini bilir.


    Celal Yıldırım : Ve bir kervan geldi, sucularını gönderdiler, o da kovasını (kuyudaki) suya saldı; «Ey müjde, işte bir oğlan !» dedi. Onu ticarî bir mal olarak sakladılar. Allah, onların ne yaptıklarını bilendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir kervan geldi, sucularını gönderdiler; sucu kovasını kuyuya saldı, 'Müjde! İşte bir oğlan' dedi. Yusuf'u alıp onu ticari bir mal olarak sakladılar. Oysa Allah yaptıklarını bilir.


    Diyanet Vakfi : Bir kervan geldi ve sucularını (kuyuya) gönderdiler, o da (gidip) kovasını saldı, (Yusuf'u görünce) «Müjde! İşte bir oğlan!» dedi. Onu bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir.


    Edip Yüksel : Oradan geçmekte olan bir kervan, sucularını gönderdi, kovasını sarkıtınca: 'Müjde, burada bir erkek çocuğu var!,' dedi. Onu ticari bir mal olarak sakladılar. ALLAH onların yaptıklarını biliyordu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Öteden bir kafile gelmiş, sucularını göndermişlerdi, vardı koğasını saldı, â... müjde bu bir gulâm dedi ve tuttular onu ticaret için gizlediler, Allah ise biliyordu ne yapacaklar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Öteden bir kervan gelmiş, sucularını göndermişlerdi; vardı, kovasını saldı ve: «A, müjde, bu bir erkek çocuk!» dedi. Onu tutup bir ticaret malı olarak gizlediler. Allah ise, ne yapacaklarını biliyordu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Daha sonra bir kafile gelmiş, sucularını da göndermişlerdi. Vardı, kovasını kuyuya saldı, «Müjde hey, müjde! İşte bir çocuk!» dedi. Ve onu satılık bir mal olarak gizleyip korudular. Allah ise onların ne yapacaklarını biliyordu.


    Fizilal-il Kuran : Bir kervan geldi, sucularını su almaya gönderdiler. Adam kovasını kuyuya sarkıtınca «Müjde, işte size bir oğlan çocuğu» dedi. Kervandakiler onu satmak üzere sakladılar. Oysa Allah ne yaptıklarını biliyordu.


    Gültekin Onan : Bir yolcu kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. "Hey müjde... Bu bir çocuk." dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) 'ticaret konusu bir mal' olarak sakladılar. Oysa Tanrı, yapmakta olduklarını bilendi.


    Hasan Basri Çantay : Bir yolcu kaafilesi gelib sakalarını (kuyu başına) yolladılar, o da kofasını saldı. «A, müjde, dedi, işte bir civan»! Onu bir ticâret malı gibi sakladılar. Allah ise ne yapacaklarını pek a'lâ bilici idi.


    Hayrat Neşriyat : Derken (Mısır’a giden) bir kafile gelip sucularını (kuyuya) gönderdiler (o) da kovasını saldı. (Aşağıdaki Yûsuf’u gördü ve:) 'Hey, müjde! Bu bir erkek çocuk!' dedi. Onu bir ticâret malı olarak sakladılar. Hâlbuki Allah, onların ne yapacaklarını hakkıyla bilendir.


    İbni Kesir : Bir kervan gelip sucularını gönderdiler. O da kovasını salıp dedi ki: Müjde; işte bir oğlan. Onu bir mal olarak sakladılar. Allah, yaptıklarını bilendir.


    Muhammed Esed : Ve bir kervan çıkageldi; (kervancılar) sucularını (su kuyusuna) gönderdiler; onlardan biri kovasını kuyuya salıyordu ki (orada Yusuf'u gördü) ve: "Ne kısmet!" diye bağırdı, "Bir oğlan çocuğu bu!" Ve böylece kervancılar o'nu, satmak niyetiyle yanlarına aldılar. Oysa, Allah yaptıklarını (adım adım izliyor ve) biliyordu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve bir yolcu kâfilesi geldi, sucularını gönderdiler, hemen kovasını salıverdi. «Ey, müjde! Bu genç bir köle,» dedi ve O'nu bir sermaye olarak sakladılar. Allah Teâlâ ise onların yapacaklarını tamamen bilicidir.


    Ömer Öngüt : Bir kervan geldi, sucularını kuyuya gönderdiler. O da gidip kovasını kuyuya saldı. (Yusuf'u görünce) “Müjde! İşte bir oğlan!” dedi. Onu alıp (ticari) bir mal olarak sakladılar. Halbuki Allah onların ne yaptıklarını çok iyi biliyordu.


    Şaban Piriş : Bir kervan geldi. Sucularını gönderdiler. Kuyuya kovayı saldı. “Müjde, bir çocuk!” dedi. Onu satmak için gizlediler. Allah ise ne yapacaklarını çok iyi biliyordu.


    Suat Yıldırım : (Gelelim Yusuf’a) Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka vardı, kovasını sarkıttı. "A müjde! müjde! işte bir civan!" dedi. Sucu ile yanındakiler, onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle, kafilede olanlara onu bildirmeyip gizlediler. Ama Allah Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu!


    Süleyman Ateş : Bir kervan geldi, sucularını gönderdiler,(o da gidip kuyuya) kovasını sarkıttı: "Müjde, dedi, işte bir oğlan!" Onu ticaret için sakladılar, halbuki Allâh, onların ne yaptıklarını biliyordu.


    Tefhim-ul Kuran : Bir yolcu kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. «Hey, müjde.. Bu bir çocuk.» dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) «ticaret konusu bir mal» olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi.


    Ümit Şimşek : Derken bir kafile geldi. Sucularını gönderdiler; kovasını daldırdı. 'Müjde, bir erkek çocuk!' dedi. Ve onu satmak üzere sakladılar. Allah ise onların ne yaptığını biliyordu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir yolcu kafilesi gelmişti. Sucularını gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. "Müjde! Bu bir oğlan!" diye haykırdı. Ticaret maksadıyla onu sakladılar. Allah ne yaptıklarını çok iyi biliyordu.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş