Kuran-ı Kerim TEVBE Suresi Türkçe Meali, Kuranı Kerim Tevbe Suresi Türkce Acikleasi, Kurani kerim TE

goktepeli26 1 Haz 2013



  1. انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    İnfirû h‎fâfen ve sikâlen ve câhidû bi emvâlikum ve enfusikum fî sebîlillâh(sebîlillâhi), zâlikum hayrun lekum in kuntum ta'lemûn(ta'lemûne).



    1. infirû : sefere (Allah yolunda cihada) ç‎k‎n (nefer olun, asker olun)

    2. h‎fâfen : hafif olarak (süvari)

    3. ve sikâlen : ve aً‎r olarak (piyade)

    4. ve câhidû : ve cihad edin

    5. bi emvâli-kum : mallar‎n‎z ile

    6. ve enfusi-kum : ve nefsleriniz, canlar‎n‎z

    7. fî sebîli allâhi : Allah'‎n yolunda

    8. zâlikum : i‏te bu

    9. hayrun : daha hay‎rl‎

    10. lekum : sizin için

    11. in : eًer

    12. kuntum ta'lemûne : bilmi‏ olursunuz





    فmam فskender Ali Mihr : Hafif ve aً‎r (süvari ve piyade) olarak (sefere) ç‎k‎n ve mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla (nefslerinizle) Allah yolunda cihad edin (sava‏‎n). ف‏te bu, eًer bilmi‏ olsan‎z, sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Diyanet ف‏leri : Gerek yaya olarak, gerek binek üzerinde Allah yolunda sefere ç‎k‎n. Mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad edin. Eًer bilirseniz bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Genciniz, ihtiyar‎n‎z, hep berâber sava‏a ç‎k‎n ve mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda sava‏‎n, bilirseniz bu, sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Adem Uًur : (Ey müminler!) Gerek hafif, gerek aً‎r olarak sava‏a ç‎k‎n, mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad edin. Eًer bilirseniz, bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Ahmed Hulusi : Gerek hafif ve gerek aً‎r silahl‎ olarak cihada ç‎k‎n. . . Mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allâh yolunda mücahede edin. . . Eًer bilirseniz, bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Ahmet Tekin : 'قartlar ne olursa olsun, hafif ve aً‎r silahlar‎n‎z‎, teçhizat‎n‎z‎ alarak, sahip olduًunuz araçlarla ve yaya olarak evlerinizden f‎rlayarak seferber olun, sava‏a ç‎k‎n. Mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda, فslâm uًrunda cihad edin. Eًer siz, hayr‎n ne olduًunu bilen ki‏ilerseniz, i‏te bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.'


    Ahmet Varol : Gerek hafif ve gerekse aً‎r [3] olarak sava‏a ç‎k‎n ve mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad edin. Eًer bilirseniz bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Ali Bulaç : Hafif ve aً‎r sava‏a ku‏an‎p ç‎k‎n ve Allah yolunda mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla cihad edin. Eًer bilirseniz, bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Ey müminler, gerek hafif (süvari), gerek aً‎rl‎kl‎ (piyade) olarak seferber olun ve mallar‎n‎zla, canlar‎nzla Allah yolunda muharebe edin. Eًer bilirseniz bu, sizin için pek hay‎rl‎d‎r.


    Bekir Sadak : Isteyen, istemeyen, hepiniz savasa cikin. Allah yolunda mallarinizla, canlarinizla cihat edin. Bilirseniz bu sizin cin hayirlidir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sizler hafifliًiniz ve aً‎rl‎ً‎n‎zla sava‏a ç‎k‎n; Allah yolunda mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla cihâda devam edin. Eًer bilirseniz bu sizin için hay‎rl‎d‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : فsteyen, istemeyen, hepiniz sava‏a ç‎k‎n. Allah yolunda mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla cihat edin. Bilirseniz bu sizin için hay‎rl‎d‎r.


    Diyanet Vakfi : (Ey müminler!) Gerek hafif, gerek aً‎r olarak sava‏a ç‎k‎n, mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad edin. Eًer bilirseniz, bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Edip Yüksel : فster hafif ister aً‎r olarak sava‏a ç‎k‎n‎z. Paralar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla ALLAH yolunda cihad edin. Bu sizin için daha iyidir, bir bilseydiniz.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sizler gerek sebükbar ve gerek aً‎rl‎kl‎ olarak seferber olunuz ve mallar‎n‎zla canlar‎n‎zla Allah yolunda cihâd ediniz, eًer bilir tak‎mdan iseniz bu sizin için hay‎rd‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Gerek hafif, gerekse aً‎rl‎kl‎, hepiniz istisnas‎z sava‏a ç‎k‎n, mallar‎n‎zla canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad ediniz! Eًer bilir tak‎m‎ndansan‎z, bu sizin için hay‎rd‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Ey müminler! فster hafif techizatla, ister aً‎rl‎kl‎ olarak seferber olun ve mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad edin. Eًer bilirseniz bِylesi sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Fizilal-il Kuran : Kolay‎n‎za da gelse zorunuza da gitse mutlaka sefere ç‎k‎n‎z, Allah yolunda mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla cihad ediniz. Eًer bilirseniz bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Gültekin Onan : Hafif ve aً‎r sava‏a ku‏an‎p ç‎k‎n ve Tanr‎ yolunda mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla cihad edin. Eًer bilirseniz, bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Hasan Basri اantay : (Ey mü'minler) sizler gerek hafîf, gerek aً‎rl‎kl‎ olarak elbirlik (sava‏a) ç‎k‎n. Allah yolunda mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla cihâdedin. Eًer bilirseniz bu, sizin için çok hay‎rl‎d‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : (Ey mü’minler!) Gerek hafif, gerek aً‎rl‎kl‎ olarak (sava‏ için) seferber olun ve mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda cihâd edin! Eًer bilirseniz, bu sizin için hay‎rl‎d‎r.


    فbni Kesir : Gerek hafif, gerekse aً‎rl‎kl‎ olarak elbirliًiyle ç‎k‎n, mallar‎n‎z ve nefisleriniz ile cihad edin. Eًer bilirseniz bu; sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Muhammed Esed : (Sizin için) kolay da olsa zor da olsa, sava‏a ç‎k‎n; ve mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla Allah yolunda yürekten çaba gِsterin; (çünkü) eًer bilirseniz, bu sizin kendi iyiliًiniz içindir!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Siz hafif ve aً‎rl‎kl‎ olarak cihada ç‎k‎n‎z ve Allah Teâlâ'n‎n yolunda mallar‎n‎zla ve nefislerinizle mücâhedede bulununuz. Bu, sizin için hay‎rl‎d‎r. Eًer bilir kimseler oldunuz ise.


    ضmer ضngüt : Gerek hafif gerek aً‎rl‎kl‎ olarak hepiniz elbirlik sava‏a ç‎k‎n! Allah yolunda mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla cihad edin! Eًer bilirseniz bu sizin için çok daha hay‎rl‎d‎r.


    قaban Piri‏ : Gerek hafif, gerek aً‎rl‎kl‎ olarak hep birlikte sava‏a ç‎k‎n! Mallar‎n‎z ve canlar‎n‎zla Allah yolunda cihad edin! Eًer bilirseniz bu sizin için daha iyidir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Ey müminler! Sizler gerek hafif, gerek aً‎rl‎kl‎ olarak hep birlikte seferber olunuz,Allah yolunda mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla cihad ediniz. Eًer anl‎yorsan‎z, sizin için hay‎rl‎ olan budur.


    Süleyman Ate‏ : Gerek hafif, gerek aً‎r olarak sava‏a ç‎k‎n, mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla Allâh yolunda cihâd edin. Eًer bilirseniz bu, sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Tefhim-ul Kuran : Hafif ve aً‎r sava‏a ku‏an‎p ç‎k‎n ve Allah yolunda mallar‎n‎zla ve canlar‎n‎zla cihad edin. Eًer bilirseniz, bu sizler için daha hay‎rl‎d‎r.


    ـmit قim‏ek : Kolay da gelse, zor da gelse, hafif veya aً‎rl‎kl‎ olarak hep birlikte sava‏a ç‎k‎n; Allah yolunda mallar‎n‎z ve canlar‎n‎zla cihad edin. Bir bilseniz, bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Gerek hafif, gerek aً‎rl‎kl‎ olarak mutlaka seferber olun ve Allah yolunda mallar‎n‎zla, canlar‎n‎zla cihat edin. Eًer bilirseniz bu sizin için daha hay‎rl‎d‎r.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  2. لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Lev kâne aradan karîben ve seferen kâsıden lettebeûke ve lâkin beudet aleyhimuş şukkat(şukkatu), ve se yahlifûne billâhi levisteta'nâ le haracnâ meakum, yuhlikûne enfusehum, vallâhu ya'lemu innehum le kâzibûn(kâzibûne).



    1. lev kâne : eğer olsaydı

    2. aradan : dünya malı, yarar, ganimet

    3. karîben : yakın bir zamanda

    4. ve seferen : ve bir sefer

    5. kâsıden : kolay, rahat

    6. le ittebeû-ke : elbette, mutlaka sana tâbî olurlardı

    7. ve lâkin : lâkin, fakat

    8. beudet : uzak geldi

    9. aleyhim : onlara

    10. eş şukkatu : meşakkatli, yorucu

    11. ve se-yahlifûne : ve yemin edecekler

    12. billâhi (bi allâhi) : Allah'a

    13. lev isteta'nâ : şâyet güç yetirseydik

    14. le harac-nâ : elbette biz çıkardık

    15. mea-kum : sizinle beraber

    16. yuhlikûne : helâk ediyorlar

    17. enfuse-hum : nefslerini, kendilerini

    18. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah

    19. ya'lemu : bilir, biliyor

    20. inne-hum : muhakkak ki onlar

    21. le kâzibûne : gerçekten yalancılar






    İmam İskender Ali Mihr : Eğer yakın olan bir dünya malı (ganimet) ve rahat bir sefer olsaydı, elbette sana tâbî olurlardı ve lâkin meşakkatli (sefer) onlara uzak geldi. “Şâyet gücümüz yetseydi elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah'a yemin edeceklerdir. Kendilerini (nefslerini) helâk ediyorlar. Ve Allah, onların gerçekten yalancılar olduğunu bilir.


    Diyanet İşleri : Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli yol, onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber çıkardık” diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar kendilerini helâke sürüklüyorlar. Allah, biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları hazır bir ganîmete, yahut yakın bir yolculuğa çağırsaydın sana uyarlardı, fakat meşakkatle alınacak olan bu yol, onlara uzak geldi. Allah'a and içerek gücümüz yetseydi sizinle berâber çıkardık diyecekler. Onlar, kendilerini helâk ediyorlar ve Allah biliyor ki onlar yalancıdır.


    Adem Uğur : Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık" diye kendilerini helâk edercesine Allah'a yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.


    Ahmed Hulusi : Eğer yakında bir ganimet veya biraz daha yorucu yoldaki olsaydı, senin peşinden gelirlerdi. Fakat bu iş onlara zorlu geldi. (Bununla beraber onlar) "Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber biz de sefere çıkardık" diye Allâh adına yemin edecekler. . . Kendilerini helâk ediyorlar. . . Allâh biliyor ki onlar kesinlikle yalancılardır.


    Ahmet Tekin : Eğer o seferle, Tebük seferiyle tezelden ganimet elde edilse, kolay ve normal bir yolculukla iş hallolsaydı, mutlaka münâfıklar da peşine düşer, gelirlerdi. Fakat o meşakkatli yolculuk onlara çok uzun bir sefer gibi geldi. Gene de:


    'Bizim de silah, binek ve kumanya teminine gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık' diyerek yalan yere yemin edecekler, yalancılıkla kendilerini helâke sürükleyecekler. Allah onların kesinkes yalancı olduğunu biliyor.


    Ahmet Varol : Eğer yakında bulunan bir dünyalık ve kolay bir yolculuk olsaydı mutlaka sana uyarlardı. Ama güçlükle aşılabilecek mesafe onlara uzak geldi. 'Eğer gücümüz yetseydi sizinle birlikte çıkardık' diye Allah'a yemin edecekler. Onlar kendi kendilerini helake sürüklüyorlar. Allah onların yalancı olduklarını bilmektedir.


    Ali Bulaç : Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer dâvet olundukları sefer, bir dünya menfaatı ve orta yollu bir sefer olsaydı, mutlaka senin arkana düşerlerdi. Fakat zahmetli ve yorucu mesafe (Tebük seferi) kendilerine (bâzı müminlere) uzak geldi. Bununla beraber; “- Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle beraber sefere çıkardık.” deyip yakında Allah’a yemin edecekler. Böylece nefislerini helâke sürükleyeceklerdir. Allah biliyor ki, gerçekten onlar yalancıdırlar.


    Bekir Sadak : Kolay bir kazanc, normal bir yolculuk olsaydi sana uyarlardi, fakat cikilacak yol onlara uzak geldi, kendilerini helak ederek, «Gucumuz yetseydi sizinle beraber cikardik» diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah, onlarin yalanci oldugunu elbette biliyor.*


    Celal Yıldırım : Eğer yakın bir yarar, orta (mesafede) bir sefer olsaydı, elbette arkana takılırlardı. Ne var ki o meşakkatli (mesafe) onlara uzun geldi. «Gücümüz yetseydi seninle beraber çıkardık» diyerek Allah ile yemin edecekler de kendilerini (yalanları sebebiyle) mahvedecekler. Allah onların elbette yalancı olduklarını bilir.


    Diyanet İşleri (eski) : Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı, fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi, kendilerini helak ederek, 'Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık' diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah, onların yalancı olduğunu elbette biliyor.


    Diyanet Vakfi : Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, «Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık» diye kendilerini helâk edercesine Allah'a yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.


    Edip Yüksel : Yakın bir menfaat ve orta uzunlukta bir yolculuk olsaydı seni izleyeceklerdi; ancak zorluk onlara fazla geldi. ALLAH'a yemin edeceklerdir: 'Gücümüz yetseydi sizinle birlikte çıkacaktık.' Böylece kendilerini mahfediyorlar. ALLAH onların yalancı olduklarını bilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O, bir yakın ganimet ve orta bir sefer olsa idi mutlaka arkana düşerlerdi, lâkin o meşakkatli mesafe kendilerine uzak geldi. Bununla beraber eğer istitaatimiz olsa idi elbette çıkarırdık diye yakında yemin edecekler, nefislerini helâke sürükliyecekler, Allah biliyor ki zira onlar kat'ıyyen yalancılardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O, yakın bir ganimet ve orta bir yolculuk olsaydı, kesinlikle arkana düşerlerdi; ne varki, o meşakkatli mesafe kendilerine uzak geldi. Yakında: «Eğer gücümüz olsaydı, sizinle birlikte savaşa çıkardık.» diye yemin edecekler. Kendilerini helake sürükleyecekler. Allah, kesinlikle onların yalancı olduklarını biliyor.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer o sefer, yakın bir ganimet ve kolay bir sefer olsaydı mutlaka peşine düşer gelirlerdi. Fakat o meşakkatli yolculuk kendilerine uzun bir sefer geldi. Bununla beraber, «Bizim de gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık.» diyerek Allah'a yemin edecekler, nefislerini helake sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar iyice yalancıdırlar.


    Fizilal-il Kuran : Eğer yakın vadeli bir kazanç ve kısa bir yolculuk sözkonusu olsaydı, mutlaka peşinden gelirlerdi. Fakat bu sıkıntılı yolculuk onlara uzun geldi. Allah adına yemin ederek, «Eğer gücümüz yetseydi, kesinlikle sizinle birlikte sefere çıkardık» diyerek kendilerini mahvedecekler. Oysa Allah biliyor ki, onlar yalan söylüyorlar.


    Gültekin Onan : Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık" diye sana Tanrı adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Tanrı onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.


    Hasan Basri Çantay : Eğer (davet olundukları şey) yakın (ve dünyevî) bir menfeat, orta bir sefer olsaydı elbette senin arkana düşerlerdi. Fakat meşakkatle kat edilecek olan mesafe) onlara uzak geldi.
    (Bununla beraber) onlar (sen «Tebük» den dönünce): «Eğer gücümüz yetseydi her halde biz de sizinle beraber çıkardık» (diye) Allaha yemîn edeceklerdir. Bunlar (bu suretle) kendilerini helake sürüklerler. Allah biliyor ki onlar hiç şübhesiz ve muhakkak yalancıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : Eğer yakın bir (dünya) menfaat(i) ve orta (mesâfede) bir yolculuk olsaydı (o geride kalan münâfıklar) elbette sana tâbi' olurlardı; fakat meşakkatli mesâfe(deki Tebük Seferi) onlara uzak geldi. Bununla berâber: 'Eğer gücümüz yetseydi, elbette sizinle berâber çıkardık!' diye Allah’a yemîn edeceklerdir. (Bu yalan yeminleriyle) kendilerini helâk ediyorlar. Allah ise, hiç şübhesiz onların yalancı kimseler olduklarını biliyor.


    İbni Kesir : Eğer kolay bir kazanç ve orta bir sefer olsaydı; elbette senin arkana düşerlerdi. Fakat zorluk onlara uzak geldi. Gücümüz yetseydi; herhalde biz de sizinle beraber çıkardık, diye yemin edeceklerdir. Kendilerini helak ederler. Allah biliyor ki; onlar muhakkak yalancılardır.


    Muhammed Esed : Ortada umulmadık türden bir kazanç ve kolay bir sefer (umudu) olsaydı, (ey Peygamber) kuşkusuz, arkadan gelirlerdi; fakat çıkılacak yol onlara çok uzun geldi. (Bu yetmiyormuş gibi), bir de (ey inananlar, sizin dönüşünüzden sonra) o (sefere katılmayan) kimseler, Allaha yemin edip (bu yalan yeminle) kendilerini tehlikeye sokarak: "Gücümüz olsaydı, mutlaka sizinle beraber çıkardık" diyecekler: Oysa Allah, onların düpedüz yalan söylediklerini elbette biliyor.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer o, yakın bir ganîmet ve orta bir sefer olsa idi elbette sana tâbi olurlardı. Fakat o meşakkatli mesafe onlara uzak geldi ve az sonra Allah Teâlâ'ya yemin edeceklerdir ki, eğer iktidarımız olsa idi elbette seninle beraber sefere çıkardık. Bunlar nefislerini helâl diyorlar. Allah Teâlâ ise onların mutlaka yalancı kimseler olduklarını biliyor.


    Ömer Öngüt : Eğer o sefer, yakın bir kazanç (ganimet) ve orta yollu bir sefer olsaydı, onlar mutlaka peşine düşer gelirlerdi. Fakat zahmetle gidilecek yol onlara uzak geldi. Bununla beraber: “Gücümüz yetseydi sizinle beraber elbette biz de sefere çıkardık. ” diyerek Allah adına yemin edeceklerdir. Bunlar kendi nefislerini helâka sürüklüyorlar. Allah biliyor ki onlar muhakkak yalancıdırlar.


    Şaban Piriş : Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı. Fakat, meşakkat onlara uzak geldi. ‘Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık.’ diye Allah’a yemin edeceklerdir. Kendilerini helak ediyorlar. Allah, gerçekten onların yalancı olduğunu biliyor.


    Suat Yıldırım : Eğer dâvet olundukları seferde peşin bir ganimet bulunsa ve orta yollu bir mesafe olsaydı, mutlaka senin peşinden gelirlerdi; fakat meşakkatli yol onlara pek uzak geldi. Bununla beraber "Eğer gücümüz yetseydi muhakkak sizinle beraber sefere çıkardık." diye yemin edeceklerdir. Onlar bu yalanlarıyla kendilerini mahvediyorlar. Çünkü Allah onların yalancı olduklarını kesinlikle bilmektedir.


    Süleyman Ateş : Yakın bir dünyâ menfaati ve orta bir yolculuk olsaydı (savaşa katılmayan o münafıklar), elbette sana tâbi olurlardı. Fakat güç aşılacak mesafe, kendilerine uzak geldi. Bir de "Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık!"diye Allah'a yemin edecekler. Boşuna kendilerini mahvediyorlar. Allâh, onların yalancı olduklarını biliyor.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. «Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık» diye sana Allah adına yemin de edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylemekte olduklarını bilmektedir.


    Ümit Şimşek : Eğer peşin bir menfaat ve orta uzaklıkta bir yol olsaydı sana uyarlardı. Fakat o meşakkatli sefer onlara pek uzak geldi. 'Gücümüz yetseydi sizinle çıkardık' diye Allah'a yemin edecekler. Onlar kendilerini helâk ediyorlar. Allah ise onların yalancı olduklarını biliyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer o, yakın bir dünya menfaati yahut orta bir yolculuk olsa idi, elbette seni izleyeceklerdi. Ama o zorluklarla dolu yolculuk kendilerine uzak geldi. "Gücümüz yetseydi sizinle çıkacaktık" diye Allah'a yemin de ederler. Kendilerini mahvediyorlar. Allah biliyor ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  3. عَفَا اللّهُ عَنكَ لِمَ أَذِنتَ لَهُمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُواْ وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Afâllâhu anke, lime ezinte lehum hattâ yetebeyyene lekellezîne sadakû ve ta'lemel kâzibîn(kâzibîne).



    1. afâ allâhu : Allah affetti

    2. anke : seni

    3. lime : niye, neden

    4. ezinte : izin verdin

    5. lehum : onlara

    6. hattâ yetebeyyene leke : sana belli oluncaya kadar

    7. ellezîne sadakû : sadık olan kimseler, sadık olanlar

    8. ve ta'leme el kâzibîne : ve yalancıları (bilirsin) öğrenirsin






    İmam İskender Ali Mihr : Allah seni affetti, sadık olanlar sana belli oluncaya ve yalancıları bilinceye (öğreninceye) kadar niçin (beklemeyip) onlara izin verdin?


    Diyanet İşleri : Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah seni affetsin, ne diye izin verdin onlara? Vermeseydin de sence gerçekler de açığa çıksaydı, yalancıları da bilseydin.


    Adem Uğur : Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?


    Ahmed Hulusi : Allâh seni affetti (bunun sıkıntısını yaşamazsın)! (Tebuk Seferi dolayısıyla) doğru söyleyenleri ve yalancıları net olarak bilinceye kadar niçin onlara izin verdin?


    Ahmet Tekin : Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler ortaya çıkmadan, yalancıları bellemeden niçin onlara izin verdin?


    Ahmet Varol : Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olmadan ve kimlerin de yalancı olduklarını bilmeden onlara niçin izin verdin? [4]


    Ali Bulaç : Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?


    Ali Fikri Yavuz : Ey Yüce Peygamber! Allah senden hüznü gidersin; şu doğru söyleyenler sana belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar, neden beklemeyip onlara izin verdin? (bekleyip de, özründe sadık olanlarla yalancı bulunanları bileydin).


    Bekir Sadak : Allah seni affetsin; dogrular sana belli olup, yalancilari bilmeden once, nicin onlara izin verdin?


    Celal Yıldırım : Allah seni affetsin ! Doğru söyleyenler sence belli oluncaya ve yalancılar bilininceye kadar neden onlara izin verdin ?


    Diyanet İşleri (eski) : Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?


    Diyanet Vakfi : Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana iyice belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?


    Edip Yüksel : ALLAH seni affetti: Doğrular ve yalancılar sana belli olmadan önce neden onlara izin verdin?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah senden afvetti ya, şu neden onlara izin verdin de beklemedin ki doğru söyliyenler sence tebeyyün ede ve yalancıları bilesin?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah seni affetti ya! Neden doğru söyleyenler sence belli oluncaya ve yalancıları öğreninceye kadar beklemedin de onlara izin verdin?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin?


    Fizilal-il Kuran : Allah affetsin seni. Kimlerin doğru söylediği belli oluncaya ve kimlerin yalancı olduğunu belirleyinceye kadar onlara niçin izin verdin?


    Gültekin Onan : Tanrı seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?


    Hasan Basri Çantay : Hay Allah aafiyet veresice, şu (özründe) saadık olanlar sana besbelli oluncaya ve sen o yalancıları bilinceye kadar, neden izin verdin onlara?


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Allah, (geçmiş gelecek her türlü günahtan korumakla) seni affetmiştir. (Fakat) doğru (söyleyen) kimseler sana belli olmadan ve yalancıları bilmeden niçin onlara izin verdin?


    İbni Kesir : Allah seni affetsin. Doğrular sana besbelli olup yalancıları bilmeden önce neden onlara izin verdin?


    Muhammed Esed : Allah seni affetsin (ey Peygamber)! Daha kimin doğru söylediği senin için (iyice) ortaya çıkmadan ve sen (kimler) yalancı (iyice) tanımadan, niçin (evde kalmaları yolunda) onlara izin verdin?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah Teâlâ seni affetsin, ne için sadâkatte bulunanlar sence tayin edinceye ve sen yalancıları bilinceye kadar (beklemeden) onlara izin verdin.


    Ömer Öngüt : Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana besbelli olup, yalancıları bilmeden önce, neden onlara izin verdin?


    Şaban Piriş : Allah seni affetsin, niçin doğrular sana belli olup, yalancıları tanımadan onlara izin verdin?!


    Suat Yıldırım : Hay Allah seni affedesice! Niçin sence doğru söyleyenler iyice belli oluncaya ve yalancılar da meydana çıkıncaya kadar beklemeyip izin isteyen o münafıklara izin verdin?


    Süleyman Ateş : Allâh seni affetsin; doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?


    Tefhim-ul Kuran : Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?


    Ümit Şimşek : Allah seni affetsin, neden kimin doğru söylediğini, kimin yalancı olduğunu anlayıncaya kadar beklemedin de onlara izin verdin?


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah seni affetsin; neden onlara izin verdin de beklemedin ki, doğru söyleyenler sana açık seçik belli olsun da yalancıları bilesin.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  4. لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Lâ yeste'zinukellezîne yu'minûne billâhi vel yevmil âhiri en yucâhidû bi emvâlihim ve enfusihim, vallâhu alîmun bil muttakîn(muttakîne).



    1. lâ yeste'zinu-ke : senden izin istemezler

    2. ellezîne yu'minûne : îmân eden kimseler

    3. billâhi (bi allâhi) : Allah'a

    4. ve el yevmi el âhiri : ve ahir güne, sonraki güne (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe)

    5. en yucâhidû : cihad etmeleri

    6. bi emvâli-him : malları ile

    7. ve enfusi-him : ve nefsleri, canları

    8. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah

    9. alîmun : en iyi bilendir

    10. bi el muttakîne : takva sahiplerini





    İmam İskender Ali Mihr : Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe) îmân eden kimseler, malları ve canları ile cihad etmek konusunda senden izin istemezler. Ve Allah, takva sahiplerini bilir.


    Diyanet İşleri : Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Zâten Allah'a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla, savaşacaklarından senden izin istemezler ki ve Allah, çekinenleri tamamıyla bilir.


    Adem Uğur : Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini pek iyi bilir.


    Ahmed Hulusi : Esmâ'sıyla hakikati olan Allâh'a ve yaşanacak sonsuz sürece iman edenler, mallarıyla, canlarıyla mücahede etmekten (geri kalmamak için) senden izin istemezler. . . Allâh korunanları (Esmâ'sıyla onların hakikati olarak) Bilen'dir.


    Ahmet Tekin : Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla cihad etme sırasında senden izin istemezler. Allah kendisine sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanların, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerin, müttakılerin samimiyetlerini biliyor.


    Ahmet Varol : Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilir.


    Ali Bulaç : Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir.


    Ali Fikri Yavuz : Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla, canlarıyla cihad etmek hususunda senden izin istemezler. (hemen cihada koşarlar). Allah, takva sahiplerini pek iyi bilendir.


    Bekir Sadak : Allah'a ve ahiret gunune inananlar, mallariyle, canlariyle savasmak istediklerinden oturu geri kalmak icin senden izin istemezler. Allah sakinanlari bilir.


    Celal Yıldırım : Ama Allah'a ve Âhiret gününe (dosdoğru) imân edenler, mallariyle, canlarıyla (Allah yolunda) cihâd etmeleri hususunda (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah (iki yüzlülükten ve döneklikten) sakınanları sever.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallariyle, canlariyle savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler. Allah sakınanları bilir.


    Diyanet Vakfi : Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini pek iyi bilir.


    Edip Yüksel : ALLAH'a ve ahiret gününe inananlar, paralarıyla ve canlarıyla çaba göstermekten (kaçmak için) senden izin istemezler. ALLAH erdemlileri hakkıyla Bilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allaha ve Âhıret gününe iymanlı kimseler mallariyle, canlariyle cihad edeceklerinden dolayı senden istizan etmezler ve Allah o müttekıleri bilir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a ve ahiret gününe imanlı kimseler, mallarıyla ve canlarıyla cihad edeceklerinden senden izin istemezler ve Allah, o takva sahiplerini bilir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah'a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi görev bildiklerinden (zaten geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah o muttakilerin kimler
    olduğunu bilir.


    Fizilal-il Kuran : Allah'a ve ahiret gününe inananlar, malları ile ve canları ile cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah kötülükten sakınanları bilir.


    Gültekin Onan : Tanrı'ya ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Tanrı takva sahiplerini bilendir.


    Hasan Basri Çantay : Allaha ve âhiret gününe îman etmekde olanlar mallariyle, canlariyle cihâd etmeleri hususunda senden izin istemez (ler). Allah takvaa saahiblerini çok iyi bilendir.


    Hayrat Neşriyat : Allah’a ve âhiret gününe îmân edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihâd etmeleri husûsunda (cihaddan geri kalmak için) senden izin istemez. Allah ise, takvâ sâhiblerini pek iyi bilendir.


    İbni Kesir : Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, geri kalmak için senden izin istemezler ki mallarıyla ve canlarıyla cihad etsinler. Allah, müttakileri bilir.


    Muhammed Esed : Allaha ve Ahiret Gününe (yürekten) inananlar kendilerini (Allah yolunda) mallarıyla, canlarıyla cihad etmekten bağışık tutmanı senden istemezler. Ve zaten kendisine karşı kimin sorumluluk bilincine sahip olduğu konusunda Allah mutlak bilgi sahibidir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe imân edenler, mücâhedede bulunmak hususunda senden izin istemezler. Allah Teâlâ muttakîleri bihakkın bilicidir.


    Ömer Öngüt : Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini çok iyi bilendir.


    Şaban Piriş : Allah’a ve ahiret gününe iman edenler mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek istedikleri için senden izin istemezler. Allah, muttakileri bilir.


    Suat Yıldırım : Allah’ı ve âhireti tasdik edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihada katılmama hususunda senden izin istemezler. Allah, o takvâ ehlini pek iyi bilir.


    Süleyman Ateş : Allah'a ve âhiret gününe inananlar; mallariyle, canlariyle, cihâd etmek(ten geri kalmaları) için senden izin istemezler. Allâh, korunanları bilir.


    Tefhim-ul Kuran : Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir.


    Ümit Şimşek : Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, canlarıyla ve mallarıyla cihad etmekten geri kalmak için senden izin istemezler. Allah o takvâ sahiplerini bilir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'a ve âhiret gününe iman edenler; mallarıyla, canlarıyla cihat edecekleri için senden izin istemezler. Allah, takva sahiplerini iyice bilmektedir.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  5. إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    İnnemâ yeste'zinukellezîne lâ yu'minûne billâhi vel yevmil âhiri vertâbet kulûbuhum fe hum fî raybihim yeteraddedûn(yeteraddedûne).



    1. innemâ : ancak, sadece, yaln‎z

    2. yeste'zinuke : senden izin ister

    3. ellezîne lâ yu'minûne : inanmayan kimseler, inanmayanlar

    4. billâhi (bi allâhi) : Allah'a

    5. ve el yevmi el âhiri : ve ahir güne

    6. vertâbet (ve irtâbet) : ve ‏üpheye dü‏tü

    7. kulûbu-hum : onlar‎n kalpleri

    8. fe hum : o zaman, art‎k onlar

    9. fî raybi-him : ‏üpheleri içinde

    10. yeteraddedûne : tereddüt ederler, bocalarlar






    فmam فskender Ali Mihr : Senden sadece Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar ve kalpleri ‏üpheye dü‏mü‏ olanlar izin isterler. Art‎k onlar, kendi ‏üpheleri içinde tereddüt ederler (bocalarlar).


    Diyanet ف‏leri : Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri ‏üpheye dü‏üp kendileri de o ‏üphelerinin içinde bocalayan kimseler senden izin isterler.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Senden ancak Allah'a ve son güne inanmay‎p yürekleri ‏üpheye dü‏enler ve ‏üpheleri içinde tereddüde dü‏üp bocalayanlar izin isterler.


    Adem Uًur : Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri ‏üpheye dü‏üp, ku‏kular‎ içinde bocalayanlar senden izin isterler.


    Ahmed Hulusi : Esmâ's‎yla hakikati olan Allâh'a ve ya‏anacak sonsuz sürece iman etmeyen ve bilinçleri ‏üphe dolu kimseler (seninle sefere ç‎kmamak için) senden izin isterler. . . Onlar ‏üpheleri içinde tereddüt edip dururlar.


    Ahmet Tekin : Allah’a, Allah’a iman‎n gerektirdiًi esaslara ve âhiret gününe iman etmeyecekler, kafalar‎, kalpleri ‏üphe içinde bocalayanlar, tebliًinde, te‏riinde ‏üpheye dü‏ürecek konular arayanlar, ithamlarda bulunanlar senden izin istiyorlar. Onlar ‏üpheleri içinde küfür ile iman aras‎nda gidip geliyorlar.


    Ahmet Varol : Senden sadece Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen ve kalplerinde ‏üphe olup da ‏üpheleri içinde bocalay‎p duranlar izin isterler.


    Ali Bulaç : Senden, yaln‎zca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri ku‏kuya kap‎l‎p, ku‏kular‎nda karars‎zl‎ًa dü‏enler izin ister.


    Ali Fikri Yavuz : Senden ancak izin istiyenler, Allah’a ve âhiret gününe iman etmiyenler, kalbleri ‏üpheye dü‏enlerdir. Onlar, ‏üpheleri içinde bocalay‎p dururlar.


    Bekir Sadak : Ancak Allah'a ve ahiret gunune inanmayan, kalbleri supheye dusup suphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Senden ancak Allah'a ve آhiret gününe imân etmiyenler; kalbleri ‏üpheyle çalkan‎p ‏üpheleri içinde bocalay‎p duranlar (sava‏a ç‎kmamak için) izin isterler.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri ‏üpheye dü‏üp ‏üphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.


    Diyanet Vakfi : Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri ‏üpheye dü‏üp, ku‏kular‎ içinde bocalayanlar senden izin isterler.


    Edip Yüksel : Ancak ALLAH'a ve ahiret gününe inanm‎yanlar senden izin ister. Kalpleri ku‏ku ile doludur. Onlar ku‏kular‎ içinde bocalamaktad‎rlar.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ancak o kimseler senden istizan ederler ki Allaha ve آh‎ret gününe inanmazlar ve kalbleri i‏killidir de i‏killeri içinde çalkan‎r dururlar


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ancak, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan ve kalpleri i‏killi olup i‏killeri içinde çalkalanlar sava‏a ç‎kmak için, senden izin isterler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Senden izin isteyenler, olsa olsa Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar olabilir. Onlar‎n kalbleri hep i‏killidir. Bundan dolay‎ ‏üphe içinde bocalay‎p dururlar.


    Fizilal-il Kuran : Senden sava‏tan muaf tutulmalar‎ yolunda izin isteyenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar, kalpleri ku‏kuya kap‎l‎p bu ku‏kular‎ içinde bocalayanlard‎r.


    Gültekin Onan : Senden, yaln‎zca Tanr‎'ya ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri ku‏kuya kap‎l‎p, ku‏kular‎nda karars‎zl‎ًa dü‏enler izin ister.


    Hasan Basri اantay : Senden ancak Allaha ve âhiret gününe inanmaz, kalbleri ‏ek ve ‏übheye dü‏üb de kendilerini o ‏übhelerinin içinde ‏a‏‎r‎b bocalar kimseler izin isterler.


    Hayrat Ne‏riyat : Ancak Allah’a ve âhiret gününe îmân etmeyen ve kalbleri ‏übheye dü‏mü‏ olup da ‏übheleri içinde bocalay‎p duranlar senden izin ister.


    فbni Kesir : Senden; ancak, Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar ve kalbleri ‏üpheye dü‏üp, ‏üphelerinde bocalayanlar izin isterler.


    Muhammed Esed : Yaln‎zca, Allaha ve Ahiret Gününe (yürekten) inanmayanlar senden baً‎‏‎kl‎k isterler; ve bir de kendilerini ‏üphe ve tereddüdün eline kapt‎r‎p da karars‎zl‎k içinde bir o yana bir bu yana gidip gelenler.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Senden ancak o kimseler (cihada i‏tirak etmemek için) izin isterler ki, Allah Teâlâ'ya ve ahiret gününe inanmazlar ve onlar‎n kalpleri ‏ekke dü‏mü‏tür. Art‎k onlar o ‏ekk (ve ‏üphelerinde) mütereddit bulunur dururlar.


    ضmer ضngüt : Senden ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlar, kalpleri ‏üpheye dü‏üp, ‏üphelerinde bocalay‎p duranlar izin isterler.


    قaban Piri‏ : Ancak Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, kalpleri ‏üpheye dü‏üp, ‏üphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Senden kat‎lmamak için izin isteyenler sadece Allah’‎ ve âhireti tasdik etmeyenler, kalpleri ‏üphe ile çalkalan‎p ‏üpheleri içinde bocalay‎p duranlard‎r.


    Süleyman Ate‏ : Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri ku‏kuya dü‏mü‏ ve ‏üpheleri içinde bocalay‎p duranlar, (geri kalmak için) senden izin isterler.


    Tefhim-ul Kuran : Senden, yaln‎zca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri ku‏kuya kap‎l‎p da ku‏kular‎nda karars‎zl‎ًa dü‏enler izin ister.


    ـmit قim‏ek : Sefere kat‎lmamak için senden izin isteyenler, Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri ‏üpheye dü‏mü‏ kimselerdir ki, ‏üpheleri içinde bocalay‎p dururlar.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayanlar, kalpleri ku‏kuyla kar‎‏m‎‏ olup da i‏killeri içinde çalkan‎p duranlar, sefere kat‎lmak için senden izin isterler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  6. وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lev erâdûl hurûce le eaddû lehû uddeten ve lâkin kerihallâhunbiâsehum fe sebbetahum ve kîlak'udû meal kâidîn (kâidîne).



    1. ve lev : ve eğer

    2. erâdû el hurûce : çıkmak istediler

    3. le eaddû : elbette hazırlık yaptılar

    4. lehu : ona, onun için (savaş için)

    5. uddeten : bir hazırlık

    6. ve lâkin : ve lâkin, fakat

    7. kerihe allâhu : Allah kerih gördü

    8. inbiâse-hum : onların tutumu, davranışları

    9. fe sebbeta-hum : böylece onları alıkoydu

    10. ve kîlak'udû (kîle uk'udû) : ve "oturun, (orada) kalın" denildi

    11. mea el kâidîne : geri kalanlarla birlikte





    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer çıkmak isteselerdi onun (savaş) için elbette bir hazırlık yaparlardı. Ve fakat Allah, onların durumunu kerih gördü. Böylece onları alıkoydu ve onlara: “Geri kalanlarla (oturanlarla) beraber oturun.” dendi.


    Diyanet İşleri : Onlar eğer savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların harekete geçmelerini istemedi de onları geri bıraktı ve onlara, “Oturun, oturan âcizlerle beraber” denildi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Savaşa çıkmayı kursalardı elbette bir hazırlıkta bulunurlardı, fakat Allah, onların çıkmasını hoş görmedi de onları alıkoydu ve kendilerine, oturun oturanlarla denildi.


    Adem Uğur : Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara "Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!" denildi.


    Ahmed Hulusi : Eğer (onlar sefere) çıkmak dileselerdi elbette onun için bir hazırlıkları olurdu. Fakat Allâh onların sefere çıkmalarını gereksiz gördü de, onları sefere çıkarttırmadı: "Oturun, oturanlarla beraber" denildi.


    Ahmet Tekin : Eğer sizinle beraber cihada çıkmak isteselerdi, elbette cihad ile ilgili olarak teçhizatlarını, araçlarını, kumanyalarını hazırlarlardı. Fakat Allah onların davranışlarını beğenmedi. Onları alıkoydu. Onlara:


    'Savaşa giden orduya katılma mükellefiyetleri olmayan sakatlar, düşkünler, hastalar, mazeret sahipleri ve çoluk çocukla beraber siz de evlerinizde oturun' denildi.


    Ahmet Varol : Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi onun için hazırlık yaparlardı. Ama Allah onların savaşa çıkmalarını hoş görmedi ve onları durdurdu. Kendilerine: 'Oturanlarla birlikte siz de oturun' denildi.


    Ali Bulaç : Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; "(Onlara) Siz de oturanlarla birlikte oturun" denildi.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer o münafıklar savaşa çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, davranmalarını kerih gördü de onları evlerinde alıkoydu ve kendilerine: “- Oturun, oturanlarla beraber” dendi.


    Bekir Sadak : Eger savasa cikmak isteselerdi bir hazirlik yaparlardi. Ama Allah davranislarini begenmedi de onlari alikoydu. «Acizlerle beraber oturun» denildi.


    Celal Yıldırım : Eğer onlar savaşa çıkmayı isteselerdi, onun için bir takım hazırlıklarda bulunurlardı; ama Allah davranmalarını hoş görmedi de onları alıkoydu, «oturun, oturanlarla beraber» denildi.


    Diyanet İşleri (eski) : Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı. Ama Allah davranışlarını beğenmedi de onları alıkoydu. 'Acizlerle beraber oturun' denildi.


    Diyanet Vakfi : Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara «Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!» denildi.


    Edip Yüksel : Savaşa çıkmayı istemiş olsalardı, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat ALLAH onların katkısını istemedi ve onları yüreksiz ve isteksiz yaptı. Kendilerine, 'Oturanlarla birlikte oturun!,' denildi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer cihada çıkmayı dileselerdi elbet onun için hazırlık görürlerdi, lâkin davranmalarını Allah istemedi de onları alıkoydu ve oturun oturanlarla beraber denildi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer cihada çıkmayı isteselerdi, mutlaka onun için hazırlık görürlerdi, fakat Allah, davranmalarını istemedi de onları alıkoydu ve: «Oturun, oturanlarla beraber!» denildi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer sizinle beraber cihada çıkmak isteselerdi, elbette onunla ilgili olarak bir takım hazırlıklar yaparlardı. Fakat Allah davranmalarını istemedi de onları yoldan alıkoydu ve (kendilerine): «oturun oturanlarla beraber» denildi.


    Fizilal-il Kuran : Eğer onlar sefere çıkmak isteselerdi, bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, sefere çıkmaya kalkışmalarını istemediği için onları böyle bir girişimden alıkoydu. Kendilerine «(Kadın, çocuk, yaşlı, hasta gibi) savaşma gücünden yoksun kimselerle birlikte siz de evlerinizde oturunuz» dendi.


    Gültekin Onan : Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Tanrı, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; "(Onlara) Siz de oturanlarla birlikte oturun" denildi.


    Hasan Basri Çantay : Eğer onlar (harbe) çıkmak isteselerdi elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranmalarını çirkin gördü de kendilerini (korkaklıkları ve tenbellikleri yüzünden evlerinde) alıkoydu. Onlara: «Oturun oturanlarla beraber» denildi.


    Hayrat Neşriyat : Eğer (cihâda) çıkmak isteselerdi, elbette onun için bir hazırlık (bir tedbir)hazırlarlardı; fakat Allah onların (cihâda) çıkmaya kalkmalarını çirkin gördü de onları (oşereften) alıkoydu; (onlara:) '(Evlerinde) oturan (kadın)larla berâber oturun!' denildi.


    İbni Kesir : Eğer onlar çıkmak isteselerdi; elbette bunun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların davranışlarını çirkin gördü de kendilerini alıkoydu. Ve: Oturun oturanlarla beraber, denildi.


    Muhammed Esed : Çünkü, (gerçekten seninle sefere) çıkmak isteselerdi, elbette, bunun için bir hazırlık yaparlardı: zaten Allah onların kalkış tarzlarını beğenmedi ve bu yüzden onları (seferden) alıkoydu; Ve kendilerine: "Peki, (sizler de) evlerinizde oturun bakalım, (öteki) oturanlarla beraber" denildi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer (cihada) çıkmak isteseydiler, elbette onun için bir hazırlık (bir kuvvet) hazırlardılar. Fakat Allah Teâlâ onların cihada çıkmalarını kerih gördü de onları alıkoydu. Ve, «Oturanlar ile beraber oturunuz!» denildi.


    Ömer Öngüt : Eğer onlar çıkmak isteselerdi, elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların savaşa çıkmalarını uygun bulmadı ve onları yoldan alıkoydu. Onlara: “Oturanlarla beraber oturun!” denildi.


    Şaban Piriş : Eger savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, davranışlarını çirkin gördü de onları alıkoydu. ‘Acizlerle beraber oturun.!’ denildi.


    Suat Yıldırım : Eğer onlar gerçekten sefere çıkmak isteselerdi, elbette onun için hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını hoş görmeyip kendilerini engelledi ve kendilerine: "Oturun, oturanlarla beraber!" denildi.


    Süleyman Ateş : Eğer (cihâda) çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparladı. Fakat Allâh, onların davranışlarından hoşlanmadığı için onları durdurdu: "Oturan(kadın ve çocuk)larla beraber oturun!" denildi.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve: «(Onlara) Siz de oturanlarla birlikte oturun» denildi.


    Ümit Şimşek : Sefere çıkmaya niyetleri olsaydı bir hazırlık yaparlardı. Ama Allah onların sefere çıkmalarını istemedi ve onları alıkoydu. Ve kendilerine, 'Evlerinde oturanlarla beraber oturun' denildi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sefere çıkmak isteselerdi elbette ki, bir sefer hazırlığına girişirlerdi. Ama Allah, harekete geçmelerini istemedi de onları yerlerine çiviledi ve "oturun, oturanlarla beraber" denildi.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  7. لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Lev haracû fîkum mâ zâdûkum illâ habâlen ve le evdaû hılâlekum yebgûnekumul fitneh(fitnete), ve fîkum semmâûne lehum, vallâhu alîmun biz zâlimîn(zâlimîne).



    1. lev haracû : eğer çıksalardı

    2. fî-kum : sizin içinizde, aranızda

    3. mâ zâdû-kum : size artırmaz

    4. illâ : ...'den başka, ancak, dışında

    5. habâlen : fenalık, kötülük, bozukluk

    6. ve le evdaû : ve mutlaka koşarlar, gayret gösterirler

    7. hılâlekum : sizin aranızda

    8. yebgûne-kumul fitnete : içinizde fitne çıkmasını isterler

    9. ve fîkum : ve sizin içinizde, aranızda

    10. semmâûne : dinleyenler

    11. lehum : onları

    12. vallâhu : ve Allah

    13. alîmun : en iyi bilen

    14. biz zâlimîne : zalimleri





    İmam İskender Ali Mihr : Eğer sizin aranızda (savaşa) çıksalardı, size kötülüğü arttırmalarından başka bir şey yapmazlardı. Sizin içinizde fitne çıkmasını isterler ve mutlaka sizin aranızda gayret gösterirler. Sizin aranızda onları dinleyecek olanlar var ve Allah zalimleri bilendir.


    Diyanet İşleri : Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sizin aranızda onlar da çıksalardı içinizde şerri ve fesâdı arttırmaktan başka bir şey yapamazlar, mutlaka içinizde fitne ve fesat çıkarmak için koşar dururlardı. Sizden onları adamakıllı dinleyecekler, onlara kulak asacaklar da var ve Allah, zulmedenleri bilir.


    Adem Uğur : Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir.


    Ahmed Hulusi : Eğer sizinle sefere çıksalardı, size dertten başka katkıları olmayacaktı. Mutlaka fitne arzulayarak aranıza sokulurlardı. . . İçinizde onları dinleyenler var. Allâh zâlimleri (Esmâ'sıyla onların hakikati olarak) Bilen'dir.


    Ahmet Tekin : Eğer içinizde, sizinle birlikte savaşa çıksalardı, bozgunculuk etmekten, ortalık bulandırmaktan, zarar vermekten başka işe yaramayacaklardı. Aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların yalanlarına, propagandalarına kulak verecekler de vardı. Allah yolundaki faaliyetleri engellemek için menfi propaganda yapan zâlimlerin davranışlarını biliyor.


    Ahmet Varol : Onlar eğer sizinle birlikte savaşa çıksalardı aranızda bozgunculuk yapmaktan başka size bir katkıları olmazdı ve içinizde fitne çıkarmak için çabalarlardı. İçinizde onlara kulak verenler vardır. Allah zalimleri bilir.


    Ali Bulaç : Sizinle birlikte çıksalardı, size 'kötülük ve zarardan' başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara 'haber taşıyanlar' vardır. Allah, zulmedenleri bilir.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer içinde (Sizinle birlikte savaşa) çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka bir faydaları olmayacak ve sizi fitneye uğratmak maksadıyla aralarınza saldıracaklardı. İçinizde de onları dinliyecekler vardı. Allah, zalimleri çok iyi bilendir.


    Bekir Sadak : Aranizda savasa cikmis olsalardi, ancak sizi bozmaga calisirlar ve fitneye dusurmek icin araniza sokulurlardi. Icinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazik edenleri bilir.


    Celal Yıldırım : Eğer aranızda onlar da (savaşa) çıkmış olsalardı, fesad ve fenalık artırmaktan başka bir şey yapmazlardı. Sizi fitneye düşürmek arzusuyla aranıza sokulup entrikalar çevirirlerdi; aranızda onlara kulak verenler de vardır. Allah zâlimleri çok iyi bilir.


    Diyanet İşleri (eski) : Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmağa çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir.


    Diyanet Vakfi : Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri gayet iyi bilir.


    Edip Yüksel : Sizinle çıksalardı, size yalnız karışıklık katarlardı, aranıza fitne ve çekişme sokarlardı. İçinizde de onlara kulak verenler var. ALLAH zalimleri çok iyi Bilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer içinizde çıkmış olsalardı bozgunluk etmekten başka bir faideleri olmıyacak ve sizi fitneye uğratmak maksadiyle aralarınıza saldıracaklardı, içinizde de onları dinliyecekler vardı, Allah o zalimleri bilir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer içinizde çıkmış olsalardı, bozgunculuk çıkarmaktan başka bir faydaları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek maksadıyla aralarınıza saldıracaklardı. İçinizde onları dinleyecekler de vardı. Allah o zalimleri bilir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.


    Fizilal-il Kuran : Eğer sizinle birlikte sefere çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı, sizi birbirinize düşürmek için aranıza atılacaklar, balıklama dalacaklardı. Aranızda onların sözlerine kulak verecekler de vardı. Allah zalimlerin kimler olduğunu bilir.


    Gültekin Onan : Sizinle birlikte çıksalardı, size 'kötülük ve zarardan' başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara 'haber taşıyanlar' vardır. Tanrı, zulmedenleri bilir.


    Hasan Basri Çantay : Eğer içinizde onlar da (savaşa) çıksalardı sizde şer ve fesadı artırmakdan başka bir şey yapmazlar, aranıza muhakkak ki fitne sokmak isteyerek (bozgunculuğa) koşarlardı. İçinizde onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allah o zaalimleri çok güzel bilendir.


    Hayrat Neşriyat : Eğer içinizde (savaşa) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir şey artırmazlardı ve sizi fitneye düşürmek isteyerek aranızda koşarlardı. İçinizde onları can kulağıyla dinleyecek olanlar da var. Allah ise, o zâlimleri çok iyi bilendir.


    İbni Kesir : Eğer onlar da aranızda çıksalardı size şer ve fesadı arttırmaktan başka bir şey yapmazlar ve aranıza muhakkak bir fitne sokmak isteyerek koşarlardı. İçinizde onlara iyice kulak verenler de var. Allah; zalimleri çok iyi bilendir.


    Muhammed Esed : Bu (münafıklar) sizinle beraber (siz ey inananlar) sefere çıksalar da, aranıza nifak sokmaktan başka bir şey yapmayacaklar ve içinizde kendilerine kulak verenler olduğunu görüp aranıza fitne sokmak amacıyla saflarınıza sokulacaklardı; ne var ki, Allah kötülük peşinde olanlar hakkında eksiksiz bilgi sahibidir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer sizin aranızda (cihada) çıkacak olsalardı, size bozgunluktan başka birşey arttırmış olmayacaklardı ve sizin aranıza fitne sokmak isteyerek koşar dururlardı. Ve sizin aranızdan onları ziyâdesiyle dinleyenler de vardır. Allah Teâlâ o zalimleri tamamıyla bilicidir.


    Ömer Öngüt : Eğer içinizde onlar da (sefere) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek aranıza sokulurlardı. İçinizde de onlara iyice kulak verenler var. Allah zâlimleri gayet iyi bilir.


    Şaban Piriş : Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onlara kulak kabartanlar vardır. Allah zalimleri bilendir.


    Suat Yıldırım : Şayet sizinle çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka bir faydaları olmazdı. Fesat ve fenalığı artırmaktan başka bir iş yapmazlardı. Sizi fitneye düşürmek arzusuyla aranıza sokulup entrikalar çevirirlerdi. Aranızda onlara kulak verenler de vardır. Allah o zalimleri pek iyi bilir.


    Süleyman Ateş : Sizin içinizde (sefere) çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı. Sizi birbirinize düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı, içinizde de onlara kulak verenler vardı. Allâh zâlimleri bilir.


    Tefhim-ul Kuran : Sizinle birlikte çıksalardı, size 'kötülük ve zarardan' başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara 'haber taşıyanlar' vardır. Allah, zulme sapanları bilir.


    Ümit Şimşek : Eğer aranızda sefere çıksalardı fesat çıkarmaktan başka bir işe yaramazlar; sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuştururlardı. Sizin içinizde de onları can kulağıyla dinleyenler vardır. Allah ise zalimleri hakkıyla bilmektedir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Aranızda sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacaktı; sizi fitneye uğratmak isteğiyle aranıza sokulacaklardı. İçinizde onlara gerçekten kulak verecekler de vardı. Alah, zalimleri iyice biliyor.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  8. لَقَدِ ابْتَغَوُاْ الْفِتْنَةَ مِن قَبْلُ وَقَلَّبُواْ لَكَ الأُمُورَ حَتَّى جَاء الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ اللّهِ وَهُمْ كَارِهُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Lekadibtegûl fîtnete min kablu ve kallebû lekel umûre hattâ câel hakku ve zahere emrullâhi ve hum kârihûn(kârihûne).



    1. lekad : andolsun

    2. ibtegû el fîtnete : fitne çıkarmak istediler

    3. min kablu : daha önceden, daha önce

    4. ve kallebû : ve çevirdiler

    5. leke : sana

    6. el umûre : işler

    7. hattâ : oluncaya kadar

    8. câe el hakku : hak geldi

    9. ve zahere : ve ortaya çıktı, belli oldu, açığa çıktı

    10. emru allâhi : Allah'ın emri

    11. ve hum : ve onlar

    12. kârihûne : kerih gören, istemeyen kimseler





    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki; daha önce de fitne çıkarmak istediler ve hak gelinceye kadar sana (birtakım) işler çevirdiler. Ve onlar, kârihûn (kerih görenler) olmalarına rağmen (istememelerine rağmen) Allah'ın emri zahir oldu (açığa çıktı, belli oldu).


    Diyanet İşleri : Andolsun, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri hâlde, Allah’ın dini galip geldi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki onlar, bundan önce de fitne ve fesat peşinde koşmuşlar, işini gevşetmeye uğraşıp aleyhine düzenler kurmuşlardı da sonucu gerçek olan yardım vaadi gelip çatmış ve Allah'ın dîni, onların zoruna gitse de meydana çıkmıştı.


    Adem Uğur : Andolsun onlar önceden de fitne çıkarmak istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın emri yerini buldu.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, daha önce de fitne aradılar ve işleri senin için tersine çevirdiler. . . Nihayet Hak geldi ve onlar hoşlanmasa da Allâh'ın hükmü açığa çıktı.


    Ahmet Tekin : Bunlar daha önce de fitne çıkarmak, bozgunculuk yapmak, mü’minler arasında ihtilâflar doğurmak, düşmanlarla gözünüzü korkutmak istediler. Sana karşı türlü türlü dümenler çevirip işlerini, planlarını, kurduğun düzeni altüst etmek istediler. Nihayet ilâhî yardım ve zafer müyesser oldu. Onlar istemese de, Allah’ın planı gerçekleşti, dini, düzeni hâkim hâle geldi.


    Ahmet Varol : Onlar daha önce de fitne çıkarmaya çalışmış ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar istemedikleri halde hak geldi ve Allah'ın emri üstünlük sağladı.


    Ali Bulaç : Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri halde hak geldi ve Allah'ın emri ortaya çıkıp üstünlük sağladı.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu bunlar, daha önce (Uhud savaşında) fitne çıkarmak istemişler ve sana türlü işler çevirmişlerdi. Nihayet onlar istemedikleri halde, zafer geldi ve Allah’ın dini üstün çıktı.


    Bekir Sadak : And olsun ki, daha once de fitne koparmak istemislerdi. Sana karsi bir takim isler ceviriyorlardi, sonunda onlar istemedekleri halde hak ortaya cikti, Allah'in emri ustun geldi.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, onlar bundan önce de fitne çıkarmak istemişlerdi, sana karşı birtakım entrikalar çevirmişlerdi. Hoşlanmadıkları halde hak geldi ve Allah'ın emri üstünlük sağladı.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, daha önce de fitne koparmak istemişlerdi. Sana karşı bir takım işler çeviriyorlardı, sonunda onlar istemedikleri halde hak ortaya çıktı, Allah'ın emri üstün geldi.


    Diyanet Vakfi : Andolsun onlar önceden de fitne çıkarmak istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın emri yerini buldu.


    Edip Yüksel : Daha önce de kargaşalık çıkarmayı arzulamışlardı ve senin işlerini tersine çevirmişlerdi. Nihayet gerçek geldi ve ALLAH'ın yasası, onlara rağmen egemen oldu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Filhakıka bunlar fitneyi daha evvel çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler nihayet onların rağmına hak, yerine geldi ve Allahın emri galebe çaldı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçekte onlar, fitneyi daha önce çıkarmak istediler ve sana karşı türlü işler çevirdiler. Sonunda, onların hoşuna gitmemesine rağmen, hak yerini buldu ve Allah'ın emri üstün geldi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şurası kesindir ki, bunlar daha önce de fitne çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler. Nihayet hak yerini buldu ve Allah'ın emri onların zoruna gitmesine rağmen açığa çıktı.


    Fizilal-il Kuran : Onlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler, sana karşı çeşitli entrikalar çevirmişlerdi. Sonunda gerçek geldi ve onların istememesine rağmen, Allah'ın emri üstün çıktı.


    Gültekin Onan : Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım / nice buyrukları (tersine) çevirmişlerdi (kallebu). Sonunda onlar, istemedikleri halde gerçek geldi ve Tanrı'nın buyruğu ortaya çıktı.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki onlar bundan evvel de fitne (ve fesâd) aramışlar, senin hakkında bir takım işler (dolablar) çevirmişlerdi. Nihayet Hak (nusret ve te'yîd-i ilâhî) geldi. Allahın emri (dîni), onların fenalarına gitmesine rağmen, zuhur ve galebe etdi.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki (onlar) daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve sana birtakım işler çevirmişlerdi; nihâyet hak geldi ve onlar (bundan) hoşlanmayan kimseler oldukları hâlde Allah’ın emri galib geldi.


    İbni Kesir : Andolsun ki, onlar daha önce de fitne aramışlar ve sana karşı bir takım işler çevirmişlerdi. Nihayet Hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın emri zahir oldu.


    Muhammed Esed : Aslında onlar bundan önce de fitne çıkarmaya çalışmışlar ve sana karşı (ey Peygamber) türlü türlü düzenler kuragelmişlerdi, ta ki onların hiç hoşuna gitmese de hak vahyedilip Allahın yargı ve iradesi kendini gösterinceye kadar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki onlar daha evvel fitne çıkarmak istemişlerdi ve sana işleri altüst etmişlerdi. Tâ ki, hak geldi ve onların kerih görmüş olmalarına rağmen Allah Teâlâ'nın emri zahir oldu.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki daha önce de fitne koparmak istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi. Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri halde Allah'ın emri galip geldi.


    Şaban Piriş : Daha önce de fitne koparmak istemişlerdi. Sana karşı bir takım işler çeviriyorlardı. Sonunda hak geldi, onların istememesine rağmen Allah’ın emri üstün oldu.


    Suat Yıldırım : Gerçekten bunlar daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve işleri tersyüz ederek seni yanıltmaya çalışmışlardı. Nihayet, onlar hoşlanmasa da hakikat ortaya çıkmış ve Allah’ın emri galebe çalmıştı.


    Süleyman Ateş : (Onlar) önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler. Nihâyet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allâh'ın emri galebe çaldı.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri halde hak geldi ve Allah'ın emri ortaya çıkıp üstünlük sağladı.


    Ümit Şimşek : Bundan önce de onlar fitne çıkarmak istemiş ve senin işlerini alt üst etmeye çalışmışlardı. Nihayet hak gelmiş, onlar hoşlanmadığı halde Allah'ın emri gerçekleşmişti.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, onlar önceden de fitne çıkarmak istemiş ve nice işleri sana, olduğundan başka türlü göstermişlerdi. Nihayet hak geldi, onların istememesine rağmen Allah'ın emri
    galebe çaldı.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  9. وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve minhum men yekûlu'zen lî ve lâ teftinnî, e lâ fîl fitneti sekatû, ve inne cehenneme le muhîtatun bil kâfîrîn(kâfîrîne).



    1. ve min-hum : ve onlardan

    2. men : kim, bir kimse

    3. yekûlu'zen lî (yekûlu ezen lî) : “bana izin ver” der

    4. ve lâ teftin-nî : ve beni fitneye düşürme

    5. e lâ : değil mi

    6. fî el fitneti : fitnenin içine, fitneye

    7. sekatû : düştüler

    8. ve inne : ve muhakkak ki

    9. cehenneme : cehennem

    10. le muhîtatun : mutlaka ihata edici, kuşatıcı

    11. bi el kâfîrîne : kâfirleri, inkâr edenleri





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlardan biri: “Bana izin ver ve beni fitneye düşürme.” der. Onlar fitneye düşmüş değiller mi? Ve muhakkak ki; cehennem, kâfirleri mutlaka ihata edicidir (kuşatıcıdır).


    Diyanet İşleri : Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardan bana izin ver de bir muhâlefete, bir fitneye düşürme beni diyenler de var. Bil ki onlar, muhâlefetin tam içine düşmüşlerdir ve şüphe yok ki cehennem, kâfirleri muhakkak
    sûrette tamamıyla kavramış, kuşatmıştır.


    Adem Uğur : Onlardan öylesi de var ki: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri mutlaka kuşatacaktır.


    Ahmed Hulusi : Onlardan bazısı: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" der. . . Dikkat edin, fitnenin tâ içindedirler zaten! Muhakkak ki Cehennem (yanma şartları), hakikat bilgisini inkâr edenleri (Esmâ'sıyla onların hakikati olarak) ihâta eder!


    Ahmet Tekin : İçlerinden:
    'Aman bana izin ver. Başımı derde sokma' diyen de var. Asıl şimdi onların başları dertte. Sıkıntının, felâketin gayyasına düştüler. Cehennem kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirleri abluka altına almıştır.


    Ahmet Varol : Onlardan bir de: 'Bana izin ver, beni fitneye düşürme' diyen var. İyi bilin ki, onlar zaten fitnenin içine düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.


    Ali Bulaç : Onlardan bir kısmı: "Bana izin ver ve beni fitneye katma" der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o inkâr edenleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.


    Ali Fikri Yavuz : O münafıklardan kimi de şöyle diyecektir: “-Bana izin ver, (bu savaştan geri kalayım), beni fitne ve isyana düşürme. “ Bilmiş ol ki fitneye onlar düşmüşlerdir. Şüphe yok ki, cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.


    Bekir Sadak : Onlardan, «Bana izin ver, beni fitneye dusurme» diyen vardir. Bilin ki onlar zaten fitneye dusmuslerdi. Cehennem, inkar edenleri suphesiz kusatacaktir.


    Celal Yıldırım : Onlardan bir kısmı «Bana izin ver de beni fitneye düşürme» diyordu. Haberiniz olsun ki kendileri fitneye düşmüşlerdir ve şüphesiz ki Cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlardan, 'Bana izin ver, beni fitneye düşürme' diyen vardır. Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkar edenleri şüphesiz kuşatacaktır.


    Diyanet Vakfi : Onlardan öylesi de var ki: «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» der. Bilesiniz ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri mutlaka kuşatacaktır.


    Edip Yüksel : Onlardan bazıları, 'Bana izin ver, beni sıkıntıya sokma,' diyor. Onlar zaten bu tavırlarıyla sıkıntının içine düşmüşlerdir; kafirleri cehennem kuşatmaktadır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İçlerinden «aman bana izin ver, başımı derde sokma» diyen de var. Bilmiş ol ki derde asıl kendileri düştüler ve her halde Cehennem kaplar elbette kâfirleri


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İçlerinden: «Aman bize izin ver, başımı derde sokma!» diyen de var. Bilmiş ol ki, asıl kendileri derde düştüler ve kesinlikle cehennem kafirleri kaplayacaktır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İçlerinden «Aman bana izin ver, başımı derde sokma» diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.


    Fizilal-il Kuran : Onlardan bazıları, «Bana savaşa katılmama izni ver de beni fitneye düşürme» derler. Haberiniz olsun ki, onlar fitnenin içine düşmüşlerdir ve cehennem kâfirleri kuşatacaktır.


    Gültekin Onan : Onlardan bir kısmı: "Bana izin ver ve beni fitneye katma" der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o kafirleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.


    Hasan Basri Çantay : Onlardan kimi de: «Bana izin ver, beni fitneye (isyana ve muhaalefete) düşürme» diyeceklerdir. Haberin olsun ki onlar zâten fitne çukuruna düşmüşlerdir. Cehennem ise o kâfirleri her halde ve her halde çepçevre kuşatıcıdır.


    Hayrat Neşriyat : Onlardan öylesi de vardır ki: 'Bana izin ver de beni fitneye düşürme!' der. Dikkat edin, (onlar zâten) fitneye düşmüşlerdir! Muhakkak ki Cehennem, kâfirleri elbette çepeçevre kuşatıcıdır.


    İbni Kesir : Onlardan kimi de: Bana izin ver, beni fitneye düşürme, der. İyi bilin ki; onlar fitne içine düşmüşlerdir. Ve muhakkak ki cehennem, kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır.


    Muhammed Esed : Ve onların arasında, "(Evde kalmam için) bana izin ver; beni böylesine çetin bir sınava sokma!" diyen (niceleri) vardı. Ama işte (tam da böyle bir istekte bulunmakla sınavı zaten başından kaybetmiş ve) kötülüğün ayartısına yenik düşmüş oldular; ve (bunun bir sonucu olarak da) bilin ki, cehennem, hakkı tanımaktan kaçınanların hepsini er geç kuşatacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlardan, «Bana izin ver ve beni fitneye düşürme,» diyen de vardır. Haberiniz olsun ki, onlar fitnenin içine düşmüşlerdir. Ve şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatmıştır.


    Ömer Öngüt : İçlerinde öylesi de var ki: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme!” der. İyi bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem kâfirleri kuşatacaktır.


    Şaban Piriş : Onlardan: -Bana izin ver, beni fitneye düşürme, diyenler vardır. Haberiniz olsun ki onlar zaten fitne çukuruna düşmüşlerdir. Cehennem ise o kafirleri çepeçevre kuşatacaktır.


    Suat Yıldırım : İçlerinden bazıları: "Bana izin ver, beni fitneye ve isyana düşürme, başımı derde sokma!" der. Bilmiş ol ki, fitneye zaten kendileri düşmüşlerdir. Cehennem elbette kâfirleri her taraftan kuşatacaktır.


    Süleyman Ateş : İçlerinden öylesi var ki: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" der. İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.


    Tefhim-ul Kuran : Onlardan bir kısmı: «Bana izin ver ve beni fitneye katma» der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o küfre sapanları mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.


    Ümit Şimşek : Onlardan 'İzin ver de beni fitneye düşürme' diyenler var. Heyhat! Onlar fitnenin tâ içine düştüler. Cehennem ise o kâfirleri kuşatmıştır.


    Yaşar Nuri Öztürk : İçlerinden bazısı: "Bana izin ver, beni fitneye düşürme." der. Dikkat edin, fitnenin ta içine kendileri düşmüşlerdir. Ve cehennem o nankörleri elbette çepeçevre kuşatacaktır.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  10. إِن تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُواْ قَدْ أَخَذْنَا أَمْرَنَا مِن قَبْلُ وَيَتَوَلَّواْ وَّهُمْ فَرِحُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    İn tusıbke hasenetun tesu'hum, ve in tusıbke musîbetun yekûlû kad ehaznâ emrenâ min kablu ve yetevellev ve hum ferihûn(ferihûne).


    1. in tus‎b-ke : eًer sana isabet ederse

    2. hasenetun : bir iyilik, bir hasene, bir hay‎r

    3. tesu'-hum : onlar‎ üzer

    4. ve in tus‎b-ke : ve eًer sana isabet ederse

    5. musîbetun : bir musîbet

    6. yekûlû : derler

    7. kad ehaz-nâ : biz alm‎‏t‎k

    8. emre-nâ : i‏imiz (tedbirimiz)

    9. min kablu : daha ِnceden, daha ِnce

    10. ve yetevellev : ve dِnüp giderler

    11. ve hum : ve onlar

    12. ferihûne : ferahlarlar, sevinirler





    فmam فskender Ali Mihr : Eًer sana bir hasene isabet ederse (bu), onlar‎ üzer ve eًer sana bir musîbet isabet ederse: “Biz daha ِnce tedbirimizi alm‎‏t‎k.” derler ve sevinerek dِnüp giderler.


    Diyanet ف‏leri : Sana bir iyilik gelirse, bu onlar‎ üzer. Eًer ba‏‎na bir musîbet gelirse, “Biz tedbirimizi ِnceden alm‎‏t‎k” derler ve sevinerek dِnüp giderler.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Sana bir iyilik geldi mi kِtüle‏ir onlar; bir musîbete uًrarsan biz derler, daha ِnce tedbir ald‎k, ihtiyâta riâyet ettik ve güvenle, gururla yüz çevirip giderler.


    Adem Uًur : Eًer sana bir iyilik eri‏irse, bu onlar‎ üzer. Ve eًer ba‏‎na bir musibet gelirse, "فyi ki biz daha ِnce tedbirimizi alm‎‏‎z" derler ve bِbürlenerek dِnüp giderler.


    Ahmed Hulusi : Eًer sana bir güzellik eri‏se (bu) onlar‎ üzer. . . قayet sana naho‏ bir olay isâbet etse: "فyi ki ِnceden bu ‏ekilde davranm‎‏‎z" derler ve sevinerek dِnüp giderler.


    Ahmet Tekin : Eًer sana bir iyilik dokunur, zafere ula‏‎r, ganimet elde edersen bu onlar‎ üzer. Ba‏‎na bir belâ gelirse de,


    'Biz, zaten plan‎m‎z‎ ِnceden yapm‎‏, tedbirimizi alm‎‏t‎k' derler. Sevine sevine s‎rtlar‎n‎ dِnerek halk‎ yِnlendirmeye devam ederler.


    Ahmet Varol : Sana bir iyilik ula‏sa onlar‎ rahats‎z eder. Sana bir kِtülük dokunduًunda da: 'Biz ِnceden i‏imizi saًlama baًlam‎‏t‎k' der ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    Ali Bulaç : Sana iyilik dokunursa, bu onlar‎ fenala‏t‎r‎r, bir musibet isabet edince ise: "Biz ِnceden tedbirimizi alm‎‏t‎k" derler ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    Ali Fikri Yavuz : Sana bir iyilik (ganimet ve zafer) gelirse, fenalar‎na gider ve eًer sana bir musibet gelirse derler ki, biz tedbirimizi ِnceden alm‎‏t‎k; ve sana isabet eden musibetten dolay‎ sevine sevine dِner giderler.


    Bekir Sadak : Sana bir iyilik gelince onlarin fenasina gider; bir kotuluk gelse, «Biz onceden ihtiyatli davrandik» derler, sevinerek donup giderler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sana bir iyilik dokunursa, onlar‎ üzüp tasaland‎r‎r. Sana bir musîbet (kِtülük) dokunursa. «Biz i‏imizi ِnceden yoluna koyup ِnlem ald‎k» derler ve buna sevindikleri halde dِnüp giderler.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Sana bir iyilik gelince onlar‎n fenas‎na gider; bir kِtülük gelse, 'Biz ِnceden ihtiyatl‎ davrand‎k' derler, sevinerek dِnüp giderler.


    Diyanet Vakfi : Eًer sana bir iyilik eri‏irse, bu onlar‎ üzer. Ve eًer ba‏‎na bir musibet gelirse, «فyi ki biz daha ِnce tedbirimizi alm‎‏‎z» derler ve bِbürlenerek dِnüp giderler.


    Edip Yüksel : Sana bir iyilik dokunsa onlar‎ üzer, sana bir kِtülük dokunsa, 'Biz ِnceden ِnlem alm‎‏t‎k,' derler ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sana bir güzellik k‎smet olursa fenalar‎na gider ve eًer bir musîbet gelirse biz tedbirimizi ِnceden alm‎‏t‎k derler ve sevine sevine dِner giderler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sana bir güzellik k‎smet olursa, bu onlar‎n zoruna gider ve eًer sana bir kِtülük dokunursa: «Biz tedbirimizi ِnceden alm‎‏t‎k!» derler ve sevinerek dِnüp giderler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Eًer sana bir iyilik dokunursa fenalar‎na gider. Eًer sana bir musibet gelirse «Biz zaten tedbirimizi ِnceden alm‎‏t‎k.» derler ve sevine sevine dِnüp giderler.


    Fizilal-il Kuran : Eًer kar‏‎na bir iyilik ç‎karsa fenalar‎na gider. Eًer ba‏‎na bir musibet gelirse, «Biz sava‏a kat‎lmayarak ِnceden tedbirimizi ald‎k» diyerek sevinç içinde dِnüp giderler.


    Gültekin Onan : Sana iyilik dokunursa, bu onlar‎ fenala‏t‎r‎r, bir musibet isabet edince ise: "Biz ِnceden buyruًumuzu alm‎‏t‎k" derler ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    Hasan Basri اantay : Eًer sana bir iyilik isaabet ederse bu, (müdhi‏ hasedlerinden dolay‎) onlar‎n fenas‎na gider. قâyed sana bir musîybet eri‏irse «Biz derler, daha ِnceden (ihtiyat) tedbirimizi alm‎‏‎zd‎r» ve onlar bِbürlene bِbürlene dِnüb giderler.


    Hayrat Ne‏riyat : Eًer sana bir iyilik isâbet ederse, (bu) onlar‎ üzer. Fakat sana bir musîbet gelirse: 'Doًrusu (biz) ِnceden tedbîrimizi alm‎‏t‎k' derler ve onlar sevinçli kimseler olarak dِnüp giderler.


    فbni Kesir : Eًer sana bir iyilik eri‏irse; bu onlar‎ fenala‏t‎r‎r. Bir kِtülük eri‏irse de derler ki: Biz, daha ِnceden tedbirimizi alm‎‏‎zd‎r. Ve sevinerek dِnüp giderler.


    Muhammed Esed : Senin ba‏‎na iyi bir hal gelse, (Ey Peygamber), bu onlar‎ eseflendirir; ama ba‏‎na bir musibet gelse, (kendi kendilerine): "Biz ِnceden bizim (için gerekli) tedbirleri alm‎‏t‎k!" derler; ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sana bir güzellik nâsip olunca onlar‎ mahzun eder. Ve eًer sana bir musibet dokunsa, «Biz muhakkak ki, tedbirimizi evvelce alm‎‏ bulunduk» derler. Ve onlar sevinir bir halde geri dِnerler.


    ضmer ضngüt : Eًer sana bir iyilik dokunursa, fenalar‎na gider, sana bir kِtülük eri‏irse de: “Biz daha ِnceden i‏imizi saًlama alm‎‏t‎k. ” derler ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    قaban Piri‏ : Sana bir iyilik gelirse onlar fenal‎k geçirirler. Sana bir musibet gelirse ‘Biz tedbirimizi ِnceden ald‎k.” deyip sevinerek dِnüp giderler.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Sana bir iyilik gelirse onlar üzülürler ve eًer ba‏‎na bir musîbet gelirse içlerinden, "Neyse ki biz daha ِnce tedbirimizi alm‎‏t‎k. Sorununuzu nas‎l çِzerseniz çِzünüz!" deyip senin ba‏‎na gelen felaketten dolay‎ keyifli keyifli arkalar‎n‎ dِner giderler.


    Süleyman Ate‏ : Sana bir iyilik ula‏sa (bu,) onlar‎n ho‏una gitmez ve eًer sana bir kِtülük ula‏sa: "Biz ِnceden (sefere kat‎lmamakla) ba‏‎m‎z‎n çaresine bakm‎‏‎z" derler, sevinerek dِner(gider)ler.


    Tefhim-ul Kuran : Sana iyilik dokunursa, bu onlar‎ fenala‏t‎r‎r, sana bir musibet isabet edince ise: «Biz ِnceden tedbirimizi alm‎‏t‎k» derler ve sevinç içinde dِnüp giderler.


    ـmit قim‏ek : Sana bir iyilik eri‏irse bu onlar‎ üzer. Ba‏‎na bir kِtülük gelirse, 'فyi ki tedbirimizi ِnceden alm‎‏‎z' diye, sevinerek dِner giderler.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sana bir iyilik isabet etse bu onlar‎ üzer. Sana bir musibet dokunsa: "ف‏imizi ِnceden saًlam tutmu‏uz." derler ve kibirli bir sevinçle dِnüp giderler.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  11. قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul len yusîbenâ illâ mâ keteballâhu lenâ, huve mevlânâ, ve alâllâhi felyetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).



    1. kul : de ki

    2. len : asla olmaz

    3. yusîbe-nâ : bize isabet eder

    4. illâ : ...'den başka, ancak, dışında

    5. mâ ketebe allâhu : Allah'ın yazdığı şey

    6. lenâ : bizim için, bize

    7. huve : O

    8. mevlâ-nâ : bizim Mevlâ'mız

    9. ve alâ allâhi : ve Allah'a

    10. fe li yetevekkeli : artık tevekkül etsinler (güvensinler)

    11. el mu'minûne : mü'minler





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Allah'ın bize yazdığı şeyden başkası, bize asla isabet etmez. O, bizim Mevlâ'mızdır.” Ve artık mü'minler, Allah'a tevekkül etsinler.


    Diyanet İşleri : De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Bize Allah'ın takdîr ettiğinden başka bir şey gelip çatmaz kesin olarak. Odur yardımcımız ve inananlar, Allah'a dayanmalıdır.


    Adem Uğur : De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Allâh'ın bize yazdığından başkası, asla bize erişmeyecektir! "HÛ", Mevlâ'mızdır! İman edenler ancak Allâh'a tevekkül (hakikatlerindeki El Vekiyl isminin, gereğini yerine getireceğine iman) etsinler. "


    Ahmet Tekin : 'Allah’ın, bizim için yazıp takdir ettiğinden başka bir şey asla bizim başımıza gelmeyecek. O bizim mevlâmız, koruyucumuz, emrinde olduğumuz otoritedir. Mü’minler, Allah’a, sadece Allah’a dayanıp güvensinler.' de.


    Ahmet Varol : De ki: ' Allah'ın bizim için yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim dostumuzdur. Mü'minler yalnız Allah'a güvensinler.'


    Ali Bulaç : De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler."


    Ali Fikri Yavuz : De ki, “-Bize Allah’ın takdir ettiğinden başkası ulaşmaz. O, bizim mevlâmızdır. Onun için müminler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler. (O’na güvenip bağlansınlar).


    Bekir Sadak : De ki: «Allah'in bize yazdigindan baskasi basimiza gelmez. O bizim Mevlamizdir, inananlar Allah'a guvensin.»


    Celal Yıldırım : De ki: Bize ancak Allah'ın (takdir edip) yazdığı dokunur; O bizim Mevlâmızdır. Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayansınlar.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlamızdır, inananlar Allah'a güvensin.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.


    Edip Yüksel : De ki: 'ALLAH'ın bizim için yazdığından başkası bize dokunmaz. O'dur bizim mevlamız, sahibimiz. İnananlar, ALLAH'a güvensinler.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: hiç bir zaman bize Allah'ın bizim için yazdığından başka bir şey isâbet etmez o bizim mevlâmızdır ve mü'minler onun için yalnız Allaha mütevekkil olsunlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Bize hiçbir zaman Allah'ın yazdığından başkası ulaşmaz. O, bizim Mevlamızdır ve mü'minler onun için yalnız Allah'a dayanıp güvensinler!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.»


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Başımıza gelenler, sadece Allah'ın alnımıza yazdıklarıdır. Bizim mevlamız, sahibimiz O'dur. Mü'minler sadece Allah'a dayansınlar.»


    Gültekin Onan : De ki: "Tanrı'nın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve inançlılar yalnızca Tanrı'ya tevekkül etsinler."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Allahın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez. O, bizim mevlâmızdır. Onun için mü'minler yalınız Allaha güvenib dayanmalıdır».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize aslâ isâbet etmez. O bizim Mevlâmızdır. Öyleyse mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsin!'


    İbni Kesir : De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize erişmez. O, bizim Mevlamızdır. Onun için mü'minler Allah'a tevekkül etsinler.


    Muhammed Esed : De ki: "Bizim başımıza, asla Allahın bizim için yazdığından başka bir şey gelmez! O bizim yüceler yücesi Efendimizdir; o halde, inananlar (yalnızca) Allaha güvensin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Bize Allah Teâlâ'nın yazmış olduğu şeyden başkası isabet etmez. o bizim Mevlâmızdır ve mü'min olanlar artık Allah Teâlâ'ya tevekkül etsinler.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Allah bizim için ne yazmış, ne takdir etmiş ise, ancak bize o ulaşır. O bizim sahibimizdir. Müminler yalnız Allah'a güvenip bağlansınlar. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Allah’ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O, bizim mevlamızdır.’ Müminler Allah’a güvenip, dayansınlar!


    Suat Yıldırım : De ki: "Allah bizim hakkımızda ne takdir etmiş, ne yazmışsa başımıza ancak o gelir. Mevlam’ız, sahibimiz O’dur. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler."


    Süleyman Ateş : De ki: "Allâh, bizim için ne yazmış (ne takdir etmiş) ise ancak o, bize ulaşır, bizim sâhibimiz O'dur. İnananlar Allah'a dayansınlar."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler.»


    Ümit Şimşek : De ki: Allah ne yazdıysa başımıza o gelir. Bizim mevlâmız Odur. Mü'minler de ancak Allah'a tevekkül etsinler.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki onlara: "Hakkımızda Allah'ın yazdığından başkası bize asla ulaşmaz. O'dur bizim Mevlâ'mız. Yalnız Allah'a güvenip dayansın inananlar."

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  12. قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ اللّهُ بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُم مُّتَرَبِّصُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul hel terabbesûne binâ illâ ıhdâl husneyeyn(husneyeyni) ve nahnu neterabbesu bikum en yusîbekumullâhu bi azâbin min indihî ev bi eydînâ, fe terabbasû innâ meakum muterabbisûn(muterabbisûne).



    1. kul : de ki

    2. hel terabbesûne : bekliyor musunuz, ... mı bekliyorsunuz

    3. binâ : bizim ile, bize, bizim için

    4. illâ : ...'den başka

    5. ıhdâ el husneyeyni : iki güzellikten birisi

    6. ve nahnu : ve biz

    7. neterabbesu : bekliyoruz

    8. bi-kum : size

    9. en yusîbe-kum allâhu : Allah'ın size isabet ettirmesi

    10. bi azâbin : bir azabı

    11. min indi-hi : onun indinden

    12. ev : veya

    13. bi eydî-nâ : bizim elimizle

    14. fe terabbasû : artık bekleyin

    15. innâ : muhakkak ki biz

    16. mea-kum : sizlerle birlikte

    17. muterabbisûne : bekleyenler






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Bizim için iki güzelliğin birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Ve biz (de) Allah'ın, O'nun katından veya bizim elimizle size bir azap isabet ettirmesini bekliyoruz. Artık siz (de) bekleyin! Muhakkak ki; biz de sizinle beraber bekleyenleriz.


    Diyanet İşleri : De ki: “Bizim için siz, (şehitlik veya zafer olmak üzere) ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Bizim ya gazi yahut şehît olmamızdan, o iki güzel âkibetten birine uğramamızdan başka bir şey mi gözetmedesiniz? Ve biz de sizin ya Allah katından, yahut da bizim elimizle, bizim tarafımızdan bir azâba uğramanızı gözleyip beklemedeyiz. Haydi siz gözetleyedurun, biz de sizinle berâber gözetlemekteyiz.


    Adem Uğur : De ki: Siz bizim için ancak iki iyilikten birini beklemektesiniz. Biz de, Allah'ın, ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin; şüphesiz biz de sizinle beraber beklemekteyiz.


    Ahmed Hulusi : De ki: "İki güzellikten (ganimet veya şehîd olmak) hangisi gelecek diye mi bizi izliyorsunuz? Biz de, Allâh'ın, kendi indînden (içinizden, hastalık vs. ) yahut bizim ellerimiz olarak bir azap vermesini bekliyoruz. . . O hâlde umutla bekleyin (başımıza gelmesini istediğinizi); biz de sizinle beraber bekleyenleriz. "


    Ahmet Tekin : 'Siz, bizim için, ancak iki iyilikten, zafer veya şehadetten birini beklemektesiniz. Biz de, Allah’ın, ya kendi katından veya bizim ellerimizle size bir ceza vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin. Biz de sizinle beraber beklemekteyiz.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Siz bize iki iyilikten biri dışında bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? [5] Bizse Allah'ın ya kendi katından veya bizim ellerimizle sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Haydi bekleyin, biz de sizinle birlikte beklemekteyiz!'


    Ali Bulaç : De ki: "Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz."


    Ali Fikri Yavuz : Münafıklara şöyle de: “- Siz bize, ancak iki güzelliğin (zafer ile şehitliğin) birini gözetleyip bekliyorsunuz. Biz ise, Allah’ın kendi tarafından veya bizim elimizle size bir azab indirmesini gözetliyoruz. Haydi bekleyin durun, biz de sizinle beraber gözetleyeciyiz. “


    Bekir Sadak : De ki: «Bize iki iyiden, gazilik ve sehidlikten baska bir seyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Oysa biz Allah'in kendi katindan veya elimizle, sizi bir azaba ugratmasini bekliyoruz. Bekleyiniz, dogrusu biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.»


    Celal Yıldırım : De ki: Bizim hakkımızda bekleyedurduğunuz, gözetleyip beklediğiniz, iki iyilikten başkası mıdır ? (Yo gazi, ya da şehîd olmak). Biz de Allah'ın kendi tarafından veya bizim elimizle size bir azâb dokunduracağını bekliyoruz. Siz de bekleyin ; doğrusu biz de sizinle beraber beklemekteyiz.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Bize iki iyiden, gazilik ve şehidlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Oysa biz Allah'ın kendi katından veya elimizle, sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyiniz, doğrusu biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Siz bizim için ancak iki iyilikten birini beklemektesiniz. Biz de, Allah'ın, ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azap vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin; şüphesiz biz de sizinle beraber beklemekteyiz.


    Edip Yüksel : De ki: 'Biz sizin için, ALLAH'ın, ya kendi tarafından veya bizim elimizle sizi cezalandırmasını umarken siz bizim için ancak iki güzelden birini (gazilik veya şehitlik) umabilirsiniz. Umutla bekleyin, biz de umutla bekliyoruz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: siz, bize ancak iki güzelliğin birini gözetebilirsiniz, biz ise size Allahın kendi tarafından veya bizim ellerimizle bir azâb indirmesini gözetiyoruz, onun için gözetin çünkü biz beraberinizde gözetiyoruz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Siz, bizim için ancak iki güzel şeyden birini bekleyebilirsiniz. Biz ise size, Allah'ın kendi katından veya bizim elimizle bir azap indirmesini bekliyoruz. O halde bekleyin, biz de sizinle birlikte bekliyoruz!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Siz bizde iki güzelliğin (zafer veya şehitliğin) birinden başkasını mı gözetirsiniz? Biz ise size Allah'ın kendi katından veya bizim elimizle bir azap indirmesini gözetiyoruz. Haydi siz gözetedurun, biz de sizinle beraber gözetmekteyiz.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Bizim için beklediğiniz sonuç iki iyiden, yani zaferden veya şehit düşmekten biri değil mi? Biz ise Allah'ın sizi ya doğrudan doğruya kendi tarafından ya da bizim elimizle azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyiniz bakalım, biz de sizinle birlikte bekliyoruz.»


    Gültekin Onan : De ki: "Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Tanrı'nın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Siz bizde iki güzelliğin birinden başkasını mı gözetiyorsunuz? Halbuki biz Allahın size ya kendi katından, yahud bizim elimizle bir azâb getireceğini bekliyoruz. Haydi siz (bizim akıbetimizi) gözetleye durun, biz de sizinle beraber (kendi feci' akıbetlerinizi) bekleyiciyiz».


    Hayrat Neşriyat : De ki: '(Siz) bizim için iki iyiliğin (zafer veya şehâdetin) birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Biz ise sizin için, Allah’ın ya kendi katından veya bizim ellerimizle size bir azab vermesini bekliyoruz. Öyleyse bekleyin, doğrusu biz de (Allah’ın size nasıl muâmele edeceğini görmek üzere) sizinle berâber bekleyicileriz!'


    İbni Kesir : De ki: Bize iki güzelliğin birinden başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Halbuki biz, Allah'ın kendi katından veya bizim elimizle size bir azab getireceğini bekliyoruz. Öyleyse bekleyin, doğrusu biz de sizinle beraber bekleyenlerdeniz.


    Muhammed Esed : De ki: "Bize (olması mümkün) iyiler iyisi iki şeyden birisi değil de, ille de (kötü) bir şey olmasını mı umup gözlüyorsunuz? Fakat, bilin ki, sizin kadar biz de gözlüyoruz, Allahın (ya) kendi katından ya da bizim elimizle sizi bir azaba uğratmasını! O halde, umutla gözleyin; bilin ki, biz de sizinle birlikte gözleyeceğiz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Siz bizim hakkımızda iki güzellikten birinden başkasını mı beklersiniz? Ve bizler ise size Cenâb-ı Hakk'ın katından veya bizim ellerimizle bir azabın isabetini bekliyoruz. Artık bekleyiniz. Biz de sizinle beraber bekleyicileriz.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Siz bize iki güzellikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Halbuki biz Allah'ın kendi katından veya bizim ellerimizle size bir azap getireceğini bekliyoruz. Öyleyse bekleyedurun. Biz de sizinle beraber bekleyenleriz. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Bize iki iyiden başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Oysa biz, Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyin siz, biz de sizinle bekleyenleriz!


    Suat Yıldırım : Münafıklara de ki: "Bizim hakkımızda bekleyip gözlediğiniz, iki güzel şeyden, yani zaferden veya şehid olmaktan başka bir şey midir?Biz ise Allah’ın, ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle sizi azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyin bakalım, biz de bekliyoruz!


    Süleyman Ateş : De ki: "Bize yalnız iki iyilikten (ya gâzilik veya şehidlikten) birini gözetmiyor musunuz? Ama biz, Allâh'ın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle bir azâb ulaştırmasını gözetiyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber gözetenleriz."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı beklemektesiniz? Oysa biz de, Allah'ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azab dokunduracağını beklemekteyiz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.»


    Ümit Şimşek : De ki: Bizim hakkımızda bekleyip durduğunuz şey, iki güzellikten biridir. Sizin hakkınızda bizim beklediğimiz şey ise, Allah'ın size bir azap göndermesidir-ya kendi katından, ya da bizim elimizle. Siz bekleyedurun; sizinle beraber biz de bekliyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Bizim için iki güzelliğin birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Biz de size Allah'ın, kendi katından veya bizim ellerimizle bir azap çarptırmasını bekliyoruz. Artık bekleyin, sizinle beraber biz de bekliyoruz."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  13. قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul enfikû tav’an ev kerhen len yutekabbele minkum, innekum kuntum kavmen fâsikîn(fâsikîne).



    1. kul : de ki

    2. enfikû : infâk edin, verin

    3. tav'an : isteyerek

    4. ev : veya

    5. kerhen : kerih görerek, istemeyerek

    6. len yutekabbele : asla kabul edilmez

    7. min-kum : sizden

    8. inne-kum : muhakkak ki siz

    9. kuntum : oldunuz

    10. kavmen fâsikîne : fasık bir kavim, topluluk





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Kerih görerek veya gönül rızası ile de infâk etseniz, sizden asla kabul edilmez. Çünkü siz fasık bir kavim oldunuz.”


    Diyanet İşleri : Yine de ki: “İster gönüllü, ister gönülsüz olarak harcayın, sizden asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz fasık bir topluluksunuz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: İster gönül rızâsiyle, ister zorla ve istemeyerek Tanrı uğrunda mal harcedin, kesin olarak bu harcayışınız kabûl edilmeyecek, şüphe yok ki siz, buyruktan çıkmış kötü bir topluluksunuz.


    Adem Uğur : De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Kendi arzunuzla veya isteksizce, Allâh uğruna, diyerek bağış yapın, sizden asla kabul olunmayacaktır. . . Çünkü siz fâsık (inanç sistemi bozulmuş) bir grup oldunuz!"


    Ahmet Tekin : 'İster gönüllü harcayın, ister gönülsüz. Sizin infakınız, harcamalarınız asla kabul edilmeyecek. Çünkü siz hak dinin, doğru ve mantıklı düşünmenin dışına çıkan fâsık, âsi, bozguncu bir kavimsiniz.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'İster gönüllü olarak isterse gönülsüz bir şekilde sadaka verin, verdikleriniz kabul edilmeyecektir. Şüphesiz siz fasık bir topluluk oldunuz.'


    Ali Bulaç : De ki: "İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz."


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, münafıklara de ki: “- İster gönül rızası ile ve ister rıza göstermiyerek harcayın, sizden asla harcadıklarınız kabul edilmiyecektir. Çünkü siz, bir fasıklar toplulğu oldunuz.


    Bekir Sadak : De ki: «Istekli yahut isteksiz olarak verin, nasil olsa kabul edilmeyecektir. Siz suphesiz fasik bir topluluksunuz.»


    Celal Yıldırım : De ki: Gerek isteyerek, gerek istemiyerek harcayın, elbetteki sizden kabul edilmiyecektir. Çünkü siz (ilâhî emri dinlemeyen) hak yolundan çıkmış bir topluluksunuz.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'İstekli yahut isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz şüphesiz fasık bir topluluksunuz.'


    Diyanet Vakfi : De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz, sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.


    Edip Yüksel : De ki: 'Yoksullara ister gönüllü, ister gönülsüz yardım edin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkmış bir topluluksunuz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: gerek tav'an infak edin gerek kerhen sizden hiç bir zaman nefakalarınız kabul edilmiyecek, çünkü siz fasık bir kavm oldunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «İster gönüllü, ister zoraki verin, verdikleriniz hiçbir zaman kabul edilmeyecektir, çünkü siz yoldan çıkmış bir güruh oldunuz.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O münafıklara şunu da de ki; gerek isteyerek, gerek istemeyerek infak edip durun. O infak ettikleriniz sizden hiçbir zaman kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fasık bir kavimsiniz.


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki, «İster gönüllü, ister gönülsüz olarak sadaka veriniz, verdiğiniz sadakalar kabul edilmeyecektir, sizler yoldan çıkmışlar güruhusunuz.»


    Gültekin Onan : De ki: "İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fasıklar kavmi oldunuz."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Gerek gönül rızaasıyla harcedin, gerek istemeyerek (verin). Sizden (çıkan) hiç bir (nafaka) kat'iyyen kabul olunmayacakdır. Çünkü siz (Allah yolunda cihâddan geri kalmak suretiyle) faasıklar güruhu (na iltihak etmiş) oldunuz».


    Hayrat Neşriyat : De ki: '(Allah yolunda) ister gönüllü ister gönülsüz harcayın, (verdikleriniz)sizden (aslâ) kabûl edilmeyecektir. Çünki siz, bir fâsıklar topluluğu oldunuz!'


    İbni Kesir : De ki: Gerek istekli, gerek isteksiz olarak infak edin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, gerçekten fasıklık eden bir kavim oldunuz.


    Muhammed Esed : De ki: "(Allah uğruna olduğu görüntüsü altında) ister gönüllü harcayın, ister gönülsüzce: bu sizden asla kabul edilmeyecektir; çünkü siz kötülüğe gömülüp gitmeye niyetli bir topluluksunuz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «İster gönül rızasıyla ve ister kerhen infakta bulunun, elbette sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz şüphe yok fâsıklar olan bir kavim olmuş oldunuz.»


    Ömer Öngüt : De ki: “İster gönüllü ister gönülsüz infak edip durun, sizden aslâ kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz. ”


    Şaban Piriş : De ki: -İstekli veya isteksiz olarak infak edin, nasıl olsa kabul edilmeyecektir. Siz, şüphesiz fasık bir topluluksunuz.


    Suat Yıldırım : De ki: "Allah yolunda, ister gönül rızasıyla verin, ister gönülsüz infak edin, verdikleriniz sizden hiçbir zaman kabul edilmeyecektir.Çünkü siz, hak yoldan çıkmış fâsıklar güruhusunuz."


    Süleyman Ateş : De ki: "İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin: sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsiniz!"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «İsteyerek ya da istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.»


    Ümit Şimşek : De ki: Allah yolunda gönülden de harcasanız, gönülsüzce de harcasanız, bu sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkmış bir güruhsunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şunu da söyle: "İster kendi arzunuzla ister baskı ve zorla infak edin; sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, yoldan çıkan bir topluluk oldunuz."

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  14. وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِاللّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve mâ meneahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû billâhi ve bi resûlihî ve lâ ye’tûnes salâte illâ ve hum kusâlâ ve lâ yunfikûne illâ ve hum kârihûn(kârihûne).



    1. ve mâ : ve şey

    2. menea-hum : onları men eden

    3. en tukbele : kabul edilmesi

    4. min-hum : onlardan

    5. nefekâtu-hum : onların infâkleri

    6. illâ : ancak, ...’den başka

    7. enne-hum : onların olmaları sebebiyle, çünkü onlar

    8. keferû : inkâr ettiler

    9. bi allâhi : Allah'ı

    10. ve bi resûli-hi : ve onun resûlünü

    11. ve lâ ye'tûne es salâte : ve namaza gelmezler

    12. illâ : ancak, ...den başka

    13. ve hum : onlar

    14. kusâlâ : tembel tembel, üşenerek

    15. ve lâ yunfikûne : ve infâk etmezler

    16. illâ : ancak, ...den başka

    17. ve hum : ve onlar

    18. kârihûne : kerih görenler, hoşlanmayanlar, istemeyenler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onların infâklerinin, onlardan kabul edilmesine mani olan şey, ancak Allah'ı ve O'nun resûllerini inkâr etmeleri ve namaza üşenerek gelmeleri ve onların ancak kerih görerek infâk etmeleridir.


    Diyanet İşleri : Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Mal harcayışlarının kabûlüne mâni olan da ancak onların Allah'ı ve Peygamberini inkâr edip kâfir oluşları, namazı, ancak üşene üşene kılışları ve zorla, istemeyerek Tanrı uğrunda mallarını verişleridir.


    Adem Uğur : Onların harcamalarının kabul edilmesini engelleyen, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek harcamalarından başka bir şey değildir.


    Ahmed Hulusi : İnfaklarının (Allâh için yaptıkları harcamaların) onlardan kabul edilmesine engel şudur: Onlar, Esmâ'sıyla onların hakikati olarak Allâh'ı ve Rasûlünü inkâr edenlerden oldular; salâta ancak tembel tembel gelirler ve ancak istemeye istemeye bağışta bulunurlar.


    Ahmet Tekin : Onların harcamalarının kabul edilmesini engelleyen, sadece, Allah’ı ve Rasulünü inkârda ısrar etmeleri, üşene üşene namaza gelmeleri, kerhen, istemeyerek Allah yolunda mallarını harcamalarıdır.


    Ahmet Varol : Sadakalarının kabul edilmesine engel olan tek şey, onların Allah'ı ve Peygamberini inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve istemeye istemeye sadaka vermeleridir.


    Ali Bulaç : İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.


    Ali Fikri Yavuz : Harcadıklarının, onlardan kabul edilişine engel ancak şudur: Allah’a, Peygambere küfretmeleridir. Namaza ancak tenbel tenbel geliyorlar, verdiklerini de ancak istemiyerek veriyorlar.


    Bekir Sadak : Verdiklerinin kabul olunmasina engel olan, Allah'i ve peygamberini inkar etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir.


    Celal Yıldırım : Harcadıklarının kendilerinden kabul edilmesini ancak, Allah'ı ve Peygamberini inkâr etmeleri, üşenerek namaza gelmeleri ve bir de istemeyerek (mallarını hayır işlerinde) sarfetmeleri engellemiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah'ı ve Peygamberini inkar etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir.


    Diyanet Vakfi : Onların harcamalarının kabul edilmesini engelleyen, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek harcamalarından başka bir şey değildir.


    Edip Yüksel : Yardımlarının kabul edilmesine engel sadece şudur: ALLAH'ı ve elçisini inkar ettiler, namaza ancak üşenerek yaklaşırlar ve yardımları da isteksiz yaparlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kendilerinden nefakalarının kabul olunmasına mani' olan da sırf şudur: çünkü bunlar Allaha ve Resulüne küfrettiler ve namaza ancak üşene üşene geliyorlar, verdiklerini de ancak istemiyerek veriyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onların verdiklerinin kabul edilmesine engel olan, yalnızca Allah'a ve Peygamberine küfretmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve verdiklerini de ancak istemeyerek vermeleridir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnfakların onlardan kabul olunmamasına sebep, gerçekte Allah'a ve Resulüne inanmamaları, namaza ancak üşene üşene gelmeleri, verdiklerini de ancak istemeye istemeye vermeleridir.


    Fizilal-il Kuran : Verdikleri sadakaların kabul edilmesini engelleyen tek sebep şudur; Onlar Allah'a ve Peygamber'e inanmadılar, namaza ancak uyuşuk uyuşuk dururlar ve verdikleri sadakaları istemeyerek verirler.


    Gültekin Onan : İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Tanrı'ya ve elçisine küfretmeleri, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.


    Hasan Basri Çantay : Nafakalarının onlardan kabul edilmesini men'eden de (başkası değil) onların Allaha ve resulüne küfretmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleridir. Onlar iştahsız olmadıkça da harcamazlar.


    Hayrat Neşriyat : Onların harcamalarının, kendilerinden kabûl edilmesine mâni' olan, gerçekten onların Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak tenbel tenbel gelmeleri ve(mallarını) ancak isteksiz kimseler olarak harcamalarından başka bir şey değildir.


    İbni Kesir : Verdiklerinin onlardan kabul edilmesini engelleyen şudur: Onlar, Allah'a ve Rasulüne küfretmişlerdir. Namaza tembel tembel gelirler ve mallarını da istemeye istemeye infak ederler.


    Muhammed Esed : Onların yaptığı harcamaların kendilerinden (bir iyilik olarak) kabul edilmesinde biricik engel, onların Allahı ve Onun Elçisini tanımaktan kaçınır bir eğilim göstermeleri, (dolayısıyla) namaza ancak üşene üşene katılmaları ve (iyi amaçlar için) ancak gönülsüzce harcamalarıdır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlardan infak ettikleri şeylerin kabul edilmesine mani olan şey de, onların Allah Teâlâ'yı ve peygamberini inkâr etmiş olmalarıdır ve onlar namaza ancak üşenici oldukları halde gelirler ve onlar ancak kerih görür oldukları halde infakta bulunurlar.


    Ömer Öngüt : Onların infaklarının kabul olunmasına ancak şu mâni olmuştur: Onlar Allah'ı ve Resul'ünü inkâr etmişlerdir. Namaza üşene üşene gelirler, verdiklerini de istemeye istemeye verirler.


    Şaban Piriş : Verdiklerinin kabul olunmasına engel olan, Allah’ı ve resulünü inkar etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri ve istemeyerek vermeleridir.


    Suat Yıldırım : Bu teberrûlarının kabul edilmemesinin tek sebebi şudur:Çünkü onlar Allah’a ve Resulüne karşı inkâr ve nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene üşene gelirler. Yardımda bulunurken de istemeye istemeye, gönülsüz verirler.


    Süleyman Ateş : Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah'a ve elçisine karşı nankörlük ettiler; namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler.


    Tefhim-ul Kuran : İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve Resulünü tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.


    Ümit Şimşek : Onların bağışlarının kabulüne engel olan şey, Allah'ı ve Resulünü inkâr etmiş olmaları, namaza üşenerek kalkmaları ve bağışlarını gönülsüzce yapmalarıdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : İnfaklarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar, Allah'a ve resulüne nankörlük ettiler. Namaza ancak üşene üşene gelirler, infak edip dağıttıklarını da içlerinden gelmeyerek verirler.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  15. فَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُم بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Fe lâ tu’cibke emvâluhum ve lâ evlâduhum, innemâ yurîdullâhu li yuazzibehum bihâ fîl hayâtid dunyâ ve tezheka enfusuhum ve hum kâfirûn(kâfirûne).



    1. fe lâ tu'cib-ke : artık senin hoşuna gitmesin, imrendirmesin

    2. emvâlu-hum : onların malları

    3. ve lâ evlâdu-hum : ve onların evlâtları ... olmasın

    4. innemâ : ancak, sadece, yalnız

    5. yurîdu allâhu : Allah ister

    6. li yuazzibe-hum : onları azaplandırmayı

    7. bi-hâ : onunla

    8. fî el hayâti ed dunyâ : dünya hayatında

    9. ve tezheka : ve çıkar

    10. enfusu-hum : onların nefsleri, canları

    11. ve hum : ve onlar

    12. kâfirûne : kâfirler





    İmam İskender Ali Mihr : Artık onların malları ve evlâtları (da) senin hoşuna gitmesin. Allah dünya hayatında onları, onunla (onlarla) azaplandırmayı ve onların nefslerinin (canlarının), kâfir olarak çıkmasını ister.


    Diyanet İşleri : Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık onların malları ve evlâtları, seni şaşırtıp imrendirmesin. Şüphe yok ki Allah, onları o malla, o evlâtla dünya hayâtında azaplandırmayı diler ve kâfir olarak da güçlükle can vermelerini murâd eder.


    Adem Uğur : (Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.


    Ahmed Hulusi : Onların ne zenginlikleri ve ne de evlatları seni imrendirmesin. . . Allâh bunlarla ancak dünya hayatında onlara azap etmeyi (bunlara yönelmenin getirisi olan Allâh'tan uzak düşmenin oluşturacağı azabı) ve hakikat bilgisini inkâr edenler olarak canlarının çıkmasını irade ediyor (mekr yoluyla).


    Ahmet Tekin : Onların paraları, malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah bunlarla, sadece dünya hayatında onları cezalandırmak istiyor. Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkâr edenlerin canlarının çıkmasını murâd ediyor.


    Ahmet Varol : Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azab etmeyi ve kâfir oldukları halde canlarının çıkmasını diliyor.


    Ali Bulaç : Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister.


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, sakın onların ne malları, ne de evlâdları seni imrendirmesin. Allah, ancak onlar kâfir oldukları halde canlarının çıkmasını ve dünya hayatında bunlar sebebiyle kendilerine (münafıklara) azap etmesini diliyor.


    Bekir Sadak : Artik onlarin mallari ve cocuklari seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dunya hayatinda azabetmek ve canlarinin inkarci olarak cikmasini ister.


    Celal Yıldırım : Onların mallarının ve çocuklarının (bolluğu) seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında onlara azâb etmek ve kâfir oldukları halde canlarının çıkmasını istiyor.


    Diyanet İşleri (eski) : Artık onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azabetmek ve canlarının inkarcı olarak çıkmasını ister.


    Diyanet Vakfi : (Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.


    Edip Yüksel : Onların paraları ve çocukları seni etkilemesin. ALLAH bunlarla, onları dünya hayatında cezalandırmayı ve canlarının inkarcı olarak çıkmasını istiyor.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sakın onların ne malları ne evlâdları seni imrendirmesin, o hiç bir şey değil ancak Allah onları Dünya hayatta bunlarla ta'zib etmesini ve canlarının kâfir oldukları halde çıkmasını murad ediyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sakın onların malları da çocukları da seni imrendirmesin! Allah yalnızca dünya hayatında onlara bunlarla azap etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını istiyor.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onların malları da, evlatları da sakın seni imrendirmesin. Bu olsa olsa, Allah'ın onları dünya hayatında bu gibi şeylerle azaba uğratmasından ve canlarının kâfir olarak çıkmasını murat etmiş olmasından başka birşey değildir.


    Fizilal-il Kuran : Artık onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâp etmek ve canlarının kâfir olarak çıkmasını ister.


    Gültekin Onan : Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Tanrı bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının küfür içindeyken zorlukla çıkmasını ister.


    Hasan Basri Çantay : Artık (Habîbim) onların ne malları, ne evlâdları seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünyâ hayâtında azaba çarpdırmayı ve canlarının, kendileri kâfir olarak,
    güçlükle çıkmasını irâde eder.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık onların ne malları, ne de evlâdları seni imrendirmesin! Allah bunlarla ancak, onlara dünya hayâtında azâb etmeyi ve onların kâfir kimseler olarak canlarının çıkmasını istiyor.


    İbni Kesir : Artık onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Doğrusu Allah, ancak bununla onlara dünya hayatında azab etmeyi ve kafirler olarak canlarının çıkmasını ister.


    Muhammed Esed : Öyleyse, onların geçici servetleri yahut çocukları(nın çokluğundan duydukları doyum) sakın seni imrendirmesin: Allah bütün bunlarla dünya hayatında onlara sadece azap vermek ve canlarının hakkı (hala) inkar edip dururlarken çıkmasını istemektedir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık seni taaccübe düşürmesin, onların ne malları ve ne de evlatları. Allah Teâlâ ancak diler ki, onları bununla dünya hayatında muazzep kılsın ve onların kâfir oldukları halde canları çıkıversin.


    Ömer Öngüt : Onların malları da çocukları da seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla dünya hayatında onların azaplarını artırmayı ve canlarının kâfirler olarak güçlükle çıkmasını istiyor.


    Şaban Piriş : Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin, Allah bunlarla onları dünya hayatında cezalandırmak istiyor. Ve onların canları kafir olarak çıkar.


    Suat Yıldırım : Onların ne mallarının ne de çocuklarının çokluğu seni imrendirmesin. O hiç de önemli değil! Çünkü Allah bunlar sebebiyle dünya hayatında onlara sıkıntı çektirmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını dilemektedir.


    Süleyman Ateş : Onların ne malları, ne de evlâdları seni imrendirmesin. Allâh bunlarla onlara dünyâ hayâtında azâbetmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.


    Tefhim-ul Kuran : Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının onlar küfür içindeyken zorlukla çıkmasını ister.


    Ümit Şimşek : Onların ne malları seni imrendirsin, ne de evlâtları. Allah onlara daha dünyada iken bunlarla sıkıntı vermeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin. İş sadece şudur: Allah onlara şu iğreti hayatta azap etmeyi ve canlarının küfre sapmış bir halde çıkmasını istiyor.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  16. وَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنَّهُمْ لَمِنكُمْ وَمَا هُم مِّنكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve yahlifûne billâhi innehum le minkum, ve mâ hum minkum ve lâkinne hum kavmun yefrakûn(yefrakûne).



    1. ve yahlifûne : ve yemin ederler

    2. bi allâhi : Allah'a

    3. inne-hum : onların, ...olduğuna, muhakkak ki onlar

    4. le min-kum : mutlaka sizden

    5. ve mâ : ve değil

    6. hum : onlar

    7. min-kum : sizden

    8. ve lâkinne-hum : ve lâkin, fakat onlar

    9. kavmun : bir kavim, topluluk

    10. yefrakûne : korkuyorlar, korkarlar





    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, sizden olmadıkları halde mutlaka sizden olduklarına Allah'a yemin ederler. Onlar, korkak bir kavimdir (topluluktur).


    Diyanet İşleri : Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şüphe yok ki onlar, sizden olduklarına dâir Allah'a andederler, sizden değildirler, fakat onlar, ancak korkularından sizden görünen bir topluluktur.


    Adem Uğur : (0 münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.


    Ahmed Hulusi : Allâh namına yemin ediyorlar ki kendileri kesinlikle sizdenmişler! (Oysa) onlar sizden değillerdir! Ne var ki onlar korkuda şiddetli (korkak) bir kavimdir.


    Ahmet Tekin : Münâfıklar, sizden olduklarına dair Allah’a yeminler ederler. Halbuki onlar sizden değildir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir kavimdir.


    Ahmet Varol : Sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler; ama onlar korkak bir topluluktur.


    Ali Bulaç : Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur.


    Ali Fikri Yavuz : Sizden olduklarına dair kesin olarak Allah’a yemin de ederler. Halbuki onlar, sizden değildirler. Fakat onlar, kâfirlere yapılan muamelenin kendilerine de yapılmasından korkmakla, sırf görünüşte müslüman olan bir kavimdirler.


    Bekir Sadak : Sizden olmadiklari halde, sizinle beraber olduklarina Allah'a yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur.


    Celal Yıldırım : Elbette sizden yana olduklarına dair Allah ile yemin ederler. Halbuki sizden yana değildirler. Fakat onlar korkup ödleri patlayan bir topluluktur.


    Diyanet İşleri (eski) : Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına Allah'a yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur.


    Diyanet Vakfi : (O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.


    Edip Yüksel : Sizden olduklarına dair ALLAH'a yemin ederler; oysa sizden değiller, onlar anlaşmazlık çıkaran bir topluluktur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şeksiz şüphesiz sizden olduklarına dair Allaha yemin de ederler, halbuki sizden değildirler, ve lâkin onlar öyle bir kavm ki ödleri patlıyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar, hiç şüphe yok ki, sizden olduklarına dair, Allah'a yemin de ederler. Oysa sizden değildirler. Fakat onlar öyle bir topluluk ki korkudan ödleri patlıyor.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hiç şüphesiz onlar, sizden olduklarına dair yemin de ederler. Halbuki sizden değildirler. Fakat onlar öyle bir kavimdirler ki, korkudan ödleri patlıyor.


    Fizilal-il Kuran : Onlar sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler, oysa sizden değildirler, fakat ödlek bir güruhturlar.


    Gültekin Onan : Gerçekten sizden olduklarına dair Tanrı adına yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur.


    Hasan Basri Çantay : Hakikat, onlar muhakkak sizden olduklarına (dâir) Allaha and de ederler. Halbuki onlar sizden değildir. Fakat onlar öyle bir kavmdir ki dâima korkarlar.


    Hayrat Neşriyat : Doğrusu onlar, muhakkak sizden olduklarına dâir Allah’a yemîn de ediyorlar. Hâlbuki onlar sizden değildirler; fakat onlar (sizden) korkan (ve bunun için Müslüman gözüken) bir topluluktur.


    İbni Kesir : Ve Allah'a yemin ederler ki; gerçekten sizinledirler. Halbuki onlar, sizinle değildirler. Ancak korkak bir kavimdirler.


    Muhammed Esed : Sizden olmadıkları, fakat (sadece) korkunun yönlendirdiği bir topluluk oldukları halde Allaha yeminle sizden olduklarını söylerler:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah'a yemin ederler ki, onlar da muhakkak sizlerdendir. Ve halbuki, onlar sizden değildirler. Velâkin onlar (korkudan) ödleri patlar bir kavimdir.


    Ömer Öngüt : Sizden olmadıkları halde, sizden olduklarına yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur.


    Şaban Piriş : Onlar, sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Onlar sizden değillerdir. Aksine onlar korkak bir toplumdur.


    Suat Yıldırım : O münafıklar yanınızda Allah’a yemin ederek sizden olduklarını ileri sürerler. Aslında onlar sizden değildirler. Doğrusu onlar kâfirlerin mâruz kaldıkları durumdan endişe etmeleri sebebiyle ödleri kopan bir topluluktur.


    Süleyman Ateş : Sizden olduklarına Allah'a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller, fakat onlar korkak bir topluluktur.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur.


    Ümit Şimşek : Sizden olduklarına dair Allah'a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değillerdir; lâkin korkularından öyle söyleyen bir topluluktur.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kesinlikle sizden oldukları yolunda Allah'a yemin ederler. Gerçekte onlar sizden değillerdir. Doğrusu şu ki onlar, ödleri patlayasıya korkan bir topluluktur.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  17. لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَّوَلَّوْاْ إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Lev yecidûne melceen ev magârâtin ev muddehalen le vellev ileyhi ve hum yecmehûn(yecmehûne).



    1. lev : eğer

    2. yecidûne : bulurlar

    3. melceen : bir sığınak, sığınacak bir yer

    4. ev : veya

    5. magârâtin : mağaralar

    6. ev : veya

    7. muddehalen : dahil olunan, girilen yer

    8. le vellev : mutlaka yönelirler

    9. ileyhi : ona

    10. ve hum : ve onlar

    11. yecmehûne : çok süratli koşarlar, kaçarlar





    İmam İskender Ali Mihr : Eğer onlar, sığınacak bir yer veya mağara(lar) veya girilecek bir yer bulsalardı, mutlaka oraya yönelip, süratle koşarlardı (kaçarlardı).


    Diyanet İşleri : Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir sığınacak yer, yahut mağaralar, yahut da bir delik bulsalardı yüzlerini derhal o tarafa döndürüverirlerdi.


    Adem Uğur : Eğer sığınacak bir yer yahut (barınabilecek) mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.


    Ahmed Hulusi : Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar ya da içine girilecek bir delik bulsalar, korkuyla oraya sığınırlardı; onlar şaşkın hâldedirler!


    Ahmet Tekin : Eğer sığınacak bir yer veya barınabilecek mağaralar, girilebilecek bir delik bulabilselerdi, önünü ardını düşünmeden panik içinde başlarını oraya sokarlardı.


    Ahmet Varol : Eğer onlar bir sığınak veya barınabilecekleri mağaralar yahut girebilecekleri bir yer bulabilselerdi hemen hızla o tarafa doğru koşarlardı.


    Ali Bulaç : Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya girebilecekleri bir yer bulsalardı, hızla oraya yönelip koşarlardı.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer sığınacak bir yer, veya barınacak mağaralar, veya sokulacak bir delik bulsalardı, başlarını diker ve sizden uzak olmak için oraya doğru koşarlardı.


    Bekir Sadak : Bir siginak veya magara yahut girecek bir yer bulmus olsalardi, carcabuk oraya yonelirlerdi.


    Celal Yıldırım : Eğer sığınacak bir yer veya barınacak bir takım mağaralar veya sokulacak bir çukur bulsalardı, önlerine geçilmiyecek şekilde yüzçevirip oraya koşarlardı.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi.


    Diyanet Vakfi : Eğer sığınacak bir yer yahut (barınabilecek) mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.


    Edip Yüksel : Nitekim onlar, sığınacak bir yer, mağaralar yahut girilecek bir yer bulsalardı panik içinde oraya yönelirlerdi-


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar veya sokulacak bir delik bulsalardı başlarını diker ona doğru koşarlardı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar ya da sokulacak bir delik bulsalardı, başlarını dikip ona doğru koşarlardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar veyahut girilecek bir delik bulsalardı başlarını diker o tarafa doğru koşarlardı.


    Fizilal-il Kuran : Eğer bir sığınak, bir mağara ya da geçilecek bir yeraltı deliği bulsalar, dolu dizgin buralara koşarlardı.


    Gültekin Onan : Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya girebilecekleri bir yer bulsalardı, hızla oraya yönelip koşarlardı.


    Hasan Basri Çantay : Eğer sığınacak bir yer, yahud (barınabilecekleri) mağaralar, veya (sokulacak şöyle) bir delik bulsalardı yüzlerini koşa koşa o tarafa çevirirdi onlar.


    Hayrat Neşriyat : Eğer bir sığınak veya mağaralar veya girecek herhangi bir delik bulsalardı, elbette onlar koşarak oraya yönelirlerdi.


    İbni Kesir : Eğer sığınılacak bir yer, yahut mağaralar veya bir delik bulsalardı; çabucak oraya yönelirlerdi.


    Muhammed Esed : (oysa) (yeryüzünde) sığınacak bir yer yahut bir mağara, bir kovuk bulabilselerdi önünü ardını düşünmeden panik içinde dönüp oraya başlarını sokarlardı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer bir sığınılacak yer veya mağaralar veya girecek bir delik bulsalardı, onlar koşar oldukları halde oraya dönerlerdi.


    Ömer Öngüt : Eğer onlar sığınılacak bir yer, yahut mağaralar, ya da bir delik bulsalardı, hemen oraya doğru yönelip koşarlardı.


    Şaban Piriş : Bir sığınak, mağara veya girecek bir delik bulsalar kaçarak oraya yönelirler.


    Suat Yıldırım : Şayet sığınacakları bir yer, yahut barınabilecekleri mağaralar, hatta başlarını sokabilecekleri bir delik bulsalardı derhal o tarafa seğirtirlerdi.


    Süleyman Ateş : Eğer (sizden korunmak için) sığınacak bir yer, yahut (barınacak) mağaralar, ya da sokulacak bir delik bulsalardı, hemen oraya doğru koşarlardı.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya girebilecekleri bir yer bulsalardı, hızla oraya yönelip koşarlardı.


    Ümit Şimşek : Eğer sığınacak bir yer, bir mağara, girecek bir delik bulsalardı o tarafa seğirtirlerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer bir sığınak yahut bazı mağaralar veya girilecek bir delik bulsalar, yüzlerini döner o tarafa koşarlardı.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  18. وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve minhum men yelmizuke fîs sadakât(sadakâti), fe in u’tû minhâ radû ve in lem yu’tav minhâ îzâ hum yeshatûn(yeshatûne).



    1. ve min-hum : ve onlardan

    2. men : kim, kimseler

    3. yelmizu-ke : seni ayıplar

    4. fî es sadakâti : ganimetler, sadakalar hakkında, konusunda

    5. fe in : o zaman, öyleki eğer

    6. u'tû : verildi

    7. min-hâ : ondan

    8. radû : razı oldular

    9. ve in : ve eğer, ise

    10. lem yu'tav : verilmez

    11. min-hâ : ondan

    12. îzâ : o zaman

    13. hum : onlar

    14. yeshatûne : öfkelenirler, kızarlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlardan, sadakalar konusunda seni ayıplayan kimseler vardır. Öyle ki eğer ondan (sadakadan, ganimetten) onlara verilirse razı olurlar ve ondan verilmezse, o zaman kızarlar.


    Diyanet İşleri : İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardan, sadakaları vermede seni ayıplayan da var. O maldan diledikleri verilseydi hoşlanırlardı, verilmeyince de hemen kızarlar.


    Adem Uğur : Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar.


    Ahmed Hulusi : Onlardan kimi de verdiğin yardımlar hakkında, sana dil uzatırlar. . . Eğer kendilerine verilirse razı olurlar. . . Eğer yardımlar kendilerine verilmemişse birden öfkelenirler.


    Ahmet Tekin : İçlerinde, beytülmalde, hazinede topladığın sadakaların, gelirlerin dağıtımı ile ilgili sana imalı söz söyleyenler, dil uzatanlar var. Eğer bu gelirlerden onlara pay verirsen hoşnut olurlar. Hazineden onlara bir pay vermezsen, hemen öfkelenirler.


    Ahmet Varol : Onların kimileri de sadakalar konusunda sana dil uzatırlar. Ondan kendilerine verilirse hoşnut olurlar ama kendilerine verilmezse o zaman hemen öfkelenirler.


    Ali Bulaç : Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar.


    Ali Fikri Yavuz : Münafıklardan bir kısmı, sadakaların (ganimetlerin) bölünmesini sana târiz ediyorlar (seni adâletsizlikle ithama kalkışıyorlar) Çünkü, o sadakalardan istedikleri şey kendilerine verilirse razı olurlar, verilmezse hemen kızarlar.


    Bekir Sadak : Sadakalar hakkinda sana dil uzatanlar vardir. Onlara verilirse hosnut olurlar, verilmezse, hemen ofkeleniverirler.


    Celal Yıldırım : Onlardan bir kısmı da sadakaların taksim ve dağıtımı hakkında sana dil uzatıp kınamada bulunurlar. Ondan kendilerine verilirse hoşnud olurlar; verilmezse bir de bakarsın kızıp öfkelenirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnut olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler.


    Diyanet Vakfi : Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar.


    Edip Yüksel : Onların bir kısmı, sadakaların dağıtımı konusunda seni eleştiriyor; kendilerine ondan verilince razı oluyorlar, ancak ondan kendilerine verilmeyince öfkeleniyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İçlerinden sadakalar hakkında sana ta'rız eden de var, çünkü, ondan kendilerine verilmişse hoşnud olurlar, verilmemişse derhal kızarlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Aralarında sadakalar konusunda seni kınayanlar da var. Çünkü ondan kendilerine verilmişse, hoşnut olurlar; şayet verilmemişse hemen kızarlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İçlerinde (topladığın) sadakalar hakkında sana tariz eden (dil uzatan) ler de var. Eğer o sadakalardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar, verilmemişse hemen kızarlar.


    Fizilal-il Kuran : Onların bazıları sadakaların (zekât gelirlerinin) bölüştürülmesi konusunda sana dil uzatırlar. Eğer zekât gelirlerinden kendilerine bir pay verilirse memnun olurlar, eğer bu gelirlerden kendilerine bir pay verilmez ise hemen öfkeleniverirler.


    Gültekin Onan : Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar.


    Hasan Basri Çantay : İçlerinden sadakalar (ın taksimi) hususunda seni ayıblayacaklar da var. Çünkü eğer içlerinden kendilerine (diledikleri bir şey) verilirse hoşlanırlar. Şâyed yine kendilerinden olanlara (diledikleri şey) verilmezse derhal kızarlar.


    Hayrat Neşriyat : Onlardan öylesi de vardır ki, sadakalar (ve ganîmetlerin taksîmi) husûsunda seni ayıplar. Artık onlardan kendilerine verilirse hoşnûd olurlar; fakat onlardan (o arzu ettikleri şeylerden) kendilerine verilmezse hemen kızarlar.


    İbni Kesir : İçlerinden kimi de sadakalar hakkında sana dil uzatırlar. Eğer kendilerine verilirse hoşlanırlar, verilmezse hemen kızarlar.


    Muhammed Esed : Ve onların arasında (ey Peygamber,) Allah için sunulan şeylerin (dağıtımında) sana dil uzatanlar var: onlardan kendilerine bir şey verilirse memnunlukla karşılarlar; ama bir şey verilmediğini görseler, işte o zaman öfkeden neredeyse deliye dönerler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlardandır, sadakalar hususunda seni ayıplar olan şahıs da. İmdi kendilerine onlardan verilmiş olunca hoşnut olurlar ve eğer onlardan verilmezse o vakit kızarlar.


    Ömer Öngüt : Bazıları da sadakalar hususunda seni kınarlar. Eğer onlardan kendilerine verilse hoşlanırlar, verilmezse hemen kızarlar.


    Şaban Piriş : Onlardan sadakalar konusunda sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnut olurlar; verilmezse hemen öfkeleniverirler.


    Suat Yıldırım : Onlardan bazıları da senin zekât ve sadakaları taksim edişine dil uzatırlar. Bu mallardan kendilerine pay verilirse memnun olurlar, verilmeyince hemen kızıp öfkelenirler.


    Süleyman Ateş : Onlardan kimi de sadakalar(ın bölüştürülmesi hususun)da sana dil uzatır. Eğer o sadakalardan kendilerine pay verilse hoşlanırlar, onlardan kendilerine pay verilmezse hemen kızarlar.


    Tefhim-ul Kuran : Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, ondan kendilerine verilmediği zaman da bu sefer gazablanırlar.


    Ümit Şimşek : Onlardan, sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da vardır. Onlara da sadakalardan birşey verdiğinde bundan hoşlanırlar; vermediğin zaman öfkelenirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : İçlerinden bir kısmı da sadakalar konusunda sana laf dokundurur. Ondan kendilerine verilmişse memnun olurlar. Verilmemişse hemen öfkelenirler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  19. وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ سَيُؤْتِينَا اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَىاللّهِ رَاغِبُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lev ennehum radû mâ âtâhumullâhu ve resûluhu ve kâlû hasbunâllâhu se yu’tinâllâhu min fadlihî ve resûluhû innâ ilâllâhi râgıbûn(râgıbûne).



    1. ve lev : ve eğer

    2. enne-hum : gerçekten onlar

    3. radû : razı oldular

    4. mâ âtâ-hum allâhu : Allah'ın onlara verdiği şey

    5. ve resûlu-hu : ve onun resûlünün

    6. ve kâlû : ve dediler

    7. hasbu-nâ allâhu : Allah bize yeter, kâfidir

    8. se yu'ti-nâ allâhu : Allah bize verecek

    9. min fadli-hi : fazlından

    10. ve resûlu-hu : ve onun resûlü

    11. innâ : muhakkak biz

    12. ilâ allâhi : Allah'a

    13. râgıbûne : rağbet edenler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer onlar, gerçekten Allah'ın ve O'nun resûlünün onlara verdiği şeye (ganimet payına) razı olsalardı: “Allah bize kâfidir, Allah ve O'nun resûlü bize yakında fazlından verecek.
    Muhakkak ki; biz Allah'a rağbet edenleriz.” derlerdi.


    Diyanet İşleri : Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (O’nun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ne olurdu şüpheden sıyrılıp Allah'ın ve Peygamberinin verdiğine hoşnut olsalardı ve Allah yeter bize, yakında lûtfeder bize de Allah da verir, Peygamberi de, şüphe yok ki biz, ümîdimizi Allah'a bağlamışız deselerdi.


    Adem Uğur : Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resûlü de. Biz yalnız Allah'a rağbet edenleriz" deselerdi (daha iyi olurdu).


    Ahmed Hulusi : Onlar, Allâh'ın ve Rasûlünün onlara verdiğine razı olsalardı ve: "Allâh bize yeter. . . Yakında Allâh bize fazlından verecek, Rasûlü de. . . Doğrusu biz Allâh'a yönelmişlerdeniz" deselerdi.


    Ahmet Tekin : Keşke onlar, Allah ve Rasulünün kendilerine verdikleri pay ve imkânlara razı olsalar:
    'Allah bize yeter. Allah ve Rasûlü bize lütuf ve ihsanından verir. Biz, Allah’ın rızasını, sadece Allah’ın rızasını arzuluyoruz.' deselerdi.


    Ahmet Varol : Eğer onlar, Allah'ın ve Peygamber'inin kendilerine verdiği şeylere razı olup: 'Allah bize yeter. Allah kendi lütfundan bize verecektir; Peygamberi de. Biz ancak Allah'a gönül bağlayanlarız' deselerdi (kendileri için daha iyi olurdu).


    Ali Bulaç : Eğer onlar, Allah'ın ve elçisinin verdiklerine hoşnut olsalardı ve: "Bize Allah yeter; Allah pek yakında bize fazlından verecek, O'nun elçisi de. Biz gerçekten ancak Allah'a rağbet edenleriz" deselerdi (ya)!..


    Ali Fikri Yavuz : Ne olur, bunlar, Allah ve Rasûlü kendilerine ne verdiyse razı olaydılar da şöyle diyeydiler; “-Bize Allah yeter, Allah bize fazlından yine verir, Rasûlü de... Biz, ancak Allah’a rağbet edicileriz.”


    Bekir Sadak : Eger onlar, Allah ve peygamberinin kendilerine vermis olduklari seylere razi olsalar ve «Allah bize yeter, O ve peygamberi bol nimetinden bize verecektir; dogrusu biz Allah'a gonul baglayanlardaniz» deselerdi daha hayirli olurdu. *


    Celal Yıldırım : Eğer onlar Allah ve Peygamberinin kendilerine verdiğine razı olsalardı ve «Allah bize yeter; Allah ve Resulü bize kendi fazl-u keremlerinden vereceklerdir. Biz elbette Allah'a rağbet edicileriz» deselerdi, (ne iyi olurdu!).


    Diyanet İşleri (eski) : Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve 'Allah bize yeter, O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız' deselerdi daha hayırlı olurdu.


    Diyanet Vakfi : Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, «Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resûlü de. Biz yalnız Allah'a rağbet edenleriz» deselerdi (daha iyi olurdu).


    Edip Yüksel : Onlar, ALLAH'ın ve elçisinin kendilerine verdikleri paya razı olmalı ve 'ALLAH bize yeter. ALLAH elçisi yoluyla kendi lütfundan bize verecektir. Biz sadece ALLAH'ı arzularız,' demeliydiler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ne olurdu bunlar kendilerine Allah ve Resulü ne verdiyse razı olaydılar da diye idiler, bize Allah yeter, Allah bize fadlından yine verir, Resulü de, bizim bütün rağbetimiz Allahadır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ne olurdu bunlar, Allah ve Peygamberi kendilerine ne verdiyse ona razı olsaydılar da: «Bize Allah yeter, Allah bize lütfundan yine verir, peygamberi de. Bizim bütün rağbetimiz Allah'adır.» deselerdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ne olurdu bunlar, Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olsalar da «Bize Allah yeter. Allah bize lütuf ve ihsanından yine lutfeder, verir. Bizim bütün rağbetimiz Allah'adır» deselerdi.


    Fizilal-il Kuran : Oysa eğer onlar Allah'ın ve Peygamber'in kendilerine ayırdığı payı sevinçle karşılayarak, «Allah bize yeter, yakında Allah da bize lütfundan verecek, Peygamber de. Biz umudumuzu yalnız Allah'a bağlamışız» deselerdi, kendileri hakkında daha iyi olurdu.


    Gültekin Onan : Eğer onlar, Tanrı'nın ve elçisinin verdiklerine hoşnut olsalardı ve: 'Bize Tanrı yeter; Tanrı pek yakında Bize fazlından verecek O'nun elçisi de. Biz gerçekten ancak Tanrı'ya rağbet edenleriz' deselerdi (ya)!..


    Hasan Basri Çantay : Eğer onlar — Allah ve Resulü kendilerine ne verdiyse — buna raazî olsalardı da «Bize Allah yeter, yakında bize lütf-ü kereminden Allah da verir, Resulü de. Biz ancak Allaha rağbet edicileriz (ümidimiz hep Ona bağlıdır)» deselerdi (ne olurdu)?


    Hayrat Neşriyat : Gerçekten onlar, Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine râzı olup: 'Allah bize yeter; Allah bize fazlından yakında (yine) verir, Resûlü de (verir); doğrusu biz ancak Allah’a rağbet edicileriz' deselerdi (elbette kendileri için hayırlı olurdu).


    İbni Kesir : Şayet onlar, Allah'ın ve peygamberinin kendilerine verdiklerinden hoşnud olsalardı da: Bize Allah yeter, yakında bize bol nimetinden verir, Rasulü' de. Biz, ancak Allah'a rağbet edenleriz, demiş olsalardı.


    Muhammed Esed : Oysa, Allahın kendilerine verdiği Onun Elçisinin de verilmesini (sağladığı) şeylerle yetinip hoşnut olsalardı ve "Allah bize yeter! Allah, bolluk ve bereketinde bize (dilediğini) verecektir; Onun Elçisi ise bize verilmesini (sağlayacaktır); doğrusu, biz umutla ve yürekten Allaha yönelmişiz," deselerdi, (bu onlar için elbette daha iyi olurdu.)


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve eğer onlar Allah Teâlâ'nın ve Peygamberinin kendilerine verdiğine razı olsalardı ve «Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bize yeter. Allah Teâlâ fazlından bize verecektir. Resûlü de. Muhakkak ki, bizler Cenâb-ı Hakk'a rağbetkar kimseleriz» (deselerdi) elbette haklarında hayırlı olurdu.


    Ömer Öngüt : Keşke onlar Allah'ın ve Peygamber'inin kendilerine verdiğine râzı olsalardı da: “Allah bize yeter. Yakında Allah bize lütfundan verir, Resul'ü de. Biz sadece Allah'a rağbet edip gönül bağlayanlardanız. ” demiş olsalardı!


    Şaban Piriş : Eğer onlar, Allah ve Peygamberin kendilerine verdiğinden hoşnut olup: ‘Allah bize yeter, Allah bize bol nimetinden verecektir. Resulü de.’ deselerdi, daha hayırlı olurdu.


    Suat Yıldırım : Eğer onlar Allah’ın ve Resûlünün kendilerine verdiklerine razı olsalar ve: "Allah’ın lütfu bize yeter. Allah bize lütfundan yine verir, Resûlü de. Bizim isteğimiz sadece Allah’ın rızasıdır!" deselerdi, kendileri için elbette daha iyi olurdu.


    Süleyman Ateş : (Ne olur) onlar, Allâh'ın ve Elçisinin kendilerine verdiğine râzı olup: "Allâh bize yeter, yakında Allâh da bize bol lutfundan verecek, Elçisi de; biz sadece Allah'a rağbet ederiz (yalnız O'ndan umarız)." deselerdi!


    Tefhim-ul Kuran : Eğer onlar, Allah'ın ve Resulünün verdiklerine hoşnut olsalardı ve: «Bize Allah yeter; Allah pek yakında bize fazlından verecek, O'nun Resulü de. Biz gerçekten ancak Allah'a rağbet edenleriz» deselerdi (ya) !..


    Ümit Şimşek : Keşke Allah ve Resulünün onlara verdiklerine razı olup da 'Bize Allah yeter; Allah ve Resulü bize lütfundan yine verir; bizim muradımız Allah'ın rızasıdır' demiş olsalardı!


    Yaşar Nuri Öztürk : Ne olurdu, bunlar, Allah ve resulünün kendilerine verdiklerine razı olsalardı da şöyle deselerdi: "Allah bize yeter. Allah bize lütfundan verecektir; resulü de. Zaten biz, gönlümüzü yalnız Allah'a bağlamışız."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013


  20. إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِيسَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    İnnemâs sadakâtu lil fukarâi vel mesakîni vel âmilîne aleyhâ vel muellefeti kulûbuhum ve fîr rikâbi vel gârimîne ve fî sebîlillâhi vebnis sebîl(vebnis sebîli), farîdaten minallâh(minallâhi), vallâhu alîmun hakîm(hakîmun).



    1. innemâ es sadakâtu : muhakkak ki sadakalar

    2. li el fukarâi : fakirler için

    3. ve el mesâkîni : ve miskinler, yoksullar

    4. ve el âmilîne : ve amel edenler, memur olanlar

    5. aleyhâ : onlar‎n üzerine, onlarla ilgili

    6. ve el muellefeti : ve (فslâm'a) ‎s‎nd‎r‎lan, meylettirilen

    7. kulûbu-hum : onlar‎n kalpleri

    8. ve fî er rikâbi : ve kِleler konusunda

    9. ve el gârimîne : ve borçlular

    10. ve fî sebîli allâhi : ve Allah'‎n yolunda

    11. vebni es sebîli : ve yolcu(lar)

    12. farîdaten : bir farz olarak

    13. min allâhi : Allah'tan

    14. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah

    15. alîmun : en iyi bilen

    16. hakîmun : hakîm, hüküm ve hikmet sahibi





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki; sadaka, Allah'tan bir farz olarak fakirler ve miskinler (yoksullar) ve memurlar (zekât toplay‎c‎lar) içindir. Ve kalpleri (فslâm'a) ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara ve kِlelere (harcamaya) ve borçlulara ve Allah yolunda (olanlara) ve yolculara aittir. Ve Allah, bilendir, hüküm sahibidir.


    Diyanet ف‏leri : Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, dü‏künler, zekât toplayan memurlar, kalpleri فslâm’a ‎s‎nd‎r‎lacak olanlarla (ِzgürlüًüne kavu‏turulacak) kِleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalm‎‏ yolcular içindir. Allah, hakk‎yla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Sِz budur ancak; sadakalar, yoksullar‎n, hiçbir ‏eyi bulunmayanlar‎n, o mal‎ toplay‎p dev‏irmeye memûr olanlar‎n, gِnülleri Müslümanl‎kla uzla‏t‎r‎lmak istenen ki‏ilerin, kِlelerle tutsaklar‎n, borçlular‎n, Allah yolunda sava‏anlar‎n ve yolda kalm‎‏lar‎n hakk‎d‎r, Allah'‎n hükmüdür bu ve Allah her ‏eyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir.


    Adem Uًur : Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, dü‏künlere, (zekât toplayan) memurlara, gِnülleri (فslâm'a) ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, (hürriyetlerini sat‎n almaya çal‎‏an) kِlelere, borçlulara, Allah yolunda çal‎‏‎p cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.


    Ahmed Hulusi : Sadakalar Allâh'tan bir farz olarak; ancak yoksullar, dü‏künler, sadaka i‏leri ile ilgili çal‎‏anlar, فslâm'a yِnlendirilmek istenenler, kِleler, borçlular, Allâh yolunda (harcama) ve yolcular içindir. . . Allâh Aliym'dir, Hakiym'dir.


    Ahmet Tekin : فmanda sadakatin ve kemalin ifadesi olan sadakalar, vicdan‎n‎z‎, servetinizi, sosyal bünyenizi ar‎nd‎ran, berekete vesile olan zekâtlar, hazine gelirleri, ancak fakirler, çevresi, çaresi olmayan yoksullar, gِçmenler, devlet memurlar‎, müellefe-i kulûp, gِnülleri, dü‏ünceleri فslâm’a ‎s‎nd‎r‎lacak olanlar, ِrtülü ِdenekler, esir ve kِlelerin esaret boyunduruklar‎ndan kurtar‎larak hürriyetlerine kavu‏ma ِdeneًi, borçlular, Allah yolunda, فslâm uًrunda cihad edenler, faaliyet gِsterenler, eًitim, tebliً, saًl‎k ve askerî giderler, yolda kalan muhtaç yolcular, yol güvenliًi ve yolcu saًl‎ً‎ için kullan‎l‎r. Bu Allah taraf‎ndan farz k‎l‎nm‎‏t‎r. Allah her ‏eyi bilir, hikmet sahibi ve hükümrand‎r.


    Ahmet Varol : Sadakalar (zekatlar) Allah taraf‎ndan bir farz olarak, yoksullara, dü‏künlere, onlar‎n toplanmas‎nda çal‎‏anlara, gِnülleri فslam'a ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, kِlelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalanlarad‎r. Allah alimdir, hakimdir.


    Ali Bulaç : Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak- yaln‎zca fakirler, dü‏künler, (zekat) i‏inde gِrevli olanlar, kalbleri ‎s‎nd‎r‎lacaklar, kِleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalm‎‏(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


    Ali Fikri Yavuz : Sadakalar (zekâtlar), Allah taraf‎ndan bir farz olarak ancak ‏unlar içindir: Fakirler, miskinler, zekât toplay‎c‎lar‎, kalbleri müslümanl‎ًa ‎s‎nd‎r‎lmak istenenler, mükâteb kِleler, borçlular, Allah yolundaki gaziler ve yolda kalm‎‏lar. Allah Alîm’dir, Hakîm’dir.


    Bekir Sadak : Zekatlar; Allah'tan bir farz olarak yoksullara, duskunlere, onu toplayan memurlara, kalbleri muslumanliga isindirilacaklara verilir; kolelerin, borclularin, Allah yolunda olanlarin ve yolda kalanlarin ugrunda sarfedilir. Allah bilendir, hakimdir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Zekâtlar, Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere (yoksullara), (zekât toplamakla gِrevli) tahsildarlara; (hürriyetlerine kavu‏turulacak) kِlelere, esirlere; borçlulara; Allah yolunda (lüzumlu gِrülen yerlere, cihâda ç‎kanlara) ve yolda kalm‎‏larad‎r. Allah her ‏eyi en iyi bilen, her ‏eyi hikmetle uygulayand‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Zekatlar; Allah'tan bir farz olarak yoksullara, dü‏künlere, onu toplayan memurlara, kalbleri Müslümanl‎ًa ‎s‎nd‎r‎lacaklara verilir; kِlelerin, borçlular‎n, Allah yolunda olanlar‎n ve yolda kalanlar‎n uًrunda sarfedilir. Allah bilendir, hakimdir.


    Diyanet Vakfi : Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, dü‏künlere, (zekât toplayan) memurlara, gِnülleri (فslâm'a) ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, (hürriyetlerini sat‎n almaya çal‎‏an) kِlelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir.


    Edip Yüksel : Sadakalar, ALLAH'tan bir yükümlülük olarak, yoksullara, dü‏künlere, bu konuda çal‎‏an gِrevlilere, sempatizanlara, kِlelerin ِzgürlüًü için, borçlulara, ALLAH yoluna ve yolda kalm‎‏lara verilmeli. ALLAH Bilendir, Bilgedir.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sadakalar ancak ‏unlar içindir: fukara, mesâkîn, onun üzerine me'mur olanlar, müellefetülkulûb, rakabeler hakk‎nda borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalm‎‏lar, Allah taraf‎ndan kat'î olarak bِyle farz buyuruldu, ve Allah alîmdir, hakîmdir


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sadakalar, ancak fakirler, miskinler, zekat toplama gِrevlileri, kalpleri islamiyete ‎s‎nd‎r‎lmak istenenler, kِleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalm‎‏lar içindir. Allah taraf‎ndan kesin olarak bِyle farz edildi. Allah, her‏eyi bilendir, hikmet sahibidir.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sadakalar ancak ‏unlar içindir: Fakirler, yoksullar, o i‏te çal‎‏an gِrevliler, müellefe-i kulûb (kalbleri فslâm'a ‎s‎nd‎r‎lacaklar), kِleler, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalm‎‏lar. Allah taraf‎ndan bِyle farz k‎l‎nd‎. Allah her ‏eyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


    Fizilal-il Kuran : Sadakalar (zekât gelirleri) sadece yoksullara, dü‏künlere, zekât toplamakla gِrevli memurlara, kalpleri islâma ‎s‎nd‎r‎lmak istenenlere, sِzle‏meli kِlelere, borçlulara, Allah yolunda çal‎‏anlara ve yar‎ yolda kalanlara verilir. Bu payla‏t‎rma s‎ras‎ Allah taraf‎ndan belirlenmi‏tir. Allah her ‏eyi bilir ve her yapt‎ً‎ yerindedir.


    Gültekin Onan : Sadakalar, -Tanr‎'dan bir farz olarak- yaln‎zca fakirler, dü‏künler, (zekat) i‏inde gِrevli olanlar, kalpleri ‎s‎nd‎r‎lacaklar, kِleler, borçlular, Tanr‎ yolunda (olanlar) ve yolda kalm‎‏(lar) içindir. Tanr‎ bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


    Hasan Basri اantay : Sadakalar, Allahdan bir farz olarak, ancak fakirlere, miskinlere, (sadakalar‎n) üzerine me'mur olanlara, kalbleri (müslümanl‎ًa) al‎‏d‎r‎lmak istenenlere, kِlelere, esirlere, (borcundan fazla nisaab‎ olmayan) borçlulara, Allah yolunda (harcam‎ya) ve yol oًluna (ya'ni memleketinde zengin bile olsa me‏ru' bir maksadla seyr-ü sefer ederken muhtâc kalm‎‏ olan yolculara) mahsusdur. Allah hakk‎yle bilendir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.


    Hayrat Ne‏riyat : Sadakalar (zekâtlar), Allah’dan bir farz olarak ancak, fakirlere, yoksullara, (zekât‎ toplamak için me’mur k‎l‎nmakla) onun üzerine çal‎‏anlara, kalbleri (فslâm’a) ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, (âzâd edilmek üzere efendisiyle belli bir bedel kar‏‎l‎ً‎nda anla‏m‎‏ olan) kِlelere, borçlulara, Allah yolunda olanlara ve yolda kalm‎‏lara mahsustur. Ve Allah, Alîm(menfaatinize olan‎ hakk‎yla bilen)dir, Hakîm (en doًru hükmü veren)dir.


    فbni Kesir : Sadakalar, Allah'tan bir farz olarak; ancak fakirler, miskinler, sadaka üzerinde memur olanlar, kalbleri ‎s‎nd‎r‎lanlar, kِleler, borçlular, Allah yolunda olanlar‎n ve yolda kalanlar‎n uًruna sarfedilir. Ve Allah; Alim' dir, Hakim'dir.


    Muhammed Esed : Allah için sunulan ‏eyler, yaln‎zca yoksul ve dü‏künler, bu konuyla ilgilenen gِrevliler, kalpleri kazan‎lacak olan kimseler içindir; ve insanlar‎ boyunduruklar‎ndan kurtarmak için; ve borçlar‎n‎ ِdeyemeyecek durumda olanlar için; ve Allah uًruna giri‏ilebilecek her türlü çaba için ve yolda kalm‎‏ kimseler için: bu, Allahtan (uyulmas‎ zorunlu) bir yِnergedir; çünkü Allah, doًru hüküm ve hikmetle yِn gِsteren mutlak ve s‎n‎rs‎z bilgi sahibidir.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sadakalar, ancak fakirlere, miskinlere, onun üzerine memur olanlara, kalpleri telif edilmi‏ bulunanlara, azad edilecek kِlelere, borçlulara, Allah yolunda cihada at‎lanlara ve yolculara Allah taraf‎ndan bir fariza olarak (mahsustur) ve Allah Teâlâ alîmdir, hakîmdir.


    ضmer ضngüt : Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, dü‏künlere, (zekât toplayan) memurlara, kalpleri فslâm'a ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, kِlelik alt‎nda bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hükmünde hikmet sahibidir.


    قaban Piri‏ : Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak fakirler, dü‏künler, onu toplayan memurlar, kalpleri (فslam’a) ‎s‎nd‎r‎lanlar, kِle ve esirler, borçlular, Allah yolunda ve yolda kalanlar içindir. Allah alimdir, hakimdir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Zekâtlar sadece fakirlere, dü‏künlere, zekât toplayan gِrevlilere, kalpleri فslâm’a ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, esirlik ve kِlelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara,Allah yoluna ve bir de muhtaç kalm‎‏ yolcu ve gariplere mahsustur. Allah taraf‎ndan kesin olarak bِyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir (her ‏eyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).


    Süleyman Ate‏ : Sadakalar, (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, dü‏künlere, onlar üzerinde çal‎‏an (zekât toplayan) memurlara, kalbleri (فslâm'a) ‎s‎nd‎r‎lacak olanlara, kِlelik alt‎nda bulunanlara, borçlulara, Allâh yoluna ve yolcuya mahsustur (toplanan zekât, ancak bu say‎lanlara verilir). Allâh bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.


    Tefhim-ul Kuran : Sadakalar, -Allah'tan bir farz olarak -yaln‎zca fakirler, dü‏künler, (zekât) i‏inde gِrevli olanlar, kalbleri ‎s‎nd‎r‎lacaklar, kِleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalm‎‏(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.


    ـmit قim‏ek : Sadakalar ancak yoksullar, dü‏künler, sadaka toplamakla gِrevli olanlar, kalpleri فslâma ‎s‎nd‎r‎lacak olanlar, esaret alt‎ndakiler, borçlular, Allah yolunda harcamalar ve yolcular içindir. Bu Allah taraf‎ndan size bِylece farz k‎l‎nm‎‏t‎r. Allah her‏eyi bilir, her hükmünü hikmetle verir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sadakalar/zekât mallar‎ Allah'tan bir farz olarak sadece ‏unlar içindir: Fakirler, dü‏künler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yak‎nla‏t‎r‎l‎p ‎s‎nd‎r‎lacak olanlar, ِzgürlüًünü yitirmi‏ olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalm‎‏ ki‏i. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 1 Haz 2013
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş