Kuran-ı Kerim TÂHÂ Suresi Türkçe Meali ve Türkce Açıklaması, Kuranı Kerim Taha Suresi açıklaması, Ta

goktepeli26 7 Haz 2013



  1. كَذَلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء مَا قَدْ سَبَقَ وَقَدْ آتَيْنَاكَ مِن لَّدُنَّا ذِكْرًا




    Kezâlike nakussu aleyke min enbâi mâ kad sebak(sebaka), ve kad âteynâke min ledunnâ zikrâ(zikren).




    1. kezâlike : işte böylece

    2. nakussu : anlatıyoruz

    3. aleyke : sana

    4. min enbâi : haberlerden, haberleri

    5. mâ : şey

    6. kad : olmuştu

    7. sebaka : geçti

    8. ve kad : ve olmuştu

    9. âteynâ-ke : sana verdik

    10. min ledun-nâ : katımızdan

    11. zikren : zikir






    İmam İskender Ali Mihr : İşte böylece geçmiş olan haberleri sana anlatıyoruz. Ve sana katımızdan Zikri (Kur'ân'ı) verdik.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir (Kur’an) verdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İşte böylece geçmişlerin ahvâlinden bir kısmını sana hikâye etmedeyiz ve şüphe yok ki sana katımızdan bir de Kur'ân verdik.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.


    Ahmed Hulusi : İşte böylece öne geçmiş olanların haberlerinden bazısını sana hikâye ediyoruz. . . Gerçek ki, sana ledünnümüzden bir zikir (hatırlatıcı) verdik.


    Ahmet Tekin : Bu türlü haberleri sana anlattığımız gibi, geçmiştekilerin ibret verici haberlerinden bir kısmını sana kıssalarıyla anlatıyoruz. Sana da, yüce katımızdan okunması ibadet olan bir kitap verdik.


    Ahmet Varol : İşte böyle, geçmişlerin haberlerinden bazılarını sana anlatıyoruz. Gerçekten katımızdan sana bir de zikir verdik.


    Ali Bulaç : Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), sana geçmişin (daha evvelki ümmetlerin mühim) haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana tarafımızdan bir Zikir (düşünüb kendisinden ibret alınacak KUR’AN) verdik.


    Bekir Sadak : (99-100) Gecmis olaylari sana boyle anlatiriz. Katimizdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yuz cevirirse bilsin ki kiyamet gunu bir gunah yuku yuklenecektir.


    Celal Yıldırım : İşte böylece geçmişin önemli haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Katımızdan sana da bir zikir (Kur'ân) verdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir verdik.


    Edip Yüksel : Geçmişlerin haberlerini, sana böylece aktarıyoruz. Sana katımızdan bir mesaj vermiş bulunuyoruz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İşte sana böyle ya Muhammed geçmişin mühim haberlerinden kıssa naklediyoruz, şübhe yok ki sana ledünnümüzden bir zikir verdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ya Muhammed, işte sana böyle geçmişin önemli haberlerinden kıssa anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana tarafımızdan bir zikir verdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki, sana katımızdan bir zikir (düşünüp kendisinden ibret alınacak bir kitab) verdik.


    Fizilal-il Kuran : Sana böylece geçmişin bazı olayların anlatıyoruz. Sana katımızdan öğüt içerikli bir kitap verdik.


    Gültekin Onan : Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.


    Hasan Basri Çantay : Sana geçmiş (ümmet) lerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz. Şübhe yok ki sana tarafımızdan bir zikir vermişizdir.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte böylece geçmiş (ümmet)lerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir Zikir (Kur’ân) verdik.


    İbni Kesir : Sana geçmişlerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana, katımızdan bir de zikir verdik.


    Muhammed Esed : İşte sana geçmişte olup bitenlerin mahiyetinden de böyle (bir üslup içinde) bahsediyoruz; çünkü katımızdan hatırlatıcı bir öğreti bahşettik sana.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte böylece geçmişlerin haberlerinden bir kısmını sana hikâye ediyoruz ve sana kendi tarafımızdan bir kitap da vermişizdir.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Böylece sana geçmişteki haberlerden bir kısmını anlatıyoruz. Biz sana tarafımızdan bir zikir verdik.


    Şaban Piriş : Katımızdan sana verilmiş bir zikir olarak geçmişin haberlerinden işte bu şekilde anlatıyoruz.


    Suat Yıldırım : İşte böylece sana geçmiş mühim olaylardan bir kısmını anlatıyoruz. Tarafımızdan sana da bir zikir verdik.


    Süleyman Ateş : Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz. Gerçekten sana katımızdan bir Zikir (geçmiş olaylardan bir anı) verdik.


    Tefhim-ul Kuran : Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik.


    Ümit Şimşek : Geçmiş hadiselerden sana böylece kıssalar anlatıyoruz. Ayrıca sana katımızdan bir de zikir vermiş bulunuyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir zikir vermişizdir.
     


  2. مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وِزْرًا




    Men a’rada anhu fe innehu yahmilu yevmel kıyâmeti vizrâ(vizren).




    1. men : kim

    2. a'rada : yüz çevirdi

    3. an-hu : ondan

    4. fe : o zaman, artık

    5. inne-hu : muhakkak o

    6. yahmilu : ta؛ır, yüklenir

    7. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü

    8. vizren : (ağır) yük, günah






    İmam İskender Ali Mihr : Kim ondan yüz çevirirse, o zaman muhakkak ki o, kıyâmet günü (ağır) bir yük (kaybettiği dereceleri) yüklenir.


    Diyanet İ؛leri : Kim ondan yüz çevirirse ؛üphesiz ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü yüklenecektir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Kim yüz çevirirse ondan ؛üphe yok ki kıyamet günü, ağır bir yük yüklenecek.


    Adem Uğur : Kim ondan yüz çevirirse, ؛üphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.


    Ahmed Hulusi : Kim Ondan (hatırlatılan hakikatten) yüz çevirirse, muhakkak ki o kıyamet sürecinde ağır bir suç yüklenecektir!


    Ahmet Tekin : Kim o kitaptan, Kur’ân’dan yüz çevirir, Kur’ân’a, Kur’ân’daki ilkelerin ِğretilmesine, toplumda ya؛anmasına kar؛ı engelleyici tedbirler alırsa o, Kıyamet günü, ağır bir sorumluluk sebebiyle cezalandırılacaktır.


    Ahmet Varol : Kim ondan yüz çevirirse ؛üphesiz o kıyamet günü bir günâh yükü yüklenecektir.


    Ali Bulaç : Kim bundan yüz çevirirse, ؛üphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.


    Ali Fikri Yavuz : Kim bu KUR’AN’dan yüz çevirirse, muhakkak o, kıyamet günü ağır bir günah (gazab) yüklenecektir.


    Bekir Sadak : (99-100) Gecmis olaylari sana boyle anlatiriz. Katimizdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yuz cevirirse bilsin ki kiyamet gunu bir gunah yuku yuklenecektir.


    Celal Yıldırım : Kim bundan yüzçevirirse. ؛üphesiz ki Kıyamet günü ağır bir günah yüklenecek.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Geçmi؛ olayları sana bِyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.


    Diyanet Vakfi : Kim ondan yüz çevirirse, ؛üphesiz ki kıyamet gününde o, ağır bir günah yükünü yüklenecektir.


    Edip Yüksel : Kim ondan yüz çevirirse Dirili؛ Gününde bir (günah) yükü ta؛ıyacaktır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim ondan yüz çevirirse ؛übhesiz o, Kıyamet günü bir vebal yüklenecek


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Her kim ondan yüz çevirirse, ؛üphesiz o, kıyamet gِnünde bir günah yüklenecektir.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Kim ondan yüz çevirirse, ؛üphesiz o, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.


    Fizilal-il Kuran : Kim bu kitab'a yüz çevirirse, kıyamet günü ağır bir günah yükünü sırtında ta؛ır.


    Gültekin Onan : Kim bundan yüz çevirirse, ؛üphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.


    Hasan Basri اantay : Kim ondan yüz çevirirse kıyamet günü ؛übhesiz ki ağır bir günâh yükünü yüklenecekdir.


    Hayrat Ne؛riyat : Kim ondan yüz çevirirse, artık ؛übhesiz ki o, kıyâmet günü ağır bir yük (olan günahlarının vebâlini) yüklenecektir.


    İbni Kesir : Kim, ondan yüz çevirirse; ؛üphesiz ki kıyamet günü ağır bir günah yüklenecektir.


    Muhammed Esed : Ondan yüz çeviren herkes, hiç ؛üphe edilmesin ki, Kıyamet Günü'nde sırtında (ağır) bir yük ta؛ıyacaktır;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Her kim ondan yüz çevirirse ؛üphe yok ki, o Kıyamet günü bir ağır günah yükü yüklenecektir.


    ضmer ضngüt : Kim ondan yüz çevirirse; bilsin ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü yüklenecektir.


    ھaban Piri؛ : Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü o bir günah yüklenir.


    Suat Yıldırım : Kim ona sırtını çevirirse, muhakkak ki o, kıyamet günü büyük bir vebal yüklenecektir.


    Süleyman Ate؛ : Kim ondan yüz çevirirse o, kıyâmet günü (ağır) bir günâh yüklenecekdir.


    Tefhim-ul Kuran : Kim bundan yüz çevirirse, hiç ؛üphesiz kıyamet günü o, bir günah yükü yüklenecektir.


    ـmit ھim؛ek : Ondan yüz çeviren, kıyamet gününde ağır bir vebal yüklenmi؛ olur.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.
     



  3. خَالِدِينَ فِيهِ وَسَاء لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًا




    Hâlidîne fîh(fîhi), ve sâe lehum yevmel kıyâmeti hımlâ(hımlen).




    1. hâlidîne : kalacak olanlardır

    2. fî-hi : onda, içinde

    3. ve sâe : ve ne kötü

    4. lehum : onlar için

    5. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü

    6. hımlen : yük olarak, yüklenilen şey






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, onda (o yükün getireceği azabın içinde) ebedî kalacak olanlardır. Ve kıyâmet günü yüklendikleri, onlar için ne kötü (yük)tür.


    Diyanet İşleri : Onlar o günahın cezası içinde ebediyen kalacaklardır. Sûra üfürüleceği gün, bu ağır yük onlar için ne kötü bir yüktür!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ebedî olarak kalacak azâb içinde; bu, kıyâmet günü, onlara ne de kötü bir yük.


    Adem Uğur : Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!


    Ahmed Hulusi : O suçlarının sonucunu yaşamaları sonsuza dektir! Kıyamet süreci o (suç), onlar için ne kötü bir yüktür!


    Ahmet Tekin : Onlar, o azap içinde ebedî kalırlar. Kıyamet günü, bu, onlar için ne ağır bir sorumluluk, ne kötü bir cezadır.


    Ahmet Varol : Orada sürekli kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!


    Ali Bulaç : O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.


    Ali Fikri Yavuz : Ebedi olarak o azabın altında kalacaklar. Kıyâmet gününde, bu ne fena bir yüktür!..


    Bekir Sadak : Devamli bu gunahin azabinda kalacaklar. Kiyamet gunu onlar icin ne kotudur bu yuk!


    Celal Yıldırım : O günah taşıma (azabı) içinde devamlı kalacak. Bu da Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!


    Diyanet İşleri (eski) : Devamlı bu günahın azabında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için ne kötüdür bu yük!


    Diyanet Vakfi : Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında) ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde bu ne kötü bir yüktür!


    Edip Yüksel : Orada ebedi kalırlar. Diriliş günü bu onlar için ne de kötü bir yüktür.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ebediyyen onun altında kalacaklar ki onlar için Kıyamet günü o ne fena yüktür


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonsuza dek onun altında kalacaklardır. Onlar için kıyamet günü o ne kötü bir yüktür!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Devamlı o azabın altında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için, bu ne fena bir yüktür!


    Fizilal-il Kuran : Onlar ebedi olarak bu yükün altında kalırlar. Kıyamet günü bu yük onlar için ne kötü bir yüktür.


    Gültekin Onan : O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.


    Hasan Basri Çantay : O (günâh) ın (cezası) içinde ebedî kalıcıdırlar. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yükdür!


    Hayrat Neşriyat : (Onlar) onda (o vebâlin altında) ebedî olarak kalıcıdırlar. Kıyâmet gününde, onlar için (bu) ne fenâ bir yüktür!


    İbni Kesir : Onda temelli kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yüktür.


    Muhammed Esed : ebediyyen bu yük altında kalacaktır böyleleri; (bir bilseler,) onlar için Kıyamet Günü'nde ne kötü bir yük olacak bu!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Orada ebedîyyen kalıcılardır ve onlar için Kıyamet gününde (O) ne fena bir yük olmuştur.


    Ömer Öngüt : Bu kimseler o günah yükünün azabı içinde ebedî kalacaklardır. Bu, kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yüktür!


    Şaban Piriş : O yükün altında kalır. Bu kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.


    Suat Yıldırım : O yükün altında daimî olarak kalacaklardır. Kıyamet günü bu yük, onlar için ne ağır bir yük olacak!


    Süleyman Ateş : Sürekli olarak o yükün altında kalacaklardır. Kıyâmet gününde bu, onlar için ne kötü bir yüktür!


    Tefhim-ul Kuran : O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür.


    Ümit Şimşek : Onlar ebediyen o yükün altında kalırlar. Kıyamet gününde onlar için ne kötü bir yüktür o!


    Yaşar Nuri Öztürk : Sürekli olarak o yükün altındadır; kıyamet gününde bu onlar için ne kötü yüktür!

     


  4. يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا




    Yevme yunfehu fîs sûri ve nahşurul mucrimîne yevme izin zurkâ(zurkan).




    1. yevme : o gün

    2. yunfehu : üfürülür

    3. fî es sûri : sur'a

    4. ve nahşuru : ve haşredeceğiz, toplayacağız

    5. el mucrimîne : mücrimler, günahkârlar

    6. yevme izin : izin günü

    7. zurkan : morarmış olarak







    İmam İskender Ali Mihr : O gün ki, sur'a üfürülür. Ve mücrimleri, o izin günü morarmış olarak haşredeceğiz (toplayacağız).


    Diyanet İşleri : O gün günahkârları, (gözleri korkudan donup) gömgök kesilmiş olarak haşredeceğiz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sûrun üfürüleceği gün o mücrimleri gözleri göğermiş bir halde haşrederiz.


    Adem Uğur : O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.


    Ahmed Hulusi : O süreçte Sur'a nefholunur! O gün suçluları gözleri dönmüş bir hâlde haşrederiz.


    Ahmet Tekin : Sûra üfürüleceği gün, işte o gün, biz İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsileri, suçluları, gözleri, bedenleri korkudan pişmanlıktan, donakalmış bir vaziyette mahşerde toplayacağız.


    Ahmet Varol : O gün Sur'a üflenir ve biz suçluları o gün (gözleri ve yüzleri) gök rengine bürünmüş bir halde toplarız.


    Ali Bulaç : Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.


    Ali Fikri Yavuz : SÛR’a (ikinci defa) üfürüleceği günde (kıyamette) ki, biz mücrimleri (müşrikleri) o gün, kör bir halde mahşerde toplayacağız.


    Bekir Sadak : Sura uflendigi gun, iste o gun, suclulari gozleri korkudan gogermis olarak toplariz.


    Celal Yıldırım : O gün Sûr'a üfürülecek, o gün suçlu günahkârları gözleri (korku ve heyecandan) gömgök olarak biraraya toplayacağız.


    Diyanet İşleri (eski) : Sura üflendiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğermiş olarak toplarız.


    Diyanet Vakfi : O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.


    Edip Yüksel : Boruya üfürüldüğü gün, suçluları o gün mavi (kederden yüzleri morarmış) olarak toplarız


    Elmalılı Hamdi Yazır : O gün ki sur üfürülecek ve mücrimler o gün gömgök mahşeri toplayacağız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O gün ki, sura üfrülecek ve suçluları o gün Biz, gömgök mahşere toplayacağız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sûr'a üfürüleceği gün ki biz suçluları o gün, (gözleri korkudan) göğermiş olarak mahşerde toplayacağız.


    Fizilal-il Kuran : Sur'a üflendiği gün, o gün günahkârları korkudan ağarmış gözlerle biraraya toplarız.


    Gültekin Onan : Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.


    Hasan Basri Çantay : (Evet) «Suur» un üfleneceği günde ki biz günahkârları o gün gözleri gömgök bir halde, mahşerde toplayacağız.


    Hayrat Neşriyat : O gün ki, sûra (ikinci kez) üfürülür ve o gün günahkârları, gözleri gömgök (kör)olarak haşrederiz.


    İbni Kesir : Sur'a üflendiği gün, işte o gün; suçluları, gözleri korkudan gövermiş olarak toplarız.


    Muhammed Esed : O Gün ki, sura üflenir; o Gün ki, suçlu olanları, gözleri (korku ve şaşkınlıktan) donuklaşmış olarak bir araya toplayacağız;


    Ömer Nasuhi Bilmen : O gün ki, Sûr'a üfürülür ve o gün mücrimleri gök gözlü olarak haşrederiz.


    Ömer Öngüt : O gün Sur'a üflenir ve biz o gün suçluları gözleri dehşetten göğermiş olarak toplarız.


    Şaban Piriş : Sur’a üflendiği gün, işte o gün suçluları, uyuşmuş bir halde bir araya toplarız.


    Suat Yıldırım : Sûra üfleneceği gün, Biz suçlu kâfirleri, gözleri (korku ve heyecandan) gömgök vaziyette haşredip toplayacağız.


    Süleyman Ateş : O gün Sûr'a üflenir ve o gün suçluları, gömgök (kör bir durumda) süreriz.


    Tefhim-ul Kuran : Sur'a üfürüleceği gün, biz suçlu günahkârları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.


    Ümit Şimşek : Sûra üfürüldüğü gün, mücrimleri korkudan gözleri göğermiş halde toplarız.


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün sûra üfrülür ve günahkârları o gün gözleri gömgök bir halde haşrederiz.
     


  5. يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا




    Yetehâfetûne beynehum in lebistum illâ aşrâ(aşren).




    1. yetehâfetûne : gizlice konuşacaklar

    2. beyne-hum : kendi aralarında

    3. in lebistum : siz kaldınız

    4. illâ
    (in ..... illâ) : ancak, sadece
    : (sadece)

    5. aşren : on (gün)






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar aralarında: “(Dünyada) sadece 10 (gün) kaldınız.” diye gizlice konuşacaklar.


    Diyanet İşleri : (103-104) Aralarında birbirlerine “(Dünya’da) sadece on (gün) kaldınız” diye gizli gizli konuşacaklar. -Onların, hakkında konuşacakları şeyi biz daha iyi biliriz.- O vakit içlerinden en aklı başında olanları, “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Aralarında gizli gizli konuşup ancak derler, on geceden fazla kalmadınız dünyâda.


    Adem Uğur : Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: "Dünyada sadece on gün kaldınız."


    Ahmed Hulusi : Kendi aralarında şöyle fısıldaşırlar: "(Dünya'da) sadece on (saat) kaldınız. "


    Ahmet Tekin : 'Siz dünyada sadece on gün kaldınız' diye kendi aralarında fısıltı halinde konuşacaklar.


    Ahmet Varol : '(Dünyada) sadece on (gün) kaldınız' diye aralarında fısıldaşırlar.


    Ali Bulaç : "(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız" diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.


    Ali Fikri Yavuz : Aralarında (korkularından) gizlice şöyle konuşacaklar: “- Dünyada ancak on gece kaldınız, değil mi?”


    Bekir Sadak : "Siz dunyada sadece on gun eglestiniz» diye, aralarinda sakli sakli konusurlar.


    Celal Yıldırım : Kendi aralarında, «ancak on (gün veya gece) eyleştiniz» diye fısıldaşacaklar.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Siz dünyada sadece on gün eğleştiniz' diye, aralarında saklı saklı konuşurlar.


    Diyanet Vakfi : Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: «Dünyada sadece on gün kaldınız.»


    Edip Yüksel : Aralarında gizli gizli konuşurlar, 'Siz (dünyada) sadece on kaldınız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Ondan fazla durmadınız» diye aralarında gizli gizli konuşacaklar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar, aralarında: «On günden fazla durmadınız.» diye gizli gizli konuşacaklar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Siz dünyada sadece on(gün) kaldınız» diye kendi aralarında gizli gizli konuşurlar.


    Fizilal-il Kuran : Kısık bir ses tonu ile birbirlerine «Siz dünyada sadece on gün kaldınız» derler.


    Gültekin Onan : "(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız" diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.


    Hasan Basri Çantay : Aralarında gizli gizli konuşacaklar, «(Dünyâda) on (gece) den fazla eğlenmediniz» diye.


    Hayrat Neşriyat : Kendi aralarında: '(Dünyada) on (gün)den fazla kalmadınız' diye gizli gizli konuşurlar.


    İbni Kesir : Aralarında gizli gizli konuşarak: Siz, sadece o gün eğleştiniz, derler,


    Muhammed Esed : birbirleriyle fısıldaşarak: "(Dünyada) on (günden) fazla kalmadınız (değil mi)?" diye soracaklar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Aralarında gizlice konuşurlar ki: «(Dünyâda) On günden ziyâde kalmış olmadınız.»


    Ömer Öngüt : Aralarında gizli gizli konuşurlar: “Siz dünyada on günden fazla kalmadınız!”


    Şaban Piriş : Aralarında: -On günden fazla kalmadınız, diye gizli gizli söyleşirler.


    Suat Yıldırım : Kendi aralarında sessizce konuşurken:"Dünyada, olsa olsa on gün kadar bir şey kaldınız." derler.


    Süleyman Ateş : Kendi aralarında gizli gizli, "(dünyâda) On günden fazla kalmadınız" derler.


    Tefhim-ul Kuran : «(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız» diye kendi aralarında fısıldaşacaklar.


    Ümit Şimşek : 'Dünyada olsa olsa on gün kalmışızdır' diye aralarında fısıldaşmaktadırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Aralarında fısıldaşır gibi konuşurlar: "Ancak on gün filan kaldınız."
     


  6. نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا




    Nahnu a’lemu bimâ yekûlûne iz yekûlu emseluhum tarîkaten in lebistum illâ yevmâ(yevmen).




    1. nahnu a'lemu : biz daha iyi biliriz, biliyoruz

    2. bimâ : şeyi

    3. yekûlûne : söylüyorlar

    4. iz yekûlu : söylediği zaman

    5. emselu-hum : onlara emsal olan (en iyi örnek olan, üstün olan)

    6. tarîkaten : yol bakımından

    7. in lebistum illâ : ancak kaldınız

    8. yevmen : bir gün







    İmam İskender Ali Mihr : Onların söyledikleri şeyleri Biz, daha iyi biliriz. Yol bakımından onlara emsal olan “sadece bir gün kaldınız” diyecek.


    Diyanet İşleri : (103-104) Aralarında birbirlerine “(Dünya’da) sadece on (gün) kaldınız” diye gizli gizli konuşacaklar. -Onların, hakkında konuşacakları şeyi biz daha iyi biliriz.- O vakit içlerinden en aklı başında olanları, “Siz sadece bir gün kaldınız” diyecektir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ne dediklerini daha iyi biliriz biz aklı ve yolu yordamı daha düzgün olanın ancak bir günceğiz kaldınız dediği zaman.


    Adem Uğur : Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: "Bir günden fazla kalmadınız" der.


    Ahmed Hulusi : Onların ne dediklerini biz (hakikatleri olarak) daha iyi biliriz; en çok bileni "Sadece bir gün kaldınız" dediğinde.


    Ahmet Tekin : Onların en olgun ve akıllı olanlarının:
    'Orada ancak bir gün kaldınız' diyeceği zaman onların birbirlerine şaşkınlıktan neler söyleyeceklerini biz çok iyi biliriz.


    Ahmet Varol : Onların dediklerini biz daha iyi biliriz. En tutarlı görüş sahipleri de: 'Sadece bir gün kaldınız' der.


    Ali Bulaç : Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: "Siz yalnızca bir gün kaldınız" derler.


    Ali Fikri Yavuz : Aralarında gizlice ne konuşacaklarını biz pek alâ biliriz. Görüşü en üstün olan, (diğerlerine) diyecek ki: “- (dünyada veya kabirde) ancak bir gün kaldınız.”


    Bekir Sadak : Aralarinda konustuklarini Biz daha iyi biliriz. En akillilari: «Sadece bir gun eglestiniz» der. *


    Celal Yıldırım : Aralarında neler konuştuklarını biz daha iyi biliriz. Onların en mutedil ve gidişçe en akıllıları ise, «sadece bir gün eyleştiniz» diyecekler.


    Diyanet İşleri (eski) : Aralarında konuştuklarını Biz daha iyi biliriz. En akıllıları: 'Sadece bir gün eğleştiniz' der.


    Diyanet Vakfi : Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: «Bir günden fazla kalmadınız» der.


    Edip Yüksel : Onların ne konuştuğunu iyi biliriz. En doğru görüşlüleri, 'Siz sadece bir gün kaldınız,' diyordu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gidişce en beri benzerleri «bir günden fazla durmadınız» deyince ne diyeceklerini biz biliriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Görüşü en üstün olanları, «Bir günden fazla durmadınız.» dediği zaman, ne diyeceklerini Biz biliriz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Aralarında ne konuşacaklarını biz çok iyi biliriz. Görüşü en üstün olan: «Ancak bir gün kaldınız» diyecektir.


    Fizilal-il Kuran : Aralarındaki konuşmaları biz herkesten iyi biliriz. Bu arada en isabetli görüşlüleri «Siz dünyada sadece bir gün kaldınız» derler.


    Gültekin Onan : Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: "Siz yalnızca bir gün kaldınız" derler.


    Hasan Basri Çantay : (Aralarında) ne konuşacaklarını biz daha iyi bileniz. Onların gidişi (ve aklı) daha üstün olanları da o zaman: «Bir günden fazla eğlenmediniz» diyecek.


    Hayrat Neşriyat : Onların söylemekte olduklarını en iyi bilen biziz! O vakit onların gidişâtça en akıllı olanı: '(Siz) sâdece bir gün kaldınız' der.


    İbni Kesir : Onların söylediklerini Biz daha iyi biliriz. En akıllıları da: Sadece bir gün eğleştiniz, der.


    Muhammed Esed : İçlerinden en kavrayışlısı: "(Orada) sadece bir tek gün kaldınız!" dediği zaman onların birbirlerine (şaşkınlıktan) neler diyeceklerini de, şüphesiz en iyi Biz biliriz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Biz onların ne diyeceklerini daha ziyâde biliriz, o vakit ki, onların daha mutedilce rey sahipleri olanları diyecektir ki, «Siz bir günden başka kalmış olmadınız.»


    Ömer Öngüt : Aralarında konuştuklarını biz daha iyi biliriz. En akıllıları ise: “Siz dünyada ancak bir gün kaldınız!” der.


    Şaban Piriş : Biz, onların söylediklerini daha iyi biliriz. En akıllıları “sadece bir gün kaldınız der”.


    Suat Yıldırım : Aralarında konuştukları konuyu Biz pek iyi biliriz. Onların en mûtedil ve en makul olanı, o zaman "Siz bir günden daha fazla kalmadınız." diyecek.


    Süleyman Ateş : Onların dedikleri(kalış süresi)ni biz daha iyi biliriz. En akıllıları ise: "Siz yalnız bir gün kaldınız," der.


    Tefhim-ul Kuran : Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: «Siz yalnızca bir gün kaldınız» derler.


    Ümit Şimşek : En aklı başında olanları 'Bir günden fazla kalmadık' dedikleri zaman onların söylediklerini de Biz pek iyi biliyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onların söylemekte olduklarını biz daha iyi biliriz. Yolca en seçkinleri olan şöyle diyordu: "Eni sonu, bir gün kaldınız."
     


  7. وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا




    Ve yes’elûneke anil cibâli fe kul yensifuhâ rabbî nesfâ(nesfen).




    1. ve yes'elûne-ke : ve sana soruyorlar

    2. an el cibâli : dağlar hakkında, dağ(lar)dan

    3. fe kul : o zaman, de

    4. yensifu-hâ : onu savurup atacak

    5. rabbî : Rabbim

    6. nesfen : savurarak





    İmam İskender Ali Mihr : Ve sana dağ(lar)dan soruyorlar. O zaman onlara de ki: “Rabbim onları savurup atacak.”


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Sana dağların (kıyamet günündeki) hâlini soruyorlar. De ki: “Rabbim onları toz edip savuracak.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün dağlar ne olur diye soruyorlar sana; de ki: Rabbim onları un ufak eder, kuma döndürür de savurur.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.


    Ahmed Hulusi : Sana dağlardan sorarlar. . . De ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak. "


    Ahmet Tekin : Sana dağlarla ilgili sualler soruyorlar.
    'Rabbim onları temelinden sökerek ufalayıp toz duman halinde savuracak' de.


    Ahmet Varol : Sana dağlardan soruyorlar. De ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak,


    Ali Bulaç : Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: "Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak"


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), sana dağların kıyâmetteki halini sorarlar(sa), de ki: “- Rabbim onları ufalayıp savuracak.


    Bekir Sadak : (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»


    Celal Yıldırım : (105-106-107) (Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümseklik göreceksin.


    Diyanet İşleri (eski) : (105-10 Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.


    Edip Yüksel : Senden dağları sorarlar. De ki, 'Rabbim onları ufalayıp savuracak.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de sana dağlardan soruyorlar, binaenaleyh de ki: rabbım onları un ufra edip savuracak da


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: «Rabbim, onları un ufak edip savuracak!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: «Rabbim onları ufalayıp savuracak.»


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, sana dağlara ilişkin soru sorarlar. De ki; Rabb'im onları ufalayıp havada savurur.


    Gültekin Onan : Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: "Benim rabbim, onları darmadağın edip savuracak"


    Hasan Basri Çantay : Sana dağları (n kıyamet günündeki haalini) sorarlar. De ki: «Rabbim onları ufalayıb savuracak».


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Sana (kıyâmet gününde) dağlar(ın nasıl olacağın)dan soruyorlar; de ki: 'Rabbim (o gün) onları ufalayıp savuracak!'


    İbni Kesir : Ve sana dağlardan sorarlar. De ki: Rabbım, onları ufalayıp savuracak.


    Muhammed Esed : Ve sana (Kıyamet Günü'nde) dağları(n ne olacağını) soracaklar. O zaman (onlara) de ki: "Rabbim onları toza toprağa çevirip savuracak,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sana dağlardan sorarlar. Binaenaleyh de ki: «Onları Rabbim darmadağın edip savuracaktır.»


    Ömer Öngüt : Resulüm! Sana dağlardan (kıyamet günü ne olacağından) sorarlar. De ki: “Rabbim onları kül gibi ufalayıp savuracak!”


    Şaban Piriş : Sana dağlardan soruyorlar de ki: -Rabbim onları un ufak edecektir.


    Suat Yıldırım : (105-106) Bir de sana o gün, dağların durumunu sorarlar. De ki: "Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak, yerlerini dümdüz, boş vaziyette bırakacak."


    Süleyman Ateş : Sana dağlardan soruyorlar. De ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak!


    Tefhim-ul Kuran : Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: «Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak.»


    Ümit Şimşek : Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sana dağlardan soruyorlar. De ki: "Rabbim onları un ufak edecektir."
     


  8. فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا




    Fe yezeruhâ kâan safsafâ(safsafen).





    1. fe : o zaman, böylece

    2. yezeru-hâ : onu bırakacak

    3. kâan : düz arazi

    4. safsafen : boş, dümdüz





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onu (dağların yerini) boş bir düzlük olarak bırakacaktır.


    Diyanet İşleri : “Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan hâlinde bırakacaktır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yeryüzünü dümdüz bir hâle getirir.


    Adem Uğur : Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.


    Ahmed Hulusi : "Onların yerlerini boş, dümdüz hâlde bırakır. "


    Ahmet Tekin : 'Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak.'


    Ahmet Varol : Yerlerini dümdüz, çırılçıplak halde [6] bırakacaktır.'


    Ali Bulaç : "Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır."


    Ali Fikri Yavuz : Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak.


    Bekir Sadak : (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»


    Celal Yıldırım : (105-106-107) (Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümseklik göreceksin.


    Diyanet İşleri (eski) : (105-10 Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'


    Diyanet Vakfi : Böylece yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.


    Edip Yüksel : 'Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yerlerini düpedüz bomboş bırakacak


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yerlerini dümdüz bomboş bir halde bırakacak:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak.»


    Fizilal-il Kuran : Yerlerini dümdüz ve çırılçıplak bir alana dönüştürür.


    Gültekin Onan : "Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır."


    Hasan Basri Çantay : «(Savuracak) da yerlerini dümdüz bir toprak haalinde bırakacak».


    Hayrat Neşriyat : 'Onları(n yerlerini) dümdüz, bomboş bir hâlde bırakacak!'


    İbni Kesir : Yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek.


    Muhammed Esed : yeri dümdüz ve çıplak bir hale getirecek,


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Artık onları dümdüz, bomboş bir halde bırakacaktır.»


    Ömer Öngüt : “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. ”


    Şaban Piriş : Yerlerini de dümdüz, kuru bir toprak haline getirecektir.


    Suat Yıldırım : (105-106) Bir de sana o gün, dağların durumunu sorarlar. De ki: "Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak, yerlerini dümdüz, boş vaziyette bırakacak."


    Süleyman Ateş : Yerlerini boş, dümdüz bırakacaktır.


    Tefhim-ul Kuran : «Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır.»


    Ümit Şimşek : Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yerlerini bomboş, dümdüz bırakacaktır."
     


  9. لَا تَرَى فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا




    Lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emtâ(emten).




    1. lâ terâ : göremezsin, görmezsin

    2. fî-hâ : onda, orada

    3. ivecen : eğrilik

    4. ve lâ emten : yükseklik, alçaklık, iniş-çıkış






    İmam İskender Ali Mihr : Orada (dağların yerinde) bir eğrilik ya da bir engebe (alçaklık yükseklik) görmezsin.


    Diyanet İşleri : “Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Orada ne bir iniş görebilirsin, ne bir tümsek.


    Adem Uğur : Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.


    Ahmed Hulusi : "Orada ne çukur ne de tümsek görmezsin. "


    Ahmet Tekin : 'Orada ne bir çukur, ne de bir tüm-sek göreceksiniz.'


    Ahmet Varol : Orada ne bir çukur ne de bir tümsek göreceksin.


    Ali Bulaç : "Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek."


    Ali Fikri Yavuz : Onlarda ne bir iniş, ne de bir yokuş göremiyeceksin.


    Bekir Sadak : (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»


    Celal Yıldırım : (105-106-107) (Kıyametin meydana geldiği vakit) dağların (nasıl olacağını) sana soruyorlar. De ki: Rabbim onları darmadağın edecek, ufalayıp savuracak; yerlerini dümdüz pürüzsüz boş olarak bırakacak; artık onda ne bir eğrilik, ne de bir tümseklik göreceksin.


    Diyanet İşleri (eski) : (105-10 Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'


    Diyanet Vakfi : Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin.


    Edip Yüksel : 'Orda ne ufak bir eğrilik ne de bir tümsek göreceksin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onda ne bir eğrilik ne bir yumruluk göremiyeceksin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Orada ne bir eğrilik, ne de bir yumruluk göremeyeceksin.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.»


    Fizilal-il Kuran : O alanda hiçbir engebe, hiçbir tümsek göremezsin.


    Gültekin Onan : "Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek."


    Hasan Basri Çantay : «Onlarda ne bir iniş, ne de bir yokuş görmeyeceksin».


    Hayrat Neşriyat : 'Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin!'


    İbni Kesir : Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.


    Muhammed Esed : (öyle ki) orada ne kıvrım ne de tümsek göreceksin".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Orada ne bir eğrilik ve ne de bir yumruluk göremezsin.


    Ömer Öngüt : “Öyle ki orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebileceksin!”


    Şaban Piriş : Artık orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebilirsin?


    Suat Yıldırım : "Orada artık ne iniş, ne yokuş göreceksin!"


    Süleyman Ateş : Orada ne bir eğrilik, ne de bir tümsek görmeyeceksin.


    Tefhim-ul Kuran : «Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.»


    Ümit Şimşek : Öyle ki, onda ne bir eğim görürsün, ne bir yükseklik.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yerlerinde bir eğrilik de bir yumruluk da görmeyeceksin."
     


  10. يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُ وَخَشَعَت الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَنِ فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا




    Yevme izin yettebiûned dâıye lâ ivece leh(lehu), ve haşeatil asvâtu lir rahmâni fe lâ tesmeu illâ hemsâ(hemsen).




    1. yevme izin : o gün, izin günü

    2. yettebiûne : tâbî olurlar

    3. ed dâıye : çağıran, davet eden

    4. lâ ivece : eğrilik, sapma yoktur

    5. lehu : onun için, onda, onun

    6. ve haşeati : ve kısılır

    7. el asvâtu : sesler

    8. li er rahmâni : Rahmân için, Rahmân'a karşı

    9. fe : o zaman, artık

    10. lâ tesmeu : işitemezsin, işitmezsin

    11. illâ : ancak, den başka

    12. hemsen : bir fısıltı (çok hafif ses)







    İmam İskender Ali Mihr : İzin günü, kendisinde eğrilik olmayan davetçiye tâbî olurlar. Rahmân'a karşı sesler kısılır. O zaman hems (hafif fısıltı)dan başka bir şey (ses) işitmezsin.


    Diyanet İşleri : O gün kendisinden yan çizmek mümkün olmayan davetçiye (İsrâfil’e) uyarlar. Sesler, Rahmân’ın azametinden dolayı kısılmıştır. Artık sadece fısıltı işitebilirsin.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün hiçbir kimse kalmaz ki Allah'a dâvet edene uymasın ve rahmânın heybetinden sesler kesilir, ancak ayak sesleri, tıpırtılar hâlinde duyulabilir.


    Adem Uğur : O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.


    Ahmed Hulusi : O süreçte zorunlu uyulacak davetçiye tâbi olurlar. . . Rahman korkusuyla sesler kesilir. . . Derinden gelen iniltiden başka bir şey işitmezsin.


    Ahmet Tekin : O gün, hiçbir tarafa sapmadan, o çağrıyı yapana, İsrâfil’e uyarlar. Rahmet sahibi, Rahman olan Allah’ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.


    Ahmet Varol : O gün hiçbir tarafa sapmadan çağırıcıya uyarlar. Rahman'a karşı sesler kısılmıştır. Artık bir hışırtıdan başka bir şey duymazsın.


    Ali Bulaç : O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Ali Fikri Yavuz : O kıyâmet gününde, Sûra üfliyen İsrafil’in çağrısına, sağa sola sapmadan, uyub koşacaklar, Öyle ki, RAHMAN’ın azametinden sesler kısılmıştır. Artık bir hışıltıdan başka hiç bir şey işitemezsin.”


    Bekir Sadak : (105-10) 8 Sana daglari sorarlar; de ki: «Rabbim onlari ufalayap savuracak, yerlerini duz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne cukur, ne tumsek goreceksin. O gun, hicbir tarafa sapmadan bir davetciye uyarlar. Sesler Rahman'in heybetinden kisilmistir; ancak bir fisilti isitirsin.»


    Celal Yıldırım : O gün çağrıcıya hiçbir tarafa sapmadan uyarlar. Rahman (kudret ve azametinin heybetin)den sesler kısılmıştır; fısıltı ve hışıltıdan başka bir şey duymazsın.


    Diyanet İşleri (eski) : (105-10 Sana dağları sorarlar; de ki: 'Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin.'


    Diyanet Vakfi : O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.


    Edip Yüksel : O gün, en ufak bir sapma göstermeden çağırıcıya uyarlar. Sesler Rahman'ın huzurunda kısılmıştır; fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O gün da'vetçiye ı'vicasız tebe'ıyyet edecekler öyle ki Rahmanın heybetinden sesler kısılmıştır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O gün davetçiye hiçbir yana sapmadan uyacaklar. Öyle ki, Rahman'ın heybetinden sesler kısılmıştır; artık bir hışırtıdan başka birşey işitmezsin.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O gün, hiçbir tarafa sapmadan o davetçiye (Sûr'a üfleyenin çağrısına) uyarlar. Öyleki, Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka hiçbir şey işitemezsin.


    Fizilal-il Kuran : O gün insanlar, hiç sağa sola sapmaksızın, kendilerini toplamaya çağıran görevlinin adımlarını izlerler. Rahmeti bol olan Allah'ın korkusu ile tüm sesler kısılmıştır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir şey duyamazsın.


    Gültekin Onan : O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahmana karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Hasan Basri Çantay : «O gün o da'vetciye — kendisine muhaalefet etmeksizin — uyub izinden gideceklerdir. Çok esirgeyici (Allahın heybetinden) sesler kısılmışdır. Artık bir hışırtıdan başka bir şey işitmezsin».


    Hayrat Neşriyat : 'O gün (herkes) o çağırıcıya (İsrâfîl’e) uyarlar; ona karşı yan çizmek yoktur. Öyle ki, Rahmân(’ın heybetin)den dolayı sesler kısılmıştır; artık seslerin en hafîfinden(yalvaran dudakların kıpırdaması, korkulu ayakların hışırtısından) başka bir şey işitmezsin!'


    İbni Kesir : O gün; hiç bir tarafa sapmadan o davetçiye uyacaklardır. Sesler, Rahman' ın heybetinden kısılmıştır ve sen; fısıltıdan başka bir şey işitmezsin.


    Muhammed Esed : O Gün herkes, kendisinden kaçıp kurtulmak kabil olmayan bir davetçinin peşinden gider; ve tüm sesler o sınırsız rahmet Sahibi'nin huzurunda saygıyla kısılır; öyle ki yalnızca cansız, baygın bir uğultu işitirsin.


    Ömer Nasuhi Bilmen : O gün çağırana tabî olurlar. Onun için bir eğrilik yoktur ve sesler Rahmân için bir korku ile kısılmıştır. Artık en hafif bir sesten başkasını işitemezsin.


    Ömer Öngüt : O gün insanlar hiçbir tarafa sapmaksızın, (mahşere) çağıranın (İsrafil'in) dâvetine uyarlar. Rahman'ın korkusundan bütün sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Şaban Piriş : O gün hiç sapmadan çağırana uyarlar, sesler Rahman’ın korkusundan kısılmıştır. Fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Suat Yıldırım : O gün insanlar, Hakkın dâvetçisine hiç bir tarafa sapmadan uyarlar. Rahman’ın azametinden dolayı sesler kısılmıştır. Artık bir fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.


    Süleyman Ateş : O gün hiç pürüzü olmayan çağrıcıya uyarlar; (ondan sapma imkânı yoktur). Rahmân'ın huzurunda sesler kısılır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Tefhim-ul Kuran : O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman (olan Allah)'a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.


    Ümit Şimşek : O gün insanlar hiçbir tarafa sapmadan, kendilerini çağıran davetçiye uyarlar. Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır; fısıltıdan başka birşey işitmezsin.


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün, eğip bükmesi olmayan davetçiye uyarlar. Rahman'ın huzurunda sesler kısılır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsiniz.
     


  11. يَوْمَئِذٍ لَّا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا




    Yevme izin lâ tenfauş şefâatu illâ men ezine lehur rahmânu ve radıye lehu kavlâ(kavlen).




    1. yevme izin : o gün, izin günü

    2. lâ tenfau : fayda vermez

    3. eş şefâatu : şefaat

    4. illâ : ancak, den başka

    5. men ezine : izin verdiği kimse

    6. lehu : ona

    7. er rahmânu : Rahmân (Allah)

    8. ve radıye : ve razı oldu

    9. lehu : o, ona, ondan

    10. kavlen : söz






    İmam İskender Ali Mihr : İzin günü, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu (tasarruf rızasının sahibi) kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.


    Diyanet İşleri : O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün rahmânın izin verdiği ve sözünden hoşnût olduğu kimseden başka hiçbir fert şefâat de edemez.


    Adem Uğur : O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.


    Ahmed Hulusi : O gün şefaat fayda vermez. . . Sadece Rahman'ın izin verdiği ve sözüne (illâ Allâh diyen) razı olduğu kimse müstesna!


    Ahmet Tekin : O gün, Rahmet sahibi Rahmanın şefaat edilmesine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkalarına şefaat fayda sağlamayacak; kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati de fayda vermeyecek.


    Ahmet Varol : O gün, kendisine Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.


    Ali Bulaç : O gün, Rahman (olan Allah)'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.


    Ali Fikri Yavuz : O gün, RAHMAN’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.


    Bekir Sadak : O gun Rahman'in izin verdigi ve sozunden hosnut oldugu kimseden baskasinin sefaati fayda vermez.


    Celal Yıldırım : O gün şefaat yarar sağlamaz ; meğerki Rahmân'ın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse şefaat etmiş olsun.


    Diyanet İşleri (eski) : O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.


    Diyanet Vakfi : O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.


    Edip Yüksel : O gün, Rahman'ın izin verdiği ve sözünü uygun gördüğü kimseden başkasının şefaatı (aracılığı) yarar vermez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O gün şefaat faide vermez, ancak Rahmânın izin verdiği ve sözüne razı olduğu kimse müstesnâ


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başka, hiç kimsenin şefaati fayda vermez.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O gün, Rahmân'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaatı fayda vermez.


    Fizilal-il Kuran : O gün rahmeti bol olan Allah'ın izin verdikleri ve sözünden hoşlandıkları dışında hiç kimsenin aracılığı, şefaati işe yaramaz.


    Gültekin Onan : O gün, Rahmanın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.


    Hasan Basri Çantay : O gün çok esirgeyici (Allahın) kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimselerden başkasının şefaati fâide vermez.


    Hayrat Neşriyat : 'O gün, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözce kendisinden râzı olduğu(konuşmasına izin verdiği) kimseden başkasının şefâati fayda vermez.'


    İbni Kesir : O gün; Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.


    Muhammed Esed : O Gün, hakkında sınırsız rahmet Sahibi'nin izin verdiği, sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasına kayırmanın, arka çıkmanın bir yararı olmayacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : O gün şefaat faide vermez, ancak Rahmân kime izin verirse ve kim için söylemeğe razı olursa o müstesna.


    Ömer Öngüt : O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaatı fayda vermez.


    Şaban Piriş : O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.


    Suat Yıldırım : O gün, Rahman’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.


    Süleyman Ateş : O gün Rahmân'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâ'ati fayda vermez.


    Tefhim-ul Kuran : O gün, Rahman (olan Allah)'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.


    Ümit Şimşek : O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna...
     


  12. يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا




    Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bihî ılmâ(ılmen).




    1. ya'lemu : o bilir

    2. mâ beyne eydî-him : onların elleri arasındakini, onların önlerindekini

    3. ve mâ halfe-hum : ve onların arkasındakileri

    4. ve lâ yuhîtûne : ve ihata edemez

    5. bihî : onu

    6. ılmen : ilim olarak, ilimle






    İmam İskender Ali Mihr : (Allah), onların önündeki(leri) ve arkasındaki(leri) (onların geçmişini ve geleceğini) bilir ve onu, ilim ile ihata edemezler (bilemezler).


    Diyanet İşleri : O, önlerindekini ve arkalarındakini (dünyadaki ve ahiretteki durumlarını) bilir. Onların bilgisi ise Rahmân’ı kuşatamaz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Önlerinde ne varsa onu da bilir, artlarında ne varsa onu da ve onların bilgisi, bunu ihata edemez.


    Adem Uğur : O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz:


    Ahmed Hulusi : Onların önlerindekini de, arkalarındakini de (geçmiş ve geleceklerini) bilir. . . O'nun ilmini ihâta edemezler.


    Ahmet Tekin : Allah onların âşikare, saklı gizli yaptıklarını da, gelecekte yapacaklarını da bilir. Onların hiçbirinin ilmi, onu anlamaya, kavramaya yetmez.


    Ahmet Varol : O, onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onlarsa O'nu bilgi bakımından kuşatamazlar.


    Ali Bulaç : O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.


    Bekir Sadak : Allah onlarin gecmislerini de, geleceklerini de bilir. Onlarin hicbirinin ilmi ise O'nu kusatamaz.


    Celal Yıldırım : Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir; onların ilmi ise, O'nu kuşatamaz, kavrayamaz.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.


    Diyanet Vakfi : O, insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.


    Edip Yüksel : Hiç kimse O'nu bilgice kavrayamazken, O onların geçmişini de geleceğini de bilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir, onlar ise onu ılmen ihata edemezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O, onların geleceklerini de bilir geçmişlerini de. Fakat onların bilgisi O'nu kapsayamaz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah, onların geleceklerini de, geçmişlerini de bilir. Onlar ise O'nu ilmen kavrayamazlar.


    Fizilal-il Kuran : Allah, insanların geçmişlerini ve geleceklerini tümü ile bilir,


    Gültekin Onan : O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatamazlar.


    Hasan Basri Çantay : O, onların önlerindekileri de, arkalarındakilerini de bilir. Onların ilmi ise asla bunu kavrayamaz.


    Hayrat Neşriyat : '(O) onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; ve (onlar) bunu ilmen kuşatamazlar.'


    İbni Kesir : O, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onların hiç birinin ilmi asla bunu kavrayamaz.


    Muhammed Esed : (Çünkü) O, insanların gözleri önünde olanı da, onlardan saklı tutulanı da bütünüyle bilmektedir, ama onlar O'nu bilgice asla kuşatamazlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onların ilerisinde olanı da, gerilerinde olanı da bilir. Onlar ise O'nu ilmen ihata edemezler.


    Ömer Öngüt : Allah onların geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Kulların ilmi ise bunu kavrayamaz.


    Şaban Piriş : Allah, önlerindekini de; arkalarındakini de bilir. Onların ilmi bunu kavrayamaz.


    Suat Yıldırım : O, onların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Kulların ilmi ise bunu asla kavrayamaz.


    Süleyman Ateş : O, onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O'nu kavrayamazlar.


    Tefhim-ul Kuran : O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O'nu kavrayıp kuşatmazlar.


    Ümit Şimşek : Allah onların geçmişini de bilir, geleceğini de. Onların bilgisi ise Allah'ı kuşatamaz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onların önden gönderdiklerini de arkada bıraktıklarını da bilir, ama onlar O'nu ilimle kuşatamazlar.
     


  13. وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا




    Ve anetil vucûhu lil hayyil kayyûm(kayyûmi), ve kad hâbe men hamele zulmâ(zulmen).




    1. ve aneti : ve boyun eğdi

    2. el vucûhu : vechler, yüzler, kişiler

    3. li el hayyi : hayy olana (diri, canlı olana)

    4. el kayyûmi : zatı ile kaim olan, kayyum olan

    5. ve kad : ve olmuştu

    6. hâbe : heba oldu, yuvarlanıp (cehenneme) düştü

    7. men hamele : yüklenen kimse

    8. zulmen : zulüm






    İmam İskender Ali Mihr : Hayy ve Kayyum olan (Allah)'a vechler (herkes), boyun eğdi. Ve zulüm yüklenenler heba (cehennemlik) oldular.


    Diyanet İşleri : Bütün yüzler; diri, yaratıklarına hâkim ve onları koruyup gözeten Allah’a boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen, mutlaka hüsrana uğramıştır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bütün yüzler eğilir diri ve her an yarattıklarını tedbîr ve tasarruf eden mâbûda; bir zulüm yükünü yüklenmiş olanlarsa mahrûmiyet içindedir.


    Adem Uğur : Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.


    Ahmed Hulusi : Vechler (yüzler), Hayy ve Kayyum'a zillet ile boyun eğmiştir. . . Bir zulüm yüklenen (halife oluşunu fark edemeden vefat eden) kimse hakikaten kaybetmiştir.


    Ahmet Tekin : Bütün başlar, bütün insanlar ve cinler ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzak, varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran Allah’ın huzurunda eğilmiştir. Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engellemekten, bir zulüm-haksızlık ve şirkten sorumlu olan gerçekten hüsrana uğramıştır, perişan olmuştur.


    Ahmet Varol : Yüzler her zaman diri olan ve her zaman koruyup gözeten (Allah)'a boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen ise kaybetmiştir.


    Ali Bulaç : (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.


    Ali Fikri Yavuz : Bütün yüzler HAYYÜ’L-KAYYÛM olan (ölmeyen ve ezelden beri mevcud olan) Allah’a baş eğmiştir. Bir zulüm yüklenen hakikaten hüsrana uğramıştır.


    Bekir Sadak : insanlar, diri ve her an yaratiklarini gozetip duran Allah'a boyun egmistir. Yuku zulum olan kimse ise husrana ugramistir.


    Celal Yıldırım : Artık bütün yüzler, O hep diri olan ve kendi zatiyle duran ve her şeyi belli kanunla tutan kudrete baş eğmiştir. Zulüm taşıyanlar ise cidden hüsrana uğramıştır.


    Diyanet İşleri (eski) : İnsanlar, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah'a boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.


    Diyanet Vakfi : Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hakim olan Allah için eğilip boyun bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten perişan olmuştur.


    Edip Yüksel : Tüm yüzler O Yaşayan, Ebedi Yönetici'ye çevrilmiştir. Zulüm yüklenenler kaybedecektir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve bütün yüzler o hayyü kayyuma baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen cidden hâib olmuştur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bütün yüzler, o diri ve herşeyi gözetip durana baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bütün yüzler, diri ve bütün yarattıklarını gözetip duran Allah'a baş eğmiştir. Bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır.


    Fizilal-il Kuran : O gün bütün yüzler, diri ve tüm varlıkları gözetip yöneten Allah'ın karşısında öne eğiktir. Sırtında zulüm yükü taşıyanlar perişan olmuşlardır.


    Gültekin Onan : (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.


    Hasan Basri Çantay : (Artık bütün) yüzler (ezelde ve ebedde) diri ve herşey'e bihakkın haakim olan Allaha baş eğmişdir. Zulüm yükü taşıyanlar ise hakıykaten husrâne uğramışdır.


    Hayrat Neşriyat : 'Ve bütün yüzler O Hayy-ı Kayyûm (hayat sâhibi olan ve herşey kendisiyle kaim olan Allah) için (huzûrunda) baş eğmişlerdir; zulüm yüklenen kimse ise, gerçekten hüsrâna uğramıştır.'


    İbni Kesir : Ve bütün yüzler Hayy ve Kayyum olan Allah'a baş eğmiştir. Bir zulüm yükü taşıyanlar ise gerçekten hüsrana uğramıştır.


    Muhammed Esed : Ve var olan her şeyin kaynağı, dayanağı olan O kendine yeterli ebedi, diri varlık önünde (o Gün) yüzler saygı ve hicapla eğilir; ve zulmün yüküyle yüklü olanın soluğu kesilir, gücü tükenir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve yüzler Hayy-ı Kayyûm için zelilâne bir vaziyet almışlardır ve zulmü yüklenmiş olan, muhakkak ki hüsrâna uğramıştır.


    Ömer Öngüt : Bütün yüzler Hayy ve Kayyum olan Allah'a zelil olarak boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen ise gerçekten perişan olmuştur.


    Şaban Piriş : Ve yüzler hayat sahibi, görüp gözetene dönmüştür. Zulüm yüklenen hüsrana uğramıştır.


    Suat Yıldırım : Bütün yüzler, hayatın ve hakimiyetin tam mânasıyla sahibi olan Hayy-u Kayyum’a baş eğmiştir. Zulüm yüklenerek gelen, gerçekten perişan olmuştur.


    Süleyman Ateş : Bütün yüzler, o diri ve yöneticiye boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen perişan olmuştur.


    Tefhim-ul Kuran : (Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir.


    Ümit Şimşek : Yüzler Hayy ve Kayyûm olanın önünde eğilmiştir. Zulüm yüklenen kimse o gün gerçekten ziyana düşmüştür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bütün yüzler o Hayy ve Kayyûm önünde yere inmiştir. Zulüm taşıyan perişan olup gitmiştir.
     


  14. وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْمًا وَلَا هَضْمًا




    Ve men ya’mel mines sâlihâti ve huve mu’minun fe lâ yehâfu zulmen ve lâ hadmâ(hadmen).




    1. ve men : ve kim

    2. ya'mel : amel eder

    3. min es sâlihâti : salih (nefsi ıslâh edici) amellerden

    4. ve huve : ve o

    5. mu'minun : mümin olan

    6. fe : artık

    7. lâ yehâfu : korkmasın

    8. zulmen : zulüm, haksızlık edilmek

    9. ve lâ : ve olmaz

    10. hadmen : haksızlık yapılması, hakedilenin azaltılması, eksiltilmesi hadım edilmesi






    İmam İskender Ali Mihr : Ve mü'min (kalbine îmân yazılmış) olarak salih (nefsi ıslâh edici) amel işleyen kimseler, artık zulümden (kendilerine) haksızlık yapılmasından ve (kazandıkları derecelerin) azaltılmasından korkmasınlar.


    Diyanet İşleri : Kim de inanmış olarak salih ameller işlerse, o, ne zulme uğramaktan korkar, ne yoksun bırakılmaktan.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Fakat inanarak iyi işlerde bulunan ne günâhının arttırılmasından korkar, ne sevâbının eksiltilmesinden.


    Adem Uğur : Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.


    Ahmed Hulusi : Kim imanlı olarak doğru fiiller ortaya koyarsa, o, bir haksızlığa uğramaktan ve hakkının çiğnenmesinden korkmaz.


    Ahmet Tekin : Kim mü’min olarak gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarından ve İslâmî düzenden sorumlu olduğu kısmını hayata geçirir, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün kendisini ilgilendiren alanda bollaşmasını sağlar, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olur, cârî-kalıcı hayırlar-dan-sâlih amellerden imkânları dahilindekileri işlerse, haksızlıktan, zulümden, hakkının çiğnenmesinden korkmaz.


    Ahmet Varol : Kim de mü'min olarak salih ameller işlerse o ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.


    Ali Bulaç : Kim de bir mü'min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne hakkının eksik tutulmasından.


    Ali Fikri Yavuz : Her kim de mü’min olarak salih ameller işlerse, artık o, ne bir zulümden korkar, ne çiğnenmeden (hakkının zayi olmasından).


    Bekir Sadak : inanmis olarak, yararli isler isleyen kimse, haksizliktan ve hakkinin yeneceginden korkmaz.


    Celal Yıldırım : Mü'min iken iyiyararlı amellerde bulunan kimse ne haksızlığa uğramaktan, ne de (sevabının) eksilmesinden korkar.


    Diyanet İşleri (eski) : İnanmış olarak, yararlı işler işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.


    Diyanet Vakfi : Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.


    Edip Yüksel : İnançlı olduğu halde erdemli davrananlar herhangi bir haksızlıktan ve güçlükten korkmayacaktır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim de mü'min olarak salih amellerden işlerse o vakıt o, ne bir zulümden korkar, ne çiğnenmeden


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim de mümin olarak yararlı işler yaparsa, ne bir zulümden korkar, ne de çiğnenmeden.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Her kim de mümin olarak salih amelleri işlerse, artık o, ne bir haksızlıktan ve ne de çiğnenmekden korkar.


    Fizilal-il Kuran : Mü'min oldukları halde iyi ameller işleyenler ne haksızlığa ve ne de ödül kısıntısına uğramaktan korkarlar.


    Gültekin Onan : Kim de (bir) inançlı olarak salih amellerde bulunursa, artık o ne zulümden korksun, ne hakkının eksik tutulmasından.


    Hasan Basri Çantay : Kim, bir mü'min olarak, iyi iyi amel (ve hareket) lerde bulunursa o, ne (seyyiâtının) artırılmasından, ne (hasenatının) ekşitilmesinden endîşe etmez.


    Hayrat Neşriyat : 'Kim mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, ne zulüm edilmekten ne de hakkının yenmesinden korkar.'


    İbni Kesir : Kim de inanmış olarak salih ameller işlerse; o, zulümden ve hakkının yenmesinden korkmaz.


    Muhammed Esed : Buna karşılık, inanıp da dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan kimseye gelince: böyle birinin, haksızlığa uğramaktan ya da (hak ettiği karşılıktan) yoksun bırakılmaktan korkmasına hiçbir sebep yoktur.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve her kim mü'min olduğu halde sâlih amellerden işlerse artık o ne zulme uğramaktan ve ne de sevabının eksilmesinden korkmaz.


    Ömer Öngüt : Kim mümin olarak sâlih amellerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının yeneceğinden korkar.


    Şaban Piriş : Mümin olarak doğruları yapan ise zulümden ve hakkının yenmesinden korkmaz.


    Suat Yıldırım : Mümin olarak güzel ve makbul işler işleyen ise, ne zulümden, ne de haklarının çiğnenmesinden korkar.


    Süleyman Ateş : Kim inanarak iyi olan işlerden yaparsa artık o, ne zulümden, ne de hakkının çiğnenmesinden korkar.


    Tefhim-ul Kuran : Kim de bir mü'min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne de hakkının eksik tutulmasından.


    Ümit Şimşek : İnanmış olarak güzel işler yapan kimse ise, ne bir haksızlığa uğramaktan korkar, ne de ödülünü eksik almaktan.


    Yaşar Nuri Öztürk : Mümin olarak hayra ve barışa yönelik iyilikler yapan ise ne haksızlığa uğratılmaktan korkar ne de ezilip horlanmaktan.
     


  15. وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا




    Ve kezâlike enzelnâhu kur’ânen arabîyyen ve sarrafnâ fîhi minel vaîdi leallehum yettekûne ev yuhdisu lehum zikrâ(zikren).




    1. ve kezâlike : ve böylece

    2. enzelnâ-hu : biz onu indirdik

    3. kur'ânen : Kur'ân

    4. arabîyyen : Arapça olarak

    5. ve sarraf-nâ : ve açıkladık

    6. fî-hi : onda, onun içinde

    7. min el vaîdi : vaadlerden,

    8. lealle-hum : umulur ki, böylece onlar

    9. yettekûne : takva sahibi olurlar

    10. ev : veya

    11. yuhdisu : meydana getirir, oluşur

    12. lehum zikren : onlar için zikir, hatırlatma, öğüt, ibret






    İmam İskender Ali Mihr : Ve böylece Kur'ân'ı Arapça olarak indirdik ve O'nda, vaadedilenleri açıkladık. Böylece takva sahibi olurlar veya onlar için bir zikir (ibret) olur.


    Diyanet İşleri : İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar, yahut onlara bir uyarı versin diye onda tehditleri teker teker sıraladık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İşte biz, belki çekinirler, yahut onlara bir öğüt olur, bir ibret verir diye Arapça olan Kur'ân'ı indirdik ve onda, bâzı tehditleri tekrar tekrar söyledik, açıkladık.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar.


    Ahmed Hulusi : İşte böylece O'nu Arapça bir Kur'ân olarak inzâl ettik; Onun içinde tehditkâr haberleri, sonları, türlü türlü açıkladık. . . Umulur ki korunurlar (arınırlar) yahut (Kur'ân) onlara bir öğüt olur.


    Ahmet Tekin : İşte böyle uyarılar yapmak için biz Kur’ân’ı bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, açık, edebî, Arapça, okunan bir kitap olarak indirdik. Onda ikazları çok yönlü açıkladık. Umulur ki Allah’a sığınmalarına, emirlerine yapışmalarına, günahlardan arınıp azaptan korunmalarına, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranmalarına, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olmalarına yahut onlarda ibret ve uyanış doğurmasına vesile olur.


    Ahmet Varol : İşte onu böyle Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri çeşitli şekillerde açıkladık. Umulur ki sakınırlar ya da bu onlara bir ibret verir.


    Ali Bulaç : Böylece biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.


    Ali Fikri Yavuz : İşte böylece biz, onu Arabca bir KUR’AN olarak indirdik. Onda tehdidlerden nice türlüsünü tekrar tekrar beyan ettik ki, belki sakınır ve takva yolunu tutarlar; yahud o (Kur’an’daki nasihat ve tehditler), onlara bir ibret ve uyanış verir.


    Bekir Sadak : iste Kuran'i, akrabca okunmak uzere indirdik, onda tehditleri turlu turlu acikladik ki belki sakinirlar yahut onlara ibret verir.


    Celal Yıldırım : İşte böylece onu, Arapça Kur'ân olarak indirdik ve tehdîdden (bölümleri ve belgeleri) değişik tekrarlarla açıkladık; ola ki Allah'tan korkup fenalıklardan sakınırlar veya O, onlara yeni bir hatırlama ve idrâk uyanıklığı sağlar.


    Diyanet İşleri (eski) : İşte Kuran'ı, Arapça okunmak üzere indirdik, onda tehditleri türlü türlü açıkladık ki belki sakınırlar yahut onlara ibret verir.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar.


    Edip Yüksel : Biz, böylece onu Arapça bir Kuran olarak indirdik. Erdemli davranırlar veya onlar için bir öğüt olur diye onda geleceğin haberlerini çeşitli biçimlerde açıkladık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve işte onu böyle Arabî bir Kur'an olarak indirdik ve bunda vaîydden türlü şekilde tekrar yaptık, ki belki korunur takvâ yolunu tutarlar, yahud da o, onlara bir zikr ihdas eyler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte böylece Biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri türlü şekillerde tekrarladık ki, belki korunur takva yolunu tutarlar ya da o onlarda bir düşünme, ibret alma meydana getirir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte böylece biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Onda tehditlerden nice türlüsünü tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar, yahut onlara bir ibret ve uyanış verir.


    Fizilal-il Kuran : Biz bu Kur'anı böylece sana Arapça bir kitap olarak indirdik. Bu kitapta çeşitli tehditlere yer verdik ki, insanlar kötülüklerden sakınsınlar ya da gönüllerinde uyarıcı bir iz bırakır.


    Gültekin Onan : Böylece biz onu, Arapça bir Kuran olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.


    Hasan Basri Çantay : Biz onu böylece Arabca bir Kur'an olarak indirdik, onda tehdîdlerden (nicesini) tekrar tekrar açıkladık. Olur ki (meaasîden) korunurlar, yahud o, kendilerinde yeni bir haatıra ve ibret canlandırır.


    Hayrat Neşriyat : İşte böylece onu, Arabca bir Kur’ân olarak indirdik ve onda (yaptığımız)tehdidleri türlü şekillerde açıkladık. Tâ ki onlar (günahlardan) sakınsınlar, ya da (o Kur’ân), onlar için (ders alacakları) bir ibret meydana getirsin.


    İbni Kesir : Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Belki sakınırlar veya onlara ibret verir diye tehditleri açıkladık.


    Muhammed Esed : İşte böylece bu (vahyi mesajı) Biz sana Arap diliyle (ifade edilmiş) bir hitabe olarak indirdik; ve onda her türden uyarıyı apaçık dile getirdik ki, insanlar Bize karşı sorumluluk bilinci taşısınlar; yahut bu (kitap) onlarda yepyeni bir bilinç uyanıklığı meydana getirsin.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve böylece O'nu bir Arabî Kur'an olarak indirdik ve O'nda tehditlerden mükerrer şeyler açıkladık. Belki korunurlar, yahut onlar için bir öğüt vücuda getirmiş olur.


    Ömer Öngüt : Böylece biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda tehditleri tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki Allah'tan korkarlar veya o, kendileri için bir hatırlatma olur.


    Şaban Piriş : -Biz onu işte böyle Arapça Kur’an olarak indirdik. Belki sakınırlar veya onlara ibret olur diye tehditleri o kitapta açıkladık.


    Suat Yıldırım : İşte böylece bu kitabı Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ve onda uyarı ve tehditlerimizi farklı üsluplarla anlattık. Ta ki insanlar Allah’a karşı gelmekten korunsunlar ve ta ki o, kendilerine bir ibret ve uyanış versin.


    Süleyman Ateş : Biz sana onu böyle Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda tehditleri türlü biçimlere çevirip açıkladık ki korunsunlar. Yahut (Kur'ân,) onlara bir hatırlama yaptırsın.


    Tefhim-ul Kuran : Böylece biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur.


    Ümit Şimşek : İşte böylece onu sana Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ve onda tehditlerimizi çeşitli şekillerde açıkladık-tâ ki Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar, yahut bu onlar için bir zikir vesilesi olsun.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz onu işte böyle, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onun içinde tehditleri türlü ifadelerle sıraladık ki sakınabilsinler, yahut da Kur'an onlara yeni bir hatırlatıcı/hatırlatma sunsun.
     


  16. فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا




    Fe teâlallâhul melikul hak(hakku), ve lâ ta’cel bil kur’âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuhu ve kul rabbi zidnî ılmâ(ılmen).




    1. fe : işte

    2. teâlallâhu (teâlâ allâhu) : Allah yücedir

    3. el meliku : hükümdar, düzenleyen ve idare eden, melik olan

    4. el hakku : hak (olan)

    5. ve lâ ta'cel : ve acele etme

    6. bi el kur'âni : Kur'ân'a, Kur'ân için

    7. min kabli : daha önce

    8. en yukdâ : tamamlanması, kada edilmesi

    9. ileyke : sana

    10. vahyu-hu : onun vahyi

    11. ve kul : ve de, söyle

    12. rabbi : Rabbim

    13. zid-nî : bana arttır

    14. ılmen : ilim







    İmam İskender Ali Mihr : İşte Hakk ve Melik olan Allah, Yüce'dir. Ve Kur'ân'ın tamamlanması hususunda O'nun vahyi, sana kada edilmeden (tamamlanmadan) önce acele etme. Ve “Rabbim, benim ilmimi artır.” de.


    Diyanet İşleri : Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme. “Rabbim! İlmimi arttır” de.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Çok yücedir her şeye sâhip ve mutasarrıf olan gerçek Allah ve acele etme Kur'ân'ı okumak için sana vahiy tamamlanmadan ve de ki: Rabbim, bilgimi çoğalt.


    Adem Uğur : Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.


    Ahmed Hulusi : Melik ve Hak olan Allâh ne yücedir! O'nun vahyi sana bitmeden önce Kurân'ı (tekrara) acele etme ve: "Rabbim ilmimi arttır" de.


    Ahmet Tekin : Hükmü her yerde geçerli, varlığında şüphe olmayan gerçek hakan, sultan olan Allah yücedir. Vahyedilmeye devam eden Kur’ân hükümlerinin nihai şekli, bütünlüğü gerçekleştirilip sana bildirilmeden, gerekli açıklamalar yapılmadan, Kur’ân’a dayalı görüş bildirmekte, uygulama yapmakta acele etme.
    'Rabbim, benim ilmimi artır.' de.


    Ahmet Varol : Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'an('ı okuma)da acele etme ve: 'Rabbim! İlmimi artır! de.


    Ali Bulaç : Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: "Rabbim, ilmimi arttır."


    Ali Fikri Yavuz : Hükmünü (emir ve yasaklarını) yerine getiren, Hak olan Allah (bütün noksanlıklardan beri ve) yücedir. (Ey Rasûlüm, Cebraîl tarafından) sana vahy tamamlanmazdan evvel, (unutma korkusu ile) KUR’AN’ı okumada acele etme: “- Rabbim! Benim ilmimi artır.” de.


    Bekir Sadak : Gercek Hukumdar olan Allah Yuce'dir. Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden once, unutmamak icin, tekrarda acele edip durma, «Rabbim! ilmimi artir» de.


    Celal Yıldırım : Hakk olan yegâne hükümdar Allah çok yücedir. Vahiy sana henüz tamamlanmadan Kur'ân'ı (hemen okuyayım diye) acele etme ve de ki: «Rabbim ! İlmimi artır.»


    Diyanet İşleri (eski) : Gerçek hükümdar olan Allah Yüce'dir. Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, 'Rabbim! ilmimi artır' de.


    Diyanet Vakfi : Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve «Rabbim, benim ilmimi artır» de.


    Edip Yüksel : Gerçek Yönetici olan ALLAH çok yücedir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kuran'ı (anlamak için) acele etme ve, 'Rabbim, bilgimi arttır,' de.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Demek ki Allah o hak şehinşah yüksek, çok yüksek, maamafih sana vahyi tamam edilmeden evvel Kur'anı acele etme ve de ki «rabbım artır beni ılimce»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Demek ki Allah, O hak hükümdar, yüceler yücesidir !.. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı okumakta acele etme ve: «Rabbim, benim ilmimi artır!» de.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir. (Ey Muhammed!) Kur'ân sana vahyedilirken, vahiy bitmeden önce (unutma korkusu ile) Kur'ân'ı okumada acele etme; «Rabbim! benim ilmimi artır» de.


    Fizilal-il Kuran : Gerçek egemen olan Allah yücedir. Ey Muhammed, Kur'anın sana vahyedilişi sona ermeden onu okumakta acele etme ve 'Rabb'im bilgimi artır' de!.


    Gültekin Onan : Hak olan, biricik hükümdar olan Tanrı yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kuran'ı (okumada) acele etme ve de ki: "Rabbim ilmimi arttır."


    Hasan Basri Çantay : (Öyle ya, o Hak kelâmıdır. Padişahlar) padişah (ı) olan, Hak olan Allah (ın şaanı) çok yücedir. Sana onun vahyi tamamlanmazdan evvel Kur'an (ı okumada) acele etme, «Rabbim,
    benim ilmimi artır» de.


    Hayrat Neşriyat : İşte gerçek hükümdâr olan Allah, çok yücedir. (Ey Habîbim!) Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’ân’(ı okuma)da acele etme! Ve 'Rabbim! İlmimi artır!' de!


    İbni Kesir : Gerçek hükümdar olan Allah; yücedir. Kur'an sana vahyedilirken; vahiy bitmezden önce unutmamak için acele tekrar edip durma ve: Rabbım, ilmimi artır, de.


    Muhammed Esed : Öyleyse, (bil ki) Allah, var olan her şeyin ötesindeki yüceler yücesidir; mutlak ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai Gerçek'tir; dolayısıyla, Kuran'ın vahyi sana bütünüyle ulaştırılmadan önce onun hakkında (görüş bildirmekte) tezlik gösterme; fakat (daima) "Ey Rabbim, benim ilmimi artır!" de.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık şüphe yok ki, melîk-i hak olan Allah Teâlâ pek müteâlîdir. Ve sana vahyedilmesi tamam olmadan evvel Kur'an'ı okumakta acele etme ve de ki: «Yarabbi! Benim için ilmi artır.»


    Ömer Öngüt : Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Resulüm! Sana onun vahyi bitmeden önce, Kur'an'ı okumakta acele etme. De ki: “Ey Rabbim! İlmimi artır. ”


    Şaban Piriş : Gerçek hükümran olan Allah, yücedir, Vahyi sana tamamlamadan önce Kur’an’a / okumaya acele etme ve “Rabbim bilgimi artır!” de.


    Suat Yıldırım : Demek ki gerçek Hükümdar olan Allah çok Yücedir. Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan unutma endişesi ile Kur’ân’ı okumada acele etme ve: "Ya Rabbî! Benim ilmimi artır." de!


    Süleyman Ateş : Gerçek hükümdar olan Allâh, yücedir. Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kur'ân'ı acele okumağa kalkma; "Rabbim, ilmimi artır!" de.


    Tefhim-ul Kuran : Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki: «Rabbim, ilmimi arttır.»


    Ümit Şimşek : Egemenliğin gerçek sahibi olan Allah herşeyden yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan Kur'ân'da acele etme. Ve 'Rabbim, ilmimi arttır' de.


    Yaşar Nuri Öztürk : O Melik/o hak hükümdar olan Allah, yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce, Kur'an hakkında aceleci olma. Şöyle de:"Rabbim, ilmimi artır!"

     


  17. وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِن قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا




    Ve lekad ahidnâ ilâ âdeme min kablu fe nesîye ve lem necid lehu azmâ(azmen).




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. ahidnâ : biz ahd verdik

    3. ilâ âdeme : Âdem'e

    4. min kablu : daha önce

    5. fe : fakat, ancak

    6. nesîye : unuttu

    7. ve lem necid : ve bulmadık

    8. lehu : onu

    9. azmen : azîmli






    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Âdem (A.S)'a ahd verdik, fakat o unuttu. Ve onu, azîmli bulmadık.


    Diyanet İşleri : Andolsun, bundan önce biz Âdem’e (cennetteki ağacın meyvesinden yeme, diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki daha önce Âdem'le de ahitleşmiştik de unutmuştu ve onu, bilerek, isteyerek günah işleyen bir adam olarak da bulmamıştık.


    Adem Uğur : Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.


    Ahmed Hulusi : Bundan önce Adem'i bilgilendirmiştik. . . (Fakat) O unuttu. . . Onu (uyarıyı uygulamada) azîmli bulmadık.


    Ahmet Tekin : Andolsun, daha önce de, Âdem’e yerine getirmesi gereken emirler ve tavsiyeler vahyetmiştik. O bunları unuttu. Biz onda bir azim, kararlı bir davranış, bir gayret bulamadık.


    Ahmet Varol : Andolsun biz daha önce Adem'e ahid vermiştik ancak o unuttu. Biz onda bir kararlılık bulmadık. [7]


    Ali Bulaç : Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu bundan önce Adem’e (bu ağaçtan yeme diye) emr ettik de unuttu. Biz onda, bir sabır ve sebat bulmadık.


    Bekir Sadak : And olsun ki daha once Adem'e secde edin» demistik; iblis'ten baska hepsi secde etmis, o cekinmisti. *


    Celal Yıldırım : And olsun ki daha önce Âdem'e de emrimizi vermiştik, ama o unuttu, onda bir azim de görmedik.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki daha önce 'Adem'e secde edin' demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.


    Diyanet Vakfi : Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.


    Edip Yüksel : Geçmişte Adem'den söz almıştık; ancak unuttu. Biz onda bir azim ve kararlılık görmedik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Filhakıka bundan evvel Âdeme ahid verdik de unuttu ve biz onda bir azim bulmadık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçek şu ki, bundan önce Adem'e bir emir verdik, ama o unuttu ve Biz onda bir azim de bulmadık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık.


    Fizilal-il Kuran : Biz vaktiyle Adem'e o yasak ağacın meyvasından yememesini tembih ettik. Fakat o bu tembihimizi unuttu. Onda güçlü irade bulamadık.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun biz bundan evvel Âdeme de vahy (ve emr) etmişizdir. Fakat unutdu o. Biz onda bir azim bulmadık.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki, daha önce Âdem’e (yasaklandığı o ağaçtan yememesi için) emir vermiştik; fakat (o bunu) unuttu. (Biz) onda bir azim (bir isyan kasdı ve emrimizde sebat)da bulmadık.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Biz, daha önce Adem'e de ahid vermiştik. Fakat o unuttu ve Biz onda bir azim bulmadık.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, biz Adem'e önceden buyruğumuzu ulaştırmıştık; ne var ki o bunu unuttu; o'nu, yaratılışındaki amaçta azimli ve gayretli bulmadık.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kasem olsun ki, bundan evvel Âdem'e de tavsiyede bulunmuştuk. O ise unuttu ve O'nun için bir azm bulmadık.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz daha önce Âdem'e de ahid vermiştik. Fakat o unuttu. Biz onda azim bulmadık.


    Şaban Piriş : Daha önceleri biz, Adem’e öğüt vermiştik, Fakat onu unuttu. Onu azimli bulmadık.


    Suat Yıldırım : Doğrusu Biz daha önce Âdem’e de vahiy ve emir vermiştik, ne var ki o ahdi unuttu, onda bir azim bulamadık.


    Süleyman Ateş : Andolsun biz, önceden Âdem'e (o ağaçtan yememesini) emretmiştik, unuttu. Biz onda bir azim (ve sebât) bulmadık.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahid vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.


    Ümit Şimşek : Biz daha önce Âdem'e de buyruğumuzu iletmiştik. Fakat o bunu unutuverdi. Doğrusu Biz onda bir azim bulmadık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz daha önce Âdem'e ahit verdik de unuttu; biz onda bir kararlılık bulamadık.

     



  18. وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَى




    Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ.




    1. ve iz kulnâ : ve demiştik

    2. li el melâiketi : meleklere

    3. uscudû : secde edin

    4. li âdeme : Âdem'e

    5. fe : o zaman, hemen

    6. secedû : secde ettiler

    7. illâ : hariç, den başka

    8. iblîse : iblis

    9. ebâ : direndi, yapmadı






    İmam İskender Ali Mihr : Ve meleklere: “Âdem (A.S)'a secde edin!” demiştik. İblis hariç, hemen secde ettiler. O (iblis), direndi (secde etmedi).


    Diyanet İşleri : Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de, İblis’ten başka melekler hemen saygı ile eğilmişler; İblis bundan kaçınmıştı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hani, meleklere demiştik ki: Âdem'e secde edin, onlar da secde etmişlerdi, yalnız İblis secde etmekten çekinmişti.


    Adem Uğur : Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.


    Ahmed Hulusi : Hani biz meleklere (arz kuvvelerine) "Secde edin Adem'e (şuur varlığa)" demiştik de, İblis hariç, (hepsi) hemen secde ettiler. . . (İblis) kaçınmıştı!


    Ahmet Tekin : Hani Meleklere:
    'Âdem’e secde ederek saygı gösterin!' demiştik. İblis hariç melekler secde ederek saygı gösterdiler. O dayattı.


    Ahmet Varol : Biz meleklere: 'Adem'e secde edin' dediğimizde İblis dışında hepsi secde etmişti. O ise kaçınmıştı.


    Ali Bulaç : Hani biz meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diremişti.


    Ali Fikri Yavuz : Bir vakit Meleklere: “- Adem’e hürmet için secde edin.” demiştik de hepsi secde ettiler; İblis müstesna; çekinmişti.


    Bekir Sadak : N/A


    Celal Yıldırım : Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik de onlar secde etmişlerdi; ancak İblîs dayatmış, secde etmemişti.


    Diyanet İşleri (eski) : (116-119) 'Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın' dedik.


    Diyanet Vakfi : Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti.


    Edip Yüksel : 'Adem'e secde edin,' dediğimizde melekler secde ettiler, ancak İblis hariç; o reddetti.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve düşün o vaktı ki: Melâikeye «Âdem için secde edin» dedik, hemen secde ettiler, ancak İblîs dayattı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve o vakti düşün ki, meleklere: «Adem için secde edin!» dedik, hemen secde ettiler;ancak İblis dayattı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir vakit meleklere: «Âdem(e hürmet) için secde edin» demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.


    Fizilal-il Kuran : Hani meleklere «Adem'e secde ediniz» dedik de hemen secde ettiler. Yalnız iblis bu emre uymadı.


    Gültekin Onan : Hani biz meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, İblis"in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o ayak diremişti.


    Hasan Basri Çantay : Hani meleklere: «Âdem için secde edin» demişdik de İblîsden başkaları secde etmişlerdi. O ise dayatmışdı.


    Hayrat Neşriyat : Bir zaman meleklere: 'Âdem’e secde edin!' demiştik; (cinlerden olan) İblis hâriç, hemen secde ettiler; (o İblis ise) diretti.


    İbni Kesir : Hani meleklere demiştik ki: Adem'e secde edin. İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o ise dayatmıştı.


    Muhammed Esed : (Şöyle ki:) Biz meleklere, "Adem'in önünde yere kapanın!" dediğimiz zaman, İblis'in dışında, onların hepsi yere kapandı; (İblis bunu yapmaya) yanaşmadı;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o vakit ki, meleklere dedik, «Âdem'e secde ediniz.» Onlar da hemen secde ediverdiler. İblis müstesna, o kaçındı.


    Ömer Öngüt : Bir zamanlar biz meleklere: “Âdem'e secde edin!” demiştik. Onlar da hemen secde ettiler. Yalnız İblis hariç, o diretmişti.


    Şaban Piriş : Hani meleklere: -Adem için secde edin demiştik de hemen secde ettiler. İblis ise secde etmedi, kaçındı.


    Suat Yıldırım : Düşünün ki Biz, bir vakit meleklere: "Âdem’e secde edin!" dedik. Hepsi secde ettiler, yalnız İblis diretti.


    Süleyman Ateş : Meleklere: "Âdem'e secede edin," demiştik, secde ettiler, yalnız İblis diretti.


    Tefhim-ul Kuran : Hani biz meleklere: «Adem'e secde edin» demiştik, İblis'in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diretmişti.


    Ümit Şimşek : Meleklere 'Âdem'e secde edin' dediğimizde, İblis hariç hepsi secde etti. O ise bundan geri durdu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hani meleklere "Âdem'e secde edin" demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.
     


  19. فَقُلْنَا يَا آدَمُ إِنَّ هَذَا عَدُوٌّ لَّكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقَى




    Fe kulnâ yâ âdemu inne hâzâ aduvvun leke ve li zevcike fe lâ yuhricennekumâ minel cenneti fe teşkâ.




    1. fe : artık, bunun üzerine

    2. kulnâ : biz dedik

    3. yâ âdemu : ey Âdem

    4. inne : muhakkak

    5. hâzâ : bu

    6. aduvvun : düşmandır

    7. leke : sana, senin için

    8. ve li zevci-ke : ve zevcine, zevcin (eşin) için

    9. fe : artık, sonra

    10. lâ yuhricenne-kumâ : sakın sizin ikinizi çıkarmasın

    11. min el cenneti : cennetten

    12. fe : artık, o zaman

    13. teşkâ : şâkî olursunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine, (Âdem A.S'a şöyle) dedik: “Ey Âdem! Muhakkak ki bu (şeytan), senin için ve zevcen (eşin) için düşmandır. Sonra sakının (dikkat edin ki) sizin ikinizi (de) cennetten çıkarmasın. O zaman şâkî olursunuz.


    Diyanet İşleri : Biz de şöyle dedik: “Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra mutsuz olursun.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Demiştik ki: Ey Âdem, şüphe yok ki bu, sana ve eşine düşmandır, sakın sizi cennetten çıkarmasın sonra zahmetlere uğrarsınız.


    Adem Uğur : Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!


    Ahmed Hulusi : Dedik ki: "Ey Adem, kesinlikle şu (iblis, vehmini tahrik eden kendini beden kabul etme fikri) senin ve eşin (bedenin) için bir düşmandır! Sakın sizi (kendinizi şuur {melekî yapı - kuvve} olarak yaşadığınız) cennetten (bedenselliğe - bilinç yaşamı boyutuna) çıkarmasın; sonra şakî (kendini beden sınırlamasının mutsuzluğu içinde bulan ve bunun sonuçlarını yaşayarak yanan) olursun!" Not: Burada anlatılmak istenen, müşahedemizdekine göre özetle şudur: Adem ismiyle işaret edilen, yokken, Allâh Esmâ'sının ihtiva ettiği ruh {mânâlar bütünü} üflenerek, bir "şuur varlık" hâlinde beyinde yani madde bedenden açığa çıkarılmıştır. Beyin bu açığa çıkarılışı kabul edecek şekilde 'tesviye' edildikten sonra, açığa çıkan bu El Esmâ ruhu - data olan şuur varlık, melekî bir yapı - boyut olarak cinsiyetsizdir. Ne var ki beyinin oluşum sürecinde karındaki ikinci beyin denen nöronlar topluluğunun ve diğer organların yolladığı verilerin beyinde oluşturduğu "ben bu bedenim" düşüncesi, iblis tarafından da kullanılarak, Adem'i, kendini beden kabul noktasına düşürmüştür. İblis diye tanımlanan cin türünün, {göze göre görünmez} ışınsal bedenli varlığın, beyine yolladığı impulse ile tahrik ettiği kendini beden olarak kabullenme fikriyle, şuurun hakikati örtülmüş; kendisini, eşi diye tanımlanmış olan beden kabulü noktasına indirmiştir. Beyin, yapısı itibarıyla, veri tabanını oluşturan genetik bilgiler, şartlanmalar, değer yargıları ve bunun getirisi duygular ile çeşitli fikirler doğrultusunda açığa çıkan bilincin, akıl kuvvesini değerlendirmesiyle kendi DÜNYASI İÇİNDE YAŞAR! Bilincin yani oluşmuş benliğin, şuur boyutunu oluşturan Allâh Esmâ'sına 'İman' etmesi ve "orijin BEN"deki özelliklerle yaşayarak farkında olmadığı meleki denen kuvvelere ermesi istenir. Ona bu hatırlatılmak üzere BİLGİ {KİTAP} yollanır! İşin doğrusunun bu olduğu 'hatırlatılmaktadır'. Şuur ise bu bağlardan öte, hakikati Allâh ilmine uzanan melekî kuvve - nurdur. Şuur, kalp veya daha deriniyle hakikati aksettirmesi itibarıyla 'fuad' (Esmâ mânâ özelliklerini beyine yansıtıcılar - kalp nöronları) diye anlatılır. Fuad adıyla işaret edilen hakikati kavrama özelliği ana rahminde 120. günde ya beyne aksettirilir o takdirde kişi "said" olarak nitelendirilir; ya da aksettirilemez ve beyinde bu açılım olmaz, bu defa da o kişi "şaki" diye tanımlanır. Bundan sonra o nöronların işlevi kopyalandığı beyinden devam eder. "Ayna nöronlar" konusunun bir kapsamı da bu olaydır tespitimize göre! Şuurun, eşi olarak kendisine geçici süre verilmiş olan beden ise, kâh maddeden meydana gelmesi itibarıyla 'arzın dabbesi', kâh bedendeki hayvanlarla ortak özellikler dolayısıyla 'en'am', kâh da şuurun melekî vasfını sınırlaması veya örtmesi fikrini beyinde tetiklemesi itibarıyla 'şeytan' diye tanımlanmıştır. "İnsan" diye tanımlanmış "şuur", kendi orijin yapısını, bedende gözünü açması dolayısıyla da unutmuş, 'hatırlamaz' olduğu için 'zikir - hatırlatıcı' gönderilmiştir. Kur'ân bilgisi, 'zikir' yani 'hatırlatıcı'dır. İnsana hakikatini hatırlatmak içindir. Beyin - beden kabulünün getirisi sınırlı - kayıtlı cehennemî bedensel yaşam; şuur boyutundaki melekî boyuttaki seyir ise cennet yaşamı olarak tanımlanmaktadır. Bütün bu olaylar ve cennet - cehennem tasvirleri bir kısım âyetlerde vurgulandığı üzere, tamamıyla misal yollu benzetme ve işaret yollu anlatımdır. Cennet şuur yaşamı ve şuurdan, El Esmâ özelliklerinin açığa çıktığı bir yaşam olduğu içindir ki; biyolojik - hayvansı beden var olmadığı ve dahi söz konusu olmadığı içindir ki; buna dair oluşlar da o boyutta yer almaz. Onun için cennetin gerçekte, çok algı dışı bir yaşam boyutu olduğuna işaret edilmiştir. Konunun detayları ayrı bir kitap mevzuudur. Ancak Kurân'daki işaretlerin yerli yerinde değerlendirilip anlaşılması için bu kadar bir özet anlayışımızı buraya eklemeyi uygun gördüm. Eksik veya yanlış müşahedem oluşmuşsa bağışlanma dilerim. Hakikatini bilen Allâh'tır. A. H. )


    Ahmet Tekin : 'Ey Âdem, bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi Cennet’ten çıkarmasın. Sonra bedbaht olur, sıkıntı çeker, perişan olursun.' dedik.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine dedik ki: 'Ey Adem! Şüphesiz bu, sana da, eşine de düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Sonra zorluk çekersin.'


    Ali Bulaç : Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."


    Ali Fikri Yavuz : Biz de Adem’e şöyle demiştik: “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi Cennetden çıkarmasın; sonra zahmet çekersin.


    Bekir Sadak : (117-11) 9 «Ey Adem! Dogrusu bu, senin ve esinin dusmanidir. Sakin sizi cennetten cikarmasin, yoksa bedbaht olursun. Dogrusu cennette ne acikirsin, ne de ciplak kalirsin; orada ne susarsin de ne de gunesin sicaginda kalirsin» dedik.


    Celal Yıldırım : O sebeple, ya Âdem, dedik, şüphesiz ki bu hem sana hem de eşine düşmandır; sakın sizi Cennet'ten çıkarmasın, sonra sıkıntıya düşersin.


    Diyanet İşleri (eski) : (116-119) 'Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın' dedik.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin!


    Edip Yüksel : 'Adem,' dedik, 'Bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa perişan olursun.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine biz de ya Âdem dedik: haberin olsun bu sana ve zevcene düşmandır, sakın sizi Cennetten çıkarmasın ki sonra bedbaht olursun


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun üzerine Biz de: «Ey Adem, haberin olsun, bu, sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz de (Âdem'e) şöyle demiştik: «Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis) sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun (sıkıntı çeker, perişan olursun).»


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine dedik ki: «Ey Adem, bu şeytan senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa sıkıntı çeker, mutsuz olursun.»


    Gültekin Onan : Bunun üzerine dedik ki: "Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun."


    Hasan Basri Çantay : Biz de: «Ey Âdem, demişdik, hiç şübhesiz ki bu, senin de, zevcenin de düşmanıdır. Bundan dolayı sakın sizi cennetden çıkarmasın o. Sonra zahmete düşersin».


    Hayrat Neşriyat : Hem demiştik: 'Ey Âdem! Şübhesiz ki bu (şeytan), senin ve zevcenin düşmanıdır; o hâlde sakın sizi Cennetten çıkarmasın (buna sebeb olacak bir günahla sizi kandırmasın); yoksa çok sıkıntı çekersin!'


    İbni Kesir : Biz de demiştik ki: Ey Adem, doğrusu bu, hem senin hem de eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa bedbaht olursun.


    Muhammed Esed : ve bunun üzerine Adem'e: "Ey Adem!" dedik, "Gerçek şu ki, bu senin ve eşinin düşmanıdır; öyleyse, dikkat edin, sizi (bu) hasbahçeden çıkarıp da seni bedbaht kılmasın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Biz de demiştik ki: «Ey Âdem! Bu şüphesiz senin için ve refikan için bir düşmandır. Sizi cennetten çıkarmasın, sonra meşakkate düşmüş olursun.»


    Ömer Öngüt : Biz de dedik ki: “Ey Âdem! Bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulur, sıkıntı çekersiniz!”


    Şaban Piriş : -Ey Adem, bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntı çekersin, dedik.


    Suat Yıldırım : Biz de dedik ki: "Âdem! İyi bil ki bu, sana da eşine de tam bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra perişan olur, helâke sürüklenirsin!"


    Süleyman Ateş : Dedik ki: "Ey Âdem, bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın, sizi cennetten çıkarmasın, sonra yorulursun."


    Tefhim-ul Kuran : Bunun üzerine dedik ki: «Ey Adem, bu gerçekten sana da, eşine de düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun.»


    Ümit Şimşek : Biz de 'Ey Âdem,' buyurduk. 'İşte bu senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın o sizi Cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine biz şöyle demiştik: "Ey Âdem! Şu, senin de eşinin de düşmanıdır, dikkat et de sizi cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun."
     


  20. إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعْرَى




    İnne leke ellâ tecûa fîhâ ve lâ ta’râ.




    1. inne : muhakkak

    2. leke : senin için

    3. ellâ : olmaz, yoktur

    4. tecûa

    (cûa) : senin ac‎kman
    : (ac‎kt‎)

    5. fî-hâ : orada

    6. ve lâ ta'râ
    (arida) : ve sen ç‎plak kalmazs‎n
    : (ç‎plak oldu)






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki senin için orada (cennette) ac‎kmak ve ç‎plak kalmak yoktur.


    Diyanet ف‏leri : “قüphesiz senin için orada aç kalmak, ç‎plak kalmak yoktur.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : اünkü aç kalmaman da ancak oradad‎r, ç‎plak kalmaman da.


    Adem Uًur : قimdi burada senin için ne ac‎kmak vard‎r, ne de ç‎plak kalmak.


    Ahmed Hulusi : "Oysa senin için onda (biyolojik - hayvans‎ - madde beden olmad‎ً‎ için) ne ac‎kma (hissi) var ne de ç‎plak kalma!"


    Ahmet Tekin : 'Senin ac‎kmaman ve ç‎plak kal-maman ancak Cennet’te mümkündür.'


    Ahmet Varol : قüphesiz sen orada ac‎kmayacak ve ç‎plak kalmayacaks‎n.


    Ali Bulaç : قüphesiz ki, senin ac‎kmaman ve ç‎plak kalmaman orda (cennette kalmana baًl‎)d‎r."


    Ali Fikri Yavuz : اünkü senin ac‎kman ve ç‎plak kalmaman (ancak) Cennettedir.


    Bekir Sadak : (117-11) 9 «Ey Adem! Dogrusu bu, senin ve esinin dusmanidir. Sakin sizi cennetten cikarmasin, yoksa bedbaht olursun. Dogrusu cennette ne acikirsin, ne de ciplak kalirsin; orada ne susarsin de ne de gunesin sicaginda kalirsin» dedik.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki senin ac‎kmaman ve ç‎plak kalmaman Cennet'tedir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (116-119) 'Ey Adem! Doًrusu bu, senin ve e‏inin dü‏man‎d‎r. Sak‎n sizi cennetten ç‎karmas‎n, yoksa bedbaht olursun. Doًrusu cennette ne ac‎k‎rs‎n, ne de ç‎plak kal‎rs‎n; orada ne susars‎n ne de güne‏in s‎caً‎nda kal‎rs‎n' dedik.


    Diyanet Vakfi : قimdi burada senin için ne ac‎kmak vard‎r, ne de ç‎plak kalmak.


    Edip Yüksel : 'Burda ne ac‎k‎rs‎n, ne de aç‎kta kal‎rs‎n.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : اünkü senin ac‎kmaman, ç‎plak kalmaman oradad‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : اünkü senin ac‎kmaman ve ç‎plak kalmaman oradad‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «Doًrusu senin ac‎kmaman ve ç‎plak kalmaman (ancak) cennettedir.»


    Fizilal-il Kuran : قimdi cennette ac‎kmayacaks‎n, ç‎plak kalmayacaks‎n.


    Gültekin Onan : قüphesiz ki, senin ac‎kmaman ve ç‎plak kalmaman orda (cennette kalmana baًl‎)d‎r."


    Hasan Basri اantay : «اünkü senin ac‎kmaman, ç‎plak kalmaman hep oradad‎r».


    Hayrat Ne‏riyat : 'Doًrusu senin burada ne ac‎kman, ne de ç‎plak kalman vard‎r.'


    فbni Kesir : Zira cennette ne ac‎k‎rs‎n, ne de ç‎plak kal‎rs‎n.


    Muhammed Esed : (O hasbahçe ki,) orada ac‎kmaman ve kendini ç‎plak hissetmemen saًlanm‎‏t‎r;


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Muhakkak ki, senin için orada ac‎kmak da yoktur, ç‎plak kalmak da yoktur.»


    ضmer ضngüt : “Doًrusu cennette senin için ne ac‎kmak ne de ç‎plak kalmak vard‎r. ”


    قaban Piri‏ : Oysa cennette ne ac‎k‎rs‎n ne de aç‎k kal‎rs‎n.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (118-119) "Sen cennette asla açl‎k çekmeyecek, asla ç‎plak kalmayacaks‎n. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güne‏in kavurucu s‎caً‎na mâruz kalmayacaks‎n.


    Süleyman Ate‏ : "قimdi burada ac‎kmayacaks‎n, ç‎plak kalmayacaks‎n."


    Tefhim-ul Kuran : قüphesiz ki, senin ac‎kmaman ve ç‎plak kalmaman orda (cennette kalmana baًl‎) d‎r.»


    ـmit قim‏ek : 'Orada senin için ne açl‎k vard‎r, ne ç‎plakl‎k.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Senin burada ne ac‎kman sِz konusudur ne de ç‎plak kalman."
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş