Kuran-ı Kerim TÂHÂ Suresi Türkçe Meali ve Türkce Açıklaması, Kuranı Kerim Taha Suresi açıklaması, Ta

goktepeli26 7 Haz 2013



  1. وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى




    Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.




    1. ve edalle : ve dalâlette bıraktı

    2. fir'avnu : firavun

    3. kavme-hu : kendi kavmini

    4. ve mâ hedâ : ve hidayete mani oldu, hidayetten men etti







    İmam İskender Ali Mihr : Ve firavun, kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidayetten men etti.


    Diyanet İşleri : Firavun, halkını saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve saptırdı kavmini Firavun ve doğru yola sevketmedi onları.


    Adem Uğur : Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.


    Ahmed Hulusi : Firavun, halkını saptırdı, doğru yola kılavuzlamadı.


    Ahmet Tekin : Firavun kavmini, başlarına buyruk hale getirerek, hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine imkân sağladı. Allah’ın peygamberi vasıtasıyla öğrettiği doğru, hak yolu da göstermedi, öğretmedi.


    Ahmet Varol : Firavun kavmini saptırdı ve onları doğru yola yöneltmedi.


    Ali Bulaç : Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.


    Ali Fikri Yavuz : Böylece Firavun, kavmini sapıklığa sürükledi, hidayete götürmedi.


    Bekir Sadak : Firavun, milletini saptirdi, onlara dogru yolu gostermedi.


    Celal Yıldırım : Fir'avn, kavmini (doğru yoldan) saptırdı ve onlara (bir türlü) doğru yolu göstermedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.


    Diyanet Vakfi : Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola sevketmedi.


    Edip Yüksel : Firavun, halkını saptırdı, doğru yola iletmedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Velhasıl Firavn kavmini dalâlete sürükledi, hidayete götürmedi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Velhasıl Firavun kavmini sapıklığa sürükledi, doğru yola götürmedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Böylece Firavun kavmini yanlış yola sürükledi ve doğru yola götürmedi.


    Fizilal-il Kuran : Firavun, soydaşlarını sapıklığa sürükledi, onları doğru yola iletemedi.


    Gültekin Onan : Firavun kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.


    Hasan Basri Çantay : Fir'avn, kavmini sapdırdı (ğı gibi onları) doğru yola (da) iletemedi,


    Hayrat Neşriyat : İşte Fir'avun, kavmini dalâlete düşürdü ve hak yola sevk etmedi.


    İbni Kesir : Firavun kavmini saptırdı ve onlara doğru yolu göstermedi.


    Muhammed Esed : Çünkü Firavun halkını saptırmış ve (onlara) doğru yolu göstermemişti.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Fir'avun, kavmini sapıklığa düşürdü ve onları doğru bir yola götüremedi.


    Ömer Öngüt : Firavun kavmini saptırdı ve onlara doğru yolu gösteremedi.


    Şaban Piriş : Firavun, kavmini saptırmış doğru yolu göstermemişti.


    Suat Yıldırım : Böylece Firavun halkını kurtuluşa değil, yanlış yola, çıkmaza götürdü.


    Süleyman Ateş : Fir'avn toplumunu saptırdı, doğru yola iletmedi.


    Tefhim-ul Kuran : Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi.


    Ümit Şimşek : Firavun kavmini doğru yola çıkarmamış, saptırmıştı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Firavun kendi toplumunu saptırmıştı; kılavuzluk edemedi.
     


  2. يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ قَدْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ عَدُوِّكُمْ وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى




    Yâ benî isrâîle kad enceynâkum min aduvvikum ve vâadnâkum cânibet tûril eymene ve nezzelnâ aleykumul menne ves selvâ.




    1. yâ benî isrâîle : ey İsrailoğulları

    2. kad : olmuştu

    3. enceynâ-kum : sizi kurtardık

    4. min aduvvi-kum : düşmanlarınızdan

    5. ve vâadnâ-kum : ve sizinle vaadleştik

    6. cânibe : yan tarafında

    7. et tûri : Tur

    8. el eymene : sağ taraf

    9. ve nezzelnâ : ve biz indirdik

    10. aleykum : üzerinize, size

    11. el menne : kudret helvası

    12. ve es selvâ : ve bıldırcın







    İmam İskender Ali Mihr : Ey benî İsrail! Sizi düşmanınızdan kurtarmıştık. Ve Tur'un sağ tarafında sizinle (buluşmak üzere) vaadleştik ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.


    Diyanet İşleri : (Allah, şöyle dedi:) “Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tûr’un sağ yanını va’dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey İsrâiloğulları, sizi kurtardık düşmanlarınızdan, sözleştik sizinle Tûrun sağ yanında ve size kudret helvasıyla bıldırcın yağdırdık.


    Adem Uğur : Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.


    Ahmed Hulusi : Ey İsrailoğulları! Gerçekten biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tur'un (Sina Dağı) sağ yanında size vadettik. . . Sizin üzerinize kudret helvası ve bıldırcın kuşu tenzîl ettik.


    Ahmet Tekin : 'Ey İsrailoğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr’un ( dağın) sağ tarafına gelmeniz için sizinle sözleştik. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.'


    Ahmet Varol : Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanında size vaadde bulunduk ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik.


    Ali Bulaç : Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Ey İsrail Oğulları! Sizi düşmanınızdan (Firavun’dan) kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında (Mûsa’ya Tevrat’ı indirmek üzere) size vaad verdik; üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.


    Bekir Sadak : Ey israilogullari! Sizleri dusmaninizdan kurtardik, Tur'un sag yanini size vadettik ve uzerinize kudret helvasiyla bildircin indirdik.


    Celal Yıldırım : Ey İsrail oğulları! Sizi cidden düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafında size va'de verdik ve üzerinize kudret helvasiyle bıldırcın kuşu indirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanını size vadettik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.


    Diyanet Vakfi : Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.


    Edip Yüksel : Ey İsrail oğulları, sizi düşmanlarınızdan kurtarmış, Sina dağının sağ yanında size söz vermiş ve üzerinize Menna ve bıldırcın indirmiştik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey Benî İsraîl! Sizi düşmanınızdan kurtardık ve size Tûrun sağ tarafına va'd verdik ve üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey İsrail oğulları! Sizi gerçekten düşmanınızdan kurtardık, Tur dağının sağ yanında size söz verdik ve sizlere kudret helvası ile bıldırcın indirdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik, üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik.


    Fizilal-il Kuran : Ey İsrailoğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık. Size Tur'un sağ yanında Tevrat'ı indirmeyi vadettik. Size gökten kudret helvası ile bıldırcın indirdik.


    Gültekin Onan : Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.


    Hasan Basri Çantay : Ey İsrâîl oğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık. «Tuur» un sağ yanında size va'de verdik ve sizin üstünüze kudret helvasıyle bıldırcın indirdik.


    Hayrat Neşriyat : Ey İsrâiloğulları! Şübhesiz sizi (böylece) düşmanınızdan kurtardık; Tûr’un sağ tarafında (buluşmak üzere) sizinle sözleştik ve size (pek muhtaç kaldığınız o çölde) kudret helvası ile bıldırcın indirdik.


    İbni Kesir : Ey İsrailoğulları; sizleri düşmanınızdan kurtardık ve size Tur'un sağ yanını vaad eetik. Ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.


    Muhammed Esed : Ey İsrailoğulları! (Böylece) sizi düşmanınızın elinden kurtardık ve (sonra) Sina Dağı'nın sağ yamacında sizinle bir andlaşma yaptık; ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ey İsrailoğulları! Sizi muhakkak ki, düşmanınızdan halâs ettik ve size Tûr'un sağ cânibini vaadettik ve sizin üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.


    Ömer Öngüt : Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr'un sağ tarafında sizinle sözleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik.


    Şaban Piriş : -Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tûr’un sağ tarafını size vaadettik. Size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.


    Suat Yıldırım : Ey İsrail evlatları! Sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur’un sağ tarafında Mûsâ ile konuşmayı size vâd ettik. Size çölde kudret helvasıyla bıldırcın lütfettik.


    Süleyman Ateş : Ey İsrâil oğulları, biz sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tûr'un sağ yanında, (Mûsâ ile konuşmayı) size va'dettik; üzerinize kudret helvasıyle bıldırcın indirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.


    Ümit Şimşek : Ey İsrailoğulları! Biz sizi düşmanınızdan kurtardık; size Tûr'un sağ tarafında bir söz verdik; üzerinize de kudret helvası ile bıldırcın indirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ey İsrailoğulları, şu bir gerçek ki, biz sizi düşmanınızdan kurtardık. Tûr'un sağ yanında size vaatte bulunduk. Ve üstünüze kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
     



  3. كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَى




    Kulû min tayyibâti mâ rezaknâkum ve lâ tatgav fîhi fe yahılle aleykum gadabî ve men yahlil aleyhi gadabî fe kad hevâ.




    1. kulû : yeyin

    2. min tayyibâti : temiz ve helâl olanlardan

    3. mâ rezaknâ-kum : sizi rızıklandırdığımız şeyler

    4. ve lâ tatgav : ve azgınlık (nankörlük) yapmayın

    5. fî-hi : onda, bu konuda

    6. fe : artık, bundan sonra, aksi halde

    7. yahılle : iner

    8. aleykum : sizin üzerinize

    9. gadabî : benim gazabım

    10. ve men yahlil : ve kime inerse

    11. aleyhi : üzerine, ona

    12. gadabî : benim gazabım

    13. fe : artık, bundan sonra

    14. kad : olmuştur

    15. hevâ : heva oldu (dalâlete düştü)






    İmam İskender Ali Mihr : Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yeyin. Ve onda (yediğiniz şeylerde) azgınlık (nankörlük) etmeyin. Aksi halde size gazabım iner. Ve kimin üzerine gazabım inerse, artık o heva olmuştur (nefsinin hevasına tâbî olup dalâlete düşmüştür).


    Diyanet İşleri : “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin. Bu konuda aşırı da gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım da kimin üzerine inerse, o muhakkak helâk olmuş demektir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sizi rızıklandırdığımız tertemiz şeyleri yiyin ve bu hususta taşkınlık etmeyin, sonra size gazabım vâcip olur ve kime gazabım vâcip olursa uçuruma yuvarlanır, helâk olur gider.


    Adem Uğur : Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.


    Ahmed Hulusi : Sizi beslemekte olduğumuz yaşam gıdalarının temiz olanlarından yeyin ve onda aşırı gitmeyin. . . Yoksa üzerinizde (yaptıklarınızın sonucu olarak) gazabım açığa çıkar. Kimin üzerinde gazabım açığa çıkarsa hakikaten o derin düşüştedir.


    Ahmet Tekin : 'Size rızık olarak verdiğimizin helâlinden, temizinden, sağlıklısından lezizinden yeyin. Bu hu-susta ölçüyü aşmayın, taşkınlık ve nankörlük etmeyin ki, üzerinize gazabım inmesin. Kimin üzerine gazabım inerse, o artık mahvolmuştur.'


    Ahmet Varol : Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin ve bu konuda taşkınlık etmeyin. Yoksa gazabım üzerinize iner. Kimin üzerine gazabım inerse, o, uçuruma yuvarlanmıştır.


    Ali Bulaç : Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.


    Ali Fikri Yavuz : Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yeyin ve rızık hususunda taşkınlık (israf ve nankörlük) etmeyin ki, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o uçuruma düşmüştür.


    Bekir Sadak : Size verdigimiz riziklarin temizlerinden yiyin, bunda asiri gitmeyin ki gazabimi haketmeyesiniz. Gazabimi hakeden kimse muhakkak mahvolur.


    Celal Yıldırım : Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yeyin; bunda azgınlık ve taşkınlık etmeyin, sonra gazabım size gerekli olur. Kimin üzerine gazabım gerekli olursa, şüphesiz ki o uçuruma yuvarlanıp düşer.


    Diyanet İşleri (eski) : Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı haketmeyesiniz. Gazabımı hakeden kimse muhakkak mahvolur.


    Diyanet Vakfi : Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.


    Edip Yüksel : Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyiniz ve bu konuda taşkınlıkta bulunmayın; yoksa gazabıma uğrarsınız. Gazabıma uğrayanlar düşmüştür.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Size verdiğimiz rızıkların en hoşlarından yeyin ve hakkında tuğyan etmeyin ki sonra üzerinize gadabım iner, her kim üzerine de gadabım inerse o uçuruma gider


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Size verdiğimiz rızıkların en hoşlarından yiyin ve o hususta taşkınlık yapmayın ki, sonra gazabım iner üzerinize; her kimin üzerine de gazabım inerse, o uçuruma gider.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Size verdiğimiz rızıkların en temizlerinden yiyin ve bunda taşkınlık etmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o mahvolur.


    Fizilal-il Kuran : Size sunduğumuz temiz rızıklardan yiyiniz. Yiyeceklere ilişkin sınırlarımızı çiğnemeyiniz. Yoksa gazabıma çarpılırsınız. Kim gazabıma çarpılırsa mahvolur.


    Gültekin Onan : Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner; benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o tepetaklak düşer.


    Hasan Basri Çantay : Size rızklandığımız şeylerin en temizlerinden yeyin, bu hususda taşkınlık (ve nankörlük) etmeyin. Sonra üstünüze gazabım vaacıb olur. Benim gazabım da kimin üzerine vaacıb olursa muhakkak ki o, (helak uçurumuna) yuvarlanmışdır.


    Hayrat Neşriyat : Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin; bu hususda aşırı gitmeyin; yoksa üzerinize gazabım vâcib olur! Kimin de üzerine gazabım vâcib olursa, artık gerçekten (o, uçuruma düşüp) helâk olmuştur.


    İbni Kesir : Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yeyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı hak etmeyesiniz. Gazabımı hak eden, muhakkak mahvolmuştur.


    Muhammed Esed : (ve şöyle dedik:) "Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve hoş şeylerden yiyin ama bunda ölçüyü aşmayın; yoksa, gazabıma uğrarsınız; Benim gazabıma uğrayan kimse, bilin ki, gerçekten kendini bütünüyle yıkıma sürükleyen kimsedir!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz ve onda aşırı gitmeyiniz, sonra üzerinize gazabım teveccüh eder ve kimin üzerine gazabım teveccüh ederse artık helâk olmuş olur.


    Ömer Öngüt : Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin, bu hususta taşkınlık (ve nankörlük) etmeyin. Sonra gazabım üzerinize iner. Gazabım kimin üzerine inerse, şüphesiz ki o mahvolur.


    Şaban Piriş : Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin. Bu hususta azgınlık etmeyin. Yoksa gazabıma uğrarsınız. Gazabıma uğrayan yok olur gider.


    Suat Yıldırım : O halde size verdiğimiz rızıkların en hoş ve temiz olanlarından yiyin, ama bu hususta taşkınlık yapmayın, yoksa gazabım tepenize iniverir. Kimi de gazabım çarparsa artık o uçuruma düşmüştür.


    Süleyman Ateş : "Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yeyin, ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner, kimin üstüne gazabım inerse o, düşmüş(mahvolmuş)tur.


    Tefhim-ul Kuran : Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür.


    Ümit Şimşek : Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin. Sakın bunlarda haddi aşmayın; yoksa gazabıma müstehak olursunuz. Gazabımı hak eden ise, helâk çukuruna yuvarlanmış demektir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin! Bu konuda azgınlık etmeyin! Yoksa öfkem üzerinize çöker. Ve kimin üstüne öfkem inerse o uçuruma gider.
     


  4. وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِّمَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى




    Ve innî le gaffârun li men tâbe ve âmene ve amile sâlihan summehtedâ.




    1. ve in-nî : ve muhakkak ki ben

    2. le gaffârun : elbette, mutlaka gafur olan, mağfiret eden (günahları

    3. li men : kimse için

    4. tâbe : tövbe etti (mürşidin önünde)

    5. ve âmene : ve âmenû oldu (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı diledi) ve kalbine îmân yazılıp mü'min oldu

    6. ve amile sâlihan : ve salih ameller (nefsi ıslâh edici ameller) yaptı

    7. summe : sonra

    8. ihtedâ : hidayete erdirildi






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki Ben, (mürşidin önünde 12 ihsanla) tövbe edenler ve (ikinci defa) âmenû (kalbine îmân yazıldığı için îmânı artan mü'min) olanlar ve salih amel (zikir) yapanlar (nefsi ıslâh edici amel işleyenler) için mutlaka Gaffar'ım (onların günahlarını sevaba çevirenim). Sonra onlar, (Benim tarafımdan) hidayete erdirilir (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştırılır).


    Diyanet İşleri : “Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki ben bütün suçlarını örterim tövbe edip inananın ve iyi işlerde bulunup sonra da doğru yolu bulanın.


    Adem Uğur : Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki ben, tövbe eden (hakikatine yakışmayan davranışlarını fark edip pişmanlıkla dönen), iman eden ve imanın gereklerini uygulayan, sonra da doğru yolu bulan kimseye elbette Ğaffar'ım.


    Ahmet Tekin : Ben tevbe ederek, isyandan vazgeçip bana itaate yönelenleri, iman edip, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenleri, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşma-sını sağlayanları, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenleri, artık doğru yolda sebat eden kimseleri daima koruma kalkanına alırım, bağışlarım.


    Ahmet Varol : Şüphesiz ben tevbe eden, iman eden, salih amel işleyen sonra hidayete eren için çok bağışlayıcıyım.


    Ali Bulaç : Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.


    Ali Fikri Yavuz : Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için Gaffar’ım (çok bağışlayıcıyım).


    Bekir Sadak : Dogrusu Ben, tevbe edeni, inanip yararli is isleyerek dogru yola gireni bagislarim.


    Celal Yıldırım : Şüphesiz ki ben tevbe edipinanan ve iyi yararlı amelde bulunduktan sonra doğru yolu bulanı çok bağışlayanım.


    Diyanet İşleri (eski) : Doğrusu Ben, tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.


    Diyanet Vakfi : Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.


    Edip Yüksel : Tevbe eden, inanan, erdemli yaşayan ve sürekli doğruyu arayanlar için Bağışlayıcıyım.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bununla beraber şübhe yok ki ben, tevbe eden ve iyman edip salih amel yapan, sonra da doğru giden kimse için gaffarım


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bununla birlikte, Ben tevbe eden, iman edip yararlı işler yapan sonra da doğru giden kimse için çok bağışlayıcıyım, şüphesiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.


    Fizilal-il Kuran : Kuşku yok ki, ben tövbe edip iman edenlere iyi ameller işleyip doğru yoldan ayrılmayanlara karşı affediciyim.


    Gültekin Onan : Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.


    Hasan Basri Çantay : (Bununla beraber) şübhesiz ki ben tevbe ve îman edenleri, iyi iyi amel (ve hareket) de bulunanları, sonra da doğru yolda (ölünceye kadar) sebat edenleri elbette çok yarlığayıcıyım.


    Hayrat Neşriyat : Şübhesiz ki ben, tevbe eden ve îmân edip sâlih amel işleyen, sonra da hidâyette(sebât edip, sabırlı) olan kimseye karşı elbette çok mağfiret ediciyim.


    İbni Kesir : Muhakkak ki ben; tevbe edeni, inanarak salih amel işleyeni sonra da doğru yola gireni elbette bağışlayanım.


    Muhammed Esed : Bununla birlikte, yine unutmayın ki, pişman olup doğru yola dönen, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan ve bundan sonra da doğru yolda yürüyen kimse için gerçek bağışlayıcı Benim.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, Ben tevbe eden ve imân eyleyen ve sâlih amelde bulunan, sonra da doğru yolda sebat gösteren kimse için çok yarlığayıcıyım.


    Ömer Öngüt : Bununla beraber şüphe yok ki ben, tevbe eden, iman edip sâlih amel işleyen, sonra da hak yolunda (ölünceye kadar) sebat eden kimseyi elbette çok bağışlayıcıyım.


    Şaban Piriş : Ben, elbette, tevbe edeni ve iman edip, doğruları yapanı sonra da doğru yolda yürüyeni bağışlarım.


    Suat Yıldırım : Şu da muhakkak ki inkârdan dönüş yapan, iman eden, güzel ve makbul işler yapan, böylece doğru yola giren kimseyi de affederim.


    Süleyman Ateş : "Ve Ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra da yola gelen kimseye karşı çok bağışlayıcıyımdır."


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım.


    Ümit Şimşek : Bununla beraber, tevbe ederek iman eden, güzel işler yapan ve doğru yola yönelen kimse için de Ben çok bağışlayıcıyımdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve ben, tövbe eden, inanan, hayra ve barışa yönelik iş yapıp sonra da düzgün bir biçimde yol alan kimseye karşı, gerçekten çok affediciyim, Gaffâr'ım.


    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız.


    Abdullah Aydın : (Bununla beraber) Şüphesiz ki ben, tövbe edip îmân edenleri, iyi işlerde bulunanları, sonra da hak yolunda sebat gösterenleri elbette çok bağışlayıcıyım.


    Ahmet Davudoğlu : Bununla beraber, hiç şüphe yok ki ben, tevbekâr olan ve îmân edip yararlı iş gören, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım.


    Ali Arslan : Ben (şirkten ve günahtan) tövbe eden ve salih amel işleyen sonra da doğru yolda sebat eden kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyım.


    Arif Pamuk : Doğrusu ben, tevbe edeni, inanan ve yararlı iş yapanı, sonra da doğru yola gireni elbette bağışlarım.


    Ayntabî Mehmet Efendi : (Maamafih) Ben, (şirkten) tevbe ve (vâhdaniyyetime) îmân edenler, sâlih amel işleyenler, sonra da doğru yolu tutanlar hakkında muhakkak ki Gaffar'ım.


    Bahaeddin Sağlam : Ve kesinlikle ben, dönüş yaparak îmân edip salih ameller yaptıktan sonra, doğru yolda gitmeye devam eden kişi için çok bağışlayanım.


    Diyanet Vakfı (1993) : Şu da muhakkak ki ben, tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.


    Hasan Tahsin Feyizli : (Bunula beraber) Şüphesiz ben, tövbe edenleri, iman edip iyi işler yapanları, sonra doğru yolu tutanları elbette çok bağışlayıcıyımdır.


    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : Doğrusu ben, tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.


    Hüseyin Kaleli : “Şüphesiz ben de Tevbe eden ve îman eden, hem de yararlı iş yapan sonra hidâyette sebat eden kimseye elbette çok mağfiret edenim.”


    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : İnkardan dönüp tövbe eden, iman edip güzel işler yapan ve hidayete devam eden kimse için de, muhakkak ki Ben çok bağışlayıcıyımdır.


    Mustafa İslamoğlu : Ama şu da var ki Ben, af dileyip samimiyetle Bana yönelen, iman eden ve erdemli davranan, nihayet doğru yolda olan herkesi tekrar tekrar bağışlayan biriyim!


    Nedim Yılmaz : Şu bir gerçek ki; Ben Allah’a dönen, îmân edip salih amel işleyen sonra da doğru yol üzerinde devam edenleri bağışlarım.


    Ömer Rıza Doğrul : Hiç şüphe yok ki Ben, tövbe edenleri, doğru dürüst işler işleyenleri, doğru yolu tutanları yarlığayıcıyım.


    Talat Koçyiğit : Şüphesiz ben tövbe edeni, îmân edip salih amel işleyen ve sonrada doğru yola girenler için çok bağışlayıcıyım.


    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : Bununla beraber ben, tövbe eden, îmân edip salih amel işleyen ve sonra da hidayete giden kimseyi elbette mağfiret ediciyim.


    Bir Heyet : Kim inkardan vazgeçip tövbe eder, iman edip salih amel işler ve hidayete devam ederse, şüphesiz ki ben, onu çokca bağışlarım.
     


  5. وَمَا أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَا مُوسَى




    Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ.




    1. ve mâ a'cele-ke : ve sana acele ettiren nedir

    2. an kavmi-ke : seni kavminden

    3. yâ mûsâ : ey Musa






    İmam İskender Ali Mihr : Ey Musa! Seni, kavminden (ayırıp) sana acele ettiren nedir?


    Diyanet İşleri : (Mûsâ, Tûr’a varınca): “Seni, acele ile kavminden uzaklaştıran nedir, ey Mûsâ?” (dedik.)


    Abdulbaki Gölpınarlı : Neden acele ettin, kavminden ayrıldın da geldin ey Mûsâ?


    Adem Uğur : Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!


    Ahmed Hulusi : "Seni halkından acele ile uzaklaştıran nedir, yâ Musa?"


    Ahmet Tekin : 'Ey Mûsâ, seni acele ile kavminden ayrılıp buraya gelmeye sevkeden sebep nedir?' diye sorduk.


    Ahmet Varol : 'Seni kavminden çabucak ayrılmaya yönelten sebep nedir, ey Musa?'


    Ali Bulaç : "Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa?"


    Ali Fikri Yavuz : Ey Mûsa! (Tür dağında Tevrat’ı almak için yola çıktığın yetmiş kişilik) kavminden seni acele ile (ayırıp ileri) geçiren ne?”


    Bekir Sadak : «usa! Seni milletinden daha cabuk gelmeye sevkeden nedir?» dedik.


    Celal Yıldırım : Ey Musâ ! Seni kavminden önce acele ettirip getiren nedir ?


    Diyanet İşleri (eski) : 'Musa! Seni milletinden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir?' dedik.


    Diyanet Vakfi : Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa!


    Edip Yüksel : 'Niçin halkını bırakmakta acele ettin, Musa?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem seni acele ile kavminden geçiren, ne ya Musâ?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hem seni kavminden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir, ey Musa?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ey Musa! Seni kavminden (ayırıp) daha çabuk (gelmeye) sevkeden nedir?» (dedik.)


    Fizilal-il Kuran : Ey Musa, «soydaşlarının önünden koşup gelmenin sebebi nedir?»


    Gültekin Onan : "Seni kavminden 'çarçabuk ayrılmaya iten' nedir ey Musa?"


    Hasan Basri Çantay : Ey Musa, seni kavminden (ayırıb böyle) acele etdiren (sebeb) nedir?


    Hayrat Neşriyat : Ve (Allah buyurdu ki:) 'Seni kavminden (ayırıp) acele ettiren nedir, ey Mûsâ!'


    İbni Kesir : Ey Musa; seni, kavminden daha çabuk gelmeye sevk eden nedir?


    Muhammed Esed : (Ve Allah Musa'ya:) "Kavmini geride yalnız bırakacak kadar seni tez canlı kılan nedir, ey Musa?" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ya Mûsa! Seni kavminden (ayırıp) aceleye düşüren nedir?


    Ömer Öngüt : “Seni kavminden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir ey Musa?”


    Şaban Piriş : Allah: -Ey Musa seni kavminden daha önce gelmeye sevk eden nedir?


    Suat Yıldırım : Hem seni halkından çabucak ayrılıp gelmeye sevkeden sebep ne ey Mûsâ?


    Süleyman Ateş : "Seni kavminden çabucak ayrıl(ıp gel)meğe sevk eden nedir? (Niçin onları hemen bırakıp geldin) ey Mûsâ?" (dedik).


    Tefhim-ul Kuran : «Ey Musa, seni kavminden çabucak ayrılıp gelmeye sevk eden nedir?»


    Ümit Şimşek : 'Ey Musa, seni kavminden ayrılmakta acele ettiren ne?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?
     


  6. قَالَ هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى




    Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltu ileyke rabbi li terdâ.




    1. kâle : dedi

    2. hum : onlar

    3. ulâi : onlar

    4. alâ eserî : benim izim üzerinde

    5. ve aciltu : ve acele ettim

    6. ileyke : sana

    7. rabbi : Rabbim

    8. li terdâ : senin rızan için, senin razı olman (için)






    İmam İskender Ali Mihr : (Musa A.S): “Onlar, onlar benim izim üzerindeler (benim arkamdan geliyorlar). Ve Rabbim ben, Senin rızan için (Sana gelmekte) acele ettim.” dedi.


    Diyanet İşleri : Mûsâ, şöyle dedi: “Onlar, işte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : İşte dedi, onlar da arkamdan geliyorlar ve ben yâ Rabbi, benden daha fazla râzı olasın diye acele ettim.


    Adem Uğur : Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.


    Ahmed Hulusi : (Musa) dedi ki: "Rabbim, acelemin sebebi rızanı kazanmaktır. Onlar benim izimdeler. . . "


    Ahmet Tekin : 'Onlar benim izimdeler. Rabbim sen razı olasın diye, ben sana çabucak geldim.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Onlar da benim izimdedirler. Rabbim! Hoşnud olasın diye sana (gelmekte) acele ettim.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Onlar arkamda izin üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim Rabbim."


    Ali Fikri Yavuz : Mûsa dedi ki: “- Onlar, benim izim üzeredirler (beni takip ediyorlar). Ben, sana acele ettim ki, Rabbim hoşnud olasın.”


    Bekir Sadak : Musa: «Onlar ardimdadir, Rabbim! Hosnut olman icin Sana acele geldim» dedi.


    Celal Yıldırım : Musâ dedi ki: Onlar, işte onlar izim üzerinde geliyorlar. Rabbim ! Sana (gelmekte) acele ettim, razı olasın diye.


    Diyanet İşleri (eski) : Musa: 'Onlar ardımdadır, Rabbim! Hoşnut olman için Sana acele geldim' dedi.


    Diyanet Vakfi : Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.


    Edip Yüksel : 'Onlar öğretimi izliyorlar,' dedi, 'Hoşnut olasın diye sana doğru acele ettim, Rabbim.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar, dedi, benim izim üzerindeler ve ben sana acele ettim ki rabbım hoşnud olasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa: «Onlar, benim izimin üzerindeler ve ben, hoşnut olasın diye, sana gelmekte acele ettim ey Rabbim!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Musa: «Onlar benim izimdeler (arkamdan beni takip edip geliyorlar). Ben sana acele ettim (geldim) ki, hoşnud olasın» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Musa, «Ya Rabbi, işte onlar da arkamdan geliyorlar. Ben önlerinden koşarak sana geldim ki, hoşnutluğunu kazanayım» dedi.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim rabbim."


    Hasan Basri Çantay : Dedi: Onlar, işte onlar da benim ardımca (geliyorlar). Ben sana yönelerek acele etdim ki, yârab, (benden daha çok) hoşnud olasın».


    Hayrat Neşriyat : (Mûsâ) dedi ki: 'İşte onlar da arkamdalar; Rabbim! Râzı olman için sana(gelmekte) acele ettim.'


    İbni Kesir : Dedi ki: Onlar izim üzerindedirler. Rabbım, hoşnud olman için sana çabucak geldim.


    Muhammed Esed : (Musa:) "Ben Seni hoşnut etmek için, ey Rabbim, Sana varmakta tezlik gösterirken, onlar benim izimde yürüyorlar" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Onlar da beni takip etmektedirler. Ve Rabbim ben Senin için acele ettim ki, (benden) razı olasın.»


    Ömer Öngüt : “Onlar benim ardımdan geliyorlar. Rabbim! Hoşnut olman için sana acele geldim. ” dedi.


    Şaban Piriş : Musa: -Onlar benim izimden geliyorlar, dedi. Rabbim, hoşnut olman için acele ettim.


    Suat Yıldırım : "Onlar," dedi, "beni izliyorlar. Benden daha çok razı olman için sana kavuşmakta acele davrandım ya Rabbî!"


    Süleyman Ateş : Dedi: "Onlar benim arkamdan geliyorlar, ya Rabbi râzı olman için sana çabuk geldim."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Onlar arkamda izin üzerindedirler, hoşnut kalman için, sana gelmekte acele ettim Rabbim.»


    Ümit Şimşek : Musa 'Onlar benim izimdeler,' dedi. 'Ben ise Seni hoşnut etmek için aceleyle Sana geldim.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Onlar, benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!"
     


  7. قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِن بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ




    Kâle fe innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumus sâmiriyy(sâmiriyyu).




    1. kâle : dedi

    2. fe : böylece, artık

    3. in-nâ : muhakkak biz

    4. kad : olmuştu

    5. fetennâ : imtihan ettik

    6. kavme-ke : senin kavmin

    7. min ba'di-ke : senden sonra

    8. ve edalle-hum : ve onları dalâlete düşürdü

    9. es sâmiriyyu : Samiri






    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ): “Muhakkak ki Biz, böylece senin kavmini, senden sonra imtihan etmiştik. Ve Samiri, onları dalâlete düşürdü.” dedi.


    Diyanet İşleri : Allah, “Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Sâmirî onları saptırdı” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şüphe yok ki dedi, biz senden sonra kavmini sınadık ve doğru yoldan çıkardı Sâmirî.


    Adem Uğur : Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.


    Ahmed Hulusi : (Rabbi) dedi ki: "Doğrusu biz senden sonra kavmini, anlayış seviyelerini görsünler diye denedik. . . Onları Samirî (Firavun sarayından kaçıp aralarına katılan Mısırlı istidraç sahibi birisi) saptırdı!"
    Ahmet Tekin : 'Biz, senin ardından kavmini imtihan ettik. Sâmirî, onların hak yoldan uzaklaşarak dalâleti tercihlerinin yolunu açtı.' buyurdu.


    Ahmet Varol : (Allah) dedi ki: 'Biz senden sonra kavmini imtihan ettik. SâmirŒ onları saptırdı.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp saptırdı."


    Ali Fikri Yavuz : Allah buyurdu: “- Biz, senden sonra (kavminden ayrılıp yerine Harûn’u bıraktıktan sonra) kavmini fitneye düşürdük (imtihana çektik). Samirî, onları (buzağıya taptırmakla) saptırdı.”


    Bekir Sadak : Allah: «Dogrusu Biz, senden sonra milletini sinadik; Samiri onlari saptirdi» dedi.


    Celal Yıldırım : Rabbı ona: Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik; Sâmiriy onları saptırdı.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah: 'Doğrusu Biz, senden sonra milletini sınadık; Samiri onları saptırdı' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.


    Edip Yüksel : 'Halkını, senden sonra sınadık. Samiri onları saptırdı,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Amma dedi: biz senin ardından kavmini fitneye düşürdük, Sâmirî onları şaşırttı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah: «Ama Biz, senin ardından kavmini fitneye düşürdük ve Samiri onları saptırdı.» buyurdu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah: «Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Allah dedi ki «Biz senin arkandan soydaşlarını sınavdan geçirdik ve Samiri onları yoldan çıkardı.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp saptırdı."


    Hasan Basri Çantay : Buyurdu: «Biz senden sonra kavmini imtihaan etdik. Sâmiriy onları sapdırdı».


    Hayrat Neşriyat : (Allah:) 'Fakat muhakkak ki biz, senden (yola çıkmandan) sonra kavmini gerçekten imtihân ettik; Sâmirî onları dalâlete düşürdü' buyurdu.


    İbni Kesir : Buyurdu: Doğrusu biz, senden sonra kavmini sınadık ve Samiri de onları saptırdı.


    Muhammed Esed : (Allah:) "Öyleyse bil ki" dedi, "senin yokluğunda Biz kavmini sınadık; ve Samiri onları yoldan çıkardı."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyurdu ki: «Biz senden sonra kavmini fitneye düşürdük ve onları Sâmirî saptırdı.»


    Ömer Öngüt : Allah buyurdu: “Biz senden sonra kavmini imtihana çektik. Sâmirî onları saptırdı. ”


    Şaban Piriş : -Biz, senden sonra kavmini imtihan ettik. Samiri onları saptırdı, dedi.


    Suat Yıldırım : Allah buyurdu: "Sen öyle biliyorsun amma onlar senin izinde değiller, Zira Biz senin ayrılmandan sonra halkını sınadık ve Samirî onları yoldan çıkardı."


    Süleyman Ateş : (Allâh): "Ama biz senden sonra kavmini sınadık. Samiri onları saptırdı" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Biz senden sonra kavmini deneme (fitne) den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp saptırdı.»


    Ümit Şimşek : Allah buyurdu ki: 'Biz senden sonra kavmini imtihan ettik; Sâmirî de onları saptırdı.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Buyurdu: "Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı."
     


  8. فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ يَا قَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ أَمْ أَرَدتُّمْ أَن يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُم مَّوْعِدِي




    Fe recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifâ(esifen), kâle yâ kavmi e lem yaıdkum rabbukum va’den hasenâ(hasenen), e fe tâle aleykumul ahdu em eredtum en yahılle aleykum gadabun min rabbikum fe ahleftum mev’ıdî.




    1. fe : o zaman, böylece

    2. recea : geri döndü

    3. mûsâ : Musa

    4. ilâ kavmi-hi : kendi kavmine

    5. gadbâne : öfkeli olarak, öfkeyle

    6. esifen : üzüntülü olarak, üzülerek

    7. kâle : dedi

    8. yâ kavmi : ey kavmim

    9. e lem : olmadı mı

    10. yaıd-kum : size vaadetti

    11. rabbu-kum : sizin Rabbiniz

    12. va'den : vaad

    13. hasenen : güzel

    14. e fe tâle : buna rağmen (süre) uzun mu

    15. aleykum : size

    16. el ahdu : ahd

    17. em eredtum : yoksa siz istediniz mi

    18. en yahılle : inmesi

    19. aleykum : sizin üzerinize, size

    20. gadabun : gazap

    21. min rabbi-kum : Rabbinizden

    22. fe : artık, bu sebeple

    23. ahleftum : yerine getirmediniz, döndünüz, ihtilâfa düştünüz

    24. mev'ıdî : bana verilen vaad, benim vaadim






    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine Musa (A.S), esefle (üzülerek) gadapla (öfkeyle) kavmine döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size, güzel bir vaadle vaadetmedi mi? Buna rağmen ahd süresi size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinize inmesini mi istediniz? Bu sebeple mi vaadimi (sizden aldığım vaadi) yerine getirmediniz?” dedi.


    Diyanet İşleri : Bunun üzerine Mûsâ, öfke dolu ve üzgün bir hâlde halkına döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz, size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Mûsâ, öfkeli bir halde hayıflanarak kavmine döndü de ey kavmim dedi, Rabbiniz size güzel bir tarzda vaitte bulunmadı mı, çok mu uzun sürdü sizden ayrılışım, yoksa Rabbinizin gazabının vâcip olmasını mı dilediniz size de bana verdiğiniz sözden caydınız?


    Adem Uğur : Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?


    Ahmed Hulusi : Musa, kızgın ve üzgün olarak kavmine döndü. . . Dedi ki: "Ey halkım. . . Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? Bu söz süreci size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinizde açığa çıkmasını dilediniz de bu yüzden mi sözünüzü tutmadınız?"


    Ahmet Tekin : Mûsâ, hemen, öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü.
    'Ey kavmim, Rabbiniz size doğru, hak vaatte bulunmamış mıydı? Size bu süre uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden size bir gazap inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan va’dinizden döndünüz?' dedi.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine Musa öfkeli ve tasalı olarak kavmine döndü. 'Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Aradan geçen zaman size uzun mu geldi yoksa Rabbiniz katından üzerinize bir gazap inmesini mi istediniz ki bana olan sözünüzden döndünüz?' dedi.


    Ali Bulaç : Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi?
    Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"


    Ali Fikri Yavuz : Hemen Mûsa, öfkeli ve kederli olarak kavmine döndü. (Onlara şöyle) dedi: “- Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Üzerinize zaman mı uzadı, yoksa Rabbinizden size gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden (Allah’a iman sözünüzden) caydınız.”


    Bekir Sadak : Musa, milletine kizgin ve uzgun olarak dondu. «Ey milletim! Rabbiniz size guzel bir vaadde bulunmadi mi? Uzun bir zaman mi gecti, yoksa Rabbinizin gazabina mi ugramak istediniz de bana verdiginiz sozden caydiniz?» dedi.


    Celal Yıldırım : Bunun üzerine Musâ, öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü de, «ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'dde bulunmadı mı ? Yoksa ayrılışım, va'dedilen süreden size uzun mu geldi? Yoksa Rabbınızın gazabının size gerekli olmasını mı arzu ettiniz de bana verdiğiniz sözden caydınız ?» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Musa, milletine kızgın ve üzgün olarak döndü. 'Ey milletim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?' dedi.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?


    Edip Yüksel : Musa, kızgın ve hayal kırıklığına uğramış olarak halkına döndü ve, 'Halkım, Rabbiniz size güzel bir söz vermemiş miydi? Bekleyemediniz mi? Yoksa, Rabbinizin gazabına uğramak için mi benimle yaptığınız sözleşmeyi bozdunuz,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derhal Musâ kavmine gadabnâk esefnâk olarak döndü, ey kavmım dedi: rabbınız size güzel bir va'd va'detmedi mi? Zaman mı uzadı? Yoksa üzerinize rabbınızdan bir gadab inmesini arzu ettinizde mi bana olan va'dinize hulfettiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak hemen kavmine döndü: «Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'dde bulunmadı mı? Zaman mı uzadı, yoksa başınıza Rabbinizden bir gazap inmesini arzu ettiniz de mi bana verdiğiniz sözü tutmadınız?» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hemen Musa öfkeli ve üzgün olarak kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: «Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaad ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabbinizden size bir gazab inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?»


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine Musa soydaşlarının yanına öfkeli ve üzgün olarak döndü. Onlara dedi ki: «Rabb'iniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Sizden ayrılalı çok uzun bir zaman mı geçti, yoksa Allah'ın gazabına çarpılmak istediniz de mi bana verdiğiniz sözden caydınız?


    Gültekin Onan : Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: "Ey kavmim, rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?"


    Hasan Basri Çantay : Derhal Musa öfkeli ve tasalı olarak kavmine döndü: «Ey kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir va'd ile söz vermedi mi? Yoksa (ayrılışımın üzerinden) sizce çok zaman mı (geçib) uzadı? Yahud Rabbinizden size bir gazab vâcib olmasını mı istediniz de bana olan vadinizden caydınız»?


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine Mûsâ kızgın ve üzgün olarak kavmine geri döndü dedi ki: 'Ey kavmim! Rabbiniz size (Tevrât’ı vermek için) güzel bir va'd ile va'dde bulunmamış mıydı? Yoksa (sizden ayrıldığım) müddet size uzun mu geldi? Yâhut Rabbinizden üzerinize bir gazabın vâcib olmasını mı istediniz ki (îmanda sebât edeceğinize dâir) bana verdiğiniz sözden döndünüz?'


    İbni Kesir : Musa kavmine kızgın ve üzgün olarak döndü ve: Ey kavmim; Rabbınız size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti aradan, yoksa Rabbınızın gazabına uğramak istediniz de mi bana verdiğiniz sözden caydınız? dedi.


    Muhammed Esed : Bunun üzerine Musa öfke ve üzüntüyle dolu olarak kavminin yanına döndü (Ve onlara:) "Ey kavmim!" diye çıkıştı, "Rabbiniz size güzel bir söz vermemiş miydi? Peki, bu söz(ün gerçekleşmesi) size çok mu uzak göründü? Yoksa, Rabbinizin gazabına uğramanıza mı karar verildi ki bana verdiğiniz sözden böyle döndünüz?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık Mûsa, kavminin yanına gazaplı bir halde mahzun olarak avdet etti. Dedi ki: «Ey kavmim! Size Rabbiniz güzel bir vaad ile vaadetmiş değil mi idi? Yoksa üzerinize zaman mı uzadı? Yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazap hulûlunu mu arzu ettiniz ki, bana olan vaadinize muhalefette bulundunuz?»


    Ömer Öngüt : Musa kavmine çok kızgın ve üzüntülü olarak döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti aradan? Yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” dedi.


    Şaban Piriş : -Musa kavmine kızgın ve üzgün olarak döndü. -Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Aradan çok uzun bir zaman mı geçti yoksa; Rabbinizin gazabına uğramayı istediniz de bana verdiğiniz sözden döndünüz?


    Suat Yıldırım : Mûsâ derhal son derece kızgın ve üzgün olarak halkına döndü: "Ey milletim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Verilen sözün üzerinden çok uzun süre mi geçti, yoksa Rabbinizin gazabının tepenize inmesini mi istiyorsunuz ki bana olan vâdinizden caydınız?"


    Süleyman Ateş : Bunun üzerine Mûsâ, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: "Ey Kavmim, dedi, Rabbiniz size güzel bir va'idde bulunmamış mıydı? Süre mi size uzun geldi (zamanla verdiğiniz sözü unuttunuz mu)? Yoksa Rabbinizden bir gazabın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız (beni izlemediniz)?"


    Tefhim-ul Kuran : Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: «Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadte bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?»


    Ümit Şimşek : Musa kızgın ve üzgün şekilde kavmine döndü. 'Ey kavmim,' dedi. 'Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Bu ahdin üzerinden çok mu zaman geçti, yahut Rabbinizin gazabına müstehak olmak mı istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: "Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?"
     


  9. قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذَلِكَ أَلْقَى السَّامِرِيُّ




    Kâlû mâ ahlefnâ mev’ıdeke bi melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâren min zînetil kavmi fe kazefnâhâ fe kezâlike elkâs sâmiriyy(sâmiriyyu).




    1. kâlû : dediler

    2. mâ ahlefnâ : biz dönmedik, hilâf etmedik

    3. mev'ıde-ke : sana vaadimizden

    4. bi melki-nâ
    (mülk) : kendi isteğimizle (irademizle)
    : (güç, kuvvet, idare)

    5. ve lâkin-nâ : ve lâkin biz, ancak biz

    6. hummil-nâ : bize yüklendi

    7. evzâren : ağırlıklar

    8. min zîneti : süs eşyalarından

    9. el kavmi : kavim

    10. fe : böylece, bu yüzden

    11. kazefnâ-hâ : biz onu (onları) attık

    12. fe : o zaman, sonra

    13. kezâlike : işte böyle, böylece, bunun gibi

    14. elkâ : attı

    15. es sâmiriyyu : Samiri






    İmam İskender Ali Mihr : “Sana vaadettiğimizden kendi isteğimizle dönmedik. Ve lâkin bize, o kavmin ziynetleri (altın süs eşyaları) yüklenmişti. Bu yüzden onları (eritmek üzere ateşe) attık. Sonra Samiri de attı.” dediler.


    Diyanet İşleri : Şöyle dediler: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. Fakat biz Mısır halkının mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. İşte onları ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dediler ki: Sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık biz, fakat Mısırlıların ziynet eşyâlarını almıştık ya, onları, erisin diye ateşe attık, böyle telkin etti Sâmirî.


    Adem Uğur : Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Biz kasıtlı olarak sana muhalefet etmedik. . . Fakat biz halkımızın zinetinden ağırlıklar yüklenmiştik de onları kaldırıp (Samirî'nin ateşine) attık. . . Samirî de işte böylece atmıştı (biz onu taklit ettik). "


    Ahmet Tekin : 'Biz sana verdiğimiz sözden, isteyerek, kendiliğimizden dönmedik. Fakat mecbur olduk. Kadınlarımızın, Firavun’un kavminden, hile ile ödünç olarak aldığı süs eşyalarının günahı omuzlarımıza yüklenmişti. Günahtan kurtulmak için onları ateşe attık. Sâmirî de kendi mücevheratını böylece attı.' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Biz sana verdiğimiz sözden kendi başımıza dönmedik. Ancak o kavmin süs eşyalarından bize birtakım yükler yüklenmişti. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde SâmirŒ de attı.'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar dediler ki: “- Biz, sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıptî) kavmin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık. Samirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı.”


    Bekir Sadak : Onlar: «Sana verdigimiz sozden kendi basimiza caymadik. O milletin ziynet esyasindan bize yukler dolusu tasitildi. Biz onlari atese attik, ayni sekilde Samiri de atti» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar dediler ki: Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık; ama o kavmin zînetinden ağırlıklar yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, Sâmiriy de bizim gibi (taşıdığını) ateşe attı.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar: 'Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O milletin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık, aynı şekilde Samiri de attı' dediler.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.


    Edip Yüksel : 'Sana verdiğimiz sözü kendi kafamıza göre bozmadık. O halkın süs eşyaları bize taşıtıldı. Onları attık. Samiri işte böyle bir şey ortaya çıkardı,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : (87-8 Biz dediler, senin va'dine kendiliğimizden hulfetmedik ve lâkin o kavmin ziynetinden bir takım ağırlıklar yüklenmiş idik, onları ateşe attık, kezalik Sâmirî de bıraktı derken onlara bir dana, böğürmesi var bir cesed çıkardı, bunun üzerine dediler ki işte bu sizin ilâhınız ve Musânın ilâhı fakat unuttu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Biz, sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz, o kavmin zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık; Samiri de attı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar dediler ki: «Biz sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden caymadık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böylece atmıştı.»


    Fizilal-il Kuran : Soydaşları dediler ki; «Biz sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. Fakat yanımızda Mısırlılar'a ait birkaç insan yükü süs eşyası getirmiştik. Bu yükleri ateşe attık. Samiri de yanındaki süs eşyalarını ateşe atmıştı.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Biz sana verdiğimiz sözden kendimize mâlik olarak caymadık. Fakat biz o kavmin zînetinden bir takım ağırlıklar yüklenmişdik de onları (ateşe) atmışdık. Sâmiriy de (kendi zînetini) böylece atmışdı».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar) şöyle dediler: 'Sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik; fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) ziynet eşyâsından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik; sonra onları(eritmek üzere ateşe) attık; işte aynı şekilde Sâmirî de attı.'


    İbni Kesir : Onlar: Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O kavmin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı ve biz onları attık. Samiri de aynı şekilde attı, dediler.


    Muhammed Esed : "Sana verdiğimiz sözden biz kendi isteğimizle dönmedik; fakat (Mısır) halkı(nın kirli) zinet yükleriyle yüklüydük; ve bu yüzden onları (ateşe) attık; aynı şekilde Samiri de (kendininkini) attı."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Biz sana olan vaade kendimize mâlik olarak muhalefette bulunmuş olmadık. Velâkin biz kavmin ziynetinden birtakım ağırlıkları yüklenmiştik, onları (ateşe) atıverdik. İşte Sâmirî de öyle atıverdi.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O kavmin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Sâmirî de attı. ”


    Şaban Piriş : Onlar da: -Sana verdiğimiz sözden bilerek dönmedik. Fakat o kavmin süs eşyasından yük taşımıştık. Sonra Samiri'nin attığı gibi biz de ateşe attık, dediler.


    Suat Yıldırım : "Biz," dediler, "kendi güç ve irademizle sana olan vâdimizden dönmedik. Fakat biz o halkın, Mısırlıların zinet eşyalarından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları ateşe attık. Samirî de kendi mücevheratını atıverdi.


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Kendi malımızla senin sözünden çıkmadık", fakat o milletin (yani Mısırlıların) süs(eşyas)ından bize yükler yükletilmişti. Onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Samiri de attı."


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, biz onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.»


    Ümit Şimşek : 'Biz sana verdiğimiz sözden kendi irademizle caymadık,' dediler. 'Biz yanımıza Mısırlıların ziynet eşyalarından bir miktar yük almıştık; onları ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı."
     


  10. فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسِيَ




    Fe ahrece lehum ıclen ceseden lehu huvârun fe kâlû hâzâ ilâhukum ve ilâhu mûsâ fe nesiy(nesiye).




    1. fe : bِylece

    2. ahrece : ç‎kard‎

    3. lehum : onlar için, onlara

    4. ‎clen : bir buzaً‎

    5. ceseden : ceset, heykel

    6. lehu : onun için, ona, o

    7. huvârun : bًِüren

    8. fe : o zaman, bِylece

    9. kâlû : dediler

    10. hâzâ : bu

    11. ilâhu-kum : sizin ilâh‎n‎z

    12. ve ilâhu : ve ilâh

    13. mûsâ : Musa

    14. fe : art‎k, fakat

    15. nesiye : unuttu






    فmam فskender Ali Mihr : Bِylece onlar için (ortaya) bًِüren bir buzaً‎ heykeli ç‎kard‎. Ve onlara (Samiri ve taraftarlar‎): “Bu, sizin ilâh‎n‎z ve Musa'n‎n da ilâh‎, fakat o unuttu.” dediler.


    Diyanet ف‏leri : Bِylece (Sâmirî) onlar için bًِürmesi olan bir buzaً‎ heykeli ortaya ç‎kard‎. (Sâmirî ve adamlar‎) “Bu sizin de ilâh‎n‎zd‎r, Mûsâ’n‎n da ilâh‎d‎r. ضyle iken Mûsâ, (ilâh‎n‎ burada) unuttu (da onu Tûr’da aramaya gitti)” dediler.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : O, onlara bir buzaً‎ heykeli yapm‎‏t‎ ki bًِürmedeydi. O ve ona uyanlar i‏te bu dediler, sizin de mâbûdunuz, Mûsâ'n‎n da mâbûdu, fakat Mûsâ, unuttu bunu.


    Adem Uًur : Bu adam, onlar için, bًِürebilen bir buzaً‎ heykeli icat etti. Bunun üzerine: ف‏te, dediler, bu, sizin de, Musa'n‎n da tanr‎s‎d‎r. Fakat onu unuttu.


    Ahmed Hulusi : (Samirî) onlar için bًِürebilen bir buzaً‎ heykeli olu‏turdu. . . Bunun üzerine dediler ki: "ف‏te bu hem sizin tanr‎n‎z ve hem de Musa'n‎n tanr‎s‎d‎r; fakat Musa unuttu!"


    Ahmet Tekin : Sâmirî, onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli ortaya ç‎kard‎. Sâmirî ve adamlar‎:


    'ف‏te sizin de, Mûsâ’n‎n da ilâh‎ budur' dediler. Sâmirî Mûsâ’n‎n ilâhî tebliًini ne çabuk unuttu.


    Ahmet Varol : Sonra onlara bًِüren buzaً‎ heykeli ç‎kard‎. Dediler ki: 'Sizin ilâh‎n‎z da Musa'n‎n ilâh‎ da i‏te budur. Fakat o unuttu.'


    Ali Bulaç : Bِylece onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli dِküp ç‎kard‎, "ف‏te, sizin ve ilah‎n‎z, Musa'n‎n ilah‎ budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet (o erimi‏ mücevherattan) onlara, (Samirî = فsrail Oًullar‎ndan Samire adl‎ bir kabileye mensub olan münaf‎k adam) cesedlenmi‏ bir dana ç‎kard‎ ki, bًِürmesi var. Bunun üzerine Samirî ve ona uyanlar ‏ِyle dediler: “- ف‏te sizin de, Mûsa’n‎n da ilâh‎ budur. Fakat (Mûsa bunu) unuttu, (bunu bulmak için Tûr’a gitti.)”


    Bekir Sadak : Bunun uzerine Samiri onlara boguren bir buzagi heykeli ortaya koydu. O ve adamlari: «Bu sizin de Musa'nin da tanrisidir, ama o unuttu» dediler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Derken Sâmiriy onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli (dِküp) ç‎kard‎. Sâmiriy ve arkada‏lar‎, «i‏te bu sizin de tanr‎n‎zd‎r, Musa'n‎n da tanr‎s‎d‎r, ne var ki o bunu unuttu» dediler.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Bunun üzerine Samiri onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli ortaya koydu. O ve adamlar‎: 'Bu sizin de Musa'n‎n da tanr‎s‎d‎r, ama o unuttu' dediler.


    Diyanet Vakfi : Bu adam, onlar için, bًِürebilen bir buzaً‎ heykeli icat etti. Bunun üzerine: ف‏te, dediler, bu, sizin de, Musa'n‎n da tanr‎s‎d‎r. Fakat onu unuttu.


    Edip Yüksel : Onlar için, bًِüren bir buzaً‎ heykeli ç‎kard‎. 'ف‏te sizin ve Musa'n‎n tanr‎s‎ budur, fakat o (Musa) unuttu,' dediler.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : (87-8 Biz dediler, senin va'dine kendiliًimizden hulfetmedik ve lâkin o kavmin ziynetinden bir tak‎m aً‎rl‎klar yüklenmi‏ idik, onlar‎ ate‏e att‎k, kezalik Sâmirî de b‎rakt‎ derken onlara bir dana, bًِürmesi var bir cesed ç‎kard‎, bunun üzerine dediler ki i‏te bu sizin ilâh‎n‎z ve Musân‎n ilâh‎ fakat unuttu


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Derken onlara, bًِürmesi olan bir dana heykeli ç‎kard‎. Bunun üzerine: «ف‏te bu, sizin ilah‎n‎z ve Musa'n‎n ilah‎d‎r; fakat o, bunu unuttu.» dediler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Nihayet Sâmirî onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli ortaya ç‎kard‎. Bunun üzerine Sâmirî ve adamlar‎: «ف‏te sizin de, Musa'n‎n da ilâh‎ budur, ama o unuttu» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Samiri, o erimi‏ alt‎nlardan bًِüren bir buzaً‎ heykelini yontarak فsrailoًullar‎n‎n ِnlerine dikti. Onlar da birbirlerine «ف‏te sizin ve Musa'n‎n ilah‎ budur, fakat Musa onu unuttu» dediler.


    Gültekin Onan : Bِylece onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli dِküp ç‎kard‎, "i‏te, sizin de tanr‎n‎z Musa'n‎n da tanr‎s‎ budur; fakat (Musa) unuttu" dediler.


    Hasan Basri اantay : Hulâsa: «O, kendilerine bًِüren bir buzaً‎ heykeli (dِküb) ç‎karm‎‏d‎. (Gerek o, gerek avenesi): «ف‏te sizin de, Musân‎n da Tanr‎s‎ budur! Fakat (Musa) unutdu» demi‏lerdi.


    Hayrat Ne‏riyat : Derken (Sâmirî) onlara, bًِürmesi olan bir buzaً‎ heykeli (ortaya) ç‎kard‎; Bunun üzerine (Sâmirî ve adamlar‎): 'ف‏te sizin de ilâh‎n‎z, Mûsân‎n da ilâh‎ budur; fakat (o bunu) unuttu' dediler.


    فbni Kesir : Derken o, kendilerine bًِüren bir buzaً‎ heykeli ç‎karm‎‏t‎. Dediler ki: ف‏te bu, sizin de, Musa'n‎n da tanr‎s‎d‎r. Fakat o, unuttu.


    Muhammed Esed : Fakat sonra, (onlar‎n Musa'ya anlatt‎klar‎na gِre, Samiri) onlara (erimi‏ alt‎ndan), bًِüren bir buzaً‎ heykeli yap‎p ç‎kard‎; ve bunun üzerine onlar da (birbirlerine:) "ف‏te sizin tanr‎n‎z da, Musa'n‎n tanr‎s‎ da budur; ne var ki, o (geçmi‏ini) unuttu!" dediler.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Derken onlara bir buzaً‎ bًِürmesi olan bir ceset ç‎kard‎. Dediler ki: «Bu sizin ilâh‎n‎zd‎r ve Mûsa'n‎n ilâh‎d‎r, fakat unutmu‏.»


    ضmer ضngüt : Bu adam onlar için bًِürebilen bir buzaً‎ heykeli ç‎kard‎. Dediler ki: “ف‏te bu sizin de Musa'n‎n da ilâh‎d‎r. Fakat o unuttu. ”


    قaban Piri‏ : Bِylece o, kendilerine bًِüren bir buzaً‎ heykeli ç‎kard‎ ve: -Bu, sizin ilah‎n‎zd‎r, Musa’n‎n da ilah‎d‎r. Fakat o unuttu, dediler.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Derken o, ahali için bًِürme marifeti olan bir buzaً‎ heykeli dِküp ç‎kard‎. Samirî ve arkada‏lar‎: "ف‏te bu, sizin de, Mûsâ’n‎n da tanr‎s‎d‎r, ama Mûsâ bunu unuttu!" dediler.


    Süleyman Ate‏ : Onlara, bًِürmesi olan bir buzaً‎ heykeli ortaya ç‎kard‎. Dediler ki, "Bu sizin de tanr‎n‎z, Mûsâ'n‎n da tanr‎s‎d‎r, fakat o unuttu".


    Tefhim-ul Kuran : Bِylece onlara bًِürmesi olan bir buzaً‎ heykeli dِküp ç‎kard‎, «ف‏te, sizin de ilah‎n‎z, Musa'n‎n da ilah‎ budur; fakat (Musa) unuttu» dediler.


    ـmit قim‏ek : Bِylece Sâmirî onlara bًِüren bir buzaً‎ heykeli yapt‎. 'ف‏te sizin ve Musa'n‎n tanr‎s‎ budur,' dediler. 'Fakat Musa onu burada unuttu.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sâmirî onlar için, bًِürmesi olan bir buzaً‎ heykeli ç‎kard‎. Dediler ki: "Bu, hem sizin hem de Mûsa'n‎n tanr‎s‎d‎r. Ama Mûsa unuttu."

     


  11. أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا




    E fe lâ yerevne ellâ yerciu ileyhim kavlen ve lâ yemliku lehum darren ve lâ nef’â(nef’an).




    1. e fe lâ yerevne : hâlâ görmüyorlar mı

    2. ellâ yerciu : geri dönmüyor, cevap vermiyor

    3. ileyhim : onlara

    4. kavlen : söz, söz olarak

    5. ve lâ yemliku : ve gücü yetmez, malik değil

    6. lehum : onların, onlara

    7. darren : bir zarar, ziyan

    8. ve lâ nef'an : ve faydası yoktur






    İmam İskender Ali Mihr : Onlara sözle cevap vermediğini ve onlara zarar veya fayda vermeye malik olmadığını görmüyorlar mı?


    Diyanet İşleri : Onlar bu heykelin, sözlerine karşılık vermediğini, kendilerinden hiçbir zararı uzaklaştıramayacağını ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacağını görmezler mi?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Görmüyorlar mıydı, onlara bir söz söyleyemiyordu bu heykel ve onlara ne bir zarar veriyordu, ne bir fayda.


    Adem Uğur : O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?


    Ahmed Hulusi : Görmüyorlar mı ki o (buzağı) onların hitabına cevap vermez, onlara ne bir zarar ne de yarar sağlar!


    Ahmet Tekin : Onlar, buzağı heykelinin, kendilerine konuşarak karşılık veremediğini, zarar verecek ve fayda sağlayacak bir güce sahip olmadığını görmüyorlar mıydı?


    Ahmet Varol : Onun onlara bir sözle cevap veremediğini ve kendilerine ne bir zarar ne de bir yarar dokundurma gücünün olmadığını görmüyorlar mı(ydı)?


    Ali Bulaç : Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?


    Ali Fikri Yavuz : Onlar bilmiyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiç bir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir fayda vermeye sahip bulunamıyor.


    Bekir Sadak : Gormuyorlar miydi ki, o heykel onlara ne soz soyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilirdi? *


    Celal Yıldırım : Onlar görüp bilmiyorlar mıydı ki, o (buzağı) kendilerine hiçbir söz ile cevap vermiyor ve onlar için ne bir zarar, ne de bir yarara sahip olamıyordu.


    Diyanet İşleri (eski) : Görmüyorlar mıydı ki, o heykel onlara ne söz söyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilirdi?


    Diyanet Vakfi : O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?


    Edip Yüksel : Görmediler mi ki, o, onlara ne bir yanıt verebiliyor, ne de onlara bir zarar ve yarar dokundurabiliyordu


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şu hakıkati görmüyorlar mı idi ki o onlara bir söz iade edemiyor ve kendilerine ne bir zarar ne de bir menfaat iriştirmeğe malik olamıyordu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şu gerçeği görmüyorlar mıydı ki, o onlara bir sözle karşılık veremiyor ve kendilerine ne bir zarar ne de bir yarar sağlayabiliyordu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu.


    Fizilal-il Kuran : Oysa onlar, o buzağı heykellerinin kendilerine cevap vermediğini, ne zarar ve ne de fayda dokunduramadığını görmüyorlar mı?


    Gültekin Onan : Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?


    Hasan Basri Çantay : Bilmiyorlar mıydı ki o (buzağı) onlara hiç bir sözle mukaabele edemiyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fâide vermek kudretine mâlik olamıyordu.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (onlar) görmüyorlar mıydı ki, (o buzağı) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor ve onlar için ne bir zarara, ne de bir faydaya mâlik olamıyordu.


    İbni Kesir : Görmüyorlar mıydı ki; o kendilerine ne bir söz söyleyebilirdi, ne bir zarar, ne de bir fayda verebilirdi.


    Muhammed Esed : Peki, görmüyorlar mıydı ki, (bu heykel) onlara cevap veremez; onlara ne zarar verebilir, ne de bir yarar sağlayabilir?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Görmüyorlar mı idi ki, onlara ne bir söz iade edebiliyordu ve ne de onlar için bir zarara ve bir faideye malik bulunuyordu.


    Ömer Öngüt : Görmüyorlar mıydı ki, o kendilerine ne söz söyleyebiliyor, ne bir zarar ne de bir fayda verebiliyordu?


    Şaban Piriş : Onlar, heykelin kendileriyle konuşamadığını ve onlara bir zarar da fayda da vermeğe gücü olmadığını görmüyorlar mı?


    Suat Yıldırım : Onlar görmüyorlar mıydı ki o heykel, kendilerine mukabele edecek bir çift laf söyleyemiyordu. Kendilerine gelen bir zararı önleyemediği gibi, onlara fayda da sağlamıyordu.


    Süleyman Ateş : Onlar görmüyorlar mı ki o (buzağı) kendilerine bir söz söyleyemez; bir zarar, ve yarar veremez?


    Tefhim-ul Kuran : Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?


    Ümit Şimşek : Onlar, heykelin kendilerine bir cevap vermediğini, bir zarar veya yararının da dokunmadığını görmüyorlar mıydı?


    Yaşar Nuri Öztürk : Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.

     


  12. وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِن قَبْلُ يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي




    Ve lekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bih(bihî) ve inne rabbekumur rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî.




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. kâle : dedi

    3. lehum : onlara

    4. hârûnu : Harun

    5. min kablu : daha önce

    6. yâ kavmi : ey kavmim

    7. innemâ : sadece, yalnız

    8. futintum : imtihan olundunuz

    9. bi-hi : onunla

    10. ve inne : ve muhakkak

    11. rabbe-kum : sizin Rabbiniz

    12. er rahmânu : Rahmân

    13. fettebiûnî (fe ittebiû-nî) : artık bana tâbî olun

    14. ve etîû : ve itaat edin

    15. emrî : emrime





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Harun (A.S) daha önce, onlara şöyle dedi: “Ey kavmim, siz onunla sadece imtihan edildiniz! Ve muhakkak ki Rahmân, sizin Rabbinizdir. Artık bana tâbî olun ve emrime itaat edin.”


    Diyanet İşleri : Andolsun, Hârûn onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.”
    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki Hârûn, daha önce onlara, ey kavmim demişti, siz bununla sınanmadasınız ancak ve şüphe yok ki Rabbiniz rahmandır, bana uyun ve emrime itâat edin.


    Adem Uğur : Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, daha önce Harun onlara şöyle dedi: "Ey halkım. . . Siz onunla sadece sınandınız. . . Muhakkak ki sizin Rabbiniz Rahman'dır. . . Öyle ise bana tâbi olun ve emrime itaat edin!"


    Ahmet Tekin : Andolsun ki, Hârûn da, daha önce onlara:
    'Ey kavmim, siz buzağı putu ile imtihana tâbi tutuldunuz. Sizin Rabbiniz rahmet sahibi Rahman olan Allah’tır. Bana tâbi olun, benim kurduğum düzene itaat edin, benim kitabımdaki hükümleri uygulayın.' demişti.
    Ahmet Varol : Andolsun ki Harun onlara daha önce: 'Ey kavmim! Şüphesiz siz bununla imtihan olundunuz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Siz bana uyun ve emrime itaat edin' demişti.


    Ali Bulaç : Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin" demişti.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, (Musa Tûr’dan dönmeden) daha önce Harûn buzağıya tapanlara şöyle demişti: “- Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz, RAHMAN’dır. (Çok bağışlayan Allah’dır). Gelin bana uyun ve emrime itaat edin.”


    Bekir Sadak : And olsun ki, Harun da onlara onceden: «Ey milletim! Siz bu buzagi ile sinaniyorsunuz. Sizin gercek Rabbiniz Rahman'dir. Bana uyun, emrime itaat edin» demisti.


    Celal Yıldırım : And olsun ki Harun da onlara daha önce, ey kavmim, demişti, siz ancak bu buzağıyla çetin bir imtihana tabi tutulmuşsunuzdur. Şüphesiz ki Rabbiniz Rahmân'dır. Artık bana uyun ve emrime itaat edin.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Harun da onlara önceden: 'Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Bana uyun, emrime itaat edin' demişti.


    Diyanet Vakfi : Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.


    Edip Yüksel : Harun ise: 'Halkım, onunla sınanıyorsunuz. Rabbiniz Rahman'dır. Beni izleyin ve emrime uyun,' diye onları önceden uyarmıştı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kasem olsun ki önceden Hârun onlara: Ey kavmin siz bununla sırf bir fitneye tutuldunuz ve doğrusu sizin rabbınız ancak Rahmandır, gelin bana tâbi' olun ve emrime itaat edin demişti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, önceden Harun onlara: «Ey kavmim, siz bununla yalnızca bir fitneye tutuldunuz ve doğrusu sizin Rabbiniz esirgemesi çok Allah'tır; gelin bana uyun ve emrime itaat edin!» demişti.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : And olsun ki Harun daha önce onlara: «Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahmân'dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin» demişti.


    Fizilal-il Kuran : Üstelik Harun daha önce onlara «Ey soydaşlarım, bu altın heykel aracılığı ile siz sınav geçiriyorsunuz. Aslında sizin Rabb'iniz rahmeti bol olan Allah'dır. Bana uyunuz ve dediğimi yapınız» demişti.


    Gültekin Onan : Andolsun, Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl rabbiniz Rahmandır; şu halde bana uyun ve buyruğuma uyun" demişti.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun Harun onlara daha evvel: «Ey Kavmim, siz bu (buzağı) ile ancak imtihaana çekildiniz. Sizin hakıykî Rabbiniz çok esirgeyen (Allahdır). Haydi bana tâbi olun. Benim emrime itaat edin» demişdi.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki, Hârûn daha önce onlara: 'Ey kavmim! (Siz) bununla (bu heykelle)sâdece imtihân edildiniz. Şübhesiz ki sizin Rabbiniz, Rahmândır; öyle ise bana tâbi' olun ve emrime itâat edin!' demişti.


    İbni Kesir : Andolsun ki; daha önce Harun da onlara: Ey kavmim; siz, bununla sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbınız Rahman'dır. Bana uyun ve emrime itaat edin, demişti.


    Muhammed Esed : Oysa, (Musa daha dönmeden) önce Harun, onlara: "Ey kavmim!" demişti, "Bu (put)la çok kötü bir biçimde ayartılmaktasınız; çünkü, unutmayın, sizin Rabbiniz O sınırsız rahmet Sahibidir! Öyleyse, bana uyun ve emrime itaat edin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muhakkak ki, Harun onlara daha evvel de demişti ki: «Ey kavmim! Siz bunun ile fitneye düşürülmüş oldunuz ve şüphe yok ki, sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Artık bana tâbi olunuz, ve benim emrime itaat ediniz.»


    Ömer Öngüt : Daha önce Harun onlara: “Ey kavmim! Siz bu (buzağı) ile imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Bana uyun, emrime itaat edin. ” demişti.


    Şaban Piriş : Daha önce Harun onlara: -Ey Kavmim, siz ancak onunla sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahman’dır. Bana tabi olun ve emrime itaat edin demişti.


    Suat Yıldırım : Doğrusu, Harun onlara, bundan önce: "Ey milletim!" dedi, "siz bu heykel ile imtihana tâbi tutuldunuz. Şu kesindir ki sizin Rabbiniz Rahman’dır (çok şefkatli ve merhametlidir). O halde beni izleyin ve emrime itaat edin!"


    Süleyman Ateş : Önceden Hârûn, kendilerine: "Ey kavmim, andolsun siz bununla sınandınız. Rabbiniz, o çok esirgeyendir. Bana uyun, buyruğuma itâ'at edin!" demişti.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, Harun bundan önce onlara: «Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz) . Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah) dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin» demişti.


    Ümit Şimşek : Halbuki daha önce Harun onlara 'Ey kavmim, siz bununla sınandınız,' demişti. 'Sizin Rabbiniz, Rahmân olan Allah'tır. Bana uyun ve benim sözümü dinleyin.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: "Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman'dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin!"
     


  13. قَالُوا لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَى




    Kâlû len nebreha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ mûsâ.




    1. kâlû : dediler

    2. len nebreha
    (beriha) : asla biz ayrılmayacağız, vazgeçmeyeceğiz
    : (bırakıp gitti, ayrıldı)

    3. aleyhi : ona

    4. âkifîne

    (akefe) : kendini vakfeden, tüm vaktini veren, bağlanan
    : (kendini vakfetti, tüm vaktini verdi, bağlandı)

    5. hattâ : oluncaya kadar

    6. yercia : döner, dönecek

    7. ileynâ : bize

    8. mûsâ : Musa





    İmam İskender Ali Mihr : “Musa bize dönünceye kadar, ona kendimizi vakfetmekten (ibadet etmekten) asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar da, “Mûsâ bize dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, Mûsâ, dönüp gelinceye dek demişlerdi, biz bu heykele tapmadan kesin olarak vazgeçmeyiz.


    Adem Uğur : Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Musa bize geri dönene kadar, ona (buzağıya) tapınıp durmaya devam edeceğiz. "


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, kesinlikle biz buzağıya tapmaya devam edeceğiz' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Musa bize dönünceye kadar ona tapınmaktan geri durmayacağız.'


    Ali Bulaç : Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar (Harûn’a cevaben) demişlerdir ki: “- Musâ bize dönüb gelinceye kadar, biz o buzağıya tapmakta devam edip durmaktan asla ayrılmayız.”


    Bekir Sadak : «usa bize donene kadar buna sarilmaktan vazgecmeyecegiz» demislerdi.


    Celal Yıldırım : Onlar, Musâ bize dönünceye kadar buna, üstüne kapanırcasına ibâdet edeceğiz, demişlerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Musa bize dönene kadar buna sarılmaktan vazgeçmeyeceğiz' demişlerdi.


    Diyanet Vakfi : Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!


    Edip Yüksel : 'Musa gelinceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz,' diye karşılık vermişlerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz dediler: bunun başına devam edip durmaktan asla ayrılmayız tâ dönünciye kadar bize Musa


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Biz Musa bize dönünceye kadar onun başında durmaktan asla ayrılmayacağız!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar (cevap olarak şöyle) demişlerdi: «Musa bize dönüp gelinceye kadar, biz ona tapmaya elbette devam edeceğiz.»


    Fizilal-il Kuran : Onlar Harun'a «Musa bize dönünceye kadar bu buzağı heykeline tapmayı sürdüreceğiz» dediler.


    Gültekin Onan : Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."


    Hasan Basri Çantay : Onlar ise: «Biz, demişlerdi, Musa bize dönüb gelinceye kadar o (buzağı) ya (tapmakda) kaaim ve dâim olmakdan kat'iyyen ayrılmayacağız».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar ise:) 'Mûsâ bize dönünceye kadar, buna tapan kimseler olmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz' dediler.


    İbni Kesir : Onlar da: Musa bize dönene kadar, buna sarılmaktan asla vazgeçmeyeceğiz, demişlerdi.


    Muhammed Esed : (Ama) onlar: "Asla" dediler, "Musa bize dönünceye kadar o'na tapınmaktan vazgeçmeyeceğiz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Bize Mûsa dönüp gelinceye kadar biz buna (buzağıya) aleddevam tapmaktan geri duracak değiliz.»


    Ömer Öngüt : Onlar da: “Musa bize dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz. ” demişlerdi.


    Şaban Piriş : Onlar ise: -Musa bize geri dönünceye kadar buna sarılmaktan asla vazgeçmeyeceğiz, demişlerdi.


    Suat Yıldırım : Onlar ise: "Mûsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz!" diye karşılık vermişlerdi.


    Süleyman Ateş : Dediler: "Mûsâ bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz!"


    Tefhim-ul Kuran : Demişlerdi ki: «Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.»


    Ümit Şimşek : Onlar ise, 'Musa dönünceye kadar biz buna ibadet etmekten vazgeçmeyeceğiz' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar şöyle demişlerdi: "Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz."
     


  14. قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا




    Kâle yâ hârûnu mâ meneake iz reeytehum dallû.




    1. kâle : dedi

    2. yâ hârûnu : ey Harun

    3. mâ menea-ke : seni ne men etti, sana mani olan nedir

    4. iz reeyte-hum : onları gördüğün zaman

    5. dallû : dalâlete düştüler






    İmam İskender Ali Mihr : (Musa A.S): “Ey Harun! Onların dalâlete düştüğünü gördüğün zaman (onları uyarmaktan) seni ne men etti?” dedi.


    Diyanet İşleri : (92-93) Mûsâ, (Tûr’dan dönünce) şöyle dedi: “Ey Hârûn! Saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Mûsâ, ey Hârûn dedi, bunların doğru yoldan saptıklarını görünce ne mâni oldu da.


    Adem Uğur : (Musa, döndüğünde) dedi: Ey Harun! bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleğen ne oldu.


    Ahmed Hulusi : (Musa) dedi: "Ey Harun! Bunların sapıttığını gördüğünde niye onları engellemedin?"


    Ahmet Tekin : Mûsâ:
    'Ey Hârûn, bunların başlarına buyruk davranarak hak yoldan uzaklaştıklarını, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ettiklerini gördüğün vakit, senin onlara karşı koymanı engelleyen ne idi?' dedi.


    Ahmet Varol : (Musa) dedi ki: 'Ey Harun! Onların sapıttıklarını gördüğünde seni alıkoyan ne oldu!


    Ali Bulaç : (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (Onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"


    Ali Fikri Yavuz : (92-93) Mûsa dönüşünde kardeşine) dedi ki: “- Harûn! Seni engelliyen ne oldu ki, bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit benim ardımca yürümedin (tavsiyemi tutub onlarla mücadele etmedin), emrime isyan mı ettin?”


    Bekir Sadak : (92-93) Musa gelince: «Harun! Onlarin sapittigini gorunce seni benim yolumdan gitmekten alikoyan nedir? Benim emrime karsi mi geldin?» dedi.


    Celal Yıldırım : (92-93) Musâ : «Ey Harun !» de di, «onların sapıttığını gördüğün zaman bana uymandan (yolumu takip etmekten) seni alıkoyan neydi ? Yoksa emrime karşı mı geldin ?»


    Diyanet İşleri (eski) : (92-93) Musa gelince: 'Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?' dedi.


    Diyanet Vakfi : (92-93) (Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Harun! Seni engelleyen neydi, onları saparken gördüğün zaman,'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey Hârun, dedi, sana ne mani' oldu da bunların dalâlete düştüklerini gödüğün vakıt


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa: «Ey Harun, sana ne engel oldu bunların sapıklığa düştüklerini gördüğün zaman,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Musa gelince kardeşine şöyle) dedi: «Ey Harun! bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni engelleyen ne oldu?»


    Fizilal-il Kuran : Musa dönünce dedi ki: «Ey Harun, onların sapıttıklarını gördüğünde seni engelleyen ne oldu?


    Gültekin Onan : (Musa da gelince:) "Ey Harun" demişti. "Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?"


    Hasan Basri Çantay : (92-93) Musa (avdetinde) dedi ki: «Ey Harun, bunların sapdıklarını gördüğün zaman bana tâbi olmandan seni men eden ne idi? Sen benim emrime isyan mı etdin»?


    Hayrat Neşriyat : (92-93) (Mûsâ dönünce:) 'Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Ey Harun; bunların saptıklarını görünce ne alıkoydu seni,


    Muhammed Esed : (Ve Musa döndüğünde:) "Ey Harun!" dedi, "Bunların yoldan çıktığını gördüğün halde, seni tutan neydi?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Ey Harun! Onların dalâlete düştüklerini gördüğün zaman seni ne menetti?»


    Ömer Öngüt : (Musa döndüğünde) dedi ki: “Ey Harun! Bunların sapıttığını görünce, seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir?”


    Şaban Piriş : -Ey Harun, dedi. onların saptıklarını gördüğün zaman sana engel olan neydi?


    Suat Yıldırım : (92-93) Mûsâ döndüğünde bu durumu bilmediğinden: "Harun!" dedi, "onların saptığını gördüğünde benim izimce gelmene ne mani oldu, yoksa emrime karşı mı geldin?" deyip onu sakalından tutarak çekmeye başladı.


    Süleyman Ateş : (Mûsâ) "Ey Hârûn, oların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu (da önlemedin)? dedi.


    Tefhim-ul Kuran : (Musa da gelince:) «Ey Harun» demişti. «Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?»


    Ümit Şimşek : Musa 'Ey Harun,' dedi. 'Onların sapıttığını gördüğünde sana ne engel oldu?


    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa dedi: "Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,
     


  15. أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي




    Ellâ tettebian(tettebiani), e fe asayte emrî.




    1. ellâ tettebia-ni : niçin bana tâbî olmadın

    2. e fe asayte : yoksa asi mi oldun

    3. emrî : emrime






    İmam İskender Ali Mihr : Niçin bana tâbî olmadın? Yoksa emrime isyan mı ettin?


    Diyanet İşleri : (92-93) Mûsâ, (Tûr’dan dönünce) şöyle dedi: “Ey Hârûn! Saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bana uymadın, yoksa emrime isyan mı ettin?


    Adem Uğur : (Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime âsi mi oldun?


    Ahmed Hulusi : "Bana tâbi olarak (onlara doğruyu göstermedin)? Emrime isyan mı ettin?"


    Ahmet Tekin : 'Neden benim yolumu takip etmedin? Benim kurduğum düzene karşı mı çık-tın?'


    Ahmet Varol : Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?


    Ali Bulaç : "Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?"


    Ali Fikri Yavuz : (92-93) Mûsa dönüşünde kardeşine) dedi ki: “- Harûn! Seni engelliyen ne oldu ki, bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit benim ardımca yürümedin (tavsiyemi tutub onlarla mücadele etmedin), emrime isyan mı ettin?”


    Bekir Sadak : (92-93) Musa gelince: «Harun! Onlarin sapittigini gorunce seni benim yolumdan gitmekten alikoyan nedir? Benim emrime karsi mi geldin?» dedi.


    Celal Yıldırım : (92-93) Musâ : «Ey Harun !» de di, «onların sapıttığını gördüğün zaman bana uymandan (yolumu takip etmekten) seni alıkoyan neydi ? Yoksa emrime karşı mı geldin ?»


    Diyanet İşleri (eski) : (92-93) Musa gelince: 'Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?' dedi.


    Diyanet Vakfi : (92-93) (Musa, döndüğünde:) Ey Harun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?


    Edip Yüksel : 'Bana uymazlarken? Emrime karşı mı geldin?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : benim ardımca gelmedin, emrime ısyan mı ettin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : peşimden gelmedin. Benim emrime isyan mı ettin?» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «(Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?»


    Fizilal-il Kuran : Niye beni izleyerek onlara karşı koymadın? Yoksa emrime karşı mı geldin?


    Gültekin Onan : "Niye bana uymadın, buyruğuma baş mı kaldırdın?"


    Hasan Basri Çantay : (92-93) Musa (avdetinde) dedi ki: «Ey Harun, bunların sapdıklarını gördüğün zaman bana tâbi olmandan seni men eden ne idi? Sen benim emrime isyan mı etdin»?


    Hayrat Neşriyat : (92-93) (Mûsâ dönünce:) 'Ey Hârûn! Onları dalâlete düşmüş gördüğün zaman, seni benim yolumda gitmekten ne alıkoydu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?' dedi.


    İbni Kesir : Benim ardımdan gelmekten? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?


    Muhammed Esed : (Neydi, onları terk edip) beni izlemekten (seni alıkoyan)? Yoksa, (bile bile) benim emrime karşı mı geldin?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ki, benim ardımca gelmedin? Emrime isyan mı ettin?»


    Ömer Öngüt : “Neden bana uymadın? Emrime karşı mı geldin?”


    Şaban Piriş : Bana tabi olmadın mı? Emrime karşı mı geldin?


    Suat Yıldırım : (92-93) Mûsâ döndüğünde bu durumu bilmediğinden: "Harun!" dedi, "onların saptığını gördüğünde benim izimce gelmene ne mani oldu, yoksa emrime karşı mı geldin?" deyip onu sakalından tutarak çekmeye başladı.


    Süleyman Ateş : "Neden bana uymadın, buyruğuma karşı mı geldin?" (Ve kardeşinin sakalından tutup çekmeğe başladı.)


    Tefhim-ul Kuran : «Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?»


    Ümit Şimşek : 'Niçin bana uymadın? Yoksa emrime karşı mı geliyorsun?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?"
     


  16. قَالَ يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي إِنِّي خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي




    Kâle yebneumme lâ te’huz bi lıhyetî ve lâ bi re’sî, innî haşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle ve lem terkub kavlî.




    1. kâle : dedi

    2. yebneumme (ya ibne umme) : ey annemin oğlu

    3. lâ te'huz : tutma

    4. bi lıhyetî : sakalımı

    5. ve lâ bi re'sî : ve başımı yapma

    6. in-nî haşîtu : gerçekten ben korktum, endişe ettim

    7. en tekûle : senin söylemen (demen)

    8. ferrak-te : sen ayrılık çıkardın

    9. beyne benî isrâîle : İsrailoğulları arasında

    10. ve lem terkub : ve murakabe etmedin, gözetmedin

    11. kavlî : benim sözüm






    İmam İskender Ali Mihr : (Harun A.S): “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma (çekme). Gerçekten ben, senin, “İsrailoğulları arasında fırkalar oluşturdun (ikilik, düşmanlık çıkardın) ve sözümü tutmadın (emrimi yerine getirmedin)” demenden korktum.” dedi.


    Diyanet İşleri : Hârûn: “Ey anam oğlu! Saçımı sakalımı çekme. Şüphesiz ben, İsrailoğullarının arasını açtın, sözüme uymadın demenden korktum” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Anam oğlu dedi, sakalımı, başımı bırak benim, gerçekten de, sözüme tam uymadın da İsrâiloğullarının arasına ayrılık saldın diyeceğinden korktum.


    Adem Uğur : (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!" demenden korktum.


    Ahmed Hulusi : (Harun) dedi ki: "Ey anamın oğlu! Saçıma, sakalıma yapışıp durma! Muhakkak ki ben: 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın' demenden korktum. "


    Ahmet Tekin : Hârûn:
    'Ey anamın oğlu, sakalımı ve saçımı tutma. Ben, senin, İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın, demenden korktum.' dedi.


    Ahmet Varol : (Harun) dedi ki: 'Ey annemin oğlu! Sakalımdan ve başımdan tutma! Ben: 'İsrailoğullarının arasında ayrılık çıkardın ve sözümü tutmadın' demenden korktum.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum."


    Ali Fikri Yavuz : (Harûn şöyle) dedi: “- Ey anamın oğlu, sakalımı ve başımı (saçımı) yakalama. Ben, senin; “- İsrail oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın.” diyeceğinden korktum.


    Bekir Sadak : Harun: «Ey Annemoglu! Sacimdan sakalimdan tutma; dogrusu israilogullari arasina ayrilik koydun, sozume bakmadin demenden korktum» dedi.


    Celal Yıldırım : Harun ona: «Ey anamın oğlu ! Sakalımı ve başımı tutup (çekme) ; çünkü senin bana; İsrail oğulları'nın arasını açtın, onları böldün, sözüme dikkat etmedin, diyeceğinden korktum,» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Harun: 'Ey Annemoğlu! Saçımdan sakalımdan tutma; doğrusu İsrailoğulları arasına ayrılık koydun, sözüme bakmadın demenden korktum' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: «İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!» demenden korktum.


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Anamın oğlu, sakalımı ve başımı çekme. 'İsrail oğullarını neden böldün, neden sözümü tutmadın?' diye bana çıkışacağından korktum.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey anamın oğlu dedi, sakalımı başımı tutma, emîn ol ki dediğime bakmadın da Benî İsraîl arasına tefrika düşürdün dersin diye korktum


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Harun: «Ey anamın oğlu, sakalımı ve başımı tutma! Emin ol ki, «dediğime bakmadın da İsrail oğulları arasına ayrılık düşürdün.» dersin diye korktum.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Harun: «Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben senin 'İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın' diyeceğinden korktum.» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Harun Musa'ya «Ey anamın oğlu, saçımı sakalımı çekme, ben 'İsrailoğullarını birbirlerine düşürdün, sözümü tutmadın' diyeceksin diye korktum» dedi.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin" demenden endişe edip korktum."


    Hasan Basri Çantay : (Harun) dedi: «Ey anamın oğlu, sakalımı, başımı tutma. Hakikat, ben senin: — Isrâîl oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın, diyeceğinden korkdum».


    Hayrat Neşriyat : (Hârûn:) 'Ey anamın oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Doğrusu ben (onlara şiddet gösterseydim): 'İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın!’ diyeceğinden korktum!' dedi.


    İbni Kesir : O da: Ey anamın oğlu; saçımdan sakalımdan tutma. Doğrusu; İsrailoğulları arasına ayrılık soktun, sözüme bakmadın, demenden korktum, dedi.


    Muhammed Esed : (Harun:) "Ey anamın oğlu!" dedi, "Saçımdan sakalımdan tutma! Gerçek şu ki, ben senin, 'Bak işte, İsrailoğulları'nın arasına ayrılık soktun; sözüme riayet etmedin! demenden korktum".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Ey anamın oğlu! Ne sakalımı ve ne de başımı tutma. Ben muhakkak senin, 'İsrailoğullarının aralarını dağıttın ve benim sözümü gözetir olmadın' diyeceğinden korktum.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Anamın oğlu! Saçımdan sakalımdan tutma. Ben senin: 'İsrailoğulları arasına ayrılık soktun, sözüme bakmadın. ' diyeceğinden korktum. ”


    Şaban Piriş : Harun ise: -Ey anamın oğlu dedi. Sakalımı ve başımı tutma! Ben senin, “İsrailoğulları'nın arasını açtın, sözümü tutmadın” demenden korktum.


    Suat Yıldırım : "Ey anamın oğlu!" dedi Harun, "lütfen sakalımdan, saçımdan beni çekiştirip durma. Ben, senin "İsrailoğullarının içine ayrılık soktun, sözümü dinlemedin!" diyeceğinden endişe ettim."


    Süleyman Ateş : (Hârûn, kardeşini yumuşatabilmek için): "Ey anamın oğlu, dedi, sakalımı, başımı tutma. Ben senin 'İsrâil oğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü tutmadın' diyeceğinden korktum (da onun için idare yoluna gittim)."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup yolma. Ben, senin: «-İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin» demenden endişe edip korktum.»


    Ümit Şimşek : Harun 'Ey anamın oğlu, saçımı, sakalımı bırak,' dedi. 'Ben senin 'Sözümü dinlemedin de İsrailoğullarının arasına ikilik soktun' demenden korktum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Hârun dedi: "Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma. Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: 'Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!"
     


  17. قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ




    Kâle fe mâ hatbuke yâ sâmiriyy(sâmiriyyu).




    1. kâle : dedi

    2. fe : o zaman

    3. mâ hatbu-ke : senin hitabın nedir, ne söyledin

    4. yâ sâmiriyyu : ey Samiri






    İmam İskender Ali Mihr : “Öyleyse ey Samiri! Senin (onlara) hitabın ne idi (onlara ne söyledin)?” dedi.


    Diyanet İşleri : Mûsâ, “Ya senin derdin neydi ey Sâmirî?” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sen ne diye bu işi işledin ey Sâmirî dedi Mûsâ.


    Adem Uğur : Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.


    Ahmed Hulusi : (Musa) dedi ki: "Senin amacın nedir, yâ Samirî?"


    Ahmet Tekin : Mûsâ:
    'Peki, senin derdin nedir, ey Sâmirî?' dedi.


    Ahmet Varol : (Musa): 'Ya senin yaptığın nedir, ey Sâmiri?' dedi.


    Ali Bulaç : (Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"


    Ali Fikri Yavuz : (Hz. Mûsa, Harûn’un özrünü kabulden sonra Samirî’ye dönüb) dedi ki: “- Senin yaptığın bu iş nedir, ey Samirî?”


    Bekir Sadak : Musa: «Ey Samiri! Ya senin yaptigin nedir?» dedi.


    Celal Yıldırım : Musâ: «Ey Sâmiriy! Ya senin derdin ve amacın neydi ?» diye sordu.


    Diyanet İşleri (eski) : Musa: 'Ey Samiri! Ya senin yaptığın nedir?' dedi.


    Diyanet Vakfi : Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Peki, senin savunman nedir, Samiri?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya ey sâmirî, senin derdin ne?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa: «Ya senin derdin ne ey Samiri?» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Hz. Musa bu defa Sâmirî'ye dönerek) «Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine Musa «Ey Samiri, peki senin amacın neydi?» dedi.


    Gültekin Onan : (Musa) Dedi ki: "Ya senin amacın nedir ey Samiri?"


    Hasan Basri Çantay : (Musa) «Ya senin zorun ne idi ey Sâmiriy?» dedi.


    Hayrat Neşriyat : (Mûsâ, Sâmirî’ye döndü:) 'Ya senin maksadın (zorun) neydi, ey Sâmirî?' dedi.


    İbni Kesir : Ya senin zorun neydi ey Samiri? dedi.


    Muhammed Esed : (Musa:) "Peki, ya senin amacın neydi, ey Samiri?" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Mûsa aleyhisselâm dedi ki: «Ey Samirî! O acip işi yapmaktaki maksadın ne idi?»


    Ömer Öngüt : “Ya senin zorun ne idi ey Sâmirî?” dedi.


    Şaban Piriş : -Ya senin zorun neydi ey Samiri? dedi.


    Suat Yıldırım : Bu sefer Samirî’ye dönerek: "Samirî! peki senin derdin nedir?" dedi.


    Süleyman Ateş : (Mûsâ, Samiri'ye döndü): "Ey Sâmiri, ya senin amacın nedir?" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : (Musa) Dedi ki: «Ya senin amacın nedir ey Samiri?»


    Ümit Şimşek : Musa, 'Sâmirî, ya senin zorun neydi?' diye sordu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa dedi: "Senin derdin neydi, ey Sâmirî?"
     


  18. قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي




    Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî.




    1. kâle : dedi

    2. basurtu : ben gördüm

    3. bi mâ : şeyleri

    4. lem yabsurû : göremediler

    5. bi-hî : ona, onu

    6. fe : o zaman, böylece

    7. kabadtu : avuçladım, aldım

    8. kabdaten : bir avuç

    9. min eseri : izinden

    10. er resûli : resûl, elçi

    11. fe : sonra

    12. nebeztu-hâ : onu attım

    13. ve kezâlike : ve işte böyle, böylece

    14. sevvelet : güzel gösterdi

    15. lî nefsî : nefs için






    İmam İskender Ali Mihr : (Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl'ün (Cebrail A.S'ın) izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu), nefsime (bana) güzel göründü.” dedi.


    Diyanet İşleri : Sâmirî, şöyle dedi: “Ben onların görmediği şeyi gördüm. Elçinin izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sâmirî, onların görmediklerini gördüm ben, sana gelen elçi meleğin izinden bir avuç toprak aldım, eriyen külçeye attım onu ve nefsim, bu işi bana böylece hoş gösterdi dedi.


    Adem Uğur : O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.


    Ahmed Hulusi : (Samirî) dedi ki: "Onların algılayamadıklarını ben fark ettim! Rasûlün eserinden (bildirdiği B sırrı kuvvesini kullanarak) birazcık aldım da onu (altınların eridiği karışıma) attım. . . İşte böylece nefsim, (hakikatimden gelen kuvveyi) açığa çıkarmaya teşvik etti. "


    Ahmet Tekin : 'Sana gelen vahy ve tebliğ ettiğin din konusunda, onların, İsrâiloğulları’nın göremedikleri, anlayamadıkları hususlara ben vâkıf oldum. Bu anlayışıma dayanarak elçinin, Cibril’in getirdiği vahyin epeyce bir kısmını ayıklayıp attım. İşte şu gördüğün, duyduğun nefsimin beni aldatarak sürüklediği oyun böylece ortaya çıktı.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Ben onların görmediklerini gördüm ve elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (buzağı heykelinin içine) [5] attım. Nefsim de böyle yapmayı bana hoş gösterdi.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."


    Ali Fikri Yavuz : Sâmirî şöyle dedi: “- Ben İsrail oğullarının görmedikleri Cibrîl’i gördüm de, O Rasûlün izinden bir avuç toprak aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Böylece bunu, bana, nefsim hoş gösterdi.”


    Bekir Sadak : Samiri: «Onlarin gormedikleri bir sey gordum ve o sana gelen elcinin bastigi yerden bir avuc avucladim. Bunu ziynet esyasinin eritildigi potaya attim. Nefsim boyle yaptirdi» dedi.


    Celal Yıldırım : Sâmiriy, «onların görmediği şeyi gördüm, o (Tanrı) elçisinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (potanın içine) attım; işte böylece nefsim bunu bana hoş gösterdi» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Samiri: 'Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana gelen elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı' dedi.


    Diyanet Vakfi : O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Onların görmediğini gördüm, elçinin öğretisinden bir kısmını alıp attım. Böyle uygun gördüm.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : ben dedi, onların görmediklerini gördüm de Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım, ve bana nefsim böyle hoş gösterdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Samiri: «Ben onların görmediklerini gördüm de Resülün izinden bir avuç toprak avuçlayıp attım, nefsim bana böyle hoş gösterdi.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sâmirî: «Onların görmedikleri bir şey gördüm: (Sana gelen) ilâhî elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Samiri dedi ki; «Ben onların görmediklerini gördüm. Bana gelen ilahi elçinin ayak izlerinden avucumu doldurarak onu erimiş altın külçesinin bulunduğu potaya attım. Böyle yapmamın iyi olacağı içime doğdu.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi."


    Hasan Basri Çantay : O da (şöyle) dedi: — «Ben onların görmediklerini gördüm. Binâen'aleyh o peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıb onu (erimiş hulliyyâtın içine) atdım. Bunu bana nefsim hoş gösterdi böyle».


    Hayrat Neşriyat : (Sâmirî:) '(Ben, onların) görmedikleri şeyi gördüm ve (sana gelen) o elçinin(Cebrâîl’in atının) izinden bir avuç (toprak) avuçlayıverdim de onu (eritilmiş ziynet eşyâlarının içine) attım; böylece bunu nefsim bana hoş gösterdi' dedi.


    İbni Kesir : O da: Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Ve bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi, dedi.


    Muhammed Esed : "Ben onların göremediği bir şeyi gördüm; ve bu yüzden, Elçi'nin öğretilerinden bir tutam aldım ve onu fırlatıp attım; içimde bir şey böyle (yapmaya) itti beni."


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Sâmirî de) Dedi ki: «Onların görmediklerini ben gördüm. Artık Resûlün izinden bir avuç (toprak) aldım da onu attım ve nefsim bana öylece hoş göstermiş oldu.»


    Ömer Öngüt : (Sâmirî) dedi ki: “Onların görmedikleri bir şey gördüm ve onu sana gelen ilâhi elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu (ziynet eşyasının eritildiği potaya) attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi. ”


    Şaban Piriş : O da: -Onların görmedikleri bir şey gördüm ve elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. İşte nefsim bunu bana hoş gösterdi. dedi.


    Suat Yıldırım : "Ben," dedi, onların görmedikleri bir şeyi gördüm. O resul’ün izinden bir avuç toprak alıp onu potanın içine attım. İşte böylece nefsim böyle yapmayı bana hoş gösterdi."


    Süleyman Ateş : (Sâmiri): "Ben dedi, onların görmediklerini gördüm. Elçinin eserinden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp onu atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi.»


    Ümit Şimşek : Sâmirî dedi ki: 'Ben onların görmediğini gördüm. Elçinin izinden bir tutam alıp attım. Nefsim bana bunu hoş gösterdi.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Sâmirî dedi: "Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi."
     


  19. قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَّنْ تُخْلَفَهُ وَانظُرْ إِلَى إِلَهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا لَّنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا




    Kâle fezheb fe inne leke fîl hayâti en tekûle lâ misâse ve inne leke mev’ıden len tuhlefeh(tuhlefehu), vanzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ(âkifen), le nuharrikannehu summe le nensifennehu fîl yemmi nesfâ(nesfen).




    1. kâle : dedi

    2. fezheb (fe izheb) : artık git

    3. fe : o zaman, artık

    4. inne : muhakkak

    5. leke : senin için, sana, sen

    6. fî el hayâti : hayatta

    7. en tekûle : senin söylemen, demen

    8. lâ misâse : dokunmayın

    9. ve inne : ve muhakkak

    10. leke : senin için, sana

    11. mev'ıden : vaadedilen

    12. len tuhlefe-hu : asla hilâf olunmayacak

    13. vanzur (ve unzur) : ve bak

    14. ilâ ilâhi-ke : senin ilâhına

    15. ellezî : ki o

    16. zalte : sen ısrar ettin

    17. aleyhi : ona

    18. âkifen : kendini vakfeden, bağlı olan, düşkün (tutkun) olan

    19. le nuharrikanne-hu

    (nuharrike enne-hu) : onu biz mutlaka, elbette yakacağız

    20. summe : sonra

    21. le nensifenne-hu
    (nensife enne-hu) : onu mutlaka, elbette savuracağız, toz haline getirip atacağız

    22. fî el yemmi : denizde, denize

    23. nesfen : toz haline getirerek, savurarak







    İmam İskender Ali Mihr : (Musa A.S): “Artık git! Senin için (söz konusu olan), bütün hayatın boyunca “(bana) dokunmayın” demendir. Muhakkak ki senin için asla vazgeçilmeyecek bir vaad (ceza) vardır. Ve ona, ısrarla kendini vakfettiğin (taptığın) ilâhına bak! Onu mutlaka yakacağız. Sonra da elbette onu, toz haline getirerek (küllerini) savurup denize atacağız.” dedi.


    Diyanet İşleri : Mûsâ, “Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) “Bana dokunmak yok!” diyeceksin. Senin için, asla kaçamayacağın bir ceza daha var. Hele şu ibadet edip durduğun ilâhına bak! Biz onu elbette yakacağız ve onu muhakkak denize savuracağız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Git hadi dedi Mûsâ, hiç şüphe yok ki hayatta cezan, rastladığına yaklaşma, dokunma bana demendir ve sana bir de azap vaadedilmiştir ki değişmesine imkân yok; kulluğunda bulunup durduğun mâbuduna bak da gör, onu biz yakacağız, sonra da kaldırıp denize atacağız.


    Adem Uğur : Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!


    Ahmed Hulusi : (Musa) dedi ki: "Git! Muhakkak ki hayatın boyunca insanları 'bana dokunmayın' diyerek yanına yaklaştırmamalısın. . . Ayrıca senin için, kendisine asla karşı çıkamayacağın kesin bir son var. . . Tapınıp durduğun tanrına bir bak! Kesinlikle onu yakacağız, sonra onu un ufak edip, denize savuracağız. "


    Ahmet Tekin : Mûsâ:
    'Git! Artık hayatın boyunca sen, bana yaklaşmayın, benimle ilişki kurmayın diyerek, insan içinden kovulmuş ve terkedilmiş bir vaziyette, soyun kuruyarak tek başına yaşayacaksın. Ayrıca senin için kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun, başında bekleyip durduğun tanrına da bak. Yemin ederim biz onu ateşte eriteceğiz. Sonra da onu parçalayarak toz duman halinde denize savuracağız.' dedi.


    Ahmet Varol : (Musa) dedi ki: 'Git! Senin hayat boyunca yapacağın 'bana dokunulmasın' demek olacaktır. Senin için kendisinden kaçınamayacağın bir buluşma vakti de vardır. Şimdi kendisine tapındığın şu ilâhına bak! Andolsun biz onu yakacak sonra da darmadağın edip denize savuracağız.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."


    Ali Fikri Yavuz : (Hz. Mûsa ona şöyle) dedi: “- Haydi çekil git. Çünkü senin için hayat boyunca; benimle temas yok” diye söylemen ve (yalnız başına vahşice yaşamaya mahkûm kalacaksın). Hem sana (Kıyamet günü) bir ceza var ki, asla ondan kurtarılamıyacaksın. Bir de ibadet edip durduğun ilâh’ına bak, elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edib muhakkak onu denize savuracağız.


    Bekir Sadak : Musa: «Defol! Dogrusu artik hayatta, «Bana dokunmayin!» demenden baska yapacagin yoktur. Senin icin asla kacamayacagin bir ceza daha vardir. Durup uzerinde titredigin tanrina bak, onu yakacagiz, sonra denize dokecegiz» dedi.


    Celal Yıldırım : Musâ ona dedi ki: «Defol git; artık hayatta senin ölçü ve anlayışın benimle hiç temasta bulunmayın !' demen olacak ve senin için asla kurtulamıyacağın bir ceza va'desi daha var. Üstüne kapanıp durduğun tanrına bak! Onu önce yakacağız, sonra da külkütük halinde şüphesiz ki denize atacağız».


    Diyanet İşleri (eski) : Musa: 'Defol! Doğrusu artık hayatta, 'Bana dokunmayın!' demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak, onu yakacağız, sonra denize dökeceğiz' dedi.


    Diyanet Vakfi : Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: «Bana dokunmayın!» diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız!


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Defol! Hayatın boyunca yakına bile gelme. Sana söz verilen bir an var ki ondan kaçamıyacaksın. Tapmakta olduğun tanrına bak, biz onu yakıp denize savuracağız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Haydi, dedi, defol, çünkü sana hayatta şöyle demek var, temas yok, hem sana bir vaîd var ki ona aslâ hulfedilmiyeceksin, o başını bekleyip durduğun ilâhına da bak, her halde biz onu yakacağız da yakacağız, sonra da kül edip onu muhakkak deryaya dökeceğiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa: «Haydi, defol! Çünkü senin cezan, hayat boyunca «Bana dokunmayın!» demendir; ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza daha var. O başını bekleyip durduğun tanrına da bak! Onu mutlaka yakacağız da yakacağız. Sonra da onu kül edip muhakkak denize dökeceğiz!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Musa ona şöyle) dedi: «Haydi çekil git. Artık senin için hayat boyunca, 'benimle temas yok' diye söylemen var (bir vahşi gibi yapayalnız yaşamağa mahkum olacaksın). Hem senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Bir de ibadet edip durduğun ilâhına bak; elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edip muhakkak onu denize savuracağız.»


    Fizilal-il Kuran : Musa ona dedi ki: «Çekil karşımdan» Sen hayatı boyunca insanlara 'Bana değmeyin' demeye mahkûm oldun. Ayrıca asla yakanı kurtaramayacağın başka bir cezan daha vardır. Şimdi tapmaya devam ettiğin ilahının başına neler geleceğini gör. Onu ateşte eriteceğiz, sonra da parçalarını denize atacağız.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: "Bana dokunulmasın") deyip yerinmendir." Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin tanrına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız."


    Hasan Basri Çantay : (Musa) dedi: «Haydi (defol) git. Çünkü senin hayaatın boyunca (nasıybin, benimle) temas etmeyin demendir. Sana, senin için şübhesiz asla vaz geçilemeyecek bir ceza günü dahi vardır. Üstüne düşüb tapdığın tanrına bak, biz onu (cayır cayır) yakacağız, sonra onu parça parça edib denize atacağız».


    Hayrat Neşriyat : (Mûsâ:) '(Haydi) git! Artık muhakkak ki sana, (cezâ olarak) hayat boyunca, '(Aman, birbirimize) dokunmak yok!’ diyecek olman vardır! Ve elbette sana va'd edilen bir (cezâ) yer(i olan Cehennem) de var ki, ondan (o tehdidden) aslâ döndürülmeyeceksin! Şimdi, ona tapan bir kimse olup durduğun ilâhına bak; elbette (biz) onu cayır cayır yakacağız; sonra da onu kül edip muhakkak denize savuracağız' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Haydi git, doğrusu hayatta artık; bana dokunmayın, demenden başka yapacağın bir şey yoktur. Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir ceza günü var. Sarılıp durduğun üstüne düşüp tapındığın ilahına bak; yemin olsun ki; biz onu yakacağız, sonra da parçaparça edip denize atacağız.


    Muhammed Esed : (Musa:) "Git artık" dedi (ona), "ama şunu bil ki, bundan böyle hayat boyunca 'Bana dokunmayın! demekten ibaret olacaktır senin payına düşen! (Öte dünyada ise) hiç kuşkusuz, kaçıp kurtulamayacağın bir yazgı beklemektedir seni! Şimdi bak, kendini her şeyinle adayarak tapındığın şu düzmece tanrına: onu nasıl yakacağız ve sonra toza toprağa çevirip nasıl denize savuracağız!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Hazreti Mûsa da) dedi ki: «Çık git. Çünkü artık sana hayatta (bulundukça mukadder olan) dokunma yok demektir. Ve muhakkak ki, senin için bir va'de mahalli de vardır ki, ondan asla ayrılmayacaksın. Ve kendisine tapınıp durduğun tanrına da bak. Biz onu elbette ki yakacağız, sonra da onu denizde parça parça edip savuracağız.»


    Ömer Öngüt : Musa dedi ki: “Defol, git! Doğrusu artık hayat boyunca: 'Bana dokunmayın!' demenden başka yapacağın bir şey yoktur. Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir ceza günü var. Sarılıp durduğun, üstüne düşüp tapındığın ilâhına bak! Biz onu yakacağız, sonra da denize atacağız. ”


    Şaban Piriş : Musa: -Defol, artık senin için hayatta bana dokunmayın demekten başka bir şey yoktur? Bir de senin için hiç kaçamayacağın bir azap günü var. Sarılıp üzerine titrediğin ilahına bak, şimdi onu yakacağız sonra küllerini denize savuracağız, dedi.


    Suat Yıldırım : "Defol!" dedi Mûsâ, artık ömür boyunca sen: "Bana dokunmayın, benden uzak durun!" diyeceksin, yalnız yaşamaya mahkûm olacaksın. Ayrıca senin asla kurtulamayacağın bir ceza günü var. Şimdi tapınıp durduğun tanrına bak! Biz onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız."


    Süleyman Ateş : (Mûsâ): "Git, dedi. Artık hayât boyunca sen: 'Bana dokunmayın!' diyeceksin (toplumdan refüze edilip yalnız başına kalacaksın), sana va'dedilen bir cezâ var ki ondan asla şaşırılmayacaksın (mutlaka o cezânı tam zamanında bulacaksın). Şimdi durup taptığın tanrına bak. Biz onu yakacağız, sonra onu ufalayıp denize savuracağız."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: «Bana dokunulmasın») deyip yerinmendir.» Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız.»


    Ümit Şimşek : Musa 'Def ol!' dedi. 'Artık hayatın boyunca 'Bana dokunmayın' deyip duracaksın. Ayrıca sana vaad edilen bir azap var ki, ondan asla kurtulamayacaksın. Şimdi tapmakta olduğun tanrına bak: Onu yakacağız, sonra da ufalayıp denize savuracağız.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa dedi: "Defol, çünkü sen, hayatın boyunca "bana dokunmayın" diyeceksin! Ve senin için asla kaytaramayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak! Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un ufak edip denize dökeceğiz."
     


  20. إِنَّمَا إِلَهُكُمُ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا




    İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ hûv(huve), vesia kulle ؛ey’in ilmâ(ilmen).




    1. innemâ : sadece, yalnız

    2. ilâhu-kum : sizin ilâhınız

    3. allâhu ellezî : Allah ki o

    4. lâ ilâhe : ilâh yoktur

    5. illâ : den ba؛ka

    6. huve : o

    7. vesia : geni؛tir, içine alır, kaplamı؛tır

    8. kulle ؛ey'in : her؛ey

    9. ilmen : ilim olarak







    İmam İskender Ali Mihr : Sizin İlâhınız sadece Allah'tır ki, O'ndan ba؛ka İlâh yoktur. İlim (ilmi) ile her؛eyi kaplamı؛tır (ku؛atmı؛tır).


    Diyanet İ؛leri : Sizin ilâhınız ancak kendisinden ba؛ka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, ilmiyle her ؛eyi ku؛atmı؛tır.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Mâbûdunuz, ancak Allah't‎r ki yoktur ondan ba‏ka tapacak; bilgisi, her ‏eye ‏âmildir.


    Adem Uًur : Sizin ilâh‎n‎z, yaln‎zca, kendisinden ba‏ka ilâh olmayan Allah't‎r. O'nun ilmi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    Ahmed Hulusi : Ulûhiyet sahibiniz sadece Allâh't‎r. . . Tanr‎ yoktur sadece "Hغ"! فlmiyle her ‏eyi (her yِnden) ku‏atand‎r!


    Ahmet Tekin : 'Sizin ilâh‎n‎z, kendisinden ba‏ka tanr‎ olmayan, Allah’t‎r. Onun ilmi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    Ahmet Varol : Sizin ilâh‎n‎z ancak kendinden ba‏ka ilâh olmayan Allah't‎r. O ilim yِnünden her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.'


    Ali Bulaç : "Sizin ilah‎n‎z yaln‎zca Allah't‎r ki, O'nun d‎‏‎nda ilah yoktur. O, ilim bak‎m‎ndan her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r."


    Ali Fikri Yavuz : Sizin فlâh’‎n‎z, kendisinden ba‏ka hiç ilâh bulunm‎yan ancak Allah’d‎r. O’nun ilmi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    Bekir Sadak : Sizin Tanriniz, ancak, O'ndan baska tanri olmayan Allah'tir. ilmi her seyi icine almistir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sizin ilâh‎n‎z kendisinden ba‏ka (hakk) hiçbir ilâh olmayan Allah't‎r. O, ilmiyle her ‏eyi kapsay‎p ku‏atm‎‏t‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Sizin Tanr‎n‎z, ancak, O'ndan ba‏ka tanr‎ olmayan Allah't‎r. فlmi her ‏eyi içine alm‎‏t‎r.


    Diyanet Vakfi : Sizin ilâh‎n‎z, yaln‎zca, kendisinden ba‏ka ilâh olmayan Allah't‎r. O'nun ilmi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    Edip Yüksel : Tanr‎n‎z, kendisinden ba‏ka tanr‎ olmayan ALLAH't‎r. Bilgisi her ‏eyi içine alm‎‏t‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : sizin ilâh‎n‎z ancak o Allahd‎r ki ondan ba‏ka ilâh yok, o ‎lmi ile her ‏ey'i ku‏atm‎‏t‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sizin ilah‎n‎z ancak o Allah't‎r ki, O'ndar ba‏ka ilah yoktur. O, ilmi ile her‏eyi ku‏atm‎‏t‎r!» dedi.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sizin ilâh‎n‎z, ancak kendisinden ba‏ka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'd‎r. Onun ilmi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    Fizilal-il Kuran : Asl‎nda sizin ilah‎n‎z, kendisinden ba‏ka ilah olmayan Allah'd‎r. O'nun bilgisi her ‏eyi kapsam‎ içine alm‎‏t‎r.


    Gültekin Onan : "Sizin tanr‎n‎z yaln‎zca Tanr‎'d‎r ki, O'nun d‎‏‎nda tanr‎ yoktur. O, ilim bak‎m‎ndan her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r."


    Hasan Basri اantay : Ancak sizin Tanr‎n‎z kendisinden ba‏ka hiçbir Tanr‎ bulunmayan Allahd‎r. Onun ilmi her ‏ey'i ku‏atm‎‏d‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : Sizin فlâh‎n‎z, ancak kendisinden ba‏ka ilâh olmayan Allah’d‎r. (O) her‏eyi ilmen ku‏atm‎‏t‎r.


    فbni Kesir : Sizin ilah‎n‎z; ancak O'ndan ba‏ka hiç bir ilah olmayan Allah't‎r. O, ilmiyle her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    Muhammed Esed : (Size gelince, ey فsrailoًullar‎!) Sizin biricik tanr‎n‎z, kendisinden ba‏ka tanr‎ olmayan Allah't‎r; s‎n‎rs‎z bilgisiyle her ‏eyi ku‏atan O'dur!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Sizin ilâh‎n‎z ancak o Allah't‎r ki, O'ndan ba‏ka ilâh yoktur. Her ‏eyi ilmen ihata etmi‏tir.»


    ضmer ضngüt : Sizin ilâh‎n‎z, ancak ve ancak O'ndan ba‏ka hiç bir ilâh olmayan Allah't‎r. فlmi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.


    قaban Piri‏ : Sizin ilah‎n‎z ancak, kendisinden ba‏ka ilah olmayan Allah’t‎r. O her ‏eyi ilmiyle ku‏atm‎‏t‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Sizin فlah‎n‎z yaln‎z Allah’t‎r. Ondan ba‏ka ilah yoktur. O her ‏eyi ilmi ile ihata etmi‏tir.


    Süleyman Ate‏ : "Tanr‎n‎z ancak kendisinden ba‏ka tanr‎ olmayan Allah't‎r. O'nun bilgisi her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r."


    Tefhim-ul Kuran : «Sizin ilah‎n‎z yaln‎zca Allah't‎r ki, O'nun d‎‏‎nda ilah yoktur. O, ilim bak‎m‎ndan her ‏eyi ku‏atm‎‏t‎r.»


    ـmit قim‏ek : Sizin tanr‎n‎z ancak o Allah't‎r ki, Ondan ba‏ka hiçbir tanr‎ yoktur. O her‏eyi ilmiyle ku‏atm‎‏t‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Gerçek olan ‏u ki, sizin ilah‎n‎z kendisinden ba‏ka hiçbir tanr‎ olmayan Allah't‎r. O, ilim bak‎m‎ndan her‏eyi çepeçevre ku‏atm‎‏t‎r.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş