Kuran-ı Kerim ŞUARÂ Suresi Türkçe Meali ve açıklaması, Suara suresi Melali ve türkce aciklaması, Sua

goktepeli26 11 Haz 2013



  1. كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ



    Kezâlike seleknâhu fî kulûbil mucrimîn(mucrimîne).



    1. kezâlike : işte böyle

    2. seleknâ-hu : biz onu soktuk

    3. fî : içine

    4. kulûbi : kalpler

    5. el mucrimîne : mücrimler, suçlular, günahkârlar







    İmam İskender Ali Mihr : Biz O'nu, mücrimlerin kalplerine işte böyle soktuk (işledik).


    Diyanet İşleri : İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) suçluların kalbine soktuk.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Biz, böylece Kur'ân'ı, mücrimlerin gönüllerine kadar işlettik.


    Adem Uğur : Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.


    Ahmed Hulusi : İşte Onu, (hakikati inkâr) suçu işleyenlerin akıllarına bu kadar sokarız!


    Ahmet Tekin : Kur’ân’ı yalanlamayı, inkârı ve hidayeti kafalarına, kalplerine soktuğumuz gibi, onun, Kur’ân’ın İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların kafalarında, kalplerinde yankı bulmadan geçip gitmesine de biz yol açtık.


    Ahmet Varol : Biz onu suçluların kalplerine işte böyle soktuk.


    Ali Bulaç : Biz onu, suçlu günahkarların kalbine işte böyle işlettik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, o küfrü mücrimlerin kalblerine öyle sokmuşuz ki,


    Bekir Sadak : (200-20) 2 Suclularin kalblerine Kuran'i boylece sokariz da, can yakici azabi gormedikce ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.


    Celal Yıldırım : (200-201) İşte biz onu (=inkâr ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârların kalblerine aktarıp soktuk da elem verici azabı görmedikçe mümkün değil ona inanmazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (200-202) Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.


    Diyanet Vakfi : (200-201) Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.


    Edip Yüksel : İşte biz onu suçluların kalplerine böylece (yabancı bir dil gibi) sokarız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz onu mücrimlerin kalblerine öyle sokmuşuzdur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz onu suçluların kalbine öyle sokmuşuzdur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (200-201) Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (Okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.


    Fizilal-il Kuran : Böylece inanmamayı ağır suçluların kalplerine aşıladık.


    Gültekin Onan : Biz onu, suçlu günahkarların kalbine işte böyle işlettik.


    Hasan Basri Çantay : Biz (küfrü) o günahkârların kalbine Öyle bir sokduk ki,


    Hayrat Neşriyat : İşte onu (o küfrü) günahkârların kalblerine (yalanlamalarındaki inadları sebebiyle) böyle sokmuşuzdur.


    İbni Kesir : İşte böylece onu suçluların kalbine sokarız.


    Muhammed Esed : Biz bu (mesajı)n o günahkarların kalplerinden (bir yankı bulmadan) geçip gitmesine yol açtık:


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte öylece onu (küfrü) günahkârların kalplerine sokmuşuzdur.


    Ömer Öngüt : İşte böylece onu o günahkârların kalplerine soktuk.


    Şaban Piriş : İşte böylece onu suçluların kalbine sokarız da..


    Suat Yıldırım : (200-201) İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı suçlu kâfirlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler.


    Süleyman Ateş : Biz onu, suçluların kalblerine öyle soktuk.


    Tefhim-ul Kuran : Biz onu, suçlu günahkârların kalbine işte böyle geçirip yürüttük.


    Ümit Şimşek : Mücrimlerin kalplerinde inkârı Biz böyle yerleştirmişizdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz onu suçluların kalplerine işte böyle yolladık.
     


  2. فَيَأْتِيَهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ



    Fe ye’tîyehum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).



    1. fe : böylece

    2. ye'tîye-hum : onlara gelecek, gelir

    3. bagteten : ansızın

    4. ve hum : ve onlar

    5. lâ yeş'urûne : farkında olmazlar, olamazlar






    İmam İskender Ali Mihr : Böylece o (azap), onlara ansızın gelir ve onlar farkında olmazlar.


    Diyanet İşleri : (201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ansızın gelip çatar onlara ve onlar anlamazlar bile.


    Adem Uğur : İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.


    Ahmed Hulusi : (Ölüm azabı) onlara, düşünmedikleri bir anda, ansızın gelir! (Ölüm, en büyük azaptır; çünkü kişi ölümü tadarak hakikatini bizzat müşahede eder ve hakikatinin hakkını veremediğini kavrar; artık bunun gereğini yerine getirme imkânı kalmadığını idrak ederek çok büyük bir pişmanlığın azabı içine düşer. A. H. )


    Ahmet Tekin : İşte o azap da, onlara, ansızın, farkında olmadıkları bir sırada gelecek.


    Ahmet Varol : (Azap) onlara, kendileri farkında olmadan ansızın gelir.


    Ali Bulaç : Artık o (azab), kendileri şuurunda olmadan onlara apansız gelecektir.


    Ali Fikri Yavuz : İşte, bu azab, hiç farkında değillerken, ansızın kendilerine gelecektir.


    Bekir Sadak : (200-20) 2 Suclularin kalblerine Kuran'i boylece sokariz da, can yakici azabi gormedikce ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.


    Celal Yıldırım : Bu azâb, farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine gelir de,


    Diyanet İşleri (eski) : (200-202) Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir.


    Diyanet Vakfi : İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.


    Edip Yüksel : Onlara ansızın, beklemedikleri bir anda gelecektir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ki geliversin de kendilerine ansızın, hiç farkında değillerken


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : o azap kendilerine ansızın hiç farkında olmadıkları bir anda gelecektir,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.


    Fizilal-il Kuran : O azapla hiç farkında olmadıkları bir sırada, ansızın yüzyüze gelirler.


    Gültekin Onan : Artık o (azab), kendileri şuurunda olmadan onlara apansız gelecektir.


    Hasan Basri Çantay : İşte bu (azab) onlara, kendileri de farkında olmayarak, ansızın gelecekdir.


    Hayrat Neşriyat : İşte (bu azab) onlara haberleri olmadan, ansızın gelecektir.


    İbni Kesir : O da kendilerine apansız, haberleri olmadan geliverir.


    Muhammed Esed : O azap ki, sonunda, onların hiç beklemedikleri bir anda ansızın gelip çatacaktır;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık (o azap) onlara hiç farkedemez bir haldeler iken ansızın geliverir.


    Ömer Öngüt : Azap onlara öyle ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar.


    Şaban Piriş : O azap, onlara farkında olmadıkları bir anda ansızın gelir.


    Suat Yıldırım : İşte bu azap, kendilerine ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar.


    Süleyman Ateş : Azâb onlara öyle ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Artık o (azab), kendileri şuurunda olmadan onlara apansız gelecektir.


    Ümit Şimşek : O azap, hiç ummadıkları anda, birden bire onlara geliverir.


    Yaşar Nuri Öztürk : O azap onlara ansızın gelecek, farkında bile olmayacaklar.
     


  3. فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنظَرُونَ



    Fe yekûlû hel nahnu munzarûn(munzarûne).



    1. fe : o zaman

    2. yekûlû : söylerler, derler

    3. hel : mı

    4. nahnu : biz

    5. munzarûne : bekletilenler, mühlet verilenler





    İmam İskender Ali Mihr : “O zaman biz, bekletilenler (mühlet verilenler) olur muyuz?” dediler.


    Diyanet İşleri : (201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, “Bize mühlet verilmez mi?” demedikçe, ona inanmazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derler ki: Bize mühlet verilir mi acaba?


    Adem Uğur : O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.


    Ahmed Hulusi : (O vakit) derler ki: "Bize ek süre tanınır mı ki?"


    Ahmet Tekin : O zaman:
    'Bize iman etmemiz için mühlet verilir mi, acaba?' diyecekler.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine: 'Bize süre tanınır mı?' derler.


    Ali Bulaç : Derler ki: "bize bir süre tanınır mı?"


    Ali Fikri Yavuz : “Bize bir mühlet verilir mi?” diyecekler.


    Bekir Sadak : O zaman «Erteye birakilmaz miyiz?» derler.


    Celal Yıldırım : Acaba bize mühlet verilmez mi ? derler.


    Diyanet İşleri (eski) : O zaman 'Erteye bırakılmaz mıyız?' derler.


    Diyanet Vakfi : O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.


    Edip Yüksel : O zaman, 'Bize biraz daha süre verilmez mi?' derler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Desinler ki acaba bize bir müsaade edilir mi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (O zaman) diyecekler: «Acaba bize bir mühlet verilir mi?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O zaman «Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?...» diyeceklerdir.


    Fizilal-il Kuran : O zaman «Acaba bize mühlet verilir mi?» derler.


    Gültekin Onan : Derler ki: "Bize bir süre tanınır mı?"


    Hasan Basri Çantay : (Gelecekdir de «Acaba) bize bir mühlet verilir mî?» diyeceklerdir.


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine (onlar): 'Biz (acabâ îmân etmemiz için) mühlet verilen kimseler(olur) muyuz?' derler.


    İbni Kesir : O zaman derler ki: Acaba bekletilemez miyiz?


    Muhammed Esed : ve o zaman onlar: "Acaba geri bırakılamaz mıyız?" diye feryad edecekler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İmdi derler ki: «Biz mühlet verilmişlerden miyiz?»


    Ömer Öngüt : O zaman: “Acaba bize mühlet verilir mi?” derler.


    Şaban Piriş : İşte o zaman: -Acaba bize biraz daha süre tanınır mı? derler.


    Suat Yıldırım : İşte o zaman: "Acaba, bize, azıcık olsun, bir mühlet verilir mi" derler.


    Süleyman Ateş : (Birden onu karşılarında bulunca) "Acaba bize süre verilir mi?" derler.


    Tefhim-ul Kuran : Derler ki: «Bize bir süre tanınır mı?»


    Ümit Şimşek : O zaman 'Bize mühlet yok mu?' derler.


    Yaşar Nuri Öztürk : O zaman şöyle derler: "Acaba bize süre verilir mi?"
     


  4. أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ



    E fe bi azâbinâ yesta’cilûn(yesta’cilûne).



    1. e : mı

    2. fe : öyleyse, yoksa

    3. bi azâbi-nâ : bizim azabımızı

    4. yesta'cilûne : acele istiyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?


    Diyanet İşleri : Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hâlâ azâbımızın çabucak gelmesini mi isterler?


    Adem Uğur : (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?


    Ahmed Hulusi : Azabımızın kendilerinde açığa çıkmasını acele mi istiyorlar?


    Ahmet Tekin : 'Yanlış mı duyduk? Azâbımızı küstahça çabuk istemiyorlar mıydı?'


    Ahmet Varol : Onlar yine de azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar?


    Ali Bulaç : Onlar yine de azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?


    Ali Fikri Yavuz : Şimdi onlar azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?


    Bekir Sadak : Bizim azabimizi mi acele istiyorlardi?


    Celal Yıldırım : Onlar azabımızı mı acele istiyorlar ?


    Diyanet İşleri (eski) : Bizim azabımızı mı acele istiyorlardı?


    Diyanet Vakfi : (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?


    Edip Yüksel : Onlar, hâlâ cezamıza karşı meydan mı okuyorlar?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya şimdi azâbımızı iviyorlar mı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Acaba azabımızın acele gelmesini mi istiyorlar?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı.


    Fizilal-il Kuran : Onlar azabımızın bir an önce gerçekleşmesini mi istiyorlar?


    Gültekin Onan : Onlar yine de azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?


    Hasan Basri Çantay : Onlar haalâ azabımızı çabuklatdırmak mı istiyorlar?


    Hayrat Neşriyat : Şimdi (alay ederek) bizim azâbımızı mı acele istiyorlar?


    İbni Kesir : Bizim azabımızı mı çabucak istiyorlardı.


    Muhammed Esed : O halde, azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Şimdi Bizim azabımızı isti'cal mi ederler?


    Ömer Öngüt : Onlar bizim azabımızı mı acele istiyorlar?


    Şaban Piriş : Oysa onlar, bir an önce azabımız için acele etmiyorlar mıydı?


    Suat Yıldırım : Hâlâ, onlar Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar.


    Süleyman Ateş : Hâlâ bizim azâbımızı mı acele istiyorlar (doğru söyleyenlerden isen bizi tehdid ettiğin azâbı getir mi diyorlar)?


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, yine de azabımızı çabuklaştırmak mı istiyorlar?


    Ümit Şimşek : Hâlâ azabımızın çabuklaştırılmasını istiyorlar mı?


    Yaşar Nuri Öztürk : Bizim azabımızı acele mi istiyorlar?
     


  5. أَفَرَأَيْتَ إِن مَّتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ



    E fe raeyte in metta’nâhum sinîn(sinîne).



    1. e : mı

    2. fe : öyleyse, böylece, işte

    3. raeyte : sen gördün

    4. in : eğer, olsa bile

    5. metta'nâ-hum : onları metalandırdık, yararlandırdık

    6. sinîne : seneler, yıllar





    İmam İskender Ali Mihr : İşte gördün mü? Onları senelerce metalandırsak bile.


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak,


    Abdulbaki Gölpınarlı : Diyelim ki yıllarca onları yaşattık, geçindirdik de.


    Adem Uğur : Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatsak.


    Ahmed Hulusi : Görüyorsun işte. . . Onları senelerce çeşitli nimetlerle zevklendirsek,


    Ahmet Tekin : Ne dersin? Onları, senelerce nimetlere boğsak zevk-u safa ettirsek, faydasız.


    Ahmet Varol : Ne dersin, onları yıllarca (dünyalıklardan) yararlandırsak,


    Ali Bulaç : Gördün mü; biz onları yıllarca yararlandırsak,


    Ali Fikri Yavuz : Gördün ya, artık onları senelerce zevklendirsek,


    Bekir Sadak : (205-20) 7 Bana soylesene, Biz onlara yillar yili nimetler vermis olsak, sonra da tehdit edildikleri sey baslarina gelse, kendilerine verilmis olan nimetler onlara bir fayda saglar mi?


    Celal Yıldırım : (205-206) Söylesen ya, eğer biz onları yıllarca (bolluk ve refah içinde) yararlandırıp geçindirsek, sonra da va'dolundukları (günün azabı) onlara geliverse,


    Diyanet İşleri (eski) : (205-207) Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?


    Diyanet Vakfi : (205-206) Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!


    Edip Yüksel : Gördüğün gibi, biz onları yıllarca yaşatsak


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gördün a artık onlara senelerce zevk ettirsek


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gördün ya, onlara senelerce zevk ettirsek,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek,


    Fizilal-il Kuran : Baksana, eğer onları yıllarca refah içinde yaşatsak da,


    Gültekin Onan : Gördün mü; biz onları yıllarca yararlandırsak,


    Hasan Basri Çantay : (205-206-207) Şimdi sen bana haber ver: Biz onları senelerce yaşatıb fâidelendirsek de sonra kendilerine tehdîd olunageldikleri (azâb gelib) çatıverse o yaşayıb fâidelenmiş oldukları (yıllar) kendilerini kurtarabilir mi?


    Hayrat Neşriyat : (205-206) Söyleyin bakalım! Eğer onları senelerce (yaşatıp) ni'metlendirsek, sonra da o tehdîd edilmekte oldukları (azab) başlarına gelse (ne yapacaklar?)


    İbni Kesir : Gördün mü, şayet Biz onları yıllarca yararlandırsak;


    Muhammed Esed : İmdi, düşün, (ey Muhammed): onlara (dünya hayatının) tadını çıkarmaları için yıllarca fırsat vermişsek,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Gördün mü onları senelerce faidelendirmiş olsak?


    Ömer Öngüt : Gördün mü? Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak,


    Şaban Piriş : Gördün mü onları senelerce nimetlendirsek,


    Suat Yıldırım : (205-207) Ne dersin? Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?


    Süleyman Ateş : Baksana, biz onları yıllarca yaşatsak,


    Tefhim-ul Kuran : Gördün mü; biz onları yıllarca yararlandırsak,


    Ümit Şimşek : Ne dersin: Biz onları yıllarca nimetlerimizden nasiplendirsek,


    Yaşar Nuri Öztürk : Görmedin mi ki, biz onları yıllarca nimetlendirsek de,
     


  6. ثُمَّ جَاءهُم مَّا كَانُوا يُوعَدُونَ



    Summe câehum mâ kânû yûadûn(yûadûne).



    1. summe : sonra

    2. câe-hum : onlar geldi

    3. mâ : şey

    4. kânû : oldular

    5. yûadûne : vaadolundular






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra vaadolundukları şey (azap) onlara geldi.


    Diyanet İşleri : Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (hâlleri nice olurdu?)


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra onlara vaadedilen azap geldi.


    Adem Uğur : Sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!


    Ahmed Hulusi : Sonra, uyarıldıkları başlarına gelse. . .


    Ahmet Tekin : Sonra tehdit edilmekte oldukları azap da başlarına gelse, bir şey değişmeyecek.


    Ahmet Varol : Sonra kendilerine vaadedilen başlarına gelse,


    Ali Bulaç : Sonra kendilerine va'dolunan (azab günü) geliverse,


    Ali Fikri Yavuz : Sonra kendilerine verilen azab vaadi gelip çatarsa,


    Bekir Sadak : (205-20) 7 Bana soylesene, Biz onlara yillar yili nimetler vermis olsak, sonra da tehdit edildikleri sey baslarina gelse, kendilerine verilmis olan nimetler onlara bir fayda saglar mi?


    Celal Yıldırım : (205-206) Söylesen ya, eğer biz onları yıllarca (bolluk ve refah içinde) yararlandırıp geçindirsek, sonra da va'dolundukları (günün azabı) onlara geliverse,


    Diyanet İşleri (eski) : (205-207) Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?


    Diyanet Vakfi : (205-206) Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!


    Edip Yüksel : Ve sonra kendilerine söz verilen başlarına gelse,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra kendilerine edilen vaid gelip çatarsa


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra kendilerine yapılan tehdit gelip çatsa,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa,


    Fizilal-il Kuran : Sonra tehdit edildikleri azap başlarına gelse;


    Gültekin Onan : Sonra kendilerine vaadolunan (azab günü) geliverse,


    Hasan Basri Çantay : (205-206-207) Şimdi sen bana haber ver: Biz onları senelerce yaşatıb fâidelendirsek de sonra kendilerine tehdîd olunageldikleri (azâb gelib) çatıverse o yaşayıb fâidelenmiş oldukları (yıllar) kendilerini kurtarabilir mi?


    Hayrat Neşriyat : (205-206) Söyleyin bakalım! Eğer onları senelerce (yaşatıp) ni'metlendirsek, sonra da o tehdîd edilmekte oldukları (azab) başlarına gelse (ne yapacaklar?)


    İbni Kesir : Sonra kendilerine vaadolunan şey başlarına gelse,


    Muhammed Esed : ve sonra vaad edildikleri (azap) başlarına gelmişse;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra onlara tehdit edilmiş oldukları şey gelecek olsa.


    Ömer Öngüt : Sonra da kendilerine vaad olunan şey (başlarına) gelse.


    Şaban Piriş : Sonra da onlara vaat edilen azap gelse...


    Suat Yıldırım : (205-207) Ne dersin? Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?


    Süleyman Ateş : Sonra tehdid edildikleri (azâb) kendilerine gelse,


    Tefhim-ul Kuran : Sonra kendilerine va'dolunan (azab günü) geliverse,


    Ümit Şimşek : Sonra da kendilerine vaad edilen şey başlarına geliverse,


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra, tehdit edildikleri şey kendilerine ulaşsa,
     


  7. مَا أَغْنَى عَنْهُم مَّا كَانُوا يُمَتَّعُونَ



    Mâ agnâ anhum mâ kânû yumetteûn(yumetteûne).



    1. mâ agnâ an-hum : onlara fayda vermez

    2. mâ : şey

    3. kânû : oldular

    4. yumetteûne : metalandırılırlar






    İmam İskender Ali Mihr : Onların metalandırıldıkları şeyler, onlara fayda vermez (onları müstağni kılmaz).


    Diyanet İşleri : (Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamazdı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O yaşayıp geçinmeleri, onları herhangi bir sûretle kurtarabilir mi ki?


    Adem Uğur : Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.


    Ahmed Hulusi : Sahip olduklarıyla yaşadıkları zevkler, onlara hiçbir yarar sağlamaz!


    Ahmet Tekin : Sahip oldukları servetler ve refahları, vaktiyle kendilerine verilmiş olan fırsatlar, devamlı tehdit edildikleri azaptan kendilerini kurtaramadı.


    Ahmet Varol : Yararlandırıldıkları onlara ne sağlayabilir?


    Ali Bulaç : Onların 'meta ile yararlandıkları' şey, kendilerini (görecekleri azabtan) bağımsız kılamaz.


    Ali Fikri Yavuz : O yaşadıkları zevkin kendilerine hiç faydası olmıyacaktır.


    Bekir Sadak : (205-20) 7 Bana soylesene, Biz onlara yillar yili nimetler vermis olsak, sonra da tehdit edildikleri sey baslarina gelse, kendilerine verilmis olan nimetler onlara bir fayda saglar mi?


    Celal Yıldırım : O yararlandırılıp geçindirildikleri bolluk ve refahın kendilerine bir faydası olur mu ?


    Diyanet İşleri (eski) : (205-207) Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?


    Diyanet Vakfi : Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.


    Edip Yüksel : O tattıkları nimetler kendilerine bir yarar sağlamaz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O yaşatıldıkları zevkın kendilerine hiç faidesi olmıyacaktır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : o yaşatıldıkları zevkin kendilerine hiç faydası olmayacaktır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.


    Fizilal-il Kuran : Vaktiyle refah içinde geçirdikleri hayat kendilerine hiçbir fayda sağlamaz.


    Gültekin Onan : Onların 'meta ile yararlandıkları' şey, kendilerini (görecekleri azabtan) bağımsız kılamaz.


    Hasan Basri Çantay : (205-206-207) Şimdi sen bana haber ver: Biz onları senelerce yaşatıb fâidelendirsek de sonra kendilerine tehdîd olunageldikleri (azâb gelib) çatıverse o yaşayıb fâidelenmiş oldukları (yıllar) kendilerini kurtarabilir mi?


    Hayrat Neşriyat : Faydalandırılmakta oldukları şeyler (ni'metler o gün) kendilerine bir fayda vermez.


    İbni Kesir : Eğlendirilmiş olmaları onlara bir fayda sağlamaz.


    Muhammed Esed : kendilerine vaktiyle verilmiş olan fırsatın onlara ne yararı olabilir?


    Ömer Nasuhi Bilmen : O faidelenmiş oldukları şey, onları neden kurtarabilir?


    Ömer Öngüt : Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiçbir fayda sağlamaz.


    Şaban Piriş : Nimet içinde bulunmaları onlara ne fayda sağlar?


    Suat Yıldırım : (205-207) Ne dersin? Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?


    Süleyman Ateş : O yaşatıldıkları (zevk-u sefâ sürdükleri) şeyler, kendilerine ne yarar sağlardı?


    Tefhim-ul Kuran : Onların 'meta ile yararlandıkları' şey, kendilerini (görecekleri azabtan) bağımsız kılamaz.


    Ümit Şimşek : Nasiplendikleri onca nimetler onlara ne fayda verir?


    Yaşar Nuri Öztürk : O yararlandıkları nimetler onların hiçbir işine yaramaz.
     


  8. وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ



    Ve mâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ munzirûn(munzirûne).



    1. ve mâ ehleknâ : ve biz helâk etmedik

    2. min karyetin : (kasabalardan) bir kasabayı

    3. illâ : den başka, olmaksızın, olmadıkça

    4. lehâ : onun, ona

    5. munzirûne : nezirler, uyarıcılar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve hiçbir kasabayı, nezirler olmadıkça (ona nezirler göndermedikçe) helâk etmedik.


    Diyanet İşleri : Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helâk etmedik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve hiçbir şehri helâk etmedik ki oraya, korkutucu peygamberler göndermeyelim de.


    Adem Uğur : Bununla birlikte hangi memleketi, helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.


    Ahmed Hulusi : Biz, uyarıcıları gelmemiş hiçbir bölge halkını helâk etmedik.


    Ahmet Tekin : Biz hiçbir memleketi sorumluluk hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcılar göndermeden helâk etmedik.


    Ahmet Varol : Biz hiçbir kasabayı kendisi için uyarıcılar olmadan helak etmedik.


    Ali Bulaç : Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, biz hiç bir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz.


    Ali Fikri Yavuz : Biz hangi memleket halkını helâk ettikse, muhakkak o memleket halkını korkutucu peygamberler olmuştur.


    Bekir Sadak : (208-20) 9 Hicbir kasaba halkini kendilerine ogut veren uyaricilar gelmeden yok etmedik. Biz zalim degiliz.*


    Celal Yıldırım : Hiçbir kasaba (halkını), kendilerine uyarıcılar göndermedikçe yok etmiş değiliz.


    Diyanet İşleri (eski) : (208-209) Hiçbir kent halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz.


    Diyanet Vakfi : (208-209) Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.


    Edip Yüksel : Biz uyarıcıları olmayan hiç bir kenti yok etmedik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Maamafih biz hangi memleketi helâk ettikse her halde onu inzar edenler olmuştur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bununla birlikte Biz hangi memleketi helak ettikse, muhakkak onun uyarıcıları olmuştur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.


    Fizilal-il Kuran : Yok ettiğimiz her ülkeye mutlaka uyarıcılar gönderdik.


    Gültekin Onan : Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın biz hiç bir ülkeyı yıkıma uğratmış değiliz.


    Hasan Basri Çantay : (208-209) Biz hiçbir memleketi, ona (halkına) öğüd vermek üzere inzâr edici (peygamber) ler (göndermiş) olmadıkça helak etmedik. Biz zulmedenler değiliz.


    Hayrat Neşriyat : (208-209) Hâlbuki (biz) hiçbir memleketi, (halkına) nasîhat vermek üzere kendisine(gönderilen) korkutucuları (peygamberleri) olmadan helâk etmedik. Ve (aslâ) zâlimler olmadık.


    İbni Kesir : Uyarıcılar olmaksızın Biz, hiç bir kasabayı helak etmedik.


    Muhammed Esed : Kaldı ki, Biz hiçbir toplumu önceden uyarmadan yok etmemişizdir


    Ömer Nasuhi Bilmen : Biz hiçbir beldeyi helâk etmedik, illâ onun için inzar edenler bulunmuştur.


    Ömer Öngüt : Biz hiçbir memleket halkını, uyarıcıları olmadıkça helâk etmedik.


    Şaban Piriş : (208-209) Uyarıcılar göndermediğimiz hiçbir ülkeyi helak etmedik. Hiçbir zaman zulmedici olmadık.


    Suat Yıldırım : Biz hiç bir ülkeyi, uyarıcıları gelmeden imha etmedik.


    Süleyman Ateş : Biz, hiçbir kenti helâk etmedik ki onun uyarıcıları olmasın (helâk etmeden önce mutlaka uyarıcı gönderdik).


    Tefhim-ul Kuran : Kendisi için bir uyarıcı, korkutucu olmaksızın, biz hiç bir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz.


    Ümit Şimşek : Biz, uyarıcısı olmayan hiçbir beldeyi helâk etmedik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz, uyarıcıları olmayan hiçbir kenti/uygarlığı helâk etmemişizdir.
     


  9. ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ



    Zikrâ, ve mâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).



    1. zikrâ : hatırla, zikret

    2. ve mâ kunnâ : ve biz olmadık

    3. zâlimîne : zalimler, zulmedenler






    İmam İskender Ali Mihr : Hatırla ki Biz, zalimler (zulmedenler) olmadık.


    Diyanet İşleri : Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öğüt vermesinler ve biz zulmetmeyiz hiç.


    Adem Uğur : (Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değilizdir.


    Ahmed Hulusi : (Önce) hatırlatma olur! Biz haksızlık etmeyiz!


    Ahmet Tekin : İkazda bulunmadan, öğüt vermeden de helâk etmedik. Biz zâlim değiliz.


    Ahmet Varol : Hatırlatma yapılmıştır. Biz zalimler değiliz.


    Ali Bulaç : (Onlara) Hatırlatma (yapılmıştır); biz zulmedici değiliz.


    Ali Fikri Yavuz : (Onlara) öğüd verilmiştir. Biz (onları helâk etmekle) zulmetmiş değilizdir.


    Bekir Sadak : (208-20) 9 Hicbir kasaba halkini kendilerine ogut veren uyaricilar gelmeden yok etmedik. Biz zalim degiliz.*


    Celal Yıldırım : Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur ; ve biz onlara zulmediciler olmadık.


    Diyanet İşleri (eski) : (208-209) Hiçbir kent halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz.


    Diyanet Vakfi : (208-209) Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.


    Edip Yüksel : Bu bir uyarı ve mesajdır; çünkü biz haksızlık etmeyiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İhtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değilizdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Onlara) ihtar edilmiştir ve Biz haksızlık etmiş değilizdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz.


    Fizilal-il Kuran : Amaç başlarına gelecekleri kendilerine önceden haber vermektir. Biz zalim değiliz.


    Gültekin Onan : (Onlara) Hatırlatma (yapılmıştır); biz zulmedici değiliz.


    Hasan Basri Çantay : (208-209) Biz hiçbir memleketi, ona (halkına) öğüd vermek üzere inzâr edici (peygamber) ler (göndermiş) olmadıkça helak etmedik. Biz zulmedenler değiliz.


    Hayrat Neşriyat : (208-209) Hâlbuki (biz) hiçbir memleketi, (halkına) nasîhat vermek üzere kendisine(gönderilen) korkutucuları (peygamberleri) olmadan helâk etmedik. Ve (aslâ) zâlimler olmadık.


    İbni Kesir : Öğüt olarak. Ve Biz, zalimler olmadık


    Muhammed Esed : ve hatırlatıcı mesajlar göndermeden; çünkü Biz (hiç kimseye) asla zulmetmeyiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Azîm bir tenbih yapılmıştır ve Biz zulmedenler olmadık.


    Ömer Öngüt : Öğüt vermek üzere. Biz zâlim değiliz.


    Şaban Piriş : (208-209) Uyarıcılar göndermediğimiz hiçbir ülkeyi helak etmedik. Hiçbir zaman zulmedici olmadık.


    Suat Yıldırım : Öğüt verilip hatırlatma yapılmıştır. Biz hiçbir zaman zalim olmadık.


    Süleyman Ateş : (Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmediciler değildik.


    Tefhim-ul Kuran : (Onlara) hatırlatma (yapılmıştır); biz zulmedenler değiliz.


    Ümit Şimşek : Onlara öğüt verilmiş, hatırlatma yapılmıştır. Yoksa Biz haksızlık edici değiliz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Uyarı/hatırlatma olacak! Biz zalimler değiliz.
     


  10. وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ



    Ve mâ tenezzelet bihiş şeyâtîn(şeyâtînu).



    1. ve mâ tenezzelet : ve indirmedi

    2. bi-hi : onu

    3. eş şeyâtînu : şeytanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve O'nu (Kur'ân'ı), şeytanlar indirmedi.


    Diyanet İşleri : O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onu Şeytanlar indirmedi.


    Adem Uğur : O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


    Ahmed Hulusi : Onu (Kurân'ı) şeytanlar oluşturmadı!


    Ahmet Tekin : Onu, Kur’ân’ı şeytanlar indirmedi.


    Ahmet Varol : Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


    Ali Bulaç : Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmemiştir.


    Ali Fikri Yavuz : Kur’an’ı (müşriklerin zannettiği gibi), şeytanlar indirmedi.


    Bekir Sadak : Kuran'i seytanlar indirmemistir.


    Celal Yıldırım : Kur'ân'ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Kuran'ı şeytanlar indirmemiştir.


    Diyanet Vakfi : O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


    Edip Yüksel : Onu şeytanlar indirmemiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve bunu Şeytanlar indirmedi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve bunu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.


    Fizilal-il Kuran : Kur'an, şeytanlar tarafından indirilmiş değildir.


    Gültekin Onan : Onu, (Kuran'ı) şeytanlar indirmemiştir.


    Hasan Basri Çantay : Onu (Kur'ânı) şeytanlar indirmedi.


    Hayrat Neşriyat : Hem onu (o Kur’ân’ı) şeytanlar indirmedi.


    İbni Kesir : Onu şeytanlar indirmemiştir.


    Muhammed Esed : Ve (bu ilahi mesaj öylesine katıksız vahiy ürünüdür ki) onu asla şeytani güçler indirmemiştir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve bunu şeytanlar indirmiş değildir.


    Ömer Öngüt : Onu şeytanlar indirmedi.


    Şaban Piriş : Kur’an’ı şeytanlar indirmedi.


    Suat Yıldırım : Kur’ân’ı asla şeytanlar indirmiş değildir.


    Süleyman Ateş : O (Kur'â)n'ı şeytânlar (cinler) indirmedi.


    Tefhim-ul Kuran : Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmiş değildir,


    Ümit Şimşek : Bu Kur'ân'ı şeytanlar indirmedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu şeytanlar indirmedi.
     


  11. وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ



    Ve mâ tenezzelet bihiş şeyâtîn(şeyâtînu).



    1. ve mâ tenezzelet : ve indirmedi

    2. bi-hi : onu

    3. eş şeyâtînu : şeytanlar




    İmam İskender Ali Mihr : Ve O'nu (Kur'ân'ı), şeytanlar indirmedi.


    Diyanet İşleri : O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onu Şeytanlar indirmedi.


    Adem Uğur : O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


    Ahmed Hulusi : Onu (Kurân'ı) şeytanlar oluşturmadı!


    Ahmet Tekin : Onu, Kur’ân’ı şeytanlar indirmedi.


    Ahmet Varol : Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


    Ali Bulaç : Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmemiştir.


    Ali Fikri Yavuz : Kur’an’ı (müşriklerin zannettiği gibi), şeytanlar indirmedi.


    Bekir Sadak : Kuran'i seytanlar indirmemistir.


    Celal Yıldırım : Kur'ân'ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Kuran'ı şeytanlar indirmemiştir.


    Diyanet Vakfi : O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.


    Edip Yüksel : Onu şeytanlar indirmemiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve bunu Şeytanlar indirmedi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve bunu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.


    Fizilal-il Kuran : Kur'an, şeytanlar tarafından indirilmiş değildir.


    Gültekin Onan : Onu, (Kuran'ı) şeytanlar indirmemiştir.


    Hasan Basri Çantay : Onu (Kur'ânı) şeytanlar indirmedi.


    Hayrat Neşriyat : Hem onu (o Kur’ân’ı) şeytanlar indirmedi.


    İbni Kesir : Onu şeytanlar indirmemiştir.


    Muhammed Esed : Ve (bu ilahi mesaj öylesine katıksız vahiy ürünüdür ki) onu asla şeytani güçler indirmemiştir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve bunu şeytanlar indirmiş değildir.


    Ömer Öngüt : Onu şeytanlar indirmedi.


    Şaban Piriş : Kur’an’ı şeytanlar indirmedi.


    Suat Yıldırım : Kur’ân’ı asla şeytanlar indirmiş değildir.


    Süleyman Ateş : O (Kur'â)n'ı şeytânlar (cinler) indirmedi.


    Tefhim-ul Kuran : Onu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmiş değildir,


    Ümit Şimşek : Bu Kur'ân'ı şeytanlar indirmedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu şeytanlar indirmedi.
     


  12. وَمَا يَنبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ



    Ve mâ yenbagî lehum ve mâ yestetîûn(yestetîûne).



    1. ve mâ yenbagî : ve yakışmaz

    2. lehum : onlara

    3. ve mâ yestetîûne : ve muktedir olamazlar, güçleri yetmez






    İmam İskender Ali Mihr : Ve (bu), onlara yakışmaz (onların harcı değildir) ve onlar, (buna) muktedir olamazlar.


    Diyanet İşleri : Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bu, onlara yakışmadığı gibi buna güçleri de yetmez.


    Adem Uğur : Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.


    Ahmed Hulusi : Onların işlevine uymaz! (Zaten) buna yetecek kuvvelere de sahip değillerdir!


    Ahmet Tekin : Bu, onların yapabileceği bir şey değil. Yapmaya güçleri de yetmez.


    Ahmet Varol : Bu onlara yaraşmaz ve güç de yetiremezler.


    Ali Bulaç : Bu, onlara yaraşmaz ve güç de yetiremezler.


    Ali Fikri Yavuz : Kur’an’ı indirmek, onlara uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.


    Bekir Sadak : Bu onlara dusmez, zaten gucleri de yetmez.


    Celal Yıldırım : Hem bu, onlara göre uygun ve lâyık da değildir; hem güçleri de yetmez.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez.


    Diyanet Vakfi : Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.


    Edip Yüksel : Onlar bunu ne yaparlar, ne de becerirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : bu onlara hem yaraşmaz, hem güçleri yetmez.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez.


    Fizilal-il Kuran : Bu onların sıfatları ile bağdaşmaz. Zaten onlar bunu yapamazlar da.


    Gültekin Onan : Bu, onlara yaraşmaz ve güç de yetiremezler.


    Hasan Basri Çantay : Bu, onlara hem yakışmaz, hem onlar (buna esasen) güc yetiremezler.


    Hayrat Neşriyat : Hem (bu) onlara düşmez; zâten güç de yetiremezler.


    İbni Kesir : Bu, onlara düşmez de, buna güçleri de yetmez.


    Muhammed Esed : çünkü bu onların harcı değildir; zaten, buna güçleri de yetmez.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlara layık olmaz ve güç de yetiremezler.


    Ömer Öngüt : Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez.


    Şaban Piriş : Bu onlara düşmez, buna güçleri de yetmez.


    Suat Yıldırım : Bu, onların yapacağı iş değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez!


    Süleyman Ateş : Bu, onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da.


    Tefhim-ul Kuran : Bu, onlara yaraşmaz ve güç de yetiremezler.


    Ümit Şimşek : Bu onlara yakışmaz; buna güçleri de yetmez.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara yaraşmaz, zaten güçleri de yetmez.
     


  13. إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ



    İnnehum anis sem’i le ma’zûlûn(ma’zûlûne).



    1. inne-hum : muhakkak ki onlar

    2. anis sem'i (an es sem'i) : i؛itmekten

    3. le : gerçekten, kesinlikle, kesin olarak

    4. ma'zûlûne : azledilmi؛ olanlar, uzak tutulmu؛, men edilmi؛ olanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki onlar, (vahyi) i؛itmekten kesin olarak azledilmi؛ (men edilmi؛) olanlardır.


    Diyanet İ؛leri : اünkü onlar (vahyi) i؛itmekten uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki onlar, vahyi duymaktan uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Adem Uğur : ھüphesiz onlar, vahyi i؛itmekten uzak tutulmu؛lardır.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki onlar algılama kapasitesinden yoksundurlar!


    Ahmet Tekin : Onlar, kesinlikle vahyi i؛itmekten uzak tutulmu؛lardır.


    Ahmet Varol : اünkü onlar (vahyedileni) duymaktan kesinlikle uzak tutulmu؛lardır.


    Ali Bulaç : اünkü onlar, (vahyedileni) i؛itmekten kesin olarak uzak tutulmu؛lardır.


    Ali Fikri Yavuz : ھeytanlar, vahyi i؛itmekten kesin olarak menedilmi؛lerdir.


    Bekir Sadak : Dogrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuslardir.


    Celal Yıldırım : Onlar (inen vahyi) dinlemekten kesinlikle uzak tutulmu؛lardır.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmu؛lardır.


    Diyanet Vakfi : ھüphesiz onlar, vahyi i؛itmekten uzak tutulmu؛lardır.


    Edip Yüksel : اünkü onlar i؛itmekten men edilmi؛lerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar i؛itmekten sureti kat'ıyyede azledilmi؛lerdir


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Onlar (vahyi) i؛itmekten kesinlikle mahrum edilmi؛lerdir.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : ھüphesiz onlar vahyi i؛itmekten uzak tutulmu؛lardır.


    Fizilal-il Kuran : اünkü onların vahyi i؛itmeleri engellenmi؛tir.


    Gültekin Onan : اünkü onlar, (vahyedileni) i؛itmekten kesin olarak uzak tutulmu؛lardır.


    Hasan Basri اantay : ھübhe yok ki onlar (meleklerin sِzünü) i؛itmekden kat'î surerde azledilmi؛lerdir.


    Hayrat Ne؛riyat : اünki onlar (meleklerin sِzlerini) i؛itmekten elbette uzak tutulmu؛ olanlardır.


    İbni Kesir : Onlar, gerçekten i؛itmekten uzak tutuldular.


    Muhammed Esed : Ayrıca, onların onu dinlemeleri (de) kesin olarak engellenmi؛tir!


    ضmer Nasuhi Bilmen : ھüphe yok ki, onlar i؛itmekten elbette azledilmi؛lerdir.


    ضmer ضngüt : ھüphesiz ki onlar i؛itmekten uzak tutulmu؛lardır.


    ھaban Piri؛ : اünkü onlar, vahyi dinlemekten uzak tutulmu؛lardır.


    Suat Yıldırım : اünkü onlar vahyi i؛itmekten kesinlikle menedilmi؛lerdir.


    Süleyman Ate؛ : اünkü onlar, (meleklerin sِzlerini) i؛itmekten uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Tefhim-ul Kuran : اünkü onlar, (vahyedileni) i؛itmekten kesin olarak uzak tutulmu؛lardır.


    ـmit ھim؛ek : Zaten onlar vahyi i؛itmekten alıkonmu؛lardır.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : اünkü onlar, dinleyi؛ten azledilmi؛lerdir.
     


  14. فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ

    Fe lâ ted’u meallahi ilâhen âhara fe tekûne minel muazzebîn(muazzebîne).



    1. fe : artık, öyleyse

    2. lâ ted'u : dua etme

    3. meallâhi (mea allâhi) : Allah ile beraber

    4. ilâhen : ilâh

    5. âhara : diğer

    6. fe : öyleyse, o taktirde

    7. tekûne : sen olursun

    8. min el muazzebîne : azap edilenlerden






    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse Allah ile beraber diğer bir ilâha dua etme. O taktirde azap edilenlerden olursun.


    Diyanet İşleri : Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sakın Allah'la berâber bir başka mâbûdu çağırma, yoksa azâba uğratılanlardan olursun.


    Adem Uğur : O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!


    Ahmed Hulusi : O hâlde Allâh (hakikati ortada iken) yanı sıra tanrı kavramına yönelme! Yoksa azabı yaşayacaklardan olursun!


    Ahmet Tekin : O halde, Allah ile beraber bir başka tanrıya kulluk edip yalvarma. Sonra cezalandırılacaklardan olursun.


    Ahmet Varol : Sakın Allah'la beraber başka bir ilâh çağırma. [7] Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.


    Ali Bulaç : Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.


    Ali Fikri Yavuz : O halde, sakın Allah ile beraber, diğer bir ilâha ibadet etme; azaba uğratılanlardan olursun.


    Bekir Sadak : O halde sakin Allah'in yaninda baska tanri tutup ona yalvarma, yoksa azap goreceklerden olursun.


    Celal Yıldırım : Artık sen, Allah ile beraber başka bir tanrıya duâ edip kullukta bulunma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.


    Diyanet İşleri (eski) : O halde sakın Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarma, yoksa azap göreceklerden olursun.


    Diyanet Vakfi : O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!


    Edip Yüksel : ALLAH ile birlikte bir başka tanrı çağırma; yoksa cezalandırılırsın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Binaenaleyh sakın Allah ile beraber diğer bir ilâha çağırma ki o ta'zib edileceklerden olmıyasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bundan dolayı sakın, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarma ki azap edileceklerden olmayasın.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun.


    Fizilal-il Kuran : Sakın Allah'ın yanısıra başka bir ilaha yalvarma; yoksa azaba çarpılanlardan olursun.


    Gültekin Onan : Tanrı ile beraber başka bir tanrıya yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.


    Hasan Basri Çantay : Sakın Allah ile beraber diğer bir Tanrı daha çağırma. (Sonra) azâblandırılanlardan olursun.


    Hayrat Neşriyat : O hâlde Allah ile berâber başka bir ilâha (kulluk edip) yalvarma; sonra azâb edilenlerden olursun!


    İbni Kesir : O halde Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarma. Yoksa azablandırılanlardan olursun.


    Muhammed Esed : Bunun içindir ki, (ey insanoğlu,) Allah'la beraber başka bir ilaha başvurma ki kendini azaba uğrayanların arasında bulmayasın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sakın Allah ile beraber başka bir ilâha da dua etme. Sonra muazzep olanlardan olursun.


    Ömer Öngüt : O halde sakın Allah ile beraber başka bir ilâh edinip yalvarma. Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.


    Şaban Piriş : Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, azap görenlerden olursun.


    Suat Yıldırım : Öyleyse sakın, Allah ile beraber başka tanrıya yalvarma, sonra azaba mâruz kalanlardan olursun.


    Süleyman Ateş : Allâh ile beraber başka bir tanrı çağırma, sonra azâb edilenlerden olursun.


    Tefhim-ul Kuran : Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.


    Ümit Şimşek : Allah ile beraber başka bir tanrıya yakarma; yoksa azaba uğrayanlardan olursun.


    Yaşar Nuri Öztürk : O halde, Allah'ın yanında bir başka ilaha daha yalvarma/davet etme. Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.
     


  15. وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ



    Ve enzir a؛îretekel akrebîn(akrebîne).



    1. ve enzir : ve uyar

    2. a؛îrete-ke : senin a؛iretin, akrabalar topluluğun

    3. el akrebîne
    (karib) : en yakın
    : (yakın)






    İmam İskender Ali Mihr : Ve en yakının olan a؛iretini uyar.


    Diyanet İ؛leri : (ضnce) en yakın akrabanı uyar.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ve en yakın hısımlarını korkut.


    Adem Uğur : (ضnce) en yakın akrabanı uyar.


    Ahmed Hulusi : Uyarmaya en yakınlarından ba؛la!


    Ahmet Tekin : En yakın akrabalarını, seninle samimi olan, sana yakınlık duyan arkada؛ grubunu, sorumluğu, hesap ve cezayı hatırlatarak uyar.


    Ahmet Varol : (ضnce) en yakın hısımlarını uyar.


    Ali Bulaç : (ضncelikle) En yakın hısımlarını (a؛iretini) uyar.


    Ali Fikri Yavuz : ضnce en yakın soyda؛larını (Allah’ın dinine dâvet ederek, kendilerine ِğüd ver de cehennem azabı ile) korkut.


    Bekir Sadak : Once en yakin hisimlarini uyar.


    Celal Yıldırım : En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar.


    Diyanet İ؛leri (eski) : ضnce en yakın hısımlarını uyar.


    Diyanet Vakfi : (ضnce) en yakın akrabanı uyar.


    Edip Yüksel : Sana en yakın olan insanları uyar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem en yakın hısımlarını inzar et


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : En yakın hısımlarını uyar.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : (ضnce) en yakın hısımlarını uyar.


    Fizilal-il Kuran : ضncelikle en yakın akrabalarını uyar.


    Gültekin Onan : (ضncelikle) En yakın hısımlarını (a؛iretini) uyar.


    Hasan Basri اantay : Sen (ilkin) en yakın hısımlarını inzâr et.


    Hayrat Ne؛riyat : Ve (ِnce) en yakın akrabâlarını korkut!


    İbni Kesir : Ve yakın akrabalarını uyar.


    Muhammed Esed : Ve en yakınları(ndan ba؛layarak eri؛ebildiğin herkesi) uyar


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve en yakınların olan a؛iretini korkut.


    ضmer ضngüt : ضnce yakın akrabalarını uyar.


    ھaban Piri؛ : En yakın akrabanı uyar.


    Suat Yıldırım : ضnce en yakın akrabalarını uyar!


    Süleyman Ate؛ : En yakın akrabânı uyar.


    Tefhim-ul Kuran : (ضncelikle) En yakın hısımlarını (a؛iretini) uyarıp korkut.


    ـmit ھim؛ek : ضnce yakın akrabanı uyar.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : En yakın akraba ve hısımlarını uyar.
     


  16. وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ



    Vahfıd cenâhake li menittebeake minel mu’minîn(mu’minîne).



    1. vahfıd cenâha-ke : kanatlarını indir, kanatlarını ger

    2. li men : kimselere

    3. ittebea-ke : sana tâbî oldular

    4. min el mu'minîne : mü'minlerden





    İmam İskender Ali Mihr : Ve mü'minlerden, sana tâbî olan kimselere kanatlarını ger.


    Diyanet İ؛leri : Mü’minlerden sana uyanlara kanatlarını indir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : İnananlardan sana uyanlara kar؛ı kanadını indir, mütevâzi ol.


    Adem Uğur : Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.


    Ahmed Hulusi : İman edenlerden sana tâbi olanları kanadının altına al!


    Ahmet Tekin : Sana, senin tebliğ ettiğin Kur’ân’a ve sünnetine tâbî olan, pe؛inden gelen mü’minlere kol-kanat ger.


    Ahmet Varol : Mü'minlerden sana uyanlara kanatlarını ger.


    Ali Bulaç : Ve mü'minlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.


    Ali Fikri Yavuz : Sana tabi olan müminlere kanadını indir (tevazu yap).


    Bekir Sadak : Sana uyan muminleri kanatlarin altina al.


    Celal Yıldırım : Mü'minlerden sana uyanlara (tevazu, ho؛gِrü, rahmet ve ؛efkat) kanadını (yerlere kadar) indir.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Sana uyan müminleri kanatların altına al.


    Diyanet Vakfi : Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.


    Edip Yüksel : Ve seni izleyen inananlara kanadını indir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve sana ittiba' eden mü'minlere kanadını indir


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Ve sana uyan müminlere kanadını indir.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Ve sana uyan müminlere kanadını indir.


    Fizilal-il Kuran : Sana uyan mü'minlere kar؛ı alçak gِnüllülük kanatlarını indir.


    Gültekin Onan : Ve inançlılardan sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.


    Hasan Basri اantay : Mü'minlerden sana tâbi' olanlara kanadını indir.


    Hayrat Ne؛riyat : Sana tâbi' olan mü’minlere de (؛efkat ve tevâzu') kanadını indir!


    İbni Kesir : Mü'minlerden sana uyanlara kanatlarını ger.


    Muhammed Esed : ve seni izleyen müminlere kol kanat ger;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve mü'minlerden sana tabaiyyette bulunanlara kanadını indir.


    ضmer ضngüt : Sana uyan müminlere kanadını indir.


    ھaban Piri؛ : Sana tabi olan müminlere yumu؛ak davran.


    Suat Yıldırım : Sana tâbi olan müminlere kol kanat ger!


    Süleyman Ate؛ : Ve sana uyan mü'minlere kanadını indir (onlara kar؛ı mütevâzi ve ؛efkatli davran).


    Tefhim-ul Kuran : Ve mü'minlerden, sana tabi olanlara (koruyucu) kanatlarını ger.


    ـmit ھim؛ek : Sana uyan mü'minlere kanat ger.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Müminlerin sana uyanlarına kanadını indir.
     


  17. فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ



    Fe in asavke fe kul innî berîun mimmâ ta’melûn(ta’melûne).



    1. fe : fakat, o taktirde

    2. in : şâyet, eğer

    3. asav-ke : sana asi oldular, isyan ettiler

    4. fe : o taktirde, o zaman

    5. kul : de, söyle

    6. innî : muhakkak ki ben

    7. berîun : uzak

    8. mimmâ (min mâ) : şeyden

    9. ta'melûne : yapıyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Eğer onlar, sana asi olurlarsa (isyan ederlerse), o zaman: “Muhakkak ki ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım.” de.


    Diyanet İşleri : Eğer sana karşı gelirlerse, “Şüphesiz ben sizin yaptığınız şeylerden uzağım” de.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sana isyân ederlerse de de ki: Şüphe yok ki ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım.


    Adem Uğur : Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.


    Ahmed Hulusi : Eğer sana âsi olurlar ise de ki: "Ben yaptıklarınızdan berîyim!"


    Ahmet Tekin : Sana, sünnetine bağlılığı ve saygıyı terk ederler, emirlerine itaat etmezler, savsaklarlar ve rızanı gözetmezlerse eğer, onlara :


    'Ben sizin işlediğiniz amellerin sorumluluğunu kabul etmem' diye bildir.


    Ahmet Varol : Eğer sana karşı gelirlerse: 'Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım' de.


    Ali Bulaç : Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: "Gerçekten ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım."


    Ali Fikri Yavuz : (Buna rağmen) sana isyan ve muhalefet ederlerse de ki: “- Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim,”


    Bekir Sadak : Sana baskaldirirlarsa: «Yaptiklarinizdan uzagim» de.


    Celal Yıldırım : Bununla beraber (hısımlarından) sana karşı gelip başkaldırırlarsa, de ki: «Şüphesiz ben sizin işleyegeldiğiniz (inkâr, azgınlık ve sapıklık)dan beriyim.»


    Diyanet İşleri (eski) : Sana başkaldırırlarsa: 'Yaptıklarınızdan uzağım' de.


    Diyanet Vakfi : Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.


    Edip Yüksel : Sana karşı gelirlerse, 'Yaptıklarınızdan uzağım,' de.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine sana ısyan ederlerse ben sizin amellerinizden beriyim de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun üzerine sana isyan ederlerse: «Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.» de.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: «Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım.»


    Fizilal-il Kuran : Eğer hemşehrilerin sana karşı gelirlerse onlara «Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım» de.


    Gültekin Onan : Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: "Gerçekten ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım."


    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine eğer sana isyan ederlerse de ki: «Ben sizin yapageldiklerinizden hakikaten uzağım».


    Hayrat Neşriyat : Buna rağmen sana karşı gelirlerse, artık (onlara) de ki: 'Doğrusu ben sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım!'


    İbni Kesir : Şayet sana isyan ederlerse, de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım.


    Muhammed Esed : buna rağmen sana karşı çıkarlarsa, de ki: "Ben sizin yapıp ettiklerinizden sorumlu değilim!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra sana isyan ederlerse hemen de ki: «Şüphe yok ben sizin yapar olduğunuz şeyden berîyim.»


    Ömer Öngüt : Şayet sana karşı gelirlerse de ki: “Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım. ”


    Şaban Piriş : Eğer sana isyan ederlerse, ben, sizin yaptıklarınızdan uzağım de.


    Suat Yıldırım : Bununla beraber akrabalarından sana isyan edenlere "Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim." de!


    Süleyman Ateş : Şâyet sana (uymaz) karşı gelirlerse: "Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım," de.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: «Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım.»


    Ümit Şimşek : Sana karşı gelecek olurlarsa, 'Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım' de.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer sana isyan ederlerse şöyle de: "Ben, sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım."
     


  18. وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ



    Ve tevekkel alel azîzir rahîm(rahîmi).



    1. ve tevekkel : ve tevekkül et, güven

    2. alel azîzi (alâ el azîzi) : azîz olana, yüce olana

    3. er rahîmi : rahmet nuru gönderen, rahîm esmasıyla tecelli eden







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Azîz (yüce) ve Rahîm olan (Rahîm esmasıyla tecelli eden) (Allah'a) tevekkül et (O'nu vekil et ve güven).


    Diyanet İşleri : (217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve dayan üstün ve rahîm mâbûda.


    Adem Uğur : Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.


    Ahmed Hulusi : (Hakikatin olan Esmâ mertebesine) Aziyz Rahıym'e tevekkül et!


    Ahmet Tekin : Kudretli, hükümran ve engin merhamet sahibi Allah’a dayanıp güven, işlerini Allah’a havale et.


    Ahmet Varol : Güçlü ve rahmet sahibi olana güven.


    Ali Bulaç : Sen, O güçlü ve üstün, esirgeyici olan (Allah')a tevekkül et.


    Ali Fikri Yavuz : Ve o Azîz Rahim’e tevekkül et (her şeye üstün, müminlere çok merhametli olan Allah’a güven).


    Bekir Sadak : (217-22) 0 Senin kalkip namaz kilanlar arasinda bulundugunu goren, guclu ve merhametli olan Allah'a guven. Dogrusu O isitir ve bilir.


    Celal Yıldırım : O yegâne güçlü, çok üstün, çok merhametli olan (Allah)'a güvenip dayan.


    Diyanet İşleri (eski) : (217-220) Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.


    Diyanet Vakfi : Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.


    Edip Yüksel : Üstün ve Rahman olana güven.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o, azîz rahime mütevekkil ol


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve O güçlü ve merhametli olana güvenip dayan.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.


    Fizilal-il Kuran : Üstün iradeli ve merhametli olan Allah'a dayan.


    Gültekin Onan : Sen, O güçlü ve üstün, esirgeyici olana tevekkül et.


    Hasan Basri Çantay : Sen O mutlak gaalib, O çok esirgeyici (Allaha) güvenib dayan.


    Hayrat Neşriyat : Ve O Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)e, Rahîm (çok merhametli olan Allah)’a tevekkül et!


    İbni Kesir : Aziz, Rahim'e tevekkül et.


    Muhammed Esed : Ve bu yolda, çok acıyıp esirgeyen O yüceler yücesine güven,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o azîz, rahîme tevekkül et.


    Ömer Öngüt : Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve müminlere çok merhametli olan Allah'a tevekkül et!


    Şaban Piriş : Güçlü ve merhametli olan Allah’a bağlan!


    Suat Yıldırım : Sen o aziz-u rahîme (o mutlak galip ve geniş rahmet sahibine) güvenip dayan.


    Süleyman Ateş : Gâlib ve esirgeyen (Allâh)'a tevekkül et.


    Tefhim-ul Kuran : Sen, O güçlü ve üstün, esirgeyici olan (Allah') a tevekkül et.


    Ümit Şimşek : Aziz ve Rahîm olana tevekkül et.


    Yaşar Nuri Öztürk : O Azîz, o Rahîm olana güvenip dayan.
     


  19. الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ



    Ellezî yerâke hîne tekûm(tekûmu).



    1. ellezî : ki o

    2. yerâ-ke : seni görür

    3. hîne : o zaman, olduğu zaman

    4. tekûmu : sen kıyam ediyorsun






    İmam İskender Ali Mihr : O, sen kıyam ettiğin zaman seni görür.


    Diyanet İşleri : (217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öylesine mâbut ki namaza kalktığın zaman da seni görür.


    Adem Uğur : O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.


    Ahmed Hulusi : Ki O, işlevine kalktığında seni görür. . .


    Ahmet Tekin : O, namaza başlarken, yalnız başına ibadet ederken, bir işe girişirken, görevini yaparken, yatağından ve bir meclisten kalkarken, meydanlarda mücadele ederken seni görendir.


    Ahmet Varol : Ki O (namaza) kaltkığında seni görmektedir.


    Ali Bulaç : O, kıyam ettiğin zaman seni görüyor.


    Ali Fikri Yavuz : O Allah’dır ki, namaza kalktığın zaman seni görüyor,


    Bekir Sadak : (217-22) 0 Senin kalkip namaz kilanlar arasinda bulundugunu goren, guclu ve merhametli olan Allah'a guven. Dogrusu O isitir ve bilir.


    Celal Yıldırım : (218-219) O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor.


    Diyanet İşleri (eski) : (217-220) Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.


    Diyanet Vakfi : O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.


    Edip Yüksel : O ki (ibadet ve düşünme için) kalktığın/uyandığın zaman seni görür.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O ki görüyor kıyam ettiğin vakıt seni


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O ki, (namaza) kalktığın vakit seni görüyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.


    Fizilal-il Kuran : O seni namaza durduğunda görür.


    Gültekin Onan : O, kıyam ettiğin zaman seni görüyor.


    Hasan Basri Çantay : (218-219) (Öyle mutlak gaalib, öyle çok esirgeyici) ki O, (namaza) kıyam etdiğin vakit seni ve secde edenler içinde dolaşmanı (dâima) görendir.


    Hayrat Neşriyat : O ki, (gece ibâdet için) kalktığın zaman seni görür!


    İbni Kesir : Görür O seni, kalktığında.


    Muhammed Esed : O ki senin (O'nun yolunda tek başına) ayakta kalmaya çalıştığını da görmektedir,


    Ömer Nasuhi Bilmen : O ki, seni kıyam ettiğin vakit görüyor.


    Ömer Öngüt : O ki, (gece namaza) kalktığında seni görür.


    Şaban Piriş : (218-219) O, seni (namaza) kalktığın zaman da; secde edenler ile (secdeye) yatıp kalktığın zaman da görür.


    Suat Yıldırım : (218-220) Sen yolunda kaim olurken, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.


    Süleyman Ateş : O, seni görür; Namaza durduğun zaman,


    Tefhim-ul Kuran : O, kıyam ettiğin zaman seni görmektedir.


    Ümit Şimşek : Namaza kalktığında da O seni görür,


    Yaşar Nuri Öztürk : O ki görüyor seni kıyam ettiğin zaman.
     


  20. وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ



    Ve tekallubeke fîs sâcidîn(sâcidîne).



    1. ve tekallube-ke : ve senin dönmen

    2. fî : içinde, arasında

    3. es sâcidîne : secde edenler







    İmam İskender Ali Mihr : Ve secde edenler arasında senin dönmeni (de görür).


    Diyanet İşleri : (217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah’a tevekkül et.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve secde edenler arasında secde edişini de görür.


    Adem Uğur : Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).


    Ahmed Hulusi : Secde edenler içinde yer aldığını da!


    Ahmet Tekin : Cemaatle kıldığın namazın erkânına riayetteki davranışlarını, arkanda olup bitenleri de önündekiler gibi gördüğünü, müslümanların işleri için koşuşturduğunu, adının sanının önceki
    peygamberlerin dilinden düşmediğini, sulplerinden dolaşa dolaşa geldiğini de görendir.


    Ahmet Varol : Secde edenler arasında dolaşmanı da.


    Ali Bulaç : Secde edenler arasında dönüp dolaşmanı da.


    Ali Fikri Yavuz : Secde edenler (namaz kılanlar) içinde dolaşmanı da...


    Bekir Sadak : (217-22) 0 Senin kalkip namaz kilanlar arasinda bulundugunu goren, guclu ve merhametli olan Allah'a guven. Dogrusu O isitir ve bilir.


    Celal Yıldırım : (218-219) O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor.


    Diyanet İşleri (eski) : (217-220) Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir.


    Diyanet Vakfi : Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).


    Edip Yüksel : Ve senin secde edenler arasındaki hareketini de.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve secdekârlar içinde dolaşmanı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ve secde edenler arasında dolaşmanı da.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.)


    Fizilal-il Kuran : Secde edenler ile birlikte eğilip dikildiğini de görür.


    Gültekin Onan : Secde edenler arasında dönüp dolaşmanı (tekallubeke) da.


    Hasan Basri Çantay : (218-219) (Öyle mutlak gaalib, öyle çok esirgeyici) ki O, (namaza) kıyam etdiğin vakit seni ve secde edenler içinde dolaşmanı (dâima) görendir.


    Hayrat Neşriyat : Secde edenler içinde değişik hâllere girmeni (eğilip doğrulmanı) da (görür)!


    İbni Kesir : Secde edenler arasında bulunduğunda.


    Muhammed Esed : (O'nun huzurunda) saygıyla yere kapananlar arasında yer aldığını da görmektedir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve secde edenler arasındaki dönüşünü de (görüyor).


    Ömer Öngüt : Secde edenler arasında bulunduğunda O seni görür.


    Şaban Piriş : (218-219) O, seni (namaza) kalktığın zaman da; secde edenler ile (secdeye) yatıp kalktığın zaman da görür.


    Suat Yıldırım : (218-220) Sen yolunda kaim olurken, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.


    Süleyman Ateş : Ve secde edenler arasında eğilip doğrulurken.


    Tefhim-ul Kuran : Secde edenler arasında dönüp dolaşmanı da.


    Ümit Şimşek : Secde edenler arasındaki dolaşmanı da.


    Yaşar Nuri Öztürk : Görüyor nasıldır secde edenler içinde dolaşman.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş