Kuran-ı Kerim ŞUARÂ Suresi Türkçe Meali ve açıklaması, Suara suresi Melali ve türkce aciklaması, Sua

goktepeli26 11 Haz 2013



  1. وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

    Ve mâ es’elukum aleyhi min ecr(ecrin), in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn(âlemîne).



    1. ve mâ es'elu-kum : ve ben sizden istemiyorum

    2. aleyhi : ona

    3. min ecrin : bir ücret

    4. in : sadece, ancak

    5. ecriye : benim ücretim

    6. illâ : ancak, sadece

    7. alâ : üzerine

    8. rabbi el âlemîne : âlemlerin Rabbi







    İmam İskender Ali Mihr : Ve ona (tebliğime) karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim sadece âlemlerin Rabbine aittir.


    Diyanet İşleri : “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve ben, tebliğime karşılık bir mükâfât istemem sizden, benim mükâfâtım, ancak âlemlerin Rabbine âit.


    Adem Uğur : Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


    Ahmed Hulusi : "Bunun için sizden bir karşılık istemiyorum. . . Hizmetimin karşılığı yalnızca Rabb-ül âlemîn'e aittir. "


    Ahmet Tekin : 'Tebliğ görevime karşılık, ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, mükâfatım, ancak âlemlerin, bütün varlıkların Rabbine aittir.


    Ahmet Varol : Bunun için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir.


    Ali Bulaç : "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir."


    Ali Fikri Yavuz : Ben, buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aiddir.


    Bekir Sadak : (177-1 3 suayb onlara: «Allah'a karsi gelmekten sakinmaz misiniz? Dogrusu ben size gonderilmis guvenilir bir elciyim. Artik Allah'tan sakinin ve bana itaat edin. Ben buna karsi sizden bir ucret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Olcuyu tam yapin, eksiltenlerden olmayin. Dogru terazi ile tartin. insanlarin hakkini azaltmayin. Yeryuzunde bozgunculuk yaparak karisiklik cikarmayin.
    Celal Yıldırım : Bu (hizmetime) karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim (hizmetimin) karşılığı ancak âlemlerin Rabbına aittir.


    Diyanet İşleri (eski) : (177-184) Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun' dedi.


    Diyanet Vakfi : Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.


    Edip Yüksel : 'Buna karşı sizden herhangi bir ücret te istemiyorum. Benim ücretim ancak evrenlerin Rabbine aittir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buna karşı sizden bir ecir istemiyorum, benim ecrim ancak rabbül'âlemîne aiddir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatım alemlerin Rabbine aittir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir.»


    Fizilal-il Kuran : Ben bu çağrı hizmetime karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum; benim çabalarımın karşılığını verecek olan, alemlerin Rabb'idir.


    Gültekin Onan : "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin rabbine aittir."


    Hasan Basri Çantay : «Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım aalemlerin Rabbinden başkasına aaid değil».


    Hayrat Neşriyat : '(Ben) buna (bu hizmetime) karşılık sizden bir ücret de istemiyorum! Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine âiddir.'


    İbni Kesir : Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak alemlerin Rabbına aittir.


    Muhammed Esed : Üstelik, ben sizden bir karşılık da beklemiyorum; benim hak ettiğim karşılığı vermek alemlerin Rabbinden başkasına düşmez.


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve onun üzerine sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim, ancak alemlerin Rabbine aittir.»


    Ömer Öngüt : “Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım âlemlerin Rabbine âittir. ”


    Şaban Piriş : Bu işime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbine aittir.


    Suat Yıldırım : (177-180) Şuayb onlara şöyle dedi: "Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin. Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemin’dir."


    Süleyman Ateş : "Ben sizden, buna karşı bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbine âittir."


    Tefhim-ul Kuran : «Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.»


    Ümit Şimşek : 'Hizmetim için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Âlemlerin Rabbine aittir.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ben bu iş için sizden herhangi bir ödül de istemiyorum; benim ödülüm âlemlerin Rabbi'nden başkasında değil."
     


  2. أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ



    Evfûl keyle ve lâ tekûnû minel muhsirîn(muhsirîne).



    1. evfû : ifa edin

    2. el keyle : ölçü

    3. ve lâ tekûnû : ve olmayın

    4. min el muhsirîne : muhsirinden, eksiltenlerden, nefsini hüsrana düşürenlerden








    İmam İskender Ali Mihr : Ölçüyü ifa edin (mizanınızı eksiye düşürmeyin). Ve muhsirinden (nefslerini hüsrana düşürenlerden, kaybettiği dereceler kazandığı derecelerden fazla olanlardan) olmayın.


    Diyanet İşleri : “Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ölçeği tam ölçün, eksik ölçenlerden olmayın.


    Adem Uğur : Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.


    Ahmed Hulusi : "Ölçmeyi tam yapın. . . Tartıda hile yapıp eksik vermeyin!"


    Ahmet Tekin : 'Ölçekleri tam doldurun. Noksan ölçüp tartanlardan, kendisini hüsrana uğratanlardan olmayın.'


    Ahmet Varol : Ölçüyü tam yapın ve eksiltenlerden olmayın.


    Ali Bulaç : "Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın."


    Ali Fikri Yavuz : Ölçüyü ve tartıyı tam yapın da eksiltip hak yiyenlerden olmayın.


    Bekir Sadak : (177-1 3 suayb onlara: «Allah'a karsi gelmekten sakinmaz misiniz? Dogrusu ben size gonderilmis guvenilir bir elciyim. Artik Allah'tan sakinin ve bana itaat edin. Ben buna karsi sizden bir ucret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Olcuyu tam yapin, eksiltenlerden olmayin. Dogru terazi ile tartin. insanlarin hakkini azaltmayin. Yeryuzunde bozgunculuk yaparak karisiklik cikarmayin.


    Celal Yıldırım : Ölçeği tam tutun; (hak yiyip hakları) eksiltenlerden olmayın.


    Diyanet İşleri (eski) : (177-184) Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun' dedi.


    Diyanet Vakfi : Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.


    Edip Yüksel : 'Ölçüyü tam uygulayın. Kandıranlardan olmayın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın.»


    Fizilal-il Kuran : Ölçme işlemlerinizde dürüst olunuz, eksik ölçenlerden olmayınız.


    Gültekin Onan : "Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın."


    Hasan Basri Çantay : Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın».


    Hayrat Neşriyat : 'Ölçüyü tam yapın; (alış verişlerinizde) eksiltenlerden olmayın!'


    İbni Kesir : Ölçüyü tam yapın da eksiltenlerden olmayın.


    Muhammed Esed : Ölçüyü (her zaman ve herkese karşı) tam tutun; (başkalarının hakkını düzenbazca) eksilten kimselerden olmayın;


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ölçeği tamamlayın ve noksan ölçenlerden olmayın.»


    Ömer Öngüt : “Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. ”


    Şaban Piriş : Ölçüyü tam tutun. Eksik tartanlardan olmayın.


    Suat Yıldırım : Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın.


    Süleyman Ateş : "Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın."


    Tefhim-ul Kuran : «Ölçüyü tam tutun ve eksiltenlerden olmayın.»


    Ümit Şimşek : 'Ölçünün hakkını verin; sakın eksiltenlerden olmayın.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ölçüyü tam yapın; şunun bunun hakkını çarpanlardan olmayın"
     


  3. وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ



    Vezinû bil kıstâsil mustekîm(mustekîmi).



    1. vezinû : tartın

    2. bi el kıstâsi : ölçü ile

    3. el mustekîmi : istikamet üzere olanlar







    İmam İskender Ali Mihr : İstikamet üzere olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) kıstası (ölçüsü) ile (kaybettiğiniz derecelerden daha fazla derece kazanın) tartın.


    Diyanet İşleri : “Doğru terazi ile tartın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Doğru terâziyle tartın.


    Adem Uğur : Doğru terazi ile tartın.


    Ahmed Hulusi : "Sağlıklı ölçümleme ile ölçün!"


    Ahmet Tekin : 'Doğru, sağlam, düzgün ölçü ve tartı âletleriyle ölçüp tartın.'


    Ahmet Varol : Dosdoğru terazi ile tartın.


    Ali Bulaç : "Dosdoğru olan terazi ile tartın."


    Ali Fikri Yavuz : Doğru terazi ile tartın.


    Bekir Sadak : (177-1 3 suayb onlara: «Allah'a karsi gelmekten sakinmaz misiniz? Dogrusu ben size gonderilmis guvenilir bir elciyim. Artik Allah'tan sakinin ve bana itaat edin. Ben buna karsi sizden bir ucret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Olcuyu tam yapin, eksiltenlerden olmayin. Dogru terazi ile tartin. insanlarin hakkini azaltmayin. Yeryuzunde bozgunculuk yaparak karisiklik cikarmayin.


    Celal Yıldırım : Dosdoğru terazi ile tartın.


    Diyanet İşleri (eski) : (177-184) Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun' dedi.


    Diyanet Vakfi : Doğru terazi ile tartın.


    Edip Yüksel : 'Doğru ölçek ile tartınız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve doğru terazi ile tartın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ve doğru terazi ile tartın!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ve doğru terazi ile tartın.»


    Fizilal-il Kuran : Tartma işlemlerinde doğru ve duyarlı terazi kullanınız.


    Gültekin Onan : "Dosdoğru olan terazi ile tartın."


    Hasan Basri Çantay : «Doğru terazi ile tartın».


    Hayrat Neşriyat : 'Doğru terâzi ile tartın!'


    İbni Kesir : Doğru ölçekle tartın.


    Muhammed Esed : ve (tarttığınız zaman) şaşmaz bir teraziyle tartın,


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve dosdoğru terazi ile tartın.»


    Ömer Öngüt : “Doğru terazi ile tartın. ”


    Şaban Piriş : Dosdoğru terazi ile tartın.


    Suat Yıldırım : (182-183) Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!


    Süleyman Ateş : "Doğru terâzi ile tartın."


    Tefhim-ul Kuran : «Dosdoğru olan terazi ile tartın.»


    Ümit Şimşek : 'Doğru terazi ile tartın.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Doğru düzgün terazi ile tartın."
     


  4. وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ



    Ve lâ tebhasun nâse eşyâehum ve lâ ta’sev fîl ardı mufsidîn(mufsidîne).



    1. ve lâ tebhasu : ve eksiltmeyin, kısmayın

    2. en nâse : insanlar

    3. eşyâe-hum : onların şeyleri

    4. ve : ve

    5. lâ ta'sev : azgınlık, bozgunculuk yapmayın

    6. fî el ardı : yeryüzünde

    7. mufsidîne : fesat çıkaranlar






    İmam İskender Ali Mihr : İnsanların şeylerinden kısmayın (Allah'a ulaşmayı dilemelerine mani olarak, kazandıkları derecelerin, kaybettiği derecelerden az olmasına sebebiyet vermeyin). Ve (buna sebep olarak) yeryüzünde fesat çıkararak bozgunculuk yapmayın.


    Diyanet İşleri : “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : İnsanların haklarından hiçbir şeyi eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncu olmayın.


    Adem Uğur : İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


    Ahmed Hulusi : "İnsanların hakkını vermemezlik etmeyin ve düzgün düzeni bozmayın, dünyada taşkınlık yapmayın. "


    Ahmet Tekin : 'İnsanların mallarını eksik teslim etmeyin, değerlerini düşürmeyin, bedellerini eksik ödemeyin, mallarını kötülemeyin, haksız rekabet yapmayın, aldatarak, hile yaparak, fırsat kollayarak, gasp ederek insanların haklarını zayi etmeyin, zayiine sebep olmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmakta, küfürde ileri gitmeyin.'


    Ahmet Varol : İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


    Ali Bulaç : "İnsanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."


    Ali Fikri Yavuz : İnsanların mal ve haklarını düşürmeyin ve yeryüzünü yağmacılıkla, ihtilâlcilikle fesada vermeyin.


    Bekir Sadak : (177-1 3 suayb onlara: «Allah'a karsi gelmekten sakinmaz misiniz? Dogrusu ben size gonderilmis guvenilir bir elciyim. Artik Allah'tan sakinin ve bana itaat edin. Ben buna karsi sizden bir ucret istemiyorum, benim ecrim ancak alemlerin Rabbine aittir. Olcuyu tam yapin, eksiltenlerden olmayin. Dogru terazi ile tartin. insanlarin hakkini azaltmayin. Yeryuzunde bozgunculuk yaparak karisiklik cikarmayin.
    Celal Yıldırım : İnsanların (haklarından bir) şeyler eksiltmeyin ve bir de sakın yeryüzünde fesâd çıkararak düzensizlik ve bozgunculuk yapmayın.


    Diyanet İşleri (eski) : (177-184) Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun' dedi.


    Diyanet Vakfi : İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


    Edip Yüksel : 'Halkın hakkını kısmayın ve yeryüzünde kötülük işleyerek karışıklık çıkarmayın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünü ihtilâlcılıkla fesada vermeyin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünü ihtilalcilikle fesada vermeyin.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.»


    Fizilal-il Kuran : Halkın mallarına düşük değer biçmeyiniz, yeryüzünde kargaşa çıkarıp dirliği bozmayınız.


    Gültekin Onan : "İnsanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."


    Hasan Basri Çantay : «İnsanların hakkından bir şey'i kısmayın. Yer (yüzün) de fesadcılar olarak bozgunculuk etmeyin».


    Hayrat Neşriyat : 'İnsanlara eşyâlarını eksik vermeyin ve yeryüzünde fesad çıkaran kimseler olarak bozgunculuk yapmayın!'


    İbni Kesir : İnsanların eşyasını azaltmayın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


    Muhammed Esed : insanları hak ettikleri şeylerden yoksun bırakmayın; ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın;


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve nâsa eşyalarını noksan yapmayın ve yerde müfsitler olarak fesat çıkarmayın.»


    Ömer Öngüt : “İnsanların hakkını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. ”


    Şaban Piriş : İnsanların eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak, karışıklık çıkarmayın.


    Suat Yıldırım : (182-183) Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!


    Süleyman Ateş : "İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."


    Tefhim-ul Kuran : «İnsanların eşyasını değerden düşürüp eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.»


    Ümit Şimşek : 'Halkın malını çalıp çırpmayın. Fesat çıkarıp da memleketi birbirine katmayın.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Halkın eşyasını, değerlerini düşürerek almayın. Yeryüzünde, bozguncular olarak fesat çıkarmayın!"
     


  5. وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ



    Vettekûllezî halakakum vel cibilletel evvelîn(evvelîne).



    1. vettekû (ve ittekû) : ve takva sahibi olun

    2. ellezî : ki o

    3. halaka-kum : sizi yarattı

    4. ve el cibillete : ve insan topluluğu

    5. el evvelîne : evvelkiler







    İmam İskender Ali Mihr : Ve sizi ve evvelki toplumları yaratana karşı takva sahibi olun (Allah'a ulaşmayı dileyin).


    Diyanet İşleri : “Sizi ve önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Çekinin o mâbuttan ki sizi de yaratmıştır, önceki ümmetleri de.


    Adem Uğur : Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)tan korkun.


    Ahmed Hulusi : "Sizi ve önceki nesilleri yaratandan (onlara yaptıklarının sonucunu yaşattığı ve size de yaşatacağı için) korunun!"


    Ahmet Tekin : 'Sizi ve önceki nesilleri yaratan Allah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun.'


    Ahmet Varol : Sizi ve önceki nesilleri yaratandan sakının.


    Ali Bulaç : "Sizi ve önceki yaratılmışları yaratandan sakının".


    Ali Fikri Yavuz : O Allah’dan korkun ki, hem sizi, hem de sizden evvelki halkı yaratmıştır.


    Bekir Sadak : Sizi ve daha onceki nesilleri yaratandan korkun» dedi.


    Celal Yıldırım : Sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan (O eşsiz kudret)ten korkun» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : (177-184) Şuayb onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun' dedi.


    Diyanet Vakfi : Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)tan korkun.


    Edip Yüksel : 'Sizi ve önceki nesilleri yaratanı sayıp dinleyin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : O sizi ve sizden evvelki cibilleti yaratan hâlıktan korkun


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Yaratıcıdan korkun!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun.»


    Fizilal-il Kuran : Sizi ve sizden önceki kuşakları yaratan Allah'tan korkunuz.


    Gültekin Onan : "Sizi ve önceki yaratılmışları yaratandan sakının."


    Hasan Basri Çantay : «(Gerek) sizi, (gerek sizden) evvelki ümmetleri yaratan (Allah) dan korkun».


    Hayrat Neşriyat : 'Sizi ve önceki nesilleri yaratandan sakının!'


    İbni Kesir : Sizi ve daha önceki nesilleri yaratmış olandan korkun.


    Muhammed Esed : sizi de, sizden önceki nesilleri de yaratan Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyın!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve sizi ve sizden evvelki ümmetleri yaratandan korkun.»


    Ömer Öngüt : “Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun. ”


    Şaban Piriş : Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun.


    Suat Yıldırım : "Sizi de sizden önceki nesilleri de yaratan Rabbinize karşı gelmekten sakının."


    Süleyman Ateş : "Sizi ve önceki nesilleri yaratandan korkun.


    Tefhim-ul Kuran : «Sizi ve önceki yaratılmışları yaratandan korkup sakının.»


    Ümit Şimşek : 'Sizi ve daha önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Sizi ve önceki nesilleri yaratandan sakının!"
     


  6. قَالُوا إِنَّمَا أَنتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ



    Kâlû innemâ ente minel musahharîn(musahharîne).



    1. kâlû : dediler

    2. innemâ : ancak, sadece

    3. ente : sen

    4. min : den, dan

    5. el musahharîne : sihir yapılmış olanlar, büyülenmişler







    İmam İskender Ali Mihr : “Sen sadece büyülenmişlerdensin.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar şöyle dediler: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sen dediler, ancak büyülenmiş kişilerdensin.


    Adem Uğur : Onlar şöyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Sen yalnızca büyülenmişsin (etki altındasın)!"


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Sen, olsa olsa, büyülenerek aklı etki altına alınanlardan birisisin' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Sen ancak büyülenmişlerdensin.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin".


    Ali Fikri Yavuz : (Onlar, peygamberleri Şuayb’a şöyle) dediler: “- Sen muhakkak çok büyülenenlerdensin.


    Bekir Sadak : (185-1 7 «Ben ancak buyulenmisin birisin. Bizim gibi bir insandan baska bir sey degilsin. Dogrusu seni yalancilardan saniyoruz. Eger dogru sozlu isen gogun bir parcasini ustumuze dusur» dediler.


    Celal Yıldırım : «Sen ancak büyülenmiş (aklî dengesini kaybetmiş)lerden birisin.


    Diyanet İşleri (eski) : (185-187) 'Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür' dediler.


    Diyanet Vakfi : Onlar şöyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!


    Edip Yüksel : Dediler ki, 'Sen büyülenmişsin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sen, dediler: muhakkak sihirlilerdensin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler: «Sen muhakkak büyülenmişlerdensin.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar şöyle dediler: «Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin.»


    Fizilal-il Kuran : Eykeliler dediler ki; «Sen büyüye çarpılmış birisin.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Sen ancak fazla büyülenmişlerdensin»!


    Hayrat Neşriyat : (Onlar şöyle) dediler: 'Sen ancak iyice sihirlenmiş kimselerdensin!'


    İbni Kesir : Dediler ki: Sen, ancak büyülenmişlerdensin.


    Muhammed Esed : (Halkı Şuayb'a şöyle) dedi: "Sen düpedüz büyülenmiş birisin;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Şüphe yok, sen (iyice) büyülenmişlerdensin.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Olsa olsa sen büyülenmiş birisin. ”


    Şaban Piriş : -Sen, ancak büyülenmiş bir adamsın dediler.


    Suat Yıldırım : "Sen" dediler, "bir sihirin etkisine kapılmışsın.


    Süleyman Ateş : Dediler: "Sen iyice büyülenmişlerdensin."


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Sen ancak büyülenmişlerdensin.»


    Ümit Şimşek : Dediler ki: 'Anlaşılan sen büyülenmişsin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Sen fena halde büyülenmişsin."
     


  7. وَمَا أَنتَ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ



    Ve mâ ente illâ beşerun mislunâ ve in nazunnuke le minel kâzibîn(kâzibîne).



    1. ve mâ : ve değil

    2. ente : sen

    3. illâ beşerun : bir beşerden başka, bir insandan başka

    4. mislu-nâ : bizim gibi

    5. ve in : ve eğer, olsa

    6. nazunnu-ke : biz seni zannediyoruz, sanıyoruz

    7. le : gerçekten, elbette, mutlaka

    8. min el kâzibîne : yalancılardan







    İmam İskender Ali Mihr : Ve sen, bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Ve biz, seni mutlaka yalancılardan zannediyoruz.


    Diyanet İşleri : “Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bizim gibi insandan başka bir şey de değilsin sen ve biz seni mutlaka yalancılardan sanmadayız.


    Adem Uğur : Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bilki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.


    Ahmed Hulusi : "Sen bizim gibi bir beşersin! Senin yalancı olduğunu düşünüyoruz!"


    Ahmet Tekin : 'Sen de, sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.'


    Ahmet Varol : Sen bizim gibi bir beşerden başkası da değilsin. Biz senin mutlaka yalancılardan (olduğunu) sanıyoruz.


    Ali Bulaç : "Sen, yalnızca benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin ve biz senin gerçekte yalancılardan olduğunu sanıyoruz."


    Ali Fikri Yavuz : Sen ancak bizim gibi bir insansın. Doğrusu biz, seni muhakkak yalancılardan sanıyoruz.


    Bekir Sadak : (185-1 7 «Ben ancak buyulenmisin birisin. Bizim gibi bir insandan baska bir sey degilsin. Dogrusu seni yalancilardan saniyoruz. Eger dogru sozlu isen gogun bir parcasini ustumuze dusur» dediler.


    Celal Yıldırım : Sen ancak bizim gibi bir insansın ; biz seni elbette yalancılardan sanıyoruz.


    Diyanet İşleri (eski) : (185-187) 'Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür' dediler.


    Diyanet Vakfi : Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.


    Edip Yüksel : 'Sen sadece bizim gibi bir insansın ve biz senin yalan söylediğine inanıyoruz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sen bizim gibi bir beşerden başka nesin, doğrusu biz seni her halde yalancılardan sanıyoruz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Doğrusu biz seni muhakkak yalancılardan sanıyoruz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.»


    Fizilal-il Kuran : Sen de sadece bizler gibi bir insansın. Senin kesinlikle yalan söylediğin kanısındayız.


    Gültekin Onan : "Siz, yalnızca benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin ve biz senin gerçekte yalancılardan olduğunu sanıyoruz."


    Hasan Basri Çantay : «Sen bizim gibi bir beşerden başkası değilsin. Biz senin muhakkak yalancılardan olduğunu zannediyoruz».


    Hayrat Neşriyat : 'Sen de ancak bizim gibi bir insansın; ve (biz) seni gerçekten yalancılardan sanıyoruz.'


    İbni Kesir : Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu biz, seni yalancılardan sanıyoruz.


    Muhammed Esed : olup olacağın, bizim gibi ölümlü bir insansın; doğrusunu istersen, biz senin düpedüz bir yalancı olduğunu düşünüyoruz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve sen bizim gibi bir insandan başka değilsin. Ve seni muhakkak yalancılardan zannediyoruz.»


    Ömer Öngüt : “Bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz seni ancak yalancılardan sayıyoruz. ”


    Şaban Piriş : Sen, sadece bizim gibi bir insansın. Gerçekten senin yalancı olduğunu sanıyoruz.


    Suat Yıldırım : Bize hiç bir üstünlüğün yok, sen de bizim gibi bir insansın. Doğrusu, biz seni yalancılardan sanıyoruz.


    Süleyman Ateş : "Sen de bizim gibi bir insansın, biz seni mutlaka yalancılardan sanıyoruz."


    Tefhim-ul Kuran : «Sen, yalnızca benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsin ve biz senin gerçekte yalancılardan olduğunu sanmaktayız.»


    Ümit Şimşek : 'Sen de bizim gibi bir beşersin. Biz senin yalancı olduğunu düşünüyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Sen bizim gibi bir insandan başka şey değilsin. Biz senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz."
     


  8. فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِّنَ السَّمَاء إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ



    Fe eskıt aleynâ kisefen mines semâi in kunte mines sâdıkîn(sâdıkîne).



    1. fe : ِyleyse

    2. eskıt : dü؛ür

    3. aleynâ : bizim üzerimize

    4. kisefen : bir parça

    5. min es semâi : gِkyüzünden

    6. in kunte : eğer sen isen

    7. min es sâdıkîne : doğru sِyleyenlerden







    İmam İskender Ali Mihr : ضyleyse eğer sen, sadıklardan (doğru sِyleyenlerden) isen üzerimize gِkyüzünden bir parça dü؛ür.


    Diyanet İ؛leri : “Eğer doğru sِyleyenlerden isen, haydi gِkten üzerimize bir parça dü؛ür.”


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Gِkyüzünden parçalar dü؛ür üstümüze eğer doğru sِyleyenlerdensen.


    Adem Uğur : ھayet doğru sِzlülerden isen, üstümüze gِkten azap yağdır.


    Ahmed Hulusi : "Eğer sِzünde sadıksan, hadi üzerimize semâdan parçalar dü؛ürt. "


    Ahmet Tekin : 'Eğer iddianda doğru isen, gِkten üzerimize kütleler dü؛ür.'


    Ahmet Varol : Eğer doğru sِyleyenlerdensen haydi gِkten üzerimize parçalar dü؛ür.'


    Ali Bulaç : "Eğer doğru sِzlü isen, bu durumda gِkten üstümüze bir parça dü؛ürüver."


    Ali Fikri Yavuz : Eğer doğru sِyliyenlerdensen, hemen üzerimize gِkten bir parça dü؛ür.”


    Bekir Sadak : (185-1 7 «Ben ancak buyulenmisin birisin. Bizim gibi bir insandan baska bir sey degilsin. Dogrusu seni yalancilardan saniyoruz. Eger dogru sozlu isen gogun bir parcasini ustumuze dusur» dediler.


    Celal Yıldırım : Eğer doğrulardan isen haydi gِğün bir parçasını üzerimize dü؛ür» dediler.


    Diyanet İ؛leri (eski) : (185-187) 'Sen ancak büyülenmi؛in birisin. Bizim gibi bir insandan ba؛ka bir ؛ey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sِzlü isen gِğün bir parçasını üstümüze dü؛ür' dediler.


    Diyanet Vakfi : ھayet doğru sِzlülerden isen, üstümüze gِkten azap yağdır.


    Edip Yüksel : 'Doğru sِzlü isen üzerimize gِkten kütleler indir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : ـzerimize Semâdan bir kıt'ayı dü؛ürüver haydi sâdıklardan isen


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : ـzerimize gِkten bir parça dü؛ürüver, eğer doğru sِyleyenlerden isen.»


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : «ھayet doğru sِzlülerden isen, üstümüze gِkten bir parça dü؛ürüver.»


    Fizilal-il Kuran : Eğer doğru sِylüyorsan ba؛ımıza gِkten parçalar yağdır.


    Gültekin Onan : "Eğer doğru sِzlü isen, bu durumda gِkten üstümüze bir parça dü؛ürüver."


    Hasan Basri اantay : «Eğer doğruculardan isen gِkden üstümüze bir parça dü؛ür».


    Hayrat Ne؛riyat : 'Eğer (iddiâsında) doğru kimselerden isen, haydi üzerimize gِkten parçalar dü؛ür!'


    İbni Kesir : Eğer sadıklardan isen bize, gِkten bir parça indir.


    Muhammed Esed : Eğer doğru sِzlü biriysen, haydi, gِğü parça parça ba؛ımıza indir (de gِrelim)!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Artık sen eğer sâdıklardan isen üzerimize gِkten bir parça dü؛ürüver.»


    ضmer ضngüt : “ھayet doğru sِzlülerden isen, o halde üzerimize gِkten parçalar dü؛ür. ”


    ھaban Piri؛ : Eğer, doğru sِylüyorsan haydi üzerimize gِkten bir parça dü؛ürüver.


    Suat Yıldırım : Eğer peygamberlik iddiasında doğru isen haydi gِkten üstümüze bir parça dü؛ür, üstümüze azap indir."


    Süleyman Ate؛ : "Eğer doğrulardansan o halde üzerimize gِkten parçalar dü؛ür."


    Tefhim-ul Kuran : «Eğer doğru sِzlülerden isen, bu durumda gِkten üstümüze bir parça dü؛ürüver.»


    ـmit ھim؛ek : 'Doğru sِylüyorsan, üzerimize gِkten bir parça dü؛ür.'


    Ya؛ar Nuri ضztürk : "Eğer doğru sِzlülerdensen, hadi üzerimize gِkten parçalar dü؛ür!"
     


  9. قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ



    Kâle rabbî a’lemu bi mâ ta’melûn(ta’melûne).



    1. kâle : dedi

    2. rabbî : Rabbim

    3. a'lemu : daha iyi bilir, çok iyi bilir

    4. bi mâ : şeyi

    5. ta'melûne : siz yapıyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : (Şuayb A.S): “Rabbim, sizin yaptıklarınızı çok iyi bilir.” dedi.


    Diyanet İşleri : Şu’ayb, “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbim dedi, yaptığınız şeyi daha iyi bilir.


    Adem Uğur : Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.


    Ahmed Hulusi : (Şuayb) dedi ki: "Rabbim, yaptıklarınızı (yaratan olarak) daha iyi bilir. "


    Ahmet Tekin : Şuayb:
    'Rabbim, yaptıklarınızı iyi bilir' dedi.


    Ahmet Varol : (Şuayb) dedi ki: 'Rabbim sizin yaptıklarınızı daha iyi biliyor.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Rabbim, yaptıklarınızı daha iyi bilir.


    Ali Fikri Yavuz : (Şuayb, kavmine şöyle) dedi: “- Rabbim yaptıklarınızı daha iyi bilendir.”


    Bekir Sadak : suayb: «Rabbim yaptiklarinizi cok iyi bilir» dedi.


    Celal Yıldırım : Şuâyb onlara: «Rabbim yapageldiğinizi cok iyi bilir» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Şuayb: 'Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir' dedi.


    Diyanet Vakfi : Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Rabbim sizin ne yaptığınızı çok iyi bilir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Rabbım a'lemdir, dedi: yaptıklarınıza


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Şuayb): «Rabbim yaptıklarınızı daha iyi bilir.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şuayb, «Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Şuayb «Rabbim neler yaptığınızı herkesten iyi bilir.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Rabbim, yaptıklarınızı daha iyi bilir.


    Hasan Basri Çantay : (Şuayb) dedi: «Ne yapıyorsanız Rabbim daha iyi bilicidir».


    Hayrat Neşriyat : (Şuayb:) 'Rabbim, ne yaparsanız en iyi bilendir' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Rabbım; yaptıklarınızı en iyi bilendir.


    Muhammed Esed : (Şuayb:) "Bütün (bu) yaptıklarınızı en iyi bilen Rabbimdir" diye cevap verdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Rabbim yapar olduğunuza pek ziyâde alîmdir.»


    Ömer Öngüt : Şuayb: “Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir. ” dedi.


    Şaban Piriş : -Sizin yaptıklarınızı Rabbim çok iyi biliyor, dedi.


    Suat Yıldırım : Şuayb: "Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi biliyor." dedi.


    Süleyman Ateş : "Rabbim yaptığınızı daha iyi bilir" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Rabbim, yapmakta olduklarınızı daha iyi bilmektedir.


    Ümit Şimşek : Şuayb 'Yaptıklarınızı Rabbim çok iyi biliyor' dedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şuayb dedi: "Yapmakta olduğunuzu Rabbim daha iyi bilir."
     


  10. فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ



    Fe kezzebûhu fe ehazehum azâbu yevmiz zulleh(zulleti), innehu kâne azâbe yevmin azîm(azîmin).



    1. fe : böylece

    2. kezzebû-hu : onu yalanladılar

    3. fe : böylece, bunun üzerine

    4. ehaze-hum : onları aldı, yakaladı

    5. azâbu : azap

    6. yevmi : gün

    7. ez zulleti : gölge

    8. inne-hu : muhakkak ki o

    9. kâne : oldu

    10. azâbe : azap

    11. yevmin : gün

    12. azîmin : azîm, büyük







    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onu tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine, “gölge günün azabı” onları aldı (yakaladı). Muhakkak ki o, azîm günün (büyük bir günün) azabıydı.


    Diyanet İşleri : Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken onu yalanladılar da karanlık günün azâbı helâk etti onları; şüphe yok ki bu, o günün pek büyük bir azâbıydı.


    Adem Uğur : Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!


    Ahmed Hulusi : Böylece Onu yalanladılar da bu yüzden o kararan günün şiddetli azabı onları yakaladı. . . Muhakkak ki o aziym bir sürecin azabı idi.


    Ahmet Tekin : Onu da yalanladılar. Onların işini gölgeli günün azâbı bitirdi. Hakikaten o büyük bir günün azâbı idi.


    Ahmet Varol : Onu yalanladılar ve bunun üzerine kendilerini gölge gününün azabı yakaladı. Gerçekten o büyük bir günün azabıydı.


    Ali Bulaç : Sonunda onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik gününün azabı yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı.


    Ali Fikri Yavuz : Böylece Şuayb’ı tekzib ettiler de, (güneşin bunaltıcı sıcaklığından gölgelenmek için bulutun altında sığındıkları zaman, yakılıb mahvedildikleri) o gölge gününün azabı kendilerini yakalayıverdi. Gerçekten o büyük bir günün azabı idi.


    Bekir Sadak : Ama onu yalanladilar. Bunun uzerine onlari bulutlu bir gunun azabi yakaladi. Gercekten o gun, azabi buyuk bir gundu.


    Celal Yıldırım : Buna rağmen onu yalanladılar. O sebeple gölge (yapan bulutun ortaya çıktığı) günün azabı onları yakalayıverdi. Şüphesiz ki bu büyük bir günün azabı idi.


    Diyanet İşleri (eski) : Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün, azabı büyük bir gündü.


    Diyanet Vakfi : Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!


    Edip Yüksel : Onu yalanladılar ve sonuç olarak Sayvan Gününün cezası kendilerini yakaladı; müthiş bir günün cezasıydı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hasılı onu tekzib ettiler, kendilerini de o zulle gününün azâbı alıverdi ki o cidden büyük bir günün azâbı idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hülasa onu yalanladılar, kendilerini de o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!


    Fizilal-il Kuran : Eykeliler, Şuayb'i yalanladılar. Bunun üzerine «Yakar bulut günü» nün azabı yakalarına yapıştı. O gerçekten müthiş bir günün azabı idi.


    Gültekin Onan : Sonunda onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik gününün azabı yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı.


    Hasan Basri Çantay : Hulâsa: Onu tekzîb etdiler de kendilerini o gölge gününün azâbı yakalayıverdi. Hakıykat bu, o günün büyük azâbı idi.


    Hayrat Neşriyat : Böylece onu yalanladılar da kendilerini o gölge gününün azâbı yakalayıverdi. Gerçekten o, (dehşeti pek) büyük bir günün azâbı idi.


    İbni Kesir : Onu da yalanladılar ve onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Doğrusu o, büyük bir günün azabı idi.


    Muhammed Esed : Böylece onu yalanlamış oldular; ve bu yüzden, (kopkoyu) gölgelerle kaplı bir günün azabı onları kıskıvrak yakaladı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Velhasıl O'nu tekzîp ettiler. Derken onları Zulle gününün azabı yakaladı. Şüphe yok ki o, pek büyük bir günün azabı olmuş idi.


    Ömer Öngüt : Amma onu yalanladılar. Bunun üzerine kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekte o gün, azabı büyük bir gün idi.


    Şaban Piriş : Onu yalanlamışlardı da, onları bulutlu bir günün azabı yakalamıştı. O, büyük günün azabı idi.


    Suat Yıldırım : Hasılı onu yalancı saydılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten o, müthiş bir günün azabı idi.


    Süleyman Ateş : Onu yalanladılar, nihâyet o gölge gününün azâbı, kendilerini yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azâbı idi.


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda onu yalanladılar, böylece onları o gölgelik gününün azabı yakaladı. Gerçekten o, büyük bir günün azabıydı.


    Ümit Şimşek : Onu yalanladılar. Ve o gölgeli günün azabı onları yakaladı. O gerçekten büyük bir günün azabı idi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu yalanladılar; bunun üzerine o gölgelik gününün azabı onları yakalayıverdi. O, gerçekten büyük bir günün azabıydı.
     


  11. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُم مُّؤْمِنِينَ



    İnne fî zâlike le âyeh(âyeten), ve mâ kâne ekseruhum mu’minîn(mu’minîne).



    1. inne : muhakkak

    2. fî zâlike : bunda var

    3. le : elbette, mutlaka

    4. âyeten : bir âyet, delil, ibret

    5. ve mâ kâne : ve olmadı

    6. ekseru-hum : onların çoğu

    7. mu'minîne : îmân edenler, mü'min olanlar (Allah'a ula؛mayı dileyenler)







    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki bunda, mutlaka bir âyet (ibret) vardır. Ve onların çoğu, mü'min olmadılar (Allah'a ula؛mayı dilemediler).


    Diyanet İ؛leri : ھüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmi؛ değillerdir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki bunda bir delil var, fakat halkın çoğu inanmaz.


    Adem Uğur : Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki bu olayda da i؛aret - ders vardır. . . Ne var ki onların çoğunluğu iman etmemi؛tir!


    Ahmet Tekin : Bunlarda da, kesinlikle Allah’ın kudretine, ilmine, hikmet sahibi olduğuna i؛aretler, bütün insanlar için ibretler, alınacak dersler vardır. Onların çoğu iman edecek değildi.


    Ahmet Varol : ھüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmemi؛ti.


    Ali Bulaç : Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmi؛ değildirler.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu bunda, (onlara yaptığımız bu helâk i؛inde), kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ibret var, ِyle iken çoğu mümin olmadı.


    Bekir Sadak : Dogrusu bunda bir ders vardir. Fakat cogu inanmamistir.


    Celal Yıldırım : Bunda elbette bir ِğüt ve ibret vardır. Zaten onların çoğu mü'min değildi.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamı؛tır.


    Diyanet Vakfi : Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.


    Edip Yüksel : Bunda bir ders var; ancak çoğunluk inanmaz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : ھüphesiz bunda mutlak bir âyet var, ِyle iken ekserîsi mü'min olmadı


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : ھüphesiz bunda (alınacak) bir ibret vardır; ama çoğu iman etmedi.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : ھüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmi؛ değillerdir.


    Fizilal-il Kuran : Ku؛ku yok ki, bu olaydan alınacak dersler vardır. Onların çoğunluğu inanmamı؛ kimselerdi.


    Gültekin Onan : Gerçekten bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu inançlı olmamı؛tır.


    Hasan Basri اantay : ھübhesiz bunda mutlak bir âyet vardır. (Fakat) onların çoğu îman ediciler değildir.


    Hayrat Ne؛riyat : ھübhesiz ki bunda apaçık bir ibret vardır. Fakat onların çoğu îmân etmi؛ kimseler değildir.


    İbni Kesir : Muhakkak ki bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu mü'minler olmadı.


    Muhammed Esed : Bu (kıssada da insanlar için) bir ders vardır; insanların çoğu (buna) inanmasalar da...


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, bunda elbette bir ibret vardır. Halbuki, onların ekserisi mü'min kimseler olmadı.


    ضmer ضngüt : Doğrusu bunda ِğüt ve ibret vardır, amma onların çoğu iman etmediler.


    ھaban Piri؛ : İ؛te bu olayda da bir ibret vardır, fakat onların çoğu yine de inanmı؛ değildir.


    Suat Yıldırım : Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler.


    Süleyman Ate؛ : Muhakkak ki bunda bir ibret vardır ama yine çokları inanmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç ؛üphe yok, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmi؛ değildirler.


    ـmit ھim؛ek : İ؛te bunda bir âyet vardır. Fakat onların çoğu yine iman etmez.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Bunda elbette bir ibret var ama onların çoğu inanan ki؛iler değildi.
     


  12. وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ



    Ve inne rabbeke le huvel azîzur rahîm(rahîmu).



    1. ve inne : ve muhakkak

    2. rabbe-ke : senin Rabbin

    3. le huve : elbette o

    4. el azîzu : azîz, yüce

    5. er rahîmu : rahîm olan, rahmet nuru gönderen,






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki senin Rabbin, elbette O, Azîz'dir (yüce), Rahîm'dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).


    Diyanet İşleri : Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki Rabbin, elbette üstündür, rahîmdir.


    Adem Uğur : Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


    Ahmed Hulusi : Kesinlikle Rabbin "HÛ"; El Aziyz'dir, Er Rahıym'dir.


    Ahmet Tekin : Senin Rabbin, işte o, kudretli, hükümran ve engin merhamet sahibidir.


    Ahmet Varol : Şüphesiz senin Rabbin güçlü ve rahmet sahibi olandır.


    Ali Bulaç : Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekte senin Rabbin, muhakkak ki o, Azîz’dir= kâfirlerden intikam alıcıdır, Rahim’dir= müminlere çok merhametlidir.


    Bekir Sadak : Rabbin suphesiz Gucludur, merhametlidir. *


    Celal Yıldırım : Şüphesiz ki, Rabbın çok üstündür, çok güçlüdür, çok merhamet sahibidir.


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.


    Diyanet Vakfi : Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


    Edip Yüksel : Kuşkusuz, senin Rabbin Üstündür, Rahimdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve şüphesiz ki rabbın o, öyle azîz öyle rahîm


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve şüphesiz ki Rabbin, gerçekten O, çok güçlü ve çok merhametlidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.


    Fizilal-il Kuran : Ve yine kuşku yok ki, senin Rabb'in üstün iradeli ve merhametlidir.


    Gültekin Onan : Ve şüphesiz, senin rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.


    Hasan Basri Çantay : Hakıykat, senin Rabbin mutlak gaalibdir, çok esirgeyicidir O.


    Hayrat Neşriyat : Muhakkak ki, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Rahîm (çok merhamet eden)elbette ancak Rabbindir.


    İbni Kesir : Muhakkak ki Rabbın, elbette O; Aziz'dir, Rahim'dir.


    Muhammed Esed : Şüphesiz senin Rabbin çok acıyıp esirgeyen O yüceler yücesidir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, senin Rabbin elbette o, azîzdir, rahîmdir.


    Ömer Öngüt : Rabbin şüphesiz ki Azîz'dir, engin merhamet sahibidir.


    Şaban Piriş : Rabbin ise, elbette güçlü olan, merhametli olan O’dur.


    Suat Yıldırım : Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş rahmet sahibidir).


    Süleyman Ateş : Şüphesiz Rabbin, işte üstün O'dur, merhamet eden O'dur.


    Tefhim-ul Kuran : Ve hiç şüphe yok, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır, esirgeyendir.


    Ümit Şimşek : Rabbin ise hem Azizdir, hem Rahîm.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve senin Rabbin mutlak Azîz, mutlak Rahîm'dir.
     


  13. وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ



    Ve innehu le tenzîlu rabbil âlemîn(âlemîne).



    1. ve inne-hu : ve muhakkak ki o

    2. le : elbette, gerçekten

    3. tenzîlu : indirmesi

    4. rabbi : Rabbi

    5. el âlemîne : âlemler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki O (Kur'ân), gerçekten âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve hiç şüphe yok ki Kur'ân, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.


    Adem Uğur : Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki O (Kur'ân), Rabb-ül âlemîn'in tenzîlidir (hakikatin olan El Esmâ mertebesinden şuuruna boyutsal iniştir)!


    Ahmet Tekin : Bu Kur’ân âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi olan Allah’ın vahyidir, onun indirdiği kitaptır.


    Ahmet Varol : Muhakkak ki bu (Kur'an) alemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Ali Bulaç : Gerçekten o (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir.


    Ali Fikri Yavuz : Bu Kur’ân, muhakkak ve elbette âlemlerin Rabbi katından indirilmedir.


    Bekir Sadak : suphesiz Kuran alemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Celal Yıldırım : Gerçekten bu Kur'ân, âlemlerin Rabbından indirilmedir.


    Diyanet İşleri (eski) : Şüphesiz Kuran Alemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Diyanet Vakfi : Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Edip Yüksel : Bu, evrenlerin Rabbinin indirdiği vahiydir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve hakıkat bu (kur'an) rabbül'âlemînin şübhesiz bir tenzilidir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve gerçekten bu (Kur'an) alemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Fizilal-il Kuran : Hiç kuşkusuz Kur'an, Rabb'in tarafından indirilmiştir.


    Gültekin Onan : Gerçekten o (Kuran), alemlerin rabbinin (bir) indirmesidir.


    Hasan Basri Çantay : O (Kur'an) muhakkak ve muhakkak aalemlerin Rabbi (canibinden) indirilmedir.


    Hayrat Neşriyat : Hem muhakkak ki o (Kur’ân), gerçekten âlemlerin Rabbinin tenzîli (peyderpey indirmesi)dir.


    İbni Kesir : Muhakkak ki o, elbette alemlerin Rabbının indirmesidir.


    Muhammed Esed : İmdi, şüphesiz, bu (ilahi mesaj) alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmiş olduğudur.


    Ömer Öngüt : Muhakkak ki o (Kur'an), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.


    Şaban Piriş : Şüphesiz bu, alemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Suat Yıldırım : Elbette bu Kur’ân, Rabbülâlemin’in indirdiği bir kitaptır.


    Süleyman Ateş : Muhakkak ki o (Kur'ân), âlemlerin Rabbinin indirmesidir.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten o (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir.


    Ümit Şimşek : Hiç şüphesiz, o Âlemlerin Rabbi katından indirilmiştir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kesin olan şu ki, o âlemlerin Rabbi'nden indirilmiştir.
     


  14. نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ



    Nezele bihir rûhul emîn(emînu).



    1. nezele : indirdi

    2. bi-hi : onu

    3. er rûhu el emînu : Ruh'ûl Emin, Cebrail (A.S)






    İmam İskender Ali Mihr : O'nu, Ruh'ûl Emin (Cebrail A.S) indirdi.


    Diyanet İşleri : (193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rûh-ül-Emîn indirmiştir onu.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) indirdi.


    Ahmed Hulusi : Er Ruh-ul Emin (Fuadına yansıyan Esmâ ilmi) Onunla (Cibrîl) indi!


    Ahmet Tekin : Onu, ilâhî düzenin güvenilir hizmetkârı Rûhu’l-Emîn, Cebrâil indirip getirdi.


    Ahmet Varol : Onu Güvenilir Ruh [5] indirdi.


    Ali Bulaç : Onu Ruhu'l-emin indirdi.


    Ali Fikri Yavuz : Onu Cebraîl Rûhu’l-Emîn indirdi,


    Bekir Sadak : (193-19) 5 Apacik arap diliyle, uyaranlardan olman icin onu Cebrail senin kalbine indirmistir.


    Celal Yıldırım : (193-194-195) Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : (193-195) Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.


    Diyanet Vakfi : (193-195) (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.


    Edip Yüksel : Onu Güvenilir Ruh (Cebrail) indirmiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onu Ruhı emîn indirdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onu Ruhu'l-Emin (Cebrail) indirdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Resulüm!) Onu Rûhu'l-emin (Cebrail) indirdi;


    Fizilal-il Kuran : Onu «güvenilir ruh» (Cebrail) indirdi.


    Gültekin Onan : Onu Ruhu'l-Emin indirdi.


    Hasan Basri Çantay : (193-194-195) Onu Ruuh-ul Emîn, inzâr edicilerden olasın diye, senin kalbine ma'nâsı açık Arabca bir dil ile indirmişdir.


    Hayrat Neşriyat : (193-195) Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabca bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.


    İbni Kesir : Onu Ruh el-Emin indirmiştir.


    Muhammed Esed : onunla, mutlak güvenilirlik derecesinde olan vahiy inmiştir


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onu Rûh-ül-Emîn indirdi.


    Ömer Öngüt : Onu Ruh'ul-emin (Cebrail) indirmiştir.


    Şaban Piriş : Onu Cebrail indirmiştir.


    Suat Yıldırım : (193-195) Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.


    Süleyman Ateş : Onu, er-Rûhu'l-Emin (güvenilir ruh, Cebrâil) indirdi:


    Tefhim-ul Kuran : Onu Ruhu'l-Emin indirdi.


    Ümit Şimşek : Onu Ruhu'l-Emin indirdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : O güvenilir Rûh indirdi onu,
     


  15. عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ



    Alâ kalbike li tekûne minel munzirîn(munzirîne).



    1. alâ kalbi-ke : senin kalbine

    2. li : için

    3. tekûne : senin olman

    4. min el munzirîne : nezirlerden, uyaranlardan






    İmam İskender Ali Mihr : Nezirlerden (uyaranlardan) olman için senin kalbine.


    Diyanet İşleri : (193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Senin gönlüne, korkutanlardan olasın diye.


    Adem Uğur : Senin kalbine; uyarıcılardan olman için,


    Ahmed Hulusi : Senin kalbine (şuuruna) ki, (bu bilgiye dayalı olarak) uyarıcılardan olasın!


    Ahmet Tekin : Sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcılardan olman için senin hafızana, kalbine indirip yerleştirdi.


    Ahmet Varol : Uyaranlardan olman için senin kalbine (indirdi).


    Ali Bulaç : Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir).


    Ali Fikri Yavuz : Korkutuculardan olasın diye, kalbine (indirdi)...


    Bekir Sadak : (193-19) 5 Apacik arap diliyle, uyaranlardan olman icin onu Cebrail senin kalbine indirmistir.


    Celal Yıldırım : (193-194-195) Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : (193-195) Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.


    Diyanet Vakfi : (193-195) (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.


    Edip Yüksel : Senin kalbine... Uyarıcılardan biri olasın diye.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Senin kalbin üzerine ki o münzirlerden olasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;


    Fizilal-il Kuran : Senin kalbine; uyarıcılardan biri olasın diye.


    Gültekin Onan : Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir).


    Hasan Basri Çantay : (193-194-195) Onu Ruuh-ul Emîn, inzâr edicilerden olasın diye, senin kalbine ma'nâsı açık Arabca bir dil ile indirmişdir.


    Hayrat Neşriyat : (193-195) Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabca bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.


    İbni Kesir : Senin kalbine ki uyarıcılardan olasın.


    Muhammed Esed : senin kalbine, ki (ey Muhammed, onunla) uyaran kimselerden biri olasın


    Ömer Nasuhi Bilmen : Senin kalbin üzerine, tâ ki, sen korkutuculardan olasın.


    Ömer Öngüt : Senin kalbine indirmiştir ki, uyarıcılardan olasın.


    Şaban Piriş : Uyarıcılardan olman için senin kalbine


    Suat Yıldırım : (193-195) Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.


    Süleyman Ateş : Senin kalbine; uyarıcılardan olman için,


    Tefhim-ul Kuran : Uyarıcı korkutuculardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir).


    Ümit Şimşek : Senin kalbine indirdi, uyarıcılardan olasın diye,


    Yaşar Nuri Öztürk : Senin kalbine ki, uyarıcılardan olasın.
     


  16. بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ



    Bi lisânin arabiyyin mubîn(mubînin).



    1. bi : ile

    2. lisânin : dil, lisan

    3. arabiyyin : Arapça

    4. mubînin : apaçık







    İmam İskender Ali Mihr : Apaçık bir Arap lisanı ile.


    Diyanet İşleri : (193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Apaçık Arapçayla.


    Adem Uğur : Apaçık Arapça bir dille.


    Ahmed Hulusi : Apaçık bir Arapça anlatım diliyle!


    Ahmet Tekin : Açık, edebî Arap diliyle indirdi.


    Ahmet Varol : Apaçık Arapça bir dille.


    Ali Bulaç : Apaçık Arapça bir dille.


    Ali Fikri Yavuz : Açık bir Arab dili ile...


    Bekir Sadak : (193-19) 5 Apacik arap diliyle, uyaranlardan olman icin onu Cebrail senin kalbine indirmistir.


    Celal Yıldırım : (193-194-195) Uyarıcılardan olasın diye Ruhu'l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : (193-195) Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir.


    Diyanet Vakfi : (193-195) (Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.


    Edip Yüksel : Apaçık Arapça bir dille.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Açık parlak bir Arabi lisan ile


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : açık parlak bir Arapça ile.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Açık parlak bir Arapça lisan ile.


    Fizilal-il Kuran : Açık, yalın bir arapça ile


    Gültekin Onan : Apaçık Arapça bir dille.


    Hasan Basri Çantay : (193-194-195) Onu Ruuh-ul Emîn, inzâr edicilerden olasın diye, senin kalbine ma'nâsı açık Arabca bir dil ile indirmişdir.


    Hayrat Neşriyat : (193-195) Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabca bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.


    İbni Kesir : Apaçık arab diliyle.


    Muhammed Esed : (ve çevrendekileri) apaçık Arap diliyle (uyarasın).


    Ömer Nasuhi Bilmen : (195-196) Pek açık olan Arabî bir lisan ile. Ve şüphe yok ki, o, daha evvelkilerin kitaplarında da (mezkûr)dur.


    Ömer Öngüt : Apaçık Arap diliyle.


    Şaban Piriş : Apaçık Arapça ile..


    Suat Yıldırım : (193-195) Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.


    Süleyman Ateş : Apaçık Arapça bir dille.


    Tefhim-ul Kuran : Apaçık Arapça bir dille.


    Ümit Şimşek : Apaçık bir Arapça lisan ile.


    Yaşar Nuri Öztürk : Açık seçik Arapça bir dille indirdi.
     


  17. وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ



    Ve innehu lefî zuburil evvelîn(evvelîne).



    1. ve inne-hu : ve muhakkak ki o

    2. le : elbette, mutlaka

    3. fî : ... da vardır

    4. zuburi : Zeburlar, kitaplar, sayfalar

    5. el evvelîne : evvelkiler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki O, evvelkilerin (kitaplarının) sayfalarında mutlaka vardır.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz bu (Kur’an’ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki o hükümler, elbette önceki kitaplarda da var.


    Adem Uğur : O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.


    Ahmed Hulusi : Şüphesiz ki O (hakikat bilgisi), öncekilerin hikmetli bilgilerinde de vardır.


    Ahmet Tekin : Kur’ân âyetlerinin bir kısmı, özü itibariyle daha önceki peygamberlerin kitaplarında bölümler halinde mevcuttur.


    Ahmet Varol : Şüphesiz o öncekilerin kitaplarında da vardır. [6]


    Ali Bulaç : Ve hiç şüphesiz, o (Kur'an), geçmişlerin kitaplarında da vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten o, (Kur’an’ın nâzil olacağına dair vasıf) daha evvelki kitablarda da vardır.


    Bekir Sadak : O, daha oncekilerin kitabinda da zikredilmistir.


    Celal Yıldırım : Hem o, öncekilere (indirilen semavî) kitaplarda da (bazı özellikleriyle) vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir.


    Diyanet Vakfi : O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.


    Edip Yüksel : Daha önceki kitaplarda da anılmıştır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem o şübhesiz evvelkilerin kitablarında da var


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da var.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.


    Fizilal-il Kuran : Kur'an'ın temel ilkeleri, daha önceki ümmetlerin kutsal kitaplarında da yer almıştı.


    Gültekin Onan : Ve hiç şüphesiz, o (Kuran), geçmişlerin kitaplarında da vardır.


    Hasan Basri Çantay : Şübhe yok ki o (Kur'an) daha evvelkilerin kitablarında da vardır.


    Hayrat Neşriyat : Ve şübhesiz ki o(nun zikri) daha öncekilerin kitablarında da elbet vardır.


    İbni Kesir : O, daha öncekilerin kitablarında vardır.


    Muhammed Esed : Ve bu (mesaj, temel çizgileriyle), hiç şüphesiz, ilahi hikmetleri bildiren önceki kitaplarda da yer almaktadır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (195-196) Pek açık olan Arabî bir lisan ile. Ve şüphe yok ki, o, daha evvelkilerin kitaplarında da (mezkûr)dur.


    Ömer Öngüt : O daha öncekilerin kitaplarında da vardır.


    Şaban Piriş : O, önceki kitaplarda da (bildirilmiştir)


    Suat Yıldırım : Bu Kur’ân’a, elbette öncekilerin kitaplarında da işaret edilmişti.


    Süleyman Ateş : O(nun içeriği), evvelkilerin Kitaplarında da vardır.


    Tefhim-ul Kuran : Ve hiç şüphesiz, o (Kur'an), geçmişlerin kitaplarında da vardır.


    Ümit Şimşek : Önceki kitaplarda da onun bahsi vardı.


    Yaşar Nuri Öztürk : O, elbette ki öncekilerin kitaplarında da var.
     


  18. أَوَلَمْ يَكُن لَّهُمْ آيَةً أَن يَعْلَمَهُ عُلَمَاء بَنِي إِسْرَائِيلَ



    E ve lem yekun lehum âyeten en ya’lemehu ulemâu benî isrâîl(isrâîle).



    1. e : mı

    2. ve lem yekun : ve olmadı

    3. lehum : onlara, onlar için

    4. âyeten : bir âyet, delil

    5. en ya'leme-hu : onu bilmesi

    6. ulemâu : ulemalar, âlimler

    7. benî isrâîle : İsrailoğulları






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Benî İsrail'in ulemasının (âlimlerinin) O'nu bilmesi, onlar için bir delil olmadı mı?


    Diyanet İşleri : İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onu, İsrâiloğullarının bilginlerinin bilmesi de bir delil değil miydi onlara?


    Adem Uğur : Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?


    Ahmed Hulusi : İsrailoğullarının âlimlerinin Onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?


    Ahmet Tekin : İsrâiloğulları’nın bilginlerinin Kurân’ı bilmesi, tanıması onlar için bir delil değil midir?'


    Ahmet Varol : İsariloğulları bilginlerinin onu bilmeleri onlar için bir delil değil midir?


    Ali Bulaç : İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir delil (ayet) değil mi?


    Ali Fikri Yavuz : İsrailoğulları âlimlerin, kitâblarında Kur’an’ın vasfını bilmesi de, o kâfirlere bir delil değil mi? (Bundan da Kur’an’ın sıhhatini anlamıyorlar mı?...)


    Bekir Sadak : Israilogullari bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?


    Celal Yıldırım : Onu İsrail oğulları'ndan olan ilim adamlarının bilmesi onlar için (gerçeği yansıtan) bir belge ve kanıt değil midir?


    Diyanet İşleri (eski) : İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?


    Diyanet Vakfi : Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?


    Edip Yüksel : İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmiş olması onlar için yeterli bir delil oluşturmuyor mu?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onu Beni İsrail ulemasının bilmesi de onlara bir âyet (bir delil) değil mi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Beni İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil mi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?


    Fizilal-il Kuran : İsrailoğulları bilginlerinin bu Kur'an'dan haberdar olmaları müşrikler için bir delil değil mi?


    Gültekin Onan : İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir ayet değil mi?


    Hasan Basri Çantay : İsrâîl oğulları bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir âyet (bir delîl) değil miydi?


    Hayrat Neşriyat : İsrâiloğulları âlimlerinin bunu (kitablarında görerek) bilmesi, onlar için bir delil değil midir?


    İbni Kesir : İsrailoğullarının bilginlerinin bunu bilmesi de onlar için bir ayet değil midir?


    Muhammed Esed : İsrailoğulları arasındaki (birçok) bilginin bu (gerçeği) bilmeleri onlar için yeterli bir belirti sayılmaz mı?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar için bir delil olmuş değil midir, onu Benî İsrail âlimlerinin bilir olmaları.


    Ömer Öngüt : İsrâiloğullarının bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?


    Şaban Piriş : İsrailoğulları’nın bilginlerinin onu bilmeleri, onlar için bir belge değil midir?


    Suat Yıldırım : İsrailoğullarından bilginlerin onu bilmeleri, onlar için bir delil değil midir?


    Süleyman Ateş : İsrâiloğulları bilginlerinin onu bilmesi de onlar için (Kur'ân'ın Güvenilir Rûh tarafından vahyedildiğine) yeterli bir delil değil mi?


    Tefhim-ul Kuran : İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için ispatlayıcı bir delil (ayet) değil mi?


    Ümit Şimşek : İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir delil değil mi?


    Yaşar Nuri Öztürk : Beni İsrail bilginlerinin de onu bilmesi bunlar için bir belirti/kanıt değil mi?
     


  19. وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ



    Ve lev nezzelnâhu alâ ba’dıl a’cemîn(a’cemîne).



    1. ve lev : ve olsa, eğer

    2. nezzelnâ-hu : ona indirdik

    3. alâ : üzerine

    4. ba'dı : bir kısım

    5. el a'cemîne : Arap olmayanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer Biz, O'nu bir kısım a'cemine (Arap olmayan bir gruba) indirseydik.


    Diyanet İşleri : (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kur'ân'ı Arap olmayanlardan, Arapça bilmeyenlerden birisine indirseydik de.


    Adem Uğur : Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,


    Ahmed Hulusi : Eğer Onu Arapça bilmeyen birine inzâl etseydik;


    Ahmet Tekin : Biz Kur’ân’ı, Arapça bilmeyenlerden birine bölüm bölüm indirsek Kur’ân’a iman etmezlerdi.


    Ahmet Varol : Eğer onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,


    Ali Bulaç : Onu Arapça bilmeyen birine indirmiş olsaydık.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer onu Arabca bilmiyenlerden birine indirseydik de,


    Bekir Sadak : (198-19) 9 Biz Kuran'i arabca bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunlari okusaydi yine de ona inanmazlardi.


    Celal Yıldırım : (198-199) Eğer Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : (198-199) Biz Kuran'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı.


    Diyanet Vakfi : (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.


    Edip Yüksel : Onu bir takım yabancılara indirseydik,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer onu Arabca bilmiyenlerin birine indirseydik de


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer onu Arapça bilmeyenlerin birine indirseydik de,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.


    Fizilal-il Kuran : Eğer biz Kur'an'ı ana dili arapça olmayan birine indirseydik de,


    Gültekin Onan : Onu Arapça bilmeyen birine indirmiş olsaydık.


    Hasan Basri Çantay : Biz onu Arabca bilmeyenlerden birine indirseydik de,


    Hayrat Neşriyat : (198-199) Eğer onu Arabca bilmeyen kimselerden birine indirseydik de, (o kimse) onu onlara (Mekkeli müşriklere) okusaydı, (yine de) ona îmân eden kimseler olmazlardı!


    İbni Kesir : Biz, onu arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik.


    Muhammed Esed : Onu Arap olmayan birine indirseydik,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (198-199) Eğer onu Arapça bilmeyenlerin bazısı üzerine indirmiş olsa idik. Artık onu onlara karşı okuyacak olsa idi ona imân edenler olmuş olmazlardı.


    Ömer Öngüt : Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,


    Şaban Piriş : Eğer onu bir yabancıya indirseydik,


    Suat Yıldırım : (198-199) Eğer Biz Kur’ân’ı arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.


    Süleyman Ateş : Biz onu yabancılardan birine indirseydik de,


    Tefhim-ul Kuran : Onu Arapça bilmeyen birine de indirmiş olsaydık,


    Ümit Şimşek : Eğer Biz onu yabancı birisine indirseydik,


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz onu Arapça konuşmayanlardan birine indirseydik de,
     


  20. فَقَرَأَهُ عَلَيْهِم مَّا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ



    Fe karaehu aleyhim mâ kânû bihî mu’minîn(mu’minîne).



    1. fe : böylece

    2. karae-hu : onu okudu

    3. aleyhim : onlara

    4. mâ kânû : olmadılar

    5. bi-hî : ona

    6. mu'minîne : îmân edenler, mü'min olanlar







    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onlara, O'nu okusaydı (gene de) O'na îmân etmezlerdi (mü'min olmazlar, Allah'a ulaşmayı dilemezlerdi).


    Diyanet İşleri : (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara okusaydı gene inanmazlardı.


    Adem Uğur : Bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.


    Ahmed Hulusi : Onu, onlara bildirseydi; gene Ona iman etmezlerdi.


    Ahmet Tekin : Kur’ân’ı, onlara okusaydı, inceletseydi, yine iman etmezlerdi.


    Ahmet Varol : Onu kendilerine okusaydı, ona iman edecek değillerdi.


    Ali Bulaç : Böylece onlara okusaydı, yine ona iman edecek değillerdi.


    Ali Fikri Yavuz : Onu Kureyş kâfirleri üzerine okusaydı, yine iman etmiyeceklerdi.


    Bekir Sadak : (198-19) 9 Biz Kuran'i arabca bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunlari okusaydi yine de ona inanmazlardi.


    Celal Yıldırım : (198-199) Eğer Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : (198-199) Biz Kuran'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı.


    Diyanet Vakfi : (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.


    Edip Yüksel : Ve onu onlara okusaydı ona inanmıyacaklardı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : o kendilerine kıraet etse idi yine iyman etmiyeceklerdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O onlara okusaydı, yine iman etmeyeceklerdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.


    Fizilal-il Kuran : Onu o müşriklere okusaydı ona yine inanmazlardı.


    Gültekin Onan : Böylece onlara okusaydı, yine ona inançlı olmayacaklardı.


    Hasan Basri Çantay : onlara karşı bunu okusaydı yîne buna îman edici kimseler değillerdi onlar.


    Hayrat Neşriyat : (198-199) Eğer onu Arabca bilmeyen kimselerden birine indirseydik de, (o kimse) onu onlara (Mekkeli müşriklere) okusaydı, (yine de) ona îmân eden kimseler olmazlardı!


    İbni Kesir : Ve o, bunu onlara okusaydı, yine de ona inananlardan olmazlardı.


    Muhammed Esed : ve bu yabancı onu (kendi diliyle) onlara okusaydı, onlar yine inanacak değillerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (198-199) Eğer onu Arapça bilmeyenlerin bazısı üzerine indirmiş olsa idik. Artık onu onlara karşı okuyacak olsa idi ona imân edenler olmuş olmazlardı.


    Ömer Öngüt : Bunu onlara o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.


    Şaban Piriş : O da onlara okusaydı, yine de ona inanmazlardı.


    Suat Yıldırım : (198-199) Eğer Biz Kur’ân’ı arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.


    Süleyman Ateş : Onu onlara okusaydı, ona inanmazlardı:


    Tefhim-ul Kuran : Böylece onlara karşı onu okusaydı, yine ona iman edecek değillerdi.


    Ümit Şimşek : Ve onu bu yabancı kimse kendilerine okusaydı, yine inanmazlardı.


    Yaşar Nuri Öztürk : O onu onlara okusaydı, yine de ona inanmayacaklardı.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş