Kuran-ı Kerim SÂFFÂT Suresi Türkçe Meali Kuran-ı Kerim Tüm Türkçe Meal, SÂFFÂT Suresinin Arapça yazı

goktepeli26 13 Haz 2013

Son Konular



  1. إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ



    İllâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne).



    1. illâ : hariç

    2. ibâdallâhi (ibâde allâhi) : Allah'ın kulları

    3. el muhlasîne : muhlis olanlar




    İmam İskender Ali Mihr : Allah'ın muhlis kulları hariç.


    Diyanet İ؛leri : Ancak Allah’ın ihlâslı kulları bunlar gibi değildir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ancak ihlâsa eren Allah kulları müstesnâ.


    Adem Uğur : Allah'ın ihlâsa erdirilmi؛ kulları müstesnadır (onlar azap gِrmeyeceklerdir).


    Ahmed Hulusi : Sadece Allâh'ın ihlâsa (samimiyete, saflığa) erdirilmi؛ kulları müstesna (gerisi "muhdarîn" olarak anlatılan sınıftandır).


    Ahmet Tekin : Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman, hâlis, samimi kulları bِyle yakı؛tırmalarda bulunmazlar.


    Ahmet Varol : Ancak Allah'ın ihlasa erdirilmi؛ kulları müstesna.


    Ali Bulaç : Ancak muhlis olan kullar ba؛ka.


    Ali Fikri Yavuz : Lâkin Allah’ın ihlâs sahibi (mümin) kulları müstesna; (onlar bِyle noksan vasıfları sِylemezler ve cehennemlik değildirler).


    Bekir Sadak : Allah'in icten bagli kullari bunlarin disindadir.


    Celal Yıldırım : Ancak Allah'ın iyi niyetli, samimi, gِsteri؛ten uzak (mü'min) kulları müstesna.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Allah'ın içten bağlı kulları bunların dı؛ındadır.


    Diyanet Vakfi : Allah'ın ihlâsa erdirilmi؛ kulları müstesnadır (onlar azap gِrmeyeceklerdir).


    Edip Yüksel : Kendilerini sadece ALLAH'a adayan kulları hariç.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Lâkin Allahın ıhlâs ile seçilen kulları ba؛ka


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları ba؛ka.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları ba؛ka (onlar, Allah'ı bِyle ؛irk ile vasıflamazlar).


    Fizilal-il Kuran : Allah'a gِnülden bağlı kullar, bunların dı؛ındadır.


    Gültekin Onan : Ancak muhlis olan kullar ba؛ka.


    Hasan Basri اantay : Allahın ihlâsa erdirilmi؛ kulları bunlar gibi değil.


    Hayrat Ne؛riyat : Ancak Allah’ın ihlâsa erdirilmi؛ kulları müstesnâdır (onlar Cehennemden kurtulurlar ve Allah’a bِyle iftirâ etmezler).


    İbni Kesir : Allah'ın ihlasa erdirilmi؛ kulları müstesna.


    Muhammed Esed : Allah'ın halis kulları ise bِyle (davranmazlar).


    ضmer Nasuhi Bilmen : Allah'ın ihlâsa nâil buyurmu؛ olduğu kulları müstesna. (onlar bِyle bir tavsifte bulunmazlar).


    ضmer ضngüt : Ancak Allah'ın ihlâsa erdirilmi؛ kulları müstesnâdır.


    ھaban Piri؛ : Allah’ın ihlaslı kulları hariç (bir yana...)


    Suat Yıldırım : Ancak Allah’ın ihlasa erdirdiği kulları bِyle olmaz, cehenneme gِtürülmezler.


    Süleyman Ate؛ : Fakat Allâh'ın temiz kulları hâriç (onlar azâba sokulmayacaklardır).


    Tefhim-ul Kuran : Ancak muhlis olan kullar ba؛ka.


    ـmit ھim؛ek : Ancak Allah'ın ihlâsa erdirdiği kulları onlardan ayrıdır.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Allah'ın samimi, seçkin kulları, bunların yaptıklarından uzaktır.
     


  2. فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ



    Fe innekum ve mâ ta’budûn(ta’budûne).



    1. fe : o zaman, bundan sonra

    2. inne-kum : muhakkak ki siz

    3. ve mâ : ve şeyler

    4. ta'budûne : siz tapıyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Bundan sonra muhakkak ki siz ve sizin taptıklarınız.


    Diyanet İşleri : (161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah’ın yolundan saptırabilirsiniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gerçekten de ne siz, ne de kulluk ettikleriniz.


    Adem Uğur : Sizler ve taptığınız şeyler!


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki siz ve tapındıklarınız,


    Ahmet Tekin : Siz ve taptıklarınız, hâlis kulları inançlarından ve düşüncelerinden ayıramazsınız.


    Ahmet Varol : Artık ne siz ne de taptıklarınız;


    Ali Bulaç : Artık siz de, tapmakta olduklarınız da.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Mekke’liler), siz ve Allah’dan başka taptıklarınız,


    Bekir Sadak : (161-16) 3 Sizler ve taptiginiz seyler, cehenneme girecek kimseden baskasini Allah'a karsi azdirici degilsiniz.


    Celal Yıldırım : (161-162-163) Çünkü siz ve taptıklarınız, Cehennem'e girecek olanlar dışında, Allah'a karşı kimseyi azdıracak, baştan çıkartacak değilsiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : (161-163) Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.


    Diyanet Vakfi : (161-163) Sizler ve taptığınız şeyler! Hiçbiriniz, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.


    Edip Yüksel : Siz ve tapmakta olduklarınız,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Çünkü siz ve taptıklarınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Çünkü siz ve taptıklarınız,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (161-163) Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.


    Fizilal-il Kuran : Ey inkârcılar! Ne siz ne de taptıklarınız.


    Gültekin Onan : Artık siz de, tapmakta olduklarınız da.


    Hasan Basri Çantay : Ne siz, ne de tapmakda olduklarınız,


    Hayrat Neşriyat : (161-162) Artık gerçekten siz ve tapmakta olduklarınız, siz (hiç kimseyi) O’na (Allah’a)karşı fitneye düşürecek kimseler değilsiniz!


    İbni Kesir : Muhakkak ki sizler ve taptıklarınız,


    Muhammed Esed : çünkü ne siz (Allah'a iftirada bulunan)lar, ne de sizin taptıklarınız,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (161-162) Artık şüphe yok ki, siz ve ibadet ettiğiniz şeyler O'na karşı (kimseyi) fitneye düşürücüler değilsinizdir.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz ki siz de taptıklarınız da,


    Şaban Piriş : Siz ve kulluk ettikleriniz.


    Suat Yıldırım : (161-163) "Ey müşrikler! Ne siz, ne de sizin Allah’tan başka ibadet ettikleriniz, -ille de cehenneme girmek isteyen kimseler hariç- Allah’a yönelmek isteyen herhangi bir kulu yoldan çıkaracak bir kuvvete sahip değilsiniz."


    Süleyman Ateş : (Ey inkârcılar) Ne siz, ne de taptıklarınız,


    Tefhim-ul Kuran : Artık siz de, tapmakta olduklarınız da,


    Ümit Şimşek : Siz de, taptıklarınız da,


    Yaşar Nuri Öztürk : Siz ve kulluk ettiğiniz şeyler,


     


  3. مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ



    Mâ entum aleyhi bi fâtinîn(fâtinîne).



    1. mâ entum : siz değilsiniz

    2. aleyhi : ona

    3. bi fâtinîne : fitneye düşürenler





    İmam İskender Ali Mihr : Onun (Allah'ın) aleyhinde, kimseyi fitneye düşürecek değilsiniz (düşüremezsiniz).


    Diyanet İşleri : (161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah’ın yolundan saptırabilirsiniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları bir sınamaya uğratamazsınız.


    Adem Uğur : Hiçbiriniz, Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.


    Ahmed Hulusi : O'nun aleyhine (kimseyi) ayartıp kandıramazsınız!


    Ahmet Tekin : Siz, Allah’a rağmen hâlis kulları inançlarından ve düşüncelerinden ayıramazsınız.


    Ahmet Varol : O'na karşı kimseyi fitneye sürükleyemezsiniz.


    Ali Bulaç : O'na karşı kimseyi fitneye sürükleyecek değilsiniz.


    Ali Fikri Yavuz : Allah’a karşı kimseyi kandırıb ifsad edemezsiniz.


    Bekir Sadak : (161-16) 3 Sizler ve taptiginiz seyler, cehenneme girecek kimseden baskasini Allah'a karsi azdirici degilsiniz.


    Celal Yıldırım : (161-162-163) Çünkü siz ve taptıklarınız, Cehennem'e girecek olanlar dışında, Allah'a karşı kimseyi azdıracak, baştan çıkartacak değilsiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : (161-163) Sizler ve taptığınız şeyler, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıcı değilsiniz.


    Diyanet Vakfi : (161-163) Sizler ve taptığınız şeyler! Hiçbiriniz, cehenneme girecek kimseden başkasını Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.


    Edip Yüksel : O'na karşı kimseyi saptıramazsınız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ona karşı kimseyi meftun edemezsiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a karşı kimseyi baştan çıkaramazsınız,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (161-163) Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.


    Fizilal-il Kuran : Kimseyi Allah'a karşı kandırıp yoldan çıkaramazsınız.


    Gültekin Onan : O'na karşı kimseyi fitneye sürükleyecek değilsiniz.


    Hasan Basri Çantay : Siz Onun aleyhinde (hiçbir ferdi) fitneye (ve fesada) sürükleyecek (bir kudretde) değilsinizdir.


    Hayrat Neşriyat : (161-162) Artık gerçekten siz ve tapmakta olduklarınız, siz (hiç kimseyi) O’na (Allah’a)karşı fitneye düşürecek kimseler değilsiniz!


    İbni Kesir : O'na karşı hiç fitneleyebilecek değilsiniz.


    Muhammed Esed : hiçbiriniz, kimseyi kendi heves ve ayartmalarınıza boyun eğdiremezsiniz,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (161-162) Artık şüphe yok ki, siz ve ibadet ettiğiniz şeyler O'na karşı (kimseyi) fitneye düşürücüler değilsinizdir.


    Ömer Öngüt : O'na karşı kimseyi kandırıp saptıramazsınız.


    Şaban Piriş : (162-163) Cehenneme atılacaklardan başka kimseyi yoldan çıkaramazsınız.


    Suat Yıldırım : (161-163) "Ey müşrikler! Ne siz, ne de sizin Allah’tan başka ibadet ettikleriniz, -ille de cehenneme girmek isteyen kimseler hariç- Allah’a yönelmek isteyen herhangi bir kulu yoldan çıkaracak bir kuvvete sahip değilsiniz."


    Süleyman Ateş : Kandırıp Allâh'ın yolundan çıkaramazsınız;


    Tefhim-ul Kuran : O'na karşı kimseyi fitneye sürükleyecek olanlar değilsiniz.


    Ümit Şimşek : Ona karşı kimseyi fitneye düşürecek bir güce sahip değilsiniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : O'na karşı kimseyi fitneye düşüremezsiniz.
     


  4. إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ



    İllâ men huve sâlil cahîm(cahîmi).



    1. illâ : hariç

    2. men : kimse, ki؛i

    3. huve : o

    4. sâli : yaslanan, giren

    5. el cahîmi : cehennem





    İmam İskender Ali Mihr : Ama cehenneme girecek olanlar hariç.


    Diyanet İ؛leri : (161-163) (Ey mü؛rikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden ba؛kasını kandırıp Allah’ın yolundan saptırabilirsiniz.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ancak cehenneme girecek ki؛iyi azdırabilirsiniz.


    Adem Uğur : Cehenneme girecek kimseden ba؛kasını.


    Ahmed Hulusi : Ancak cehennemî yanı؛a gidecekler müstesna.


    Ahmet Tekin : Kendiliğinden, kaynayan kِpüren Cehenneme saldıran kimseleri ayırabilirsiniz.


    Ahmet Varol : Ancak cehenneme girecek olan hariç.


    Ali Bulaç : Ancak kendisi çılgınca yanan ate؛e girecek olan ba؛ka (onu sürüklersiniz).


    Ali Fikri Yavuz : Meğer ki, (Allah’ın ezelî ilminde) cehenneme girecek kimse olsun.


    Bekir Sadak : (161-16) 3 Sizler ve taptiginiz seyler, cehenneme girecek kimseden baskasini Allah'a karsi azdirici degilsiniz.


    Celal Yıldırım : (161-162-163) اünkü siz ve taptıklarınız, Cehennem'e girecek olanlar dı؛ında, Allah'a kar؛ı kimseyi azdıracak, ba؛tan çıkartacak değilsiniz.


    Diyanet İ؛leri (eski) : (161-163) Sizler ve taptığınız ؛eyler, cehenneme girecek kimseden ba؛kasını Allah'a kar؛ı azdırıcı değilsiniz.


    Diyanet Vakfi : (161-163) Sizler ve taptığınız ؛eyler! Hiçbiriniz, cehenneme girecek kimseden ba؛kasını Allah'a kar؛ı azdırıp saptıramazsınız.


    Edip Yüksel : Ancak cehennemde yanacaklar hariç.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Meğer ki Cahîme saldıran olsun


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Cehenneme saldıran kimseden ba؛kasını.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : (161-163) اünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden ba؛kasını, Allah'a kar؛ı kandırıp, saptıramazsınız.


    Fizilal-il Kuran : Ancak cehenneme girecek olanları kandırırsınız.


    Gültekin Onan : Ancak kendisi çılgınca yanan ate؛e girecek olan ba؛ka (onu sürüklersiniz).


    Hasan Basri اantay : Meğer ki kendisi cehenneme girecek kimse olsun.


    Hayrat Ne؛riyat : Ancak (kendi ameli ile hak ederek) Cehenneme girecek olan o kimse hâriç.


    İbni Kesir : Tabii cehenneme girecek olan müstesna.


    Muhammed Esed : (kendi ayaklarıyla) yakıcı ate؛e ko؛anlar hariç!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ancak (kendisini) cehenneme saldıran kimse müstesna.


    ضmer ضngüt : Cehenneme girecek kimse hariç.


    ھaban Piri؛ : (162-163) Cehenneme atılacaklardan ba؛ka kimseyi yoldan çıkaramazsınız.


    Suat Yıldırım : (161-163) "Ey mü؛rikler! Ne siz, ne de sizin Allah’tan ba؛ka ibadet ettikleriniz, -ille de cehenneme girmek isteyen kimseler hariç- Allah’a yِnelmek isteyen herhangi bir kulu yoldan çıkaracak bir kuvvete sahip değilsiniz."


    Süleyman Ate؛ : Cehenneme girecek olandan ba؛kasını.


    Tefhim-ul Kuran : Ancak kendisi çılgınca yanan ate؛e girecek olan ba؛ka (onu sürüklersiniz).


    ـmit ھim؛ek : Ancak Cehenneme atılacak kimse müstesna.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Cehenneme salınacak olan müstesna.
     


  5. وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ



    Ve mâ minnâ illâ lehu makâmun ma’lûm(ma’lûmun).



    1. ve mâ : ve yoktur

    2. min-nâ : bizden

    3. illâ : hariç, olmayan

    4. lehu : onun

    5. makâmun : makam, mekân

    6. ma'lûmun : bilinen






    İmam İskender Ali Mihr : Ve bizden (hiç) kimse yoktur ki, onun bilinen bir makamı olmasın.


    Diyanet İşleri : (Melekler derler ki:) “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve melekler derler ki: Bizden hiçbir fert yoktur ki onun malûm ve muayyen bir makamı olmasın.


    Adem Uğur : (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır.


    Ahmed Hulusi : (Bütün açığa çıkan melekî Esmâ kuvveleri): "Bizden, bilinen bir işlevi olmayan yoktur!"


    Ahmet Tekin : Melekler:
    'Bizim her birimizin, belirli bir makamı var' derler.


    Ahmet Varol : (Melekler derler ki): 'Bizim her birimizin belli bir makamı vardır.


    Ali Bulaç : (Melekler der ki:) "Bizden her birimiz için belli bir makam vardır."


    Ali Fikri Yavuz : (Cebrail şöyle dedi) “- Bizden (melekler topluluğundan) herkes için belli bir makam vardır, (orada Rabbine ibadet eder).


    Bekir Sadak : (164-16) 6 Melekler soyle derler: «Bizim herbirimizin bilinen bir makami vardir. suphesiz biz sira sira duranlariz, suphesiz biz Allah'i tesbih edenleriz.»


    Celal Yıldırım : (Melekler), «bizden her birimiz için belli-belirli bir makam vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : (164-166) Melekler şöyle derler: 'Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz.'


    Diyanet Vakfi : (164-166) (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.


    Edip Yüksel : Her birimizin belli bir görevi vardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bizden ise her birimiz için bir makamı ma'lûm vardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Melekler): «Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (164-166) (Melekler): «Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!» derler.


    Fizilal-il Kuran : Melekler: «Bizim içimizden herkesin belli makamı vardır.»


    Gültekin Onan : (Melekler der ki:) "Bizden her birimiz için belli bir makam vardır."


    Hasan Basri Çantay : Bizden kimse müstesna olmamak üzere her biri için ma'lûm birer makam vardır.


    Hayrat Neşriyat : (Melekler şöyle derler:) 'Bizden bir kimse yoktur ki mutlaka onun için, bilinen bir makam olmasın!'


    İbni Kesir : Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.


    Muhammed Esed : (Bütün tabiat güçleri Allah'a hamdeder ve şöyle derler:) "İçimizden hiç kimse yoktur ki (Allah tarafından) kendisi için tayin edilmiş bir yere sahip olmasın;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve bizden ise bir kimse yoktur ki, illâ onun için bir malum makam vardır.


    Ömer Öngüt : "Bizden her birimiz için belirli bir makam vardır. "


    Şaban Piriş : Biz (meleklerin) her birimizin belli bir mevkisi vardır.


    Suat Yıldırım : "Bizim her birimizin belli bir makamı ve yeri vardır.


    Süleyman Ateş : "Bizden herkesin belli bir makâmı vardır."


    Tefhim-ul Kuran : (Melekler der ki:) «Bizden her birimiz için belli bir makam vardır.»


    Ümit Şimşek : Melekler derler ki: 'Herbirimizin belirli bir makamı vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bizim, istisnasız herbirimizin bilinen bir makamı vardır.
     



  6. وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ



    Ve innâ le nahnus sâffûn(sâffûne).



    1. ve innâ : muhakkak ki biz

    2. le : elbette, mutlaka

    3. nahnu : biz

    4. es sâffûne : saf halinde, saf saf duranlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki biz, mutlaka (Allah'ın huzurunda) saf saf duranlarız.


    Diyanet İşleri : “Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki biz, saf saf dizilmişiz elbet.


    Adem Uğur : Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz.


    Ahmed Hulusi : "Muhakkak ki biz, evet biziz o saf saf dizilenler (varlıkta boyutları ve içindekileri meydana getirenler). "


    Ahmet Tekin : 'O sâf sâf dizilenler, emir bekleyenler biziz.'


    Ahmet Varol : Şüphesiz, o saflar halinde dizilenler biziz.


    Ali Bulaç : "Biziz, o saflar halinde dizilmiş olanlar, gerçekten biziz."


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz, (Allah’ın emri karşısında) saf bağlayanlarız.


    Bekir Sadak : (164-16) 6 Melekler soyle derler: «Bizim herbirimizin bilinen bir makami vardir. suphesiz biz sira sira duranlariz, suphesiz biz Allah'i tesbih edenleriz.»


    Celal Yıldırım : Ve bizler mutlaka saf saf dururuz,


    Diyanet İşleri (eski) : (164-166) Melekler şöyle derler: 'Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz.'


    Diyanet Vakfi : (164-166) (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.


    Edip Yüksel : Biz, dizenleriz,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve biz elbette biz o saf dizenleriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Elbette biziz o saf saf dizilenler, biziz ;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (164-166) (Melekler): «Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!» derler.


    Fizilal-il Kuran : Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız.


    Gültekin Onan : "Biziz, o saflar halinde dizilmiş olanlar, gerçekten biziz."


    Hasan Basri Çantay : Biziz o saf saf dizilenler mutlak biz.


    Hayrat Neşriyat : 'Ve şübhesiz ki, (emrolunacağımız herşey için) saf saf duranlar elbette ancak biziz.'


    İbni Kesir : Ve muhakkak ki biz; saf bağlayıp duranlarız.


    Muhammed Esed : biz de (ibadetlerimizde O'nun önünde) saf tutarız;


    Ömer Nasuhi Bilmen : (165-166) Ve şüphe yok ki, bizleriz, elbette bizleriz, o saf beste olanlar. Ve muhakkak ki, bizleriz, o tesbih ediciler.


    Ömer Öngüt : "O saf saf dizilenler biziz biz!"


    Şaban Piriş : Biz, elbette biz dizi dizi olanlarız.


    Suat Yıldırım : Saf saf dizilenler biziz.


    Süleyman Ateş : "Biziz, o saf saf dizilenler, biz."


    Tefhim-ul Kuran : «Biziz, o saflar halinde dizilmiş olanlar, gerçekten biziz.»


    Ümit Şimşek : 'Biz saf saf dizilenleriz.


    Yaşar Nuri Öztürk : O saf saf dizilenler elbette biziz.
     


  7. وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ



    Ve innâ le nahnul musebbihûn(musebbihûne).



    1. ve innâ : ve muhakkak ki biz

    2. le : elbette, mutlaka

    3. nahnu : biz

    4. el musebbihûne : tesbih edenler




    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki biz, mutlaka (Allah'ı) tesbih edenleriz.


    Diyanet İşleri : “Şüphesiz biz (Allah’ı) tespih edip yüceltenleriz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki biz, mabûdumuzu tenzîh ederiz elbet.


    Adem Uğur : Ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.


    Ahmed Hulusi : "Muhakkak ki biz, evet biziz o tespih edenler (işlevlerini yerine getirmek suretiyle kulluğunu ifa edenler {tespihin anlamı}). "


    Ahmet Tekin : 'O devamlı tesbih edenler, zikredenler biziz, biz.'


    Ahmet Varol : Şüphesiz o tesbih edenler biziz.'


    Ali Bulaç : "Biziz, o tesbih edenler de, gerçekten biziz."


    Ali Fikri Yavuz : Ve Muhakkak ki biz, (Allah’ı şanına lâyık olmayan şeylerden) tenzih edenleriz.”


    Bekir Sadak : (164-16) 6 Melekler soyle derler: «Bizim herbirimizin bilinen bir makami vardir. suphesiz biz sira sira duranlariz, suphesiz biz Allah'i tesbih edenleriz.»


    Celal Yıldırım : Ve şüphesiz bizler durmadan tesbîh ederiz,» (derler).


    Diyanet İşleri (eski) : (164-166) Melekler şöyle derler: 'Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır. Şüphesiz biz sıra sıra duranlarız, şüphesiz biz Allah'ı tesbih edenleriz.'


    Diyanet Vakfi : (164-166) (Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.


    Edip Yüksel : Biz, anıp yüceltenleriz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve biz elbette biz o tesbih edenleriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : elbette biziz o tesbih edenler, biziz.» Derler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (164-166) (Melekler): «Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!» derler.


    Fizilal-il Kuran : Allah'ı tesbih edenleriz.


    Gültekin Onan : "Biziz, o tesbih edenler de, gerçekten biziz."


    Hasan Basri Çantay : Biziz o tesbîh edenler de mutlak biz.


    Hayrat Neşriyat : 'Hem muhakkak ki, tesbîh edenler gerçekten ancak biziz.'


    İbni Kesir : Ve muhakkak ki biz; tesbih edenleriz.


    Muhammed Esed : ve şüphesiz biz de O'nun sınırsız şanını yüceltiriz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (165-166) Ve şüphe yok ki, bizleriz, elbette bizleriz, o saf beste olanlar. Ve muhakkak ki, bizleriz, o tesbih ediciler.


    Ömer Öngüt : "O tesbih edenler de biziz biz!"


    Şaban Piriş : Ve yine biz, tesbih ediciler biziz.


    Suat Yıldırım : Allah’ı zikredip O’nu tenzih edenler biziz."


    Süleyman Ateş : "Biziz, o tesbih edenler, biz."


    Tefhim-ul Kuran : «Biziz, o tesbih edenler de, gerçekten biziz.»


    Ümit Şimşek : 'Ve biz Allah'ı tesbih edenleriz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : O durmadan tespih edenler elbette biziz.
     


  8. وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ



    Ve in kânû le yekûlûn(yekûlûne).



    1. ve in : ve sadece, ancak

    2. kânû : oldular

    3. le : elbette, mutlaka

    4. yekûlûne : derler, diyorlar




    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar mutlaka, sadece (şöyle) diyorlardı.


    Diyanet İşleri : (167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kâfirler, gerçekten de diyorlardı.


    Adem Uğur : Putperestler şöyle diyorlardı.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki (o müşrikler) şöyle de diyorlardı:


    Ahmet Tekin : Müşrikler kesinkes diyorlardı.


    Ahmet Varol : Gerçi onlar kesin bir şekilde (şöyle) diyorlardı:


    Ali Bulaç : Onlar (putatapıcılar), her ne kadar şöyle diyor idiyseler de:


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu (Peygamberin gelmesinden önce Mekke halkı) şöyle diyorlardı:


    Bekir Sadak : (167-16) 9 Putperestler: «Oncekilerde oldugu gibi bizde de bir kitap olsaydi, Allah'in O'na icten baglanan kullari olurduk» derlerdi.


    Celal Yıldırım : (167-168-169) Her ne kadar müşrikler, «yanımızda öncekilerden kalma bir kitap bulunsaydı, elbette bizler, Allah'ın hâlis kullarından olurduk» dlyorlardıysa da,


    Diyanet İşleri (eski) : (167-169) Putperestler: 'Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk' derlerdi.


    Diyanet Vakfi : (167-169) Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allah'ın ihlâslı kulları olurduk! diyorlardı.


    Edip Yüksel : Diyorlardı ki,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve gerçek, evvel şöyle diyorlardır:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve gerçek (şu ki, daha) önce şöyle diyorlardı:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (167-169) (Müşrikler) şöyle diyorlardı: «Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk.»


    Fizilal-il Kuran : Putperestler şöyle diyorlardı.


    Gültekin Onan : Onlar (putatapıcılar), her ne kadar şöyle diyor idiyseler de:


    Hasan Basri Çantay : Hakıykat (müşrikler evvelce) şu kat'î sözü söylüyorlardı :


    Hayrat Neşriyat : (167-169) Ve (o müşrikler) doğrusu diyorlardı ki: 'Eğer şübhesiz bizim yanımızda(da) öncekiler(e verilenler)den bir kitab olsaydı, (biz de) elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.'


    İbni Kesir : Onlar her ne kadar şöyle diyor idiyseler de;


    Muhammed Esed : Gerçek şu ki, o (hakikati inkar ede)nler her zaman şöyle derler:


    Ömer Nasuhi Bilmen : (167-169) Ve elbette ki, (kâfirler, evvelce) diyorlardı ki: «Eğer bizim yanımızda evvelkilerden bir kitap bulunmuş olsa idi. Elbette ki, biz Allah'ın ihlâsa nâil olmuş kullarından olur idik.»


    Ömer Öngüt : Onlar diyorlardı ki:


    Şaban Piriş : Onlar, şöyle diyorlardı:


    Suat Yıldırım : (167-169) Müşrikler önceleri: "Eğer, derlerdi, daha önceki milletlere verilen kitap gibi bir kitap bizde de olsaydı, Biz de yalnız Allah’a ibadet eden halis kullarından olurduk."


    Süleyman Ateş : Gerçi o(ortak koşa)nlar şöyle diyorlardı:


    Tefhim-ul Kuran : Onlar (putatapıcılar), her ne kadar şöyle diyor idiyseler de:


    Ümit Şimşek : Onlar ise şöyle deyip duruyorlardı:


    Yaşar Nuri Öztürk : O inkârcılar şunu da söylüyorlardı:
     


  9. لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنْ الْأَوَّلِينَ



    Lev enne indenâ zikren minel evvelîn(evvelîne).



    1. lev enne : eğer, keşke olsaydı

    2. inde-nâ : yanımızda

    3. zikren : zikir

    4. min el evvelîne : evvelkilerden





    İmam İskender Ali Mihr : Keşke bizim yanımızda (elimizde) evvelkilere verilenlerden bir zikir (bir kitap) olsaydı.


    Diyanet İşleri : (167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Katımızda evvelkilere âit bir kitap olsaydı.


    Adem Uğur : Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı,


    Ahmed Hulusi : "Eğer bizim yanımızda da atalarımızdan bize ulaşmış bir bilgi olsa idi. . . "


    Ahmet Tekin : 'Eğer yanımızda, önceki ümmetlerinkine benzer bir kitap olsaydı, biz de hâlis kul olurduk.'


    Ahmet Varol : 'Eğer yanımızda öncekiler(e inenler)den bir zikir (kitap) olsaydı,


    Ali Bulaç : "Eğer yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) bulunmuş olsaydı."


    Ali Fikri Yavuz : “- Eğer yanımızda evvelkilerin kitablarından bir kitab olsaydı,


    Bekir Sadak : (167-16) 9 Putperestler: «Oncekilerde oldugu gibi bizde de bir kitap olsaydi, Allah'in O'na icten baglanan kullari olurduk» derlerdi.


    Celal Yıldırım : (167-168-169) Her ne kadar müşrikler, «yanımızda öncekilerden kalma bir kitap bulunsaydı, elbette bizler, Allah'ın hâlis kullarından olurduk» dlyorlardıysa da,


    Diyanet İşleri (eski) : (167-169) Putperestler: 'Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk' derlerdi.


    Diyanet Vakfi : (167-169) Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allah'ın ihlâslı kulları olurduk! diyorlardı.


    Edip Yüksel : 'Yanımızda öncekilerden bir uyarı bulunsaydı,'


    Elmalılı Hamdi Yazır : eğer yanımızda evvelkilerinkinden bir zikr olsa idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (167-169) (Müşrikler) şöyle diyorlardı: «Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk.»


    Fizilal-il Kuran : Eğer yanımızda evvelkilere gelen bir uyarı kitabı olsaydı.


    Gültekin Onan : "Eğer yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) bulunmuş olsaydı."


    Hasan Basri Çantay : «Eğer nezdimizde evvelki (ümmetlere inen) lerden bir kitab olsaydı»,


    Hayrat Neşriyat : (167-169) Ve (o müşrikler) doğrusu diyorlardı ki: 'Eğer şübhesiz bizim yanımızda(da) öncekiler(e verilenler)den bir kitab olsaydı, (biz de) elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.'


    İbni Kesir : Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir zikir bulunsaydı;


    Muhammed Esed : "Eğer atalarımızdan (bu yönde) bir gelenek devralmış olsaydık,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (167-169) Ve elbette ki, (kâfirler, evvelce) diyorlardı ki: «Eğer bizim yanımızda evvelkilerden bir kitap bulunmuş olsa idi. Elbette ki, biz Allah'ın ihlâsa nâil olmuş kullarından olur idik.»


    Ömer Öngüt : "Evvelkilere verildiği gibi bize de kitap verilseydi. "


    Şaban Piriş : -Öncekilerden yanımızda bir zikir/kitap olsaydı


    Suat Yıldırım : (167-169) Müşrikler önceleri: "Eğer, derlerdi, daha önceki milletlere verilen kitap gibi bir kitap bizde de olsaydı, Biz de yalnız Allah’a ibadet eden halis kullarından olurduk."


    Süleyman Ateş : "Eğer yanımızda öncekiler(e gelen Kitap'lar)dan bir uyarı olsaydı."


    Tefhim-ul Kuran : «Eğer yanımızda öncekilerden bir zikir (kitap) bulunmuş olsaydı,»


    Ümit Şimşek : 'Öncekilerin kitapları gibi bizim de bir kitabımız olsaydı,


    Yaşar Nuri Öztürk : "Eğer katımızda öncekilere verilenlerden bir öğüt/bir düşündürücü olsaydı,
     


  10. لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ



    Le kunnâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne).



    1. le : elbette, mutlaka

    2. kunnâ : biz olduk, olurduk

    3. ibâdallâhi (ibâde allâhi) : Allah'ın kulları

    4. el muhlasîne : muhlis olanlar, muhlisler




    İmam İskender Ali Mihr : (O zaman) mutlaka biz, Allah'ın muhlis kullarından olurduk.


    Diyanet İşleri : (167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: “Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Elbette biz de ihlâsa eren Allah kulları olurduk.


    Adem Uğur : Mutlaka Allah'ın ihlâslı kulları olurduk!.


    Ahmed Hulusi : "Elbette biz de Allâh'ın ihlâsa (samimiyete, saflığa) erdirilmiş kulları olurduk. "


    Ahmet Tekin : 'Elbette biz de Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman samimi kullar olurduk.'


    Ahmet Varol : Muhakkak biz de Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları olurduk.'


    Ali Bulaç : "Gerçekten bizler de, Allah'ın muhlis olan kullarından olurduk."


    Ali Fikri Yavuz : Herhalde Allah’ın ihlas sahibi kullarından olurduk.”


    Bekir Sadak : (167-16) 9 Putperestler: «Oncekilerde oldugu gibi bizde de bir kitap olsaydi, Allah'in O'na icten baglanan kullari olurduk» derlerdi.


    Celal Yıldırım : (167-168-169) Her ne kadar müşrikler, «yanımızda öncekilerden kalma bir kitap bulunsaydı, elbette bizler, Allah'ın hâlis kullarından olurduk» dlyorlardıysa da,


    Diyanet İşleri (eski) : (167-169) Putperestler: 'Öncekilerde olduğu gibi bizde de bir kitap olsaydı, Allah'ın O'na içten bağlanan kulları olurduk' derlerdi.


    Diyanet Vakfi : (167-169) Putperestler: Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allah'ın ihlâslı kulları olurduk! diyorlardı.


    Edip Yüksel : 'Kendimizi ALLAH'a adar, sadece O'na kul olurduk.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her halde Allahın ıhlâs ile seçilmiş kullarından olurduk


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : herhalde Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (167-169) (Müşrikler) şöyle diyorlardı: «Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk.»


    Fizilal-il Kuran : Elbette biz Allah'ın temiz kulları olurduk.


    Gültekin Onan : "Gerçekten bizler de, Tanrı'nın muhlis olan kullarından olurduk."


    Hasan Basri Çantay : «Elbet biz de Allahın ihlâsa erdirilmiş kullarından olurduk».


    Hayrat Neşriyat : (167-169) Ve (o müşrikler) doğrusu diyorlardı ki: 'Eğer şübhesiz bizim yanımızda(da) öncekiler(e verilenler)den bir kitab olsaydı, (biz de) elbette Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları olurduk.'


    İbni Kesir : Biz de elbet Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları olurduk.


    Muhammed Esed : kesinlikle Allah'ın halis kulları olurduk!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (167-169) Ve elbette ki, (kâfirler, evvelce) diyorlardı ki: «Eğer bizim yanımızda evvelkilerden bir kitap bulunmuş olsa idi. Elbette ki, biz Allah'ın ihlâsa nâil olmuş kullarından olur idik.»


    Ömer Öngüt : "Elbette Allah'ın ihlâslı kullarından olurduk. "


    Şaban Piriş : Elbette Allah’ın ihlaslı kulları olurduk.


    Suat Yıldırım : (167-169) Müşrikler önceleri: "Eğer, derlerdi, daha önceki milletlere verilen kitap gibi bir kitap bizde de olsaydı, Biz de yalnız Allah’a ibadet eden halis kullarından olurduk."


    Süleyman Ateş : "Elbette biz, Allâh'ın hâlis kulları olurduk!"


    Tefhim-ul Kuran : «Gerçekten bizler de, Allah'ın muhlis kullarından olurduk.»


    Ümit Şimşek : 'Biz de Allah'ın ihlâsa erdirdiği kullardan olurduk.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Elbette biz de Allah'ın samimi kullarından olurduk."
     


  11. فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ



    Fe keferû bih(bihî), fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).



    1. fe : o zaman, buna rağmen

    2. keferû : inkâr ettiler

    3. bi-hi : onu

    4. fe : fakat

    5. sevfe : yakında

    6. ya'lemûne : bilecekler





    İmam İskender Ali Mihr : Buna rağmen O'nu (Zikri: Kur'ân-ı Kerim'i) inkâr ettiler. Fakat yakında bilecekler.


    Diyanet İşleri : Fakat (kitap gelince) onu inkâr ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken kitap geldi de inanmadılar ona, yakında ne olacaklarını bilecekler.


    Adem Uğur : İşte şimdi onu inkâr ettiler. Ama ileride bileceklerdir!


    Ahmed Hulusi : Şimdiyse hakikat bilgisini inkâr ettiler. . . Yakında anlayacaklar!


    Ahmet Tekin : İşte şimdi onu inkâr ettiler, kâfir oldular. Yakında başlarına gelecekleri öğrenecekler.


    Ahmet Varol : Şimdi ise onu inkâr ettiler. Yakında bilecekler.


    Ali Bulaç : Fakat (kitap gelince) onu tanımayıp küfrettiler; yakında bileceklerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat şimdi onu, (Peygamber’i ve Kur’an’ı) inkâr ettiler. Artık ileride (başlarına gelecek azabı) bileceklerdir.


    Bekir Sadak : Boyleyken O'nu inkar ettiler. Ama bileceklerdir.


    Celal Yıldırım : (Kitap indirilince) onu red ve inkâr ettiler. İleride (bu dönekliğin sonunun nereye varacağını) bileceklerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : Böyleyken O'nu inkar ettiler. Ama bileceklerdir.


    Diyanet Vakfi : İşte şimdi onu inkâr ettiler. Ama ileride bileceklerdir!


    Edip Yüksel : Böylece onu inkar ettiler; ileride bilecekler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat şimdi ona küfrettiler, artık ileride bilecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat şimdi O'nu inkar ettiler, artık ileride bilecekler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.


    Fizilal-il Kuran : Ancak o uyarıyı inkâr ettiler, yakında inkârlarının sonucunu bileceklerdir.


    Gültekin Onan : Fakat (kitap gelince) ona küfrettiler; yakında bileceklerdir.


    Hasan Basri Çantay : Şimdi ise ona (inanmayıb) kâfir oldular, ileride (küfürlerinin akıbetini) bileceklerdir ya.


    Hayrat Neşriyat : Buna rağmen (Kur’ân gelince) onu inkâr ettiler. Ama (inkârlarının âkıbetini)ileride bilecekler.


    İbni Kesir : Sonunda O'na küfrettiler, ama ilerde bileceklerdir.


    Muhammed Esed : Ama (işte bu ilahi kelam önlerine konulduğu halde,) onu kabul etmeye yanaşmıyorlar! Ama zamanla (reddettikleri şeyin ne olduğunu) öğreneceklerdir:


    Ömer Nasuhi Bilmen : (170-171) Fakat şimdi O'nu inkar ettiler. Artık ileride bileceklerdir. Celâlim hakkı için (peygamber) gönderilmiş kullarım için Bizim bir sözümüz geçmiştir.


    Ömer Öngüt : Böyle iken onu inkâr ettiler. Amma ileride bileceklerdir.


    Şaban Piriş : Şimdi ise O’nu inkar ettiler. Ama bilecek onlar.


    Suat Yıldırım : Ama şimdi onu red ve inkâr ettiler fakat yakında öğrenirler!


    Süleyman Ateş : Ama o uyarıyı inkâr ettiler, yakında (inkâr etmelerinin sonunun nasıl olacağını) bileceklerdir.


    Tefhim-ul Kuran : Fakat (kitap gelince) onu tanımayıp küfrettiler; yakında bileceklerdir.


    Ümit Şimşek : Oysa onlar o kitabı inkâr ettiler! Yakında görecekler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Fakat ardından onu inkâr ettiler. Yakında bilecekler.
     


  12. وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ



    Ve lekad sebekat kelimetunâ li ibâdinel murselîn(murselîne).



    1. ve lekad : ve andolsun

    2. sebekat : geçti

    3. kelimetu-nâ : bizim sözümüz

    4. li : için

    5. ibâdi-nâ : kullarımız

    6. el murselîne : gönderilenler, resûller




    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki gönderilen kullarımız için Bizim (daha önce) bir sözümüz geçti (onlara söz vermiştik).


    Diyanet İşleri : Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve andolsun ki gönderilen kullarımıza şu sözü söylemiştik, şu hükmü takdîr etmiştik.


    Adem Uğur : Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki irsâl olunan kullarımıza (şu) sözümüz geçerli olmuştur:


    Ahmet Tekin : Andolsun, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamberlik görevi ile gönderilmiş kullarımıza, geçmişte verilmiş sözümüz var.


    Ahmet Varol : Andolsun, peygamber olarak gönderilenler hakkında şu sözümüz geçmiştir:


    Ali Bulaç : Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir:


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten elçilikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:


    Bekir Sadak : And olsun ki, peygamber kullarimiza soz vermisizdir.


    Celal Yıldırım : (171-172) And olsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: «Elbette onlar (peygamberler) yardım göreceklerdir.»


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir.


    Diyanet Vakfi : Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:


    Edip Yüksel : Elçilikle görevli kullarımız için söz verilmiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için risaletle gönderilen kullarımız hakkında şu kelimemiz sebkat etmiştir:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (171-173) Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: «Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir.»


    Fizilal-il Kuran : Andolsun ki, peygamber kullarımıza şu sözleri vermişizdir.


    Gültekin Onan : Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir:


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki (peygamber olarak) gönderilen kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz (vardır):


    Hayrat Neşriyat : Celâlim hakkı için, peygamber kullarımız hakkında sözümüz geçmiştir (vardır).


    İbni Kesir : Andolsun ki; Bizim, gönderilen kullarımız hakkında sözümüz geçmiştir:


    Muhammed Esed : çünkü uzun zaman önce kullarımız olan elçilere söz verdik:


    Ömer Nasuhi Bilmen : (170-171) Fakat şimdi O'nu inkar ettiler. Artık ileride bileceklerdir. Celâlim hakkı için (peygamber) gönderilmiş kullarım için Bizim bir sözümüz geçmiştir.


    Ömer Öngüt : Gönderilen peygamber kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:


    Şaban Piriş : Peygamber olarak gönderilmiş olan kullarımız hakkında hükmümüz verilmiştir.


    Suat Yıldırım : (171-173) Şu kesindir ki, Biz resul olarak gönderdiğimiz kullarımıza söz verdik ki onlar yardımımıza mazhar olacaklar ve Bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir.


    Süleyman Ateş : Gönderilen elçi kullarımıza şu sözümüz geçmişti:


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir:


    Ümit Şimşek : Doğrusu, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında Bizim bir sözümüz vardır:


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, elçi olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz hükümleşmişti:
     


  13. إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ



    İnnehum le humul mensûrûn(mensûrûne).



    1. inne-hum : muhakkak ki onlar

    2. le : elbette, mutlaka

    3. hum : onlar

    4. el mensûrûne : yard‎m edilenler




    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki onlar, mutlaka yard‎m edilecek olanlard‎r.


    Diyanet ف‏leri : “Onlara mutlaka yard‎m edilecektir.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki onlar, elbette yard‎ma mazhar olacaklard‎r.


    Adem Uًur : Onlar mutlaka zafere ula‏acaklard‎r.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki onlar, elbette onlar zafere erdirilmi‏lerdir.


    Ahmet Tekin : Onlar, kesinlikle onlar ba‏ar‎ya ula‏acaklar, zafer kazanacaklar.'


    Ahmet Varol : Onlar elbette yard‎m gِreceklerdir.


    Ali Bulaç : Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yard‎m ve zafer) bulacaklard‎r.


    Ali Fikri Yavuz : “- Muhakkak onlar (peygamberler), bizzat onlar muzaffer olacaklard‎r.


    Bekir Sadak : Onlar suphesiz yardim goreceklerdir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : (171-172) And olsun ki, peygamber olarak gِnderdiًimiz kullar‎m‎z hakk‎nda ‏u sِzümüz sübut bulup gerçekle‏mi‏tir: «Elbette onlar (peygamberler) yard‎m gِreceklerdir.»


    Diyanet ف‏leri (eski) : Onlar ‏üphesiz yard‎m gِreceklerdir.


    Diyanet Vakfi : Onlar mutlaka zafere ula‏acaklard‎r.


    Edip Yüksel : Onlar elbette zafere ula‏acaklar.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : «Onlar elbette onlar muhakkak muzaffer olacaklard‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Onlar (var ya), elbette onlar muhakkak muzaffer olacaklard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : (171-173) Andolsun ki peygamberlikle gِnderilen kullar‎m‎z hakk‎nda ‏u sِzümüz geçmi‏tir: «Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklard‎r ve elbette bizim ordular‎m‎z mutlaka galip geleceklerdir.»


    Fizilal-il Kuran : Mutlaka kendilerine yard‎m edilecektir.


    Gültekin Onan : Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yard‎m ve zafer) bulacaklard‎r.


    Hasan Basri اantay : «Muhakkak onlar, behemehal onlar mansur (ve muzafferdirler.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhe yok ki onlar, gerçekten kendilerine yard‎m olunacak kimselerdir.


    فbni Kesir : Onlar muhakkak yard‎m gِrenlerdir.


    Muhammed Esed : kendilerine mutlaka yard‎m edilecektir


    ضmer Nasuhi Bilmen : (172-173) قüphe yok ki, onlar elbette nusrete nâil olanlar onlard‎r. Ve muhakkak ki, Bizim ordumuz, elbette galipler olanlar onlard‎r.


    ضmer ضngüt : Mutlaka kendilerine yard‎m edilecektir.


    قaban Piri‏ : Onlara mutlaka yard‎m edilecektir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (171-173) قu kesindir ki, Biz resul olarak gِnderdiًimiz kullar‎m‎za sِz verdik ki onlar yard‎m‎m‎za mazhar olacaklar ve Bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir.


    Süleyman Ate‏ : "Mutlaka zafere ula‏t‎r‎lanlar kendileri olacakt‎r."


    Tefhim-ul Kuran : Hiç tart‎‏mas‎z onlar, muhakkak nusret (yard‎m ve zafer) bulacaklard‎r.


    ـmit قim‏ek : Onlara mutlaka yard‎m eri‏ecektir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Onlar, yard‎m gِrenlerin ta kendileri olacaklar.
     


  14. وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ



    Ve inne cundenâ le humul gâlibûn(gâlibûne).



    1. ve inne : ve muhakkak

    2. cunde-nâ : ordumuz, ordularımız

    3. le : elbette, mutlaka

    4. hum : onlar

    5. el gâlibûne : gâlip olanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki gâlip gelecek olanlar, mutlaka Bizim ordularımızdır.


    Diyanet İşleri : “Şüphesiz ordularımız galip gelecektir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki bizim ordumuz, elbette üstündür.


    Adem Uğur : Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki bizim ordumuz, onlar galiptirler!


    Ahmet Tekin : Bizim kurmaylarımız, bizim ordularımız elbette galip gelecekler.


    Ahmet Varol : Ve hiç şüphesiz üstün gelecek olanlar da bizim askerlerimizdir.


    Ali Bulaç : Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Ve elbette bizim (mümin) askerlerimiz; muhakkak onlar galib geleceklerdir.”


    Bekir Sadak : Bizim ordumuz suphesiz ustun gelecektir.


    Celal Yıldırım : «Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlaka galib geleceklerdir.»


    Diyanet İşleri (eski) : Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.


    Diyanet Vakfi : Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.


    Edip Yüksel : Bizim ordumuz kesinlikle üstün gelecektir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve elbette bizim askerlerimiz mutlak onlar galib geleceklerdir»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve elbette Bizim askerlerimiz mutlaka onlar galip geleceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (171-173) Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: «Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir.»


    Fizilal-il Kuran : Ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur.


    Gültekin Onan : Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır.


    Hasan Basri Çantay : «Muhakkak bizim ordumuz, her halde onlar galebe edicidirler.


    Hayrat Neşriyat : Ve şübhesiz bizim ordumuz (ki elbette) onlar galib gelenlerdir.


    İbni Kesir : Ve şüphesiz ki Bizim askerlerimiz; onlar galiblerdir.


    Muhammed Esed : ve (sonunda) galip gelecek olan mutlaka Bizim ordumuz olacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (172-173) Şüphe yok ki, onlar elbette nusrete nâil olanlar onlardır. Ve muhakkak ki, Bizim ordumuz, elbette galipler olanlar onlardır.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz ki bizim ordumuz galip gelecektir.


    Şaban Piriş : Bizim ordularımız galip gelecektir.


    Suat Yıldırım : (171-173) Şu kesindir ki, Biz resul olarak gönderdiğimiz kullarımıza söz verdik ki onlar yardımımıza mazhar olacaklar ve Bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir.


    Süleyman Ateş : "Ve gâlip gelenler, mutlaka bizim ordumuz olacaktır!"


    Tefhim-ul Kuran : Ve hiç şüphesiz, bizim ordularımız; üstün gelecek olanlar da onlardır.


    Ümit Şimşek : Ve üstün gelen, Bizim ordumuz olacaktır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ordularımız, galip gelenlerin ta kendileri olacaklar.
     


  15. فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ



    Fe tevelle anhum hattâ hîn(hînin).



    1. fe : öyleyse, o zaman, artık

    2. tevelle : yüz çevir

    3. an-hum : onlardan

    4. hattâ : oluncaya kadar

    5. hînin : (belirli) bir süre




    İmam İskender Ali Mihr : Artık bir süre kadar onlardan yüz çevir.


    Diyanet İşleri : O hâlde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık yüz çevir onlardan bir zamana dek.


    Adem Uğur : Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.


    Ahmed Hulusi : Artık bir süre onlardan yüz çevir!


    Ahmet Tekin : Onun için sen, başlarına gelecek sıkıntılarla karşılaşıncaya kadar, onlardan uzak dur.


    Ahmet Varol : Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Ali Bulaç : Öyleyse sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Ali Fikri Yavuz : Onun için bir zamana kadar o kâfirlerden yüz çevir (Rasûlüm).


    Bekir Sadak : Bir sureye kadar onlara aldiris etme.


    Celal Yıldırım : Artık sen onlardan bir süreye kadar yüzçevir.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir süreye kadar onlara aldırış etme.


    Diyanet Vakfi : Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.


    Edip Yüksel : Öyleyse bir süre için onlara aldırış etme.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onun için yüz çevir de onlardan bir zamana kadar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onun için bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Gültekin Onan : Öyleyse sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Hasan Basri Çantay : Onun için (Habîbim) sen bir zamana kadar onlardan yüz çevir,


    Hayrat Neşriyat : (Ey Habîbim!) Onun için bir zamâna kadar onlardan yüz çevir!


    İbni Kesir : Sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Muhammed Esed : Bu sebeple, o (hakikati inkar ede)nlerden bir süre uzak dur


    Ömer Nasuhi Bilmen : (174-176) Artık sen, onlardan (O muhaliflerden) bir zamana kadar yüz çevir. Ve onlara bak! Elbette ki, yakında göreceklerdir. Ya Bizim azabımızı mı alelacele istiyorlar?


    Ömer Öngüt : Bir süreye kadar sen onlardan yüz çevir.


    Şaban Piriş : Öyleyse bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Suat Yıldırım : Artık bir süre sen onlardan uzak dur!


    Süleyman Ateş : Bir süreye kadar onlardan dön (onların sözlerine aldırış etme).


    Tefhim-ul Kuran : Öyleyse sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Ümit Şimşek : Şimdi sen bir süre için onları kendi haline bırak.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir vakte kadar onlardan yüz çevir!
     



  16. وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ



    Ve ebsirhum fe sevfe yubsirûn(yubsirûne).



    1. ve ebsir-hum : ve onlara bak, gözle

    2. fe : bundan sonra, artık

    3. sevfe : yakında

    4. yubsirûne : görecekler




    İmam İskender Ali Mihr : Ve onları gözle! Yakında onlar da görecekler.


    Diyanet İşleri : Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hele bir bak, bir gözle onları, onlar da sonuçları neymiş, yakında görecekler.


    Adem Uğur : Onların halini gör, onlar da görecekler.


    Ahmed Hulusi : Onları seyret. . . Yakında görecekler!


    Ahmet Tekin : Onların, inkâr edenlerin âkıbetlerinin nasıl olacağına, dünyada uğrayacakları felâketlere iyi bak. Yakında kendileri de görecekler. Akılları başlarına gelecek.


    Ahmet Varol : (Başlarına geleceği) gözetle. Nitekim onlar da yakında göreceklerdir.


    Ali Bulaç : Ve onları seyret; (azabı) yakında göreceklerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Gözetle onları, yakında (kendilerine ne yapılacağını) görecekler.


    Bekir Sadak : Onlara inecek azabi gozetle, onlar da goreceklerdir.


    Celal Yıldırım : Onların sonunun ne olacağını gör, onlar da göreceklerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.


    Diyanet Vakfi : Onların halini gör, onlar da görecekler.


    Edip Yüksel : Onları seyret; onlar da görecekler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gör onları: yakında görecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gör onları(n akibeti ne olacak! Onlar da) yakında göreceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlara (inecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.


    Fizilal-il Kuran : Onlara inecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.


    Gültekin Onan : Ve onları seyret; (azabı) yakında göreceklerdir.


    Hasan Basri Çantay : Gözetle onları. Kendileri de (başlarına geleceği) yakında göreceklerdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve onları(n başlarına gelecek olanı) gör; nihâyet ileride (onlar da) görecekler!


    İbni Kesir : Gözetleyiver onları, ilerde göreceklerdir.


    Muhammed Esed : ve onları(n kim olduklarını) gör; onlar (da) zaman içinde (şimdi görmediklerini) göreceklerdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (174-176) Artık sen, onlardan (O muhaliflerden) bir zamana kadar yüz çevir. Ve onlara bak! Elbette ki, yakında göreceklerdir. Ya Bizim azabımızı mı alelacele istiyorlar?


    Ömer Öngüt : Onlara (inecek azabı) gözetle, onlar da görecekler.


    Şaban Piriş : Onları gözle, onlar da gözleyecekler.


    Suat Yıldırım : Onları gözetle! Zaten kendileri de başlarına geleceği yakında göreceklerdir.


    Süleyman Ateş : Onları gözetle. Yakında (başlarına neler geleceğini) göreceklerdir.


    Tefhim-ul Kuran : Ve onları seyret; onlar da (azabı) yakında göreceklerdir.


    Ümit Şimşek : Ve onları gözetleyedur. Onlar da yakında görecekler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gözün, üstlerinde olsun; yakında görecekler.
     


  17. أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ



    E fe bi azâbinâ yesta’cilûn(yesta’cilûne).



    1. e : mı

    2. fe : hâlâ

    3. bi azâbi-nâ : bizim azabımızı

    4. yesta'cilûne : acele (olarak) istiyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Hâlâ azabımızı acele olarak mı istiyorlar?


    Diyanet İşleri : Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Azâbımızın çabucak gelmesini mi istiyorlar?


    Adem Uğur : Azabımızı acele mi istiyorlar?


    Ahmed Hulusi : Azabımızın varlıklarında açığa çıkışını (ölümü) acele mi istiyorlar? (Ölüm, hakikati inkâr eden için azabın başlaması, iman eden içinse rahmete ermektir. )


    Ahmet Tekin : Küstahça azâbımızı, acele mi istiyorlar?


    Ahmet Varol : Onlar azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar?


    Ali Bulaç : Şimdi onlar, bizim azabımızı mı acele istiyorlar?


    Ali Fikri Yavuz : Şimdi çabucak azabımızı mı istiyorlar?


    Bekir Sadak : Azabimiza ugramakta acele mi ediyorlar?


    Celal Yıldırım : Azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar?


    Diyanet İşleri (eski) : Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?


    Diyanet Vakfi : Azabımızı acele mi istiyorlar?


    Edip Yüksel : Azabımıza mı meydan okuyorlar?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya şimdi bizim azâbımızı mı iviyorlar?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve şimdi onlar. Bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?


    Fizilal-il Kuran : Azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?


    Gültekin Onan : Şimdi onlar, bizim azabımızı mı acele istiyorlar?


    Hasan Basri Çantay : Şimdi onlar çarçabuk bizim azabımızı mı istiyorlar?


    Hayrat Neşriyat : Şimdi azâbımızı acele mi istiyorlar?


    İbni Kesir : Yoksa azabımızı mı çabucak istiyorlar?


    Muhammed Esed : Onlar azabımızın çabuklaştırılmasını acaba (gerçekten) istiyorlar mı?


    Ömer Nasuhi Bilmen : (174-176) Artık sen, onlardan (O muhaliflerden) bir zamana kadar yüz çevir. Ve onlara bak! Elbette ki, yakında göreceklerdir. Ya Bizim azabımızı mı alelacele istiyorlar?


    Ömer Öngüt : Yoksa azabımızı acele mi istiyorlar?


    Şaban Piriş : Azabımızı mı acele istiyorlar?


    Suat Yıldırım : Şimdi onlar azabımızın çarçabuk başlarına gelmesini gerçekten istiyorlar mı?


    Süleyman Ateş : Bizim azâbımızı mı acele istiyorlar?


    Tefhim-ul Kuran : Şimdi onlar, bizim azabımızı mı acele istiyorlar?


    Ümit Şimşek : Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar?


    Yaşar Nuri Öztürk : Azabımız gelsin diye acele mi ediyorlar?
     


  18. فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاء صَبَاحُ الْمُنذَرِينَ



    Fe izâ nezele bisâhatihim fe sâe sabâhul munzerîn(munzerîne).



    1. fe izâ : o zaman, artık

    2. nezele : indi

    3. bi sâhati-him : onların sahasına

    4. fe : böylece, işte

    5. sâe : kötü oldu

    6. sabâhu : sabah

    7. el munzerîne : uyarılanlar




    İmam İskender Ali Mihr : Onların sahasına (bulundukları yere) (azap) indiği zaman, işte (o gün) uyarılanların sabahı (ne kadar) kötü oldu (olacak).


    Diyanet İşleri : Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Fakat azâbımız, yurtlarına gelip çökünce korkutulanlar, ne de kötü bir sabaha kavuşacaklar.


    Adem Uğur : Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!


    Ahmed Hulusi : Onların alanına indiğinde, uyarılanların uyanışı ne kötü olur!


    Ahmet Tekin : Azâbımız, bulundukları topraklara ansızın indiğinde, sorumluluk, hesap ve ceza hatırlatılarak uyarılanların, uyarıya kulak asmayanların hali, sabahı, ne kötü olur.


    Ahmet Varol : Fakat (azap) onların alanlarına [4] inince uyarılanların sabahları ne kötü olur!


    Ali Bulaç : Fakat (azab) onların sahasına indiği zaman uyarılıp korkutulanların sabahı ne kötü olur.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat civarlarına (ansızın azab) indiği vakit, ne fenadır o kendilerine acı haber verilenlerin sabahı!...


    Bekir Sadak : O azap, yurtlarina indiginde, uyarilan fakat yola gelmeyenlerin sabahi ne kotu olur!


    Celal Yıldırım : Azâb onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkârcı)ların sabahı ne kötü olur!


    Diyanet İşleri (eski) : O azap, yurtlarına indiğinde, uyarılan fakat yola gelmeyenlerin sabahı ne kötü olur!


    Diyanet Vakfi : Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!


    Edip Yüksel : Yurtlarına inince uyarılanların sabahı ne kötü olur!


    Elmalılı Hamdi Yazır : Amma onların sahasına indiği vakıt ne fenadır o acı haber verilenlerin sabahı!...


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat (azap) onların sahasına indiği zaman o acı haber verilenlerin sabahı ne fenadır!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!


    Fizilal-il Kuran : Fakat o azap yurtlarına indiği vakit uyarılmış olanların hali ne kötü olur!


    Gültekin Onan : Fakat (azab) onların sahasına indiği zaman uyarılıp korkutulanların sabahı ne kötü olur.


    Hasan Basri Çantay : Fakat bu, onların bölgesine çökünce (gelecek tehlikelerle öteden beri) korkutulan onların sabahı ne kötü (olacak) dır!


    Hayrat Neşriyat : Ama (o azab) onların sâhasına indiği zaman, artık o korkutulanların sabâhı ne kötüdür!


    İbni Kesir : Fakat o, yurtlarına indiğinde uyarılanların sabahı ne kötü olur.


    Muhammed Esed : Eğer öyleyse, o (azap) bir kez başlarına geldiğinde, uyarılmış olanların uyanması kötü olacaktır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (177-179) Fakat onların sahasına indiği vakit artık korkutulmuş olanların sabahı ne kadar fenadır. Ve onlardan bir zamana kadar yüz çevir. Ve gör. Onlar da yakında göreceklerdir.


    Ömer Öngüt : Fakat o, yurtlarına indiğinde, o uyarılanların sabahı ne kötü olur!


    Şaban Piriş : Azap, onların alanına inince, uyarılanların sabahı ne acıdır!


    Suat Yıldırım : Eğer öyleyse, şunu bilsinler ki, azap onların yurtlarına inerse, o uyarılıp da yola gelmeyenlerin varacakları sabah çok fena bir sabah olacaktır!


    Süleyman Ateş : Fakat o azâb yurtlarına indiği zaman uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!


    Tefhim-ul Kuran : Fakat (azab) onların sahasına indiği zaman, uyarılıp korkutulanların sabahı ne kadar da kötü olur.


    Ümit Şimşek : Fakat azap onların yurduna bir inecek olursa, o uyarılanların sabahı ne kötü olur!


    Yaşar Nuri Öztürk : Azap, yurtlarına indiğinde, uyarılanların sabahı ne kötü olacaktır!
     


  19. وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ



    Ve tevelle anhum hattâ hîn(hînin).



    1. ve tevelle : ve yüz çevir

    2. an-hum : onlardan

    3. hattâ : oluncaya kadar

    4. hînin : (belirli) bir süre




    İmam İskender Ali Mihr : Ve bir süre kadar onlardan yüz çevir.


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve yüz çevir onlardan bir zamana dek.


    Adem Uğur : Sen bir zamana kadar onlara aldırma.


    Ahmed Hulusi : Artık bir süre onlardan yüz çevir.


    Ahmet Tekin : Sen başlarına gelecek sıkıntılarla karşılaşıncaya kadar, onlardan uzak dur.


    Ahmet Varol : Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Ali Bulaç : Sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Ali Fikri Yavuz : Yine sen (Ey Rasûlüm), bir zamana kadar onlardan yüz çevir.


    Bekir Sadak : Bir sureye kadar onlardan yuz cevir.


    Celal Yıldırım : Ve sen bir süre onlardan yüzçevir.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Diyanet Vakfi : Sen bir zamana kadar onlara aldırma.


    Edip Yüksel : Bir süreye kadar onlara aldırış etme.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yine sen yüz çevir de onlardan bir zamana kadar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yine sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Fizilal-il Kuran : Bir süreye kadar onları kendi hallerine bırak.


    Gültekin Onan : Sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Hasan Basri Çantay : Sen (Habîbim) bir zamana kadar onlardan yüz çevir.


    Hayrat Neşriyat : Yine (sen) bir zamâna kadar onlardan yüz çevir!


    İbni Kesir : Sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Muhammed Esed : Bu sebeple onlardan bir süre uzak dur,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (177-179) Fakat onların sahasına indiği vakit artık korkutulmuş olanların sabahı ne kadar fenadır. Ve onlardan bir zamana kadar yüz çevir. Ve gör. Onlar da yakında göreceklerdir.


    Ömer Öngüt : Bir süreye kadar sen onlardan yüz çevir.


    Şaban Piriş : Bir süreye kadar onlardan uzaklaş.


    Suat Yıldırım : Artık sen bir süre onlardan uzak dur.


    Süleyman Ateş : Bir süreye kadar onları kendi hallerine bırak.


    Tefhim-ul Kuran : Sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.


    Ümit Şimşek : Sen bir süre için onları kendi haline bırak.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yüz çevir onlardan belli bir vakte kadar!
     


  20. وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ



    Ve ebsir fe sevfe yubsirûn(yubsırûne).



    1. ve ebsir : ve bak, gözle

    2. fe : artık

    3. sevfe : yakında

    4. yubsırûne : görecekler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve gözle! Yakında onlar da görecekler.


    Diyanet İşleri : (Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bir bak, bir gözle, onlar da sonuçları neymiş, yakında görecekler.


    Adem Uğur : Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.


    Ahmed Hulusi : Onları seyret. . . Yakında görecekler.


    Ahmet Tekin : Âkıbetlerinin nasıl olacağını onlara göster. Yakında kendileri de müşkil vaziyette kaldıklarını görecekler, akılları başlarına gelecek.


    Ahmet Varol : (Başlarına geleceği) gözetle. Nitekim onlar da yakında göreceklerdir.


    Ali Bulaç : Ve seyret; (azabı) yakında göreceklerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Gör onları, yakında (azabı) göreceklerdir.


    Bekir Sadak : Inecek azabi gozetle, onlar da goreceklerdir.


    Celal Yıldırım : (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında göreceklerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : İnecek azabı gözetle, onlar da göreceklerdir.


    Diyanet Vakfi : Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.


    Edip Yüksel : Onları gözle; onlar da görecekler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gör, yakında görecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : gör (ne olacak akibetleri. Onlar da) yakında göreceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.


    Fizilal-il Kuran : Ve bekle de gör, onlar da göreceklerdir.


    Gültekin Onan : Ve seyret; (azabı) yakında göreceklerdir.


    Hasan Basri Çantay : Gözetle (onları). Onlar da göreceklerdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve (başlarına gelecekleri) gör; nihâyet ileride (onlar da) görecekler!


    İbni Kesir : Gözetleyiver, ilerde göreceklerdir.


    Muhammed Esed : ve (onların ne olduklarını) gör; zamanla onlar (da şimdi görmediklerini) göreceklerdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (177-179) Fakat onların sahasına indiği vakit artık korkutulmuş olanların sabahı ne kadar fenadır. Ve onlardan bir zamana kadar yüz çevir. Ve gör. Onlar da yakında göreceklerdir.


    Ömer Öngüt : (İnecek azabı) gözetle, onlar da görecekler.


    Şaban Piriş : Ve gözle, onlar da gözleyecekler.


    Suat Yıldırım : Başlarına inecek azabı gözetle! Zaten kendileri de yakında gerçeği göreceklerdir.


    Süleyman Ateş : Ve (bekle de) gör, onlar da göreceklerdir.


    Tefhim-ul Kuran : Ve seyret; onlar da (azabı) yakında göreceklerdir.


    Ümit Şimşek : Ve gözetleyedur. Onlar da yakında görecekler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve gör neler olacak. Onlar da görecekler.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş