Kuran-ı Kerim SÂFFÂT Suresi Türkçe Meali Kuran-ı Kerim Tüm Türkçe Meal, SÂFFÂT Suresinin Arapça yazı

goktepeli26 13 Haz 2013



  1. إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ



    İz ebeka ilel fulkil me؛hûn(me؛hûni).



    1. iz : olduًu zaman, olmu‏tu

    2. ebeka : kaçt‎

    3. ilâ el fulki : gemiye

    4. el me‏hûni : dolu




    فmam فskender Ali Mihr : O (Yunus A.S) dolu bir gemiye (gemi ile) kaçm‎‏t‎.


    Diyanet ف‏leri : Hani o kaç‎p yüklü gemiye binmi‏ti.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Hani, yolcularla dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎ da.


    Adem Uًur : Hani o, dolu bir gemiye binip kaçm‎‏t‎.


    Ahmed Hulusi : Hani o dopdolu gemiye kaçm‎‏t‎ (Hakikat bilgisine raًmen halk‎na yararl‎ olamad‎ً‎ dü‏üncesiyle s‎radan ya‏am‎na dِnmü‏tü).


    Ahmet Tekin : Hani o, âni bir ِfkeye kap‎l‎p gِrevi terkederek gizlice, istiap haddi a‏‎larak yüklenmi‏, donan‎ml‎ bir gemiye binip kaçm‎‏t‎.


    Ahmet Varol : Hani o dolu gemiye kaçm‎‏t‎.


    Ali Bulaç : Hani o, dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Ali Fikri Yavuz : Hani o, (kavmine vaad ettiًi azab gelmeyince aralar‎nda ç‎k‎b) yüklü gemiye kaçm‎‏t‎.


    Bekir Sadak : Dolu bir gemiye kacmisti.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Hani bir vakit dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎ da,


    Diyanet ف‏leri (eski) : Dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Diyanet Vakfi : Hani o, dolu bir gemiye binip kaçm‎‏t‎.


    Edip Yüksel : Dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hani bir vak‎t dolu gemiye kaçm‎‏t‎,


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Hani bir vakit dolu gemiye kaç(‎p s‎ً‎n)m‎‏t‎,


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Fizilal-il Kuran : Dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Gültekin Onan : Hani o, dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Hasan Basri اantay : Hani o, dolu bir gemiye kaçm‎‏d‎.


    Hayrat Ne‏riyat : Hani (o), dolu gemiye kaçm‎‏t‎.


    فbni Kesir : Hani o, dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Muhammed Esed : kaçak bir kِle gibi, yüklü bir gemiye (binip) kaçm‎‏t‎.


    ضmer Nasuhi Bilmen : (139-140) Ve ‏üphe yok ki, Yûnus da elbette gِnderilmi‏ peygamberlerdendir. Vaktâ ki O, dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    ضmer ضngüt : Hani o bir vakit dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    قaban Piri‏ : Dolu bir gemiye binmi‏ti.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Hani o, Rabbinden izinsiz kaç‎p yolcusunu doldurmu‏ gemiye kendini atm‎‏t‎.


    Süleyman Ate‏ : Dolu gemiye kaçm‎‏t‎.


    Tefhim-ul Kuran : Hani o, dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    ـmit قim‏ek : Hani o yolcu dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hani o, dolu bir gemiye kaçm‎‏t‎.
     


  2. فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنْ الْمُدْحَضِينَ



    Fe sâheme fe kâne minel mudhadîn(mudhadîne).



    1. fe : artık, böylece

    2. sâheme : kur'aya katıldı, kur'a çekti.

    3. fe : artık, böylece, sonunda

    4. kâne : oldu

    5. min el mudhadîne : kaybedenlerden





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece kur'a çekti. Sonunda kaybedenlerden oldu.


    Diyanet İşleri : Gemidekilerle kur’a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken kura çekmişlerdi de kur'a ona düşmüştü.


    Adem Uğur : Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.


    Ahmed Hulusi : (Yunus) kura çekti (seçim yaptı) de delili geçersiz kılınanlardan oldu (bu tercihi - seçimi onu yanlışa sürükledi ve). . .


    Ahmet Tekin : Gemidekilerle, aralarında kur’a çektiler de, kaybedenlerden, denize atılanlardan oldu.


    Ahmet Varol : (Gemidekilerle) kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu.


    Ali Bulaç : Böylece kur'aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.


    Ali Fikri Yavuz : (Gemiye binince gemi durdu. O zaman, gemicilerin inancına göre geminin durması, aralarında kaçak bir kölenin bulunmasından ileri gelirdi. İşte kaçağı bulmak için aralarında) Kur’a çekti de mağlublardan oldu. (Bunun üzerine kendini denize attı).


    Bekir Sadak : Gemide olanlarla karsilikli kura cekmisti de yenilenlerden olmustu, bu sebeple denize atilmisti.


    Celal Yıldırım : (Gemiciler) kur'a çekmişti, kur'a Ona düşmüştü, yenilgiye uğrayanlardan olmuştu (bu yüzden denize atılmıştı).


    Diyanet İşleri (eski) : Gemide olanlarla karşılıklı kura çekmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebeple denize atılmıştı.


    Diyanet Vakfi : Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.


    Edip Yüksel : Karşı çıktı ve kayanlardan oldu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : kur'a çekmişti de kaydırılanlardan olmuştu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : kur'a çekişmişti de (gemiden) kaydırılanlardan olmuştu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.


    Fizilal-il Kuran : Gemide olanlar arasında kura çekilmişti de yenilenlerden olmuştu, bu sebepten denize atılmıştı.


    Gültekin Onan : Böylece kuraya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.


    Hasan Basri Çantay : Derken kur'a çekmiş (ler) di de mağlûblardan olmuşdu.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet (gemidekilerle birlikte) kur'a çekti de, kaybedenlerden oldu.


    İbni Kesir : Kur'a çekmişti de yenilenlerden olmuştu.


    Muhammed Esed : Ve sonra kur'a çekilmiş, o, (kur'ada) kaybedenlerden olmuştu;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Derken kur'a çekmiş de, mağlup olanlardan olmuştu.


    Ömer Öngüt : Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çekmişti ve kaybedenlerden olmuştu.


    Şaban Piriş : Kura çekmişler ve kaybedenlerden olmuştu.


    Suat Yıldırım : Kur’a çekmiş, kur’ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı.


    Süleyman Ateş : (Yükü fazla oluğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Birini atmak üzere gemidekilerle) Kur'a çekti. (Yûnus) Yenilenlerden oldu. (Kur'a kendisine isâbet etti).


    Tefhim-ul Kuran : Böylece kur'aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu.


    Ümit Şimşek : Sonra kur'a çektiler ve o kaybetti.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra kura çekti de kaybedenlerden oldu.
     


  3. فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ



    Feltekamehul hûtu ve huve mulîm(mulîmun).



    1. fe : böylece, hemen

    2. iltekame-hu : onu yuttu

    3. el hûtu : balık

    4. ve huve : ve o

    5. mulîmun : levmedilen, kınanan kimse





    İmam İskender Ali Mihr : Onu (Yunus A.S'ı) hemen bir balık yuttu. O, levmedilen biriydi (kendi kendini kınıyordu).


    Diyanet İşleri : Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kınanmış bir haldeydi ki onu balık yutuvermişti.


    Adem Uğur : Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.


    Ahmed Hulusi : (Yunus) levmedici olduğu hâlde balık Onu yuttu (pişmanlık duygusuyla karışık bir hâlde, balık = dünya yaşamı onu yuttu);


    Ahmet Tekin : Onu balina yuttu. Yunus kendini kınayıp duruyordu.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine kınanmış halde (denize atıldı ve) balık onu yuttu.


    Ali Bulaç : Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.


    Ali Fikri Yavuz : (Kavminden kaçmış olduğundan ötürü) nefsini kınamış bir halde iken, hemen balık onu yuttu.


    Bekir Sadak : Kendini kinarken onu bir balik yutmustu.


    Celal Yıldırım : Yûnus kendi kendini kınarken büyük bir balık onu yutuvermişti.


    Diyanet İşleri (eski) : Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.


    Diyanet Vakfi : Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.


    Edip Yüksel : Balık onu yuttu, bundan o sorumluydu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken kendisi balık yuttu melâmette idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derken (denize atıldı ve) kendisini balık yuttu. Pişmandı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.


    Fizilal-il Kuran : Yunus kendini kınarken, balık onu yutmuştu.


    Gültekin Onan : Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.


    Hasan Basri Çantay : O, kınanmış bir halde iken kendisini hemen balık yutmuşdu.


    Hayrat Neşriyat : Derken o (kendi kendini) kınayan bir kimse olduğu hâlde balık onu yuttu.


    İbni Kesir : Yenilgiye uğramışken, bir balık yutmuştu onu.


    Muhammed Esed : (sonra o'nu denize atmışlar ve) denizde büyük balık tarafından yutulmuştu, çünkü kınananlardan biriydi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık o melâmet eder (nefsini kınar) bir halde iken O'nu balık yutuverdi.


    Ömer Öngüt : Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.


    Şaban Piriş : O, kınanmış iken bir balık onu yuttu.


    Suat Yıldırım : O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi.


    Süleyman Ateş : (Yûnus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için) Kendi kendisini kınarken (denize attılar) balık onu yuttu.


    Tefhim-ul Kuran : Derken onu balık yutmuştu, oysa kendisi (kendini) kınanmış (sayanlardan)dı.


    Ümit Şimşek : Sonra, kendisini kınayıp dururken, onu balık yuttu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Derken, kendisini balık yutmuştu. O kendi kendini kınayıp duruyordu.
     


  4. فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنْ الْمُسَبِّحِينَ



    Fe lev lâ ennehu kâne minel musebbihîn(musebbihîne).



    1. fe lev lâ : eğer olmasaydı

    2. enne hu : geçekten o

    3. kâne : oldu

    4. min el musebbihîne : tesbih edenlerden




    İmam İskender Ali Mihr : Eğer o gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı.


    Diyanet İşleri : (143-144) Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Eğer Rabbini tenzîh edenlerden olmasaydı.


    Adem Uğur : Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,


    Ahmed Hulusi : Eğer (Yunus) tespih edenlerden (işlevini hatırlayanlardan) olmasaydı (eğer tespih ile hakikatini hissederek Allâh'a vechini dönmeseydi);


    Ahmet Tekin : Eğer Allah’ı devamlı tesbih edenlerden, zikredenlerden olmasaydı, orada kalacaktı.


    Ahmet Varol : Eğer tesbih edenlerden olmasaydı;


    Ali Bulaç : Eğer (Allah'ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı,


    Ali Fikri Yavuz : Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı.


    Bekir Sadak : N/A


    Celal Yıldırım : (143-144) Eğer O,Tanrı'yı çokça tesbîh edenlerden olmasaydı, (insanların) dirilip kalkacağı güne kadar balığın karnında kalırdı.


    Diyanet İşleri (eski) : (143-144) Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.


    Diyanet Vakfi : (143-144) Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Edip Yüksel : (Tanrı'yı) anıp düşünmeseydi,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer çok tesbih edenlerden olmasa idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (143-144) Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Fizilal-il Kuran : Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı.


    Gültekin Onan : Eğer (Tanrı'yı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı;


    Hasan Basri Çantay : Eğer çok tesbîh edenlerden olmasaydı,


    Hayrat Neşriyat : (143-144) Fakat gerçekten o, tesbîh edenlerden olmasaydı, mutlaka (insanların)diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    İbni Kesir : Eğer o, tesbih edenlerden olmasaydı.


    Muhammed Esed : Eğer o, (en derin bunalım anlarında bile) Allah'ın sınırsız şanını yüceltenlerden olmasaydı,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (143-144) Eğer o çokça tesbih edenlerden olmasa idi, elbette ki, onun karnında, tekrar dirilecekleri güne kadar kalırdı.


    Ömer Öngüt : Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,


    Şaban Piriş : Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı.


    Suat Yıldırım : (143-144) Şayet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı.


    Süleyman Ateş : Eğer tesbih edenlerden olmasaydı,


    Tefhim-ul Kuran : Eğer (Allah'ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı,


    Ümit Şimşek : Rabbini tesbih edenlerden olmasaydı,


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer tespih edenlerden olmasaydı.
     


  5. لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ



    Le lebise fî batnihî ila yevmi yub’asûn(yub’asûne).



    1. le : elbette, muhakkak

    2. lebise : kaldı (kalırdı)

    3. fî : içinde

    4. batni-hi : onun karnı

    5. ila : ... e, ... a

    6. yevmi yub'asûne : beas günü, yeniden dirilme günü, kıyâmet günü




    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki o, beas gününe (kıyâmet gününe) kadar onun (balığın) karnında kalırdı.


    Diyanet İşleri : (143-144) Eğer o, Allah’ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Halkın tekrar dirileceği güne dek balığın karnında kalırdı.


    Adem Uğur : Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Ahmed Hulusi : Bâ's olunacakları güne kadar (Yunus) balığın karnında kalırdı (ölüm tadılma sürecine kadar dünyasında bedensellikte kalırdı).


    Ahmet Tekin : Kesinlikle, tekrar insanların diriltileceği güne, Kıyamete kadar balığın karnında kalacaktı.


    Ahmet Varol : (İnsanların) diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Ali Bulaç : Onun karnında (insanların) dirilip kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı.


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak (kabirlerden) dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Bekir Sadak : N/A


    Celal Yıldırım : (143-144) Eğer O,Tanrı'yı çokça tesbîh edenlerden olmasaydı, (insanların) dirilip kalkacağı güne kadar balığın karnında kalırdı.


    Diyanet İşleri (eski) : (143-144) Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.


    Diyanet Vakfi : (143-144) Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Edip Yüksel : Diriliş Gününe kadar onun karnında kalacaktı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her halde ba'solunacakları güne kadar onun karnında kalırdı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : muhakkak diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (143-144) Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Fizilal-il Kuran : İnsanların yeniden dirileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.


    Gültekin Onan : Onun karnında (insanların) dirilip kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı.


    Hasan Basri Çantay : Her halde (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalıb gitmişdi.


    Hayrat Neşriyat : (143-144) Fakat gerçekten o, tesbîh edenlerden olmasaydı, mutlaka (insanların)diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    İbni Kesir : Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalacaktı.


    Muhammed Esed : herkesin yeniden dirileceği güne kadar o (balığı)n karnında kalmış olacaktı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (143-144) Eğer o çokça tesbih edenlerden olmasa idi, elbette ki, onun karnında, tekrar dirilecekleri güne kadar kalırdı.


    Ömer Öngüt : Tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı.


    Şaban Piriş : İnsanların tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.


    Suat Yıldırım : (143-144) Şayet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı.


    Süleyman Ateş : (İnsanların) Yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı.


    Tefhim-ul Kuran : Onun karnında (insanların) dirilip kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı.


    Ümit Şimşek : Diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalacaktı.


    Yaşar Nuri Öztürk : İnsanların diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalacaktı.
     



  6. فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاء وَهُوَ سَقِيمٌ



    Fe nebeznâhu bil arâi ve huve sakîm(sakîmun).



    1. fe : artık, sonunda

    2. nebeznâ-hu : onu attık

    3. bi el arâi : boş alan

    4. ve huve : ve o

    5. sakîmun : hasta, bitkin




    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine onu, bitkin (hasta) bir halde boş bir alana (sahile) attık.


    Diyanet İşleri : Derken biz onu hasta bir hâlde sahile attık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken onu ıssız bir yere çıkardık ve o, hastaydı da.


    Adem Uğur : Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.


    Ahmed Hulusi : Biz Onu hasta (yıpranmış - sağlıksız) olarak çıplak arazide (kuvvelerin bilinmediği bir ortamda) bıraktık.


    Ahmet Tekin : Biz onu hasta, halsiz bir halde, bir açık alana çıkardık.


    Ahmet Varol : Biz de onu, hasta bir halde çıplak boş bir alana attık.


    Ali Bulaç : Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık.


    Ali Fikri Yavuz : Hemen onu sahile attık, hasta idi.


    Bekir Sadak : Halsiz bir halde iken kendisini sahile cikardik.


    Celal Yıldırım : Onu çıplak bir sahile attık, hasta idi.


    Diyanet İşleri (eski) : Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık.


    Diyanet Vakfi : Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.


    Edip Yüksel : Onu çöl gibi bir sahile attık, yorgun ve bitkin...


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hemen biz onu alana attık hasta idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hemen Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.


    Fizilal-il Kuran : Biz de onu halsiz bir durumda ağaçsız çıplak bir yere attık.


    Gültekin Onan : Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık.


    Hasan Basri Çantay : İşte biz onu, kendisi de hasta olarak, açık bir yere (çıkarıb) bırakdık.


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine kendisi hasta bir hâlde iken onu (ağaçsız bir) alana attık.


    İbni Kesir : Rahatsız bir halde iken Biz, onu açıklık bir yere attık.


    Muhammed Esed : ama biz o'nu manevi çöküntü/iç huzursuzluğu içinde ıssız bir kıyıya çıkarttık,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (145-146) Artık O'nu kendisi hasta olduğu halde bir açık yere atıverdik. Ve O'nun üzerine kabak nev'inden bir ağaç bitirdik.


    Ömer Öngüt : Onu çıplak bir sahile attık, o hasta idi.


    Şaban Piriş : Ama biz onu bitkin (hasta) olduğu halde bir yere çıkardık.


    Suat Yıldırım : Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, o bitkin bir halde idi.


    Süleyman Ateş : (Ama balığın karnında bizi andı, tesbih etti, biz de) Onu hasta bir halde ağaçsız, çıplak bir yere attık.


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda o hasta bir durumdayken onu çıplak bir yere (sahile) attık.


    Ümit Şimşek : Sonra onu hasta halde boş bir araziye attık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir süre sonra onu, çıplak araziye attık. Hastalanmıştı.
     


  7. وَأَنبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ



    Ve enbetnâ aleyhi şecereten min yaktîn(yaktînin).



    1. ve enbetnâ : bitirdik, yetiştirdik

    2. aleyhi : onun üzerine

    3. şecereten : bir ağaç

    4. min yaktînin : kabak cinsinden (geniş yapraklı)




    İmam İskender Ali Mihr : Ve onun üzerine (gölgelik olarak) kabak cinsinden (geniş yapraklı) bir ağaç bitirdik (yetiştirdik).


    Diyanet İşleri : Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve ona gölge versin diye bir kabak fidanı bitirdik.


    Adem Uğur : Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.


    Ahmed Hulusi : Üzerine kabak türünden (gövdesi olmayan bitki cinsi) bir ağaç bitirdik (Onda ilâhî marifet meyveleri açığa çıkardık).


    Ahmet Tekin : Üzerine, bal kabağı cinsinden geniş yapraklı, gölge yapacak bir bitki yetiştirdik.


    Ahmet Varol : Üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdik.


    Ali Bulaç : Ve üzerine, sık geniş yaprakla (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Üzerine (gölge vermek için) kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.


    Bekir Sadak : Onun icin, genis yaprakli bir bitki yetistirdik.


    Celal Yıldırım : Üzerine (gölge yapsın diye) sık ve geniş yapraklı (kabak ya da sarmaşıkgillerden) bir bitki bitirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Onun için, geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.


    Diyanet Vakfi : Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.


    Edip Yüksel : Ve onun için orada geniş yapraklı ağaç yetiştirdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.


    Fizilal-il Kuran : Üzerine gölge yapması için geniş yapraklı bitki yetiştirdik.


    Gültekin Onan : Ve üzerine, sık geniş yaprakla (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik.


    Hasan Basri Çantay : Üzerine sakı olmayan cinsden (gölgelik) bir nebat bitirdik.


    Hayrat Neşriyat : Ve üzerine (gölge yapması ve ondan beslenmesi için) kabak (cinsin)den bir ağaç bitirdik.


    İbni Kesir : Ve onun için geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.


    Muhammed Esed : ve onun üzerinde (çorak toprakta) yetişen bir bodur fidan yeşerttik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (145-146) Artık O'nu kendisi hasta olduğu halde bir açık yere atıverdik. Ve O'nun üzerine kabak nev'inden bir ağaç bitirdik.


    Ömer Öngüt : Onun için geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.


    Şaban Piriş : Onun üzerine de geniş yapraklı bir ağaç bitirmiştik.


    Suat Yıldırım : Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.


    Süleyman Ateş : Ve üzerine (gölge yapması için) Bir asma kabak ağacı bitirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Ve üzerine, sık geniş yapraklı (kabağa benzer) türden bir ağaç bitirdik.


    Ümit Şimşek : Üzerine de kabak türünden bir ağaç bitirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.
     


  8. وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ



    Ve erselnâhu ilâ mieti elfin ev yezîdûn(yezidûne).



    1. ve erselnâ-hu : ve onu gönderdik

    2. ilâ : ... e, ... a

    3. mieti : yüz

    4. elfin : bin

    5. ev : veya

    6. yezîdûne : daha fazla





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onu yüz bin veya daha fazla (kişiye), (resûl olarak) gönderdik.


    Diyanet İşleri : Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onu yüz bin kişiye, yahut daha da artmakta olan bir topluluğa peygamber olarak gönderdik.


    Adem Uğur : Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.


    Ahmed Hulusi : Onu (Yunus'u) yüz bin (kişiye) yahut daha da fazlasına irsâl ettik.


    Ahmet Tekin : Onu yüz bin veya daha çok kişiye özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamberlik görevi ile gönderdik.


    Ahmet Varol : Ve onu yüz bin (kişiy)e hatta daha fazlasına peygamber olarak gönderdik.


    Ali Bulaç : Onu yüz bin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz onu yüzbine, hatta daha ziyadesine peygamber göndermiştik.


    Bekir Sadak : Onu, yuzbin veya daha cok kisiye peygamber olarak gonderdik.


    Celal Yıldırım : Ve onu yüzbin veya daha fazla bir topluluğa peygamber olarak gönderdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Onu, yüzbin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.


    Diyanet Vakfi : Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.


    Edip Yüksel : Biz onu yüzbin veya daha çok kişiye gönderdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onu yüz bine Resul gönderdik ve hattâ artıyorlardı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve onu (Yunus'u) yüz bin insana peygamber olarak gönderdik ve hatta artıyorlardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.


    Fizilal-il Kuran : Ve onu yüz bin insan ya da daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.


    Gültekin Onan : Onu yüz bin veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik.


    Hasan Basri Çantay : Onu yüz bine peygamber gönderdik. Hattâ artıyorlardı da.


    Hayrat Neşriyat : Ve onu yüz bin (kişilik bir topluluğ)a veya (daha da) artmakta olanlara(peygamber olarak) gönderdik.


    İbni Kesir : Onu yüz bin veya daha fazlasına elçi gönderdik.


    Muhammed Esed : Ve onu (bir kez daha kendi halkına,) yüz bin veya daha fazla (kişi)ye gönderdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (147-14 Ve O'nu yüz bin ve daha artar olana (böyle bir kavme peygamber) gönderdik. Nihâyet imân ettiler, artık onları bir müddete kadar geçindirdik (faidelendirdik).


    Ömer Öngüt : Onu yüzbin veya daha fazla bir topluluğa peygamber olarak gönderdik.


    Şaban Piriş : Sonra da onu yüz bin kişiye veya daha fazlasına göndermiştik.


    Suat Yıldırım : Biz onu yüz bin nüfuslu bir şehre göndermiştik, hatta gittikçe nüfusları artıyordu da.


    Süleyman Ateş : Ve onu yüz bin insana ya da daha fazla olanlara elçi gönderdik.


    Tefhim-ul Kuran : Onu yüz bin olan veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk)a (peygamber olarak) gönderdik.


    Ümit Şimşek : Ve onu yüz bin, hattâ daha fazla kişiye peygamber gönderdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu yüz bin kişiye yahut daha fazla olanlara elçi olarak gönderdik.
     


  9. فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ



    Fe âmenû fe metta’nâhum ilâ hîn(hînin).



    1. fe : böylece, bunun üzerine

    2. âmenû : âmenû oldular, Allah'a ulaşmayı dilediler

    3. fe : böylece, bunun üzerine

    4. metta'nâ-hum : onları yararlandırdık

    5. ilâ hînin : bir süre kadar





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece âmenû oldular (Allah'a ulaşmayı dilediler). Bunun üzerine onları bir süre kadar metalandırdık (faydalandırdık).


    Diyanet İşleri : Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken inandılar da onları muayyen bir zamana dek yaşattık, geçindirdik.


    Adem Uğur : Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.


    Ahmed Hulusi : (Onlar) iman ettiler de, biz onları bir süre mutlu yaşattık.


    Ahmet Tekin : O zaman, onlar iman ettiler. Biz de, bir vakte kadar, onları zevk-u safa içinde, refah içinde yaşattık.


    Ahmet Varol : Sonunda iman ettiler. Biz de onları belli bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırdık.


    Ali Bulaç : Sonunda ona iman ettiler, biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet (Yunus peygamberin gaybubetinde azab gören kavmi) ona iman ettiler de onları ömürlerinin sonuna kadar geçindirdik.


    Bekir Sadak : Sonunda ona inandilar, bunun uzerine Biz de onlari bir sureye kadar gecindirdik.


    Celal Yıldırım : Onlar da artık Ona imân ettiler. Bu sebeple biz de onları bir süreye kadar yararlandırıp geçindirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda ona inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.


    Diyanet Vakfi : Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.


    Edip Yüksel : İnandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O vakıt ona iyman ettiler de onları bir zamana kadar istifade ettirdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O zaman iman ettiler de onları bir zamana kadar yararlandırdık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.


    Fizilal-il Kuran : İnandılar, biz de onları belli bir süreye kadar geçindirdik.


    Gültekin Onan : Sonunda ona inandılar, biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet ona îman etdiler de kendilerini bir zamana kadar geçindirdik.


    Hayrat Neşriyat : Sonunda îmân ettiler de onları bir zamâna kadar (dünya ni'metlerinden)faydalandırdık.


    İbni Kesir : Nihayet ona inandılar, Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.


    Muhammed Esed : Onlar, (bu defa ona) inandılar; bunun üzerine Biz, verilen süre zarfında onlara mutlu bir hayat yaşattık.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (147-14 Ve O'nu yüz bin ve daha artar olana (böyle bir kavme peygamber) gönderdik. Nihâyet imân ettiler, artık onları bir müddete kadar geçindirdik (faidelendirdik).


    Ömer Öngüt : Nihayet ona inandılar, biz de onları bir süreye kadar yararlandırıp geçindirdik.


    Şaban Piriş : Ona iman ettiler, biz de onlara bir süreye kadar geçimlik verdik.


    Suat Yıldırım : Yûnus onları tekrar hakka çağırınca, bu sefer iman ettiler. Biz de belirli bir süreye kadar onları hayattan istifade ettirdik.


    Süleyman Ateş : İnandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda ona iman ettiler, biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık.


    Ümit Şimşek : Onlar iman ettiler; Biz de onları belirli bir vakte kadar nimetlerimizden nasiplendirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar inandılar. Biz de onları bir vakte kadar nimetlendirdik.
     


  10. فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ



    Festeftihim e li rabbikel benâtu ve lehumul benûn(benûne).



    1. fe : böylece, haydi

    2. istefti-him : onlardan fetva iste

    3. e : mı

    4. li rabbi-ke : senin Rabbinin

    5. el benâtu : kız çocuklar, kızlar

    6. ve lehum : ve onların

    7. el benûne : erkek çocuklar, oğlanlar




    İmam İskender Ali Mihr : Haydi, onlardan fetva (açıklama) iste: "Kızlar Rabbinin de oğlanlar onların mı?"


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık sor onlara, kızlar Rabbinin de, oğullar onların mı?


    Adem Uğur : Putperestlere sor: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı?


    Ahmed Hulusi : O hâlde sor görüşlerini onlara (o müşriklere): "Kız çocukları Rabbinin, erkek çocukları onların mı?"


    Ahmet Tekin : Putperestlere:
    'Yalnızca oğullar onların çocukları olurken, kızlar mı senin Rabbine ait?' diye sor, cevap iste.


    Ahmet Varol : Şimdi onlara sor: Kızlar senin Rabbinin de erkek çocuklar onların mı?


    Ali Bulaç : Şimdi sen onlara sor: -Kızlar senin Rabbinin, erkek çocuklar onların mı?


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), şimdi Mekke halkına sor: “- Kızlar Rabbinin de, oğullar onların mı?


    Bekir Sadak : Putperestlere sor, kizlar senin Rabbinin de erkekler onlarin mi?


    Celal Yıldırım : (Ey Peygamber!) Putperest müşriklere sor: Kızlar Rabbın'ın, oğlanlar onların mı ?


    Diyanet İşleri (eski) : Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı?


    Diyanet Vakfi : Putperestlere sor: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı?


    Edip Yüksel : Sor onlara, kızları senin Rabbine, erkekleri kendilerine mi ayırıyorlar?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şimdi sor o seninkilere: rabbına kızlar, onlara oğullar öyle mi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi sor o seninkilere: «Kızlar Rabbine, oğullar onlara öyle mi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şimdi sor o seninkilere: «Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed! Putperestlere sor bakalım kızlar Rabb'inin de erkekler onların mı?


    Gültekin Onan : Şimdi sen onlara sor: "Kızlar senin rabbinin, erkek çocuklar onların mı?"


    Hasan Basri Çantay : Şimdi sor (Habîbim) onlara: Her halde kızlar Rabbinin de, oğullar onların mı?!


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Şimdi sor onlara: 'Kızlar Rabbinin de, oğullar onların mı?'


    İbni Kesir : Şimdi sen, onlara sor, kızlar senin Rabbının da, oğlanlar onların mı?


    Muhammed Esed : Şimdi onlardan sana cevap vermelerini iste: senin Rabbinin kızları var da onların (yalnız) erkek çocukları mı var?


    Ömer Nasuhi Bilmen : (149-150) Şimdi onlara sor, «Rabbin için kızlar ve onlar içinse oğullar mı var? Yoksa melekleri dişiler olarak mı yarattık? Onlar da şahitler mi idiler?»


    Ömer Öngüt : Sor onlara: "Kızlar Rabbinin de, oğullar onların mı?"


    Şaban Piriş : Onlara sor, kızlar Allah’ın da, oğlanlar onların mı?


    Suat Yıldırım : Onlara (Mekkelilere) sor bakalım: (hâla şirklerine devam edip) kız evlatları senin Rabbine, erkek evlatları da kendilerine mi isnad edecekler?


    Süleyman Ateş : Şimdi onlara sor: Rabbine kızlar, onlara da oğlanlar mı?


    Tefhim-ul Kuran : Şimdi sen onlara sor: Kızlar senin Rabbinin, erkek çocuklar onların mı?


    Ümit Şimşek : Sor onlara: Kızlar Rabbinin de oğlanlar onların mı?


    Yaşar Nuri Öztürk : Şimdi sor şunlara: "Kızlar Rabbinin de oğlanlar onların mı?"
     


  11. أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ



    Em halaknel melâikete inâsen ve hum şâhidûn(şâhidûne).



    1. em : veya, yoksa

    2. halaknâ : biz halkettik, yarattık

    3. el melâikete : melekler

    4. inâsen : dişiler, dişi olarak

    5. ve hum : ve onlar

    6. şâhidûne : şahit oldular





    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa melekleri, Biz dişi olarak yarattık da onlar şahit mi oldular?


    Diyanet İşleri : Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa melekleri kız halkettik de tanık mıydı onlar?


    Adem Uğur : Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?


    Ahmed Hulusi : Yoksa biz, onlar seyrederken mi melekleri dişiler olarak, yarattık?


    Ahmet Tekin : 'Yoksa onların gözleri önünde, biz melekleri dişi olarak mı, yarattık?'


    Ahmet Varol : Yoksa biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar buna şahit mi oldular?


    Ali Bulaç : Yoksa onlar, şahidlik etmekteyken biz melekleri dişiler olarak mı yarattık?


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa biz, melekleri dişi yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?


    Bekir Sadak : Yoksa melekleri kiz olarak yarattigimizda onlar hazir mi idiler?


    Celal Yıldırım : Yoksa biz melekleri dişiler olarak yaratmışız da onlar şâhidler mi bulunuyorlarmış ?


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler?


    Diyanet Vakfi : Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?


    Edip Yüksel : Yoksa melekleri, onların gözü önünde dişi olarak mı yarattık?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa biz Melâikeyi dişi yaratmışız da onlar şâhid mi bulunuyorlarmış?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa Biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?»


    Fizilal-il Kuran : Yoksa biz melekleri kız olarak yaratırken onlar yanında mıydı?


    Gültekin Onan : Yoksa onlar, şahidlik etmekteyken biz melekleri dişiler olarak mı yarattık?


    Hasan Basri Çantay : Yoksa biz melekleri dişi yaratdık da onlar (buna) şâhid midirler?


    Hayrat Neşriyat : Yoksa melekleri dişiler olarak yarattık da, onlar (buna) şâhid olan kimseler miydi?


    İbni Kesir : Yoksa, Biz, melekleri dişi olarak yarattık da onlar buna şahid miydiler?


    Muhammed Esed : Yoksa melekleri dişi yarattık da o (meleklere ilahlık isnad ede)nler bunu gördüler mi?


    Ömer Nasuhi Bilmen : (149-150) Şimdi onlara sor, «Rabbin için kızlar ve onlar içinse oğullar mı var? Yoksa melekleri dişiler olarak mı yarattık? Onlar da şahitler mi idiler?»


    Ömer Öngüt : "Yoksa biz melekleri dişi olarak yarattık da, onlar o zaman buna şâhit mi idiler?"


    Şaban Piriş : Yoksa bizim melekleri dişi olarak yarattığımıza mı şahitlik ettiler?


    Suat Yıldırım : Yoksa Biz melekleri dişi yaratmışız da onlar buna şahit mi olmuşlar?


    Süleyman Ateş : Yoksa biz melekleri, onların gözleri önünde dişi mi yarattık (ki meleklerin dişi olduğunu söylüyorlar)?


    Tefhim-ul Kuran : Yoksa onlar, şahidlik etmekteyken, biz melekleri dişiler olarak mı yarattık?


    Ümit Şimşek : Veya Biz melekleri dişi yarattık da onlar buna tanık mı oldular?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa biz, melekleri, bunların tanıklık ettikleri bir sırada, dişiler olarak mı yarattık?
     


  12. أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ



    E lâ innehum min ifkihim le yekûlûn(yekûlûne).



    1. e lâ : değil mi

    2. inne-hum : muhakkak, mutlaka onlar

    3. min ifki-him : yalanlarından dolayı

    4. le : gerçekten, kesinlikle

    5. yekûlûne : derler




    İmam İskender Ali Mihr : Yalanlarından dolayı mutlaka (şöyle, şöyle) diyenler kesinlikle onlar değil mi?


    Diyanet İşleri : (151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu” diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Haberin olsun ki şüphe yok, onlar, bu sözü uydurup söylemedeler.


    Adem Uğur : Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar ki;


    Ahmed Hulusi : Dikkat edin, muhakkak ki onlar iftira atarak şöyle derler:


    Ahmet Tekin : Öyle mi? Kesinlikle yalan ve iftiralarından böyle söylüyorlar?'


    Ahmet Varol : İyi bilin ki onlar kendi uydurmalarıyla diyorlar ki:


    Ali Bulaç : Dikkat edin; gerçekten onlar, düzdükleri yalanlardan dolayı derler ki:


    Ali Fikri Yavuz : Haberin olsun ki, onlar, uydurmalarından dolayı şöyle derler:


    Bekir Sadak : (151-15) 2 Dikkat edin; dogrusu onlar yalan uydurup soyluyorlar, «Allah dogurdu» diyorlar. Onlar suphesiz yalancidirlar.


    Celal Yıldırım : (151-152) Haberiniz olsun ki, onlar cidden yalan uydurmalarından, «Allah doğurdu» diyorlar ve gerçekten onlar yalancılardır.


    Diyanet İşleri (eski) : (151-152) Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, 'Allah doğurdu' diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.


    Diyanet Vakfi : (151-152) Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar; «Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.


    Edip Yüksel : Aslında onlar uydurdukları yüzünden diyorlar ki:


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ha!.. onlar şübhesiz ki yalancıdırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ha!.. Onlar şüphesiz uydurdukları iftiralardan dolayı;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (151-152) Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı; «Allah doğurdu» derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.


    Fizilal-il Kuran : Dikkat edin, onlar iftiraları yüzünden diyorlar ki:


    Gültekin Onan : Dikkat edin; gerçekten onlar, düzdükleri yalanlardan dolayı derler ki:


    Hasan Basri Çantay : (151-52) Haberin olsun ki onlar hakıykaten yalan söyleyerek, her halde, «Allah doğurdu» derler! Onlar elbette yalancıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : (151-152) Dikkat edin! Muhakkak ki onlar, iftirâları yüzünden 'Allah doğurdu' diyorlar; şübhe yok ki onlar gerçekten yalancıdırlar.


    İbni Kesir : İyi bilin ki; gerçekten onlar, iftiralarından ötürü şöyle diyorlar:


    Muhammed Esed : Bazı insanlar tamamen sahte ve yalan(a olan temayüllerin)den dolayı,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (151-152) Agâh ol, şüphe yok ki, onlar iftiralarından dolayı elbette derler ki; «Allah doğurdu!» Ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancı kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Dikkat edin! Gerçekten onlar uydurmalarından dolayı diyorlar ki:


    Şaban Piriş : (151-152) Bak, onlar nasıl da uydurarak, “Allah’ın oğlu oldu” diyorlar. Gerçekten onlar yalancıdırlar.


    Suat Yıldırım : (151-152) Haberiniz olsun ki onlar sırf iftira ederek "Allah doğurdu" derler. Onlar yalancıların ta kendileridirler.


    Süleyman Ateş : İyi bilin, onlar iftirâları yüzünden diyorlar ki:


    Tefhim-ul Kuran : Dikkat edin; gerçekten onlar, düzdükleri yalanlardan dolayı derler ki:


    Ümit Şimşek : (151-152) Bilin ki 'Allah çocuk sahibi oldu' demeleri de onların kendi uydurmalarındandır. Hiç şüphe yok ki onlar yalancılardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dikkat edin, onlar, iftiralarının bir eseri olarak mutlaka şöyle diyecekler:
     


  13. وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ



    Veledallâhu ve innehum le kâzibûn(kâzibûne).



    1. veledallâhu (velede allâhu) : Allah doğurdu

    2. ve inne-hum : ve muhakkak onlar

    3. le kâzibûne : kesinlikle yalan söyleyenler





    İmam İskender Ali Mihr : "Allah doğurdu." Muhakkak ki onlar, kesinlikle yalan söyleyenlerdir.


    Diyanet İşleri : (151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu” diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah doğurdu demedeler ve şüphe yok ki onlar, yalancıdır elbet.


    Adem Uğur : Allah doğurdu diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.


    Ahmed Hulusi : "Allâh doğurdu (Allâh'ın oğlu dediler)! Muhakkak ki onlar kesinlikle yalancılardır!"


    Ahmet Tekin : 'Allah babadır, oğlu vardır' diyorlar. Onlar kesinlikle, hâlâ yalanlarına yalan katmaya devam ediyorlar.


    Ahmet Varol : 'Allah doğurdu.' Onlar kesinlikle yalan söylemektedirler.


    Ali Bulaç : "Allah doğurdu." Onlar, hiç şüphesiz, muhakkak yalan söyleyenlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : “- Allah doğurdu.” Mühahakkak ki onlar (sözlerinde) yalancıdırlar.


    Bekir Sadak : (151-15) 2 Dikkat edin; dogrusu onlar yalan uydurup soyluyorlar, «Allah dogurdu» diyorlar. Onlar suphesiz yalancidirlar.


    Celal Yıldırım : (151-152) Haberiniz olsun ki, onlar cidden yalan uydurmalarından, «Allah doğurdu» diyorlar ve gerçekten onlar yalancılardır.


    Diyanet İşleri (eski) : (151-152) Dikkat edin; doğrusu onlar yalan uydurup söylüyorlar, 'Allah doğurdu' diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.


    Diyanet Vakfi : (151-152) Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar; «Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.


    Edip Yüksel : 'ALLAH doğurdu.' Onlar yalancıdırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Allah doğurdu» derler ve elbette bunlar yalancıdırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah doğurdu, derler. Ve bunlar gerçekten yalancıdırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (151-152) Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı; «Allah doğurdu» derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.


    Fizilal-il Kuran : Allah doğurdu onlar elbette yalancıdırlar.


    Gültekin Onan : "Tanrı doğurdu." Onlar, hiç şüphesiz, muhakkak yalan söyleyenlerdir.


    Hasan Basri Çantay : (151-52) Haberin olsun ki onlar hakıykaten yalan söyleyerek, her halde, «Allah doğurdu» derler! Onlar elbette yalancıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : (151-152) Dikkat edin! Muhakkak ki onlar, iftirâları yüzünden 'Allah doğurdu' diyorlar; şübhe yok ki onlar gerçekten yalancıdırlar.


    İbni Kesir : Allah doğurdu. Hiç şüphesiz onlar yalancılardır.


    Muhammed Esed : "Allah (bir erkek çocuk) doğurdu" diyorlar; onlar elbette yalan söylüyorlar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : (151-152) Agâh ol, şüphe yok ki, onlar iftiralarından dolayı elbette derler ki; «Allah doğurdu!» Ve şüphe yok ki, onlar elbette yalancı kimselerdir.


    Ömer Öngüt : "Allah doğurdu. " Hiç şüphesiz ki onlar yalancıdırlar.


    Şaban Piriş : (151-152) Bak, onlar nasıl da uydurarak, “Allah’ın oğlu oldu” diyorlar. Gerçekten onlar yalancıdırlar.


    Suat Yıldırım : (151-152) Haberiniz olsun ki onlar sırf iftira ederek "Allah doğurdu" derler. Onlar yalancıların ta kendileridirler.


    Süleyman Ateş : "Allâh doğurdu." Onlar elbette yalancıdırlar.


    Tefhim-ul Kuran : «Allah doğurdu.» Onlar, hiç şüphesiz, muhakkak yalan söyleyenlerdir.


    Ümit Şimşek : (151-152) Bilin ki 'Allah çocuk sahibi oldu' demeleri de onların kendi uydurmalarındandır. Hiç şüphe yok ki onlar yalancılardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah doğurdu!" Vallahi onlar yalancıdırlar.
     


  14. أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ



    Astafel benâti alel benîn(benîne).



    1. astafe : seçti, tercih etti

    2. el benâti : kız çocukları, kızlar

    3. alâ el benîne : erkek çocuklarına, oğlanlara





    İmam İskender Ali Mihr : (Allah), kızları oğlanlara tercih (mi) etti?


    Diyanet İşleri : Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Oğulları bırakmış da kızları mı seçmiş?


    Adem Uğur : Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!


    Ahmed Hulusi : (Allâh) kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Ahmet Tekin : Allah kızları oğullara tercih mi etmiş?'


    Ahmet Varol : O (Allah), kızları oğlanlara tercih mi etti?


    Ali Bulaç : (Allah,) Kızları, erkek çocuklara tercih mi etmiş?


    Ali Fikri Yavuz : (Yoksa Allah), kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Bekir Sadak : Allah kizlari, ogullara tercih mi etmis?


    Celal Yıldırım : (Hâşâ Allah), kızları oğullara tercîh etmiş, öyle mi ?


    Diyanet İşleri (eski) : Allah kızları, oğullara tercih mi etmiş?


    Diyanet Vakfi : Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!


    Edip Yüksel : Kızları erkeklere mi tercih etti?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Fizilal-il Kuran : Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Gültekin Onan : (Tanrı,) Kızları, erkek çocuklara tercih mi etmiş?


    Hasan Basri Çantay : Kızları oğullara tercih mi etmiş O?!


    Hayrat Neşriyat : (O,) kızları oğullara tercih mi etmiş?


    İbni Kesir : Kızları, oğullara tercih mi etmiş?


    Muhammed Esed : "O, kızları oğlanlara tercih etmiştir!" (sözleri de yalandır.)


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kızları oğullar üzerine tercih mi etmiş?


    Ömer Öngüt : Allah kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Şaban Piriş : (Güya) Allah, kızları erkeklere tercih etmiş.


    Suat Yıldırım : Allah kızları oğullara tercih mi etmiş?


    Süleyman Ateş : (Allâh) Kızları seçip oğlanlara tercih mi etmiş?


    Tefhim-ul Kuran : (Allah,) Kızları, erkek çocuklara tercih mi etmiş?


    Ümit Şimşek : Allah kızları erkek çocuklara tercih mi etti?


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah, kızları oğlanlara tercih mi etmiş?
     


  15. مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ



    Mâ lekum, keyfe tahkumûn(tahkumûne).



    1. mâ : ne

    2. lekum : size

    3. keyfe : nasıl

    4. tahkumûne : hüküm veriyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Size ne oluyor? Nasıl (böyle) hüküm veriyorsunuz?


    Diyanet İşleri : Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ne oluyor size, nasıl da hükmediyorsunuz?


    Adem Uğur : Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?


    Ahmed Hulusi : Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Ahmet Tekin : Bir bildiğiniz mi var? Nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Ahmet Varol : Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz!


    Ali Bulaç : Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Ali Fikri Yavuz : Ne oluyor size, nasıl (bu kadar kötü) hüküm veriyorsunuz?


    Bekir Sadak : Ne oluyorsunuz? Ne bicim hukmediyorsunuz?


    Celal Yıldırım : Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz ?!


    Diyanet İşleri (eski) : Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?


    Diyanet Vakfi : (154-156) Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Edip Yüksel : Size ne oldu, nasıl karar veriyorsunuz?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nah sizlere! nasıl hukmediyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nah sizlere! Nasıl hükmediyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?


    Fizilal-il Kuran : Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?


    Gültekin Onan : Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Hasan Basri Çantay : Ne oluyor size? (Buna) nasıl hükmediyorsunuz?


    Hayrat Neşriyat : Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?


    İbni Kesir : Ne oluyor size, nasıl hükmediyorsunuz?


    Muhammed Esed : Ne oluyor size, ne biçim karar veriyorsunuz?


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?»


    Ömer Öngüt : Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Şaban Piriş : Size ne oluyor? Nasıl hüküm verebiliyorsunuz?


    Suat Yıldırım : Ne olmuş size, aklınızı mı kaybettiniz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz öyle!


    Süleyman Ateş : Size ne oldu, nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Tefhim-ul Kuran : Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?


    Ümit Şimşek : Ne oluyor size? Nasıl böyle bir yargıya varıyorsunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Ne oluyor size, o nasıl hüküm veriyorsunuz?
     



  16. أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ



    Em lekum sultânun mubîn(mubînun).



    1. em : yoksa, veya

    2. lekum : sizin, sizin var

    3. sultânun : sultan, delil

    4. mubînun : apaçık





    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa sizin apaçık bir sultanınız (deliliniz) mi var?


    Diyanet İşleri : Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?


    Adem Uğur : Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Ahmed Hulusi : Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?


    Ahmet Tekin : Yoksa sizin elinizde açık açık bir fermanınız mı var?


    Ahmet Varol : Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Ali Bulaç : Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, sizin (gökten inen) açık bir hüccetiniz, (kitabınız) mı var?


    Bekir Sadak : Yoksa apacik bir deliliniz mi var?


    Celal Yıldırım : Yoksa sizin açık bir belge ve deliliniz mi var ?


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?


    Diyanet Vakfi : (154-156) Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Edip Yüksel : Yoksa apaçık bir delile mi sahipsiniz?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa sizin için açık bir ferman mı var?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa sizin için açık bir ferman mı var ?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa sizin için açık bir delil mi var?


    Fizilal-il Kuran : Yoksa sizin açık deliliniz mi var?


    Gültekin Onan : Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?


    Hasan Basri Çantay : Yoksa (elinizde) açık bir hüccetiniz mi var?


    Hayrat Neşriyat : Yoksa sizin apaçık bir delîliniz mi var?


    İbni Kesir : Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?


    Muhammed Esed : Yoksa (iddialarınızı doğrulayacak) açık bir deliliniz mi var?


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Yoksa sizin için apaçık bir hüccet mi var?»


    Ömer Öngüt : Yoksa sizin açıkça bir deliliniz mi var?


    Şaban Piriş : Yoksa sizin çok açık bir belgeniz mi var?


    Suat Yıldırım : Ne o, yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Süleyman Ateş : Yoksa sizin, (meleklerin, Allâh'ın kızları oldukları hakkında) açık bir deliliniz mi var?


    Tefhim-ul Kuran : Yoksa sizin apaçık olan ispatlı bir deliliniz mi var?


    Ümit Şimşek : Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa apaçık bir kanıtınız mı var?
     


  17. أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُّبِينٌ



    Em lekum sultânun mubîn(mubînun).



    1. em : yoksa, veya

    2. lekum : sizin, sizin var

    3. sultânun : sultan, delil

    4. mubînun : apaçık




    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa sizin apaçık bir sultanınız (deliliniz) mi var?


    Diyanet İşleri : Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?


    Adem Uğur : Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Ahmed Hulusi : Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?


    Ahmet Tekin : Yoksa sizin elinizde açık açık bir fermanınız mı var?


    Ahmet Varol : Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Ali Bulaç : Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, sizin (gökten inen) açık bir hüccetiniz, (kitabınız) mı var?


    Bekir Sadak : Yoksa apacik bir deliliniz mi var?


    Celal Yıldırım : Yoksa sizin açık bir belge ve deliliniz mi var ?


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa apaçık bir deliliniz mi var?


    Diyanet Vakfi : (154-156) Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Edip Yüksel : Yoksa apaçık bir delile mi sahipsiniz?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa sizin için açık bir ferman mı var?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa sizin için açık bir ferman mı var ?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa sizin için açık bir delil mi var?


    Fizilal-il Kuran : Yoksa sizin açık deliliniz mi var?


    Gültekin Onan : Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var?


    Hasan Basri Çantay : Yoksa (elinizde) açık bir hüccetiniz mi var?


    Hayrat Neşriyat : Yoksa sizin apaçık bir delîliniz mi var?


    İbni Kesir : Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?


    Muhammed Esed : Yoksa (iddialarınızı doğrulayacak) açık bir deliliniz mi var?


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Yoksa sizin için apaçık bir hüccet mi var?»


    Ömer Öngüt : Yoksa sizin açıkça bir deliliniz mi var?


    Şaban Piriş : Yoksa sizin çok açık bir belgeniz mi var?


    Suat Yıldırım : Ne o, yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?


    Süleyman Ateş : Yoksa sizin, (meleklerin, Allâh'ın kızları oldukları hakkında) açık bir deliliniz mi var?


    Tefhim-ul Kuran : Yoksa sizin apaçık olan ispatlı bir deliliniz mi var?


    Ümit Şimşek : Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa apaçık bir kanıtınız mı var?
     


  18. فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ



    Fe’tû bi kitâbikum in kuntum sâdikîn(sâdikîne).



    1. fe'tû : o taktirde getirin

    2. bi kitâbi-kum : (sizin) kitabınızı

    3. in kuntum : eğer siz iseniz

    4. sâdikîne : sadıklar, doğru söyleyenler




    İmam İskender Ali Mihr : Eğer siz sadıklardansanız, o taktirde kitabınızı getirin.


    Diyanet İşleri : Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.


    Adem Uğur : Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!


    Ahmed Hulusi : Eğer doğru söylüyorsanız bildiğinizi koyun ortaya!


    Ahmet Tekin : Doğru söylüyorsanız, kitabınızı getirin.


    Ahmet Varol : Eğer doğru söyleyenlerseniz kitabınızı getirin.


    Ali Bulaç : Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı.


    Ali Fikri Yavuz : Doğru söyliyenlerseniz, getirin kitabınızı...


    Bekir Sadak : Dogru sozlulerden iseniz, kitabinizi getirin bakalim.


    Celal Yıldırım : Doğru kişilerden iseniz haydi kitabınızı getirin (de göreyim).


    Diyanet İşleri (eski) : Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin bakalım.


    Diyanet Vakfi : Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!


    Edip Yüksel : Doğruysanız kitabınızı getirin.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O halde getirin kitabınızı sadıksanız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O halde getirin kitabınızı doğru söylüyorsanız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.


    Fizilal-il Kuran : Eğer doğru iseniz kitabınızı getirin.


    Gültekin Onan : Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı.


    Hasan Basri Çantay : Öyle ise, eğer (davanızda) doğru söyleyenlerseniz, getirin kitabınızı.


    Hayrat Neşriyat : Öyle ise (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, kitâbınızı getirin!


    İbni Kesir : Eğer sadıklardan iseniz kitabınızı getirin.


    Muhammed Esed : Eğer doğru söylüyorsanız, kendi kitabınızı getirin!


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Haydi, eğer siz sâdıklar iseniz kitabınızı getiriveriniz.»


    Ömer Öngüt : Eğer doğru sözlü iseniz kitabınızı getirin!


    Şaban Piriş : Eğer doğru söylüyorsanız, haydi kitabınızı getirin.


    Suat Yıldırım : Eğer iddianızda tutarlı iseniz getirin o kitabınızı!


    Süleyman Ateş : Eğer doğru iseniz Kitabınızı getirin.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer doğru söyleyenler iseniz, öyleyse getirin kitabınızı.


    Ümit Şimşek : Eğer doğru söylüyorsanız, getirin kitabınızı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer doğru sözlülerseniz, hadi getirin kitabınızı!
     


  19. وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ



    Ve cealû beynehu ve beynel cinneti nesebâ(neseben), ve lekad alimetil cinnetu innehum le muhdarûn(muhdarûne).



    1. ve cealû : ve kıldılar

    2. beyne-hu : onun arasında

    3. ve beyne : ve arasında

    4. el cinneti : cinler

    5. neseben : neseb, soybağı

    6. ve lekad : ve andolsun

    7. alimet : bildi

    8. el cinnetu : cinler

    9. inne-hum : muhakkak ki onlar

    10. le : elbette, mutlaka

    11. muhdarûne : hazır bulundurulacak olanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah ile cinler arasında neseb (soybağı) kıldılar (uydurdular). Ve andolsun ki cinler, (cehennemde) mutlaka hazır bulundurulacaklarını biliyorlardı.


    Diyanet İşleri : Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah’ın huzuruna getirileceklerini bilirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onunla cinler arasında bir akrabalık uydurmadalar ve andolsun ki cinler de onun tapısına götürüleceklerini, orada hazır bulunacaklarını bilmişlerdir.


    Adem Uğur : Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.


    Ahmed Hulusi : O'nunla (Allâh ile) cinler (normal insan duyularının algılayamadığı bilinçli varlıklar) arasında bir bağ oluşturdular! (Onlara Allâh dûnunda tanrısallık atfettiler). . . Andolsun cinler de bilir ki, muhakkak onlar muhdarîndir (zorunlu olarak huzurda hazır tutulacaklardır)!


    Ahmet Tekin : Allah ile görünmeyen varlıklar, melekler ve cinler arasında da bir hısımlık, bir akrabalık uydurdular. Andolsun melekler ile cinler de, onların hesap yerine ihzarlı getirileceklerini bilirler.


    Ahmet Varol : Onlar O'nunla cinler arasında bir soy bağı kurdular. Oysa andolsun ki, cinler de onların (azaba) getirileceklerini bilmişlerdir.


    Ali Bulaç : Onlar, kendisiyle (Allah ile) cinler arasında bir soy bağı kurdular. Oysa andolsun, cinler de onların gerçekten (azab için getirilip) hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de Mekke kâfirleri, Allah ile cinler (melekler) arasında tuttular bir hısımlık uydurdular. Gerçekten cinler bilirler ki, onlar yakalanıb cehenneme götürüleceklerdir.


    Bekir Sadak : Allah'la cinler arasinda da bir soy bagi icadettiler. And olsun ki, cinler de, kendilerinin hesap yerine goturuleceklerini bilirler.


    Celal Yıldırım : Bunlar, Allah ile cinler arasında bir de hısımlık uydurdular. Halbuki cinler de onların mutlaka azaba hazır duruma getirileceklerini bilmektedirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'la cinler (melekler) arasında da bir soy bağı icadettiler. And olsun ki, cinler de, kendilerinin (bunu söyleyenlerin) hesap yerine götürüleceklerini bilirler.


    Diyanet Vakfi : Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.


    Edip Yüksel : Hatta O'nunla cinler arasında bir akrabalık uydurdular. Halbuki cinler sorguya çekileceklerini bilirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de onunla Cinler beyninde bir neseb uydururlar. Celâlim hakkı için Cinler bilirler ki onlar ihzar olunacaklardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular. Andolsun cinler bilirler ki onlar huzura celbedileceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.


    Fizilal-il Kuran : Allah'la cinler arasında soy bağı uydurdular. Andolsun cinler de, kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.


    Gültekin Onan : Onlar, kendisiyle (Tanrı ile) cinler arasında bir soy bağı kurdular. Oysa andolsun, cinler de onların gerçekten (azab için getirilip) hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.


    Hasan Basri Çantay : Bir de Onunla cinler arasında bir hısımlık uydurdular. Andolsun ki bizzat cinler dahi onların behemehal (cehenneme) ihzaaren getirileceklerini (pek iyi) bilmiş (ler) dir.


    Hayrat Neşriyat : Bir de (Allah’ın) kendisi ile cinler arasında bir neseb (bağı) uydurdular. And olsun cinler de bilirler ki, gerçekten onlar (bu sözü uyduranlar) elbette (o gün Cehennemde) hazır bulundurulacak olan kimselerdir.


    İbni Kesir : O'nunla cinnler arasında bir neseb bağı uydurdular. Andolsun ki; cinnler de, onların götürüleceklerini bilmektedirler.


    Muhammed Esed : Bazıları da Allah ile bütün görünmez varlık türleri arasında bir yakınlık uydurdular; oysa bu görünmez varlıklar (da) pekala bilir ki, onlar, (bu şekilde Allah'a isnadda bulunanlar,) mutlaka (Hesap Günü O'nun huzurunda) yargılanacaklardır:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve bir de O'nunla cinler arasında bir neseb (iddiasında) bulundular. Andolsun ki, cinler bilmişlerdir ki, elbette onlar (cehenneme) ihzar edilmiş kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Bir de O'nunla cinler arasında bir nesep bağı uydurdular. Andolsun ki cinler de bilirler ki, onlar götürüleceklerdir.


    Şaban Piriş : Allah ile cinler arasında bir soy bağı icat ettiler. Cinler de elbette hesaba çekilebileceklerini biliyorlar.


    Suat Yıldırım : Bir de tutup Allah ile melekler arasında bir soy bağı uydurdular! Ama o melekler, bunu iddia eden müşriklerin yargılanıp cehenneme tıkılacaklarını pek iyi bilirler.


    Süleyman Ateş : Allâh ile cinler arasında bir nesep, (bir soy bağlantısı) uydurdular. Oysa cinler de kendilerinin (yüce divâna) getirileceklerini bilmişlerdir.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, kendisiyle (Allah ile) cinler arasında da bir soy bağı kurdular. Oysa andolsun, cinler de onların gerçekten (azab için getirilip) hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.


    Ümit Şimşek : Bir de Allah ile cinler arasında nesep bağı uydurdular. Oysa cinler de biliyor ki, onlar toplanıp Allah'ın huzuruna sevk edileceklerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'la cinler arasında bir nesep oluşturdular. Yemin olsun, cinler de bilmiştir kendilerinin Allah huzuruna mutlaka getirileceklerini/cinler de bilmiştir, bunların Allah'ın huzuruna mutlaka çıkarılacaklarını.
     


  20. سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ



    Subhânallâhi ammâ yasifûn(yasifûne).



    1. subhâne : sübhan, münezzeh

    2. allâhi : Allah

    3. ammâ (an mâ) : şey(ler)den

    4. yasifûne : vasıflandırıyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Allah, onların vasıflandırmalarından (zanlarından) Sübhan'dır (münezzehtir).


    Diyanet İşleri : Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yücedir, münezzehtir vasfettiklerinden.


    Adem Uğur : Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.


    Ahmed Hulusi : Allâh onların vasıflandırmalarından münezzehtir!


    Ahmet Tekin : Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir, yücedir.


    Ahmet Varol : Allah onların nitelemelerinden münezzehtir.


    Ali Bulaç : Onların nitelendirdiklerinden Allah yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, onların isnad ettikleri bütün noksan vasıflardan münezzehtir.


    Bekir Sadak : Allah onlarin vasiflandirmalarindan munezzehtir.


    Celal Yıldırım : Allah, onların iddia ve isnad ettikleri sıfatlardan yücedir, münezzehtir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah onların vasıflandırmalarından münezzehtir.


    Diyanet Vakfi : Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.


    Edip Yüksel : ALLAH onları yakıştırmalarından çok Yücedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Münezzeh sübhan o Allah onların isnad ettikleri vasıflardan


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.


    Fizilal-il Kuran : Haşa! Allah, onların taktıkları sıfatlardan münezzehtir.


    Gültekin Onan : Onların nitelendirdiklerinden Tanrı yücedir.


    Hasan Basri Çantay : Allah, onların isnâd edegeldiklerinden yücedir, münezzehdir.


    Hayrat Neşriyat : Allah, (onların) vasıflandırmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!


    İbni Kesir : Allah, onların nitelendirdiklerinden münezzehtir.


    Muhammed Esed : (çünkü) Allah, insanların geliştirdiği her türlü tasavvurun üstünde, sonsuz yüceliktedir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah Teâlâ, onların tavsif ettiklerinden münezzehtir.


    Ömer Öngüt : Allah onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.


    Şaban Piriş : Allah, onların vasıflandırdıkları şeylerden uzaktır.


    Suat Yıldırım : Ve şöyle derler: "Allah onların iddia ettikleri şeylerden münezzehtir, çok yücedir."


    Süleyman Ateş : Hâşâ Allâh, onların taktıkları sıfatlardan (münezzehtir), yücedir.


    Tefhim-ul Kuran : Onların nitelendirmekte olduklarından Allah yücedir.


    Ümit Şimşek : Onların yakıştırdıkları şeylerden Allah münezzehtir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah arınmıştır bunların nitelemelerinden.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş