Kuran-ı Kerim SÂFFÂT Suresi Türkçe Meali Kuran-ı Kerim Tüm Türkçe Meal, SÂFFÂT Suresinin Arapça yazı

goktepeli26 13 Haz 2013



  1. وَالصَّافَّاتِ صَفًّا


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]






    Ves sâffati saffâ(saffen).




    1. ve : ve andolsun, yemin olsun

    2. es sâffâti : saflar halinde duranlar, saf bağlayanlar

    3. saffen : saflar halinde, saf bağlayarak




    İmam İskender Ali Mihr : Ve saf bağlayarak (huşû ile Allah'ın huzurunda) saf halinde bulunanlara andolsun.


    Diyanet İşleri : (1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah’ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun saf saf dizilenlere.


    Adem Uğur : Saf saf dizilenlere,


    Ahmed Hulusi : Andolsun o saflar olarak dizilenlere (boyutları oluşturan kuvvelere).


    Ahmet Tekin : Sâf sâf dizilip emir bekleyenlere, sâf sâf dizip emir bekletenlere andolsun.


    Ahmet Varol : Andolsun saflar halinde dizilenlere,


    Ali Bulaç : Saflar halinde dizilenlere andolsun,


    Ali Fikri Yavuz : And olsun, o saf bağlayıp duranlara (meleklere),


    Bekir Sadak : (1-5) Sira sira duran ve onlerindekini surdukce suren ve Allah'i andikca anan meleklere and olsun ki, sizin Tanriniz birdir; goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin Rabbidir.


    Celal Yıldırım : And olsun saf saf dizilenlere.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-5) Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.


    Edip Yüksel : And olsun sıralar halinde dizenlere,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kasem olsun ol kuvvetlere, o saf dizip de duranlara


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun o kuvvetlere, o saf bağlayıp duranlara.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun o saf bağlayıp duranlara.


    Fizilal-il Kuran : Andolsun sıra sıra duranlara


    Gültekin Onan : Saflar halinde dizilenlere andolsun,


    Hasan Basri Çantay : (1-2-3) Saflar bağlayıb duranlara, sevk (-u idare) ve (men'-u) zecredenlere, zikir okuyanlara yemîn ederim ki,


    Hayrat Neşriyat : And olsun (ibâdet için) sâffât olan (saf saf dizilen meleklere, mü’minlere, âlimlere, mücâhid)lere!


    İbni Kesir : Andolsun; saf bağlayıp duranlara.


    Muhammed Esed : Düşün sıra sıra dizilmiş bu (mesajlar)ı,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (1-2) (İbadet için) Saflar bağlayanlar hakkı için. (Fenalıklardan) Nehy ve men edenler hakkı için.


    Ömer Öngüt : Andolsun saf saf dizilenlere!


    Şaban Piriş : Andolsun sıra sıra dizilenlere.


    Suat Yıldırım : Yemin ederim o saf saf dizilenlere,


    Süleyman Ateş : Andolsun o sıra sıra dizilenlere,


    Tefhim-ul Kuran : Saflar halinde dizilenlere andolsun,


    Ümit Şimşek : And olsun saf saf dizilenlere.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun o saf bağlayıp dizilenlere/o saflar tutturup sıraya dizilenlere/o kanatlarını açıp toplayarak uçanlara,




    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا



    Fez zâcirâti zecrâ(zecran).



    1. fe : ve de

    2. ez zâcirâti : zecredenler, sevkedenler, koruyanlar, kuvvet kullananlar

    3. zecran : toplayarak, sevkederek, koruyarak





    İmam İskender Ali Mihr : Toplayıp sevkedenlere (sağ ve sol kanat velîlerine).


    Diyanet İşleri : (1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah’ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Halkı kötülükten menedenlere.


    Adem Uğur : O haykırıp sürenlere,


    Ahmed Hulusi : O (Allâh'tan engelleyici - perdeleyici faktörleri) şiddetle defedenlere.


    Ahmet Tekin : Emirler yağdırarak sevk ve idare edenlere, iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayanlara andolsun.


    Ahmet Varol : Haykırarak sürükleyenlere,


    Ali Bulaç : Haykırıp sürükleyenlere,


    Ali Fikri Yavuz : O (bulutları) sevk ve idare edenlere,


    Bekir Sadak : (1-5) Sira sira duran ve onlerindekini surdukce suren ve Allah'i andikca anan meleklere and olsun ki, sizin Tanriniz birdir; goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin Rabbidir.


    Celal Yıldırım : Sürükleyip götürenlere, vazgeçirip alıkoyanlara.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-5) Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.


    Edip Yüksel : İtekleyip sürenlere,


    Elmalılı Hamdi Yazır : O haykırıp da sürenlere


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : o haykırıp da sürenlere


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O haykırıp da sürenlere.


    Fizilal-il Kuran : Önlerindekini sürdükçe sürenlere


    Gültekin Onan : Haykırıp sürükleyenlere,


    Hasan Basri Çantay : (1-2-3) Saflar bağlayıb duranlara, sevk (-u idare) ve (men'-u) zecredenlere, zikir okuyanlara yemîn ederim ki,


    Hayrat Neşriyat : Ve (başkalarını da) sevk ederek idâre (ve haykırarak men') edenlere!


    İbni Kesir : Haykırıp sürenlere.


    Muhammed Esed : ve bir vazgeçme çağrısı ile (kötülüklerden) alıkoymasını,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (1-2) (İbadet için) Saflar bağlayanlar hakkı için. (Fenalıklardan) Nehy ve men edenler hakkı için.


    Ömer Öngüt : Önlerindekini sürdükçe sürenlere!


    Şaban Piriş : Alıkoyup... Engelleyenlere...


    Suat Yıldırım : Sevk-u idare edip menedenlere,


    Süleyman Ateş : Bağırıp sürenlere,


    Tefhim-ul Kuran : Haykırıp sürükleyenlere,


    Ümit Şimşek : Sürüp sevk edenlere.


    Yaşar Nuri Öztürk : O haykırarak sevk edenlere/o göğüs gererek durduranlara,
     


  3. فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا



    Fet tâliyâti zikrâ(zikran).



    1. fe : ve, ve de

    2. et tâliyâti : tilâvet edenler, okuyanlar

    3. zikran : zikrederek





    İmam İskender Ali Mihr : Zikrederek (Kur'ân) tilâvet edenlere (okuyanlara) (andolsun).


    Diyanet İşleri : (1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah’ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kur'ân okuyanlara.


    Adem Uğur : Ve o zikir okuyanlara,


    Ahmed Hulusi : O zikir (hatırlatıcıyı) okuyanlara.


    Ahmet Tekin : Övünç kaynağı Kur’ân’ı okuyanlara, uygulayanlara, zikir meclislerinde bulunanlara öğüt verenlere andolsun.


    Ahmet Varol : Zikri okuyanlara,


    Ali Bulaç : Zikir okuyanlara,


    Ali Fikri Yavuz : O Kur’an okuyanlara...


    Bekir Sadak : (1-5) Sira sira duran ve onlerindekini surdukce suren ve Allah'i andikca anan meleklere and olsun ki, sizin Tanriniz birdir; goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin Rabbidir.


    Celal Yıldırım : Kitap okuyanlara.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-5) Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.


    Edip Yüksel : Ve mesajı okuyanlara...


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o yolda zikr okuyanlara


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ve o yolda (Allah'ın) uyarı(sını) okuyanlara ki,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve o yolda zikir okuyanlara.


    Fizilal-il Kuran : Zikir okuyanlara


    Gültekin Onan : Zikir okuyanlara,


    Hasan Basri Çantay : (1-2-3) Saflar bağlayıb duranlara, sevk (-u idare) ve (men'-u) zecredenlere, zikir okuyanlara yemîn ederim ki,


    Hayrat Neşriyat : Hem zikir (Kur’ân) okuyanlara! (And olsun!)


    İbni Kesir : Zikir okumakta olanlara.


    Muhammed Esed : ve (bütün dünyaya) bir öğüt ve uyarıda bulunmasını:


    Ömer Nasuhi Bilmen : (3-4) Kur'an'ı tilâvet edenler hakkı için. Şüphe yok ki, sizin ilahınız birdir.


    Ömer Öngüt : Zikir okuyanlara!


    Şaban Piriş : Ögüt dinleyenlere...


    Suat Yıldırım : Kitap okuyanlara ki


    Süleyman Ateş : Zikir okuyanlara,


    Tefhim-ul Kuran : Zikir okumakta olanlara,


    Ümit Şimşek : Zikri okuyanlara.


    Yaşar Nuri Öztürk : O Zikir okuyanlara,
     


  4. إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ



    İnne ilâhekum le vâhıd(vâhıdun).



    1. inne : muhakkak

    2. ilâhe-kum : sizin ilâhınız

    3. le : muhakkak, elbette

    4. vâhıdun : tektir, birdir




    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki sizin İlâhınız, mutlaka Tek'tir.


    Diyanet İ؛leri : (1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah’ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki mâbûdunuz birdir.


    Adem Uًur : Yemin ederim ki, ilâh‎n‎z birdir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki sizin tanr‎n‎z (olarak dü‏ündüًünüz) Vahid'dir!


    Ahmet Tekin : Tanr‎n‎z, ilâh‎n‎z birdir.


    Ahmet Varol : Muhakkak ki sizin ilâh‎n‎z birdir.


    Ali Bulaç : Tart‎‏mas‎z, sizin ilah‎n‎z gerçekten birdir.


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak ki فlâh‎n‎z birdir.


    Bekir Sadak : (1-5) Sira sira duran ve onlerindekini surdukce suren ve Allah'i andikca anan meleklere and olsun ki, sizin Tanriniz birdir; goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin Rabbidir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Muhakkak sizin Tanr‎n‎z Bir' dir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (1-5) S‎ra S‎ra duran ve ِnlerindekini sürdükçe süren ve Allah'‎ and‎kça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanr‎n‎z birdir; gِklerin, yerin ve ikisi aras‎nda bulunanlar‎n -doًular‎n da- Rabbidir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Saf saf dizilmi‏lere, toplay‎p sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâh‎n‎z birdir.


    Edip Yüksel : Ki sizin Tanr‎n‎z birdir.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ki ilâh‎n‎z birdir sizin


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : ilah‎n‎z birdir sizin.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Ki sizin ilâh‎n‎z birdir.


    Fizilal-il Kuran : Ki, ilah‎n‎z birdir.


    Gültekin Onan : Tart‎‏mas‎z, sizin tanr‎n‎z gerçekten birdir.


    Hasan Basri اantay : Gerçek, sizin Tanr‎n‎z hakîkaten birdir.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki sizin فlâh‎n‎z, gerçekten tektir.


    فbni Kesir : Ki, sizin ilah‎n‎z muhakkak ki bir tektir.


    Muhammed Esed : قüphe yok ki sizin فlah‎n‎z Tek'tir,


    ضmer Nasuhi Bilmen : (3-4) Kur'an'‎ tilâvet edenler hakk‎ için. قüphe yok ki, sizin ilah‎n‎z birdir.


    ضmer ضngüt : قüphe yok ki sizin ilâh‎n‎z bir tektir.


    قaban Piri‏ : فlah‎n‎z, sadece birdir!


    Suat Y‎ld‎r‎m : Sizin ilah‎n‎z bir tek فlaht‎r.


    Süleyman Ate‏ : Ki Tanr‎n‎z, birdir.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç tart‎‏mas‎z, sizin ilah‎n‎z gerçekten birdir.


    ـmit قim‏ek : Tanr‎n‎z tek bir Tanr‎d‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ki sizin ilah‎n‎z hiç ku‏kusuz bir ve tektir.
     


  5. رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ



    Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ ve rabbul meşârık(meşârıkı).



    1. rabbu : Rab

    2. es semâvâti : semalar, gökler

    3. ve el ardı : ve yeryüzü

    4. ve mâ beyne-humâ : ve ikisi arasındakiler

    5. ve rabbu : ve Rab

    6. el meşârıkı : şarklar, doğular





    İmam İskender Ali Mihr : Göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbidir. Ve doğuların (da) Rabbidir.


    Diyanet İşleri : O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbidir göklerin ve yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin ve Rabbidir doğuların.


    Adem Uğur : O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.


    Ahmed Hulusi : Semâların, arzın ve ikisi arasında olanların Rabbidir (Esmâ'sıyla açığa çıkaranı) ve doğu(ş)ların (açığa çıkacakların) da Rabbidir!


    Ahmet Tekin : O, göklerin, yerin, ikisi arasındaki varlıkların ve imkânların yaratıcısı, düzeninin hâkimi, Rabbidir, güneşin doğduğu (ve battığı) yerlerin Rabbidir.


    Ahmet Varol : (O) göklerin, yerin ve bu ikisinin arasındakilerin Rabbidir. Doğuların Rabbidir.


    Ali Bulaç : Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi'dir, doğuların da Rabbi'dir.


    Ali Fikri Yavuz : O, göklerle yerin ve aralarındakilerin Rabbi’dir. Güneşin doğduğu yerlerin de Rabbi’dir.


    Bekir Sadak : (1-5) Sira sira duran ve onlerindekini surdukce suren ve Allah'i andikca anan meleklere and olsun ki, sizin Tanriniz birdir; goklerin, yerin ve ikisi arasinda bulunanlarin Rabbidir.


    Celal Yıldırım : Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbı'dır; doğuların da Rabbı'dır.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-5) Sıra Sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah'ı andıkça anan meleklere and olsun ki, sizin Tanrınız birdir; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların -doğuların da- Rabbidir.


    Diyanet Vakfi : O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.


    Edip Yüksel : Göklerin, yerin ve her ikisinin arasında bulunanların Rabbidir, doğuların Rabbidir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hep o Göklerin Yerin ve aralarındakilerin rabbı ve bütün meşrıkların rabbı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi ve bütün doğuların Rabbidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, bütün doğuların da Rabbidir.


    Fizilal-il Kuran : Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabb'idir. Doğuların da Rabb'idir.


    Gültekin Onan : Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların rabbidir, doğuların da rabbidir.


    Hasan Basri Çantay : (O), göklerin ve yerin ve bunlar arasında ne varsa hepsinin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir O.


    Hayrat Neşriyat : Göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir; doğuların da Rabbidir.


    İbni Kesir : Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbıdır. Ve doğruların da Rabbıdır.


    Muhammed Esed : göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi; bütün gündoğumu noktalarının Rabbi!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (O) göklerin ve yerin, bunların arasındakilerin Rabbidir ve maşrıkların Rabbidir.


    Ömer Öngüt : Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların da Rabbidir, doğuların da Rabbidir.


    Şaban Piriş : O, göklerin, yerin ve arasındakilerin Rabb’idir. O, doğuların da Rabbidir.


    Suat Yıldırım : O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasında olan bütün varlıkların, hem de Güneş’in bütün doğuş yerlerinin Rabbidir.


    Süleyman Ateş : Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların Rabbi, doğuların da Rabbidir.


    Tefhim-ul Kuran : Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi'dir, doğuların da Rabbi'dir.


    Ümit Şimşek : O göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi ve doğuların Rabbidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir O; doğuların da Rabbidir O.
     



  6. إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ



    İnnâ zeyyennes semâed dunyâ bi zîynetinil kevâkib(kevâkibi).



    1. innâ : muhakkak ki biz

    2. zeyyennâ : süsledik

    3. es semâe : sema, gِkyüzü

    4. ed dunyâ : dünya

    5. bi zîynetin : ziynet ile

    6. el kevâkibi : yıldızlar




    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki Biz; dünya semasını, yıldızları ziynet kılarak süsledik.


    Diyanet İ؛leri : Biz, en yakın gِğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki biz, yakın gِğü ziynetlerle bezedik.


    Adem Uğur : Biz yakın gِğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki biz, o Dünya semâsını gezegenler ile zinetlendirdik.


    Ahmet Tekin : Biz dünya semâsını, zinetlerle, yıldızlarla, gezegenlerle süsledik.


    Ahmet Varol : ھüphesiz biz en yakın gِğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.


    Ali Bulaç : ھüphesiz biz dünya gِğünü 'çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip donattık.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz, en a؛ağıda olan gِkyüzünü, yıldızlardan ibaret bir süsle donattık.


    Bekir Sadak : suphesiz Biz, yakin gogu bir susle, yildizlarla susledik.


    Celal Yıldırım : ھüphesiz ki biz Dünya semâsını (veya en yakın semâyı) yıldızlarla süsledik.


    Diyanet İ؛leri (eski) : ھüphesiz Biz, yakın gِğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.


    Diyanet Vakfi : Biz yakın gِğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.


    Edip Yüksel : Biz en a؛ağıdaki gِğü gezegenler ile süsleyip,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bakınız biz o Dünya Semayı (o yakın Gِğü) bir ziynetle donattık; kevakib.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Bakınız Biz o dünya gِğünü (yakın gِğü) bir zinetle, yıldızlarla donattık.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Gerçekten biz dünya gِğünü (o yakın gِğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.


    Fizilal-il Kuran : Bize en yakın gِğü, bir süsle ve yıldızlarla süsledik.


    Gültekin Onan : ھüphesiz biz dünya gِğünü 'çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip donattık.


    Hasan Basri اantay : Hakîkat biz (size) en yakın gِğü bir zînetle, yıldızlarla (donatıp) süsledik.


    Hayrat Ne؛riyat : ھübhesiz ki biz, en yakın gِğü (dünya semâsını) bir ziynetle, yıldızlarla süsledik.


    İbni Kesir : Doğrusu Biz; dünya gِğünü bir süsle, yıldızlarla süsledik.


    Muhammed Esed : Biz yeryüzüne en yakın gِkleri yıldızların güzelliğiyle süsledik,


    ضmer Nasuhi Bilmen : (6-7) Muhakkak ki, Biz yakın olan gِğü ziynet ile yıldızlar ile bezedik. Ve hem her isyankar ؛eytandan muhafaza ettik.


    ضmer ضngüt : Biz yakın gِğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik.


    ھaban Piri؛ : Biz, en yakın gِğü yıldızlarla süsledik.


    Suat Yıldırım : Biz yere en yakın semayı yıldızlarla süsledik.


    Süleyman Ate؛ : Biz en yakın gِğü bir zinetle, yıldızlarla süsledik.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç ؛üphesiz, biz dünya gِğünü 'çekici bir süsle', yıldızlarla süsleyip donattık.


    ـmit ھim؛ek : Biz Dünya semâsını yıldızlardan süslerle donattık.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Biz o yakın gِğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık.
     


  7. وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ



    Ve hıfzan min kulli ؛eytânin mârid(mâridin).



    1. ve hıfzan : ve koruyarak

    2. min kulli : hepsinden

    3. ؛eytânin : ؛eytan

    4. mâridin : asi ve azgın





    İmam İskender Ali Mihr : Ve marid (azgın ve asi) ؛eytanların hepsinden muhafaza ederek.


    Diyanet İ؛leri : Onu itaatten çıkan her ؛eytandan koruduk.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ve onu, her inatçı ve âsi ھeytandan koruduk.


    Adem Uğur : Ve (gِkyüzünü) itaat dı؛ına çıkan her ؛eytandan koruduk.


    Ahmed Hulusi : (Dünya semâsını) kurallara itaatten çıkan her ؛eytandan koruduk.


    Ahmet Tekin : Semâyı, uzayı, mütemadiyen bozgunculuk ve kِtülük yapan her türlü ؛eytandan, ؛eytanî güçlerden koruduk.


    Ahmet Varol : Her azgın ؛eytandan koruduk.


    Ali Bulaç : Ve itaatten çıkmı؛ her azgın ؛eytandan koruduk;


    Ali Fikri Yavuz : (Hem o gِğü), itaatten çıkan her ؛eytandan koruduk.


    Bekir Sadak : Onu, inatci her turlu seytandan koruduk.


    Celal Yıldırım : Ve orayı itaatten çıkmı؛ her azgın ؛eytandan koruduk.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Onu, inatçı her türlü ؛eytandan koruduk.


    Diyanet Vakfi : Ve (gِkyüzünü) itaat dı؛ına çıkan her ؛eytandan koruduk.


    Edip Yüksel : Her türlü inatçı ؛eytana kar؛ı bir koruma yaptık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem mütemerrid ve her ؛eytandan koruduk


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : İtaata yana؛maz her ؛eytandan koruduk.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Onu her inatçı ؛eytandan koruduk.


    Fizilal-il Kuran : Ve onu itaat etmeyen her ؛eytandan koruduk.


    Gültekin Onan : Ve itaatten çıkmı؛ her azgın ؛eytandan koruduk;


    Hasan Basri اantay : (Onu itaatden çıkan) her mütemerrid ؛eytandan koruduk.


    Hayrat Ne؛riyat : Ve (onu) her âsî ؛eytandan muhâfaza ederek (koruduk).


    İbni Kesir : Ve onu inatçı her ؛eytandan koruduk.


    Muhammed Esed : ve onları her türlü bozguncu, ؛eytani güce kar؛ı emin kıldık,


    ضmer Nasuhi Bilmen : (6-7) Muhakkak ki, Biz yakın olan gِğü ziynet ile yıldızlar ile bezedik. Ve hem her isyankar ؛eytandan muhafaza ettik.


    ضmer ضngüt : Ve onu azgın her ؛eytandan koruduk.


    ھaban Piri؛ : Her inatçı ؛eytandan koruyarak.


    Suat Yıldırım : Ve orayı her türlü ؛eytandan koruduk.


    Süleyman Ate؛ : Ve (onu) itâ'at dı؛ına çıkan her türlü ؛eytândan koruduk.


    Tefhim-ul Kuran : Ve itaatten çıkmı؛ her azgın ؛eytandan koruduk;


    ـmit ھim؛ek : Ve onu her türlü isyankâr ؛eytandan koruduk.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Ve her türlü inatçı, âsi ؛eytandan koruduk.
     


  8. لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ



    Lâ yessemmeûne ilel meleil a’lâ ve yukzefûne minkulli cânib(cânibin).



    1. lâ yessemmeûne ilâ : kulak veremezler, dinleyemezler

    2. el meleil a'lâ : Melei A'lâ, yüce, şerefli topluluk

    3. ve yukzefûne : ve atılırlar

    4. min kulli : hepsinden

    5. cânibin : yanlar, taraflar





    İmam İskender Ali Mihr : Melei A'lâ'ya kulak verip dinleyemezler ve her taraftan atılırlar (kovulurlar).


    Diyanet İşleri : (8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : En yüce melekler topluluğunun sözlerini duyamazlar ve her yandan sürülüp kovulurlar.


    Adem Uğur : Onlar, artık mele-i a'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.


    Ahmed Hulusi : (O şeytanlar) Mele-i Âlâ'yı dinleyemezler ve her taraftan şiddetle defedilirler!


    Ahmet Tekin : Onlar yüce melekler meclisini dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.


    Ahmet Varol : Onlar yüce topluluğu (mele-i a'layı) dinleyemezler ve her yandan atılırlar.


    Ali Bulaç : Ki onlar, Mele-i A'la'ya kulak verip dinleyemezler, her yandan kovulup atılırlar;


    Ali Fikri Yavuz : O şeytanlar, melekler topluluğunun kelâmını dinleyemezler, her taraftan koğulup atılırlar.


    Bekir Sadak : (8-9) Onlar yuce alemi asla dinleyemezler. Her yonden kovularak atilirlar. Onlara surekli bir azap vardir.


    Celal Yıldırım : Mele-i A'lâ'ya kulak verip dinleyemezler ve her yandan atılıp itilip kovulurlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (8-9) Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.


    Diyanet Vakfi : Onlar, artık mele-i a'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.


    Edip Yüksel : Yüce topluluğu dinleyemezler; her yandan atılırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar mele-i a'lâyı dinleyemezler, tard için her taraftan sıkıya tutulurlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (8-9) Onlar yüce meclisi dinleyemezler. Kovulmak için her taraftan sıkıya (ateşe, mermiye) tutulurlar. Onlara ayrılmaz bir azap vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.


    Fizilal-il Kuran : O şeytanlar, yüce alemi (Mele-i A'la'yı) dinleyemezler; her yandan kendilerine mermi gibi yıldızlar atılır.


    Gültekin Onan : Ki onlar, Mele-i A'la'ya kulak verip dinleyemezler, her yandan kovulup atılırlar;


    Hasan Basri Çantay : (8-9) Ki onlar «Mele'-i a'lâ» ya kulak verib dinleyemezler, her yandan koğularak atılırlar. Onlar için (âhiretde de) ardı arası kesilmez bir azâb vardır.


    Hayrat Neşriyat : (8-9) (O şeytanlar, artık) mele-i a'lâyı (semâdaki melekleri) dinleyemezler ve her taraftan kovularak (alevli yıldızlarla) taşlanırlar ve onlar için devamlı bir azab vardır.


    İbni Kesir : Onlar Mele-i Ala'yı dinleyemezler ve her yönden sürülerek atılırlar.


    Muhammed Esed : (ki) onlar, (o bilinmeyeni bilmek isteyenler,) yüce sakinler topluluğuna kulak veremesinler ve her taraftan kovulup sürülsünler,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar en yüksek bir cemaati (sözlerine kulak vererek) dinleyemezler ve her taraftan kovulup atılırlar.


    Ömer Öngüt : Onlar Mele-i âlâ'ya kulak verip, olup bitenleri aslâ dinleyemezler. (Dinlemeye kalkışsalar) her yönden sürülüp atılırlar.


    Şaban Piriş : Onlar, yüce alemi işitemezler, her yandan kovulurlar.


    Suat Yıldırım : Onlar Mele-i Âla’ya yükselip dinleyemezler ve her taraftan bombardımana tutulurlar.


    Süleyman Ateş : O (şeyta)nlar mele-i A'lâyı (yüce melekler topluluğunu) dinleyemezler; her yandan kendilerine (ışınlar) atılır.


    Tefhim-ul Kuran : Ki onlar, Mele-i Alâ'ya kulak verip dinleyemezler ve onlar her yandan kovulur atılırlar;


    Ümit Şimşek : Onlar yüce âlemleri dinleyemezler; çünkü taşlanırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar ne kadar çırpınsalar da o yüce konseyi dinleyemezler. Ve her taraftan atışa tutulurlar;
     


  9. دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ



    Duhûran ve lehum azâbun vâsib(vâsibun).



    1. duhûran : kovularak, kovulmuş olarak

    2. ve lehum : ve onlar için, onlar için vardır

    3. azâbun : bir azap

    4. vâsibun : kesilmeyen, sürekli





    İmam İskender Ali Mihr : Kovulmuş olarak, onlar için kesilmeyen sürekli azap vardır.


    Diyanet İşleri : (8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hor hakir bir halde ve onlar içindir ardı arası kesilmeyen azap.


    Adem Uğur : Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.


    Ahmed Hulusi : Kovularak. . . Onlar için daimî bir azap vardır.


    Ahmet Tekin : Her taraftan uzaklaştırılırlar. Onlar ardı arkası kesilmeyen cezaları hak etmişlerdir.


    Ahmet Varol : Kovulurlar. Onlar için ayrıca kesintisiz bir azap vardır.


    Ali Bulaç : Uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azab vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Uzaklaştırılırlar. Onlara (ahirette) devamlı bir azap var.


    Bekir Sadak : (8-9) Onlar yuce alemi asla dinleyemezler. Her yonden kovularak atilirlar. Onlara surekli bir azap vardir.


    Celal Yıldırım : Onlar için devamlı azâb vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : (8-9) Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.


    Diyanet Vakfi : Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.


    Edip Yüksel : Kovulurlar; sürekli bir azabı hakketmişlerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onlara ayrılmaz bir azâb vardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (8-9) Onlar yüce meclisi dinleyemezler. Kovulmak için her taraftan sıkıya (ateşe, mermiye) tutulurlar. Onlara ayrılmaz bir azap vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.


    Fizilal-il Kuran : Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli azap vardır.


    Gültekin Onan : Uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azab vardır.


    Hasan Basri Çantay : (8-9) Ki onlar «Mele'-i a'lâ» ya kulak verib dinleyemezler, her yandan koğularak atılırlar. Onlar için (âhiretde de) ardı arası kesilmez bir azâb vardır.


    Hayrat Neşriyat : (8-9) (O şeytanlar, artık) mele-i a'lâyı (semâdaki melekleri) dinleyemezler ve her taraftan kovularak (alevli yıldızlarla) taşlanırlar ve onlar için devamlı bir azab vardır.


    İbni Kesir : Kovularak. Ve onlar için sürekli bir azab vardır.


    Muhammed Esed : (rahmetten) yoksun kalsınlar ve (öteki dünyada) kendilerini bekleyen ebedi azaba duçar olsunlar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bir uzaklaştırılma ile uzaklaştırılmış (olurlar) ve onlar için bir daimi azap da vardır.


    Ömer Öngüt : Kovularak onlara sürekli bir azap vardır.


    Şaban Piriş : Uzaklaştırılarak... Onlar için devamlı bir ceza vardır.


    Suat Yıldırım : Dinlemeye kalksalar kovulup atılırlar. Hem onlar için devamlı bir azap vardır.


    Süleyman Ateş : Kovulurlar. Onlar için sürekli bir azâb vardır.


    Tefhim-ul Kuran : Uzaklaştırılırlar. Onlar için kesintisiz bir azab vardır.


    Ümit Şimşek : Semâdan kovulmuşlardır; onlar için bir de sürekli azap vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kovulurlar. Ve onlar için, yakalarını bırakmayan bir azap vardır.
     


  10. لَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ



    İllâ men hatıfel hatfete fe etbeahu ؛ihâbun sâkib(sâkibun).



    1. illâ : ancak, ba؛ka

    2. men : kim, kimse

    3. hatıfe : kaptı, kaçtı

    4. el hatfete : kapmak, kaçmak

    5. fe : o zaman, o taktirde

    6. etbea-hu : ona tâbî olur, ona ula؛ır

    7. ؛ihâbun : yakıcı alev

    8. sâkibun : delip geçen, kayıp giden





    İmam İskender Ali Mihr : Ancak kim bir sِz kapıp kaçarsa, o taktirde kayıp giden yakıcı bir alev onu takip eder (ona ula؛ır, yok eder).


    Diyanet İ؛leri : Ancak onlardan sِz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ancak hırsızlama bir sِz duyan olursa hemen onun ardından da aydınlatıcı ve delip geçen bir ate؛tir atılır, onu yakar.


    Adem Uğur : Ancak (meleklerin konu؛malarından) bir sِz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ı؛ık takip eder.


    Ahmed Hulusi : Ancak bir sِz kapan olursa, bu yüzden onu yakıcı bir alev takip eder.


    Ahmet Tekin : Ancak bilgi sızdıranlar, uzaya kulak verip bilgi hırsızlığı yapanlar var. Hiç fırsat vermeden, gِkten yere doğru delip geçen kor halinde dü؛en gِk cisimleri, alevler, gِk mermileri onların pe؛lerini bırakmaz, i؛lerini bitirir.


    Ahmet Varol : Ancak bir (sِz) çalıp kapan olursa onu da parlak bir ate؛ izler.


    Ali Bulaç : Ancak (sِzü hırsızlama) çalıp kapan olursa, artık onu da delip geçen 'yakıcı bir alev' izler (ve yok eder).


    Ali Fikri Yavuz : Ancak (o ؛eytanlar içinden, meleklerin sِzünü) bir çalıb kapan olur. Onu da yakan parlak bir yıldız tâkib eder.


    Bekir Sadak : Hele bir tek soz kapan olsun; delici bir alev onun pesine dusuverir.


    Celal Yıldırım : Ancak bir sِz dinleyip kapan olursa, pe؛ine çok parlak bir kıvılcım takılır.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Hele bir tek sِz kapan olsun; delici bir alev onun pe؛ine dü؛üverir.


    Diyanet Vakfi : Ancak (meleklerin konu؛malarından) bir sِz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ı؛ık takip eder.


    Edip Yüksel : Bir sِz kapan olursa, onu, delici bir ı؛ın izler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ancak bir çalıp çarpan, onun da pe؛ine bir ؛ihabı sâkıb takılır


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Ancak bir çalıp çarpan (olursa), onunda pe؛ine delip geçen bir ate؛ takılır.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.


    Fizilal-il Kuran : Ancak meleklerin konu؛malarından bir sِzü kapan olursa, onu da delen ve yakan alevli yıldızlar takip eder.


    Gültekin Onan : Ancak (sِzü hırsızlama) çalıp kapan olursa, artık onu da delip geçen 'yakıcı bir alev' izler (ve yok eder).


    Hasan Basri اantay : Meğer ki (içlerinden) bir çalıb çarpan (ı) olsun. Fakat onu da delib geçen bir alev ta'kıyb etmi؛dir.


    Hayrat Ne؛riyat : Ancak bir sِz kapan olursa, onu da delici, alevli bir yıldız ta'kib eder.


    İbni Kesir : Ancak çalıp çırpan olursa; onu da hemen delip geçen yakıcı bir alev takib eder.


    Muhammed Esed : ama eğer birisi (bu bilgiden) bir kırıntı koparmayı ba؛arırsa, (bundan dolayı) yakıcı bir alevin pençesine dü؛sün.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ancak bir çalıp çarpan müstesna. Ona da hemen bir parça ate؛ parçası ula؛ıverir.


    ضmer ضngüt : Hele bir tek sِz kapan olursa delici bir alev onun pe؛ine dü؛üverir.


    ھaban Piri؛ : Ancak, tek bir sِz kapan olursa, hemen onu delip geçen bir alev takip eder.


    Suat Yıldırım : Ne var ki içlerinden birisi bir sِz kırıntısı kapmayı ba؛arırsa, derhal yakıcı ve delici bir ı؛ın onu kovalar.


    Süleyman Ate؛ : Yalnız (yüce topluluktan) bir sِz kapan olursa, onu da delici bir ؛ihâb (ı؛ın) izler.


    Tefhim-ul Kuran : Ancak (sِzü hırsızlama) çalıp kapan olursa, artık onu da delip geçen 'yakıcı bir alev' izler (ve yok eder).


    ـmit ھim؛ek : Ancak kulak hırsızlığıyla bir؛ey kapan olursa, onu da delip geçen bir alev izler.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Yüce konseyden bir sِz çalıp çarpan olabilirse de onun pe؛ine hemen delici, alevli bir yıldız takılır.
     


  11. فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ



    Festeftihim e hum e؛eddu halkan em men halaknâ, innâ halaknâhum min tînin lâzib(lâzibin).



    1. fe : artık, haydi

    2. istefti-him : onlardan fetva iste, açıklama iste, sor

    3. e hum : onlar mı

    4. e؛eddu : daha kuvvetli

    5. halkan : halkolu؛, yaratılı؛ bakımından

    6. em : yoksa, veya

    7. men : kimse

    8. halaknâ : biz halkettik, yarattık

    9. innâ : muhakkak ki biz

    10. halaknâ-hum : onları halkettik, yarattık

    11. min tînin : nemli toprak

    12. lâzibin : birbirine yapı؛mı؛, yapı؛kan




    İmam İskender Ali Mihr : Hayır, onlardan fetva iste (sor): "Onlar mı yaratılı؛ bakımından daha kuvvetli, yoksa Bizim (diğer) yarattıklarımız mı?" Muhakkak ki Biz, onları yapı؛kan nemli topraktan yarattık.


    Diyanet İ؛leri : (Ey Muhammed!) ھimdi sen onlara sor: “Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer ؛eyleri yaratmak mı?" ھüphesiz biz onları yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھimdi sor bir onlara, yaratılı؛ bakımından onlar mı daha güçlü kuvvetli, yoksa bizim diğer yarattıklarımız mı? ھüphe yok ki biz, onları cıvık bir balçıktan yarattık.


    Adem Uğur : ھimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? ھüphesiz biz kendilerini yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Ahmed Hulusi : O hâlde gِrü؛lerini sor onlara (seni inkâr edenlere): Yaratılı؛ları itibarıyla onlar mı daha güçlü yoksa yarattıklarımız mı? Doğrusu biz onları Tıyn-i Lazib'den (yapı؛kan - kopup ayrılmayan bir balçıktan) yarattık.


    Ahmet Tekin : ھimdi inkâr edenlere sorarak cevap iste:
    'Onları yeniden yaratmak mı, yoksa bizim yaratmaya devam ettiklerimizi yaratmak mı daha güç?' Biz onları cıvık, yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Ahmet Varol : Onlara sor: Yaratılı؛ bakımından kendileri mi daha zorludur yoksa bizim (diğer) yarattıklarımız mı? Biz onları yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Ali Bulaç : ھimdi onlara sor: Yaratılı؛ bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu biz onları, cıvık, yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Ali Fikri Yavuz : ھimdi sor Mekke halkına: (ضldükten sonra) kendilerini yaratı؛ mı zor; yoksa bizim yarattıklarımız (melekler, gِkler, arz ve yıldızlar) mı? Biz kendilerini (Adem’den, Adem’i de) yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Bekir Sadak : Allah'a es kosanlara sor: Kendilerini yaratmak mi daha zordur, yoksa Bizim yarattigimiz gokleri yaratmak mi? Aslinda Biz kendilerini ozlu ve yapiskan camurdan yaratmisizdir.


    Celal Yıldırım : Onlara bir sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur yoksa bizim yarattıklarımız (gِkler, sistemler ve düzenler) mi ?.. ھüphesiz biz onları yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Allah'a e؛ ko؛anlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gِkleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini ِzlü ve yapı؛kan çamurdan yaratmı؛ızdır.


    Diyanet Vakfi : ھimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? ھüphesiz biz kendilerini yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Edip Yüksel : Sor onlara, 'Yaratılı؛ bakımından onlar mı daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?' Onları yapı؛kan bir balçıktan yarattık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : ھimdi sor onlara yaradılı؛ça kendileri mi daha çetin yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini bir cıvık çamurdan yarattık.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : ھimdi sor onlara: «Yaratılı؛ça kendileri mi daha çetin, yoksa Bizim yarattıklarımız mı?» Biz kendilerini cıvık bir çamurdan yarattık.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : ھimdi onlara sor: «Yaradılı؛ça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?» Gerçekten biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.


    Fizilal-il Kuran : ھimdi sor onlara; «Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa, Bizim yarattıklarımız mı?» Aslında biz kendilerini ِzlü ve yapı؛kan çamurdan yarattık.


    Gültekin Onan : ھimdi onlara sor: Yaratılı؛ bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu biz onları, cıvık, yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Hasan Basri اantay : ھimdi onlardan haber iste: Yaratılı؛da kendileri mi daha kuvvetli, yoksa bizim yaratdıklarımız mı? Hakıykat biz onları bir cıvık çamurdan yaratdık.


    Hayrat Ne؛riyat : ھimdi sor onlara: 'Yaratılı؛ cihetiyle kendileri mi daha zor, yoksa bizim (semâ ile berâber içinde) yarattıklarımız mı?' Muhakkak ki biz, kendilerini yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    İbni Kesir : Onlara sor; yaratı؛ bakımından kendileri mi daha zordur, yoksa bizim yaratmı؛ olduklarımız mı? Doğrusu Biz; onları cıvık bir çamurdan yarattık.


    Muhammed Esed : Ve ؛imdi, o (hakikati inkar ede)nlerden sana cevap vermelerini iste: Onları yaratmak, Bizim yarattığımız bu (sayısız mucizelerden) daha mı zordur? Nitekim Biz onları (basit) bir balçıktan yarattık!


    ضmer Nasuhi Bilmen : İmdi onlara soruver. Onlar mı yaradılı؛ca daha kuvvetli, yoksa Bizim (sair) yaratmı؛ olduklarımız mı? ھüphe yok ki, Biz onları yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    ضmer ضngüt : ھimdi sor onlara! Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa bizim (diğer) yaratmı؛ olduklarımızı yaratmak mı? Biz insanı ِzlü ve yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    ھaban Piri؛ : ھimdi onlara sor: -Yaratılı؛ça onlar mı daha güçlü; yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz onları yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Suat Yıldırım : Onlara bir sor bakalım: Kendileri mi yaratılı؛ça daha güçlü kuvvetli, yoksa Bizim diğer yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Süleyman Ate؛ : ھimdi onlara sor: Yaratılı؛ bakımından kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    Tefhim-ul Kuran : ھimdi onlara sor: Yaratılı؛ bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu biz onları, cıvık, yapı؛kan bir çamurdan yarattık.


    ـmit ھim؛ek : Sor onlara: Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa bütün bu yarattıklarımızı mı? Nihayet Biz onları yapı؛kan bir çamurdan yaratmı؛ız.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : ھimdi sor onlara: Yaratı؛ ve yaratılı؛ bakımından onlar mı daha güçlüdür, yoksa bizim yarattığımız ؛uurlular mı? Gerçek ؛u ki, biz onları bir cıvık çamurdan yarattık.
     


  12. بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ



    Bel acibte ve yesharûn(yesharûne).



    1. bel : aksine, evet

    2. acibte : sen şaşırdın, hayret ettin

    3. ve yesharûne : ve onlar alay ediyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Evet, sen hayret ettin ve onlar (ise) alay ediyorlar.


    Diyanet İşleri : Hayır, sen (onların hâline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Belki de şaştın sen ve alay eder onlar da.


    Adem Uğur : Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.


    Ahmed Hulusi : Hayır, onların alaylı hâllerine şaşıp kaldın.


    Ahmet Tekin : Doğrusu sen, Allah’ın kudretine hayranlıkla; yeniden diriltilmeyi inkârlarına şaşkınlığı bir arada yaşıyorsun, onlar da alay ediyorlar.


    Ahmet Varol : Hayır, sen (bu yaratışa) hayret ettin; onlarsa alay ediyorlar.


    Ali Bulaç : Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu (Ey Rasûlüm, Allah’ın kudretini ve öldükten sonra dirileceklerini inkâr etmelerine) sen şaştın. Onlar ise, seninle (ve taaccüb edişinle) alay ediyorlar.


    Bekir Sadak : Evet; sen onlara sasiyorsun, onlar da seni alaya aliyorlar.


    Celal Yıldırım : Ne var ki sen onlara (onların


    Diyanet İşleri (eski) : Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seni alaya alıyorlar.


    Diyanet Vakfi : Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.


    Edip Yüksel : Sen hayranlık duyarken onlar alay ediyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat sen taaccüb ettin onlar eğleniyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat sen hayrettesin, onlar ise alay ediyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed! Evet; sen onlara şaşıyorsun, onlar da seninle alay ediyorlar.


    Gültekin Onan : Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Belki sen (Habîbim) teaccüb etdin. Onlar da (bu teaccübünden dolayı) eğlenirler,


    Hayrat Neşriyat : (Ey Habîbim!) Bil'akis (sen, onların bu kadar delillere rağmen inkâr etmelerine)hayret ettin, hâlbuki (onlar senin anlattıklarınla) alay ediyorlar.


    İbni Kesir : Hayır, sen; şaşırıp kaldın, onlarsa alay edip duruyorlar.


    Muhammed Esed : Hayır, sen hayranlık ve şaşkınlık duyarken onlar (yalnızca) alay ederler;


    Ömer Nasuhi Bilmen : (12-14) Evet. Sen taaccüp ettin. Onlar ise istihzâda bulunurlar. Ve onlara nasihat verildiği zaman, düşünüp nasihat kabul etmezler. Ve bir mûcize gördükleri vakit de onunla istihzâ eder dururlar.


    Ömer Öngüt : Hayır! Sen onlara şaşıyorsun. Onlar ise alay ediyorlar.


    Şaban Piriş : Belki sen buna hayret ediyorsun, onlar da alay ediyorlar.


    Suat Yıldırım : Ne var ki sen onların haşri inkâr etmelerine şaşırıyorsun, onlar ise seninle alay ederler.


    Süleyman Ateş : Hayır sen (bu muhteşem kudrete) hayran kaldın; onlarsa (seninle) alay ediyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar.


    Ümit Şimşek : Sen hayrete düştün; onlar ise eğleniyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ama sen şaşırdın, onlarsa alay ediyorlar.
     


  13. وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ



    Ve izâ zukkirû lâ yezkurûn(yezkurûne).



    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. zukkirû : zikredildi, hatırlatıldı

    3. lâ yezkurûne : tezekkür etmezler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve (onlara) hatırlatılınca (anlatılınca) tezekkür etmezler (dinleyip hükme varamazlar).


    Diyanet İşleri : Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve öğüt verilince Kur'ân'la öğüt almazlar.


    Adem Uğur : Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.


    Ahmed Hulusi : Onlar hatırlatıldıklarında da hatırlayıp düşünmezler!


    Ahmet Tekin : Onlara tebliğ edildiği, öğüt verildiği zaman, öğüt de almazlar.


    Ahmet Varol : Kendilerine öğüt verildiğinde öğüt almazlar.


    Ali Bulaç : Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Onlara Kur’an’la öğüd verildiği zaman da, düşünüp nasihat kabul etmiyorlar.


    Bekir Sadak : Onlara ogut verildiginde ogut dinlemezler.


    Celal Yıldırım : Kendilerine öğüt verilince öğüt almazlar. ise (seninle) eğleniyorlar. inkâr ve inâdlarına) şaşıyorsun, onlar


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara öğüt verildiğinde öğüt dinlemezler.


    Diyanet Vakfi : Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.


    Edip Yüksel : Kendilerine hatırlatıldığında öğüt almıyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İhtar edildiklerinde de düşünmüyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Uyarıldıklarında da düşünmüyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Onlara öğüt verildiği vakit düşünüp öğüt almazlar.


    Gültekin Onan : Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Kendilerine (Kur'an ile) va'z edilince düşünüb de öğüt kabul etmezler,


    Hayrat Neşriyat : Kendilerine nasîhat edildiği zaman da, ibret almıyorlar.


    İbni Kesir : Kendilerine öğüt verildiğinde ise öğüt dinlemezler.


    Muhammed Esed : ve (hakikat) kendilerine hatırlatıldığında onu kavramaya yanaşmazlar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : (12-14) Evet. Sen taaccüp ettin. Onlar ise istihzâda bulunurlar. Ve onlara nasihat verildiği zaman, düşünüp nasihat kabul etmezler. Ve bir mûcize gördükleri vakit de onunla istihzâ eder dururlar.


    Ömer Öngüt : Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almazlar.


    Şaban Piriş : Onlara öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.


    Suat Yıldırım : Kendilerine nasihat edildiğinde uyarmaları dikkate almazlar.


    Süleyman Ateş : Kendilerine öğüt verilse öğüt almıyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar.


    Ümit Şimşek : Öğüt verildiğinde düşünüp ibret almıyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Düşünüp taşınmaya çağrıldıklarında düşünmüyorlar.
     


  14. وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ



    Ve izâ raev âyeten yesteshırûn(yesteshırûne).



    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. raev : gördüler

    3. âyeten : bir âyet, mucize

    4. yesteshırûne : alay ediyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve bir âyet (mucize) gördükleri zaman alay ederler.


    Diyanet İşleri : Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bir delil gördüler mi alay etmeye kalkarlar.


    Adem Uğur : Bir mucize görseler alay ederler.


    Ahmed Hulusi : Bir işaret gördüklerinde, alaya alırlar.


    Ahmet Tekin : Muhammed’in hak peygamber olduğu ile ilgili bir mûcize delili, Kur’ân’ı gördükleri zaman da alaya alırlar.


    Ahmet Varol : Bir ayet (mucize) gördüklerinde alaya alırlar.


    Ali Bulaç : Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Bir mucize gördükleri vakit de eğlenceye alıyorlar.


    Bekir Sadak : Bir mucize gorduklerinde onu eglenceye alirlar.


    Celal Yıldırım : Bir acık belge (delil veya mu'cize) görseler, onunla alay ederler.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir mucize gördüklerinde onu eğlenceye alırlar.


    Diyanet Vakfi : Bir mucize görseler alay ederler.


    Edip Yüksel : Bir delil gördüklerinde onu alaya alıyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir mu'cize gördükleri vakıt da eğlence yerine tutuyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir mucize gördükleri zaman da alaya alıyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir mucize gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Bir mucize görseler onunla alay ederler.


    Gültekin Onan : Bir ayet gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Bir mu'cize gördükleri vakit (onu) eğlenceye tutarlar.


    Hayrat Neşriyat : Ve bir mu'cize gördükleri zaman, (onunla) alay etmek istiyorlar.


    İbni Kesir : Bir ayet gördüklerinde, onu eğlenceye alırlar.


    Muhammed Esed : ve bir (ilahi) mesajla muhatab olduklarında onu küçümserler


    Ömer Nasuhi Bilmen : (12-14) Evet. Sen taaccüp ettin. Onlar ise istihzâda bulunurlar. Ve onlara nasihat verildiği zaman, düşünüp nasihat kabul etmezler. Ve bir mûcize gördükleri vakit de onunla istihzâ eder dururlar.


    Ömer Öngüt : Bir âyet (mucize) gördüklerinde alaya kalkışırlar.


    Şaban Piriş : Bir ayet gördükleri zaman onunla alay ediyorlar.


    Suat Yıldırım : (14-17) Gerçeği gösteren bir delil veya bir mûcize görseler, başkalarını da onunla alay etmeye çağırır ve "Bu, derler, besbelli bir sihir! Demek biz öldükten, hem de çürümüş kemik ve toz toprak haline geldikten sonra, biz mi dirilecek mişiz! Gelmiş geçmiş babalarımız ve dedelerimiz de mi dirilecekler!"


    Süleyman Ateş : Bir mu'cize görseler, alay ediyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar.


    Ümit Şimşek : Bir âyet gördüklerinde de alaya alıyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir ayetle yüzyüze geldiklerinde, dudak büküp eğleniyorlar.
     


  15. مُّبِينٌ



    Ve kâlû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).



    1. ve kâlû : ve dediler

    2. in hâzâ illâ : bu sadece

    3. sihrun : bir büyü, sihir

    4. mubînun : apaçık





    İmam İskender Ali Mihr : Ve: "Bu sadece apaçık bir sihirdir." dediler (derler).


    Diyanet İşleri : (Dediler ki:) “Bu bir büyüden başka bir şey değildir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve derler ki: Bu, ancak apaçık bir büyüden başka bir şey değil.


    Adem Uğur : Bu ancak açık bir büyüdür, derler.


    Ahmed Hulusi : "Bu apaçık bir büyüleyici etkidir" dediler.


    Ahmet Tekin : Bir de:'Bunlar, kesinkes aklı etki altına alan apaçık büyüleyici sözler' dediler.


    Ahmet Varol : 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derler.


    Ali Bulaç : "Bu, açıkca bir büyüden başkası değildir" dediler.


    Ali Fikri Yavuz : Ve: “-Bu, ancak apaçık bir sihirdir.” dediler.


    Bekir Sadak : (15-17) «Bu apacik bir sihirdir; oldugumuz, toprak ve kemik oldugumuz zaman, onceki babalarimiz yahut biz mi dirilecegiz?» derler.


    Celal Yıldırım : Ve derler ki, bu açık bir sihirden başkası değildir.


    Diyanet İşleri (eski) : (15-17) 'Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?' derler.


    Diyanet Vakfi : Bu ancak açık bir büyüdür, derler.


    Edip Yüksel : Derler, 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve, bu, diyorlar başka bir şey değil, apaçık bir sihir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve diyorlar ki: «Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve diyorlar ki: «Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir.»


    Fizilal-il Kuran : «Bu apaçık büyüdür» derler.


    Gültekin Onan : "Bu, açıkca bir büyüden başkası değildir" dediler.


    Hasan Basri Çantay : (Nitekim) «Bu, dediler, apaçık bir sihirden başkası değildir».


    Hayrat Neşriyat : Bir de dediler ki: 'Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.'


    İbni Kesir : Ve derler ki: Bu, ancak apaçık bir büyüdür.


    Muhammed Esed : ve "Bu, bir (beşerin) büyülü sözlerinden başka bir şey değildir!" derler,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (15-17) Ve dediler ki: «Bu, bir apaçık büyüden başka bir şey değildir. Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız? Yoksa bizim evvelki babalarımız da mı (öyle) diriltilecekler?


    Ömer Öngüt : Ve derler ki: "Bu apaçık bir büyüdür. "


    Şaban Piriş : -Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değil! diyorlar.


    Suat Yıldırım : (14-17) Gerçeği gösteren bir delil veya bir mûcize görseler, başkalarını da onunla alay etmeye çağırır ve "Bu, derler, besbelli bir sihir! Demek biz öldükten, hem de çürümüş kemik ve toz toprak haline geldikten sonra, biz mi dirilecek mişiz! Gelmiş geçmiş babalarımız ve dedelerimiz de mi dirilecekler!"


    Süleyman Ateş : "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir." diyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : «Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir» dediler.


    Ümit Şimşek : Diyorlar ki: 'Bu düpedüz büyüdür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle dediler: "Bu, apaçık bir büyüden başka şey değildir."
     



  16. أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ



    E izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne).



    1. e : mi

    2. izâ : olduğu zaman

    3. mitnâ : biz öldük

    4. ve kunnâ : ve biz olduk

    5. turâben : toprak

    6. ve izâmen : ve kemik

    7. e : mi

    8. innâ : muhakkak biz

    9. le : elbette, mutlaka

    10. meb'ûsûne : beas edilenler, diriltilenler





    İmam İskender Ali Mihr : Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten biz, mutlaka beas edilenler (diriltilenler) mi olacağız?


    Diyanet İşleri : “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı diriltileceğiz biz.


    Adem Uğur : Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, diriltileceğiz?


    Ahmed Hulusi : "Öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuzda, gerçekten biz bâ's olunacak mıyız?"


    Ahmet Tekin : 'Öldüğümüz zaman, toprak ve kemik yığını haline geldiğimiz zaman mı, biz mi tekrar diriltilecekmişiz?'


    Ahmet Varol : 'Öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı gerçekten biz mi diriltileceğiz?


    Ali Bulaç : "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"


    Ali Fikri Yavuz : Öldüğümüz ve bir toprakla çürümüş bir yığın kemik olduğumuz zaman mı, biz mi diriltilecek mişiz?


    Bekir Sadak : (15-17) «Bu apacik bir sihirdir; oldugumuz, toprak ve kemik oldugumuz zaman, onceki babalarimiz yahut biz mi dirilecegiz?» derler.


    Celal Yıldırım : Biz öldüğümüz, toprak ve kemik (yığını) haline geldiğimiz zaman mı, biz (tekrar) dirilip kabirlerimizden kaldırılacağız?!


    Diyanet İşleri (eski) : (15-17) 'Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?' derler.


    Diyanet Vakfi : «Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, diriltileceğiz?»


    Edip Yüksel : 'Ölüp, toprak ve kemik olduktan sonra mı, biz mi diriltilecekmişiz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz vakıt mı? Biz mi ba'solunacakmışız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecek mişiz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecekmişiz?»


    Fizilal-il Kuran : Yani biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı dirilecekmişiz?


    Gültekin Onan : "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?"


    Hasan Basri Çantay : «Biz olub de bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz vakit mı, saahiden biz mi mutlakaa diriltilmiş olacağız»?.


    Hayrat Neşriyat : '(Biz) öldüğümüz, bir toprak ve bir kemik (yığını) hâline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden diriltilecek kimseleriz?'


    İbni Kesir : Öldüğümüzde, toprak ve kemik olduğumuzda mı, biz mi, diriltileceğiz?


    Muhammed Esed : "Ne? Ölüp toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra sahiden yeniden dirilecek miyiz?


    Ömer Nasuhi Bilmen : (15-17) Ve dediler ki: «Bu, bir apaçık büyüden başka bir şey değildir. Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız? Yoksa bizim evvelki babalarımız da mı (öyle) diriltilecekler?


    Ömer Öngüt : "Öldüğümüzde, toprak ve kemik olduğumuz da mı, biz mi diriltileceğiz?"


    Şaban Piriş : Ölüp, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, biz yeniden diriltileceğiz?!


    Suat Yıldırım : (14-17) Gerçeği gösteren bir delil veya bir mûcize görseler, başkalarını da onunla alay etmeye çağırır ve "Bu, derler, besbelli bir sihir! Demek biz öldükten, hem de çürümüş kemik ve toz toprak haline geldikten sonra, biz mi dirilecek mişiz! Gelmiş geçmiş babalarımız ve dedelerimiz de mi dirilecekler!"


    Süleyman Ateş : "Yani biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, biz mi diriltilecek mişiz?"


    Tefhim-ul Kuran : «Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltilecekmişiz?»


    Ümit Şimşek : 'Biz ölüp de topraktan ve kemikten ibaret hale geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?


    Yaşar Nuri Öztürk : "Öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı? Biz gerçekten diriltilecek miyiz?"
     


  17. أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ



    E ve âbâunel evvelûn(evvelûne).



    1. e : mı

    2. ve âbâu-nâ : ve babalarımız

    3. el evvelûne : evvelkiler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve evvelki babalarımız (atalarımız) da mı?


    Diyanet İşleri : “Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Önceki atalarımız da mı diriltilecekler?


    Adem Uğur : İlk atalarımızda mı (diriltilecek)?


    Ahmed Hulusi : "Evvelki atalarımız da mı?"


    Ahmet Tekin : 'Önceki atalarımız da mı tekrar diriltilecekmiş?'


    Ahmet Varol : Ve önceki atalarımız da mı?'


    Ali Bulaç : "Veya önceki atalarımız da mı?"


    Ali Fikri Yavuz : Evvelki atalarımızda mı? (yine dediler).


    Bekir Sadak : (15-17) «Bu apacik bir sihirdir; oldugumuz, toprak ve kemik oldugumuz zaman, onceki babalarimiz yahut biz mi dirilecegiz?» derler.


    Celal Yıldırım : Ya önceki dede ve babalarımız da mı ?..


    Diyanet İşleri (eski) : (15-17) 'Bu apaçık bir sihirdir; öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, önceki babalarımız yahut biz mi dirileceğiz?' derler.


    Diyanet Vakfi : «İlk atalarımızda mı (diriltilecek)?»


    Edip Yüksel : 'Hatta bizden önceki atalarımız da mı?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Evvelki atalarımız da mı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Önceki atalarımız da mı?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Önceki atalarımız da mı?»


    Fizilal-il Kuran : Bizden önceki atalarımızda mı dirilecek?


    Gültekin Onan : "Veya önceki atalarımız da mı?"


    Hasan Basri Çantay : «Evvelki atalarımız da mı?»


    Hayrat Neşriyat : 'Önceki atalarımız da mı?'


    İbni Kesir : Veya önceki babalarımız mı?


    Muhammed Esed : Yani eski atalarımız da mı?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (15-17) Ve dediler ki: «Bu, bir apaçık büyüden başka bir şey değildir. Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız? Yoksa bizim evvelki babalarımız da mı (öyle) diriltilecekler?


    Ömer Öngüt : "Önceki atalarımız da mı?"


    Şaban Piriş : Veya önceki atalarımız mı?!


    Suat Yıldırım : (14-17) Gerçeği gösteren bir delil veya bir mûcize görseler, başkalarını da onunla alay etmeye çağırır ve "Bu, derler, besbelli bir sihir! Demek biz öldükten, hem de çürümüş kemik ve toz toprak haline geldikten sonra, biz mi dirilecek mişiz! Gelmiş geçmiş babalarımız ve dedelerimiz de mi dirilecekler!"


    Süleyman Ateş : "Evvelki atalarımız da mı?"


    Tefhim-ul Kuran : «Veya önceki atalarımız da mı?»


    Ümit Şimşek : 'Üstelik gelip geçmiş atalarımız da, öyle mi?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Önceki atalarımız da mı?"
     


  18. قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَاخِرُونَ



    Kul neam ve entum dâhırûn(dâhırûne).



    1. kul : de

    2. neam : evet

    3. ve entum : ve siz

    4. dâhırûne : zelil olanlar, hor ve hakir olanlar




    İmam İskender Ali Mihr : "Evet ve siz (yeniden yaratıldığınız zaman) hor ve hakir olacaklarsınız." de.


    Diyanet İşleri : De ki: “Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz).”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Evet ve siz hor hakir bir halde dirileceksiniz.


    Adem Uğur : De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).


    Ahmed Hulusi : De ki: "Evet! Siz de boyun bükmüş zavallılar olarak (bâ's olunacaksınız). "


    Ahmet Tekin : Onlara
    'Evet, sizler, hem de aşağılanarak, hakaret edilerek diriltileceksiniz.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Evet hem de küçük düşürülmüş olarak.'


    Ali Bulaç : De ki: "Evet, üstelik boyun bükmüş kimseler olarak (diriltileceksiniz)."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), de ki: “- Hem hepiniz zelîl ve hakîr olarak (diriltileceksiniz).”


    Bekir Sadak : De ki: «Evet hem de zelil ve hakir olarak.»


    Celal Yıldırım : De ki: Evet, hem de aşağılanıp rüsvay olduğunuz halde...


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Evet hem de zelil ve hakir olarak.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).


    Edip Yüksel : De ki, 'Evet, hem de horlanarak.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: evet, hem siz çok hor, hakîr olarak


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Deki: «Evet! Hem de çok aşağılanmış olarak!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Evet, hem de sizler çok aşağılanmış olarak (dirileceksiniz).»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Evet, hem de hor ve hakir olarak dirileceksiniz.»


    Gültekin Onan : De ki: "Evet, üstelik boyun bükmüş kimseler olarak (diriltileceksiniz)."


    Hasan Basri Çantay : Sen de ki: «Evet (diriltileceksiniz). Hem siz (hepiniz) hor ve hakıyr olarak».


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) De ki: 'Evet! Hem de siz zelîl kimseler olarak (diriltileceksiniz)!'


    İbni Kesir : De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak.


    Muhammed Esed : De ki: "Elbette, hem de en perişan ve zavallı şekilde!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (18-21) De ki: «Evet. Ve sizler zeliller olarak haşrolunacaksınızdır.» Çünkü o bir sayhadan ibarettir, onlar o zaman hemen bakar dururlar. Ve derler ki: «Eyvah bizlere! İşte bu, ceza günü.» İşte bu, sizin o yalan sandığınız ayırmak günüdür.


    Ömer Öngüt : De ki: "Evet, hem de hor ve hakir olarak!"


    Şaban Piriş : De ki: -Evet, hem de hor ve hakir olarak!


    Suat Yıldırım : De ki: "Evet, diriltilecek, hem de zelil ve perişan bir vaziyette diriltileceksiniz!"


    Süleyman Ateş : De ki: "Evet siz aşağılanarak (diriltileceksiniz)!"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Evet, üstelik sizler boyun bükmüş kimseler olarak.»


    Ümit Şimşek : De ki: Evet. Hem de horlanmış şekilde diriltileceksiniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Evet! Ve, siz de! Aşağılanmış, ezilmiş olarak."
     


  19. فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ



    Fe innemâ hiye zecretun vâhıdetun fe izâ hum yenzurûn(yenzurûne).



    1. fe : işte o zaman

    2. innemâ : yalnızca, sadece

    3. hiye : o

    4. zecretun : haykırış, çığlık

    5. vâhıdetun : bir tek

    6. fe izâ hum : işte o zaman onlar

    7. yenzurûne : bakacaklar, görecekler




    İmam İskender Ali Mihr : İşte o, sadece tek bir çığlıktır. Onlar işte o zaman (diriltilince) bakacaklar (görecekler).


    Diyanet İşleri : O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gerçekten de ancak bir tek bağrıştan ibârettir de birdenbire görüverirler ki dirilmişler.


    Adem Uğur : O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.


    Ahmed Hulusi : O ancak bir tek çığlık; birden onlar bakınırlar!


    Ahmet Tekin : 'Diriltmek için kesinlikle bir tek emir, bir komut yetecek. Derhal onların gözleri açılacak.'


    Ahmet Varol : O sadece bir tek çığlıktan ibarettir. Hemen bakıp kalırlar.


    Ali Bulaç : İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Çünkü o, (Sûr’a ikinci defa) bir üfürüştür ki, derhal kabirlerinden kalkıb başlarına gelecek şeyi gözetlerler.


    Bekir Sadak : Tek bir ciglik. Hemen bakip kalirlar.


    Celal Yıldırım : Bir tek haykırış yetecek; hemen (dirilip kalktıklarını) görürler.


    Diyanet İşleri (eski) : Tek bir çığlık. Hemen bakıp kalırlar.


    Diyanet Vakfi : O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.


    Edip Yüksel : O, bir tek dokunmadır. O zaman (kalkıp) bakınırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Çünkü o bir zorlu kumandadan ıbarettir derhal gözleri açılıverir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Çünkü o zorlu bir kumandadan ibarettir ki, hemen gözleri açılıverir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Çünkü O (sura üfürmek) zorlu bir kumandadan ibarettir ki, derhal onların gözleri açılıverir.


    Fizilal-il Kuran : O dirilme sahnesi korkunç bir çığlıktan ibarettir. Hemen o anda gözlerini birdenbire açıp etrafa bakacaklar.


    Gültekin Onan : İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar.


    Hasan Basri Çantay : İşte o, ancak birtek sayhadan ibâretdir ki onların birden bire gözleri açılıverecekdir.


    Hayrat Neşriyat : Artık o (dirilme işi), sâdece (korkunç) bir sesten ibârettir; bir de bakarsın ki onlar(dirilmiş de etraflarına) bakıyorlar!


    İbni Kesir : O, sadece bir tek çığlıktır ki onların birden bire gözleri açılıverecektir.


    Muhammed Esed : Çünkü o (alay ettikleri yeniden dirilme,) bir itham çığlığı şeklinde (aniden onların tepesinde patlayacak.) İşte o zaman (hakikati) anlamaya başlayacaklar,


    Ömer Nasuhi Bilmen : (18-21) De ki: «Evet. Ve sizler zeliller olarak haşrolunacaksınızdır.» Çünkü o bir sayhadan ibarettir, onlar o zaman hemen bakar dururlar. Ve derler ki: «Eyvah bizlere! İşte bu, ceza günü.» İşte bu, sizin o yalan sandığınız ayırmak günüdür.


    Ömer Öngüt : O sadece korkunç sesten ibarettir. O anda gözleri birden bire açılıp etrafa bakarlar.


    Şaban Piriş : Çünkü o, korkunç bir sesten ibarettir. O zaman derhal gözleri açılacaktır.


    Suat Yıldırım : Bu iş için sadece bir tek emir yeter! Bir de bakarsınız ki hepsi dirilmiş, etraflarına bakınıyorlar.


    Süleyman Ateş : O (iş) sadece korkunç bir sesten ibârettir. Hemen onlar (diriltilmiş olarak) bakıyorlardır.


    Tefhim-ul Kuran : İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp durmaktadırlar.


    Ümit Şimşek : Buna bir ses yeter; ve onlar o anda kalkmış, bakınmaktadırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Müthiş bir komut sesidir O. Onlar öylece bakakalacaklar.
     


  20. وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ



    Ve kâlû yâ veylenâ hâzâ yevmud dîn(dîni).



    1. ve kâlû : ve dediler

    2. yâ veylenâ : yazıklar olsun bize, eyvahlar olsun bize

    3. hâzâ : bu

    4. yevmu : gün

    5. ed dîni : dîn




    İmam İskender Ali Mihr : "Ve eyvahlar olsun bize, (işte) bu dîn günüdür." dediler.


    Diyanet İşleri : Şöyle diyecekler: “Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve yazıklar olsun bize derler, işte bugün, ceza günü.


    Adem Uğur : (Durumu gören kâfirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.


    Ahmed Hulusi : "Vay bize! Bu, Din Günü'dür!" dediler.


    Ahmet Tekin : 'Vâh! Eyvah bize! Bu gün herkesin, vahyedilen dinin, şeriatın, İslâmî sorumluluğunun hesabını vereceği, yalnız ilâhî mevzuatın yürürlükte olduğu gündür.' diyecekler.


    Ahmet Varol : 'Eyvah bize! İşte bu, din günüdür' derler.


    Ali Bulaç : Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür."


    Ali Fikri Yavuz : Şöyle derler: “-Eyvah bizlere! Bu, hesab günüdür.”


    Bekir Sadak : soyle derler: «Vay bize! Iste bu ceza gunudur.»


    Celal Yıldırım : Vay bize ! Bu hesap ve ceza günüdür, derler.


    Diyanet İşleri (eski) : Şöyle derler: 'Vay bize! İşte bu ceza günüdür.'


    Diyanet Vakfi : (Durumu gören kâfirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.


    Edip Yüksel : 'Vay halimize!' derler, 'Bu Yargı Günüdür.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eyvah bizlere derler bu o din günü


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : «Eyvah bizlere! Bu o ceza günüdür.» derler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Eyvah bizlere! İşte bu hesap günüdür.» derler.


    Fizilal-il Kuran : «Vah bize, bu ceza günüdür» derler.


    Gültekin Onan : Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür."


    Hasan Basri Çantay : «Eyvah bize, derler, bu, ceza ve hesâb günüdür».


    Hayrat Neşriyat : Ve: 'Eyvâh bize! Bu, dîn (cezâ) günüdür!' derler.


    İbni Kesir : Ve dediler ki: Vay bize, bu; din günüdür.


    Muhammed Esed : ve "Eyvah!" diyecekler, "İşte Hesap Günü bugündür!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (18-21) De ki: «Evet. Ve sizler zeliller olarak haşrolunacaksınızdır.» Çünkü o bir sayhadan ibarettir, onlar o zaman hemen bakar dururlar. Ve derler ki: «Eyvah bizlere! İşte bu, ceza günü.» İşte bu, sizin o yalan sandığınız ayırmak günüdür.


    Ömer Öngüt : "Eyvah bize! İşte bu hesap günüdür!" derler.


    Şaban Piriş : -Eyvah bize, işte hesap günü!


    Suat Yıldırım : "Eyvah, bize!" derler, "İşte bize bahsedilen hesap günü!"


    Süleyman Ateş : "Vah bize, bu cezâ günüdür!" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Derler ki: «Eyvahlar bize; bu, din günüdür.»


    Ümit Şimşek : 'Eyvah bize,' derler. 'Hesap günü gelmiş!'


    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle derler: "Vay başımıza! Din günüdür bu!"
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş