Kuran-ı Kerim NÛH Suresi Türkçe Meali - Kuran-ı Kerim Tüm Türkçe Meali'leri,NÛH Suresinin Arapça yaz

goktepeli26 16 Haz 2013




  1. إِنَّا أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ أَنْ أَنذِرْ قَوْمَكَ مِن قَبْلِ أَن يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]
    İnnâ erselnâ nûhan ilâ kavmihî en enzir kavmeke min kabli en ye’tiyehum azâbun elîm(elîmun).


    1. innâ : muhakkak ki biz

    2. erselnâ : biz gِnderdik

    3. nûhan : Nuh

    4. ilâ kavmi-hî : kendi kavmine

    5. en enzir : uyarmas‎

    6. kavme-ke : senin kavmin, kavmini

    7. min kabli : ِnceden, ِnce

    8. en ye'tiye-hum : onlara gelmesi

    9. azâbun : azap

    10. elîmun : elîm, ac‎



    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Biz, Hz. Nuh'u kendi kavmine: “Kavmini onlara, elîm azap gelmeden ِnce uyar.” diye (resûl olarak) gِnderdik.

    Diyanet ف‏leri : قüphesiz biz Nûh’u, kavmine, “Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden ِnce kavmini uyar” diye peygamber olarak gِnderdik.

    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki biz, onlara elemli bir azap gelmeden korkut kavmini diye gِndermi‏tik Nûh'u, kavmine.

    Adem Uًur : Kendilerine yak‎c‎ bir azap gelmeden ِnce kavmini uyar, diye Nuh'u kendi kavmine gِnderdik.

    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki biz Nuh'u: "Kendilerine feci bir azap gelmeden ِnce kavmini uyar" diye, halk‎na irsâl ettik.

    Ahmet Tekin : Nûh’u, kavmine peygamberlik gِreviyle ِzgürce sorumluluklar‎n‎ yerine getirmek üzere gِnderdik.

    'Kendilerine can yak‎p inleten müthi‏ bir azap gelmeden ِnce, kavmini uyar.' dedik.

    Ahmet Varol : Doًrusu biz Nuh'u: 'Kavmini, kendilerine ac‎kl‎ azap gelmeden ِnce uyar' diye kavmine gِnderdik.

    Ali Bulaç : قüphesiz, biz Nuh'u; "Kavmini, onlara ac‎ bir azab gelmeden evvel uyar" diye kendi kavmine (peygamber olarak) gِnderdik.

    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz, Nûh’u kavmine gِnderdik: “-Kavmine ac‎kl‎ bir azab gelmezden ِnce onlar‎ korkut” diye..
    .
    Bekir Sadak : «illetine can yakici bir azap gelmezden once onlari uyar» diye Nuh'u milletine gonderdik.

    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki biz, Nuh'u kendi milletine peygamber olarak gِnderdik de, elem verici bir azâb gelmeden ِnce onlar‎ uyar, (dedik).

    Diyanet ف‏leri (eski) : 'Milletine can yak‎c‎ bir azap gelmezden ِnce onlar‎ uyar' diye Nuh'u milletine gِnderdik.

    Diyanet Vakfi : Kendilerine yak‎c‎ bir azap gelmeden ِnce kavmini uyar, diye Nuh'u kendi kavmine gِnderdik.

    Edip Yüksel : 'Kendilerine ac‎ azap gelmezden ِnce halk‎n‎ uyar,' diye Nuh'u halk‎na gِnderdik.

    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Haberiniz olsun ki biz Nuhu kavm‎na gِnderdik, kavm‎n‎ inzar et diye, gelmezden evvel onlara bir azâb‎ elîm

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Haberiniz olsun ki, Biz Nuh'u: «Kendilerine elim bir azap gelmeden ِnce kavmini uyar!» diye kavmine gِnderdik.

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Gerçekten biz Nûh'u kavmine gِnderdik, «kavmine ac‎ bir azap gelmezden ِnce onlar‎ uyar» diye.

    Fizilal-il Kuran : Milletine can yak‎c‎ bir azab gelmezden ِnce onlar‎ uyar diye Nuh'u milletine peygamber olarak gِnderdik.

    Gültekin Onan : قüphesiz biz Nuh'u; "Kavmini onlara ac‎ bir azab gelmeden evvel uyar" diye kendi kavmine (peygamber olarak) gِnderdik.

    Hasan Basri اantay : Hak‎ykat, biz Nuuhu kavmine gِnderdik. «Kendilerine elem verici bir azâb gelmezden evvel kavmini (onunla) korkut» diye.

    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki biz Nûh’u kavmine: 'Kendilerine çok elemli bir azab gelmeden ِnce, kavmini korkut!' diye gِnderdik.

    فbni Kesir : Doًrusu Biz; Nuh'u kavmine gِnderdik. Kendilerine elim bir azab gelmezden ِnce kavmini uyar, diye.

    Muhammed Esed : Biz Nuh'u kendi toplumuna gِndererek "Ba‏lar‎na ‏iddetli bir azap gelmeden halk‎n‎ uyar!" diye (emrettik).

    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, Nûh'u kavmine gِnderdik, kendilerine bir elîm azap gelmeden evvel kavmini korkut diye.

    ضmer ضngüt : Kendilerine yak‎c‎ bir azap gelmezden ِnce kavmini uyar diye Nuh'u kendi kavmine gِnderdik.

    قaban Piri‏ : Kendilerine ac‎ bir azap gelmeden ِnce kavmini uyar diye Nuh’u kavmine gِndermi‏tik.

    Suat Y‎ld‎r‎m : Biz Nûh’u kendi milletine peygamber olarak gِnderip: "Gayet ac‎ bir azap ba‏lar‎na gelip çatmadan ِnce halk‎n‎ uyar!" dedik.

    Süleyman Ate‏ : Biz Nûh'u kavmine gِnderdik: "Onlara ac‎ bir azâb gelmezden ِnce kavmini uyar," diye.

    Tefhim-ul Kuran : Hiç ‏üphesiz, biz Nuh'u; «Kavmini, onlara ac‎ bir azab gelmeden evvel uyar‎p korkut» diye kendi kavmine (peygamber olarak) gِnderdik.

    ـmit قim‏ek : 'Ba‏lar‎na ac‎ bir azap gelmeden ِnce onlar‎ uyar' diye, Biz Nuh'u kavmine gِnderdik.

    Ya‏ar Nuri ضztürk : Biz, Nûh'u, "Toplumunu, kendilerine korkunç bir azap gelmeden ِnce uyar!" diye kavmine gِnderdik.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ


    Kâle yâ kavmi innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).


    1. kâle : dedi

    2. yâ : ey

    3. kavmi : kavmim

    4. in-nî : muhakkak ki ben

    5. lekum : sizin için

    6. nezîrun : nezir, uyarıcı

    7. mubînun : apaçık, açıklayan, açıkça



    İmam İskender Ali Mihr : (Hz. Nuh, kavmine) şöyle dedi: “Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizin için apaçık bir nezirim (uyarıcıyım), (öyle ki).”

    Diyanet İşleri : Nûh, şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Demişti ki: Ey kavmim, ben, sizi apaçık bir korkutucuyum.

    Adem Uğur : Ey kavmim dedi, ben sizin için açık bir uyarıcıyım.

    Ahmed Hulusi : (Nuh) dedi ki: "Ey halkım; kesinlikle size gelmiş apaçık bir uyarıcıyım!"

    Ahmet Tekin : Nuh:
    'Ey kavmim, ben size gönderilmiş sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcıyım' dedi.

    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Ey kavmim! Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

    Ali Bulaç : O da dedi ki: "Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım."

    Ali Fikri Yavuz : (Nûh onlara) dedi ki: “-Ey kavmim! Muhakkak ki ben, size (azab ile korkutan) açık bir peygamberim;

    Bekir Sadak : O da soyle soyledi: «Ey Milletim! suphesiz ben, size gonderilmis apacik bir uyariciyim.»

    Celal Yıldırım : O da: «Ey milletim!» dedi. «Hakikaten ben size gönderilen acık bir uyarıcıyım.

    Diyanet İşleri (eski) : O da şöyle söyledi: 'Ey Milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.'

    Diyanet Vakfi : (2-4) Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allah'a kulluk edin; O'na karşı
    gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Ey halkım, ben size apaçık bir uyarıcıyım.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi ki: ey kavmım! Haberiniz olsun ben size açık bir nezîrim

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Ey kavmim, haberiniz olsun, ben size açık bir uyarıcıyım!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dedi ki, «ey kavmim! Gerçekten ben size açık bir uyarıcıyım».

    Fizilal-il Kuran : O da şöyle dedi: «Ey milletim! Şüphesiz ben, size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.»

    Gültekin Onan : O da dedi ki: "Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım."

    Hasan Basri Çantay : Dedi ki: Ey kavmim, muhakkak ki ben sizi (başınıza gelecek azâbdan) apaçık korkutan bir peygamberim».

    Hayrat Neşriyat : (Ve Nuh onlara) dedi ki: 'Ey kavmim! Doğrusu ben, sizin için (Allah’ın azâbından haber veren) apaçık bir korkutucuyum!'

    İbni Kesir : Dedi ki: Ey kavmim; şüphesiz ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.

    Muhammed Esed : (Nuh) "Ey halkım!" diye seslendi, "Ben sizin için açık bir uyarıcıyım,

    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Ey kavmim! Şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir korkutucuyum.»

    Ömer Öngüt : Dedi ki: "Ey kavmim! Şüphesiz ki ben size gönderilen apaçık bir uyarıcıyım. "

    Şaban Piriş : -Ey kavmim, dedi. Ben, sizin için açık bir uyarıcıyım.

    Suat Yıldırım : (2-4) O da: "Ey benim milletim! Ben size gönderilen kesin bir uyarıcıyım. Şöyle ki: Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki: Sizin günahlarınızı affetsin ve sizi belirli bir vakte, yani ölüm anına kadar azap çektirmeksizin hayatta bıraksın. Çünkü Allah’ın takdir ettiği vâde gelince, asla ertelenmez. Keşke bunu bir bilseniz!

    Süleyman Ateş : "Ey kavmim, dedi, ben sizin için açık bir uyarıcıyım."

    Tefhim-ul Kuran : O da dedi ki: «Ey Kavmim, gerçek şu ki, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcı korkutucuyum.»

    Ümit Şimşek : Nuh 'Ey kavmim,' dedi. 'Ben size gönderilen apaçık bir uyarıcıyım.

    Yaşar Nuri Öztürk : O dedi ki: "Ey toplumum! Hiç kuşkunuz olmasın, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."
     


  3. أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ


    Eni’budûllâhe vettekûhu ve etîûn(etîûni).


    1. en i'budû : kul olmanız

    2. allâhe : Allah'a

    3. ve ittekû-hu : ve ona karşı takva sahibi olun

    4. ve etîû-ni : ve bana itaat edin



    İmam İskender Ali Mihr : Allah'a kul olmanız, O'na karşı takva sahibi olmanız için. Ve bana itaat edin (tâbî olun).

    Diyanet İşleri : (3-4) “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz, Allah’ın belirlediği vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Gayrı kulluk edin Allah'a ve çekinin ondan ve itâat edin bana da.

    Adem Uğur : Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

    Ahmed Hulusi : "Allâh'a ibadet edin, O'ndan korunun ve bana itaat edin;"

    Ahmet Tekin : 'Allah’ı ilâh tanıyın, candan müslümanlar olarak Allah’a bağlanın, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet edin. O’na sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azabından korunun. Bana itaat edin, benim sünnetime uyun.'

    Ahmet Varol : Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının ve bana itaat edin, diye.

    Ali Bulaç : "Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve bana itaat edin."

    Ali Fikri Yavuz : Allah’a ibadet edin, O’ndan korkun ve bana da itaat edin diye...

    Bekir Sadak : (3-4) «Allah'a kulluk edin; O'ndan sakinin ve bana itaat edin ki Allah gunahlarinizi size bagislasin ve sizi belli bir sureye kadar ertelesin; dogrusu Allah'in belirttigi sure gelince geri birakilamaz; keske bilseniz!»

    Celal Yıldırım : (3-4) Allah'a kulluk edin; O'ndan korkup (inkâr ve azgınlıktan) sakının ve bana itaat edin ki; Allah sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belirlenmiş bir vakte kadar da geciktirsin. Şüphesiz ki Allah'ın belirlediği vakit gelince artık o geriye bırakılmaz. Bunu keşke bir bilseniz!.»

    Diyanet İşleri (eski) : (3-4) 'Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz; keşke bilseniz!'

    Diyanet Vakfi : (2-4) Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

    Edip Yüksel : 'ALLAH'a kulluk edin, O'nu sayın ve beni izleyin.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Şöyle ki Allaha kulluk edin ve ona korunun ve bana itaat eyleyin

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şöyle ki, Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve bana itaat edin!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şöyle ki, «Allah'a kulluk edin, ondan korkun ve bana itaat edin.»

    Fizilal-il Kuran : Allah'a kulluk edin; ondan sakının ve bana itaat edin.

    Gültekin Onan : "Tanrı'ya kulluk edin, O'ndan korkun ve bana itaat edin."

    Hasan Basri Çantay : «Allaha kulluk edin. Ondan korkun. Bana da itaat edin diye (gönderildim)».

    Hayrat Neşriyat : (3-4) 'Şöyle ki: Allah’a kulluk edin, O’ndan sakının ve bana itâat edin. (Tâ ki Allah,)günahlarınızdan bir kısmını size bağışlasın ve sizi(n ecelinizi) belirli bir vakte kadar ertelesin! Şübhe yok ki Allah’ın (size takdîr ettiği) eceli geldiği zaman, ertelenmez! Eğer biliyor olsaydınız!'

    İbni Kesir : Allah'a ibadet edesiniz, O'ndan sakınasınız ve bana itaat edin, diye.

    Muhammed Esed : (yalnız) Allah'a kulluk etmeniz ve O'na karşı sorumluluk bilinci taşımanız (gerektiğini bildiren bir uyarıcı). "Şimdi bana kulak verin

    Ömer Nasuhi Bilmen : Şöyle ki: «Allah'a ubûdiyette bulunun ve O'ndan korkun ve bana itaat eyleyin.»

    Ömer Öngüt : "Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve bana da itaat edin. "

    Şaban Piriş : Allah’a kulluk edin, ondan korkun ve bana itaat edin, diye..

    Suat Yıldırım : (2-4) O da: "Ey benim milletim! Ben size gönderilen kesin bir uyarıcıyım. Şöyle ki: Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki: Sizin günahlarınızı affetsin ve sizi belirli bir vakte, yani ölüm anına kadar azap çektirmeksizin hayatta bıraksın. Çünkü Allah’ın takdir ettiği vâde gelince, asla ertelenmez. Keşke bunu bir bilseniz!

    Süleyman Ateş : "Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun, bana da itâ'at edin."

    Tefhim-ul Kuran : «Allah'a kulluk edin, O'ndan korkup sakının ve bana itaat edin.»

    Ümit Şimşek : 'Allah'a kulluk edin, Ondan sakının, bana itaat edin.

    Yaşar Nuri Öztürk : "O halde, Allah'a ibadet edin! O'ndan korkun! Ve bana itaat edin ki,
     


  4. يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى إِنَّ أَجَلَ اللَّهِ إِذَا جَاء لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ


    Yagfir lekum min zunûbikum ve yûahhırkum ilâ ecelin musemmâ(musemmen), inne ecelallâhi izâ câe lâ yuahhar(yûahharu), lev kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).


    1. yagfir : mağfiret etsin, günahlarınızı sevaba çevirsin

    2. lekum : sizin için, sizin

    3. min zunûbi-kum : günahlarınızdan, günahlarınızı

    4. ve yûahhir-kum : ve sizi tehir etsin (ömür versin)

    5. ilâ ecelin : bir ecele kadar, bir zamana kadar

    6. musemmen : muayyen, belirli

    7. inne : muhakkak ki

    8. ecele : ecel, belirlenen an

    9. allâhi : Allah

    10. izâ : olduğu zaman

    11. câe : geldi

    12. lâ yûahharu : tehir edilmez, ertelenmez, uzatılmaz

    13. lev : şâyet, eğer, keşke ..... olsa

    14. kuntum : siz oldunuz

    15. ta'lemûne : siz biliyorsunuz



    İmam İskender Ali Mihr : (Allah da) sizin günahlarınızı mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin) ve sizi belirlenmiş bir zamana kadar tehir etsin (ömür versin)! Muhakkak ki Allah'ın eceli (onun belirlediği an) gelince tehir edilmez. Keşke siz bilmiş olsaydınız.

    Diyanet İşleri : (3-4) “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz, Allah’ın belirlediği vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Suçlarınızı yarlıgasın ve sizi, muayyen bir vakte dek geciktirsin. Şüphe yok ki Allah'ın takdîr ettiği vakit geldi mi gecikmesine imkân yoktur eğer biliyorsanız.

    Adem Uğur : Ki Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın) Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!"

    Ahmed Hulusi : "Ki, hatalarınızdan bazılarını mağfiret etsin ve sizi tayin edilmiş ömrünüzün sonuna kadar yaşatsın. Muhakkak ki Allâh'ın eceli (yaşam süresi sonu) geldiğinde ertelenmez! Eğer bilseydiniz!"

    Ahmet Tekin : 'Allah da sizin günahlarınızın bir kısmını bağışlasın. Belirli vakte kadar size mühlet versin. Allah’ın tayin ettiği ecel geldiği zaman ertelenmez. Keşke bilebilseydiniz!'

    Ahmet Varol : Ki, (Allah) günâhlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belirli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz Allah'ın süresi geldiğinde geciktirilmez. Keşke bilseydiniz.'

    Ali Bulaç : "Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allah'ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız."

    Ali Fikri Yavuz : (Bu takdirde Allah) günahlarınızdan size bağışlar ve sizi muayyen bir vakte kadar (azab çektirmeksizin ölüm anına dek) geri bırakır. Şüphe yok ki, Allah’ın takdir ettiği ecel (ölüm) gelince geri bırakılmaz; eğer bilseydiniz, (iman eder de azabdan kurtulurdunuz.)

    Bekir Sadak : (3-4) «Allah'a kulluk edin; O'ndan sakinin ve bana itaat edin ki Allah gunahlarinizi size bagislasin ve sizi belli bir sureye kadar ertelesin; dogrusu Allah'in belirttigi sure gelince geri birakilamaz; keske bilseniz!»

    Celal Yıldırım : (3-4) Allah'a kulluk edin; O'ndan korkup (inkâr ve azgınlıktan) sakının ve bana itaat edin ki; Allah sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belirlenmiş bir vakte kadar da geciktirsin. Şüphesiz ki Allah'ın belirlediği vakit gelince artık o geriye bırakılmaz. Bunu keşke bir bilseniz!.»

    Diyanet İşleri (eski) : (3-4) 'Allah'a kulluk edin; O'ndan sakının ve bana itaat edin ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılamaz; keşke bilseniz!'

    Diyanet Vakfi : (2-4) Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, «Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek apaçık uyaran bir kimseyim. Bilinmeli ki Allah'ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!

    Edip Yüksel : 'Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Kuşkusuz, ALLAH'ın verdiği süre gelince ertelenmez; bir bilseydiniz.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Günahlarınızdan size mağfiret buyursun ve sizi müsemma bir ecele kadar te'hîr eylesin, muhakkak ki Allahın takdir eylediği ecel gelince te'hîr olunmaz eğer bilse idiniz!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Günahlarınızı bağışlasın ve sizi belirli bir vakte kadar ertelesin. Kuşkusuz, Allah'ın takdir ettiği vakit gelince ertelenmez, eğer bilseydiniz!»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah'ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz..» (inanırdınız).

    Fizilal-il Kuran : Ki Allah günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin; doğrusu Allah'ın belirttiği süre gelince geri bırakılmaz; keşki bilseniz.

    Gültekin Onan : "Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Tanrı'nın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız."

    Hasan Basri Çantay : «Tâki (Allah) sizin günâhlarınızdan bir kısmını yarlığasın, sizi (azâbsız olarak) mukadder bir müddete kadar gecikdirsin. Şübhe yok ki Allahın (ta'yîn etdiği) müddet gelince geri bırakılmaz. Eğer bilseydiniz..».

    Hayrat Neşriyat : (3-4) 'Şöyle ki: Allah’a kulluk edin, O’ndan sakının ve bana itâat edin. (Tâ ki Allah,)günahlarınızdan bir kısmını size bağışlasın ve sizi(n ecelinizi) belirli bir vakte kadar ertelesin! Şübhe yok ki Allah’ın (size takdîr ettiği) eceli geldiği zaman, ertelenmez! Eğer biliyor olsaydınız!'

    İbni Kesir : Ta ki, günahlarınızı size bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin. Muhakkak ki Allah'ın süresi gelince geri bırakılmaz. Keşki bilseydiniz.

    Muhammed Esed : ki Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve (yalnız O'na) malum olan bir zamana kadar size mühlet tanısın; ama bilin ki Allah'ın belirlediği vade gelip çattığında hiçbir şekilde ertelenemez. Keşke bunu bilseydiniz!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : «Sizin için günahlarınızı bağışlasın ve sizi mukadder müddete kadar tehir etsin. Muhakkak ki, Allah'ın takdir ettiği vakit gelince sonraya bırakılamaz, eğer bilir kimseler oldu iseniz.»

    Ömer Öngüt : "Ki, Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin (cezalandırmadan yaşatsın). Bilinmeli ki, Allah'ın belirttiği süre gelince artık o ertelenmez. Keşke bilseniz!"

    Şaban Piriş : O, sizin günahlarınızı bağışlasın ve belli bir süreye kadar sizi ertelesin. Allah’ın belirlediği süre gelince artık o geri bırakılmaz, eğer bilmiş olursanız...

    Suat Yıldırım : (2-4) O da: "Ey benim milletim! Ben size gönderilen kesin bir uyarıcıyım. Şöyle ki: Yalnız Allah’a ibadet edin, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki: Sizin günahlarınızı affetsin ve sizi belirli bir vakte, yani ölüm anına kadar azap çektirmeksizin hayatta bıraksın. Çünkü Allah’ın takdir ettiği vâde gelince, asla ertelenmez. Keşke bunu bir bilseniz!

    Süleyman Ateş : "Ki (Allâh) günâhlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Zira Allâh'ın süresi geldiği zaman ertelenmez. Bilir (kişiler) olsaydınız (bunu anlardınız)."

    Tefhim-ul Kuran : «Ki günahlarınızı bağışlasın ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin. Elbette Allah'ın eceli geldiği zaman, o ertelenmez. Bir bilmiş olsaydınız.

    Ümit Şimşek : 'Tâ ki Allah da bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve belirlenmiş bir vakte kadar sizi geciktirsin. Allah'ın takdir ettiği ecel gelecek olursa asla ertelenmez. Keşke bunu bilseniz.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Allah, günahlarınızı affetsin ve sizi belirli bir süreye kadar ertelesin. Çünkü Allah'ın eceli geldiğinde ertelenmez. Bir bilebilseydiniz!"
     


  5. قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا


    Kâle rabbi innî deavtu kavmî leylen ve nehârâ(nehâran).


    1. kâle : dedi

    2. rabbi : Rabbim

    3. innî : muhakkak ki ben

    4. deavtu : davet ettim

    5. kavmî : benim kavmim

    6. leylen : gece

    7. ve nehâran : ve gündüz



    İmam İskender Ali Mihr : (Hz. Nuh, Rabbine) şöyle dedi: “Rabbim, Muhakkak ki ben kavmimi gece ve gündüz (ruhlarını Sana ulaştırmayı dilemeye) davet ettim.”

    Diyanet İşleri : Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim.”
    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbim demişti, ben kavmimi gece ve gündüz çağırdım.

    Adem Uğur : (Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim;

    Ahmed Hulusi : (Nuh) dedi ki: "Rabbim. . . Muhakkak ki ben halkımı gece ve gündüz davet ettim. "

    Ahmet Tekin : Nuh: 'Rabbim ben kavmimi, geceleri de gündüzleri de dâvet ediyorum' dedi.

    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet ettim.

    Ali Bulaç : Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum."

    Ali Fikri Yavuz : Nûh dedi ki: “- Ey Rabbim! Ben kavmimi gece ve gündüz (imana) dâvet ettim.

    Bekir Sadak : Nuh dedi ki: «Rabbim! Dogrusu ben, milletimi gece gunduz cagirdim.»

    Celal Yıldırım : (5-6) Nûh dedi ki: Rabbim! Şüphesiz ki ben, milletimi gece gündüz (uyarıp sana, senin dinine) davet ettim, ama benim bu davetim ancak onların (nefretine sebep olup) kaçmalarını arttırdı.

    Diyanet İşleri (eski) : Nuh dedi ki: 'Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım.'

    Diyanet Vakfi : (Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim;

    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Rabbim, ben halkımı gece gündüz çağırdım.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi ki ya rab! Ben kavmımı gece gündüz da'vet ettim

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Ey Rabbim, ben kavmimi gece gündüz davet ettim.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nûh dedi ki: «Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim.»

    Fizilal-il Kuran : Nuh dedi ki: «Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım.»

    Gültekin Onan : Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum."

    Hasan Basri Çantay : Dedi: «Ey Rabbim, ben kavmimi hakıykaten gece gündüz da'vet etdim».

    Hayrat Neşriyat : (Nûh) dedi ki: 'Rabbim! Doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (îmân etmeye) da'vet ettim.'
    İbni Kesir : Dedi ki: Rabbım; doğrusu ben, kavmimi gece gündüz davet ettim.

    Muhammed Esed : (Ve bir zaman sonra, Nuh) "Ey Rabbim!" dedi, "Ben halkıma gece gündüz çağrıda bulunuyorum,

    Ömer Nasuhi Bilmen : (5-6) Dedi ki: «Yarabbi! Ben kavmimi hakikaten gece ve gündüz dâvet ettim. Benim dâvetim, onlar için firardan başka bir şey arttırmadı.»

    Ömer Öngüt : Nuh dedi ki: "Ey Rabbim! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz dâvet ettim. "

    Şaban Piriş : -Rabbim, dedi. Ben kavmimi gece gündüz davet ettim.

    Suat Yıldırım : (5-6) "Ya Rabbî, dedi Nûh, ben milletimi gece gündüz dine dâvet ettim. Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı."

    Süleyman Ateş : (Nûh:) "Rabbim, dedi, ben kavmimi gece gündüz da'vet ettim."

    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Rabbim, gerçekten ben kavmimi gece ve gündüz davet edip durdum.»

    Ümit Şimşek : Nuh 'Yâ Rabbi,' dedi. 'Kavmimi gece gündüz imana çağırdım.

    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh şöyle yakardı: "Ey Rabbim! Ben toplumumu gece ve gündüz davet ettim."
     


  6. فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا


    Fe lem yezidhum duâî illâ firârâ(firâran).


    1. fe : fakat

    2. lem yezid-hum : onlara arttırmadı

    3. duâî : davetim

    4. illâ : den başka

    5. firâran : firar, kaçış, uzaklaşma



    İmam İskender Ali Mihr : Fakat benim davetim, (benden) kaçışlarından (uzaklaşmalarından) başka bir şeyi artırmadı.

    Diyanet İşleri : Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Benim çağırmam, ancak onların kaçmasını arttırdı.

    Adem Uğur : Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı.

    Ahmed Hulusi : "Benim davetim onların kaçışından başka bir şey arttırmadı. "

    Ahmet Tekin : 'Benim davetim, sadece onların kaçışlarını artırıyor.'

    Ahmet Varol : Ancak benim davetim onların sadece kaçışlarını artırdı.

    Ali Bulaç : "Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."

    Ali Fikri Yavuz : Fakat benim dâvet etmem, onlara ancak (imandan) kaçmağı artırdı.

    Bekir Sadak : "Fakat benim cagirmam, sadece benden uzakliklarini artirdi.»

    Celal Yıldırım : (5-6) Nûh dedi ki: Rabbim! Şüphesiz ki ben, milletimi gece gündüz (uyarıp sana, senin dinine) davet ettim, ama benim bu davetim ancak onların (nefretine sebep olup) kaçmalarını arttırdı.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı.'

    Diyanet Vakfi : Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı.

    Edip Yüksel : 'Ne var ki, çağrım onların kaçışını arttırmaktan başka şeye yaramadı.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat benim çağırmam onlara firardan başka bir şey artırmadı

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat benim çağırmam, sadece onların kaçmalarını artırdı.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı.»

    Fizilal-il Kuran : Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı.»

    Gültekin Onan : "Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."

    Hasan Basri Çantay : «Fakat benim da'vetim (îmandan) kaçma (ların) dan başka (bir şey'i) artırmadı».

    Hayrat Neşriyat : 'Fakat benim da'vetim onlara, (hakka yönelmekten) kaçma(ların)dan başka bir şeyi artırmadı.'

    İbni Kesir : Ne var ki benim davetim; sadece benden uzaklaşmalarını artırdı.

    Muhammed Esed : ama bu çağrım onları yalnızca (Senden) daha da uzaklaştırdı.

    Ömer Nasuhi Bilmen : (5-6) Dedi ki: «Yarabbi! Ben kavmimi hakikaten gece ve gündüz dâvet ettim. Benim dâvetim, onlar için firardan başka bir şey arttırmadı.»

    Ömer Öngüt : "Fakat benim dâvetim onların ancak kaçmalarını artırdı. "

    Şaban Piriş : Çağrım onların kaçmasından başka bir şeye yaramadı.

    Suat Yıldırım : (5-6) "Ya Rabbî, dedi Nûh, ben milletimi gece gündüz dine dâvet ettim. Ama benim dâvetim, onların sadece daha çok uzaklaşmalarına yol açtı."

    Süleyman Ateş : "Benim da'vetim, onlara kaçışlarını artırmaktan başka bir katkıda bulunmadı."

    Tefhim-ul Kuran : «Fakat benim davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı.»

    Ümit Şimşek : 'Fakat ben çağırdıkça onlar daha da çok kaçtılar.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Fakat çağrım, onların kaçışlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı."
     


  7. وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا


    Ve innî kullemâ deavtuhum li tagfire lehum cealû esâbiahum fî âzânihim vestagşev siyâbehum ve esarrû vestekberûstikbârâ(vestekberûstikbâran).


    1. ve innî : ve muhakkak ki ben

    2. kullemâ : her seferinde

    3. deavtu-hum : onları davet ettim

    4. li : için

    5. tagfire : senin mağfiret etmen, bağışlaman

    6. lehum : onları

    7. cealû : kıldılar, yaptılar (tıkadılar)

    8. esâbia-hum : parmaklarını

    9. fî : içinde

    10. âzâni-him : kulakları

    11. ve istagşev : ve gışavet (perdeleme) yaptılar, büründüler

    12. siyâbe-hum : kendi elbiseleri

    13. ve esarrû : ve Israr ettiler

    14. ve istekberû : ve büyüklük tasladılar

    15. istikbâran : kibirlenerek



    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki benim onları, Senin mağfiret etmen için her davet edişimde, (duymamak için) parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve (görmemek için) elbiselerine büründüler ve (bu davranışlarında) ısrar ettiler ve kibirlenerek büyüklük tasladılar.

    Diyanet İşleri : “Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve gerçekten de ben, onları, sen yarlıgayasın, suçlarını örtesin diye ne vakit çağırdıysam parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar ve elbiselerine büründüler ve ısrâr ettiler ve ululandıkça ululanmaya kalkıştılar.

    Adem Uğur : Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

    Ahmed Hulusi : "Muhakkak ki ben onları, senin mağfiretine davet ettikçe, parmaklarını kulaklarının içine tıkadılar, elbiselerine büründüler, (inançlarında) ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler. "

    Ahmet Tekin : 'Ben, senin bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Beni görmemek için elbiselerine büründüler. Ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler, serkeşlik, zorbalık ettiler.'

    Ahmet Varol : Ben, senin kendilerini bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerini üzerlerine çektiler, (küfürlerinde) direndiler ve büyüklük tasladıkça tasladılar.

    Ali Bulaç : "Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip direttiler.'

    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu ben, onları senin bağışlaman için her dâvet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve elbiselerine büründüler (ki beni görmesinler, küfürde) ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.

    Bekir Sadak : «Dogrusu ben Senin onlari bagislaman icin kendilerini her cagirisimda, parmaklarini kulaklarina tikadilar, elbiselerine burunduler, direndiler, buyuklendikce buyuklendiler.»

    Celal Yıldırım : Hakikat ben, onları bağışlaman için ne kadar ,dâvet ettimse parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine örtünüp duymazlıktan geldiler ; (inkârda) İsrar edip büyüklük tasladıkça, tasladılar.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Doğrusu ben Senin onları bağışlaman için kendilerini her çağırışımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler.'

    Diyanet Vakfi : Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

    Edip Yüksel : 'Her ne zaman senin onları bağışlaman için onları çağırdıysam parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerini başlarına örttüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve ben onları mağfiret buyurman için her da'vet ettiğimde onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve esvablarına büründüler ve ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve ben, onları bağışlaman için her davet ettiğimde onlar, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler ve kibirlendikçe kibirlendiler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ben onları senin bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.»

    Fizilal-il Kuran : Doğrusu ben senin onları bağışlaman için kendilerini her çağrışımda, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler, büyüklendikçe büyüklendiler.

    Gültekin Onan : "Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip direttiler."

    Hasan Basri Çantay : «Hakıykat ben, Senin kendilerini yarlığaman için, onları ne zaman da'vet etdiysem parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler ayak dirediler, büyüklük tasladılar da tasladılar».

    Hayrat Neşriyat : 'Ve doğrusu ben, onlara mağfiret etmen için kendilerini ne zaman (îmân etmeye)da'vet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, (inkârlarında da) ısrâr ettiler ve büyüklük tasladıkça tasladılar.'

    İbni Kesir : Doğrusu ben; Senin onları bağışlaman için kendilerini davet ettiğim her seferinde, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.

    Muhammed Esed : Ve doğrusu, onlara bağışlayıcılığını göstereceğin ümidiyle ne zaman çağrıda bulunduysam parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (günahkarlık) giysilerine büründüler, daha fazla inada kapıldılar ve boş gururlarında (daha da) azgınlaştılar.

    Ömer Nasuhi Bilmen : (7- «Muhakak ki ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman dâvet etti isem parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve libaslarına büründüler ve ısrar ettiler ve böbürleniverdiler. Sonra muhakkak ki ben onları, apaçık dâvet ettim.»

    Ömer Öngüt : "Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için ne kadar dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. "

    Şaban Piriş : Ben, onları senin bağışlaman için her ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkayıp, elbiselerini başlarına bürüdüler, direndiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.

    Suat Yıldırım : Her ne zaman, onları bağışlaman için çağırdıysam, onlar parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Esvaplarıyla örtündüler, direttiler ve çok kibirlendiler.

    Süleyman Ateş : "Günâhlarını bağışlaman için onları (sana) ne kadar da'vet ettimse parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler, direttiler, çok böbürlendiler."

    Tefhim-ul Kuran : «Doğrusu ben, senin onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip direttiler.»

    Ümit Şimşek : 'Senin bağışlaman için onları her çağırışımda kulaklarını tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Ben onları, sen kendilerini affedesin diye çağırdıkça, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiseleriyle sarılıp sarmalandılar, inat ve ısrar ettiler ve kibirlendikçe kibirlendiler."
     


  8. ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا


    Summe innî deavtuhum cihârâ(cihâran).


    1. summe : sonra

    2. innî : muhakkak ki ben

    3. deavtu-hum : onları davet ettim

    4. cihâran : cehren, açıkça



    İmam İskender Ali Mihr : Sonra muhakkak ki ben onları cehren (açıkça) davet ettim.

    Diyanet İşleri : “Sonra ben onları açık açık davet ettim.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra onları, gerçekten de yüksek sesle çağırdım.

    Adem Uğur : Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum.

    Ahmed Hulusi : "Sonra, muhakkak ki ben onları açıktan davet ettim. "

    Ahmet Tekin : 'Sonra onları açıktan açığa davet ettim.'

    Ahmet Varol : Sonra ben onları açıktan da [1] davet ettim.

    Ali Bulaç : "Sonra onları açıktan açığa davet ettim."

    Ali Fikri Yavuz : Sonra ben, onları aşikâre olarak (tevbeye) çağırdım.

    Bekir Sadak : «Sonra, dogrusu ben onlari acikca cagirdim.»

    Celal Yıldırım : Sonra gerçekten ben onları açıkça (hakk'a, doğru yola) çağırdım,

    Diyanet İşleri (eski) : 'Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım.'

    Diyanet Vakfi : Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum.

    Edip Yüksel : 'Sonra onları açıkça çağırdım.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra ben onları yüksek sesle çağırdım

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra ben onları yüksek sesle çağırdım.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Sonra ben onları açık açık çağırdım.»

    Fizilal-il Kuran : Sonra, doğrusu ben onları açıkça çağırdım.

    Gültekin Onan : "Sonra onları açıktan açığa davet ettim."

    Hasan Basri Çantay : «Sonra ben onları hakıykaten en yüksek ses (im) le çağırdım».

    Hayrat Neşriyat : 'Sonra şübhesiz ben, onları yüksek sesle (açıkça) da'vet ettim.'

    İbni Kesir : Sonra ben; onları gerçekten açıkça çağırdım.

    Muhammed Esed : Doğrusu, ben onları açık açık çağırdım;

    Ömer Nasuhi Bilmen : (7- «Muhakak ki ben onlar için mağfiret buyurasın diye kendilerini her ne zaman dâvet etti isem parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve libaslarına büründüler ve ısrar ettiler ve böbürleniverdiler. Sonra muhakkak ki ben onları, apaçık dâvet ettim.»

    Ömer Öngüt : "Sonra ben onları açıkça çağırdım. "

    Şaban Piriş : Sonra ben onları açıktan açığa çağırdım.

    Suat Yıldırım : Ben onları bu sefer yüksek sesle dâvet etmeye başladım.

    Süleyman Ateş : "Sonra ben onları açıkça da'vet ettim."

    Tefhim-ul Kuran : «Sonra ben onları açıktan açığa da davet ettim.»

    Ümit Şimşek : 'Derken onları açıkça davet ettim.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Sonra onları daha açık bir biçimde çağırdım."
     


  9. فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا


    Fe kul tustagfırû rabbekum innehu kâne gaffârâ(gaffâran).


    1. fe : art‎k

    2. kultu : dedim

    3. istagfirû : maًfiret dileyin

    4. rabbe-kum : sizin Rabbiniz

    5. inne-hu : muhakkak ki O

    6. kâne : oldu, idi, ...d‎r

    7. gaffâran : gaffar, maًfiret eden



    فmam فskender Ali Mihr : (Nuh A.S) ve dedim ki: “Art‎k Rabbinizden maًfiret dilediًinizi sِyleyin. Muhakkak ki O; Gaffar'd‎r (maًfiret edendir).”

    Diyanet ف‏leri : “Dedim ki: ‘Rabbinizden baً‎‏lama dileyin; çünkü O, çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.’

    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Dedim ki: Rabbinizden yarl‎ganma dileyin, ‏üphe yok ki o, bütün suçlar‎, tamâm‎yla ِrter.

    Adem Uًur : Dedim ki: Rabbinizden maًfiret dileyin; çünkü O çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.

    Ahmed Hulusi : Dedim ki: "Rabbinizden maًfiret dileyin. . . Muhakkak ki O, ذaffar'd‎r. "

    Ahmet Tekin : 'Rabbinizden koruma kalkan‎ ve baً‎‏lanma isteyin. O, muhkem koruma kalkan‎na alan, daima baً‎‏layand‎r.' dedim.

    Ahmet Varol : Dedim ki: 'Rabbinizden baً‎‏lanma dileyin. اünkü O, çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.

    Ali Bulaç : "Bundan bِyle" dedim. "Rabbinizden maًfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok baً‎‏layand‎r.

    Ali Fikri Yavuz : Dedim ki: Gelin, Rabbinizin maًfiretini isteyin; çünkü O, Gaffâr’d‎r= maًfireti çok boldur.

    Bekir Sadak : (10-11) Dedim ki: «Rabbinizden bagislanma dileyin; dogrusu O, cok bagislayandir. Size gokten bol bol yagmur indirsin.»

    Celal Y‎ld‎r‎m : Rabb‎n‎zdan baً‎‏lanma dileyin, çünkü mutlaka O, çok baً‎‏layand‎r, dedim.

    Diyanet ف‏leri (eski) : (10-11) Dedim ki: 'Rabbinizden baً‎‏lanma dileyin; doًrusu O, çok baً‎‏layand‎r. Size gِkten bol bol yaًmur indirsin.'

    Diyanet Vakfi : Dedim ki: Rabbinizden maًfiret dileyin; çünkü O çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.

    Edip Yüksel : 'Dedim ki, 'Rabbinizden baً‎‏lanma dileyin; O çok Baً‎‏layand‎r.' '

    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Gelin dedim: rabb‎n‎z‎n maًfiretini isteyin, çünkü, o, maًfireti çok bir gaffard‎r

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Gelin, Rabbinizin baً‎‏lamas‎n‎ isteyin, çünkü O, baً‎‏lamas‎ çok bir baً‎‏layand‎r! dedim.

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «Gelin, dedim, Rabbinizin sizi baً‎‏lamas‎n‎ isteyin. اünkü o çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.»

    Fizilal-il Kuran : Dedim ki: «Rabbiniz'den baً‎‏lanma dileyin; doًrusu O, çok baً‎‏layand‎r..

    Gültekin Onan : "Bundan bِyle" dedim. "Rabbinizden maًfiret isteyin; çünkü gerçekten O çok baً‎‏layand‎r.

    Hasan Basri اantay : «Art‎k, dedim, Rabbinizden maًfiret dileyin. اünkü O, çok yarl‎ًay‎c‎d‎r».

    Hayrat Ne‏riyat : 'Hem 'Rabbinize istiًfâr edin (O’ndan maًfiret dileyin); çünki O, Gaffâr (çok baً‎‏lay‎c‎)d‎r!’ dedim.'

    فbni Kesir : Dedim ki: Rabb‎n‎zdan maًfiret dileyin. Muhakkak ki O ذaffar oland‎r.

    Muhammed Esed : ve dedim ki: "Rabbinizden günahlar‎n‎z‎n baً‎‏lanmas‎n‎ dileyin, çünkü O, ku‏kusuz baً‎‏lay‎c‎d‎r!

    ضmer Nasuhi Bilmen : (9-10) «Sonra ‏üphesiz ki, ben onlar için ilan ettim ve onlara gizliden gizliye de bildirdim. Art‎k dedim ki, Rabinizden maًrifet dileyiniz, ‏üphe yok ki O, çok maًfiret buyurucudur.»

    ضmer ضngüt : "Dedim ki: Rabbinizden maًfiret dileyin, çünkü O çok baً‎‏lay‎c‎d‎r. "

    قaban Piri‏ : Onlara dedim ki: -Rabbinizden baً‎‏lanma dileyin, çünkü o çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.

    Suat Y‎ld‎r‎m : Dedim ki onlara: "Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gafurdur."

    Süleyman Ate‏ : 'Rabbinizden maًfiret dileyin, çünkü O çok baً‎‏layand‎r' dedim."

    Tefhim-ul Kuran : «Bundan bِyle» dedim. «Rabbinizden maًfiret isteyin çünkü gerçekten O, çok baً‎‏layand‎r.

    ـmit قim‏ek : 'Onlara dedim ki: Rabbinizden af dileyin; çünkü O çok baً‎‏lay‎c‎d‎r.

    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ve ‏ِyle dedim: "Rabbinizden af dileyin! O, baً‎‏lamay‎ çok sevendir."
     


  10. يُرْسِلِ السَّمَاء عَلَيْكُم مِّدْرَارًا


    Yursilis semâe aleykum midrârâ(midrâren).


    1. yursil : göndersin

    2. es semâe : sema, gökyüzü, gök

    3. aleykum : size, üzerinize

    4. midrâran : bol bol yağmur, bol yağmurlu olarak

    İmam İskender Ali Mihr : Üzerinize bol yağmurlu olarak semayı göndersin.

    Diyanet İşleri : ‘(Bağışlama dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Size gökten faydalı ve bol yağmurlar yollar.

    Adem Uğur : (Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin,

    Ahmed Hulusi : "Üzerinize semâyı yoğun olarak irsâl eder. "

    Ahmet Tekin : 'Koruma kalkanı ve bağışlanma dileyin ki, göğü üzerinizde, bol bol rahmet, bereket ve nimet yağdıracak güce, imkâna kavuştursun.'

    Ahmet Varol : Böylece, üzerinize gökten bolca yağmur göndersin.

    Ali Bulaç : "(Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın."

    Ali Fikri Yavuz : (Rabbinizin mağfiretini dilediğiniz takdirde, Allah) üzerine bol bol yağmur salıverir.

    Bekir Sadak : (10-11) Dedim ki: «Rabbinizden bagislanma dileyin; dogrusu O, cok bagislayandir. Size gokten bol bol yagmur indirsin.»

    Celal Yıldırım : Gökten üzerinize faydalı yağmur gönderir.

    Diyanet İşleri (eski) : (10-11) Dedim ki: 'Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin.'

    Diyanet Vakfi : (Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin,

    Edip Yüksel : ' 'Size gökten bol yağmur göndersin.' '

    Elmalılı Hamdi Yazır : Bol hayır ile üzerinize semayı salsın

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bol hayır (yağmur) ile göğü üzerinize salsın.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın.»

    Fizilal-il Kuran : Size gökten bol bol yağmur indirsin.»

    Gültekin Onan : "(Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın."

    Hasan Basri Çantay : «(O sayede) O, üstünüze bol yağmur salıverir».

    Hayrat Neşriyat : '(Hem onlara dedim ki:) '(O’ndan mağfiret dileyin ki) üzerinize semâyı (gökten yağmuru), bol bol göndersin!’ '

    İbni Kesir : Ta ki size, gökten bol yağmur salıversin.

    Muhammed Esed : Size, hesapsız semavi nimetler yağdıracaktır,

    Ömer Nasuhi Bilmen : Üzerinize semayı bol yağmurlar ile gönderir.

    Ömer Öngüt : "Mağfiret dileyin ki, üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. "

    Şaban Piriş : Gökten size bol yağmurlar yağdırır.

    Suat Yıldırım : Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin.

    Süleyman Ateş : '(O'ndan mağfiret dileyin) Ki üzerinize gökten bol yağmur göndersin'

    Tefhim-ul Kuran : «(Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın.»

    Ümit Şimşek : 'Tâ ki üzerinize bol bol yağmur yağdırsın.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Göğü üzerinize bol bol yağmur taşıyıcı olarak gönderir."
     


  11. وَيُمْدِدْكُمْ بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَل لَّكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَل لَّكُمْ أَنْهَارًا


    Ve yumdidkum biemvâlin ve benîne ve yec’al lekum cennâtin ve yec’al lekum enhârâ(enhâren).


    1. ve yumdid-kum : ve size imdat etsin, size yardım etsin

    2. bi emvâlin : mallarla

    3. ve benîne : oğullar, erkek çocuklar

    4. ve yec'al : ve kılsın, yapsın

    5. lekum : size, sizin için

    6. cennâtin : bahçeler, verimli bahçeler

    7. ve yec'al : ve kılsın, yapsın

    8. lekum : size, sizin için

    9. enhâran : nehirler



    İmam İskender Ali Mihr : Ve size mal ve erkek çocuklar (vererek) yardım etsin. Ve sizin için cennetler (verimli bahçeler) yapsın ve sizin için nehirler akıtsın.

    Diyanet İşleri : ‘Sizi mallarla, oğullarla desteklesin ve sizin için bahçeler var etsin, sizin için ırmaklar var etsin.’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve size, mallar, oğullar vererek yardım eder ve size bağlar, bahçeler halk eder ve ırmaklar yaratır.

    Adem Uğur : Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.

    Ahmed Hulusi : "Mallar ve oğullar ile size yardım eder, sizin için cennetler oluşturur ve sizin için nehirler meydana getirir. "

    Ahmet Tekin : 'Mallar ve oğullar vererek imdadınıza koşsun. Size bağlar bahçeler ihsan etsin. Sizin için ırmaklar planlayıp hazırlasın.'

    Ahmet Varol : Size mallarla ve oğullarla yardım etsin; size bahçeler versin, ırmaklar versin.

    Ali Bulaç : "Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar, bahçeler versin, ırmaklar da versin."

    Ali Fikri Yavuz : Hem mallarınızı, hem de oğullarınızı çoğaltır ve size bahçeler yaratır, size ırmaklar akıtır.

    Bekir Sadak : «izi, mallar ve ogullarla desteklesin; sizin icin bahceler var etsin, irmaklar akitsin.»

    Celal Yıldırım : Sizi, mallar ve oğullarla destekleyip güçlendirir. Size Cennet misâli bahçeler verir ve ırmaklar akıtır.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Sizi, mallar ve oğullarla desteklesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın.'

    Diyanet Vakfi : Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.

    Edip Yüksel : ' 'Size bol para ve çocuklarla desteklesin, size bahçeler ve ırmaklar versin.' '

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve size mallar ve oğullarla imdad eylesin ve sizin için Cennetler yapsın, sizin için ırmaklar yapsın

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Size mallar ve oğullarla yardım etsin ve sizin için cennetler yapsın, sizin için ırmaklar yapsın.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Mallar ve oğullar vererek sizin imdadınıza koşsun. Sizin için bahçeler yapsın, ırmaklar yapsın.»

    Fizilal-il Kuran : Sizi, mallar ve oğullarla desteklesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın.

    Gültekin Onan : "Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar, bahçeler versin, ırmaklar da versin."

    Hasan Basri Çantay : «Sizin mallarınızı, oğullarınızı da çoğaltır, size bağlar, bostanlar verir, size ırmaklar akıtır».

    Hayrat Neşriyat : 'Size mallar ve oğullar ile yardım etsin, sizin için (yeryüzünde) nice bahçeler kılsın ve size nice ırmaklar meydana getirsin!'

    İbni Kesir : Ve sizi mallar ve oğullarla desteklesin, sizin için bahçeler var etsin ve ırmaklar akıtsın.

    Muhammed Esed : dünyevi servet ve evlat vermek suretiyle size yardım edecek ve size bağlar bahçeler ihsan edecek ve akıp giden sular bağışlayacaktır.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve size mallar ile ve oğullar ile imdat eder ve sizin için bağlar, bostanlar kılar ve sizin için ırmaklar vucûda getirir.

    Ömer Öngüt : "Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. "

    Şaban Piriş : Mallarınızı ve çocuklarınızı çoğaltır, sizin için bahçeler yaratır, nehirler yaratır.

    Suat Yıldırım : "Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin."

    Süleyman Ateş : 'Ve size mallarla, oğullarla yardım etsin, size bahçeler versin, ırmaklar versin'

    Tefhim-ul Kuran : «Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar, bahçeler versin, ırmaklar da versin.»

    Ümit Şimşek : 'Size mal ve evlât nasip etsin, bağlar yeşertsin, ırmaklar akıtsın.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Sizi, mallar ve oğullarla güçlendirir, size yeşil bahçeler lütfeder. Ve sizin için nehirler akıtır."
     


  12. مَّا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا


    Mâ lekum lâ tercûne lillâhi vekârâ(vekâren).


    1. mâ lekum : siz niçin, size ne oluyor

    2. lâ tercûne : ummuyorsunuz

    3. li allâhi : Allah için (Allah'a ait, Allah'tan)

    4. vakâran : vakar, azamet, izzet ve kudret



    İmam İskender Ali Mihr : (Nuh (A.S), kavmine şöyle dedi): “Siz niçin Allah'tan bir vakar (azamet, izzet ve kudret) ummuyorsunuz?”

    Diyanet İşleri : ‘Size ne oluyor da Allah için bir vakar (saygınlık, büyüklük) ummuyorsunuz?’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ne oldu size ki Allah'ın, büyük, ulu ve şerefli bir mâbûd olduğunu ummuyorsunuz?

    Adem Uğur : Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?

    Ahmed Hulusi : "Size ne oluyor ki Allâh'ın yüceliğini ummuyorsunuz?"

    Ahmet Tekin : 'Bildiğiniz birşeyler mi var ki, Allah için bir ululuk, bir yücelik, bir azamet sıfatının olduğunu hesap etmiyorsunuz?

    Ahmet Varol : Size ne oluyor ki, Allah'ın yüceliğine kanaat getirmiyorsunuz?

    Ali Bulaç : "Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vakarı ummuyorsunuz?"

    Ali Fikri Yavuz : Neyse siz, Allah’dan korkmazsınız, (O’nun azametini tanımazsınız?)

    Bekir Sadak : «Ee oluyorsunuz ki Allah'a buyuklugu yakistiramiyorsunuz.»

    Celal Yıldırım : Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklük ve ululuğu, ta'zîm ve saygıyı yakıştıramıyorsunuz!?. O'ndan vakar ve şeref ummuyorsunuz?!..

    Diyanet İşleri (eski) : 'Ne oluyorsunuz ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz.'

    Diyanet Vakfi : Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?

    Edip Yüksel : Size ne oluyor ki ALLAH'a saygı göstermek istemiyorsunuz?

    Elmalılı Hamdi Yazır : Neye siz ummazsınız Allah için bir vakar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Neden siz Allah için bir vakar ummazsınız?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Niçin siz Allah'a bir vakar yakıştıramıyorsunuz?»

    Fizilal-il Kuran : Ne oluyorsunuz ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz.

    Gültekin Onan : "Size ne oluyor ki, Tanrı'dan bir vakarı ummuyorsunuz?

    Hasan Basri Çantay : «Ne oluyor size ki Allahın, sizi bir vekaar (ve şeref saahibi yapmasını) emel edinmezsiniz»?

    Hayrat Neşriyat : 'Size ne oluyor ki, Allah için bir azamet (O’nun şânına lâyık bir yücelik) ümîd etmiyorsunuz (O’na yakıştıramıyorsunuz)?'

    İbni Kesir : Ne oluyorsunuz ki siz, büyüklüğü Alla'a yakıştıramıyorsunuz?

    Muhammed Esed : Size ne oluyor ki Allah'ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz,

    Ömer Nasuhi Bilmen : Size ne oluyor ki Allah için bir azâmet ummuyorsunuz.

    Ömer Öngüt : "Size ne oluyor ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?"

    Şaban Piriş : Size ne oluyor da Allah’ın azametinden korkmuyorsunuz?!

    Suat Yıldırım : (13-14) "Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz?"

    Süleyman Ateş : 'Size ne oluyor ki, Allâh için saygı ummuyorsunuz?'

    Tefhim-ul Kuran : «Size ne oluyor ki, Allah'tan bir vekarı ummuyorsunuz?»

    Ümit Şimşek : 'Size ne oluyor ki Allah'tan öyle bir büyüklük ummuyorsunuz?

    Yaşar Nuri Öztürk : "Ne oluyor size de Allah için bir vakar ümidinde olmuyorsunuz?"
     


  13. وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا


    Ve kad halakakum etvârâ(etvâren).


    1. ve kad : ve olmuştu

    2. halaka-kum : sizi yarattı

    3. etvâran : tavırlar, haller, halden hale geçişler



    İmam İskender Ali Mihr : Ve O, sizi halden hale (çeşitli hallerden) geçirerek yaratmıştır.

    Diyanet İşleri : ‘Hâlbuki, O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve halbuki o, sizi halden hâle koyarak halk etmiştir.

    Adem Uğur : Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.

    Ahmed Hulusi : "Hâlbuki (Allâh) sizi aşama aşama yarattı!"

    Ahmet Tekin : 'O sizi merhale merhale birçok hallerden geçirerek yaratmıştır.'

    Ahmet Varol : Oysa O sizi çeşitli aşamalardan geçirerek yarattı. [2]

    Ali Bulaç : "Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır."

    Ali Fikri Yavuz : Halbuki O, sizi, türlü türlü hallerle yaratmıştır.

    Bekir Sadak : «Oysa sizi merhalelerden gecirerek O yaratmistir.»

    Celal Yıldırım : Halbuki O, sizi kademeli tavırlardan geçirip yaratmıştır.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Oysa sizi merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.'

    Diyanet Vakfi : Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.

    Edip Yüksel : Oysa sizi evrimler halinde yaratan O'dur.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Yaratmış iken o sizi tavır tavır bu tavra kadar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama aşama yaratmıştır.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Oysa o sizi aşama aşama yaratmıştır.»

    Fizilal-il Kuran : Oysa sizi merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.

    Gültekin Onan : "Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır."

    Hasan Basri Çantay : «Halbuki O, sizi hakıykat türlü türlü tavırlar (haller) le yaratmışdır».

    Hayrat Neşriyat : 'Hâlbuki (O), sizi tavırdan tavıra geçirerek yarattı.'

    İbni Kesir : Halbuki O; sizi merhalelerden geçirerek yaratmıştır.

    Muhammed Esed : sizi(n her birinizi) peşpeşe aşamalardan geçirerek yaratanın O olduğunu gördüğünüz halde?

    Ömer Nasuhi Bilmen : (14-15) Halbuki, sizi muhakkak türlü türlü derecelerde yaratmıştır. Görmediniz mi ki, yedi semayı nasıl tabaka tabaka yaratmıştır?

    Ömer Öngüt : "Allah sizi merhalelerden geçirerek yaratmıştır. "

    Şaban Piriş : (Oysa) O sizi halden hale geçirerek yaratmıştır.

    Suat Yıldırım : (13-14) "Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz?"

    Süleyman Ateş : 'Oysa O, sizi aşama, aşama yarattı.'

    Tefhim-ul Kuran : «Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır.»

    Ümit Şimşek : 'Oysa O sizi halden hale geçirerek yarattı.

    Yaşar Nuri Öztürk : "O ki, sizi halden hale/evreden evreye geçirerek yarattı."
     


  14. أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا


    E lem terev keyfe halakallâhu seb’a semâvâtin tıbâkâ(tıbâkan).


    1. e lem terav : görmüyor musunuz

    2. keyfe : nasıl

    3. halaka : yarattı

    4. allâhu : Allah

    5. seb'a : yedi

    6. semâvâtin : semalar, gök katları

    7. tıbâkan : tabakalar, katlar



    İmam İskender Ali Mihr : Görmüyor musunuz, Allah yedi kat semayı (yedi gök katını) nasıl yarattı?

    Diyanet İşleri : ‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır?’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Görmez misiniz Allah, nasıl da gökleri yedi kat yaratmıştır.

    Adem Uğur : Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış!

    Ahmed Hulusi : "Görmediniz mi, Allâh semâları yedi tabaka olarak nasıl yarattı?"

    Ahmet Tekin : 'Allah’ın yedi kat göğü, nasıl âhenkli, düzenli, uyum içinde, manyetik katlar halinde yarattığını görmüyor musunuz?

    Ahmet Varol : Allah yedi göğü nasıl kat kat yarattığını görmediniz mi?

    Ali Bulaç : "Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?"

    Ali Fikri Yavuz : Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmış?

    Bekir Sadak : «Allah'in, gogu yedi kat uzerine nasil yarattigini gormez misiniz?»

    Celal Yıldırım : Allah'ın tıpatıp uyum halinde yedi göğü nasıl yarattığını görmez misiniz?

    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah'ın, göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz?'

    Diyanet Vakfi : Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış!

    Edip Yüksel : ALLAH'ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını görmez misiniz?

    Elmalılı Hamdi Yazır : Görmediniz mi nasıl yaratmış Allah yedi Semayı uygun tabaka tabaka?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Görmediniz mi, Allah'ın yedi göğü nasıl uygun tabakalar halinde yarattığını?

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Görmediniz mi Allah yedi göğü uygun tabakalar halinde nasıl yaratmış?»

    Fizilal-il Kuran : Allah'ın, göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz?

    Gültekin Onan : "Görmüyor musunuz; Tanrı, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?"

    Hasan Basri Çantay : «Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle âhengdâr olarak nasıl yaratmış»,

    Hayrat Neşriyat : 'Görmediniz mi, Allah yedi (kat) göğü nasıl tabaka tabaka (birbiriyle âhenkli olarak) yaratmıştır!'

    İbni Kesir : Görmediniz mi, Allah'ın göğü yedi kat olarak nasıl yarattığını?

    Muhammed Esed : Görmüyor musunuz Allah yedi göğü nasıl birbiriyle uyumlu yaratmıştır,

    Ömer Nasuhi Bilmen : (14-15) Halbuki, sizi muhakkak türlü türlü derecelerde yaratmıştır. Görmediniz mi ki, yedi semayı nasıl tabaka tabaka yaratmıştır?

    Ömer Öngüt : "Allah'ın, göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz?"

    Şaban Piriş : Allah’ın yedi göğü nasıl tabaka tabaka yarattığını görmüyor musun?

    Suat Yıldırım : Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı?

    Süleyman Ateş : 'Görmediniz mi Allâh nasıl yedi göğü birbiri üstünde tabaka tabaka yarattı?'

    Tefhim-ul Kuran : «Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?»

    Ümit Şimşek : 'Hem görmediniz mi, yedi göğü birbiriyle uyum içinde nasıl yaratmış?

    Yaşar Nuri Öztürk : "Görmediniz mi, Allah yedi göğü ahenkli bir bütün olarak nasıl yarattı?"
     


  15. وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا


    Ve cealel kamere fîhinne nûren ve cealeş şemse sirâcâ(sirâcen).


    1. ve ceale : ve kıldı

    2. el kamera : kamer, ay

    3. fî-hinne : onların içinde, arasında

    4. nûran : bir nur

    5. ve ceale : ve kıldı

    6. eş şemse : güneş

    7. sirâcen : kandil, çırağ



    İmam İskender Ali Mihr : Ve Ay'ı, onların arasında (semalarda) bir nur kıldı ve Güneş'i de bir sirac (çırağ) kıldı.

    Diyanet İşleri : ‘Onların içinde nasıl ayı, bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır?’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o göklerde, aya bir ışık vermiş ve güneşi de, her yanı aydınlatan bir çırağ olarak halk etmiştir.

    Adem Uğur : Onların içinde ayı bir nûr kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır.

    Ahmed Hulusi : "Onların içinde Ay'ı bir nûr kıldı ve Güneş'i de ışık - enerji kaynağı kıldı. "

    Ahmet Tekin : 'Yedi kat göklerde ayı aydınlık veren bir nur, güneşi aydınlatan, ısıtan bir ışık olarak planlayıp hazırlayarak var ettiğini görmüyor musunuz?

    Ahmet Varol : Ve onların içinde ayı bir nur kıldığını, güneşi de bir kandil kıldığını?

    Ali Bulaç : "Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."

    Ali Fikri Yavuz : Ay’ı içlerinde bir nur kıldı, güneşi de kıldı bir kandil...

    Bekir Sadak : «Oralarinda aya aydinlik vermis ve gunesin isik sacmasini saglamistir.»

    Celal Yıldırım : Orada Ay'ı bir ışık, Güneş'i ise bir kandil yapmıştır.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Aralarında aya aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır.'

    Diyanet Vakfi : Onların içinde ayı bir nûr kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır.

    Edip Yüksel : Ayı bunların içinde bir ışık, güneşi de bir lamba yaptı.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Kameri kılmış içlerinde bir nur, güneşi de kılmış bir lâmba

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ayı içlerinde bir ışık, güneşi de bir lamba yapmıştır.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve Ay'ı bunların içinde bir nur yapmış, güneşi de bir lamba kılmış.

    Fizilal-il Kuran : Aralarında Ay'a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır.

    Gültekin Onan : "Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."

    Hasan Basri Çantay : «onların içinde ayı bir nuur yapmış, güneşi de bir kandil (olarak) asmışdır».

    Hayrat Neşriyat : 'Onların içinde ayı bir nûr yaptı ve güneşi (ışık verici ve ısındırıcı) bir kandil kıldı.'

    İbni Kesir : Aralarında aya aydınlık vermiş, güneşi bir kandil kılmıştır.

    Muhammed Esed : ve onların içine ay'ı (yansıyan) bir ışık olarak yerleştirmiş ve güneşi (ışık saçan) bir lamba yapmıştır?

    Ömer Nasuhi Bilmen : (16-17) Ve onlar da ay'ı bir nûr kılmıştır, güneşi de bir çırağ yapmıştır. Ve Allah sizi yerden bir ot olarak bitirmiştir.

    Ömer Öngüt : "Onların içinde ay'ı bir nur yapmış, güneşin de ışık saçmasını sağlamıştır. "

    Şaban Piriş : Onların arasında Ay’a bir nur vermiş, Güneş’i de kandil yapmıştır.

    Suat Yıldırım : Gökte Ay’ı bir nûr, Güneş’i ise lâmba yaptı.

    Süleyman Ateş : 'Ve Ayı bunların içinde nur yaptı. Güneşi de bir lamba yaptı.'

    Tefhim-ul Kuran : «Ve ayı da bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır.»

    Ümit Şimşek : 'Ayı göklerde bir nur, Güneşi de bir kandil yapmış.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Ve Ay'ı, bunlar içinde bir nur yaptı ve Güneş'i bir kandil haline getirdi."
     


  16. وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا


    Vallâhu enbetekum minel ardı nebâtâ(nebâten).


    1. ve allâhu : ve Allah

    2. enbete-kum : yetiştirdi, yarattı

    3. min el ardı : yerden, topraktan

    4. nebâten : nebat, bitki



    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, sizi yerden (topraktan) bir nebat (gibi) yetiştirdi (yarattı).

    Diyanet İşleri : ‘Allah, sizi (babanız Âdem’i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah, yeryüzünden size nebatlar bitirmiştir.

    Adem Uğur : Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir.

    Ahmed Hulusi : "Allâh sizi bir nebat bitirir gibi arzdan bitirdi. "

    Ahmet Tekin : Allah sizi, insan neslinin dölsüz ilk yaratılışını, yerden, topraktan gerçekleştirmekte, neslin devamını da topraktan yetişen gıda özünden özenerek meydana getirmektedir.

    Ahmet Varol : Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi.

    Ali Bulaç : "Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi."

    Ali Fikri Yavuz : Allah sizi (babanız Âdem’i) arzdan yaratıp meydana çıkardı.

    Bekir Sadak : «Allah sizi yerden bitirir gibi yetistirmistir.»

    Celal Yıldırım : Allah sizi yerden bir bitki (gibi) bitirmiştir.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah sizi yerden bitirir gibi yetiştirmiştir.'

    Diyanet Vakfi : Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir.

    Edip Yüksel : Ve ALLAH sizi topraktan bir bitki olarak bitirdi.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Allah yetiştirdi sizi Arzdan nebat tarziyle

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve Allah, yerden ot bitirir gibi, sizi yetiştirdi.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi.

    Fizilal-il Kuran : Allah sizi yerden bitirir gibi yetiştirmiştir.

    Gültekin Onan : "Tanrı, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi."

    Hasan Basri Çantay : «Allah sizi yerden ot (gibi) bitirdi.

    Hayrat Neşriyat : 'Ve Allah, sizi yerden (sanki) bir bitki olarak bitirdi (sizi topraktan yarattı).'

    İbni Kesir : Ve Allah; sizi, yerden ot bitirir gibi bitirmiştir.

    Muhammed Esed : Ve Allah sizi yerden (tedrici bir şekilde) yeşertip büyütmüştür; ve sonra sizi (öldükten sonra) ona geri döndürecektir:

    Ömer Nasuhi Bilmen : (16-17) Ve onlar da ay'ı bir nûr kılmıştır, güneşi de bir çırağ yapmıştır. Ve Allah sizi yerden bir ot olarak bitirmiştir.

    Ömer Öngüt : "Allah sizi yerden bitki bitirir gibi bitirmiştir. "

    Şaban Piriş : Allah sizi bir bitki gibi yerden çıkarmıştır.

    Suat Yıldırım : Allah sizi yerden nebat bitirircesine bitirip yetiştirdi.

    Süleyman Ateş : 'Allâh sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.'

    Tefhim-ul Kuran : «Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi.»

    Ümit Şimşek : 'Sizi de Allah yerden bitki gibi bitirdi.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Ve Allah sizi bir bitki olarak yerden bitirdi."
     


  17. ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا


    Summe yuîdukum fîhâ ve yuhricukum ihrâcâ(ihrâcen).


    1. summe : sonra

    2. yuîdu-kum : sizi iade edecek, döndürecek

    3. fî-hâ : ona, oraya

    4. ve yuhricu-kum : ve sizi çıkaracak

    5. ihrâcen : bir çıkarış



    İmam İskender Ali Mihr : Sonra sizi oraya (toprağa) döndürecek ve bir çıkarışla sizi (oradan) çıkaracak.

    Diyanet İşleri : ‘Sonra sizi yine oraya döndürecek ve kesinlikle sizi (yeniden) çıkaracaktır.’

    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra da sizi gene oraya yollar ve oradan çıkarır.

    Adem Uğur : Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.

    Ahmed Hulusi : "Sonra sizi oraya iade edecek ve sizi bir çıkarışla çıkaracak. "

    Ahmet Tekin : Sonra sizi toprağa iade edecek. Sizi yeniden topraktan dehşetli bir şekilde çıkaracaktır.

    Ahmet Varol : Sonra sizi oraya yeniden döndürecek ve sizi (bir başka) çıkarışla çıkaracaktır.

    Ali Bulaç : "Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip çıkaracaktır."

    Ali Fikri Yavuz : Sonra sizi oraya döndürecek ve sizi bir daha çıkışla (kabirden) çıkaracak.

    Bekir Sadak : "Sonra sizi oraya dondurur ve yine oradan cikarir.»

    Celal Yıldırım : Sonra sizi oraya çevirecek ve sizi (tekrar diriltip) bir çıkışla çıkaracaktır.

    Diyanet İşleri (eski) : 'Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır.'

    Diyanet Vakfi : Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.

    Edip Yüksel : Sonra sizi ona döndürecek ve sizi tekrar çıkaracaktır.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra sizi onda geri çevirecek ve çıkaracak sizi bir çıkarış daha

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra sizi onda geri çevirecek ve sizi bir çıkarış daha çıkaracak!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra sizi tekrar oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır.

    Fizilal-il Kuran : Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır.

    Gültekin Onan : "Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip çıkaracaktır."

    Hasan Basri Çantay : «Sonra sizi yine onun içine döndürecek, sizi (yeni) bir çıkarışla (tekrar) çıkaracak».

    Hayrat Neşriyat : 'Sonra sizi oraya döndürecek ve sizi (yeni) bir çıkarışla (oradan tekrar)çıkaracaktır.'

    İbni Kesir : Sonra sizi; oraya döndürür ve sizi bir çıkarılışla çıkarır.

    Muhammed Esed : (daha sonra) sizi yeniden dirilterek tekrar ortaya çıkaracaktır.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra sizi orada iade edecektir ve sizi bir çıkarışla çıkaracaktır.

    Ömer Öngüt : "Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi tekrar çıkaracaktır. "

    Şaban Piriş : Sonra sizi oraya döndürecek ve tekrar oradan çıkaracaktır.

    Suat Yıldırım : Sonra sizi tekrar oraya gönderip, yine sizi oradan çıkaracaktır.

    Süleyman Ateş : 'Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır.'

    Tefhim-ul Kuran : «Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip çıkaracaktır.»

    Ümit Şimşek : 'Sonra oraya geri gönderecek, sonra bir daha çıkaracak.

    Yaşar Nuri Öztürk : "Sonra sizi yere geri gönderiyor ve sonra bir çıkarışla tekrar çıkarıyor."
     


  18. وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ بِسَاطًا


    Vallâhu ceale lekumul arda bisâtâ(bisâtan).


    1. ve allâhu : ve Allah

    2. ceale : kıldı

    3. lekum(u) : sizin için

    4. el arda : arz, yeryüzü, yer

    5. bisâtan : yaygı, döşek, geniş (mekân)



    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, arzı sizin için geniş bir mekân kıldı.

    Diyanet İşleri : (19-20) ‘Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır ki, oradaki geniş yollarda yürüyesiniz.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah, yeryüzünü size bir döşeme, bir yaygı olarak yaratmıştır.

    Adem Uğur : Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.

    Ahmed Hulusi : "Allâh, arzı sizin için bir sergi kıldı. "

    Ahmet Tekin : Yeryüzünü, sizin için yaygı gibi yaparak yerleşmenize elverişli hale getirdi.

    Ahmet Varol : Allah sizin için yeri bir sergi kıldı.

    Ali Bulaç : "Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı."

    Ali Fikri Yavuz : Allah sizin için arzı bir döşek yapmıştır;

    Bekir Sadak : (19-20) «Yeryuzunde dolasabilmeniz, orada yollar ve genis gecitlerden gecebilmeniz icin, onu size yayan O'dur."*

    Celal Yıldırım : Allah, yeryüzünü size bir yaygı yaptı ki,

    Diyanet İşleri (eski) : (19-20) 'Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'dur.'

    Diyanet Vakfi : (19-20) Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.

    Edip Yüksel : ALLAH yeryüzünü sizin için bir yerleşim yeri yaptı.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Allah sizin için Arzı bir sergi yapmıştır

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah, yeri sizin için bir sergi yapmıştır.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah sizin için yeri bir yaygı yapmıştır.

    Fizilal-il Kuran : (19-20) Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'dur.

    Gültekin Onan : "Tanrı, yeri sizin için bir yaygı kıldı."

    Hasan Basri Çantay : «Allah yeri sizin için bir döşek yapmışdır»,

    Hayrat Neşriyat : 'Ve Allah, yeri sizin için bir yaygı yaptı.'

    İbni Kesir : Ve Allah; yeryüzünü sizin için bir döşek kılmıştır.

    Muhammed Esed : Ve Allah yeri sizin için genişçe yaymıştır

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah, Sizin için yeri bir döşek kılmıştır.

    Ömer Öngüt : "Allah yeryüzünü sizin için yaymıştır. "

    Şaban Piriş : Allah sizin için yeryüzünü yayıp/döşedi.

    Suat Yıldırım : (19-20) Allah yeri size bir yaygı yaptı ki onun geniş yollarında yürüyesiniz.

    Süleyman Ateş : 'Allâh, yeri sizin için bir sergi yaptı.'

    Tefhim-ul Kuran : «Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı.»

    Ümit Şimşek : 'Yeryüzünü de Allah önünüze yaydı:

    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah size yeryüzünü bir yaygı yaptı,
     


  19. لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا


    Li teslukû minhâ subulen ficâcâ(ficâcen).


    1. li : için

    2. teslukû : sizin sülûk etmeniz, yolculuk etmeniz

    3. min-hâ : ondan

    4. subulen : sebîller, yollar

    5. ficâcen : geniş yol



    İmam İskender Ali Mihr : Sizin yolculuk etmeniz için, ondan geniş yollar yaptı.

    Diyanet İşleri : (19-20) ‘Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır ki, oradaki geniş yollarda yürüyesiniz.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Oradaki geniş geniş yollara dalıp gidin diye.

    Adem Uğur : Ki, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz.(diye).

    Ahmed Hulusi : "Ondan geniş yollar edinip yürüyesiniz diye. "

    Ahmet Tekin : Yeryüzünde geniş yollar açabilesiniz diye, onu yaygı haline getirdi.

    Ahmet Varol : Onun geniş yollarında dolaşasınız diye.'

    Ali Bulaç : "Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip dolaşırsınız, diye."

    Ali Fikri Yavuz : Onun geniş yollarında gezesiniz diye...”

    Bekir Sadak : (19-20) «Yeryuzunde dolasabilmeniz, orada yollar ve genis gecitlerden gecebilmeniz icin, onu size yayan O'dur."*

    Celal Yıldırım : Orada geniş geniş yollarda yürüyesiniz.

    Diyanet İşleri (eski) : (19-20) 'Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'dur.'

    Diyanet Vakfi : (19-20) Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.

    Edip Yüksel : Ki orada geniş yollarda gidesiniz.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Gidesiniz diye ondan geniş geniş yollarda

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ondan (açılan) geniş geniş yollarda gidesiniz diye.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ki, ondan açılan geniş geniş yollarda gidesiniz.

    Fizilal-il Kuran : (19-20) Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollar ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için, onu size yayan O'dur.

    Gültekin Onan : "Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip dolaşırsınız diye."

    Hasan Basri Çantay : «onun geniş yollarında gezib dolaşınız diye».

    Hayrat Neşriyat : ' 'Tâ ki ondan, birtakım geniş yollarda gidesiniz!’ (diye nasîhat ettim).'

    İbni Kesir : Geniş yollarında gezip dolaşasınız, diye.

    Muhammed Esed : ki üzerinde geniş yollardan yürüyüp geçebilesiniz!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Tâ ki, ondan geniş geniş yollara gidiveresiniz.

    Ömer Öngüt : "Geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye. "

    Şaban Piriş : Geniş yollarında gezip dolaşın diye..

    Suat Yıldırım : (19-20) Allah yeri size bir yaygı yaptı ki onun geniş yollarında yürüyesiniz.

    Süleyman Ateş : 'Ki onda açılan geniş geniş yollarda gidesiniz'."

    Tefhim-ul Kuran : «Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip dolaşırsınız, diye.»

    Ümit Şimşek : 'Geniş yollarında gidin diye.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Ki ondan geniş yollar edinip de yürüyesiniz."
     


  20. قَالَ نُوحٌ رَّبِّ إِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَن لَّمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ إِلَّا خَسَارًا


    Kâle nûhun rabbi innehum asavnî vettebeû men lem yezidhu mâluhu ve veleduhû illâ hasârâ(hasâran).


    1. kâle : dedi

    2. nûhun : Nuh

    3. rabbi : Rabbim

    4. inne-hum : muhakkak ki onlar

    5. asav-nî : bana asi oldular (isyan ettiler)

    6. ve ittebeû : ve tâbî oldular

    7. men : kimse, kimseler

    8. lem yezid-hu : ona arttırmaz

    9. mâlu-hu : onun malı, malı

    10. ve veledu-hû : ve onun çocukları, çocukları

    11. illâ : den başka

    12. hasâren : hasar, zarar, hüsran



    İmam İskender Ali Mihr : (Nuh A.S): “Rabbim, muhakkak ki onlar bana asi oldular (isyan ettiler). Ve malı ve evlâdı kendisine hüsrandan başka bir şeyi artırmayan kimselere tâbî oldular.” dedi.

    Diyanet İşleri : Nûh, dedi ki: “Rabbim! Gerçekten onlar bana karşı geldiler, malı ve çocuğu ancak kendi hüsranını artıran kimselere uydular.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Nûh demişti ki: Rabbim, şüphe yok ki onlar, bana isyân ettiler ve malı ve evlâdı, ancak ziyanını arttırıp duran kişiye uydular.

    Adem Uğur : (Öğütlerinin fayda vermemesi üzerine) Nuh: Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.

    Ahmed Hulusi : Nuh dedi ki: "Rabbim. . . Muhakkak ki onlar bana âsi oldular; malı ve çocuğu kendisinin hüsranından başka bir şeyi artırmayan kimseye tâbi oldular. "

    Ahmet Tekin : Nûh:
    'Rabbim, onlar bana isyan ettiler, karşı geldiler. Serveti, oğulları, gücü ve iktidarı, kendi zararını, hüsranını artırmaktan başka bir işe yaramayan bir kimseye uydular.'dedi.

    Ahmet Varol : Nuh dedi ki: 'Rabbim! Onlar bana karşı geldiler ve malı ve çocuğu kendisinin zararından başka bir şeyini artırmayan kimseye (veya kimselere) uydular.

    Ali Bulaç : Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular."

    Ali Fikri Yavuz : Nûh şöyle dedi: “- Rabbim! onlar, (kendilerine emrettiğim şeylerde) bana isyan ettiler. Malı ve çocuğu kendisine hüsrandan başka bir şey artırmıyan kimselere uydular;

    Bekir Sadak : (21-22) Nuh: «Rabbim! Dogrusu bunlar bana bas kaldirdilar ve mali, cocugu kedisine sadece zarar getiren kimseye uydular; birbirinden buyuk duzenler kurdular» dedi.

    Celal Yıldırım : Nûh dedi ki: Rabbim I Doğrusu onlar bana karşı geldiler; malı ve evlâdı kendisine zarardan başka birşey artırmayan kimseye uydular.

    Diyanet İşleri (eski) : (21-22) Nuh: 'Rabbim! Doğrusu bunlar bana baş kaldırdılar ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular; birbirinden büyük düzenler kurdular' dedi.

    Diyanet Vakfi : (Öğütlerinin fayda vermemesi üzerine) Nuh: Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.

    Edip Yüksel : Nuh dedi ki, 'Rabbim, onlar bana karşı geldiler ve parası, çocukları kendisine sadece zarar veren bir kimseye uydular.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Nuh dedi ki: Yarab! Ma'lûmun onlar bana ısyan ettiler ve malı ve veledi kendisine hasardan başka bir şey arttırmıyan kimsenin ardınca gittiler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nuh dedi ki: «Ey Rabbim! biliyorsun onlar, bana isyan ettiler, malı ve çocuğu kendisine hasardan başka birşey arttırmayan kimsenin ardınca gittiler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nûh dedi ki: «Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler; malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şeyini artırmayan kimsenin ardına düştüler.»

    Fizilal-il Kuran : Nuh dedi ki: «Rabbim doğrusu bunlar bana isyan ettiler. Ve malı, çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular.»

    Gültekin Onan : Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular."

    Hasan Basri Çantay : Nuuh dedi: «Ey Rabbim, hakıykat onlar bana isyan etdiler. Mal (lar) ı ve evlâd (lar) ı (kendilerinin) hüsran (ın) dan başkasını artırmayan kimselere uydular»,

    Hayrat Neşriyat : Nûh (yine) dedi ki: 'Rabbim! Doğrusu onlar, bana isyân ettiler ve malı ile çocuğu kendisine hüsrandan başka bir şey artırmayan kimselere tâbi' oldular.'

    İbni Kesir : Nuh dedi ki: Rabbım doğrusu bunlar, bana isyan ettiler. Malı ve çocuğu kendisine sadece zarar getiren kimseye uydular.

    Muhammed Esed : Nuh, "Ey Rabbim!" diye ekledi, "Onlar bana (tamamen) karşı çıktılar, zaten onlar serveti ve çocukları yüzünden hızla yok olmaya doğru giden kimselere uyarlar,

    Ömer Nasuhi Bilmen : (21-22) Nûh dedi ki: «Yarabbi! Şüphe yok ki onlar bana isyan ettiler ve malı ve evlâdı kendisine hüsrândan başka bir şey arttırmayan kimseye tâbi oldular. Ve pek büyük bir hile ile hile eder oldular.»

    Ömer Öngüt : Nuh dedi ki: "Ey Rabbim! Doğrusu onlar bana karşı geldiler. Malı ve çocuğu kendisine zarardan başka bir şey artırmayan kimseye uydular. "

    Şaban Piriş : Nuh: -Rabbim, dedi. Onlar bana isyan ettiler. Malı ve evladı kendisine hüsrandan başka bir şey artırmayan kimseye uydular.

    Suat Yıldırım : Nûh: "Ya Rabbî, dedi, Sen de biliyorsun ki onlar bana isyan ettiler; servet ve evlat çokluğunun kendi ziyanını artırdığı kimselere uydular.

    Süleyman Ateş : (Bu öğütlerin hiçbirinin fayda vermediğini gören) Nûh, (Rabbine dönerek): "Rabbim, dedi, onlar bana karşı geldiler de malı ve çocuğu kendisinin ziyanını artırmaktan başka işe yaramayan (şımarık, gururlu) bir adama uydular."

    Tefhim-ul Kuran : Nuh: «Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi arttırmayan kimselere uydular.»

    Ümit Şimşek : Nuh 'Yâ Rabbi,' dedi. 'Bunlar bana isyan ettiler de mal ve evlât çokluğuyla azıp hüsrana düşmüş kimselerin peşine düştüler.

    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh dedi ki: "Rabbim! Onlar bana isyan ettiler de malı ve çocuğu kendisine hüsrandan başka bir artış getirmeyen kişiye uydular."
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş