Kuran-ı Kerim NEML Suresi Türkçe Meali açıklaması, Kurani Kerim NEML suresi türkce açiklamalı melali

goktepeli26 11 Haz 2013



  1. إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَقُصُّ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَكْثَرَ الَّذِي هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ




    İnne hâzel kur’âne yakussu alâ benî isrâîle ekserellezî hum fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).




    1. inne : muhakkak

    2. hâze : bu

    3. el kur'âne : Kur'ân

    4. yakussu : anlat‎yor

    5. alâ : üzerine, ...e

    6. benî isrâîle : فsrailoًullar‎

    7. ekseri : çoًu

    8. ellezî : ki o

    9. hum : onlar

    10. fî-hi : hakk‎nda

    11. yahtelifûne : ihtilâfa dü‏üyorlar






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki bu Kur'ân, فsrailoًullar‎'na çoًunda ihtilâf ettikleri ‏eylerin (gerçeklerini) anlat‎yor.


    Diyanet ف‏leri : قüphesiz bu Kur’an, فsrailoًullar‎na üzerinde ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eylerin çoًunu aç‎kl‎yor.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki bu Kur'ân, فsrâiloًullar‎na, ihtilâfa dü‏tükleri birçok ‏eyleri anlatmadad‎r.


    Adem Uًur : Doًrusu bu Kur'an, فsrailoًullar‎na, hakk‎nda ihtilâf edegeldikleri ‏eylerin pek çoًunu anlatmaktad‎r.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki ‏u Kur'ân, فsrailoًullar‎na, hakk‎nda ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eyin çoًunluًunu hikâye edip aç‎kl‎yor.


    Ahmet Tekin : Bu Kur’ân, فsrâiloًullar‎’na, ihtilâf ç‎karmakta devam edegeldikleri konular‎n pek çoًunu k‎ssalar‎yla anlat‎yor.


    Ahmet Varol : Doًrusu bu Kur'an فsrailoًullar‎na hakk‎nda ayr‎l‎ًa dü‏tüklerinin çoًunu anlatmaktad‎r.


    Ali Bulaç : Gerçek ‏u ki, bu Kur'an, فsrailoًullar‎na hakk‎nda ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eylerin bir çoًunu aktar‎p anlat‎yor.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten bu Kur’an, فsrâiloًullar‎na, (din hususunda) ihtilâf edip durduklar‎ ‏eylerin çoًunu anlat‎yor.


    Bekir Sadak : Dogrusu bu Kuran, Israilogullarina, ayriliga dustukleri seyin cogunu anlatmaktadir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüpheniz olmas‎n ki, bu Kur'ân, فsrail oًullar‎'na, hakk‎nda ihtilâf ettikleri ‏eylerin pek çoًunu (yer yer, bِlüm bِlüm) anlat‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Doًrusu bu Kuran, فsrailoًullar‎na, ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eyin çoًunu anlatmaktad‎r.


    Diyanet Vakfi : Doًrusu bu Kur'an, فsrailoًullar‎na, hakk‎nda ihtilâf edegeldikleri ‏eylerin pek çoًunu anlatmaktad‎r.


    Edip Yüksel : Bu Kuran, فsrailoًullar‎n‎n hâlâ tart‎‏makta olduًu bir çok konuyu anlatmaktad‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Haberiniz olsun ki bu Kur'an Benî فsraîle ihtilâf edip durduklar‎ ‏eylerin ekserisini anlat‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Haberiniz olsun ki, bu Kur'an فsrail oًullar‎na, ihtilaf edip durduklar‎ ‏eylerin pek çoًunu anlat‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Haberiniz olsun ki bu Kur'ân, فsrail oًullar‎na, hakk‎nda ihtilaf edegeldikleri ‏eylerin pek çoًunu anlatmaktad‎r.


    Fizilal-il Kuran : Ku‏ku yok ki, Bu Kur'an, فsrailoًullar‎'na anla‏mazl‎ًa dü‏tükleri konular‎n çoًunu aç‎k aç‎k anlatmaktad‎r.


    Gültekin Onan : Gerçek ‏u ki, bu Kuran, فsrailoًullar‎na hakk‎nda ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eylerin bir çoًunu aktar‎p anlat‎yor.


    Hasan Basri اantay : قübhesiz ki bu Kur'an Isrâîl oًullar‎na, hakk‎nda kendilerinin ihtilâf edegeldikleri ‏eylerin pek çoًunu aç‎klar.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki bu Kur’ân, فsrâîloًullar‎na, hakk‎nda ihtilâfa dü‏mekte olduklar‎ ‏eylerin çoًunu anlatmaktad‎r.


    فbni Kesir : Gerçekten bu Kur'an; فsrailoًullar‎na ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eyin çoًunu aç‎klamaktad‎r.


    Muhammed Esed : Bu Kuran'‎n, فsrailoًullar‎'n‎n üzerinde anla‏mazl‎ًa dü‏tükleri pek çok meseleyi aç‎kl‎ًa kavu‏turduًu ortadad‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki bu Kur'an, فsrailoًullar‎na kar‏‎ kendisinde ihtilâf eder olduklar‎ ‏eylerin ekserisini anlat‎r.


    ضmer ضngüt : Doًrusu bu Kur'an, فsrailoًullar‎na ihtilaf edegeldikleri ‏eylerin pek çoًunu anlatmaktad‎r.


    قaban Piri‏ : ف‏te bu Kur’an, فsrailoًullar‎na, hakk‎nda ayr‎l‎ًa dü‏tüklerinin çoًunu anlatmaktad‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Bilesiniz ki bu Kur’ân, (Süleyman’‎n bu k‎ssas‎ gibi) hakk‎nda ihtilafa dü‏tükleri ‏eylerin pek çoًunu فsrailoًullar‎na anlatmaktad‎r.


    Süleyman Ate‏ : Bu Kur'an, فsrâil oًullar‎na, kendilerinin ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eylerin birçoًunu anlatmaktad‎r.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçek ‏u ki, bu Kur'an, فsrailoًullar‎na hakk‎nda ayr‎l‎ًa dü‏tükleri ‏eylerin birçoًunu aktar‎p anlatmaktad‎r.


    ـmit قim‏ek : Bu Kur'ân ise, فsrailoًullar‎na, üzerinde anla‏mazl‎ًa dü‏tükleri ‏eylerin pek çoًunu anlatmaktad‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hiç ku‏kunuz olmas‎n ki bu Kur'an, فsrailoًullar‎na, ihtilafa dü‏tükleri ‏eylerin birçoًunu anlat‎yor.
     


  2. وَإِنَّهُ لَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ




    Ve innehu le huden ve rahmetun lil mu’minîn(mu’minîne).




    1. ve inne-hu : ve muhakkak ki o

    2. le : elbette, mutlaka

    3. huden : hidayet

    4. ve rahmetun : ve rahmet

    5. li : için

    6. el mu'minîne : mü'minler, îmân edenler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki O, mü'minler için mutlaka Hidayet ve Rahmet'tir.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz o, elbette mü’minler için bir hidayet ve bir rahmettir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki Kur'ân, elbette hidâyettir ve rahmettir inananlara.


    Adem Uğur : Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki O (Kur'ân), iman edenler için hakikate erdirici ve rahmettir.


    Ahmet Tekin : Ve Kur’ân, mü’minlere de bir hidayet rehberi ve rahmettir.


    Ahmet Varol : Muhakkak ki o mü'minler için bir hidayet ve rahmettir.


    Ali Bulaç : Ve gerçekten o, mü'minler için bir hidayet ve bir rahmettir.


    Ali Fikri Yavuz : Şüphe yok ki Kur’ân, doğruyu gösteren gerçek bir hidayetdir ve müminler için bir rahmettir.


    Bekir Sadak : Dogrusu Kuran, inananlara dogruluk rehberi ve rahmettir.


    Celal Yıldırım : Hem Kur'ân, şüphesiz ki imân edenlere doğru yolu gösterendir ve katıksız bir rahmettir.


    Diyanet İşleri (eski) : Doğrusu Kuran, inananlara doğruluk rehberi ve rahmettir.


    Diyanet Vakfi : Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.


    Edip Yüksel : Elbette o bir kılavuzdur ve inananlar için bir rahmettir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve hakıkat o doğruyu gösterir kat'î bir hidayet ve mü'minler için mahzı rahmettir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçekten o doğruyu gösteren kesin bir hidayet ve müminler için sırf bir rahmettir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve rahmettir.


    Fizilal-il Kuran : Ve yine kuşku yok ki, Kur'an, mü'minler için doğru yol kılavuzu ve rahmettir.


    Gültekin Onan : Ve gerçekten o, inançlılar için bir hidayet ve bir rahmettir.


    Hasan Basri Çantay : Hakıykaten o, mutlak bir hidâyetdir, mü'minler için de bir rahmet.


    Hayrat Neşriyat : Ve şübhesiz o (Kur’ân), mü’minler için elbette bir hidâyet ve bir rahmettir.


    İbni Kesir : Gerçekten o; mutlak bir hidayettir ve mü'minler için de bir rahmettir.


    Muhammed Esed : Çünkü o inanmak isteyenler için gerçek bir yol gösterici ve bir rahmettir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, o (Kur'an) mü'minler için elbette bir hidâyettir ve bir rahmettir.


    Ömer Öngüt : Ve o, müminler için gerçekten bir hidayet rehberi ve bir rahmettir.


    Şaban Piriş : Ve o, müminler için yol gösterici ve rahmettir.


    Suat Yıldırım : Hem Kur’ân müminler için hidayet rehberidir, rahmettir.


    Süleyman Ateş : Ve elbette o, mü'minlere bir yol gösterici ve rahmettir.


    Tefhim-ul Kuran : Ve gerçekten o, mü'minler için bir hidayet ve bir rahmettir.


    Ümit Şimşek : Mü'minler için o bir hidayet ve bir rahmettir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve elbette o, inananlara bir kılavuz ve rahmettir.
     


  3. إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُم بِحُكْمِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ




    İnne rabbeke yakdî beynehum bi hukmihî, ve huvel azîzul alîm(alîmu).




    1. inne : muhakkak ki

    2. rabbe-ke : senin Rabbin

    3. yakdî : hükmeder, hüküm verecek

    4. beyne-hum : onların arasında

    5. bi : ile

    6. hukmi-hi : onun hükmü

    7. ve huve : ve o

    8. el azîzu : azîz, yüce

    9. el alîmu : en iyi bilen






    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki senin Rabbin, onların arasında kendi hükmünü verecek. Ve O; Azîz'dir (yüce), Alîm'dir (en iyi bilen).


    Diyanet İ؛leri : ھüphesiz senin Rabbin, onların arasında hükmünü verecektir. O, mutlak güç sahibidir, hakkıyla bilendir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki Rabbin, hükmüyle, aralarında takdîr ettiğini yerine getirecektir ve odur üstün olan ve bilen.


    Adem Uğur : Rabbin ؛üphesiz, onlar arasında hükmünü verecektir. O, mutlak galiptir, her ؛eyi bilendir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki senin Rabbin aralarındaki hükmünü açığa çıkartır onlarda. . . "Hغ"; Aziyz'dir, Aliym'dir.


    Ahmet Tekin : Rabbin, فsrâiloًullar‎ aras‎nda hak ve âdil olan hükmünü icra edecektir. O kudretli ve hükümrand‎r, her ‏eyi bilir.


    Ahmet Varol : قüphesiz Rabbin onlar‎n aralar‎nda hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir.


    Ali Bulaç : قüphesiz senin Rabbin, onlar‎n aras‎nda kendi hükmünü verecektir. O, güçlü ve üstün oland‎r, bilendir.


    Ali Fikri Yavuz : Elbette senin Rabbin, (dinde ihtilâf eden kimselerin) aralar‎nda hükmünü verecektir. Allah Azîz’dir= hükmünde gâlibdir, Alîm’dir= bütün hallerini bilir.


    Bekir Sadak : Rabbin suphesiz, aralarinda, kendi hukmunu verecektir. O gucludur, bilendir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Rabb‎n elbette onlar aras‎nda kendi hükmünü verecektir ve O, çok üstündür, cok güçlüdür ve (her ‏eyi) bilendir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Rabbin ‏üphesiz, aralar‎nda, kendi hükmünü verecektir. O güçlüdür, bilendir.


    Diyanet Vakfi : Rabbin ‏üphesiz, onlar aras‎nda hükmünü verecektir. O, mutlak galiptir, her ‏eyi bilendir.


    Edip Yüksel : Rabbin, onlar‎n aras‎nda karar‎n‎ verecektir. O ـstündür, Bilendir.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Elbette rabb‎n hukmiyle beyinlerinde kazas‎n‎ infaz buyuracakt‎r ve azîzdir o alîmdir


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Elbette Rabbin, hükmüyle aralar‎nda yarg‎s‎n‎ infaz buyuracakt‎r ve O, güçlüdür, her‏eyi bilendir.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Rabbin ‏üphesiz, onlar aras‎nda kendi hükmünü verecektir. O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.


    Fizilal-il Kuran : Hiç ku‏kusuz Rabb'in فsrailoًullar‎ hakk‎nda kesin hükmünü verecektir. O üstün iradelidir ve her ‏eyi bilir.


    Gültekin Onan : قüphesiz senin rabbin, onlar‎n aras‎nda kendi hükmünü verecektir. O, güçlü ve üstün oland‎r, bilendir.


    Hasan Basri اantay : Muhakkak ki senin Rabbin onlar‎n aras‎ndaki hükmünü yerine getirecek. O, mutlak gaalibdir, hakk‎yle bilendir.


    Hayrat Ne‏riyat : Muhakkak ki Rabbin, onlar‎n aras‎nda (hak ile) hükmünü verecektir. اünki O, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, Alîm (her‏eyi hakk‎yla bilen)dir.


    فbni Kesir : Muhakkak ki RAbb‎n; onlar‎n aras‎nda hükmünü verecektir. Ve O; Aziz'dir, Alim'dir.


    Muhammed Esed : Gerçek ‏u ki, (ey inanan ki‏i), senin Rabbin onlar‎n aras‎nda kendi yasalar‎yla hükmedecektir; çünkü her ‏eyin asl‎n‎ bilen en yüce iktidar sahibi O'dur.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, Rabbin onlar‎n aras‎nda adâletiyle hükmedecektir. Ve o, her ‏eye kâdirdir, her ‏eyi kemaliyle bilendir.


    ضmer ضngüt : قüphesiz ki Rabbin onlar‎n aras‎nda kendi hükmünü verir. O Azîz'dir, her ‏eyi bilendir.


    قaban Piri‏ : Rabbin onlar‎n aras‎nda hükmünü verecektir. Güçlü ve bilgili olan O’dur.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Senin Rabbin onlar‎n aras‎nda hikmet ve adaletiyle hükmedecektir. Gerçekten O, aziz ve alîmdir (mutlak galiptir, her ‏eyi hakk‎yla bilir).


    Süleyman Ate‏ : قüphesiz, Rabbin onlar aras‎nda hükmünü verecektir. O, azizdir, hakkiyle bilendir.


    Tefhim-ul Kuran : قüphesiz senin Rabbin, onlar‎n aras‎nda kendi hükmünü verecektir. O, güçlü ve üstün oland‎r, bilendir.


    ـmit قim‏ek : Rabbin onlar aras‎nda kendi hükmünü verir. Onun kudreti her‏eye üstün, ilmi her‏eyi ku‏at‎c‎d‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Rabbin, o فsrailoًullar‎ aras‎nda hükmünü verip gereًini yapacakt‎r. Azîz'dir, Alîm'dir O.
     


  4. فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّكَ عَلَى الْحَقِّ الْمُبِينِ




    Fe tevekkel alâllâh(alâllâhi), inneke alel hakkıl mubîn(mubîni).




    1. fe : artık, böylece

    2. tevekkel : tevekkül et

    3. alâllâhi (alâ allâhi) : Allah'a

    4. inne-ke : muhakkak ki sen

    5. alâ : üzerindesin, üzeresin

    6. el hakkı : hak, gerçek

    7. el mubîni : apaçık






    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse sen, Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki sen, apaçık (bir şekilde) hak üzeresin.


    Diyanet İşleri : Öyle ise Allah’a tevekkül et. Çünkü sen apaçık bir hak üzere bulunuyorsun.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve artık dayan Allah'a, şüphe yok ki sen, apaçık gerçek yoldasın.


    Adem Uğur : O halde sen Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.


    Ahmed Hulusi : O hâlde Allâh'a tevekkül et! Muhakkak ki sen apaçık hakikat üzeresin.


    Ahmet Tekin : O halde, Allah’a dayanıp güven, işlerini Allah’a havale et. Sen Allah, insan, kâinat ilişkilerini ve ilâhî düzeni açıklayan apaçık hak dininin öğretmeni, yaşayanı ve uygulayıcısın.


    Ahmet Varol : Allah'a güven. Çünkü sen apaçık bir gerçek üzeresin.


    Ali Bulaç : Sen, artık Allah'a tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin.


    Ali Fikri Yavuz : O halde (Ey Rasûlüm), Allah’a tevekkül et; çünkü sen apaçık bir hak üzerindesin.


    Bekir Sadak : Allah'a guven, suphesiz sen apacik gercek uzerindesin.


    Celal Yıldırım : Artık Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen mutlaka apaçık hakk üzeresin.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'a güven, şüphesiz sen apaçık gerçek üzerindesin.


    Diyanet Vakfi : O halde sen Allah'a güvenip dayan. Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin.


    Edip Yüksel : ALLAH'a güven. Sen apaçık gerçeği izlemektesin.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O halde Allaha i'timad et sen şübhesiz açık bir hakk üzerindesin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O halde Allah'a güven. Sen, şüphesiz açık bir gerçek üzerindesin.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve o halde sen Allah'a güven. Çünkü sen, apaçık hakikatin üzerindesin.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, öyleyse sen Allah'a dayan. Çünkü apaçık gerçeği savunuyorsun.


    Gültekin Onan : Sen, artık Tanrı'ya tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin.


    Hasan Basri Çantay : O halde sen Allaha güvenib dayan. Çünkü sen apaçık bir hak üzerindesin.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Öyle ise (sen) Allah’a tevekkül et! Çünki sen, apaçık hak üzerindesin!


    İbni Kesir : Öyleyse sen; Allah'a tevekkül et. Şüphesiz ki sen; apaçık bir hak üzerindesin.


    Muhammed Esed : Öyleyse, (yalnızca) Allah'a güven; çünkü inandığın şey, doğruluğu besbelli gerçeğin ta kendisidir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık Allah'a tevekkül et. Şüphe yok ki, sen apaçık bir hak üzere bulunmaktasın.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Allah'a tevekkül et. Şüphesiz ki sen apaçık hakikat üzerindesin.


    Şaban Piriş : Öyleyse Allah’a dayan! Sen, apaçık hak üzerindesin.


    Suat Yıldırım : O halde yalnız Allah’a güven, çünkü tuttuğun yol gerçekliği meydanda olan hak yoludur.


    Süleyman Ateş : Allah'a tevekkül et, çünkü sen apaçık gerçek üzerindesin.


    Tefhim-ul Kuran : Sen, artık Allah'a tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin.


    Ümit Şimşek : Sen Allah'a tevekkül et. Hiç şüphe yok ki sen apaçık bir hak üzerindesin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'a dayanıp güven, çünkü sen apaçık gerçeğin üzerindesin.
     


  5. إِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاء إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ




    İnneke lâ tusmiul mevtâ ve lâ tusmius summed duâe izâ vellev mudbirîn(mudbirîne).




    1. inne-ke : muhakkak ki sen

    2. lâ tusmiu : i؛ittiremezsin

    3. el mevtâ : ِlüler

    4. ve lâ tusmiu : ve i؛ittiremezsin

    5. es summe : sağırlar

    6. ed duâe : dua, davet

    7. iza : olduğu zaman

    8. vellev : dِndüler

    9. mudbirîne : arkalarına dِnenler






    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki sen, ِlülere i؛ittiremezsin ve arkasını dِnüp kaçan sağırlara da (Allah'ın) davetini i؛ittiremezsin.


    Diyanet İ؛leri : ھüphesiz sen ِlülere duyuramazsın. Arkalarına dِnüp kaçarlarken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki sen, ِlüye duyuramazsın ve arkalarını çevirip giderlerken çağırsan da sağırlara sesini i؛ittiremezsin.


    Adem Uğur : Bil ki sen ِlülere i؛ittiremezsin, arkalarını dِnüp giderlerken sağırlara da dâveti duyuramazsın.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki sen ِlülere (؛uursuzca ya؛ayanlara) i؛ittiremezsin; (Hakk'a) arkalarını dِnüp gittiklerinde, sağırlara da i؛ittiremezsin!


    Ahmet Tekin : Sen ِlü gibi duyarsız olanlara tebliğini i؛ittiremezsin. İkballerine ve istikballerine sırt çevirip, arkalarını dِnüp giderlerken sağır kesilenlere davetini duyuramazsın.


    Ahmet Varol : Sen ِlülere duyuramazsın; arkalarını dِnüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.


    Ali Bulaç : اünkü gerçekten sen, ِlülere (sِz) dinletemezsin ve arkasını dِnüp kaçan sağırlara da çağrıyı i؛ittiremezsin.


    Ali Fikri Yavuz : ھüphesiz sen, (kalbleri) ِlü olanlara i؛ittiremezsin ve arkalarını dِnmü؛ kaçarlarken, (kalbleri) sağırlara hak çağrını duyuramazsın.


    Bekir Sadak : Sen, olulere suphesiz ki isittiremezsin; donup giden sagirlara da cagriyi duyuramazsin.


    Celal Yıldırım : ھüphesiz ki sen ِlülere i؛ittiremezsin ; arkalarını dِnüp gidecekleri vakit sağırlara da (Hakk'ın davetini) duyuramazsın.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Sen, ِlülere ؛üphesiz ki i؛ittiremezsin; dِnüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.


    Diyanet Vakfi : Bil ki sen ِlülere i؛ittiremezsin, arkalarını dِnüp giderlerken sağırlara da dâveti duyuramazsın.


    Edip Yüksel : Sen ِlülere duyuramazsın, aynı ؛ekilde arkalarını dِnen sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : ھübhesiz sen ِlülere i؛ittiremezsin, arkalarına dِnmü؛ kaçarlarken sağırlara da da'veti i؛ittiremezsin


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : ھüphesiz sen, ِlülere duyuramazsın; arkalarını dِnüp kaçarlarken sağırlara da çağrıyı i؛ittiremezsin.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Bil ki sen, ِlülere i؛ittiremezsin, arkasını dِnüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın.


    Fizilal-il Kuran : Sen ِlülere sِz i؛ittiremezsin. Arkalarını dِnüp yanından kaçan sağırlara da çağrını duyuramazsın.


    Gültekin Onan : اünkü gerçekten sen, ِlülere (sِz) dinletemezsin ve arkasını dِnüp kaçan sağırlara da çağrıyı i؛ittiremezsin.


    Hasan Basri اantay : Zîrâ ؛übhesiz ki sen ِlülere duyuramazsın. Arkalarını dِnmü؛ kaçarlarken sağırlara da da'veti (ni) i؛itdiremezsin.


    Hayrat Ne؛riyat : Elbette sen ِlülere i؛ittiremezsin; arkalarını dِnen kimseler olarak kaçtıklarında, o sağırlara da (hakka olan) da'veti(ni) i؛ittiremezsin!


    İbni Kesir : Elbette sen; ِlülere i؛ittiremezsin, dِnüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.


    Muhammed Esed : Gerçek ؛u ki, sen ِlülere de i؛ittiremezsin, sırt çevirip uzakla؛an sağırlara da i؛ittiremezsin bu çağrıyı;


    ضmer Nasuhi Bilmen : ھüphe yok ki, sen ِlülere duyuramazsın ve arkalarına dِnüp kaçan sağırlara da dâvetini i؛ittiremezsin.


    ضmer ضngüt : ھüphesiz ki sen ِlülere sِz duyuramazsın. Hakikata arkalarını dِnmü؛ kaçarlarken sağırlara da dâvetini i؛ittiremezsin.


    ھaban Piri؛ : Sen, ِlülere duyuramazsın, arkasını dِnüp gidenlere de çağrıyı i؛ittiremezsin.


    Suat Yıldırım : ھunu bil ki sen, ne ِlülere sesini duyurabilirsin, ne de arkasına dِnüp uzakla؛an sağırlara bu dâveti i؛ittirebilirsin.


    Süleyman Ate؛ : Sen ِlülere duyuramazsın, arkalarını dِnmü؛ kaçmakta olan sağırlara da çağrıyı i؛ittiremezsin.


    Tefhim-ul Kuran : اünkü gerçekten sen, ِlülere (sِz) dinletemezsin ve arkasını dِnüp kaçmakta olan sağırlara da çağrıyı i؛ittiremezsin.


    ـmit ھim؛ek : Sen ِlülere sِz dinletemezsin; arkasını dِnüp giden sağırlara da çağrını duyuramazsın.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Sen, ِlülere i؛ittiremezsin. Eğer dِnüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.
     


  6. وَمَا أَنتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَن ضَلَالَتِهِمْ إِن تُسْمِعُ إِلَّا مَن يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُم مُّسْلِمُونَ




    Ve mâ ente bi hâdîl umyi an dalâletihim, in tusmiu illâ men yu’minu bi âyâtinâ fe hum muslimûn(muslimûne).



    1. ve mâ : ve değil

    2. ente : sen

    3. bi hâdî : hidayete erdiren

    4. el umyi : kör

    5. an dalâleti-him : onları dalâletlerinden

    6. in tusmiu : eğer işittirebilirsen

    7. illâ : ancak, sadece

    8. men : kimse

    9. yu'minu : mü'min olur, inanır

    10. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi

    11. fe : o zaman, işte

    12. hum : onlar

    13. muslimûne : teslim olanlardır





    İmam İskender Ali Mihr : Ve sen, körleri dalâletlerinden (çevirip) hidayete erdirecek değilsin. Sen, ancak âyetlerimize inananlara işittirebilirsin. İşte onlar, teslim olanlardır.


    Diyanet İşleri : Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp da müslüman olmuş olanlara duyurabilirsin.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve köre, sapıklığından döndürüp doğru yolu gösteremezsin sen; ancak delillerimize inanan kişiye duyurursun sesini ve onlardır gerçekten de Müslüman olanlar.


    Adem Uğur : Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.


    Ahmed Hulusi : Sen körlere doğru yolu gösteremezsin, saptıkları yanlış yoldan çıkarmak için! Sen sadece teslim olmuşlar olmaları dolayısıyla, varlıklarındaki işaretlerimize iman eden kimselere işittirirsin.


    Ahmet Tekin : Sen, kör kesilenleri, hak yoldan uzak, başlarına buyruk yaşamaktan kurtarıp doğru yolu gösteremezsin. Ancak âyetlerimize iman edip, gönülden teslim olanlara, İslâm’ı yaşayan müslümanlara tebliğini duyurabilirsin.


    Ahmet Varol : Sen körleri sapıklıklarından çıkarıp doğru yola iletecek de değilsin. Sen ancak ayetlerimize inananlara duyurabilirsin. İşte Müslüman olanlar onlardır.


    Ali Bulaç : Ve sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte müslüman olanlar bunlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Sen, o körleri sapıklıklarından hidayete erdirici de değilsin. Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere dâvetini duyurursun da onlar müslüman olurlar.


    Bekir Sadak : Korleri sapikliklarindan vazgecirip dogru yola donduremezsin; ancak ayetlerimize inananlara sen duyurabilirsin; iste onlar muslumanlardir.


    Celal Yıldırım : Ve sen körleri bulundukları sapıklıktan kurtarıp doğru yola eriştirici de değilsin. Sen ancak âyetlerimize inanan kimselere (Hakk'ın sesini) duyurabilirsin. İşte (Hakk'a) teslîm olup esenliğe erişenler bunlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola döndüremezsin; ancak ayetlerimize inananlara sen duyurabilirsin; işte onlar Müslümanlardır.


    Diyanet Vakfi : Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.


    Edip Yüksel : Körü de sapıklığından çıkarıp yola iletemezsin. Sen ancak, ayetlerimize inananlara duyurabilirsin; onlar (anlattığın gerçeği) kabul ederler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sen o körleri delâletlerinden hidayete erdirecek de değilsin sen ancak âyetlerimize iyman edeceklere işittirirsin de onlar müsliman olur selâmet bulurlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sen o körleri sapıklıklarından kurtarıp hidayete erdirecek de değilsin. Sen, ancak ayetlerimize inanacaklara işittirirsin de onlar müslüman olur kurtuluş bulurlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getirecek değilsin. Ancak (gönülden) teslim olarak âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin.


    Fizilal-il Kuran : Sen körleri de sapıklıklarından kurtarıp doğru yola iletemezsin. Sen ancak ayetlerimize inanan ve Rab'lerine boyun eğmiş müslümanlara söz dinletebilirsin.


    Gültekin Onan : Ve sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici değilsin; sen ancak, ayetlerimize inananlara (söz) dinletebilirsin; işte müslüman olanlar bunlardır.


    Hasan Basri Çantay : Ve sen o körleri sapıklıklarından ayırıb hidâyet verici de değilsin. Sen âyetlerimize îman edecek kimselerden başkasına (söz) dinletemezsin. İşte müslüman olanlar onlardır.


    Hayrat Neşriyat : Ve o körleri, (içinde bulundukları) dalâletlerinden (çevirip) hidâyete erdirecek olan sen değilsin! (Sen da'vetini) ancak, âyetlerimize îmân edip de kendileri (ihlâsla) teslîm olan kimselere işittirebilirsin.


    İbni Kesir : Körleri sapıklıklarından vazgeçirip hidayete erdirecek değilsin Sen; ancak ayetlerimize inananlara duyurabilirsin. Ve onlar müslümanlardır.


    Muhammed Esed : ve (yine) sen (kalben) kör olanları saptıkları yoldan çevirip doğru yola yöneltemezsin; sen (sesini) ancak mesajlarımıza inan(maya istekli ol)anlara işittirebilirsin, ki onlar da zaten bize yürekten boyun eğecek olan kimselerdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sen o körleri sapıklıklarından hidâyete erdirici değilsin, sen ancak Bizim âyetlerimize inananlara işittirirsin, işte müslüman olanlar da onlardır.


    Ömer Öngüt : Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin, sen ancak âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin. Onlar teslim olanlardır.


    Şaban Piriş : Sen, körleri sapıklıklarından doğru yola çıkaramazsın. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere duyurabilirsin. İşte müslüman olanlar onlardır.


    Suat Yıldırım : Sen körleri de sapıklıktan kurtarıp doğru yola getiremezsin. Sen ancak ayetlerimize iman etmeye yatkın kimselere çağrını duyurabilirsin. Çünkü onlar hakka teslim olurlar.


    Süleyman Ateş : Ve sen kör(ler)i içine düştükleri sapıklıklardan çıkarıp yola getiremezsin. Sen, ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin ve onlar derhal müslüman olurlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ve sen, körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici de değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere (söz) dinletebilirsin, işte müslüman olanlar bunlardır.


    Ümit Şimşek : Körleri de şaşkınlıklarından kurtarıp yola getiremezsin. Sen ancak iman edip hakka teslim olmuş kimselere söz dinletebilirsin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve sen, düştükleri sapıklıktan körleri de çıkaramazsın. Teslim olmuş kişiler halinde ayetlerimize inananlardan başkasına sesini duyuramazsın.
     


  7. وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ




    Ve izâ vakaal kavlu aleyhim ahracnâ lehum dâbbeten minel ardı tukellimuhum ennen nâse kânû bi âyâtinâ lâ yûkınûn(yûkınûne).




    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. vakaa : vuku buldu

    3. el kavlu : söz

    4. aleyhim : onların üzerine

    5. ahracnâ : çıkardık

    6. lehum : onlar için, onlara

    7. dâbbeten : dabbe

    8. min el ardı : arzdan

    9. tukellimu-hum : onlara söyleyecek (konuşacak)

    10. enne : olduğunu

    11. en nâse : insanlar

    12. kânû : oldular

    13. bi âyâti-nâ : âyetlerimize

    14. lâ yûkınûne : yakîn hasıl etmezler








    İmam İskender Ali Mihr : Ve onların üzerine (Allah'ın Kitap'ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap'taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.


    Diyanet İşleri : (Kıyametin kopacağına dair) o söz başlarına gelince, onlar için yerden kendilerine bir dâbbe (canlı bir yaratık) çıkarırız. O, onlara insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sözün, onlar hakkında yerine geleceği, tahakkuk edeceği zaman gelip çatınca yeryüzünden, onlara bir mahlûk çıkarırız ki o, konuşur onlarla ve gerçekten de insanlar, delillerimize adamakıllı inanmazlar der.


    Adem Uğur : O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.


    Ahmed Hulusi : O hüküm (kıyametleri veya genel kıyamet öncesi) onlara eriştiğinde, onlar için Dabbet-ül Arz'dan (arzın {beden} bir tür konuşanı - bedenden ayrılık saati olan ölümün tadılma sürecinde) çıkarırız ki; onlara, insanların varlıklarındaki işaretlerimize (hakikatlerine) ikân sahibi olmadıklarını söyler!


    Ahmet Tekin : İlâhî kelâmdaki tehdidin, kesinlikle gerçekleşeceği vakit, Kıyamet koparken onlara yerden bir canlı mahlûk çıkarırız. Bu, insanların âyetlerimize, Kur’ân’ımıza, kâinattaki kudretimizin
    , ilme, gerekçeye itibar etmediklerini, kesinlikle inanmadıklarını söyleyerek onları yaralar.


    Ahmet Varol : (Kendilerine söylenmiş olan) söz başlarına geldiği zaman yerden bir canlı çıkarırız ki o onlara, insanların ayetlerimize kesin bir inançla inanmadıklarını söyler.


    Ali Bulaç : O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.


    Ali Fikri Yavuz : (Kıyametin kopacağına dair), o sözün, üzerlerine vukuu yaklaştığı zaman, onlar için yerden bir Dabbe (kıyamet âlâmetlerinden olup, mümin ile kâfiri işaretliyerek birbirinden ayıracak olan bir hayvan) çıkarırız da, insanların âyetlerimize yakînen iman etmemiş olduklarını kendilerine söyler.


    Bekir Sadak : Kendilerine soylenmis olan baslarina geldigi zaman, yerden bir cesit hayvan cikaririz ki o, onlara, insanlarin ayetlerimize kesin olarak inanmadiklarin soyler. *


    Celal Yıldırım : Söylenen (tehdîd edildikleri şey) başlarına gelince, onlara yerden bir DÂBBE çıkarırız da, o, insanların âyetlerimize kesin kesin inanmadıklarını kendilerine bildirir.


    Diyanet İşleri (eski) : Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan çıkarırız ki o, onlara, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıkların söyler.


    Diyanet Vakfi : O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.


    Edip Yüksel : Zamanı gelince, onlara topraktan mamul bir yaratık çıkaracağız; onlara, halkın ayet ve mucizelerimize inanmadığını bildirecek.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Söylenen başlarına geleceği vakıt da onlar için Arzdan bir dâbbe çıkarırız, nâsın âyetlerimize yakîn ile inanmaz idiklerini kendilerine söyler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Söylenen söz başlarına geleceği zaman, onlar için yerden bir dabbe çıkarırız, insanların ayetlerimize kesin inanmadıklarını kendilerine söyler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Söylenen başlarına geleceği vakit, bunlar için yerden bir «dâbbe» (canlı) çıkarırız ki bu, onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.


    Fizilal-il Kuran : insanlara yönelttiğimiz o tehdidin gerçekleşme günü yaklaşınca karşılarına yerden bitme bir hayvan çıkarırız. Bu hayvan dile gelerek insanların ayetlerimize inanmadıklarını açıklar.


    Gültekin Onan : O söz başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.


    Hasan Basri Çantay : O söz (ün ma'nâsı) kendilerinin aleyhinde (tahakkuk edib) vukuu (ve zuhuur) a geldiği zaman yerden bunlar için bir dâbbe çıkarırız ki bu, onlara insanların âyetlerimize kat'î bir kanâat beslemezler idiğini (başlarına kakarak) söyler.


    Hayrat Neşriyat : O (azab) söz(ü) başlarına geldiği (kıyâmet yaklaştığı) zaman ise, onlara yerden bir dâbbe (hareketli bir canlı) çıkarırız; (o,) gerçekten insanların âyetlerimize kat'î olarak inanmıyor olduklarını kendilerine söyler.


    İbni Kesir : Kendilerine söylenmiş olan, başlarına geldiği zaman; yerden bir canlı çıkarılır ki insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyerek konuşur.


    Muhammed Esed : Ve (o kalben sağır ve kör olanlara gelince: Haktan yana kendilerine söylenen) söz bütün açıklığıyla gerçekleştiği zaman, onların karşısına yerden, kendilerine insanlığın mesajlarımıza gerçek bir imanla inanmadığını söyleyen bir yaratık çıkaracağız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Söylenen söz, başlarına geldiği zaman, onlar için yerden bir dâbbe çıkarırız da Bizim âyetlerimize nâsın kat'i sûrette inanmaz olduklarını onlara söyler.


    Ömer Öngüt : (Kıyametin kopacağına dair) o sözün tahakkuk zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe çıkarırız da insanların âyetlerimize yakînen iman etmemiş olduklarını söyler.


    Şaban Piriş : Onlara verilen söz gerçekleştiği zaman, yerden bir dabbe (canlı) çıkarırız da onlara konuşarak; insanların gerçekten ayetlerimize inanmadıklarını söyler.


    Suat Yıldırım : Kıyamet hakkındaki sözün gerçekleşme zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe (canlı) çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize, (özellikle kıyamete dair ayetlerimize) inanmadıklarını söyler.


    Süleyman Ateş : O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dâbbe (canlı) çıkarırız; o, onlara insanların, âyetlerimize inanmadıklarını söyler.


    Tefhim-ul Kuran : O söz, kendi başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe çıkarırız; o da, insanların bizim ayetlerimize kesin bir bilgiyle inanmadıklarını onlara söyler.


    Ümit Şimşek : Söz verilen zaman gelip çattığında, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız ki, kendileriyle konuşur da insanların âyetlerimize kesin bir şekilde inanmadıklarını söyler.


    Yaşar Nuri Öztürk : O söz tepelerine indiğinde, yeryüzünden onlar için bir dâbbe/debelenir gibi yürüyen bir canlı çıkarırız da o onlara, insanların bizim ayetlerimize gereğince inanmadıklarını söyler.
     


  8. وَيَوْمَ نَحْشُرُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ فَوْجًا مِّمَّن يُكَذِّبُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ يُوزَعُونَ




    Ve yevme nah؛uru min kulli ummetin fevcen mimmen yukezzibu bi âyâtinâ fe hum yûzeûn(yûzeûne).




    1. ve yevme : ve o gün

    2. nah؛uru : ha؛redeceğiz, toplayacağız

    3. min kulli ummetin : bütün ümmetlerden

    4. fevcen : fevc fevc, grup grup

    5. mimmen (min men) : kimselerden

    6. yukezzıbu : yalanlıyor

    7. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi

    8. fe : bِylece, ardından

    9. hum : onlar

    10. yûzeûne : toplan‎r, düzene konur (ِncekiler ve sonrakiler) biraraya getirilir






    فmam فskender Ali Mihr : Ve o gün, bütün ümmetlerden, âyetlerimizi tekzip edenleri (yalanlayanlar‎) grup grup ha‏redeceًiz (toplayacaً‎z). Bِylece onlar (72 f‎rka) biraraya getirilir.


    Diyanet ف‏leri : Her ümmetten âyetlerimizi yalanlayanlar‎ndan bir grubu toplayacaً‎m‎z ve bunlar‎n (topluca hesap yerine) sevk edilecekleri günü hat‎rla.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve o gün, her ümmetten, delillerimizi yalanlayan bir topluluًu toplayacaً‎z ve onlar, tak‎m tak‎m duracaklar.


    Adem Uًur : O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplar‎z da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler.


    Ahmed Hulusi : O süreç ki, her ümmetten i‏aretlerimizi yalanlayanlar‎ gruplar hâlinde toplar‎z. . . Onlar hep beraber sevk olunurlar.


    Ahmet Tekin : Her millet içinden, âyetlerimizi, Kurân’‎m‎z‎ yalanlayan liderlerini, güç ve iktidar sahiplerini toplayacaً‎m‎z gün, onlar ihzarl‎ olarak bir arada hesap yerine sevkedilecekler.


    Ahmet Varol : O gün her ümmetten, ayetlerimizi yalanlayanlardan bir grubu toplar‎z. Art‎k onlar (arkalar‎ndakiler de kendilerine kat‎l‎ncaya kadar) tutuklan‎rlar.


    Ali Bulaç : Ve her ümmetten ayetlerimizi yalanlayan bir grubu toplayacaً‎m‎z gün, art‎k onlar 'tutuklan‎p (azab yerine) daً‎t‎l‎rlar.'


    Ali Fikri Yavuz : K‎yamet gününde her din ehlinden, âyetlerimizi tekzip edenlerden bir topluluk topl‎yacaً‎z. Art‎k bunlar, diًer kafileler arka arkaya gelip toplan‎ncaya kadar tutuklanacaklard‎r.


    Bekir Sadak : O gun her ummetin ayetlerimizi yalanlayanlarini toplariz. Onlar bir arada tutulup, hesap yerine sevkedilirler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Ve o gün, her ümmetten, âyetlerimizi yalanl‎yanlar‎ birer grup halinde toplay‎p biraraya getireceًiz ; onlar‎ birarada tutup (sonra da Cehennem'e) sevkedeceًiz.


    Diyanet ف‏leri (eski) : O gün her ümmetin ayetlerimizi yalanlayanlar‎n‎ toplar‎z. Onlar bir arada tutulup, hesap yerine sevkedilirler.


    Diyanet Vakfi : O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplar‎z da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler.


    Edip Yüksel : Gün gelecek, her toplum içinde, ayetlerimizi ve mucizelerimizi yalanlayan kimseleri toplay‎p süreceًiz.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ve her ümmetten âyetlerimizi tekzib eden kimselerden bir fevc yaparak mah‏ere sevkedebileceًimiz gün art‎k onlar hep inz‎bat alt‎nda tevk‎f olunurlar


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ve her milletten ayetlerimizi yalanlayanlardan bir grup yaparak mah‏ere sevkedeceًimiz gün, art‎k onlar hep zapt alt‎na al‎n‎p tutuklan‎rlar.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Ve her ümmetin âyetlerimizi yalan sayanlar‎ndan bir cemaati toplayacaً‎m‎z gün, art‎k onlar bir arada tutulup (hesap yerine) sevkedilirler.


    Fizilal-il Kuran : O gün her ümmetten ayetlerimizi yalanlayanlar‎ grup grup bir yere toplad‎ktan sonra saf düzeninde yürüyü‏e geçiririz.


    Gültekin Onan : Ve her ümmetten ayetlerimizi yalanlayan bir grubu toplayacaً‎m‎z gün, art‎k onlar 'tutuklan‎p (azab yerine) daً‎t‎l‎rlar'.


    Hasan Basri اantay : (Hat‎rla) o gün (ü ki) her ümmetin âyetlerimizi yalan sayanlar‎ndan bir cemâati toplayacaً‎z. Art‎k onlar (kaafilelerin ard‎ al‎n‎ncaya kadar) tevk‎yf olunacaklard‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : Hem o gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalanlayanlar‎ bir bِlük hâlinde toplar‎z; art‎k onlar toplu olarak (hesab yerine) sevk edilirler.


    فbni Kesir : Her ümmetten, ayetlerimizi yalanlayanlar‎ toplayacaً‎m‎z gün; onlar, bir arada tutulurlar.


    Muhammed Esed : Ve o Gün her ümmetin içinden mesajlar‎m‎z‎ yalanlayanlar‎ ayr‎ bir bِlük olarak toplayacaً‎z; ve bِylece, onlar (günahlar‎n‎n derecesine gِre) s‎n‎fland‎r‎lacaklar;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve o gün ki, her ümmetten Bizim âyetlerimizi tekzîp eder olan kimselerden bir tâifeyi ha‏rederiz. Art‎k onlar tevkif edileceklerdir.


    ضmer ضngüt : Her ümmet içinden âyetlerimizi yalanlayan birer cemaat toplar‎z da, onlar o gün bir arada tutulurlar.


    قaban Piri‏ : Ve o gün, her ümmetten, ayetlerimizi yalanlayanlar‎ birer grup halinde toplay‎p, biraraya getiririz. Onlar da toplan‎rlar.


    Suat Y‎ld‎r‎m : O büyük duru‏ma günü, her ümmetten ayetlerimizi yalan sayan birer cemaat toplar‎z, onlar bir araya getirilip Allah’‎n huzuruna sevkolunurlar.


    Süleyman Ate‏ : O gün her ümmet içinde âyetlerimizi yalanlayanlardan bir cemâat toplar‎z. Onlar hep bir araya getirilip tutuklanarak (ilahi huzûra) sevk edilirler.


    Tefhim-ul Kuran : Ve her ümmetten ayetlerimizi yalan sayanlardan bir grup toplayacaً‎m‎z gün, art‎k onlar 'tutuklan‎p (azab yerine) daً‎t‎l‎rlar.'


    ـmit قim‏ek : O gün her ümmetten âyetlerimizi yalanlam‎‏ olanlar‎ gruplar halinde toplar‎z; bِylece hepsi inzibat alt‎nda sevk olunurlar.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : O gün her ümmetin içinden ayetlerimizi yalanlayanlardan bir zümre derleriz de onlar, toplu halde ortaya sürülürler.
     


  9. حَتَّى إِذَا جَاؤُوا قَالَ أَكَذَّبْتُم بِآيَاتِي وَلَمْ تُحِيطُوا بِهَا عِلْمًا أَمَّاذَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ



    Hattâ izâ câû kâle e kezzebtum bi âyâtî ve lem tuhîtû bihâ ılmen em mâzâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).




    1. hattâ izâ : o zaman

    2. câû : geldiler

    3. kâle : dedi

    4. e : mı

    5. kezzebtum : siz yalanladınız

    6. bi âyâtî : âyetlerimi

    7. ve lem tuhîtû : ve siz ihata edemediniz

    8. bi-hâ : onu

    9. ilmen : ilim olarak, ilmen

    10. em : yoksa, veya

    11. mâzâ : ne

    12. kuntum : siz oldunuz

    13. ta'melûne : yapıyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Onlar geldikleri zaman (Allah onlara): "Onu ilmen ihata edemediniz de mi âyetlerimi tekzip ettiniz (yalanladınız)? Yoksa yapmış olduğunuz nedir (başka bir sebep mi var)?" dedi.


    Diyanet İşleri : Hesap yerine geldiklerinde Allah şöyle der: “Siz benim âyetlerimi, onları ilmen kavramamışken yalanladınız öyle mi? Yoksa ne yapıyordunuz ki?!”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonunda, onlar geldi mi, delillerimi bir bilgi edinip kavramadığınız halde yalanladınız mı, neydi o yaptığınız der.


    Adem Uğur : Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?


    Ahmed Hulusi : Nihayet geldiklerinde (Allâh) dedi ki: "İlminizin kapsamı dışında olduğu hâlde işaretlerimi yalanlamaya kalktınız? Neydi bu yaptığınız?"


    Ahmet Tekin : Nihayet hesap yerine geldikleri vakit Allah:
    'Âyetlerimin, Kur’ân’ımın ne olduğunu kavramadan, anlama gayreti göstermeden âyetlerimi mi yalanladınız? Yalanlamadınızsa bu amelleriniz ne?' buyurur.


    Ahmet Varol : Sonuçda (hesap yerine) geldiklerinde (Allah) der ki: 'Siz benim ayetlerimi bilgi yönünden kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?'


    Ali Bulaç : Nihayet geldikleri zaman, (Allah) der ki: "Siz benim ayetlerimi, bilgi bakımından kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?"


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet hesap yerine geldikleri vakit, Allah buyurur ki: “- Siz benim âyetlerimi ilim bakımından kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?”


    Bekir Sadak : Geldikleri zaman Allah: «Ayetlerimi anlamadiginiz halde yalanladiniz mi? Yoksa yaptiginiz neydi?» der.


    Celal Yıldırım : Sonunda (Mahşer alanına) geldiklerinde, (Allah onlara) «siz âyetlerimi anlayıp kavrayamazken onları yalan mı saydınız ? Yoksa neler yapıyordunuz?» der.


    Diyanet İşleri (eski) : Geldikleri zaman Allah: 'Ayetlerimi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa yaptığınız neydi?' der.


    Diyanet Vakfi : Nihayet, (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?


    Edip Yüksel : Geldikleri zaman, 'Ayet ve mucizelerimi bilginizle kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa yaptığınız neydi?' der.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nihayet geldikleri vakıt: siz benim âyetlerimi ılmen kavramadığınız halde tekzib mi ettiniz? Yoksa ne yapıyordunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet geldikleri zaman, Allah: «Siz, Benim ayetlerimi, onları ilmen kavramadığınız halde yalanladınız mı? Değilse ne yapıyordunuz?» buyurur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet (oraya) geldikleri vakit Allah buyurur: «Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Yoksa yaptığınız başka neydi?»


    Fizilal-il Kuran : Hesaplaşma yerine geldiklerinde Allah, onlara der ki; «Ayetlerimi anlamadığınız halde yalanladınız, değil mi? Yoksa yaptığınız, başka neydi ki?»


    Gültekin Onan : Nihayet geldikleri zaman, (Tanrı) der ki: "Siz benim ayetlerimi bilgi bakımından kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?"


    Hasan Basri Çantay : Nihayet (hesâb yerine) geldikleri zaman (Allah) buyurur ki: «Siz benim âyetlerimi, onları hiçbir bilgi ile kavramadığınız halde (körü körüne), tekzîb mi etdiniz? Ne idi o ısraar ile yapdığınız»?


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet (oraya) geldikleri zaman (Allah onlara): 'Kendilerini ilmen kavramadığınız hâlde, ayetlerimi yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?' buyurur.


    İbni Kesir : Nihayet geldikleri zaman; buyurur ki: Siz, Benim ayetlerimi anlamadığınız halde mi yalanladınız? Yoksa yaptığınız ne idi.


    Muhammed Esed : öyle ki, (yargı önüne) çıktıkları zaman, Allah, onlara: "(Doğru düşünce ve) bilgi yoluyla üstesinden gelemeyince tutup mesajlarımızı yalanlamaya kalktınız, öyle mi? Peki, bu yaptığınız neydi öyleyse?" diyecek.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nihâyet geldikleri vakit (Hak Teâlâ) buyurur ki: «Benim âyetlerimi ilmen ihata edemez olduğunuz halde onları tekzîp mi ettiniz. Yoksa sizin yapar olduğunuz şey ne idi?»


    Ömer Öngüt : Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: “Siz benim âyetlerimi ilminiz ihata etmediği (kapsamadığı) halde yalanladınız öyle mi? Değilse yaptığınız neydi?”


    Şaban Piriş : Hepsi geldiği zaman: -Ayetlerimi iyice kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz? der.


    Suat Yıldırım : Nihayet hesap yerine vardıklarında Allah Teâlâ: "Demek siz ayetlerimin ne olduğunu iyice anlamadan yalan saydınız öyle mi? Yoksa ne yaptınız?"


    Süleyman Ateş : (Divânına) Geldiklerinde (Allâh onlara) der: "Âyetlerimi anlamadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yaptınız?"


    Tefhim-ul Kuran : Nihayet geldikleri zaman, (Allah) der ki: «Siz benim ayetlerimi, bilgi bakımından kavramadığınız halde yalanladınız mı? Yoksa ne yapıyordunuz?»


    Ümit Şimşek : Huzuruna geldiklerinde, Allah buyurur: 'Hiçbir şeyini kavramadan Benim âyetlerimi inkâr ettiniz, öyle mi? Değilse bu yaptığınız neydi?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Geldiklerinde Allah onlara: "Ayetlerimizi, ilminiz onları kuşatmadığı halde inkâr mı ettiniz yoksa ne yapıyordunuz?" der.
     


  10. وَوَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِم بِمَا ظَلَمُوا فَهُمْ لَا يَنطِقُونَ




    Ve vakaal kavlu aleyhim bimâ zalemû fe hum lâ yentıkûn(yentıkûne).




    1. ve vakaa : ve vuku buldu, vaki oldu, yerine geldi

    2. el kavlu : söz

    3. aleyhim : onların üzerine

    4. bimâ : sebebiyle

    5. zalemû : zulmettiler

    6. fe : bundan sonra, artık

    7. hum : onlar

    8. lâ yentıkûne : konuşmazlar, konuşamazlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve zulümleri sebebiyle onların üzerine (Allah'ın) sözü vaki oldu (yerine geldi). Artık onlar konuşamaz.


    Diyanet İşleri : Zulümlerinden dolayı sözü edilen azap tepelerine iner de artık konuşamazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Zulmettiklerinden dolayı o söz, tahakkuk etmiş, başlarına gelmiştir, artık onlar konuşamazlar da.


    Adem Uğur : Yaptıkları haksızlıktan ötürü, (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.


    Ahmed Hulusi : (Nefslerine) zulmetmeleri dolayısıyla o hüküm onlara erişti! Artık onlar konuşamazlar!


    Ahmet Tekin : Yaptıkları baskılar, zulümler, işkenceler, temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engellemeler, haksızlıklar, isyanlar ve Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ı inkârları sebebiyle, onların aleyhindeki hüküm gerçekleşmiştir. Bu sebeple mantıklı bir cevap vermek için söyleyecek söz bulamayacaklar.


    Ahmet Varol : Zulmetmelerinden dolayı o (azap) söz(ü) başlarına gelmiştir. Artık onlar konuşamazlar.


    Ali Bulaç : Zulmetmelerine karşılık, söz, kendi aleyhlerine gelmiş bulunmaktadır, artık konuşmazlar.


    Ali Fikri Yavuz : Yaptıkları küfür yüzünden o vaadedilen azap tepelerine inmiştir; artık onlar konuşamazlar.


    Bekir Sadak : Haksizliklarindan oturu, soylenilen soz baslarina gelir. Artik konusamaz olurlar.


    Celal Yıldırım : İşledikleri zulümden dolayı söylenen söz (va'dedilen azâb) başlarına gelir de artık söz söyleyecek (güçleri) kalmaz.


    Diyanet İşleri (eski) : Haksızlıklarından ötürü, söylenilen söz başlarına gelir. Artık konuşamaz olurlar.


    Diyanet Vakfi : Yaptıkları haksızlıktan ötürü, (azaba uğrayacaklarını bildiren) o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.


    Edip Yüksel : Haksızlık ettikleri için verilen söz başlarına gelir ve artık konuşamazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buyurur ve haksızlık ettikleri cihetle aleyhlerinde söz, hakk olur (söylenen başlarına gelir) de artık nutukları tutulur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Zulmetmeleri yüzünden aleyhlerinde söz gerçekleşir (söylenen başlarına gelir) ve artık nutukları tutulur (konuşamazlar).


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yaptıkları haksızlıktan dolayı, o söz gerçekleşmiştir; artık onlar konuşamazlar.


    Fizilal-il Kuran : Zalimliklerinden ötürü haklarındaki hüküm kesinleşmiştir. Bu yüzden artık konuşamaz olurlar.


    Gültekin Onan : Zulmetmelerine karşılık, söz, kendi aleyhlerine gelmiş bulunmaktadır, artık konuşmazlar.


    Hasan Basri Çantay : Zulüm etdikleri sebebiyle üzerlerine o söz vukuua gelmişdir. Artık onlar söz de söyleyemeyeceklerdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve zulmetmeleri (Allah’ın âyetlerini yalanlamaları) yüzünden o (azab) söz(ü)başlarına gelmiştir; artık onlar konuşamazlar.


    İbni Kesir : Zulümleri yüzünden, söylenilen söz başlarına geldi. Artık konuşamaz olurlar.


    Muhammed Esed : Ve (böylece, onlara vaktiyle söylenen) söz, onların tüm karalamalarına rağmen, olanca gerçekliğiyle karşılarına çıkacak ve onlar da buna karşılık artık diyecek söz bulamayacaklar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve zulümleri sebebiyle o söylenen söz, üzerlerine vukû bulmuştur. Artık onlar söz söyleyemezler.


    Ömer Öngüt : Yaptıkları zulümlerinden ötürü o söz başlarına gelmiştir. Artık onlar konuşamazlar.


    Şaban Piriş : Zulmetmeleri sebebiyle hüküm giyecekler ve bir şey de diyemeyeceklerdir.


    Suat Yıldırım : İşledikleri zulüm yüzünden tehdit olundukları azap hükmü onlar hakkında gerçekleşti, onların artık konuşacak halleri kalmadı.


    Süleyman Ateş : Zulmetmeleri yüzünden o (azâb) karar(ı) başlarına gelmiştir, artık konuşmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Zulmetmelerine karşılık, söz, kendi aleyhlerine gelmiş bulunmaktadır; artık onlar, konuşmazlar da.


    Ümit Şimşek : Ettikleri zulüm yüzünden haklarındaki hüküm gelip çatmıştır; artık konuşamaz olurlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşledikleri zulümler yüzünden o söz tepelerine inmiştir; artık tek kelime söyleyemezler.
     


  11. أَلَمْ يَرَوْا أَنَّا جَعَلْنَا اللَّيْلَ لِيَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ




    E lem yerev ennâ cealnel leyle li yeskunû fîhî ven nehâra mubsırâ(mubsıran), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yu’minûn(yu’minûne).




    1. e : mi

    2. lem yerev : görmediler

    3. ennâ : nasıl

    4. cealnâ : kıldık

    5. el leyle : gece

    6. li yeskunû : sükûn bulsunlar, dinlensinler diye

    7. fî-hi : orada, onun için

    8. ve en nehâra : ve gündüz

    9. mubsıren : görünen, aydınlık (olan)

    10. inne : muhakkak ki

    11. fî zâlike : işte bunda vardır

    12. le : muhakkak, mutlaka

    13. âyâtin : âyetler, mucizeler, deliller

    14. li kavmin : bir kavim için

    15. yu'minûne : mü'min olanlar, inananlar







    İmam İskender Ali Mihr : Dinlensinler diye nasıl geceyi (karanlık), gündüzü (aydınlık) kıldığımızı görmediler mi? Muhakkak ki bunda inanan kavim için âyetler (ibretler, deliller) vardır.


    Diyanet İşleri : Onlar görmüyorlar mı ki, biz geceyi içinde rahat etsinler diye, gündüzü de (her şeyi) gösterici (aydınlık) olarak yarattık. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için elbette (Allah varlığını gösteren) deliller vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Görmezler mi ki biz, şüphe yok ki dinlensinler diye geceyi yarattık, gözlerini açsınlar diye de gündüzü; şüphe yok ki bunda deliller var inanan topluluğa.


    Adem Uğur : Dinlensinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda birçok ibretler vardır.


    Ahmed Hulusi : Görmediler mi ki, biz geceyi onda sükûn bulsunlar diye ve gündüzü de görülesi kıldık. . . Muhakkak ki bu olayda iman eden bir toplum için elbette işaretler vardır.


    Ahmet Tekin : Âyetlerimizi yalanlayanlar, uyumaları, dinlenmeleri, sükûnet bulmaları için geceyi, çalışmaları için aydınlık sağlayan gündüzü planlayıp düzenlediğimizi görmüyorlar mı? İman eden bir kavim için bunda Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren deliller, dersler vardır.


    Ahmet Varol : Bizim geceyi içinde dinlenmeleri için yarattığımızı gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ibretler vardır.


    Ali Bulaç : Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Görmediler mi? Biz, içinde sükûn bulsunlar diye geceyi yarattık, görmeleri için de gündüzü... Gerçekten bunda iman edecek bir kavim için şüphe götürmez alâmetler var (öldükten sonra dirilmeye delâlet ederler).


    Bekir Sadak : Size geceyi dinlenesiniz diye karanlik ve gunduzu calisasiniz diye aydinlik olarak yarattigimizi gormediler mi? Dogrusu bunda, inanan millet icin dersler vardir.


    Celal Yıldırım : Görmediler mi ki biz gerçekten dinlensinler diye geceyi oluşturduk, gündüzü de aydınlık kıldık. Şüphesiz ki bunda imân eden bir millet için deliller ve belgeler vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydınlık olarak yarattığımızı görmediler mi? Doğrusu bunda, inanan millet için dersler vardır.


    Diyanet Vakfi : Dinlensinler diye geceyi (karanlık) ve (çalışsınlar diye) gündüzü aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda birçok ibretler vardır.


    Edip Yüksel : Geceyi dinlenmelerine elverişli, gündüzü de aydınlık yaptığımızı görmediler mi? İnanan bir toplum için elbette bunda işaretler vardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Görmediler mi biz içinde sükûn bulsunlar diye geceyi yaptık, göz açmak üzere de gündüzü. Elbette bunda iyman edecek bir kavm için âyetler var


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar, içinde istirahat etsinler diye geceyi, göz açmaları için gündüzü yarattığımızı görmediler mi? Kesinlikte bunda iman edecek bir topluluk için birçok ibretler vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Görmediler mi ki, dinlensinler diye geceyi yarattık ve (çalışsınlar diye) gündüzü apaydınlık yaptık. İman eden bir kavim için elbette bunda ibretler vardır.


    Fizilal-il Kuran : Geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü de çalışasınız diye aydınlık olarak yarattığımızı onlar görmüyorlar mı? Bu olgulardan mü'minlerin alacakları birçok dersler vardır.


    Gültekin Onan : Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, inanan bir kavim için bunda ayetler vardır.


    Hasan Basri Çantay : İçinde sükûn (ve istiraahat) bulmaları için geceyi, aydınlıkla gözlerini açmaları için gündüzü yaratdığımızı görmediler mi? Bunda îman edecek bir kavm için elbette kat'î ibretler vardır.


    Hayrat Neşriyat : Görmediler mi, gerçekten biz geceyi içinde istirâhat etmeleri için (karanlık), gündüzü ise (çalışmaları için etraflarını) aydınlatıcı yaptık. Şübhesiz ki bunda, îmân edecek bir kavim için nice deliller vardır.


    İbni Kesir : Görmediler mi ki; Biz, dinlenesiniz diye size geceyi karanlık, çalışasınız diye de gündüzü aydınlık olarak yarattık. Doğrusu bunda inanan bir kavim için ayetler vardır.


    Muhammed Esed : öyle ya: geceyi, içinde sükun bulsunlar diye (derin ve kuşatıcı); gündüzü de, (olup biteni) görsünler diye (aydınlık) yaptığımızın farkında değiller miydi? Şüphesiz, bunda, inanmak
    isteyen insanlar için çıkarılacak dersler vardır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Görmediler mi ki, Biz geceyi karanlık kıldık ki, onda rahat dursunlar ve gündüzü de gösterici (kıldık) şüphe yok ki, bunda imân edecek bir kavim için elbette alâmetler vardır.


    Ömer Öngüt : Onlar görmüyorlar mı ki, biz geceyi istirahat etmeniz için yarattık. Gündüzü de aydınlık yaptık. Şüphesiz ki bunda iman eden bir topluluk için gerçekten âyetler (deliller) vardır.


    Şaban Piriş : Görmediler mi ki, dinlensinler diye geceyi yarattık; gündüzü de aydınlık kıldık. İşte bunda inanacak bir toplum için işaretler vardır.


    Suat Yıldırım : Onlar anlamıyorlar mı ki Biz, insanların dinlenip sükûnet bulmaları için geceyi, çalışsınlar diye de gündüz aydınlığını yarattık. Elbette bunda iman edecek kimseler için ibretler vardır.


    Süleyman Ateş : Görmediler mi, biz geceyi, içinde istirahat etmeleri için yarattık, gündüzü de aydınlık yaptık. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için âyetler vardır.


    Tefhim-ul Kuran : Görmediler mi, biz geceyi onda sükûn bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman etmekte olan bir kavim için bunda ayetler vardır.


    Ümit Şimşek : Onlar görmedi mi ki dinlensinler diye geceyi, aydınlık olarak da gündüzü yaratmışız? Hiç şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için âyetler vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Görmedin mi; biz geceyi, içinde dinlensinler diye, gündüzü de gösterici bir ışık olsun diye oluşturduk. İşte bunda, inanan bir topluluk için elbette ibretler vardır.
     


  12. وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ




    Ve yevme yunfehu fîs sûri fe fezia men fis semâvâti ve men fîl ardı illâ men şâallâh(şâallâhu), ve kullun etevhu dâhırîn(dâhırîne).




    1. ve yevme : ve o gün

    2. yunfehu : üfürülür

    3. fî es sûri : sur'un içine, sur'a

    4. fe : o zaman, böylece

    5. fezia : dehşete kapıldı, korkuya kapıldı

    6. men : kim, kimse

    7. fî es semâvâti : semalarda, göklerde

    8. ve men : ve kimse

    9. fî el ardı : yeryüzünde

    10. illâ : hariç

    11. men : kimse

    12. şâe allâhu : Allah diledi

    13. ve kullun : ve herkes

    14. etev-hu : ona geldiler

    15. dâhırîne : zelil olarak, boyun eğerek






    İmam İskender Ali Mihr : Ve sur'a üfürüldüğü gün, Allah'ın dilediği kimseler hariç, semalarda ve yeryüzünde olanlar dehşete kapıldı (kapılırlar). Ve herkes boyunları bükük olarak ona (Allah'a) geldiler (gelirler).


    Diyanet İşleri : Sûr’a üfürüleceği ve Allah’ın dilediği kimselerden başka göklerdeki herkesin, yerdeki herkesin korkuya kapılacağı günü hatırla. Hepsi de boyunlarını bükerek O’na gelirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o gün Sûr üfürülür de göklerde kimler varsa ve yeryüzünde kimler varsa, Allah'ın dilediğinden başka hepsi, pek şiddetli bir korkuya kapılır ve hepsi de hor hakir bir halde onun tapısına gelir.


    Adem Uğur : Sûr'a üfürüldüğü gün, -Allah'ın diledikleri müstesna-, göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.


    Ahmed Hulusi : O süreçte, Sur'da nefholunduğunda (bedenden nefholduğunda - ruhun bedene nefholması diye anlatılanın tersinin oluşması, yani ölümün tadılması; ya da mahşerde kişilerin kabirlerinden dışarıya nefholması), Allâh'ın diledikleri müstesna, semâlarda (bilinç boyutunda kendini bulmuş olan) kim var ve arzda (bedensel yaşamda) kim var ise dehşetle korkar! Hepsi boyun bükmüş olarak O'na gelirler.


    Ahmet Tekin : Sûra üfürüldüğü gün, Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi olanlar müstesna, göklerdeki ve yerdeki akıllı ve sorumlu varlıklar hep dehşete kapılırlar. Hepsi boyunları bükük olarak ona gelirler.


    Ahmet Varol : Sur'a üflendiği gün Allah'ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa korkuya kapılır. Hepsi boyun bükmüş olarak O'na gelirler.


    Ali Bulaç : Sur'a üfürüleceği gün, Allah'ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri 'boyun bükmüş' olarak O'na gelmişlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : O günü hatırla ki, Sûr’a üfürülüpte göklerde ve yerde olanlar (meleklerle insanlar) korkudan ölecekler; ancak Allah’ın dilediği (bazı melekler) müstesna... Onların her biri küçülmüş olarak Allah’ın huzuruna varacaklardır.


    Bekir Sadak : Sura ufuruldugu gun, Allah'in diledikleri bir yana, goklerde olanlar da yerde olanlar da, korku icinde kalirlar. Hepsi Allah'a boyunlari bukulmus olarak gelirler.


    Celal Yıldırım : Sûr'a üfürüleceği gün, —Allah'ın dilediği kimseler dışında— göktekiler de, yerdekiler de boyunlarını bükerek aşağılanmış bir halde gelecekler.


    Diyanet İşleri (eski) : Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da, korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler.


    Diyanet Vakfi : Sûr'a üfürüldüğü gün, -Allah'ın diledikleri müstesna-, göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.


    Edip Yüksel : Boruya üfürüldüğü gün, göklerde ve yerde bulunan herkes, ALLAH'ın diledikleri hariç korkuya kapılacaklardır. Hepsi ona boyun bükerek gelirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hele Sûr üfürüleceği, üfürülüb de bütün Göklerdeki kimseler, Yerdeki kimseler, Allahın dilediği müstesnâ olmak üzere hepsi feza' ile ürperdiği ve her biri ona hor, hakir geldikleri gün ne müdhiştir?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hele Sur üfürüleceği, üfürülüp de Allah'ın dilediği kimselerin dışında bütün göklerdeki kimselerin ve yerdeki kimselerin hepsi ürperdiği ve hepsinin hor ve hakir olarak geldikleri gün ne korkunçtur!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sûr'a üfürüldüğü gün Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.


    Fizilal-il Kuran : Sur'a üflendiği gün, Allah'ın diledikleri dışında kalan göklerdeki ve yeryüzündeki herkes dehşete kapılır. Herkes boyun eğerek O'nun huzuruna gelir.


    Gültekin Onan : Sur'a üfürüleceği gün, Tanrı'nın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri 'boyun bükmüş' olarak O'na gelmişlerdir.


    Hasan Basri Çantay : «Suur» a üfürüleceği gün (ü) de (hatırla) ki (o gün) — Allahın diledikleri müstesna olmak üzere — artık göklerde kim var, yerde kim varsa dehşetle korkmuşdur. Her biri hor ve hakıyr Ona gelmişlerdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve sûra üfürüldüğü gün, artık Allah’ın diledikleri dışında, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. Ve hepsi boyun eğen kimseler olarak O’na gelirler.


    İbni Kesir : Sur'a üfürüleceği gün; Allah'ın dilediklerinden başka göklerde olanlar da, yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Ve hepsi boyunları bükülmüş olarak O'na gelirler.


    Muhammed Esed : Ve o Gün sura üflenecek ve böylece Allah'ın istediği kimseler dışında, göklerde ve yerde var olan herkes (tarifsiz bir) korkuya kapılacak; ve başları önlerine düşmüş olarak herkes O'nun huzuruna çıkacak.


    Ömer Nasuhi Bilmen : O gün ki, sûra üfürülür. Artık göklerde olanlar da ve yerde olanlar da şiddetli bir korkuya tutulur. Allah'ın dilediği müstesna. Ve hepsi de ona zelilane bir halde gelirler.


    Ömer Öngüt : Sur'a üfürüldüğü gün, Allah'ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde bulunanlar korku içinde kalırlar. Hepsi boyun bükerek O'na gelirler.


    Şaban Piriş : Sur’a üfürüldüğü gün Allah’ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa korkuya kapılır ve hepsi, boynu bükük bir halde ona gelirler.


    Suat Yıldırım : Gün gelecek sûra üflenecek, Allah’ın dilediği dışında, göklerde ve yerde olan herkes müthiş bir korkuya kapılacak. Hepsi boynu bükük vaziyette O’nun huzuruna varacaklar.


    Süleyman Ateş : Sûr'a üfleneceği gün, Allâh'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunan kimselerin hepsi, korku içinde kalır (bayılır). Hepsi boyun bükerek O'na gelirler.


    Tefhim-ul Kuran : Sûr'a üfürüleceği gün, Allah'ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır; ve onların her biri 'boyun bükmüş' olarak O'na gelmişlerdir.


    Ümit Şimşek : Sûra üfürüldüğü gün, Allah'ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi dehşete düşer. Hepsi de boynu bükük halde Onun huzuruna gelir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sûra üfürüleceği gün, Allah'ın dilediği dışında herkes, göklerdekiler, yerdekiler dehşet içinde kalacaktır. Hepsi boynunu bükmüş bir halde O'nun huzuruna gelir.
     


  13. وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ صُنْعَ اللَّهِ الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ إِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ




    Ve terel cibâle tahsebuhâ câmideten ve hiye temurru merres sehâb(sehâbi), sun’allâhillezî etkane kulle şey’(şey’in), innehu habîrun bimâ tef’alûn(tef’alûne).




    1. ve terâ : ve görürsün

    2. el cibâle : dağı

    3. tahsebu-hâ : onu sanırsın

    4. câmideten : cansız, hareketsiz

    5. ve : ve

    6. hiye : o

    7. temurru : hareket eder

    8. merre : hareket etti

    9. es sehâbi : bulut

    10. sun'allâhi (sun'a allâhi) : Allah'ın sanatıdır

    11. ellezî : ki o

    12. etkane : sağlam yaptı

    13. kulle şey'in : herşey

    14. inne-hu : muhakkak ki o

    15. habîrun : haberdar

    16. bimâ : şeylerden

    17. tef'alûne : siz yapıyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve dağı görürsün, onu hareketsiz sanırsın. O, bulut gibi hareket eder. Herşeyi sağlam yapan Allah'ın yaratmasıdır. Muhakkak ki O, yaptıklarınızdan haberdardır.


    Diyanet İşleri : Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve görürsün dağları da yerlerinde duruyor sanırsın, halbuki onlar, kıyâmette bulut gibi geçip gider, dağılır. Her şeyi, adamakıllı ve yerli yerinde halkeden Allah'ın işidir bu; şüphe yok ki o, ne yapıyorsanız hepsinden de haberdardır.


    Adem Uğur : Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.


    Ahmed Hulusi : Dağları (bedenindeki organları) görür de, onları sâbit - değişmez sanırsın; onlar bulutların (fikirlerin) geçip gittiği gibi, geçip gider (çeşitli anlayışlara dönüştüğü) hâlde. . . (Bu nefh-i sur ve o sürece mahsus oluşlar) Allâh'ın sanatıdır ki, her şeyi yaşanası değişmez gerçeklik yapmıştır. . . Muhakkak ki O, yaptıklarınızı (onların yaratanı) Habiyr'dir.


    Ahmet Tekin : Dağları görürsün, onlar bulutların akışına benzer bir süratle akıp giderken, yerlerinde duruyor zannedersin. Bu, her şeyi hesaplı, planlı sağlam yapan Allah’ın ortaya koyduğu tekniktir. O gizli-açık yaptıklarınızın tamamından haberdardır.


    Ahmet Varol : Dağları görür onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi özenle yapan Allah'ın yapısıdır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.


    Ali Bulaç : Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdârdır.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar, bulut geçer gibi geçer (hareket ederler. Müfessirlerin çoğuna göre, bu hareket kıyamette olacaksa da, bazılarına göre, arzın dönmekte olduğuna işarettir.) Bu, her şeyi muhkem yapan Allah’ın işidir. Şüphesiz ki, O bütün yaptıklarınızdan tamamiyle haberdardır.


    Bekir Sadak : Daglari yerinde donmus gibi durur gorursun, oysa onlar bulutlar gibi gecerler. Bu her seyi saglam tutan Allah'in isidir. Dogrusu O, yaptiklarinizdan haberdardir.


    Celal Yıldırım : (Ey Peygamber ve ey inananlar !) Dağları yerinde durur görürsün, oysa onlar bulutların geçişi gibi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : Dağları yerinde donmuş gibi durur görürsün, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her şeyi sağlam tutan Allah'ın işidir. Doğrusu O, yaptıklarınızdan haberdardır.


    Diyanet Vakfi : Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.


    Edip Yüksel : Dağları durgun sanırsın, halbuki bulutlar hareket ettiği gibi hareket etmektedir. Her şeyi sapasağlam yaratan ALLAH'ın sanatıdır. O, yaptıklarınızı bilendir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de o dağları görür câmid sanırsın, halbuki onlar bulut geçer gibi geçer, her şey'i itkan eden Allahın sun'u, o şübhesiz habîrdir ne yapıyorsanız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de o dağları görür, onları sabit sanırsın; oysa onlar, bulut geçer gibi geçip gider. Bu, herşeyi sapasağlam yaratmış olan Allah'ın sanatıdır. O, şüphesiz bütün yaptıklarınızdan haberdardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sen dağları görürsün de, yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.


    Fizilal-il Kuran : Sen dağları görünce onların yerlerinden hiç kımıldamadıkları sanırsın. Oysa onlar bulutlar gibi hareket ederler. Bu her şeyi özenerek yaratan Allah'ın ustalığıdır. Hiç kuşkusuz O, yaptığınız her şeyden haberdardır.


    Gültekin Onan : Dağları görürsün de donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Tanrı'nın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır.


    Hasan Basri Çantay : Sen dağları görür, onları yerinde durur sanırsın. Halbuki onlar bulut geçer gibi geçer gider. (Bu) her şey'i sapasağlam yapan Allahın san'atıdır. Şübhesiz ki O, ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır.


    Hayrat Neşriyat : Hem dağları görürsün de, onları (yerlerinde) sâbit sanırsın; hâlbuki onlar, bulutların yürümesi gibi geçer gider. (Bu,) herşeyi sağlam yapan Allah’ın işidir. Muhakkak ki O, ne yaparsanız hakkıyla haberdârdır.


    İbni Kesir : Sen; dağları görür ve yerinde durur sanırsın. Oysa onlar, bulut geçer gibi geçip giderler. Bu; her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın san'atıdır. Muhakkak ki O; yaptıklarınızdan haberdardır.


    Muhammed Esed : Ve o kadar yerinden oynatılmaz sandığın dağların, (o Gün) bulutlar gibi geçip gittiğini görürsün: her şeyi şaşmaz bir düzene bağlayan Allah'ın işidir bu! İşin doğrusu, O edip eylediğiniz her şeyden haberdardır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve dağları görürsün, onları yerlerinde sabit sanırsın, halbuki onlar bulutların geçişi gibi geçer gider. Her şeyi muhkem kılmış olan, Allah'ın sun'udur. Şüphe yok ki o, yapar olduklarınız şeyden haberdardır.


    Ömer Öngüt : Dağları yerinde durur görürsün. Oysa onlar bulutların yürüdüğü gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberdardır.


    Şaban Piriş : Dağları görürsün de yerlerinde durduğunu sanırsın. Oysa onlar bulutlar gibi geçip giderler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapısıdır. O, yaptıklarınızdan haberdardır.


    Suat Yıldırım : Bir de o dağları görür, donuk ve hareketsiz sanırsın; Oysa onlar bulutların yürüdüğü gibi yürümektedirler. İşte bu, her şeyi muhkem ve mükemmel yapan Allah’ın sanatıdır. Muhakkak ki O, sizin yaptığınız her şeyden haberdardır.


    Süleyman Ateş : Görüp de donuk sandığın dağlar, bulutun yürümesi gibi yürümektedir. (Bu,) Her şeyi gâyet iyi yapan Allâh'ın yapısıdır. Doğrusu O, yaptıklarınızı haber almaktadır.


    Tefhim-ul Kuran : Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Hiç şüphe yok O, işlemekte olduklarınızdan haberi olandır.


    Ümit Şimşek : Dağları görür, onları hareketsiz sanırsın. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçip gitmektedirler. İşte bu Allah'ın sanatıdır ki herşeyi sapasağlam yaratmıştır. Hiç şüphesiz, O, sizin işlediklerinizden de haberdardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sen dağlara bakar da onları donuk, durgun görürsün. Oysaki onlar, bulutların dolaştığı gibi dolaşmaktadır. Herşeyi güzel ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır bu. Yaptıklarınızdan gereğince haberdardır O.
     


  14. مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِّنْهَا وَهُم مِّن فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ




    Men câe bil haseneti fe lehu hayrun minhâ, ve hum min fezein yevmeizin âminûn(âminûne).




    1. men : kim, kimse

    2. câe : geldi

    3. bi el haseneti : hasenat, kazanılan dereceler

    4. fe : işte, o zaman

    5. lehu : onun için vardır, ona vardır

    6. hayrun : daha hayırlı, hayırlı

    7. min-hâ : ondan

    8. ve hum : ve onlar

    9. min fezeın : dehşetten (dehşete kapılmaktan)

    10. yevme izin : izin günü, o gün

    11. âminûne : emin olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Kim hasenat ile (kazandığı dereceler, kaybettiği derecelerden fazla olarak) geldiyse, işte o zaman onun için ondan daha hayırlısı (cennet) vardır. Ve onlar, izin günü dehşetten (cehenneme gitmeyeceklerinden) emin olanlardır.


    Diyanet İşleri : Her kim iyi amel getirirse, ona ondan daha hayırlısı vardır. Onlar o gün korkudan emindirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kim, bir iyilikle gelirse yaptığı iyilikten de hayırlı bir mükâfat var ona ve onlar, o günün şiddetli korkusundan emindirler.


    Adem Uğur : Kim iyilikle (ilâhî huzura) gelirse, ona daha iyisi verilir. Ve onlar o gün korkudan emin kalırlar.


    Ahmed Hulusi : Kim güzel vasıflarıyla geldi ise, onun için ondan daha hayırlısı vardır. . . Onlar o süreçte korkulası şeylerden güvendedirler.


    Ahmet Tekin : Kimler işlediği iyi amellerle Allah’ın huzuruna gelirse, onlara daha iyisi verilir. Onlar, o gün, korkudan emin olurlar.


    Ahmet Varol : Kim iyilik getirirse ona ondan daha hayırlısı vardır. Ve onlar o gün, korkudan güvendedirler.


    Ali Bulaç : Kim bir iyilikle gelirse, artık kendisine daha hayırlısı vardır ve onlar, o günün korkusuna karşı güvenlik içindedirler.


    Ali Fikri Yavuz : Kim (kıyamet gününde ihlâslı bir tevhidle= Lâ ilâhe illAllah sözü olan) hasene ile gelirse, bundan dolayı ona bir hayır (cennet) vardır. Onlar, o kıyamet azabının korkusundan emniyet içindedirler.


    Bekir Sadak : Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o gunun korkusundan guvendedirler.


    Celal Yıldırım : Kim iyilikle gelirse, ona ondan daha hayırlısı var ve onlar, o gü nün müthiş korkusundan güven içindedirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler.


    Diyanet Vakfi : Kim iyilikle (ilâhî huzura) gelirse, ona daha iyisi verilir. Ve onlar o gün korkudan emin kalırlar.


    Edip Yüksel : Kim iyilik getirirse, ona ondan daha iyisi verilir ve onlar o günün korkusundan güvenlikte olurlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim hasene ile gelirse o vakıt ona ondan daha hayırlısı var ve onlar o günkü feza'dan emîn kalırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim iyilikle gelirse, o zaman kendisine ondan daha hayırlısı vardır ve onlar o günkü korkudan güven içinde kalırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.


    Fizilal-il Kuran : Kimler iyilikle gelirse karşılığında daha iyisini alırlar. Böyleleri o gün hiç korkuya kapılmazlar, gönülleri rahat olur.


    Gültekin Onan : Kim bir iyilikle gelirse artık kendisine daha hayırlısı vardır ve onlar o günün korkusuna karşı güvenlik (aminun) içindedirler.


    Hasan Basri Çantay : Kim iyi (bir haalet) le gelirse ona bu sayede bir hayır vardır. Onlar o gün (azâb) korku (sun) dan emniyyet içindedirler.


    Hayrat Neşriyat : Kim iyilikle gelirse, artık ona ondan daha hayırlısı vardır. Ve onlar o gün korkudan emîn olan kimselerdir.


    İbni Kesir : Kim, bir iyilikle gelirse; ona daha iyisi vardır. Onlar, o günün korkusundan emindirler.


    Muhammed Esed : Her kim ki (O'nun huzuruna) iyi eylemlerle çıkarsa, buna karşılık (daha) hayırlısını elde edecektir; ve böyleleri o Gün'ün korkusundan emin olacaklardır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Her kim hasene ile gelirse onun için bundan dolayı bir hayır vardır ve onlar o günde korkudan emin kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Kim bir iyilikle huzurumuza gelirse, ona daha iyisi verilir. Ve onlar o günün korkusundan emin kalırlar.


    Şaban Piriş : Kim iyilikle gelirse, orada onun için daha hayırlısı vardır. Onlar orada her türlü korkudan güvende olacaklardır.


    Suat Yıldırım : Kim O’nun huzuruna bir iyilikle gelirse, ona daha hayırlı bir mükâfat vardır. Üstelik onlar o kıyamet gününün dehşetinden emin olacaklardır.


    Süleyman Ateş : Kim iyilik getirirse ona, ondan daha hayırlısı vardır. Ve onlar o gün korkudan uzak, güven içindedirler.


    Tefhim-ul Kuran : Kim bir iyilikle gelirse, artık kendisine ondan daha hayırlısı vardır ve onlar, o günün korkusuna karşı güvenlik içindedirler.


    Ümit Şimşek : Kim huzurumuza bir iyilikle gelirse, ondan daha hayırlısıyla karşılık bulur. Onlar, o günün dehşetinden de güvendedirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : İyilik ve güzellik getirene, getirdiğinden daha hayırlısı vardır. Onlar o gün korkudan güvene çıkmışlardır.
     


  15. وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ





    Ve men câe bis seyyieti fe kubbet vucûhuhum fîn nâr(nâri), hel tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).




    1. ve men : ve kim

    2. câe : geldi

    3. bi es seyyieti : seyyiat, kaybedilen dereceler

    4. fe : artık

    5. kubbet : atıldı

    6. vucûhu-hum : onların yüzleri

    7. fî en nâri : ateş içine, ateşe

    8. hel : mı

    9. tuczevne : karşılığı verilir, cezalandırılır

    10. illâ : ancak, den başka

    11. mâ : şey

    12. kuntum : siz oldunuz

    13. ta'melûne : yapıyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve kim seyyiat ile (kaybettiği dereceler, kazandığı derecelerden fazla olarak) geldiyse, işte o zaman onlar, yüzüstü ateşe atıldı (atılır). Yapmış olduklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılıyorsunuz?


    Diyanet İşleri : Kimler de kötü amel getirirse, yüzüstü ateşe atılırlar. (Onlara), “Ancak yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz” (denir.)


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kim, bir kötülükle gelirse o çeşit kişiler, yüzüstü cehenneme atılırlar; yaptığınıza karşılık neyse ondan başka bir şeyle mi size cezâ verilecek sandınız?


    Adem Uğur : (Rablerinin huzuruna) kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun cehenneme atılırlar. (Onlara) "Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz!" (denir).


    Ahmed Hulusi : Kim de kötülüğüyle geldiyse, onların yüzleri de ateşte tersine çevrilmiştir. . . "Sadece yaptıklarınızın sonucunu yaşarsınız!". . .


    Ahmet Tekin : Kimler de, Rablerinin huzuruna işlediği kötü amellerle gelirse, Cehennem’de yüzleri ateşe sürtülür.
    'Yalnızca, amellerinizin karşılığını göreceksiniz' denir.


    Ahmet Varol : Kim de kötülük getirirse onların da yüzleri ateşe sürtülür. (Onlara):'Siz yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılıyorsunuz?' (denir).


    Ali Bulaç : Kim bir kötülükle gelirse, artık onlar da ateşe yüzükoyun atılır (ve onlara:) "Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?" (denir).


    Ali Fikri Yavuz : Kim de fenalıkla (Allah’a ortak koşarak) gelirse, yüzleri üstü ateşe atılırlar. (Melekler tarafından kendilerine şöyle denir): “-Başka değil, ancak (dünyada küfür olarak) yaptığınız amellerin cezası.”


    Bekir Sadak : Kotuluk getiren kimseler, yuzukoyun atese atilirlar. «Ya siz yaptiklarinizdan baska bir seyle mi cezalandirilacaksiniz?» denir.


    Celal Yıldırım : Kim de kötülük getirirse, yüzükoyun ateşe atılırlar. Sizler yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılacaksınız ?.


    Diyanet İşleri (eski) : Kötülük getiren kimseler, yüzükoyun ateşe atılırlar. 'Yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız?' denir.


    Diyanet Vakfi : (Rablerinin huzuruna) kötülükle gelen kimseler ise yüzükoyun cehenneme atılırlar. (Onlara) «Ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz!» (denir).


    Edip Yüksel : Kim kötülük getirirse, ateşe yüzüstü kapaklanır.' Yaptıklarının karşılığından başkasını mı bekliyordun? '


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim de fenalıkla gelirse artık yüzleri ateşte sürtülür, başka değil sırf yaptığınız amellerin cezası


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim de kötülükle gelirse, artık yüzleri ateşte sürtülür. Başka değil, sırf yaptığınız amellerin karşılığı ile karşılanacaksınız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Her kim de kötülükle gelirse artık yüzleri ateşte sürtülür. «Başka değil ancak yaptığınız amellerin cezasını çekeceksiniz.» (denir).


    Fizilal-il Kuran : Kimler kötülükle gelirse yüzükoyun cehenneme atılırlar. Kendilerine «Bu sadece vaktiyle işledikleriniz (kötülükler)in cezası değil midir» denir.


    Gültekin Onan : Kim bir kötülükle gelirse, artık onlar da ateşe yüzükoyun atılır (ve onlara:) "Yaptıklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?" denir.


    Hasan Basri Çantay : Kim de fena (bir amel) ile gelirse yüzleri ateşde sürtülür. Yâ siz, yapdıklarının başka (türlü) siyle mi mukaabele edileceksiniz?


    Hayrat Neşriyat : Kim de kötülükle gelirse, bunun üzerine (onlar) yüzleri üstü ateşe atılırlar. (Ve kendilerine:) 'Yapmakta olduğunuz şeylerden başkasıyla mı cezâlandırılıyorsunuz?'(denilir).


    İbni Kesir : Kim de bir kötülükle gelirse; yüzleri ateşte sürtülür. Ya siz, yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız?


    Muhammed Esed : Ama kimler ki kötü eylemlerle çıkıp gelirse, böyleleri yüzüstü ateşe atılacaklar; (ve kendilerine:) "Yapıp ettiklerinize göre hak etmediğiniz bir ceza mı bu?" (diye sorulacaktır).


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve her kim seyyie ile gelirse artık onların yüzleri ateşte sürtülür. Siz başka değil, ancak işlemiş olduğunuz şey ile cezalanacaksınızdır.


    Ömer Öngüt : Kim de kötülükle huzurumuza gelirse, yüzükoyun cehenneme atılır. (Onlara denilir ki): “Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz!”


    Şaban Piriş : Kim de kötülüklerle gelirse, yüz üstü cehenneme atılır. -Yapmış olduklarınızdan başka bir şeyle mi karşılık göreceksiniz.


    Suat Yıldırım : Kim de kötü işlerle gelirse, onlar da yüzükoyun ateşe yuvarlanırlar. Siz işlediklerinizin karşılığından başka bir şey mi bulacaktınız?


    Süleyman Ateş : Ve kim kötülük getirirse onların da yüzleri cehenneme yıkılır: "Yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezâlandırılıyorsunuz?" (denilir).


    Tefhim-ul Kuran : Kim de bir kötülükle gelirse, artık onlar da ateşe yüzükoyun atılır (ve onlara:) «Yapmakta olduklarınızdan başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?» (denir).


    Ümit Şimşek : Kim bir kötülükle huzurumuza gelirse, o da yüzüstü ateşe atılır. Kendi yaptıklarınızdan başka birşeyin karşılığını mı bulacaksınız?


    Yaşar Nuri Öztürk : Kötülük getirenlerin ise yüzleri ateşte sürtülür. Sadece yapıp ettiklerinizle cezalandırılırsınız.
     


  16. إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ



    İnnemâ umirtu en a’bude rabbe hâzihil beldetillezî harremehâ ve lehu kullu ؛ey’in ve umırtu en ekûne minel muslimîn(muslimîne).



    1. innemâ : ancak, sadece

    2. umirtu : ben emrolundum

    3. en a'bude : benim ibadet etmem

    4. rabbe : Rab

    5. hâzihi : bu

    6. el beldeti : belde, ülke

    7. ellezî : ki o

    8. harreme-hâ : onu hürmete lây‎k k‎ld‎

    9. ve lehu : ve onun

    10. kullu ‏ey'in : her‏ey

    11. ve um‎rtu : ve ben emrolundum

    12. en ekûne : benim olmam

    13. min el muslimîne : müslümanlardan, teslim olanlardan





    فmam فskender Ali Mihr : Ben sadece "Rabbe (Allah'a) kul olmak" ile emrolundum. Bu belde ki, O (Allah), onu hürmete lây‎k k‎ld‎. Ve her‏ey O'nundur (Allah'‎nd‎r). Ve ben "teslim olanlardan olmakla" emrolundum.


    Diyanet ف‏leri : (91-92) De ki: “Bana ancak, bu beldenin (Mekke’nin); onu mukaddes k‎lan ve her ‏ey kendisine ait olan Rabbine kulluk yapmam emredildi. Yine bana, müslümanlardan olmam ve Kur’an’‎ okumam emredildi.” Art‎k kim doًru yola girerse yaln‎z kendisi için girer. Kim de doًru yoldan saparsa, de ki: “Ben ancak uyar‎c‎lardan‎m.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Bana, ancak oras‎n‎ emin bir harem olarak halkeden bu ‏ehrin Rabbine ibâdet etmem emredildi ve onundur her ‏ey ve Müslümanlardan olmam emredildi bana.


    Adem Uًur : (De ki:) Ben ancak, bu ‏ehrin (Mekke'nin) Rabbine -ki O buray‎ dokunulmaz k‎lm‎‏t‎r- kulluk etmekle emrolundum. Her ‏ey de zaten O'na aittir. Bana müslümanlardan olmam " emredildi.


    Ahmed Hulusi : "Ben yaln‎zca ‏u beldenin Rabbine kulluk yapmakla emrolundum. . . Ki O (beldenin Rabbi) onu sayg‎deًer k‎lm‎‏t‎r ve her ‏ey O'nun içindir! Ben teslim olmu‏lardan (olduًumun fark‎ndal‎ً‎n‎ ya‏amakla) hükmolundum!"


    Ahmet Tekin : 'Ben ancak, buray‎ kutsal ve güvenli k‎lan, bu beldenin, Mekke’nin Rabbini ilâh tan‎makla, candan müslüman olarak O’na baًlanmakla, sayg‎yla O’na kulluk ve ibadet etmekle emrolundum. Her ‏ey O’nundur. Bana, فslâm’‎ ya‏ayan müslümanlardan olmam emrolundu.'


    Ahmet Varol : (De ki): 'Ben ancak bu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum ki O buray‎ sayg‎deًer (haram belde) k‎lm‎‏t‎r ve her ‏ey O'nundur. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.


    Ali Bulaç : (De ki:) "Ben, ancak bu ‏ehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki, O, buras‎n‎ kutlu ve sayg‎deًer k‎ld‎. Her ‏ey O'nundur. Ve müslümanlardan olmakla emrolundum."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm) de ki: “- Ben ancak bu ‏ehrin (Mekke’nin) Rabbine ibadet etmemle emrolundum; ِyle bir ‏ehir ki, Allah onu, hürmet edilmesi gereken emîn bir koru yapm‎‏t‎r. Her ‏ey O’nundur. Ben فslâmda sebat gِsterenlerden olmamla emr edildim.


    Bekir Sadak : (91-92) De ki: «Ben, yalniz her seyin sahibi olan ve bu kutlu kilinmis sehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Muslumanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum.» Kim dogru yolu bulmussa, yalniz kendisi icin bulmus olur, kim sapitmissa kendine etmis olur. De ki: «Ben sadece, uyaranlardan biriyim.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Ben ancak hürmete lây‎k gِrdüًü bu ‏ehrin (Mekke'nin) Rabb‎na ibâdetle emrolundum. Her ‏ey O'na aittir ve ben Müslümanlardan olmakla, Kur'ân okumakla da emrolundum. Art‎k kim doًru yolu bulup seçerse, o ancak kendi lehine bulmu‏ olur; kim de sap‎t‎rsa, de ki: Ben ancak (kِtü ve tehlikeli sonucu haber veren) uyar‎c‎lardan‎m.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (91-92) De ki: 'Ben, yaln‎z her ‏eyin sahibi olan ve bu kutlu k‎l‎nm‎‏ ‏ehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum.' Kim doًru yolu bulmu‏sa, yaln‎z kendisi için bulmu‏ olur, kim sap‎tm‎‏sa kendine etmi‏ olur. De ki: 'Ben sadece, uyaranlardan biriyim.'


    Diyanet Vakfi : (91-92) (De ki:) Ben ancak, bu ‏ehrin (Mekke'nin) Rabbine -ki O buray‎ dokunulmaz k‎lm‎‏t‎r- kulluk etmekle emrolundum. Her ‏ey de zaten O'na aittir. Bana müslümanlardan olmam ve Kur'an okumam emredildi. Art‎k kim doًru yola gelirse, yaln‎z kendisi için gelmi‏ olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyar‎c‎lardan‎m.


    Edip Yüksel : Ben, sadece bu ‏ehrin Rabbine kulluk etmekle emredildim. O buray‎ kutsal k‎lm‎‏t‎r ve her ‏ey O'nundur. Ben müslümanlardan olmakla emredildim.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ben sâde emrolundum ki ‏u beldenin ‏an‎na hurmet veren, her ‏ey de kendisinin olan rabb‎na ‎badet edeyim, hem emrolundum ki halîs müslimînden olay‎m


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ben, yaln‎zca bu beldenin, onu sayg‎n k‎lan ve her‏ey de kendilerinin olan Rabbine ibadet etmekle emrolundum. Ve yine halis müslümanlardan olmamla emrolundum.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : (De ki): «Ben ancak her ‏eyin sahibi olan ve buray‎ kutlu k‎lan bu ‏ehrin (Mekke'nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Yine bana müslümanlardan olmam emredildi.»


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed de ki; «Bana s‎rf bu ‏ehrin Rabb'ine kulluk etmem emredildi. O bu ‏ehri dokunulmaz k‎ld‎. Her ‏ey O'nundur. Bana O'nun buyruًuna boyun eًenlerin ilki olmam emredildi.


    Gültekin Onan : (De ki:) "Bana, ancak bu ‏ehrin rabbine kulluk etmem buyruldu ki O, buras‎n‎ kutlu ve sayg‎deًer k‎ld‎. Her ‏ey O'nundur. Ve müslümanlardan olmam buyruldu."


    Hasan Basri اantay : (De ki:) «Ben ancak bu ‏ehrin Rabbine — ki O, bunu hürmetli k‎lm‎‏d‎r — ibâdet etmemle emr olundum. Her ‏ey Onundur. Ben müslümanlardan olmamla emr olundum».


    Hayrat Ne‏riyat : (91-92) (Ey Resûlüm! De ki:) '(Ben) ancak, (Allah’‎n) haram (ve emîn) k‎ld‎ً‎ bu ‏ehrin (Mekke’nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum; her‏ey ise O’nundur. Ve (ben)Müslümanlardan olmakla, hem (size) Kur’ân okumakla emrolundum.' O hâlde kim hidâyete gelirse, art‎k ancak kendisi için hidâyete gelmi‏ olur. Kim de dalâlete dü‏erse, o takdirde (onlara) de ki: 'Ben ancak (Allah’‎n azâb‎n‎ haber vermekle) korkutucu olanlardan‎m.'


    فbni Kesir : Ben; ancak bu ‏ehrin Rabb‎na kulluk etmekle emrolundum. O, buray‎ harem k‎lm‎‏t‎r ve her ‏ey O'nundur. Ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.


    Muhammed Esed : (Ey Muhammed, de ki:) "Ben, yaln‎zca, kutlu k‎ld‎ً‎ bu ‏ehrin ve var olan her ‏eyin Rabbine kulluk etmekle emrolundum; yani, O'na yürekten boyun eًen kimselerden olmakla emrolundum;


    ضmer Nasuhi Bilmen : (De ki:) «Ben muhakkak emrolundum ki bu beldenin Rabbine ibadet edeyim ki, buna bir hürmet vermi‏tir ve her ‏ey O'nun içindir ve emrolundum ki, müslümanlardan olay‎m.»


    ضmer ضngüt : (Resulüm! De ki:) “Ben bizzat kendisinin haram k‎ld‎ً‎ bu ‏ehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum. Her ‏ey O'na âittir ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum. ”


    قaban Piri‏ : (De ki:) -Ben ancak, hürmetli k‎l‎nan bu ‏ehrin Rabbi’ne kulluk etmekle emrolundum. Her ‏ey O’nundur. Müslümanlardan olmakla emrolundum.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (91-92) De ki: Bana bu beldeyi muhterem ve mukaddes k‎lan ve her ‏ey Kendisine ait olan Allah’a, yaln‎z O’na ibadet etmem emredildi. Keza bana Allah’a teslim olanlar‎n ilki olmam ve Kur’ân okumam da emredildi. Art‎k kim doًru yolu bulursa s‎rf kendisi için bulmu‏ olur. Kim de yoldan saparsa de ki: "Ben sadece uyarmakla gِrevli elçilerden biriyim."


    Süleyman Ate‏ : (De ki): "Ben sadece bu kentin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. O, buray‎ sayg‎deًer k‎ld‎ ve her ‏ey O'nundur. Ve bana müslümanlardan olmam emredildi."


    Tefhim-ul Kuran : (De ki:) «Ben, ancak bu ‏ehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki, O, buras‎n‎ kutlu ve sayg‎deًer k‎ld‎. Her ‏ey O'nundur. Ve müslümanlardan olmakla emrolundum.»


    ـmit قim‏ek : Ben ancak bu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum ki, O bu beldeyi hürmetli k‎lm‎‏t‎r. Her‏ey Onundur; ben de Ona teslim olmakla emrolundum.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Ben sadece, bu beldenin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Oray‎ sayg‎ya lay‎k k‎lm‎‏t‎r O. Her ‏ey O'nundur. Ben, müslümanlardan/Allah'a teslim olanlardan olmakla emrolundum."
     


  17. وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا مِنَ الْمُنذِرِينَ




    Ve en etluvel kur’ân(kur’âne), fe menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe kul innemâ ene minel munzirîn(munzirîne).





    1. ve en etluve : ve benim okumam

    2. el kur'âne : Kur'ân

    3. fe : o zaman, bundan sonra, böylece

    4. men ihtedâ : kim hidayete ererse

    5. fe : artık, böylece

    6. innemâ : ancak, sadece

    7. yehtedî : hidayete erer

    8. li nefsi-hi : kendi nefsi için

    9. ve men : ve kim

    10. dalle : dalâlette kaldı

    11. fe : artık, o zaman

    12. kul : de, söyle

    13. innemâ : sadece

    14. ene : ben

    15. min el munzirîne : nezirlerden, uyaranlardan




    İmam İskender Ali Mihr : Ve "Kur'ân'ı okumakla (emrolundum). Kim hidayete ererse, o taktirde sadece kendi nefsi için hidayete erer. Ve kim dalâlette kaldıysa, o zaman Ben sadece inzar edenlerdenim (uyaranlardanım)." de.


    Diyanet İşleri : (91-92) De ki: “Bana ancak, bu beldenin (Mekke’nin); onu mukaddes kılan ve her şey kendisine ait olan Rabbine kulluk yapmam emredildi. Yine bana, müslümanlardan olmam ve Kur’an’ı okumam emredildi.” Artık kim doğru yola girerse yalnız kendisi için girer. Kim de doğru yoldan saparsa, de ki: “Ben ancak uyarıcılardanım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Kur'ân okumam emredildi. Artık kim doğru yolu bulursa faydası kendisine âit ve kim saparsa artık de ki: Ben ancak korkutanlardanım.


    Adem Uğur : Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.


    Ahmed Hulusi : "Kurân'ı bildirmekle de!". . . Artık kim hakikati kabul ederse, nefsinde hakikati yaşamak için bu yolda yürümüş olur. . . Kim de saparsa, de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım!"


    Ahmet Tekin : 'İnsanlara Kur’ân’ı okuyarak, tebliğ etmem, onları davet ve irşad etmem emrolundu.' Artık kim hak yolu tercih eder, İslâm’da sebat ederse, kendi iyiliği, kurtuluşu için hak yola girmiş, İslâmî hayatı yaşamış olur. Kim de başına buyruk hareket ederek hak yoldan uzaklaşır, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederse, ona:
    'Ben sadece sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan uyarıcılardanım' diye bildir.


    Ahmet Varol : Kur'an'ı okumakla da (emrolundum).' Artık kim hidayete ererse kendi için hidayete erer. Kim de sapıtırsa de ki: 'Ben sadece uyarıcılardanım.'


    Ali Bulaç : "Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak olursa, de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım."


    Ali Fikri Yavuz : Kur’an okumamla da emr edildim. (Bu hususta bana) kim uyarsa, ancak kendi menfaatı için uyup iman eder. Kim de ayrılır küfrederse, de ki: “- Ben ancak cehennem azabından korkutanlardanım (vazifem yalnız tebliğ etmektir).”


    Bekir Sadak : (91-92) De ki: «Ben, yalniz her seyin sahibi olan ve bu kutlu kilinmis sehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Muslumanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum.» Kim dogru yolu bulmussa, yalniz kendisi icin bulmus olur, kim sapitmissa kendine etmis olur. De ki: «Ben sadece, uyaranlardan biriyim.»


    Celal Yıldırım : Ben ancak hürmete lâyık gördüğü bu şehrin (Mekke'nin) Rabbına ibâdetle emrolundum. Her şey O'na aittir ve ben Müslümanlardan olmakla, Kur'ân okumakla da emrolundum. Artık kim doğru yolu bulup seçerse, o ancak kendi lehine bulmuş olur; kim de sapıtırsa, de ki: Ben ancak (kötü ve tehlikeli sonucu haber veren) uyarıcılardanım.


    Diyanet İşleri (eski) : (91-92) De ki: 'Ben, yalnız her şeyin sahibi olan ve bu kutlu kılınmış şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla ve Kuran okumakla emrolundum.' Kim doğru yolu bulmuşsa, yalnız kendisi için bulmuş olur, kim sapıtmışsa kendine etmiş olur. De ki: 'Ben sadece, uyaranlardan biriyim.'


    Diyanet Vakfi : (91-92) (De ki:) Ben ancak, bu şehrin (Mekke'nin) Rabbine -ki O burayı dokunulmaz kılmıştır- kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zaten O'na aittir. Bana müslümanlardan olmam ve Kur'an okumam emredildi. Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.


    Edip Yüksel : Ve Kuran'ı okumakla da... Kim doğruyu bulursa kendi yararına doğruyu bulmuştur. Kim saparsa ben ancak uyarıcılardan biriyim.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Kur'an okuyayım, bunun üzerine her kim hidayeti kabul ederse sırf kendi lehine eder, kim de sapa giderse de ki: ben sâde tehlükeyi haber verenlerdenim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de Kuran okuyayım diye emrolundum. Her kim doğru yolu kabul ederse, yalnızca kendi yararına kabul etmiş olur. Kim de sapar giderse de ki: «Ben, yalnızca tehlikeyi haber verenlerdenim.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ve Kur'ân'ı okumam emredildi.» Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: «Ben sadece uyarıcılardanım.»


    Fizilal-il Kuran : Bana bir de Kur'an okumam emredildi. Kim doğru yola gelirse kendi iyiliği için doğru yola gelmiş olur. Kim eğri yola saparsa de ki; ben sadece bir uyarıcıyım.


    Gültekin Onan : "Ve Kuran'ı okumam da (buyruldu). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir, kim sapacak olursa, de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım."


    Hasan Basri Çantay : «Ve Kur'an okumamla (emr olundum). Kim doğru yolu bulursa o yolu kendi fâidesine bulmuş olur. Kim de saparsa (ona) de ki: «Ben sâdece fena hareketlerin korkunç aakıbetini haber verenlerdenim».


    Hayrat Neşriyat : (91-92) (Ey Resûlüm! De ki:) '(Ben) ancak, (Allah’ın) haram (ve emîn) kıldığı bu şehrin (Mekke’nin) Rabbine kulluk etmekle emrolundum; herşey ise O’nundur. Ve (ben)Müslümanlardan olmakla, hem (size) Kur’ân okumakla emrolundum.' O hâlde kim hidâyete gelirse, artık ancak kendisi için hidâyete gelmiş olur. Kim de dalâlete düşerse, o takdirde (onlara) de ki: 'Ben ancak (Allah’ın azâbını haber vermekle) korkutucu olanlardanım.'


    İbni Kesir : Ve Kur'an okumakla da. Kim hidayete ererse; yalnız kendisi için ermiş olur. Kim de sapıtırsa; de ki: Ben, sadece uyaranlardanım.


    Muhammed Esed : bir de, bu Kuran'ı (insanlara) okuyup ulaştırmakla." Bundan sonra artık kim ki, doğru yolu tutarsa, o yolu kendi iyiliği için tutmuş olacaktır; ve kim de yoldan saparsa, (böylelerine) de ki: "Ben yalnızca bir uyarıcıyım!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve emrolundum ki, Kur'an'ı tilâvet edeyim. İmdi her kim hidâyete ererse kendisi için hidâyete ermiş olur ve kim de dalâlete düşerse artık de ki: «Ben ancak azab-ı ilâhiyi haber verenlerdenim.»


    Ömer Öngüt : “Ve ben Kur'an okumakla emrolundum. O halde kim hidayete ererse, ancak kendisi için ermiş olur. Kim de saparsa, de ki: “Ben sadece uyarıcılardanım. ”


    Şaban Piriş : Kur’an’a tabi olmakla da... Kim doğru yola yönelirse, ancak kendisi için yönelir. Kim de saparsa, de ki: -Ben ancak bir uyarıcıyım


    Suat Yıldırım : (91-92) De ki: Bana bu beldeyi muhterem ve mukaddes kılan ve her şey Kendisine ait olan Allah’a, yalnız O’na ibadet etmem emredildi. Keza bana Allah’a teslim olanların ilki olmam ve Kur’ân okumam da emredildi. Artık kim doğru yolu bulursa sırf kendisi için bulmuş olur. Kim de yoldan saparsa de ki: "Ben sadece uyarmakla görevli elçilerden biriyim."


    Süleyman Ateş : "Ve Kur'ân okumam (emredildi)." "İmdi kim yola gelirse kendi yararına yola gelmiş olur ve kim saparsa, de ki: "Ben ancak uyarıcılardanım."


    Tefhim-ul Kuran : «Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse, kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim de sapacak olursa, sen de, de ki: «Ben yalnızca uyarıcı, korkutuculardanım.»


    Ümit Şimşek : Bir de Kur'ân'ı okumam bana emredildi. Artık kim doğru yolu tutarsa kendisi için tutmuş olur. Kim de sapacak olursa, de ki: Ben ancak bir uyarıcıyım.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ve Kur'an okumakla emrolundum. Artık kim yola gelirse kendi nefsi için gelir. Sapmışa gelince, böylesine de ki: 'Ben uyarıcılardan biriyim. Hepsi bu!"
     


  18. وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ سَيُرِيكُمْ آيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]
    Ve kulil hamdu lillâhi seyurîkum âyâtihî fe ta’rifûnehâ, ve mâ rabbuke bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).




    1. ve kuli : ve de, söyle

    2. el hamdu : hamd

    3. li allâhi : Allah'a mahsus, Allah'a

    4. seyurî-kum : size gösterecek

    5. âyâti-hi : onun âyetleri

    6. fe : artık, böylece

    7. ta'rifûne-hâ : onu tanıyacaksınız

    8. ve mâ : ve değil

    9. rabbu-ke : senin Rabbin

    10. bi gâfilin : gâfil olan

    11. ammâ : şeylerden

    12. ta'melûne : yapıyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve de ki: "Hamd Allah'adır. Size âyetlerini gösterecek, böylece onları tanıyacaksınız." Ve senin Rabbin, yaptıklarınızdan gâfil değildir.


    Diyanet İşleri : De ki: “Hamd Allah’a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve de ki: Hamd Allah'a, yakında delillerini gösterecek size ve siz de tanıyacaksınız onları ve Rabbin, ne yaptığınızdan gafil değildir.


    Adem Uğur : Ve şöyle de: Hamd Allah'a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Ahmed Hulusi : De ki: "El Hamdu Lillâh! O size işaretlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız!" Rabbin yaptıklarından bîhaber değildir. "


    Ahmet Tekin : 'Allah’a hamdolsun. O size dünyada ezici kudretini, mü’minler eliyle başınıza getireceği felâketleri gösterecek, her tarafa duyuracak. Siz de başınıza gelecekleri biliyorsunuz. Rabbin, işlediğiniz amellerden habersiz değildir, mühlet verir, ihmal etmez.' de.


    Ahmet Varol : Ve: 'Allah'a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız' de. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Ali Bulaç : Ve de ki: "Allah'a hamdolsun, O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız." Senin Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir.


    Ali Fikri Yavuz : Yine de ki: “ - Allah’a hamd olsun. O, yakında size azab alâmetlerini (Bedir savaşında veya kıyamette) gösterecektir de, onları tanıyacaksınız (Allah tarafından olduklarını anlıyacaksınız). Senin Rabbin bütün yaptıklarınızdan (Kureyş kâfirlerinin işlerinden) gâfil değildir.”


    Bekir Sadak : De ki: «Hamd Allah'a mahsustur. O, ayetlerini size gosterecek, siz de onlari bileceksiniz.» Rabbin yaptiklarinizdan habersiz degildir.*


    Celal Yıldırım : Ve de ki: Hamd olsun O Allah'a ki size âyetlerini gösterecek de onları bilip anlayacaksınız. Hem Rabbim yapageldiklerinizden habersiz değildir.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek, siz de onları bileceksiniz.' Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Diyanet Vakfi : Ve şöyle de: Hamd Allah'a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız (ama artık faydası olmayacaktır). Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Edip Yüksel : De ki, 'Övgü ALLAH'adır; ayetlerini size gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin onların yaptığından habersiz değildir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve de ki: hamdolsun Allaha: o size âyetlerini gösterecek de onları tanıyacaksınız ve rabbın ne yapacağınızdan gafil değil


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ve de ki: «Hamdolsun Allah'a; O, size ayetlerini gösterecek de onları tanıyacaksınız. Rabbin ne yapacağınızdan gaflette değildir.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve şöyle de: Hamd, Allah'a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Fizilal-il Kuran : De ki; Hamd Allah'a mahsustur. O ilerde size ayetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabb'in onların yaptıkları işlerden kesinlikle habersiz değildir.


    Gültekin Onan : Ve de ki: "Tanrı'ya hamdolsun, O size ayetlerini gösterecektir, siz de bilip tanıyacaksınız." Senin rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir.


    Hasan Basri Çantay : Ve: «Allaha hamd olsun de. O, size âyetlerini gösterecek de siz de bunları tanıyacaksınız. Rabbin ne yapacağınızdan gaafil değildir.


    Hayrat Neşriyat : Ve de ki: 'Hamd, Allah’a mahsustur. (O) size âyetlerini yakında gösterecek de onları tanıyacaksınız.' Ve Rabbin, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir!


    İbni Kesir : De ki: Hamdolsun Allah'a. O, size ayetlerini gösterecektir. Siz de onları tanıyacaksınız. Ve Rabbın; yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Muhammed Esed : Ve yine, de ki: "Övgüler olsun Allah'a! Alametleri(nin gerçek olduğunu) size gösterdiğinde (ne iseler) onları tanıyacaksınız". Ve Rabbin yaptıklarınızdan asla gafil değildir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve de ki: «Allah'a hamd olsun. O size âyetlerini gösterecektir. Artık onları bileceksinizdir». Ve Rabbin ne işleyeceğinizden gâfil değildir.


    Ömer Öngüt : De ki: “Hamd Allah'a mahsustur. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. ”


    Şaban Piriş : Ve de ki: -Hamd Allah’a aittir. O, size ayetlerini gösterecek siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir.


    Suat Yıldırım : De ki: "Hamd O Allah’a olsun ki size er geç alâmetlerini gösterecek siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir."


    Süleyman Ateş : Ve de ki: "Allah'a hamdolsun, O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız." Rabbin, yaptıklarınızdan gâfil değildir.


    Tefhim-ul Kuran : Ve de ki: «Allah'a hamdolsun, O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız.» Senin Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.


    Ümit Şimşek : Yine de ki: Hamd olsun Allah'a; O size âyetlerini gösterecek, siz de onu tanıyacaksınız. Rabbin, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve şöyle yakar: "Hamt olsun Allah'a! O size ayetlerini gösterecek de siz onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir."

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  19. [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    NEML Suresinin Arapça yazılışı
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]







     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 11 Haz 2013


  20. güzel paylaşım için tskrler
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş