Kuran-ı Kerim NEML Suresi Türkçe Meali açıklaması, Kurani Kerim NEML suresi türkce açiklamalı melali

goktepeli26 11 Haz 2013



  1. فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَن قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ




    Fe mâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâlû ahricû âle lûtın min karyetikum innehum unâsun yetetahherûn(yetetahherûne).




    1. fe : o zaman, fakat

    2. mâ kâne : olmadı

    3. cevâbe : cevap

    4. kavmi-hi : onun kavmi

    5. illâ : hariç, den başka

    6. en kâlû : onların demeleri

    7. ahricû : çıkarın

    8. âle : aile

    9. lûtın : Lut

    10. min karyeti-kum : ülkenizden

    11. inne-hum : muhakkak ki onlar, çünkü onlar

    12. unâsun : insanlar

    13. yetetahherûne : temiz kalmak istiyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Fakat onun kavminin cevabı: "Lut'un ailesini ülkenizden çıkarın, çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlar." demekten başka bir şey olmadı.


    Diyanet İşleri : Bunun üzerine kavminin cevabı ancak şöyle demek oldu: “Lût’un ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış(!)”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kavminin cevâbı, Lût'u ve soyunu şehrinizden çıkarın, hiç şüphe yok ki onlar, temizliğe pek düşkün bir topluluk sözünden başka bir söz değildi.


    Adem Uğur : Kavminin cevabı sadece: "Lût ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!" demelerinden ibaret oldu.


    Ahmed Hulusi : Halkının cevabı: "Lût Ailesi'ni şehirden sürün! Onlar temiz yaşayan insanlar" oldu.


    Ahmet Tekin : Kavminin cevabı, sadece:
    'Lût ailesini memleketinizden çıkarın. Belli ki, bunlar, kendilerini ahlâka, kanuna, sağlığa aykırı çirkin fiillerden uzak tutarak temizliğe riayet eden insanlar.' demelerinden ibaret oldu.


    Ahmet Varol : Kavminin cevabı ise sadece: 'Onları kasabanızdan çıkarın. Onlar pek fazla temiz olmaya çalışan insanlar!' demek oldu.


    Ali Bulaç : Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı.


    Ali Fikri Yavuz : Buna karşı , kavminin cevabı ancak şu olmuştur: “- Lût âilesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar (bizim yaptığımız işten son derece sakınıp) temizliğe gayret eden insanlardır.”


    Bekir Sadak : Milletinin cevabi sadece: «Lut'un ailesini kasabanizdan cikarin, guya onlar temiz kalmaya calisan insanlarmis» demek oldu.


    Celal Yıldırım : Bu uyarıya karşı milletinin cevabı sadece şu olmuştu : «Lût ailesini kasabanızdan çıkarın ; çünkü onlar fazlaca temizlenip arınmaya özenen insanlardır.»


    Diyanet İşleri (eski) : Milletinin cevabı sadece: 'Lut'un ailesini kasabanızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya çalışan insanlarmış' demek oldu.


    Diyanet Vakfi : Kavminin cevabı sadece: «Lût ailesini memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (bizim yaptıklarımızdan) uzak kalmak isteyen insanlarmış!» demelerinden ibaret oldu.


    Edip Yüksel : Halkının yanıtı sadece, 'Lut'un ailesini kasabanızdan çıkarın, onlar temiz kalmak istiyorlar,' demek oldu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buna kavminin cevabı sade şu olmuştu: çıkarın şu Lût ailesini memleketinizden, çünkü onlar çok temizlik taslar kimseler, demişlerdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Buna kavminin cevabı sadece: «Çıkarın şu Lut ailesini memleketinizden; çünkü onlar, çok temizlik taslayan kimselerdir.» demeleri olmuştu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Buna kavminin cevabı sadece: «Lût ailesini memleketinizden çıkarın; baksanıza onlar (bizim yaptıklarımızdan) temiz kalmak isteyen insanlarmış!» demelerinden ibaret oldu.


    Fizilal-il Kuran : Soydaşlarının tek cevabı birbirlerine şöyle demeleri oldu: «Lut'un yakınlarını şehrinizden çıkarınız, çünkü onlar temizliğe pek meraklı kimselermiş!»


    Gültekin Onan : Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı.


    Hasan Basri Çantay : (Buna karşı) kavminin cevâbı: «Luut haanedânını memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temizliğe zorlar insanlardır» demelerinden başka (bir şey) olmadı.


    Hayrat Neşriyat : Kavminin cevâbı ise: 'Lût’un ehlini şehrinizden çıkarın! Çünki onlar, (bizi beğenmeyip) çok temizlik taslayan insanlardır!' demekten başka bir şey olmadı.


    İbni Kesir : Kavminin cevabı: Lut'un ailesini kasabanızdan çıkarın. Çünkü onlar, temiz kalmaya çalışan insanlardır, demekten başka bir şey olmadı.


    Muhammed Esed : Fakat halkının o'na verdiği cevap: "(Lut'u) ve Lut'un yandaşlarını şehrinizden çıkarın! Çünkü bunlar kendilerini temize çıkarmaya çalışan insanlar!" demekten başka bir şey olmadı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık kavminin cevabı da: «Lut ailesini yurdunuzdan çıkarın, şüphe yok ki, onlar çok temizlikte bulunan insanlardır» demelerinden başka olmamıştı.


    Ömer Öngüt : Kavminin cevabı sadece şöyle demek oldu: “Lut âilesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar güyâ temiz kalmaya uğraşan insanlarmış!”


    Şaban Piriş : Kavminin cevabı, ancak şöyle demek oldu: -Lut Ailesini ülkenizden çıkarın, Çünkü onlar pek temiz kalma meraklısı insanlarmış.


    Suat Yıldırım : Halkının buna karşı verdiği cevap sadece: "Lût’u ve etrafındakileri şehrinizden kovun, çünkü onlar çok temiz insanlar, yanımızda kirlenmesinler(!)" demekten ibaret oldu.


    Süleyman Ateş : Kavminin cevabı sadece şöyle demek oldu: "Lût âilesini kentinizden çıkarın, çünkü onlar temiz kalmak isteyen kimselermiş(!)"


    Tefhim-ul Kuran : Onun kavminin cevabı: «Lût ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış» demekten başka olmadı.


    Ümit Şimşek : Kavminin ona cevabı, 'Lût'u ve ailesini yurdunuzdan çıkarın; çünkü bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar' demekten ibaret oldu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Toplumunun cevabı sadece şunu söylemek oldu: "Çıkarın şu Lût ailesini kentinizden; bunlar temizlik tutkunu olmuş kişilerdir."
     


  2. فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلَّا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ




    Fe enceynâhu ve ehlehû illemreetehu kaddernâhâ minel gâbirîn(gâbirîne).




    1. fe : böylece

    2. enceynâ-hu : biz onu kurtardık

    3. ve ehle-hû : ve onun ailesi

    4. illemreetehu (illâ emreete-hu) : onun hanımı hariç

    5. kaddernâ-hâ : onu takdir ettik

    6. min el gâbirîne : geride kalanlardan






    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onu ve ailesini, hanımı hariç (olmak üzere) kurtardık. Onu geride kalanlardan taktir ettik.


    Diyanet İşleri : Biz de onu ve ailesini kurtardık. Ancak karısı başka. Onun geride kalıp helâk olmasını takdir ettik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken, onu ve âilesini kurtardık, ancak karısını kurtarmadık, onun, geri kalanlarla kalmasını takdîr etmiştik.


    Adem Uğur : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.


    Ahmed Hulusi : Biz de Onu ve ehlini kurtardık, karısı müstesna. . . Onu, geride kalıp helâk olanlardan (olmasını) takdir ettik.


    Ahmet Tekin : Bunun üzerine Lût’u ve ailesini, mü’minleri kurtardık. Yalnız karısı müstesna. Onun geride, azâba uğrayanların içinde kalmasına hükmettik.


    Ahmet Varol : Biz de onu ve karısı dışında bütün ailesini kurtardık. Onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.


    Ali Bulaç : Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azab içinde kalanlar arasında) takdir ettik.


    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine biz de Lût’u ve âilesini kurtardık; ancak karısını geride kalanlardan (helâke uğrayanlardan) takdir ettik.


    Bekir Sadak : Bunun uzerine onu ve ailesini kurtardik, yalniz karisinin geride kalanlardan olmasini gerekli bulduk.


    Celal Yıldırım : Biz, Lût'u da, ailesini de kurtardık ; ancak karısını değil, onu geride kalıp (yok edilecekler) arasında takdîr ettik.


    Diyanet İşleri (eski) : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.


    Edip Yüksel : Biz de onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısı hariç; onu geride kalanlardan saydık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine onu ve ehlini necâta çıkardık ancak karısını kalanlardan takdir etmiştik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık; ancak kansının geride kalanlar arasında olmasını takdir etmiştik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna; onun geride (azaba uğrayanların içinde) kalmasını takdir ettik.


    Fizilal-il Kuran : Lût'u ve eşi dışındaki yakınlarını kurtardık. Eşinin ise geride kalarak yok olmasını kararlaştırdık.


    Gültekin Onan : Biz de, onu ve ehlini (ailesini) kurtardık, Yalnızca karısı hariç; onu geride (azab içinde kalanlar arasında) takdir ettik.


    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine biz de hem onun, hem geri kalanlardan olmasını takdîr etdiğimiz karısından, başka bütün haanedânını kurtardık.


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine (biz de) onu ve ehlini kurtardık. Ancak karısı hâriç; onun (inkârısebebiyle) geride kalanlardan olmasını takdîr ettik.


    İbni Kesir : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısının geride kalanlardan olmasını takdir ettik.


    Muhammed Esed : Ve bunun üzerine Biz de o'nu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısının geride kalanlar arasında olmasını gerekli gördük.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Binaenaleyh O'nu ve bütün hanedanını necâta erdirdik, zevcesi müstesna. Onu takdirimizle azapta bâki kalanlardan kıldık.


    Ömer Öngüt : Biz de onu ve âilesini kurtardık. Yalnız karısı müstesnâ. Onun geride kalanlar arasında olmasını takdir ettik.


    Şaban Piriş : O’nu ve ailesini kurtardık, yalnız, geride kalanlardan olmasını takdir ettiğimiz karısı hariç.


    Suat Yıldırım : Biz onu, ailesini ve beraberinde olanları kurtardık. Yalnız eşinin geride kalıp azaba uğrayanlardan olmasını takdir etmiştik.


    Süleyman Ateş : Biz de onu ve âilesini kurtardık, yalnız karısının (azâbda) kalanlardan olmasını takdir ettik.


    Tefhim-ul Kuran : Biz de, onu ve ailesini kurtardık, yalnızca karısı hariç; onu geride (azab içinde kalanlar arasında) takdir ettik.


    Ümit Şimşek : Biz de onu ve ailesini kurtardık-karısı dışında; çünkü onu geride kalanlar arasında takdir etmiştik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Karısı hariç. Onu, arkada kalanlardan biri olarak takdir etmiştik.
     


  3. وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَسَاء مَطَرُ الْمُنذَرِينَ




    Ve emtarnâ aleyhim matarâ(metaran), fe sâe matarul munzerîn(munzerîne).




    1. ve emtarnâ : ve yağmur yağdırdık

    2. aleyhim : onların üzerine

    3. mataran : yağmur

    4. fe : böylece, öyle ki

    5. sâe : kötü oldu

    6. mataru : yağmur

    7. el munzerîne : uyarılanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onların üzerine yağmur yağdırdık. Öyle bir yağmur ki, uyarılanların yağmuru çok kötü oldu.


    Diyanet İşleri : Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kötüydü!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onlara öylesine bir yağmur yağdırdık ki, korkutulanlara yağan yağmur, ne de kötü yağmurdur.


    Adem Uğur : Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan)ların yağmuru ne kötü olmuştur!


    Ahmed Hulusi : Ve onların üzerine bir yağmur da yağdırdık ki! Uyarılanların yağmuru ne kötüdür!


    Ahmet Tekin : Onların üzerine müthiş bir yağmur, taş yağdırdık. Sorumluluk, hesap ve cezanın hatırlatıldığı uyarılanların yağmuru ne berbat, ne korkunç yağmurdur.


    Ahmet Varol : Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmurları ne kötü idi!


    Ali Bulaç : Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.


    Ali Fikri Yavuz : Onların üzerine öyle (taştan ibaret) bir yağmur yağdırdık ki!... O korkutulup da iman etmiyenlerin yağmuru ne kötüdür!...


    Bekir Sadak : Geride kalanlarin uzerlerine bir yagmur yagdirdik. Uyarilan fakat yola gelmeyenlerin yagmuru ne kotu idi! *


    Celal Yıldırım : Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. O uyarılanların yağmuru ne kötüdür!


    Diyanet İşleri (eski) : Geride kalanların üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi!


    Diyanet Vakfi : Onların üzerlerine müthiş bir yağmur indirdik. Bu sebeple, uyarılan (fakat aldırmayan)ların yağmuru ne kötü olmuştur!


    Edip Yüksel : Onların üzerine bir çeşit yağmur yağdırdık. Uyarılmış bulunanların yağmuru ne de kötü idi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırmıştık ki ne kötüdür o münzerîn yağmuru?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Ne kötüdür o uyarılmış olanların yağmuru!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onların üzerlerine öyle bir yağmur indirdik ki, ne kötü idi uyarılanların yağmuru!


    Fizilal-il Kuran : Onların başlarına müthiş bir yağmur yağdırdık. Uyarıları umursamayanların başlarına yağan yağmur ne fenadır!


    Gültekin Onan : Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.


    Hasan Basri Çantay : Onların üstüne öyle bir yağmur yağdırdık ki... Ne kötü idi inzâr edilenlerin yağmuru!


    Hayrat Neşriyat : Ve üzerlerine (taştan) bir yağmur yağdırdık. Artık o korkutulan (kâfir) kimselerin yağmuru, ne kötü idi!


    İbni Kesir : Onların üzerine bir yağmur yağdırdık. Ne kötü idi uyarılanların yağmuru.


    Muhammed Esed : Ve ötekilerin üzerine (yok edici) bir yağmur yağdırdık; uyarıl(dıkları halde aldırmay)anların uğradığı bu yağmur ne korkunç bir yağmurdur!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onların üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Artık ne fena oldu o korkutulmuş olanların yağmuru!


    Ömer Öngüt : Üzerlerine öyle bir yağmur indirdik ki! Ne kötü idi azapla korkutulanların yağmuru!


    Şaban Piriş : O halkın üzerine (kahredici) bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötü...


    Suat Yıldırım : Üzerlerine öyle berbat bir yağmur indirdik ki! Uyarılıp da aldırmayanların mâruz kaldıkları o yağmur ne fena bir yağmurdu!


    Süleyman Ateş : Üzerlerine (pişmiş çamurdan bir taş) yağmur(u) indirdik. Uyarıl(ıp da aldırmay)anların yağmuru gerçekten ne kötü oldu!


    Tefhim-ul Kuran : Ve onlar üzerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılıp korkutulanların yağmuru ne kadar kötüdür.


    Ümit Şimşek : Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık ki! Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!


    Yaşar Nuri Öztürk : Üzerlerine bir de yağmur yağdırdık. Uyarılmış olanlar üzerine inen yağmur da ne kötüdür!
     


  4. قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى آللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ




    Kulil hamdu lillâhi ve selâmun alâ ibâdihillezînastafâ, âllâhu hayrun emmâ yuşrikûn(yuşrikûne).




    1. kul : de

    2. el hamdu : hamd

    3. lillâhi (li allâhi) : Allah'a aittir, Allah içindir

    4. ve selâmun : ve selâm

    5. alâ : üzerine

    6. ibâdi-hi : onun kulları

    7. ellezîne : onlar ki

    8. astafâ : seçti

    9. allâhu : Allah

    10. hayrun : daha hayırlı

    11. em : yoksa, veya

    12. mâ : şey

    13. yuşrikûne : şirk koşuyorlar, ortak koşuyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: "Hamd, Allah'a aittir (Allah içindir, Allah'adır). Ve selâm, onun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı, yoksa onların şirk koştuğu şeyler mi hayırlıdır?"


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) De ki: “Hamd Allah’a mahsustur. Selâm onun seçtiği kullarına.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa onların ortak koştukları mı?


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Hamd Allah'a ve esenlik, seçtiği kullarına; Allah mı daha hayırlıdır, ona şirk koştukları şeyler mi?


    Adem Uğur : (Resûlüm!) De ki: Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı daha hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?


    Ahmed Hulusi : De ki: "Hamd, Allâh'a aittir. . . Selâm, kullarından seçip sâfiyetine kavuşturduğu içindir. . . Allâh mı daha hayırlı yoksa ortak koştukları mı?"


    Ahmet Tekin : Rasulüm,
    'Hamdolsun Allah’a! Selâm olsun şeriatına bağlanan, kendisine boyun eğen, seçkin kıldığı kullarına! Allah mı daha hayırlı, yoksa ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a koştukları ortaklar mı?' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Allah'a hamdolsun ve seçtiği kullarına selâm olsun. Allah mı daha hayırlıdır yoksa ortak koştukları şeyler mi?'


    Ali Bulaç : De ki: "Hamd Allah'ındır ve selam O'nun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak koştukları mı?"


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm de ki: Hamd olsun Allah’a, selâm olsun O’nun seçtiği peygamber kullarına... Allah mı hayırlı, yoksa (Mekke müşriklerinin ibadet edip Allah’a) ortak koştukları putlar mı?


    Bekir Sadak : De ki: «Hamd Allah'a mahsustur, sectigi kullarina selam olsun. Allah mi daha iyidir, yoksa O'na kostuklari ortaklar mi?»


    Celal Yıldırım : De ki, hamd Allah'a, selâm da Allah'ın seçip beğendiği kullarına olsun. Allah mı daha hayırlıdır, yoksa (sapıkların) ortak koştukları mı ?


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Hamd Allah'a mahsustur, seçtiği kullarına selam olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?'


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) De ki: Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı daha hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?


    Edip Yüksel : De ki, 'Övgü ALLAH'a özgüdür. Selam (barış) da seçtiği kullarına olsun. ALLAH mı, yoksa onların ortak koştukları mı daha iyidir?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki hamd Allaha, bir de selâm ıstıfa buyurduğu kullarına Allah mı hayırlı yoksa müşriklerin şirk koştukları mı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Hamdolsun Allah'a ve selam olsun O'nun seçtiği kullarına! Allah mı daha hayırlı, yoksa onların ortak koştukları mı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Resulüm!) de ki: «Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?»


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed de ki; «Allah'a hamd ve seçtiği kullarına da selâm olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa onların Allah'a ortak koştukları düzmece ilahlar mı?


    Gültekin Onan : De ki: "Hamd Tanrı'nındır ve selam O'nun seçtiği kullarının üzerinedir. Tanrı mı daha hayırlı yoksa onların ortak koştukları mı?"


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Hamd olsun Allaha, selâm olsun Onun beğenib seçdiği kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa (kâfirlerin Ona) ortak tutageldikleri nesneler mi»?


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) De ki: 'Allah’a hamd olsun; seçtiği kullarına da selâm olsun! Allah mı hayırlıdır, yoksa (O’na) ortak koşmakta oldukları şeyler mi?'


    İbni Kesir : De ki: Hamdolsun Allah'a, selam olsun O'nun beğenip seçtiği kullarına. Allah mı daha iyidir, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?


    Muhammed Esed : De ki: "Bütün övgüler (gerçekte) Allah'a yaraşır. Selam olsun, O'nun (rasul olarak) seçtiği kullara!" Zaten Allah, insanların tanrısal nitelikler yakıştırdıkları her şeyden daha üstün, daha hayırlı değil mi?


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Hamd Allah'adır, selâm da seçip ihtiyar buyurmuş olduğu kullarınadır.» Allah mı hayırlıdır, yoksa O'na ortak koşar oldukları mı?


    Ömer Öngüt : De ki: “Hamd olsun Allah'a, selâm olsun O'nun beğenip seçtiği kullarına. Allah mı daha hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?”


    Şaban Piriş : De ki: -Allah’a hamdolsun. Onun seçkin kullarına da selam! Allah mı hayırlıdır; yoksa, onların ortak koştukları mı?


    Suat Yıldırım : De ki: "Hamd olsun Allah’a, selâm olsun seçtiği kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa Ona ortak saydıkları şeyler mi?


    Süleyman Ateş : De ki: "Hamd olsun Allah'a, selâm O'nun seçtiği kullarına. Allâh mı hayırlı yoksa ortak koştukları şeyler mi?"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Hamd Allah'ındır ve selam O'nun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak koşmakta oldukları mı?»


    Ümit Şimşek : De ki: Hamd Allah'a mahsustur; selâm da Onun seçkin kıldığı kulları üzerinedir. Şimdi Allah mı hayırlı, yoksa onların ortak koştuğu şeyler mi?


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Hamd Allah'a, selam O'nun seçip yücelttiği kularına! Allah mı hayırlı, yoksa onların ortak tuttukları mı?"
     


  5. أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ السَّمَاء مَاء فَأَنبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَّا كَانَ لَكُمْ أَن تُنبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ




    Emmen halakas semâvâti vel arda ve enzele lekum mines semâi mâ’(mâen), fe enbetnâ bihî hadâika zâte behceh(behcetin), mâ kâne lekum en tunbitû şecerehâ, e ilâhun meallâh(meallâhi), bel hum kavmun ya’dilûn(ya’dilûne).





    1. em : yoksa, veya

    2. men : kim, kimse

    3. halaka : yarattı

    4. es semâvâti : semalar, gökler

    5. ve el arda : ve arz, yeryüzü

    6. ve enzele : ve indirdi

    7. lekum : sizin için, size

    8. min es semâi : semadan, gökten

    9. mâen : su

    10. fe : böylece, öyle ki

    11. enbetnâ : bitirdik, yetiştirdik

    12. bihî : onunla

    13. hadâika : bahçeler

    14. zâte : sahip

    15. behcetin : güzel olan, güzel

    16. mâ kâne : olmadı

    17. lekum : sizin için

    18. en tunbitû : sizin yetiştirmeniz

    19. şecere-hâ : onun ağacı

    20. e : mı

    21. ilâhun : bir ilâh

    22. meallâhi (mea allâhi) : Allah'la beraber

    23. bel hum : hayır onlar

    24. kavmun : bir kavimdir

    25. ya'dilûne : denk, eşit tutarlar






    İmam İskender Ali Mihr : Veya semaları ve yeryüzünü yaratan ve sizin için gökten su indiren mi? Böylece onunla güzel bahçeler yetiştirdik. Onun ağaçlarını dahi yetiştirmeniz sizin için (mümkün) olamaz. Allah ile beraber bir (başka) ilâh mı? Hayır, onlar (Allah'a başka bir ilâhı) denk tutan bir kavim.


    Diyanet İşleri : Yahut gökleri ve yeri yaratan ve size gökten yağmur indirip, onunla, ağaçlarını sizin yetiştiremeyeceğiniz gönül alıcı güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah ile birlikte başka ilâh mı var!? Hayır, onlar (Allah’a) eş tutan bir kavimdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gökleri ve yeryüzünü yaratan ve size gökten yağmur yağdıran mı hayırlı? Biz, o yağmurla, ağacını bile bitiremiyeceğiniz nice güzelim bahçelerdeki nebatları bitirmedeyiz; Allah'la berâber bir başka mâbut var mı? Hayır, siz, yoldan sapmış kişilersiniz.


    Adem Uğur : (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.


    Ahmed Hulusi : Yoksa semâları ve arzı yaratan ve sizin için semâdan bir su inzâl eden mi? Onunla göz - gönül açıcı bahçeler yetiştirdik. . . Onun bir ağacını bile inbat etmeniz sizin için olacak şey değildi. . . Allâh ile beraber tanrı mı? Hayır, onlar Hak'tan sapan bir kavimdir.


    Ahmet Tekin : Gökleri ve yeri yaratan, gökten, size su indiren mi hayırlı? O su ile, bir ağacını, bir otunu bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler yetiştirdik. Allah ile beraber bir başka ilâh olabilir mi? Doğrusu onlar, hak yoldan ayrılan, tevhidden uzaklaşan, Allah’a şirk koşmaya devam eden bir kavimdir.


    Ahmet Varol : Yoksa gökleri ve yeri yaratan, size gökten su indiren kimdir? Onunla sizin bir ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel görünüşlü bahçeler bitirdik. Yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh mı? Hayır onlar yoldan sapan [3] bir topluluktur.


    Ali Bulaç : (Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, gökleri ve yeri yaratıp da sizin için gökten bir yağmur indiren mi? Bir su ki, biz onunla, sizin bir ağacını bitiremiyeceğiniz güzel manzaralı bağ ve bahçeler bitirmişizdir. Allah ile beraber bir ilâh mı var? Hayır, onlar hakdan ayrılan bir kavimdirler.


    Bekir Sadak : Yoksa gokleri ve yeri yaratan, gokten size su indirip onunla, bir agacini bile bitirmeye gucunuzun yetmedigi, guzel guzel bahceler meydana getiren mi? Allah'in yaninda baska bir tanri mi? Hayir; onlar taptiklarini Allah'a esit tutan bir millettir.


    Celal Yıldırım : (Onlar mı) yoksa gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi (daha hayırlıdır) ? Ki o su ile göz ve gönül açan güzel bahçeler yetiştirdik. Oysa siz onun bir ağacını bile bitirecek (güce sahip) değilsiniz. Allah ile beraber başka bir tanrı mı ?! Hayır, onlar doğru yoldan sapan bir millettir.


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği, güzel güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; onlar taptıklarını Allah'a eşit tutan bir millettir.


    Diyanet Vakfi : (Onlar mı hayırlı) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? O suyla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirdik. Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.


    Edip Yüksel : Gökleri ve yeri yaratan, gökten bir su yağdırıp, onunla sizin bir ağacını dahi bitiremiyeceğiniz güzel bahçeler bitiren kimdir? ALLAH ile birlikte bir başka tanrı mı? Doğrusu, onlar sapan bir toplumdur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa Gökleri ve Yeri yaratıp sizin için Semâdan bir su indiren mi? Bir su ki indirip de onunla gözler gönüller açan hadîkalar bitirmekteyiz, siz onların ağacını bitiremezdiniz, bir tanrı mı var Allahla beraber? Hayır onlar sapkınlık ediyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa gökleri ve yeri yaratıp sizin için gökten bir su indiren mi? Biz, o su ile gözleri ve gönülleri açan bahçeler bitirmekteyiz. Siz onların bir ağacını bile bitiremezdiniz. Allah'la birlikte bir tanrı mı var? Hayır, onlar, sapıklığa giden bir topluluktur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar mı hayırlı) yoksa, gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren mi? Çünkü biz onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmediği güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah'la beraber başka bir ilâh mı var! Doğrusu onlar sapıklıkta devam eden bir güruhtur.


    Fizilal-il Kuran : (Bu düzmece ilahlar mı daha iyi) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren Allah mı? Biz o su sayesinde bir tek ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmeyeceği alımlı bahçeler bitirdik. Allah'ın yanı sıra başka bir ilah mı var? Aslında onlar gerçekten sapan bir toplumdurlar.


    Gültekin Onan : (Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Tanrı ile beraber başka bir tanrı mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir.


    Hasan Basri Çantay : «(O nesneler mi,) yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökden sizin için su indiren mi»? (Öyle, bir su ki) biz onunla sizin (bir) ağacını (bile) bitiremeyeceğiniz nice güzel bağçelerin nebatını bitirmişizdir. Allah ile beraber bir Tanrı ha? Hayır, onlar sapıklıkda devam eden bir güruhdur.


    Hayrat Neşriyat : (O putlar mı daha hayırlıdır,) yoksa gökleri ve yeri yaratan ve gökten size bir su indiren (Rabbiniz) mi? Böylece onun ile, sizin bir ağacını bile (yerden) bitiremeyeceğiniz güzellikte olan (nice) bahçeler yetiştirdik. Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Hayır! Onlar (haktan) sapmakta olan bir kavimdir!


    İbni Kesir : Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla bir ağacını dahi bitiremeyeceğiniz nice güzel bahçeler meydana getiren mi? Allah yanında başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta ısrar eden bir güruhtur.


    Muhammed Esed : Peki kimdir, gökleri ve yeri yaratan ve sizin için gökten su indiren? Öyle bir su ki, onunla, sizin bir tek ağacını bile yetiştiremeyeceğiniz görkemli bağlar, bahçeler yeşertiyoruz! Allah'la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Hayır, hayır, (böyle düşünenler) yoldan çıkmış kimselerdir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa gökleri ve yeri yaratan ve gökten sizin için bir su indiren mi (hayırlıdır). Sonra onunla güzelliği haiz olan bahçeleri bitirdik ki, sizin için onun bir ağacını bile bitirebilmeniz kabil değildir. Allah ile beraber bir tanrı mı var? Hayır. Onlar doğru yoldan sapıtmışlar olan bir gürûhtur.


    Ömer Öngüt : Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için su indirip onunla bir ağacını dahi bitiremeyeceğiniz nice bahçeler meydana getiren mi? Allah ile başka bir ilâh mı var? Hayır, onlar haktan ayrılan bir gürûhtur.


    Şaban Piriş : Yoksa gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren mi var? Ki o suyla iç açıcı bahçeler yetiştirdik. Siz onun tek bir ağacını bile yetiştiremezsiniz. Allah ile birlikte başka bir ilah mı var? Hayır, onlar şirke sapan bir toplumdur.


    Suat Yıldırım : O nesneler mi üstün, yoksa gökleri ve yeri yaratan ve gökten sizin için su indiren mi? Öyle bir su ki Biz onun sayesinde gözleri gönülleri açan pek güzel bahçeler bitirmekteyiz. Halbuki siz onun bir tek ağacını bile bitiremezdiniz. Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ama onlar haktan sapan bir gürûhtur.


    Süleyman Ateş : Yahut gökleri ve yeri kim yarattı? Size gökten su indirdi de onunla sizin bir ağacını dahi bitiremeyeceğiniz gönül açan bahçeler bitirdik. Allâh ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır, onlar (haktan) sapan bir kavimdir.


    Tefhim-ul Kuran : (Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitiriverdik, sizin içinse onun bir ağacını bitirmek, (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam etmekte olan bir kavimdir.


    Ümit Şimşek : Onlar mı hayırlı, yoksa gökleri ve yeri yaratan ve size gökten bir su indiren mi? O suyla Biz, sizin bir ağacını bile yeşertemeyeceğiniz, nice güzelliklerle dolu bahçeler bitiririz. Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Aslında onlar haktan ayrılan bir topluluktur.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten size bir su indiren mi hayırlı? Biz o suyla sizin için gözler gönüller açan bahçeler bitirdik. Sizin, onların bir tek ağacını bitirmeniz mümkün değildi. Allah'ın yanında bir ilah mı var? Hayır! Ama onlar döneklik eden bir topluluktur.
     


  6. أَمَّن جَعَلَ الْأَرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلَالَهَا أَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ




    Emmen cealel arda karâren ve ceale hılâlehâ enhâren ve ceale lehâ revâsiye ve ceale beynel bahreyni hâcizâ(hâcizen), e ilâhun meallâh(meallâhi), bel ekseruhum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).




    1. em : yoksa, veya

    2. men : kim, kimse

    3. ceale : kıldı, yaptı, yarattı

    4. el arda : arz, yeryüzü

    5. karâren : karar yeri, yerleşmeye uygun mekân

    6. ve ceale : ve kıldı, yaptı, yarattı

    7. hılâle-hâ : onun ara(lar)ında

    8. enhâren : nehirler

    9. ve ceale : ve kıldı, yaptı, yarattı

    10. lehâ : onun, onun için

    11. revâsiye : (sabit) dağlar

    12. ve ceale : ve kıldı, yaptı, yarattı

    13. beyne : arasında

    14. el bahreyni : iki deniz

    15. hâcizen : perde, engel

    16. e : mı

    17. ilâhun : bir ilâh

    18. meallâhi (mea allâhi) : Allah ile beraber

    19. bel : hayır

    20. ekseru-hum : onların çoğu

    21. lâ ya'lemûne : bilmiyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa arzı karar yeri kılan ve onun aralarında (yeryüzünde) nehirler kılan (akıtan) ve orada (sabit) dağlar kılan ve iki deniz arasında perde kılan mı? Allah ile beraber bir (başka) ilâh mı? Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Diyanet İşleri : Yahut yeryüzünü karar kılma yeri yapan, içinde nehirler akıtan, onun için oturaklı dağlar yapan ve iki denizin arasına bir engel koyan mı? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var!? Hayır, onların çoğu bilmiyor!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa yeryüzünü, karâr edilecek bir sâha olarak yaratan ve yerin üstünden ırmaklar akıtan ve orada sağlam dağlar halkeden ve iki denizin arasına bir sınır çeken mi hayırlı? Allah'la berâber bir başka mâbut var mı? Hayır, onların çoğu bilmez.


    Adem Uğur : (Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından (yer altından ve üstünden) nehirler akıtan, arz için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar.


    Ahmed Hulusi : Yoksa arzı (bedeni) bir karargâh kılan, aralarında nehirler (lenf kan damarları) oluşturan, onun için onda sâbit dağlar (organlar) meydana getiren ve iki deniz (bilinç - beden) arasında engel kılan mı (hayırlı)? Allâh ile beraber tanrı mı? Hayır, onların çoğunluğu anlamıyorlar.


    Ahmet Tekin : Yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli hale getiren, vâdilerden çaylar, ırmaklar akıtan, yeryüzüne ağır baskılı, oturaklı, derin temellere dayalı dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı, daha hayırlı? Allah ile birlikte bir başka tanrı olabilir mi? Doğrusu onların çoğu hakikatleri bilmiyor.


    Ahmet Varol : Yahut yeri bir karargâh yapan, aralarından ırmaklar akıtan, onun için sarsılmaz dağlar vareden ve iki denizin arasına bir engel koyan kimdir? Yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh mı? Hayır onların çoğu bilmiyorlar.


    Ali Bulaç : Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara / engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır onların çoğu bilmiyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, arzı bir mesken yapıp da ortasından ırmaklar akıtan, ona âid sabit dağlar yaratan ve iki denizin ortasına (acı ve tatlı suları birbirine karışmamak için) bir engel koyan mı (hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Hayır, onların çoğu tevhidi bilmezler.


    Bekir Sadak : Yoksa yeri, yaratiklarinin oturmasina elverisli kilan ve aralarinda irmaklar meydana getiren, yeryuzune sabit daglar yerlestiren, iki deniz arasina engel koyan mi? Allah'in yaninda baska bir tanri mi? Hayir; cogu bilmezler.


    Celal Yıldırım : Yoksa yeri oturmaya uygun yaratan, aralarında ırmaklar meydana getiren; ona (denge sağlayıcı) dağlar sunan ve iki deniz arasında bir engel koyan mı ? Allah ile beraber başka bir tanrı mı ?! Hayır, onların çoğu (gerçeği) bilmezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa yeri, yaratıklarının oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar meydana getiren, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Hayır; çoğu bilmezler.


    Diyanet Vakfi : (Onlar mı hayırlı) yoksa yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarından (yer altından ve üstünden) nehirler akıtan, arz için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Doğrusu onların çoğu (hakikatleri) bilmiyorlar.


    Edip Yüksel : Yeryüzünü bir yerleşim merkezi yapan, aralarından ırmaklar çıkaran, üzerine sağlam dağlar yerleştiren ve her iki suyun arasına bir engel koyan kimdir? ALLAH ile birlikten bir başka tanrı mı? Doğrusu, onların çoğu bilmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa Arzı bir karargâh kılıp aralarında ırmaklar akıtan ve onun için oturaklı dağlar yapıp iki deniz arasına bir hâciz koyan mı? Bir tanrı mı var Allahla beraber? Hayır ekserîsi ılim ehli değiller


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa yeryüzünü bir karargah kılıp onun içinde ırmaklar akıtan, onun için oturaklı dağlar yapan ve iki deniz arasına bir engel koyan mı? Allah'la birlikte bir tanrı mı var? Hayır, onların çoğu ilim ehli değildir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar mı hayırlı) yoksa, yeryüzünü oturmaya elverişli kılan, aralarında nehirler akıtan, onun için sabit dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı var? Hayır onların çoğu (hakikatları) bilmiyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Bu düzmece ilahlar mı daha iyi yoksa dünyayı dengeli bir yaşama alanı yapan, kara parçaları üzerindeki nehirler akıtan, yeryüzünde köklü dağlar yükselten ve farklı yoğunluktaki iki deniz arasına set koyan Allah mı?


    Gültekin Onan : Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara / engel (haciz) koyan mı? Tanrı ile beraber başka bir tanrı mı? Hayır onların çoğu bilmiyorlar.


    Hasan Basri Çantay : (O nesneler mi,) yoksa yeri bir karargâh yapan, aralarından ırmaklar akıtan, ona haas ve sabit dağlar kuran, iki denizin arasına bir perde koyan mı? Allah ile beraber bir Tanrı ha? Hayır, onların çoğu (tevhîdi) bilmiyorlar.


    Hayrat Neşriyat : (Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, arasındaırmaklar meydana getiren, onun (arzın sükûneti) için sâbit dağlar yapan ve iki denizin arasına bir engel koyan (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Hayır! Onların çoğu (hakkı) bilmiyorlar!


    İbni Kesir : Yoksa, yeri yaratıklarının oturmasına elverişli kılan ve aralarında ırmaklar akıtan, yeryüzüne sabit dağlar yerleştiren ve iki denizin arasına engel koyan mı? Allah'ın yanında başka bir ilah mı? Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Muhammed Esed : Peki kimdir, yeryüzünü (yerleşmeye) uygun bir yer haline getiren ve vadilerden dereler, ırmaklar akıtan; ve onun üzerine sağlam dağlar yerleştiren; ve iki büyük su kütlesi arasına bir engel koyan? Allah'la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Hayır hayır, (böyle düşünenlerin) çoğu (ne söylediklerini) bilmiyorlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa yeri bir karargâh kılan ve aralarında ırmaklar akıtan ve o yer için sabit dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir hâil vücuda getirmiş olan mı (hayırlıdır)? Allah ile beraber (başka) ilâh mı vardır? Hayır. Onların çokları bilmezler.


    Ömer Öngüt : Yoksa yeryüzünü barınmaya elverişli kılan, aralarında ırmaklar akıtan, ona sâbit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına bir engel koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Şaban Piriş : Yoksa yeryüzünü yerleşim yeri yapan, aralarında ırmaklar akıtan, orada sabit dağlar yerleştiren, iki deniz arasına engel koyan mı var? Allah ile birlikte bir başka ilah kimdir? Hayır, Onların çoğu bilmiyorlar.


    Suat Yıldırım : O nesneler mi üstün, yoksa yeri oturmaya elverişli kılan, içinden yer yer ırmaklar akıtan ve oraya sağlam dağlar yerleştiren ve iki denizin arasına bir engel koyan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ama onların çoğu bu gerçeği anlamıyorlar.


    Süleyman Ateş : Yahut şu dünyâyı durulacak yer yapan, arasından ırmaklar çıkaran, üstünde sağlam dağlar yaratan ve iki deniz arasına bir perde koyan kimdir? Allâh ile beraber başka bir tanrı mı var? Hayır çokları bilmiyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara / engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.


    Ümit Şimşek : Onlar mı hayırlı, yoksa yeryüzünü bir karar yeri yapan, içinde nehirler akıtıp sağlam dağlar diken ve iki deniz arasına bir engel koyan mı? Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Onların çoğu hakikati bilmiyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa yeri bir karargâh yapıp şurasına burasına nehirler serpiştiren, üzerine dayanaklı dağlar konduran ve iki deniz arasına bir engel yerleştiren mi hayırlı? İlah mı var Allah'ın yanında!? Hayır! Ama onların çokları ilimden nasipsizliği sürdürüyorlar.
     


  7. أَمَّن يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاء الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ




    Emmen yucîbul mudtarra izâ deâhu ve yekşifus sûe ve yec’alukum hulefâel ard(ardı), e ilâhun meallâh(meallâhi), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).




    1. em : yoksa, veya

    2. men : kim, kimse

    3. yucîbu : icabet eder, cevap verir

    4. el mudtarra : sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan

    5. izâ : olduğu zaman

    6. deâ-hu : ona dua etti

    7. ve yekşifu : ve açar, giderir

    8. es sûe : kötülük

    9. ve yec'alu-kum : ve sizi kılar, yapar

    10. hulefâe : halifeler

    11. el ardı : arz, yeryüzü

    12. e : mı

    13. ilâhun : bir ilâh

    14. mea allâhi : Allah ile beraber

    15. kalîlen mâ : ne kadar az

    16. tezekkerûne : tezekkür ediyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa darda kalan kişi, ona dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan mı? Allah ile beraber bir (başka) ilâh mı? Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz?


    Diyanet İşleri : Yahut kendisine dua ettiği zaman zorda kalmışa cevap veren ve başa gelen kötülüğü kaldıran, sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile birlikte başka ilâh mı var!? Ne kadar az düşünüyorsunuz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa darda kalana, duâ ettiği zaman icâbet eden ve kötülüğü gideren ve sizi, yeryüzüne sâhip kılan mı hayırlı? Allah'la berâber bir başka mâbut var mı? Ne de az düşünmedesiniz.


    Adem Uğur : (Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!


    Ahmed Hulusi : Yoksa darda kalıp O'na dua ettiğinde icabet eden, sıkıntısından kurtaran ve sizi arzın halifeleri kılan mı? Allâh'la beraber edinilen tanrı mı? Bunları ne kadar az anıp düşünüyorsunuz?


    Ahmet Tekin : Yoksa, kendisine dua ettiği zaman darda kalana, bunalana yetişen, sıkıntısını gideren, sizi dünya düzenini korumaya, ilâhî hükümleri icraya, yeryüzünü imara yetkili halifeleri olarak hazırlayıp yerleştiren mi daha hayırlı? Allah ile birlikte bir başka tanrı olabilir mi? Ne kadar kıt düşünüyor, ne kadar az öğüt alıyorsunuz.


    Ahmet Varol : Yahut darda kalana kendisine dua ettiği zaman icabet eden, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan kimdir? Yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh mı? Ne kadar da az düşünüyorsunuz.


    Ali Bulaç : Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, sıkıntıya düşen kimse, dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip fenalığı gideren, sizi yeryüzünün sakinleri kılan mı, (hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Siz pek az düşünüyorsunuz.


    Bekir Sadak : Yoksa, darda kalana, kendisine yakardigi zaman karsilik veren, basindaki sikintiyi gideren ve sizi yeryuzunun sahipleri yapan mi? Allah'in yaninda baska bir tanri mi? Pek kit dusunuyorsunuz.


    Celal Yıldırım : Yoksa darda kalıp da duâ ettiğinde duasına olumlu cevap veren ; üzüntü ve sıkıntıyı açıp gideren ve sizi yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip söz sahibi kılan mı ? Allah ile beraber başka bir tanrı mı ?! Ne de az düşünüyorsunuz!


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa, darda kalana, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir tanrı mi? Pek kıt düşünüyorsunuz.


    Diyanet Vakfi : (Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!


    Edip Yüksel : Darda kalmışın çağrısına karşılık veren, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün varisleri kılan kimdir? ALLAH ile birlikte bir başka tanrı mı? Ne kadar az öğüt alırsınız?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa, sıkılan kendisine duâ ettiği zaman ona icabet edip fenalığı açan ve size Arzın halifeleri kılan mı? Bir tanrı mı var Allahla beraber? Siz pek az düşünüyorsunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa, darda kalan kendisine dua ettiği zaman, onun duasını kabul edip kötü durumdan kurtaran ve sizleri yeryüzünün yöneticileri kılan mı? Allah'la birlikte bir tanrı mı var? Siz, pek az düşünüyorsunuz!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar mı hayırlı) yoksa, kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri yapan mı? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı var? Ne kıt düşünüyorsunuz!


    Fizilal-il Kuran : (Bu düzmece ilahlar mı daha iyi) yoksa sıkıntıya düşene, kendisine yalvardığı takdirde cevap vererek sıkıntısını gideren ve sizi ardarda gelen kuşaklar halinde yeryüzüne egemen kılan Allah mı? Allah'ın yanı sıra başka bir ilah mı var? Ne kadar kıt düşüncelisiniz


    Gültekin Onan : Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Tanrı ile beraber başka bir tanrı mı? Ne az öğüt alıp düşünüyorsunuz.


    Hasan Basri Çantay : Yoksa bunalmışa, kendisine düâ (ve iltica) etdiği zaman, icabet eden, fenalığı gideren, sizi yer (yüzünün) hükümdarları kılan mı? Allah ile beraber bir Tanrı ha? Siz ne kıt düşünüyorsunuz!


    Hayrat Neşriyat : (Onlar mı daha hayırlıdır,) yoksa (bir sıkıntısından dolayı) kendisine duâ ettiği zaman darda kalan (bir kulun)a icâbet edip, (ondan) fenâlığı gideren ve sizi yeryüzünün halîfeleri kılan (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Ne kadar az ibret alıyorsunuz!


    İbni Kesir : Yoksa, kendisine yakardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren; sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah'ın yanında başka bir ilah mı? Ne de kıt düşünüyorsunuz.


    Muhammed Esed : Peki kimdir, kendisine başvurduğunda darda kalmış olanın darına yetişen, kötülüğü gideren ve sizi yeryüzüne mirasçı kılan? Allah'la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Aklınızda ne kadar az tutuyorsunuz (bütün bu gerçekleri)!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa kendisine dua ettiği zaman, sıkıntı içinde kalana icabet eden ve kötülüğü açıp gideren ve sizi yerde hükümdarlar kılan mı (hayırlıdır?) Allah ile beraber bir ilâh mı vardır? Siz pek az düşünüyorsunuz.


    Ömer Öngüt : Yoksa kendisine yalvardığı zaman darda kalana karşılık veren, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Ne de az düşünüyorsunuz!


    Şaban Piriş : Yoksa, onlara dua ettiğinizde, darda kalana yardım eden, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde başkalarının yerine iktidara getiren mi var? Allah ile birlikte bir başka ilah mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz?!


    Suat Yıldırım : O nesneler mi üstün yoksa, çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler yapan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!


    Süleyman Ateş : Yahut du'â ettiği zaman darda kalmışa kim yetişiyor da kötülüğü (onun üzerinden) kaldırıyor ve sizi (eskilerin yerine) yeryüzünün sâhipleri yapıyor? Allâh ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne de az düşünüyorsunuz?


    Tefhim-ul Kuran : Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne kadar da az öğüt alıp düşünüyorsunuz.


    Ümit Şimşek : Onlar mı hayırlı, yoksa dua ettiğinde çaresiz kimseye cevap verip onun sıkıntısını kaldıran, sizi de yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Ne kadar az düşünüyorsunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa zorda kalan yalvardığında, onun imdadına yetişip sıkıntı ve kaderi kaldıran, sizi yeryüzünün hükmedenleri kılan mı hayırlı? Allah'ın yanında bir ilah daha var mı? Ne kadar da az ibret alıyorsunuz!
     


  8. أَمَّن يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَن يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ




    Emmen yehdîkum fî zulumâtil berri vel bahri ve men yursilur riyâha buşren beyne yedey rahmetih(rahmetihî), e ilâhun meallâh(meallâhi), teâlallâhu ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).





    1. em : yoksa, veya

    2. men : kim, kimse

    3. yehdî-kum : sizi hidayet eder

    4. fî : içinde

    5. zulumâti : karanlıklar

    6. el berri : kara

    7. ve el bahri : ve deniz

    8. ve men : ve kimse

    9. yursilu : gönderir

    10. er riyâha : rüzgârlar

    11. buşren : müjdeleyici olarak

    12. beyne yedey : (elleri arasında) önünde

    13. rahmeti-hi : onun rahmeti

    14. e : mı

    15. ilâhun : bir ilâh

    16. mea allâhi : Allah ile beraber

    17. teâlallâhu (teâlâ allâhu) : Allah yücedir

    18. ammâ : şeylerden

    19. yuşrikûne : şirk koşuyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa sizi, denizin ve karanın karanlığından hidayete erdiren mi? Rahmetinin önünde müjdeleyici olarak rüzgârlar gönderen mi? Allah ile beraber bir (başka) ilâh mı? Yüce Allah, onların şirk koştuğu şeylerden yücedir (münezzehtir).


    Diyanet İşleri : Yahut karanın ve denizin karanlıklarında size yolunuzu gösteren ve rahmetinin önünden rüzgârları bir müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var!? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında sizi doğru yola sevkeden ve rahmetinden önce müjde olarak rüzgârları yollayan mı hayırlı? Allah'la berâber bir başka mâbut var mı? Yücedir, münezzehtir Allah, onların şirk koştuklarından.


    Adem Uğur : (Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Allah, onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir.


    Ahmed Hulusi : Yoksa karanın (madde boyutuna ait) ve denizin (ilim - fikir boyutuna ait) karanlıkları içinde size hidâyet eden (hakikatin yolunu gösteren) ve Rahmetinin önünde müjdeciler olarak rüzgârları (Rasûlleri) irsâl eden mi? Allâh yanı sıra tanrı mı? Allâh, onların ortak koştuklarından Yüce'dir.


    Ahmet Tekin : Yoksa, karanın ve denizin karanlıkları, sıkıntıları, korkuları içinde size yolunuzu bulduran, rahmetinin, yağmurun önünde rüzgârı müjdeci olarak estiren mi hayırlı? Allah ile birlikte bir başka tanrı olabilir mi? Allah ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında onların kendisine koştukları ortaklardan münezzehtir, çok yücedir.


    Ahmet Varol : Yahut karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren, rüzgârları rahmetinin öncesinde müjdeleyici olarak gönderen kimdir? Yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh mı? Allah onların ortak koştuklarından uludur.


    Ali Bulaç : Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, (yola çıktığınız zaman) karaların ve denizlerin karanlıklarında size yol gösteren ve selâmete çıkaran, yağmurunun önünde rüzgârları müjdeci gönderen mi? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Allah, onların (putperestlerin) ortak koştukları şeylerden çok yücedir, münezzehtir.


    Bekir Sadak : Yoksa, karanin ve denizin karanliklarinda size yol bulduran, ruzgarlari rahmetinin onunde mujdeci gonderen mi? Allah'in yaninda baska bir tanri mi? Allah, kostuklari eslerden yucedir.


    Celal Yıldırım : Yoksa kara ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin hemen önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi ? Allah ile beraber başka bir tanrı mı ?! Allah onların ortak koştuklarından çok yücedir.


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa, karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? Allah, koştukları eşlerden yücedir.


    Diyanet Vakfi : (Onlar mı hayırlı) yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Allah, onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir.


    Edip Yüksel : Karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren kimdir? Rahmetinden önce rüzgarları müjde olarak gönderen kimdir? ALLAH ile birlikte bir başka tanrı mı? ALLAH ortak koştuklarından çok yücedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa o kara ve deniz karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen mi? Bir tanrı mı var Allahla beraber? Yüksek, çok yüsek Allah onların şirk koştuklarından


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa size kara ve denizin karanlıklarında yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgardan müjdeci gönderen mi? Allah'la birlikte bir tanrı mı var? Allah, yüksek, çok yüksektir onların ortak koştuklarından!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar mı hayırlı) yoksa, karanın ve denizin karanlıkları içinde size yolu bulduran, rahmetinin (yağmurun) önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı var? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir, münezzehtir.


    Fizilal-il Kuran : (Bu düzmece ilâhlar mı daha iyi) yoksa karaların ve denizlerin karanlıkları içinde size yolunuzu bulduran, rahmetinin önünden rüzgârları müjde habercisi olarak gönderen Allah mı? Allah'ın yanı sıra başka bir ilah mı var? Allah, onların kendisine koştukları ortaklardan münezzehtir.


    Gültekin Onan : Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Tanrı ile beraber başka bir tanrı mı? Tanrı onların şirk koştuklarından yücedir.


    Hasan Basri Çantay : Yahud o kara ve denizlerin karanlıkları içinde sizin yolunuzu doğrultmakda, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci göndermekde olan mı? Allah ile beraber bir Tanrı ha? Allah onların katdıkları ortaklardan çok yüce, çok münezzehdir.


    Hayrat Neşriyat : (Onlar mı daha hayırlı,) yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rüzgârları rahmetinin (size ihsân ettiği yağmurun) önünde müjdeci olarak gönderen (Allah) mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? Allah, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden çok yücedir!


    İbni Kesir : Yoksa, karanın ve denizin karanlıklarında size yol bolduran ve rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir ilah mı? Allah; onların koştukları ortaklardan münezzehtir.


    Muhammed Esed : Peki kimdir karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulmanızı sağlayan ve rüzgarları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen? Allah'la beraber başka bir tanrı, öyle mi? Allah, insanların tanrısal nitelikler yakıştırabileceği her şeyin ötesinde, her şeyden yücedir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa karanın ve denizin zulmetleri içinde sizi doğru yola sevkeden mi ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen mi? Allah ile beraber bir tanrı mı vardır? Allah onların şerik koştuklarından müteâlidir.


    Ömer Öngüt : Yoksa karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir.


    Şaban Piriş : Yoksa, karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren, rüzgarı rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen mi var? Allah ile birlikte bir başka ilah mı var? Allah, sizin ortak koşmanızdan çok yücedir.


    Suat Yıldırım : O nesneler mi üstün yoksa size karanın ve denizin karanlıklarında yol gösteren ve rahmetinin müjdecisi olarak rüzgârları gönderen mi? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Allah, müşriklerin şirk koşmalarından münezzehtir.


    Süleyman Ateş : Yahut karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren kim ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen kim? Allâh ile beraber başka bir tanrı mı var? Hâşâ, Allâh ortak koştukları şeylerden yücedir, münezzehtir (O, eksikliklerden uzaktır).


    Tefhim-ul Kuran : Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Allah, onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.


    Ümit Şimşek : Onlar mı hayırlı, yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârı müjdeci gönderen mi? Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa size karanın ve denizin karanlıkları içinde yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci gönderen mi hayırlı? Allah'ın beraberinde bir ilah daha mı var? Allah, onların ortak tuttuklarından uzaktır, arınmıştır.
     


  9. أَمَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ




    Emmen yebdeul halka summe yuîduhu ve men yerzukukum mines semâi vel ard(ardı), e ilâhun meallâh(meallâhi), kul hâtû burhânekum in kuntum sâdikîn(sâdikîne).




    1. em : yoksa, veya

    2. men : kim, kimse

    3. yebdeu : ilk defa yapıyor, başlıyor

    4. el halka : yaratış

    5. summe : sonra

    6. yuîdu-hu : onu döndürür, onu iade eder

    7. ve men : ve kim

    8. yerzuku-kum : sizi rızıklandırır

    9. min es semâi : semadan, göklerden

    10. ve el ardı : ve yeryüzü

    11. e : mı

    12. ilâhun : bir ilâh

    13. mea allâhi : Allah ile beraber

    14. kul : de, söyle

    15. hâtû : getirin

    16. burhâne-kum : burhanınızı, delillerinizi

    17. in kuntum : eğer siz iseniz

    18. sâdikîne : doğru söyleyenler






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa ilk defa yaratan sonra da onu (geri) döndürecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber bir (başka) ilâh mı? (Onlara) de ki: "Eğer siz doğru
    söyleyenlerseniz, delillerinizi getirin."


    Diyanet İşleri : Yoksa, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var!? De ki, “Eğer doğru söyleyenler iseniz kesin delilinizi getirin.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa dâimâ halkı yaratıp duran, sonra da yeniden halkeden ve sizi, gökten ve yeryüzünden rızıklandıran mı hayırlı? Allah'la berâber bir başka mâbut var mı? De ki: Gösterin delillerinizi doğru söylüyorsanız.


    Adem Uğur : (Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin!


    Ahmed Hulusi : Yoksa yaradılmışları ibda edip (açığa çıkarıp) sonra onu (ilk hâline - hakikatine) iade eden; sizi semâdan ve arzdan yaşam gıdasıyla besleyen mi? Allâh yanı sıra tanrı mı? De ki: "Hadi getirin kesin kanıtınızı, eğer doğru söyleyenler iseniz?"


    Ahmet Tekin : Yoksa ilk yaratan, yaratmaya aralıksız devam eden, ölümden sonra yeniden dirilten, size gökten ve yerden rızık ve servet veren mi daha hayırlı? Allah ile birlikte bir başka ilâh olabilir mi?
    'Eğer iddianızda doğru iseniz, siz de kesin delilinizi getirin.' de.


    Ahmet Varol : Yahut yaratmayı ilk başlatan sonra onu tekrar gerçekleştirecek olan [4] ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran kimdir? Yoksa Allah ile beraber bir başka ilâh mı? De ki: 'Eğer doğru söyleyenlerseniz açık delilinizi getirin.'


    Ali Bulaç : Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin kanıt (burhan)ınızı getiriniz."


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, halkı yaratıp duran, (öldükten) sonra onu iade edecek (diriltecek) olan, size gökten (yağmurla) ve yerden (nebatla) rızık veren mi (hayırlı, yahut ortak koştukları putlar mı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? De ki: “- (Ey Müşrikler) eğer Allah’la beraber bir takım ilâhlar vardır.” sözünüzde doğru iseniz, delilinizi getirin bakalım!


    Bekir Sadak : Yoksa, once yaratan, sonra da yaratmayi tekrar edecek olan; size gokten ve yerden rizik veren mi? Allah'in yaninda baska bir tanri mi? De ki: «Eger dogru sozlulerden iseniz, acik delilinizi getirin.»


    Celal Yıldırım : Yoksa halkı yaratmaya başlayıp devam eden, sonra da onu (öldürdükten sonra) yeniden çevirip var kılan ; gökten ve yerden size rızık veren mi ? Allah ile beraber başka bir ilâh mı ?! De ki: Eğer doğrulardan iseniz haydi delil ve belgenizi getirin.


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa, önce yaratan, sonra da yaratmayı tekrar edecek olan; size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah'ın yanında başka bir tanrı mı? De ki: 'Eğer doğru sözlülerden iseniz, açık delilinizi getirin.'


    Diyanet Vakfi : (Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! De ki: Eğer doğru söylüyorsanız siz kesin delilinizi getirin!


    Edip Yüksel : Yaratılışı başlatan ve sonra onu tekrarlayan kimdir? Sizi gökten ve yerden rızıklandıran kimdir? ALLAH ile birlikte bir başka tanrı mı? De ki, 'Doğru sözlüler iseniz delilinizi getirin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa halkı ibtida yaratıp duran sonra onu iade edecek olan ve size Gökten ve Yerden rızık veren mi? Bir tanrı mı var Allahla beraber? De ki haydin getirin bürhanınızı sadıksanız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa halkı önce yaratıp sonra yaratmayı tekrarlayacak olan ve size gökten ve yerden rızık veren mi? Allah'la birlikte bir tanrı mı var? De ki: «Hayır getirin delilinizi eğer doğru söylüyorsanız!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar mı hayırlı) yoksa, önce yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten, hem yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, siz kesin delilinizi getirin haydi!


    Fizilal-il Kuran : (Bu düzmece ilahlar mı daha iyi) yoksa canlıları ilk kez yaratan ve ölüleri yeniden diriltecek olan, gökten ve yerden size besin kaynakları sağlayan Allah mı? Allah'ın yanı sıra başka bir ilah mı var? De ki; «Eğer doğru söylüyorsanız, açık delilinizi getiriniz.»


    Gültekin Onan : Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Tanrı ile beraber başka bir tanrı mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin kanıt (burhan)ınızı getirin."


    Hasan Basri Çantay : Yahud halkı dâima yaratmakda olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökden ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber bir Tanrı ha? De ki: «Eğer (Allaha ortak koşmada) saadık (ve samîmi) kimselerseniz getirin hüccetinizi»!


    Hayrat Neşriyat : (O putlar mı daha hayırlıdır,) yoksa (ilk olarak mahlûkatı) yaratmaya başlayan, sonra (o yaratmayı âhirette tekrar) iâde eden ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran (Allah)mı? Allah ile berâber (başka) bir ilâh mı var? De ki: 'Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, delîlinizi getirin!'


    İbni Kesir : Yoksa, önce yaratan, sonra da onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah'ın yanında başka bir ilah mı? De ki: Şayet doğru sözlü iseniz, delilinizi getirin.


    Muhammed Esed : Peki, yaratılışı ilk defa başlatan ve sonra da onu aralıksız devam ettirip, yenileyen kimdir? Ve kimdir, sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Allah'la beraber başka bir tanrı, öyle mi? De ki: "Eğer ileri sürdüğünüz iddiaya gerçekten inanıyorsanız getirin o zaman delilinizi!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa mahlukları ibtida yaratan, sonra onu iade eden ve sizi gökten ve yerden merzuk kılan mı? Allah ile beraber bir tanrı mı vardır? De ki: «Haydi delilinizi getiriniz, eğer doğru sözlü kimseler oldu iseniz.»


    Ömer Öngüt : Yoksa önce yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka ilâh mı var? De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, kesin delilinizi getirin!”


    Şaban Piriş : Yoksa, yaratmayı başlatan, sonra onu yeniden yaratan ve size gökten ve yerden rızık veren mi var? Allah ile beraber başka bir ilah mı var? -Eğer söyledikleriniz doğruysa belgenizi getirin, de.


    Suat Yıldırım : O nesneler mi üstün yoksa mahlûkları ilkin yaratan, sonra da tekrar hayat veren ve sizi gerek gökten gerek yerden rızıklandıran mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! De ki: "Şerik iddianızda tutarlı iseniz delilinizi gösteriniz."


    Süleyman Ateş : Yahut yaratmağa kim başlıyor, sonra onu (kim) iâde ediyor (ölüp ortadan kalkan şeyleri yeniden yaratıyor)? Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Allâh ile beraber başka bir tanrı mı var? De ki: "Eğer doğru iseniz delilinizi getirin."


    Tefhim-ul Kuran : Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onunla iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: «Eğer doğru söyleyenler iseniz, kesin kanıt (burhan)ınızı getiriniz.»


    Ümit Şimşek : Onlar mı hayırlı, yoksa halkı önce yaratıp sonra dirilten, sizi de gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka tanrı mı olur? De ki: Doğru söylüyorsanız delilinizi getirin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa yaratmaya başlayıp sonra tekrar tekrar yaratan ve sizi gözeten ve yerden rızıklandıran mı hayırlı? Allah'ın yanında bir ilah mı var? De ki: "Getirin susturucu kanıtınızı, eğer doğru sözlüler iseniz."
     


  10. قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ




    Kul lâ ya’lemu men fîs semâvâti vel ardıl gaybe illallâh(illallâhu) ve mâ yeş’urûne eyyâne yub’asûn(yub’asûne).




    1. kul : de, söyle

    2. lâ ya'lemu : bilmez (bilemez)

    3. men : kim, kimse

    4. fî es semâvâti : semalarda, göklerde

    5. ve el ardı : ve yeryüzü

    6. el gaybe : gayb, bilinmeyen

    7. illâ allâhu : ancak Allah, Allah'tan başkası

    8. ve mâ yeş'urûne : ve şuurunda olmazlar, farkına varmazlar, bilincinde

    9. eyyâne : ne zaman

    10. yub'asûne : beas edilecekler, yeniden diriltilecekler





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: "Göklerde ve yeryüzünde gaybı, Allah'tan başka kimse bilemez. Ve ne zaman beas edileceklerinin bilincinde (şuurunda) olamazlar."


    Diyanet İşleri : De ki: “Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Göklerde ve yeryüzünde bulunanların hiçbiri, gizli şeyi bilemez, ancak Allah bilir ve onlar da ne vakit tekrar diriltileceklerini bilemezler


    Adem Uğur : De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Semâlarda ve arzda gaybı Allâh'tan başka kimse bilmez. . . Ne zaman bâ's olunacaklarına da şuurları yoktur!"


    Ahmet Tekin : 'Allah’tan başka, göklerdeki ve yerdeki akıllı ve sorumlu varlıklar bilgi alanları ötesini, gayb âlemini bilmez. Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman diriltileceklerinin farkında değillerdir.'


    Ali Bulaç : De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), de ki: “- Göklerde ve yerde olan kimse gaybı bilmez; ancak Allah bilir.” Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    Bekir Sadak : De ki: «Goklerde ve yerde gaybi Allah'tan baska bilen yoktur.» Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    Celal Yıldırım : De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez ve onlar da ne zaman diriltilip kaldırılacaklarının bilincinde değillerdir. Hayır, onların Âhiret hakkındaki bilgisi kıt ve yetersizdir.
    Hayır, Âhiret hakkında (devamlı) şüphe içindedirler. Hayır, onlar Âhiret'ten yana (o hususta) kördürler.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur.' Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    Diyanet Vakfi : De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    Edip Yüksel : De ki, 'Göklerde ve yerde, ALLAH'tan başka kimse geleceği bilemez. Ne zaman dirileceklerinin bile farkına varmazlar.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: Göklerde ve Yerde Allahdan başka kimse gaybi bilmez, onlar da ne zaman ba'solunacaklarını bilmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Onlar, ne zaman yeniden diriltileceklerini bilmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Bilinmezi, gaybı ne göktekiler bilir ne de yerdekiler. Onu sadece Allah bilir». Onlar ne zaman yeniden diriltileceklerini de bilemezler.


    Gültekin Onan : De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Tanrı'dan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Göklerde ve yerde ğaybı Allahdan başka kimse bilmez. Onlar da ne zaman diriltileceklerini bilmezler.


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Göklerde ve yerde Allah’dan başka kimse gaybı bilmez.' (Onlar) ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.


    İbni Kesir : De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Ne zaman diriltileceklerini de farketmezler.


    Muhammed Esed : De ki: "Göklerde ve yerde olan hiç kimse, (yani) Allah'tan başka (hiç kimse,) yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez". (Yaratılmış olanlar) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler;


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Göklerde ve yerde olanlar gaybı bilemezler, lakin Allah bilir ve onlar ne zaman tekrar diriltileceklerini de bilmezler.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. ”


    Şaban Piriş : Yine de ki: -Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse görülmeyeni bilemez. Onlar ne zaman diriltileceklerinin de farkında değillerdir.


    Suat Yıldırım : De ki: "gerek göklerde gerek yerde olanlardan hiç kimse gaybı bilemez, gaybı yalnız Allah bilir. "Dolayısıyla, onlar ne zaman diriltileceklerini de bilemezler.


    Süleyman Ateş : De ki: "Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin şuuruna varmıyorlar.»


    Ümit Şimşek : De ki: Allah'tan başka, ne göklerde, ne de yerde hiç kimse gaybı bilmez. Onlar ne zaman diriltileceklerinin de bilincinde değildir.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Göklerde ve yerde, Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler."
     


  11. بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الْآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِّنْهَا بَلْ هُم مِّنْهَا عَمِونَ




    Beliddâreke ilmuhum fîl âhıreh(âhıreti), bel hum fî şekkin minhâ, bel hum minhâ amûn(amûne).




    1. bel : hayır

    2. eddâreke : yetişti, erişti, tamamlandı

    3. ilmu-hum : onların ilmi

    4. fî el âhıreti : ahirette

    5. bel : hayır

    6. hum : onlar

    7. fî şekkin : şüphe içinde

    8. min-hâ : ondan

    9. bel : hayır

    10. hum min-hâ : onlar ondan

    11. amûne : kör







    İmam İskender Ali Mihr : Hayır, ahiret hakkında onların ilimleri tamamlandı (bilgiler tamamen onlara verildi). Aksine onlar, (hâlâ) ondan (ahiretten) şüphe içindeler. Hayır, onlar, ona (ahiret delillerine) karşı kördürler (onları anlayacak basiretleri yoktur).


    Diyanet İşleri : Ahiret (gününün gerçekleşeceği) hakkında bilgi (peygamberler aracılığı ile) onlara peş peşe gelmiştir. Fakat onlar bu konuda şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar ahiretten yana kördürler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hayır, onların bilgileri, bu dünyâdayken, âhirete ulaşamaz; hayır, onlar, âhiret hakkında şüphe içindedir; hayır, onlar âhiret husûsunda kördür.


    Adem Uğur : Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.


    Ahmed Hulusi : Hâlbuki sonsuz gelecek yaşam hakkında onların bilgileri birikmiştir. Hayır, onlar ondan kuşku içindeler. . . Hayır, onlar ondan kördürler!


    Ahmet Tekin : Doğrusu âhiret ile, ebedî yurt ile ilgili bilgiler onlara ardarda gelmektedir. Buna rağmen onlar, bu konuda hâlâ şüphe içindedirler. Aslında onlar, âhiretten yana kör kesilerek baktıkları için anlamıyorlar.


    Ahmet Varol : Hayır, onların ahiretle ilgili bilgileri ardarda gelip toplandı. [5] Hayır onlar bundan şüphe içindedirler. Hayır onlar buna karşı kördürler.


    Ali Bulaç : Hayır, onların ahiret konusundaki bilgileri 'ard arda toplanıp pekiştirildi,' hayır, onlar bundan bir kuşku içindedirler; hayır, onlar bundan yana kördürler.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat âhiretin olacağına dair kendilerine (peygamberler vasıtasıyla) arka arkaya ilim ulaşmaktadır. Doğrusu onlar bundan şüphe içerisindedirler, daha doğrusu onlar, âhiretten yana kördürler
    (delillerini anlıyamazlar).


    Bekir Sadak : Ahirete dair bilgileri yeterli midir? hayir; ondan suphe etmemektedirler. Hayir; ona karsi kordurler. *


    Celal Yıldırım : De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez ve onlar da ne zaman diriltilip kaldırılacaklarının bilincinde değillerdir. Hayır, onların Âhiret hakkındaki bilgisi kıt ve yetersizdir. Hayır, Âhiret hakkında (devamlı) şüphe içindedirler. Hayır, onlar Âhiret'ten yana (o hususta) kördürler.


    Diyanet İşleri (eski) : Ahirete dair bilgileri yeterli midir? Hayır; ondan şüphe etmektedirler. Hayır; ona karşı kördürler.


    Diyanet Vakfi : Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.


    Edip Yüksel : Doğrusu, onların ahiret hakkındaki bilgileri derme-çatmadır. Aslında ondan kuşku içindedirler. Daha doğrusu, onlar ondan yana tümüyle kördürler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat Âhıret hakkında ılimleri tevalî etmekte fakat onlar ondan bir şekk içindedirler, daha doğrusu onlar ondan kördürler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hayır, ahiret hakkında kendilerine ardarda bilgi verilmektedir; fakat onlar bu hususta bir şüphe içindedirler, daha doğrusu onlar ondan kördürler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat ahiret hakkında bilgiler onlara ardarda gelmektedir. Ama onlar bundan bir şüphe içindedirler. Çünkü onlar bundan yana kördürler.


    Fizilal-il Kuran : Onların bilgileri ahirete erememiş, o alemin berisinde kalmıştır. Aslında onlar ahiret konusunda kuşku içindedirler. Hatta ondan yana kördürler.


    Gültekin Onan : Hayır, onların ahiret konusundaki bilgileri 'ard arda toplanıp pekiştirildi', hayır, onlar bundan bir kuşku içindedirler; hayır, onlar bundan yana kördürler.


    Hasan Basri Çantay : Hayır, onların bilgileri âhiret hakkında (ki bilgiye kadar uzanıb) erişememişdir. Hayır, onlar bundan şek (ve şübhe) içindedirler. Hayır, onlar bundan kördürler.


    Hayrat Neşriyat : Hayır! Onların âhirete dâir bilgileri pekişmiş (kendilerine ard arda yeterince ma'lûmât verilmiş)tir. Fakat onlar (yine de) ondan şübhe içindedirler. Bil'akis onlar, ondan yana kördürler.


    İbni Kesir : Hayır, ahiret ile ilgili bilgileri de yetersizdir. Hayır, ondan şüphe etmektedirler. Hayır, ona karşı kördürler.


    Muhammed Esed : Hayır, onların ahiret konusundaki bilgileri gerçeğin berisinde kalmaktadır; zaten (çoğu zaman) onun gerçekliğinden yana şüphe içindedirler; hayır, ondan yana kördürler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onların bilgileri, ahiret hakkında, yetişip nihâyet buldu! Fakat onlar ondan şekk içindedirler. Hayır, onlar, ondan kördürler.


    Ömer Öngüt : Hayır! Onların ahiret hakkındaki bilgileri de yetersiz kalmıştır (bu hususta bilgi edinilecek seviyeye erişmemiştir). Hayır! Ondan şüphe etmektedirler. Hayır! Onlar ahiretten yana kördürler.


    Şaban Piriş : Oysa onlara ahiret hakkında bilgi verilmiştir. Ama onlar, şüphe içindedirler ve belki de ona karşı kördürler.


    Suat Yıldırım : Fakat âhiretin varlığına dair bilgiler, kendilerine resulleri vasıtasıyla ulaşmaktadır. Doğrusu onlar bundan şüphe içindedirler. Hayır, hayır onlar âhiretten yana kördürler.


    Süleyman Ateş : Doğrusu onların âhiret hakkındaki bilgileri, ardarda gelip bir araya toplandı. Fakat onlar (hâlâ) ondan bir kuşku içindedirler. Daha doğrusu, onlar ondan yana kördürler.


    Tefhim-ul Kuran : Hayır, onların ahiret konusundaki bilgileri 'ard arda toplanıp pekiştirildi,' hayır, onlar bundan bir kuşku içindedirler; hayır, onlar bundan yana kördürler.


    Ümit Şimşek : Aslında âhirete dair bilgiler, peş peşe kendilerine ulaşmıştır. Fakat onlar bundan şüphe içindedirler. Hattâ bu konuda kördürler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hayır, onların bilgileri âhiret konusunda yetersiz kalmıştı. Daha doğrusu onlar ondan kuşku duymaktadırlar. Hayır, hayır! Onlar, onu göremeyecek kadar kördürler.
     


  12. وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ




    Ve kâlellezîne keferû e izâ kunnâ turâben ve âbâunâ e innâ le muhracûn(muhracûne).




    1. ve : ve

    2. kâle : dedi

    3. ellezîne keferû : inkâr edenler, kâfirler

    4. e : mı

    5. izâ : olduğu zaman

    6. kun-nâ : biz olduk

    7. turâben : toprak

    8. ve : ve

    9. âbâu-nâ : anne babalarımız

    10. e : mı

    11. innâ : muhakkak biz

    12. le : elbette, mutlaka

    13. muhracûne : çıkartılanlar







    İmam İskender Ali Mihr : Ve kâfirler (şöyle) dediler: "Babalarımız ve biz toprak olduktan sonra mı? Gerçekten biz, mutlaka (topraktan) çıkarılacak mıyız?"


    Diyanet İşleri : İnkâr edenler dediler ki: “Biz ve babalarımız toprak olmuş iken mi, gerçekten bizler mi (diriltilip) çıkarılacağız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kâfir olanlar, derler ki: Biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra mı mezarlarımızdan çıkarılacağız?


    Adem Uğur : İnkârcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra, gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?


    Ahmed Hulusi : Hakikat bilgisini inkâr edenler dediler ki: "Biz ve atalarımız toprak olduğumuzda, gerçekten çıkarılacak mıyız?"


    Ahmet Tekin : Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar:


    'Sahi biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı, biz mi, diriltilip kabirlerimizden çıkarılacağız?' dediler.


    Ahmet Varol : İnkâr edenler dediler ki: 'Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten biz yeniden çıkarılacak mıyız?


    Ali Bulaç : İnkâr edenler dedi ki: "biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten biz mi dirilip çıkartılacakmışız?"


    Ali Fikri Yavuz : Kâfir olanlar şöyle dediler: “- Biz ve babalarımız toprak olduğumuz vakit mi, sahiden biz mi (kabirlerimizden diriltilip) çıkarılacağız?


    Bekir Sadak : (67-6 Inkar edenler: «Biz ve babalarimiz toprak oldugumuzda mi, dogrusu bizler mi tekrar cikarilacagiz? Bununla biz de, daha once babalarimiz da, and olsun ki, tehdit edilmistik. Bu, oncekilerin masallarindan baska bir sey degildir» dediler.
    Celal Yıldırım : O küfredenler dediler ki: «Biz ve babalarımız toprak olduğumuz vakit mi, cidden bizler (kabirlerimizden diriltilip) çıkarılacak mıyız?!»


    Diyanet İşleri (eski) : İnkar edenler: 'Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha önce babalarımız da, and olsun ki, tehdit edilmiştik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' dediler.


    Diyanet Vakfi : İnkârcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra, gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?


    Edip Yüksel : İnkar edenler dediler, 'Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı çıkarılacağız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o küfredenler şöyle dediler: bir toprak olduğumuz vakıt mı biz ve atalarımız? Hakıkaten bizler mutlak çıkarılacak mıyız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve o küfredenler dediler ki: «Biz ve atalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mutlaka yeniden diriltilecek miyiz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnkârcılar dediler ki: «Sahi biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?»


    Fizilal-il Kuran : Kâfirler dediler ki; «Bizler ve atalarımız, toprak olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz?»


    Gültekin Onan : Küfredenler dedi ki: "Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten biz mi dirilip çıkartılacakmışız?"


    Hasan Basri Çantay : Küfr (ve inkâr) edenler dedi (ler) ki: «Biz ve atalarımız birer toprak oldukdan sonra mı, hakıykaten biz mi mutlakaa (kabirlerinden) çıkarılanlar (tekrar diriltilecekler olacağız)»?


    Hayrat Neşriyat : Hem inkâr edenler dedi ki: 'Biz ve atalarımız, toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi muhakkak (kabirlerimizden) çıkarılacak kimseleriz?'


    İbni Kesir : Küfredenler dediler ki: Biz ve babalarımız birer toprak olduktan sonra mı, doğrusu biz tekrar mı çıkarılacağız?


    Muhammed Esed : Bunun içindir ki, hakkı inkara şartlanmış olan kimseler: "Nasıl yani, biz ve atalarımız toz toprak olduktan sonra (topraktan yeniden) çıkarılacağız, öyle mi?" diyorlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve kâfir olanlar dedi ki: «Biz ve atalarımız toprak olduğumuz vakit mi, muhakkak bizler elbette (kabirlerimizden) çıkarılmış olacak mıyız?»


    Ömer Öngüt : Kâfirler dediler ki: “Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten biz mi tekrar çıkarılacağız?”


    Şaban Piriş : İnkar edenler: -Biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra (mezarlarımızdan) mı çıkarılacağız? dediler.


    Suat Yıldırım : Bunun içindir ki kâfirler: "Sahi!" dediler, "Biz de babalarımız da ölüp toz toprak olduktan sonra, biz mi diriltilip kabirden çıkarılacağız?"


    Süleyman Ateş : İnkâr edenler dediler ki: "Biz de babalarımız da toprak olduktan sonra mı, biz mi (diriltilip) çıkarılacağız?"


    Tefhim-ul Kuran : Küfre sapanlar dedi ki: «Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı, gerçekten biz mi dirilip çıkartılacakmışız.»


    Ümit Şimşek : Kâfirler dediler ki: 'Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra tekrar kabirlerimizden çıkarılacak mıyız?


    Yaşar Nuri Öztürk : İnkârcılar dediler ki: "Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra, gerçekten biz bundan sonra ortaya mı çıkarılacağız?"
     


  13. لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِن قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ




    Lekad vuıdnâ hâzâ nahnu ve âbâunâ min kablu in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).




    1. lekad : andolsun

    2. vuıd-nâ : bize vaadolundu

    3. hâzâ : bu

    4. nahnu : biz

    5. ve âbâu-nâ : ve anne babalarımız

    6. min kablu : daha ِnceden

    7. in hâzâ : eğer bu

    8. illâ : ancak

    9. esâtîru : yazılan ؛eyler, efsaneler

    10. el evvelîne : evvelkiler






    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki bu, bize ve daha ِnce de babalarımıza vaadedilmi؛ti. Ancak bunlar (sadece) evvelkilerin (efsaneleridir).


    Diyanet İ؛leri : “Andolsun, bizler de bizden ِnce babalarımız da bununla tehdit edilmi؛tik. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.”


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Andolsun ki bu, bize de vaadedilmi؛tir, daha ِnce atalarımıza da vaadedilmi؛ti; fakat bu, gelip geçenlere âit bir masal ancak.


    Adem Uğur : Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha ِnce atalarımıza da yapılmı؛tır. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Ahmed Hulusi : "Andolsun ki biz de ِnceki atalarımız da bununla tehdit edildik! Bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil. "


    Ahmet Tekin : 'Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha ِnce atalarımıza da yapılmı؛tır. Bu kesinlikle ِncekilerin masallarıdır.'


    Ahmet Varol : Andolsun ki, bize de daha ِnce atalarımıza da bu vaad edildi. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Ali Bulaç : "Andolsun, bu (azab ve dirilme tehdidi), bize ve daha ِnce atalarımıza va'dolunmu؛tur. Bu, olsa olsa geçmi؛lerin uydurma masallarından ba؛kası değildir."


    Ali Fikri Yavuz : Yemin ederiz ki, bu dirilme i؛i hem bize, hem bizden ِnce atalarımıza da vaad olundu. Bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil...”


    Bekir Sadak : (67-6 Inkar edenler: «Biz ve babalarimiz toprak oldugumuzda mi, dogrusu bizler mi tekrar cikarilacagiz? Bununla biz de, daha once babalarimiz da, and olsun ki, tehdit edilmistik. Bu, oncekilerin masallarindan baska bir sey degildir» dediler.


    Celal Yıldırım : «And olsun ki, bu bize ve daha ِnce babalarımıza da sِylenegelen bir tehdittir; bu ancak eskilerin (uydurdukları) masallardır.»


    Diyanet İ؛leri (eski) : İnkar edenler: 'Biz ve babalarımız toprak olduğumuzda mı, doğrusu bizler mi tekrar çıkarılacağız? Bununla biz de, daha ِnce babalarımız da, and olsun ki, tehdit edilmi؛tik. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir' dediler.


    Diyanet Vakfi : Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha ِnce atalarımıza da yapılmı؛tır. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Edip Yüksel : 'Bize ve atalarımıza da daha ِnce aynı sِz verilmi؛ti. Bunlar geçmi؛lerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yemin ederiz ki bu bize de va'dolundu bundan evvel atalarımıza da, bu, eskilerin esatîrinden ba؛ka bir ؛ey değil


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Yemin ederiz ki, bu tehdit bize de bundan ِnce atalarımıza da yapıldı. Bu, eskilerin masallarından ba؛ka bir؛ey değildir.»


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : «And olsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha ِnce atalarımıza da yapılmı؛tır. Bu ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.»


    Fizilal-il Kuran : Bu tehdit gerek bize ve gerekse atalarımıza daha ِnce de yapılmı؛tı. Bu, eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.»


    Gültekin Onan : "Andolsun, bu (azab ve dirilme tehdidi) bize ve daha ِnce atalarımıza vaadolunmu؛tur. Bu, olsa olsa geçmi؛lerin uydurma masallarından ba؛kası değildir."


    Hasan Basri اantay : «Andolsunki (؛imdi) bu tehdîd bize (yapıldığı gibi) daha ِnce atalarımıza da yapılmı؛dır. Bu, evvelkilerin düzme yalanlarından ba؛ka (bir ؛ey) değildir».


    Hayrat Ne؛riyat : 'Yemîn olsun ki biz de, daha ِnce atalarımız da bununla (bu diriltilme ile) va'd olunduk; bu evvelkilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.'


    İbni Kesir : Andolsun ki; bununla biz ve daha ِnce babalarımız tehdid edilmi؛lerdi. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Muhammed Esed : "Gerçek ؛u ki, bu bize ve atalarımıza daha ِnce de vaad edilmi؛ti; eskilerin masallarından, efsanelerinden ba؛ka bir ؛ey değil bu!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, bu bize ve evvelce atalarımıza da vaad olunmu؛tur. Bu evvelkilerin efsanelerinden ba؛ka değildir.


    ضmer ضngüt : “Andolsun ki bu bize de daha ِnce atalarımıza da vaad olunmu؛tu. Bu, eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir. ”


    ھaban Piri؛ : Bize de; daha ِnceki atalarımıza da bu vaat edilmi؛ti. Ama bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir؛ey değildir.


    Suat Yıldırım : "Bize de, daha ِnce babalarımıza da bu dirilme, vâd edilip durdu. Bu, ِnceki insanların masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir!"


    Süleyman Ate؛ : "Bu tehdid, bize de; ِnceden atalarımıza da yapıldı. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir."


    Tefhim-ul Kuran : «Andolsun, bu (azab ve dirilme tehdidi), bize ve daha ِnce atalarımıza va'dolunmu؛tur. Bu, olsa olsa geçmi؛lerin uydurma masallarından ba؛kası değildir.»


    ـmit ھim؛ek : 'Bundan ِnce bize de, atalarımıza da bu vaad edilmi؛ti. Fakat bu eskilerin efsanelerinden ba؛ka bir؛ey değildir.'


    Ya؛ar Nuri ضztürk : "Yemin olsun, bununla ؛imdi biz, ِnceden de atalarımız tehdit edildi. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil."
     


  14. قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ




    Kul sîrû fîl ardı fenzurû keyfe kâne âkibetul mucrimîn(mucrimîne).




    1. kul : de

    2. sîrû : yürüyün, dolaşın

    3. fî el ardı : yeryüzünde

    4. fenzurû (fe unzurû) : böylece bakın

    5. keyfe : nasıl

    6. kâne : oldu

    7. âkibetu : akıbet, son

    8. el mucrimîne : suçlular, günahkârlar





    İmam İskender Ali Mihr : (Onlara) de ki: "Yeryüzünde dolaşın! Böylece bakın, mücrimlerin (suçluların) akıbeti (sonu) nasıl oldu?"


    Diyanet İşleri : De ki: “Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Gezin yeryüzünde de bakın, görün, ne olmuş mücrimlerin sonu.


    Adem Uğur : De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların âkıbeti nice oldu, görün!


    Ahmed Hulusi : De ki: "Arzda seyredin de, suçluların sonu nasıl oldu, bir bakın. "


    Ahmet Tekin : Onlara:
    'Yeryüzünde gezin de, İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların âkıbeti nasıl oldu, ibret nazarıyla bir bakın, inceleyin.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonları nasıl olmuş bir bakın!'


    Ali Bulaç : De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçlu günahkarların nasıl bir sona uğradıklarını görün"


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, Mekke halkına) de ki: “- Yeryüzünde gezip dolaşın da bakın, günahkârların akıbeti nasıl olmuş!...”


    Bekir Sadak : De ki: «Yeryuzunde gezin, suclularin sonunun nasil olduguna bir bakin.»


    Celal Yıldırım : De ki: Yeryüzünde bir gezin de o suçlu günahkârların sonunun ne olduğunu bir görün.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Yeryüzünde gezin, suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Yeryüzünde gezin de, günahkârların âkıbeti nice oldu, görün!


    Edip Yüksel : De ki, 'Yeryüzünü dolaşın da suçluların sonunun ne olduğuna bir bakın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki; hele, Arzda bir gezinin de bakın mücrimlerin akıbeti nasıl olmuş?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Hele yeryüzünde bir dolaşın da bakın suçluların sonu ne olmuş?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Hele bir yeryüzünde gezin de, günahkarların sonu nice oldu, bir bakın!»


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Yeryüzünü geziniz de ağır suçluların sonunun nice olduğunu görünüz.»


    Gültekin Onan : De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçlu günahkarların nasıl bir sona uğradıklarını görün."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Yerde gezin (dolaşın) da günahkârların sonu nice olmuşdur, görün».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da o günahkârların âkıbeti nasıl olmuş bakın!'


    İbni Kesir : De ki: Yeryüzünde gezinin de suçluların sonunun nasıl olduğunu görün.


    Muhammed Esed : De ki: "Yeryüzünde dolaşın da (böyle diyerek) günaha gömülüp gitmiş olanların sonunu görün!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Yeryüzünde yürüyünüz de bakınız ki, günahkârların akibeti nasıl olmuştur.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, günahkârların âkıbetinin nasıl olduğunu bir görün!”


    Şaban Piriş : -Yeryüzünde yürüyün ve bakın, günahkarların sonu nasıl olmuştur? de!


    Suat Yıldırım : De ki: "Hele dünyayı bir dolaşın da suçlu kâfirlerin âkıbetleri nasıl olmuş görün!"


    Süleyman Ateş : De ki: "Yeryüzünde yürüyün de suçluların sonunun nasıl olduğunu görün."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Yeryüzünde gezip dolaşın da, suçlu günahkârların nasıl bir sona uğradıklarını bir görün»


    Ümit Şimşek : De ki: Yeryüzünde gezin de görün, mücrimlerin sonu nice olmuş!


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Yeryüzünde dolaşın da bir bakın nice olmuştur günahkârların sonu!"
     


  15. وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُن فِي ضَيْقٍ مِّمَّا يَمْكُرُونَ




    Ve lâ tahzen aleyhim ve lâ tekun fî daykın mimmâ yemkurûn(yemkurûne).



    1. ve lâ tahzen : ve mahzun olma, üzülme

    2. aleyhim : onlara, onlar için

    3. ve lâ tekun : ve sen olma

    4. fî : içinde

    5. daykın : darlık, sıkıntı

    6. mimmâ (min mâ) : şeyden

    7. yemkurûne : hile yapıyorlar, tuzak kuruyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve artık onlara üzülme (onlar için mahzun olma)! Ve onların kurduğu tuzaklardan (onların yaptığı hilelerden) bir sıkıntı içinde olma!


    Diyanet İşleri : Onlardan yana üzülme. Kurdukları tuzaklardan ötürü de sıkıntıya düşme.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve üzülme onlar için ve daralma kurdukları düzenlerden.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Onların yüzünden tasalanma, kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü sıkıntı duyma.


    Ahmed Hulusi : Onlar üzerine mahzun olma. . . Kurmakta oldukları hilelerinden sıkıntı da duyma!


    Ahmet Tekin : Rasulüm, onlara üzülme. İslâm’ın yükselişini önleme, müslümanlarının ilerlemesinin önünü kesme planlarından, sinsice kurmaya devam ettikleri tuzaklardan, asılsız iddialardan dolayı telaşlanıp, kaygı duyma, sıkıntıya düşme.


    Ahmet Varol : Sen onlara karşı üzülme ve onların tuzak kurmalarından dolayı sıkıntıya düşme.


    Ali Bulaç : Sen, onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, inkârlarından ve yüz çevirmelerinden dolayı) onlara karşı mahzun olma ve yaptıkları hilelerden ötürü bir sıkıntıya düşme.


    Bekir Sadak : Onlara uzulme. Hilelerine karsi da sikilma.


    Celal Yıldırım : Ve artık (ey Peygamber! Bu inkâr ve inatlarından dolayı) onlara karşı (onlardan yana) üzüntü çekme ve plânladıkları hile ve düzenden de sıkıntıya kapılma.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara üzülme. Hilelerine karşı da sıkılma.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Onların yüzünden tasalanma, kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü sıkıntı duyma.


    Edip Yüksel : Onlara üzülme, planladıkları şeylerden ötürü de canını sıkma.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onlara karşı mahzun olma, yaptıkları mekirlerden bir darlığa da düşme


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlara karşı üzülme ve yaptıkları hileler yüzünden bir darlığa düşme!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Habibim!) Onlara karşı mahzun olma, kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü de sıkıntı duyma!


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, onlar için üzülme ve sana kurdukları tuzaklarda canını sıkmasın.


    Gültekin Onan : Sen, onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma.


    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) onlara karşı tasalanma. Kurmakda oldukları tuzaklardan dolayı da darlıkda olma.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık onlara karşı üzülme ve (size) tuzak kurmakta olduklarından dolayı sıkıntıda olma!


    İbni Kesir : Üzülme onlara. Düzenlerinden dolayı da sıkılma.


    Muhammed Esed : Fakat sen yine de onlar için kaygılanma; (Allah'ın mesajlarına karşı) ileri sürdükleri asılsız iddialardan ötürü de canını sıkma.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hilelerinden dolayı bir darlığa düşme.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Onların yüzünden tasalanma. Aleyhinde kurdukları tuzaklardan sıkıntı duyma.


    Şaban Piriş : Onlar için üzülme, kurdukları tuzaklardan da sıkıntıya düşme!


    Suat Yıldırım : Sen onlardan ötürü sakın üzülme ve onların kuracakları tuzaklardan dolayı asla tasalanma!


    Süleyman Ateş : (Ey Muhammed) onlar(ın sözlerin)e üzülme, tuzak kurmalarından da sıkılma.


    Tefhim-ul Kuran : Sen, onlara karşı hüzne kapılma ve onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntı içinde olma.


    Ümit Şimşek : Onlar için tasalanma; kurdukları tuzaklar yüzünden de için daralmasın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar yüzünden tasalanma. Kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü de sıkıntıya düşme.
     


  16. وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ




    Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).




    1. ve yekûlûne : ve derler, söylerler

    2. metâ : ne zaman

    3. hâzâ : bu

    4. el va'du : vaad, söz

    5. in kuntum : eğer siz iseniz

    6. sâdıkîne : sadıklar, doğru söyleyenler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve (onlar): "Eğer sadıklarsanız (doğru söyleyenlerseniz), bu vaad ne zaman?" derler.


    Diyanet İşleri : Onlar, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” diyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve derler ki: Bu vait, ne vakit yerine gelecek doğru söylüyorsanız.


    Adem Uğur : Onlar: Eğer doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım) bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? derler.


    Ahmed Hulusi : "Eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdidiniz ne zaman?" derler.


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Eğer iddianızda doğru iseniz, bu tehdit, nihaî yargı ne zaman gerçekleşecek?' diyorlar.


    Ahmet Varol : 'Eğer doğru söyleyenlerseniz bu vaad ne zamandır?' diyorlar.


    Ali Bulaç : Derler ki: "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu va'dolunan (azab) ne zaman?"


    Ali Fikri Yavuz : Bir de şöyle diyorlar: “- (Azabla bizi korkuttuğunuz) bu vaad ne zaman? Sözünüzde doğru kimselerseniz söyleyin.”


    Bekir Sadak : Onlar: «Eger dogru soyluyorsaniz, bildirin, bu sozunuz ne zaman yerine gelecektir?» derler.


    Celal Yıldırım : Derler ki, doğrulardan iseniz bu va'diniz (tehdidiniz) ne zaman ?


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar: 'Eğer doğru söylüyorsanız, bildirin, bu sözünüz ne zaman yerine gelecektir?' derler.


    Diyanet Vakfi : Onlar: Eğer doğru sözlü iseniz (söyleyin bakalım) bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? derler.


    Edip Yüksel : 'Doğru iseniz, bu söz ne zaman gerçekleşecek?' diyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de ne zaman bu va'd gerçek iseniz? diyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de: «Bu vaad ne zaman, eğer doğru söylüyorsanız?» diye soruyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de, «Eğer doğru söylüyorsanız bu vaad (ettiğiniz azab) hani, ne zaman?» derler.


    Fizilal-il Kuran : Eğer doğru söylüyorsanız bize yönelttiğiniz tehdit ne zaman gerçekleşecek? diyorlar.


    Gültekin Onan : Derler ki: "Eğer doğruyu söylüyor iseniz, bu vaadolunan (azab) ne zaman."


    Hasan Basri Çantay : Onlar: «Bu va'd (ve tehdîd) in (tahakkuku) ne zaman? Doğrucu kimselerseniz (söyleyin)» derler.


    Hayrat Neşriyat : 'Bir de eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, bu va'd (edilen azab) ne zaman?' diyorlar.


    İbni Kesir : Onlar: Doğru söylüyorsanız; bu sözünüzün ne zaman yerine geleceğini bildirin, derler.


    Muhammed Esed : Ve "Eğer doğru sözlü kimselerseniz, (söyleyin siz ey inananlar,) bu (ölümden sonra diriliş) vaadi ne zaman gerçekleşecek?" diye sordukları (zaman),


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve derler ki: «Bu vaad ne zamandır? Eğer siz doğru sözlü kimseler oldunuz iseniz (haber veriniz bakalım).»


    Ömer Öngüt : Onlar: “Eğer doğru sözlü iseniz bu vaad ne zaman gerçekleşecek?” derler.


    Şaban Piriş : -Eğer, doğru söylüyorsanız, bu vaat ne zaman? derler.


    Suat Yıldırım : "İddianızda doğru iseniz bu vaad ne zaman gerçekleşecek?" derler.


    Süleyman Ateş : "Doğru iseniz bu tehdid (ettiğiniz azâb) ne zaman (gelecek)?" diyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Derler ki: «Eğer doğruyu söyleyenler iseniz, bu va'dolunan (azab) ne zaman?»


    Ümit Şimşek : Diyorlar ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, vaad ettiğiniz bu şey ne zaman gelecek?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Eğer doğru sözlülerseniz, bu vaat ne zaman?" derler.
     


  17. قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم بَعْضُ الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ




    Kul asâ en yekûne radife lekum ba’dullezî testa’cilûn(testa’cilûne).




    1. kul : de

    2. asâ : belki

    3. en yekûne : olur, oluyor

    4. radife : tâbî oldu, peşine takıldı, arkasından geldi

    5. lekum : size

    6. ba'du : bir kısmı

    7. ellezî : ki o

    8. testa'cilûne : acele istiyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: "Belki de acele istediklerinizin bir kısmı sizi takip ediyordur (belki yakında size ulaşacaktır)."


    Diyanet İşleri : De ki: “Belki de acele gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı size çok yaklaşmıştır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Çarçabuk gelip çatmasını dilediğiniz o azâbın birazcığı neredeyse gelmek üzere size.


    Adem Uğur : De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Acele istediğinizin bir kısmı belki de sizin arkanıza takılmıştır!"


    Ahmet Tekin : Onlara:
    'Küstahça, çabucak gelmesini istediğiniz azâbın, cezanın bir kısmı, yakında dünyada başınıza gelecektir' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Belki de, çarçabuk gelmesini istediğiniz (azab)ın bir kısmı size ulaşmak üzeredir.'


    Ali Bulaç : De ki: "Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Çarçabuk gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı (yakında Bedir savaşında) size ulaşmak üzeredir.”


    Bekir Sadak : De ki: «Acele ettiginiz seyin bir kismi belki hemen basiniza gelir.


    Celal Yıldırım : De ki: O acele istediğiniz şeyin (azâbın) bir kısmı belki size yaklaşıp ensenize yapışmak üzeredir.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Acele ettiğiniz şeyin bir kısmı belki hemen başınıza gelir.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında başınıza gelecektir.


    Edip Yüksel : 'Belki, meydan okuyarak istediğiniz şeylerin bir kısmı size çatmıştır bile,' de.


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: «belki o ivdiğinizin bir kısmı ensenize binmiş bulunuyor»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Belki de çabuk gelmesini istediğiniz o azabın bir kısmı ensenize binmiş bulunuyor.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Çabucak gelmesini istediğiniz şeyin (azabın) bir kısmı herhalde yakında ensenize binecektir.»


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Bir an önce gerçekleşsin diye sabırsızlandığınız azabın bir bölümü belki de yanı başınızdadır.»


    Gültekin Onan : De ki: "Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Çabucak (gelmesini) istemekde olduğunuz (o azâb) ın bir kısmı ensenize binmek üzeredir».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Acele istiyor olduğunuz şeyin (azâbın) bir kısmı, belki size gelmek üzere olabilir!'


    İbni Kesir : De ki: Çabucak istemekte olduğunuzun bir kısmı ensenize inmek üzeredir.


    Muhammed Esed : de ki: "O çarçabuk gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı belki de peşinize düşmüştür bile..."


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «O acele istediğiniz şeyin bir kısmı belki de sizin ardınıza takılmış bulunmaktadır.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Çabukça gelmesini istediğiniz o şeyin (azabın) bir kısmı yakında başınıza gelecektir. ”


    Şaban Piriş : -Acele istediğiniz şeyin bir kısmının peşinizde olması ümit edilir, de!


    Suat Yıldırım : De ki: "Acele ile istediğiniz o azabın bir kısmı belki de ensenize binmek üzeredir."


    Süleyman Ateş : De ki: "Belki de acele ettiğiniz(azâb)ın bir kısmı ardınıza takılmıştır, bile."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Belki de acele etmekte olduğunuzun (azabın) bir kısmı size yetişmiştir bile.»


    Ümit Şimşek : Sen de ki: Çabuklaştırılmasını istediğiniz şeyin bir kısmı, belki de peşinize takılmıştır bile.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Acele isteyip durduğunuzun bir kısmı belki de arkanıza takılmıştır."
     


  18. وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَشْكُرُونَ




    Ve inne rabbeke le zû fadlın alen nâsi ve lâkinne ekserehum lâ yeşkurûn(yeşkurûne).




    1. ve : ve

    2. inne : muhakkak

    3. rabbe-ke : senin Rabbin

    4. le : elbette

    5. zû fadlın : fazl, lütuf sahibidir

    6. alâ : üzerine

    7. en nâsi : insanlar

    8. ve lâkinne : ve ama, lâkin, fakat

    9. eksere-hum : onların çoğu

    10. lâ yeşkurûne : şükretmiyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki senin Rabbin, insanlara karşı fazl (lütuf) sahibidir. Ve lâkin onların çoğu şükretmiyorlar.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz senin Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak onların çoğu şükretmezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki Rabbin, insanlara lütuf ve ihsân sâhibidir, fakat çoğu şükretmez.


    Adem Uğur : Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki senin Rabbin insanlara lütuf sahibidir. . . Fakat onların ekseriyeti şükretmezler.


    Ahmet Tekin : Senin Rabbin insanlara karşı lütufkârdır. Fakat onların çoğu lütfun kıymetini bilmezler, şükretmezler.


    Ahmet Varol : Şüphesiz senin Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Ancak onların çoğu şükretmiyorlar.


    Ali Bulaç : Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak ki, senin Rabbin insanlara karşı bir ihsan sahibidir. Fakat, onların çoğu şükretmezler.


    Bekir Sadak : Dogrusu Rabbin, insanlara karsi lutuf sahibidir. Fakat onlarin cogu sukretmezler.


    Celal Yıldırım : Ve şüphesiz ki Rabbın, insanlara karşı lütuf, iyilik ve ihsan sahibidir ; ne var ki onların çoğu şükretmezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Doğrusu Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.


    Diyanet Vakfi : Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.


    Edip Yüksel : Kuşkusuz Rabbin halka karşı Lütuf Sahibidir, fakat çokları şükretmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve her halde rabbın insanlara karşı mutlak bir fazıl sahıbidir ve lâkin onların ekserisi şükretmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Muhakkak Rabbin, insanlara karşı mutlak bir nimet sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler.


    Fizilal-il Kuran : Kuşku yok ki senin Rabb'in insanlara karşı lütufkârdır, ama onların çoğunluğu O'na şükretmezler.


    Gültekin Onan : Şüphesiz, senin rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir; ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Şüphesiz ki senin Rabbin insanlara karşı (mutlak) bir fazl (-u kerem) saahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki şübhesiz Rabbin, insanlara karşı elbette pek büyük bir lütuf sâhibidir; fakat onların çoğu şükretmezler.


    İbni Kesir : Muhakkak ki Rabbın; insanlara karşı lutuf sahibidir. Ama onların çoğu şükretmezler.


    Muhammed Esed : İmdi, gerçek şu ki, senin Rabbin insanlara karşı sınırsız lütuf sahibidir; ne var ki onlardan çoğu şükretmez.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, senin Rabbin nâsa karşı elbette kerem sahibidir. Fakat onların ekserisi şükretmezler.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz ki, Rabbin insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.


    Şaban Piriş : Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat, onların çoğu şükretmezler.


    Suat Yıldırım : Doğrusu senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf sahibidir. Fakat insanların çoğu O’na şükretmezler.


    Süleyman Ateş : Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lutuf sâhibidir, fakat çokları şükretmezler.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar.


    Ümit Şimşek : Doğrusu, Rabbin insanlar üzerinde pek büyük lütuf sahibidir; lâkin onların çoğu şükretmez.


    Yaşar Nuri Öztürk : Senin Rabbin, insanlara karşı gerçekten lütufkârdır; fakat çokları şükretmezler.
     


  19. وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ




    Ve inne rabbeke le ya’lemu mâ tukinnu sudûruhum ve mâ yu’linûn(yu’linûne).




    1. ve : ve

    2. inne : muhakkak

    3. rabbe-ke : senin Rabbin

    4. le : elbette, şüphesiz

    5. ya'lemu : bilir

    6. mâ tukinnu : gizli tutulan şeyler

    7. sudûru-hum : onların südurları, göğüsleri

    8. ve mâ yu'linûne : ve açıkladıkları şeyler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki senin Rabbin, şüphesiz onların göğüslerinde gizli olanı da açıkladıklarını da bilir.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz senin Rabbin, onların kalplerinin gizlediği şeyleri de, açığa çıkardıklarını da mutlaka bilir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki Rabbin, gönüllerinde gizlediklerini de bilir elbette, açığa vurduklarını da.


    Adem Uğur : Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki senin Rabbin onların içlerinde sakladığını da, açığa vurduklarını da bilir.


    Ahmet Tekin : Rabbin, elbette onların gönüllerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Ahmet Varol : Şüphesiz Rabbin onların gönüllerinin gizlediğini de açığa vurduklarını da kesin olarak bilmektedir.


    Ali Bulaç : Ve şüphesiz, senin Rabbin, sinelerinin gizli tuttuklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmektedir.


    Ali Fikri Yavuz : Şüphe yok ki, senin Rabbin, kalblerinin gizlediği kini ve açıkladıkları küfrü tamamen biliyor.


    Bekir Sadak : suphesiz Rabbin onlarin gonullerinin gizlediklerini de, aciga vurduklarini da bilir.


    Celal Yıldırım : Hem gerçekten Rabbın, onların göğüslerinde neleri gizlediklerini ve neleri açığa vurduklarını elbette bilir.


    Diyanet İşleri (eski) : Şüphesiz Rabbin onların gönüllerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Diyanet Vakfi : Rabbin elbette onların kalplerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Edip Yüksel : Ve Rabbin onların göğüslerinin gizlediğini de açığa vurduğunu da elbette bilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki sîneleri ne gizliyor ve ne i'lân ediyorlar rabbın her halde hepsini biliyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysaki, Rabbin onların sineleri ne gizliyor ve ne açıklıyorlarsa hepsini mutlaka biliyor.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Rabbin elbette onların sinelerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Fizilal-il Kuran : Kuşku yok ki, senin Rabb'in onların gerek içlerinde sakladıkları ve gerekse açığa vurdukları tüm duyguları bilir.


    Gültekin Onan : Ve şüphesiz, senin rabbin, sinelerinin gizli tuttuklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmekledir.


    Hasan Basri Çantay : Senin Rabbin, Onların sînelerinin saklamakda olduklarını da, açıklayageldiklerini de muhakkak biliyor.


    Hayrat Neşriyat : Ve muhakkak ki Rabbin, onların sîneleri neyi gizliyor ve neyi açıklıyorsa elbette bilir.


    İbni Kesir : Şüphesiz ki Rabbın; onların göğüslerinin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Muhammed Esed : Ve yine senin Rabbin onların kalplerinin gizlediği şeyleri de, açığa vurduğu şeyleri de bütünüyle bilmektedir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, senin Rabbin onların sinelerinin neyi sakladığını ve neyi ilan ettiklerini elbette bilir.


    Ömer Öngüt : Doğrusu Rabbin onların sinelerinin gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.


    Şaban Piriş : Rabbin, onların içlerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da elbette bilir.


    Suat Yıldırım : Rabbin, onların gerek sinelerinin sakladığı, gerek açığa vurdukları her şeyi tamamen bilmektedir.


    Süleyman Ateş : Ve Rabbin elbette onların göğüslerinin gizlediğini de, açığa vurduklarını da bilir.


    Tefhim-ul Kuran : Ve şüphesiz, senin Rabbin, onların sinelerinin gizli tutmakta olduklarını da, açığa vurduklarını da kesin olarak bilmektedir

    .
    Ümit Şimşek : Rabbin onların gönüllerinde saklı olanı da bilir, açığa vurduklarını da.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve senin Rabbin, onların göğüslerinin sakladığını da açığa vurduğunu da çok iyi bilir.
     


  20. وَمَا مِنْ غَائِبَةٍ فِي السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ




    Ve mâ min gâibetin fîs semâi vel ardı illâ fî kitâbin mubîn(mubînin).




    1. ve : ve

    2. mâ : şey, ne

    3. min gâibetin : gaybten, gizli olandan

    4. fî es semâi : semada, gökte

    5. ve el ardı : ve yeryüzünde

    6. illâ : ancak, den başka

    7. fî : içinde

    8. kitâbin : kitap

    9. mubînin : apaçık, beyan edilmiş, açıklanmış






    İmam İskender Ali Mihr : Ve gökte ve yeryüzünde gaib (gizli) ne varsa Kitab-ı Mübîn (Levh-i Mahfuz)'de vardır.


    Diyanet İşleri : Gökte ve yerde gâib (gizli) hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) olmasın.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gökte ve yeryüzünde hiçbir gizli şey yoktur ki apaçık kitapta tespît edilmemiş olsun.


    Adem Uğur : Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (levhi mahfuzda) bulunmasın.


    Ahmed Hulusi : Semâda ve arzda, hiçbir gayb yoktur ki mubiyn kitapta (kâinat kitabında - varlıkta apaçık ortada) olmasın! (Gayb oluşu algılayana GÖREdir! Allâh dilerse istediğine, gayb hükmünden çıkartır. )


    Ahmet Tekin : Gökte ve yerde göze görünmeyen saklı-gizli hiçbir şey yoktur ki, doğruları, hakkı ortaya koyan, kâinatın kayıt sicilinde, kanunlar ve ilkeler kitabında bilgi işlem merkezinde Levh-i Mahfuz’da yazılı olmasın.


    Ahmet Varol : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.


    Ali Bulaç : Gökte ve yerde gizli olan hiç bir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.


    Ali Fikri Yavuz : Yerde ve gökte gizli hiç bir sır yoktur ki, açık bir kitabda (Levh-i Mahfuz’da) olmasın.


    Bekir Sadak : Gokte ve yerde, gorulmeyen her sey suphesiz Kitabi mubindedir.


    Celal Yıldırım : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki o açık ve açıklayıcı kitapta (yazılı) olmasın.


    Diyanet İşleri (eski) : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.


    Diyanet Vakfi : Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın.


    Edip Yüksel : Göklerde ve yerde gizli olan her şey, istisnasız apaçık bir kitaptadır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Yerde, Gökte hiç bir gâib yoktur ki açık bir kitabda olmasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gökte ve yerde açık bir kitapta bulunmayan hiçbir gizli şey yoktur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Lehv- i mahfuzda) bulunmasın.


    Fizilal-il Kuran : Göklerdeki ve yeryüzündeki bütün bilinmezler, tüm sırlar mutlaka apaçık kitapta yer alır.


    Gültekin Onan : Gökte ve yerde gizli olan hiç bir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.


    Hasan Basri Çantay : Yerde ve gökde (en gizli) hiçbir gaaib müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitabdadır.


    Hayrat Neşriyat : Çünki gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitabda (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın!


    İbni Kesir : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitabta olmasın.


    Muhammed Esed : göklerde ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki (O'nun yarattığı alem için koyduğu) yasalar ve ilkeler örgüsünde yeri olmasın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve gökte ve yerde bir gaib (bir gizlenmiş şey) yoktur ki, illâ apaçık bir kitapta (yazılmış)dır.


    Ömer Öngüt : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta (Levh-i mahfuz'da) bulunmasın.


    Şaban Piriş : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.


    Suat Yıldırım : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta yer almasın.


    Süleyman Ateş : Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitapta olmasın.


    Tefhim-ul Kuran : Gökte ve yerde gizli olan hiç bir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.


    Ümit Şimşek : Göklerde ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta yazılı olmasın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yerde ve gökte hiçbir gayb yoktur ki, açıklayıcı bir Kitap'ta olmasın.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş