Kuran-ı Kerim NEML Suresi Türkçe Meali açıklaması, Kurani Kerim NEML suresi türkce açiklamalı melali

goktepeli26 11 Haz 2013



  1. طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُّبِينٍ


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    Tâ sîn, tilke âyâtul kur’âni ve kitâbin mubîn(mubînin).





    1. tâ sîn : tâ sîn

    2. tilke : bu, bunlar

    3. âyâtu : âyetler

    4. el kur'âni : Kur'ân-ı Kerim

    5. ve kitâbin : ve kitap

    6. mubînin : apaçık





    İmam İskender Ali Mihr : Tâ, Sîn. Bunlar, apaçık bir Kitap olan Kur'ân'ın Âyetleri'dir.


    Diyanet İşleri : Tâ-Sîn. Bunlar Kur’an’ın, apaçık bir kitabın âyetleridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Tâ sîn, bunlardır Kur'ân'ın, gerçekle bâtılı açıklayan kitabın âyetleri.


    Adem Uğur : Tâ. Sîn. Bunlar Kur'an'ın, (gerçekleri) açıklayan Kitab'ın âyetleridir.


    Ahmed Hulusi : Ta, Siin. . . İşte bunlar Kurân'ın (hakikat ve Sünnetullah BİLGİsinin) ve Kitab-ı Mubiyn'in (apaçık ortada olan Evrenin {KİTAP} sistem ve düzeninin) işaretleridir.


    Ahmet Tekin : Tâ. Sîn. Bunlar, Allah, insan, kâinat ilişkilerini ve ilâhî düzeni açıklayan Kur ân’ın ve açık seçik mükemmel, kutsal kitabın âyetleridir.


    Ahmet Varol : Ta. Sin. Bunlar Kur'an'ın ve apaçık Kitab'ın ayetleridir.


    Ali Bulaç : Ta, sin. Bunlar Kur'an'ın ve apaçık olan kitabın ayetleridir.


    Ali Fikri Yavuz : Tâ, Sîn. Şu sûre, Kur’an’ın ve helâl ile haramı açıklayan kitabın âyetleridir.


    Bekir Sadak : Ta, Sin, Bunlar Kuran'in, Kitabi mubinin ayetleridir.


    Celal Yıldırım : Tâ-Sîn. Bu, Kur'ân'ın ve (hakkı, doğruyu) açıklayan kitabın âyetleridir.


    Diyanet İşleri (eski) : Ta, Sin, Bunlar Kuran'ın, Kitab-ı Mübin'in ayetleridir.


    Diyanet Vakfi : Tâ. Sîn. Bunlar Kur'an'ın, apaçık bir Kitab'ın âyetleridir.


    Edip Yüksel : TT.S. Bu (harfler) Kuran'ın, apaçık bir kitabın mucizeleridir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ta, Sin, bunlar sana Kur'anın ve mübîn bir kitabın âyetleri


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ta, Sin. Bunlar sana Kuran'ın ve apaçık bir kitabın ayetleridir,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Tâ, Sîn. Bunlar sana, Kur'ân'ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir.


    Fizilal-il Kuran : Ta sin, bunlar Kur'an'ın, açık anlamlı kitabın ayetleridir.


    Gültekin Onan : Ta, sin. Bunlar Kuran'ın ve apaçık olan kitabın ayetleridir.


    Hasan Basri Çantay : Taa, Sîn. Bunlar Kur'ânın, (hak ile baatılı) apaçık gösteren bir kitabın âyetleridir.


    Hayrat Neşriyat : Tâ, Sîn. Bunlar Kur’ân’ın ve (hak ile bâtılı) apaçık beyân eden bir Kitâb’ın âyetleridir.


    İbni Kesir : Ta, Sin. Bunlar; Kur'an'ın ve apaçık kitabın ayetleridir


    Muhammed Esed : Ta-Sin. Bunlar Kuran'ın, özünde açık olan ve gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan ilahi kitabın mesajlarıdır:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Tâ, Sin. Bu sana Kur'an'ın ve pek açıkça beyan eden bir kitabın âyetleridir.


    Ömer Öngüt : Tâ. Sîn. Bunlar Kur'an'ın ve apaçık Kitab'ın âyetleridir.


    Şaban Piriş : Tâ Sîn. Bunlar, Kur’an’ın va apaçık kitabın ayetleridir.


    Suat Yıldırım : Tâ sîn. Şunlar Kur’ân’ın ve gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir.


    Süleyman Ateş : Tâ sin. Şunlar Kur'ân'ın ve apaçık bir Kitabın âyetleridir.


    Tefhim-ul Kuran : Tâ,sîn. Bunlar, Kur'an'ın ve apaçık olan Kitabın ayetleridir.


    Ümit Şimşek : Tâ sîn. Bunlar Kur'ân'ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Tâ, Sîn. İşte bunlar Kur'an'ın ve açık seçik beyanda bulunan Kitap'ın ayetleridir.



    [​IMG][​IMG]


    [​IMG]
     


  2. هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ




    Huden ve bu؛râ lil mu’minîn(mu’minîne).




    1. huden : hidayete erdirici

    2. ve bu؛râ : ve müjdeleyici

    3. li el mu'minîne : mü'minler için, mü'minleri






    İmam İskender Ali Mihr : Mü'minler için hidayete erdirici ve müjdeleyicidir.


    Diyanet İ؛leri : (2-3) Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Doğru yolu gِsterir ve müjdedir inananlara.


    Adem Uğur : İman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.


    Ahmed Hulusi : İman edenler için hakikate erdirici ve müjde olarak!


    Ahmet Tekin : Kur’ân mü’minler için bir hidayet rehberi ve müjdedir.


    Ahmet Varol : Mü'minler için bir hidayet ve müjdedir.

    Ali Bulaç : Mü'minler için bir hidayet ve bir müjdedir.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar, müminlere birer hidayet, (sapıklıktan kurtulu؛) ve (cenneti) müjdedir.


    Bekir Sadak : (2-3) Bunlar, namaz kilan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan muminlere dogruluk rehberi ve mujdedir.


    Celal Yıldırım : Mü'minler için doğru yol ve müjdedir.


    Diyanet İ؛leri (eski) : (2-3) Bunlar, namaz kılan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan müminlere doğruluk rehberi ve müjdedir.


    Diyanet Vakfi : (2-3) Namazı kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.


    Edip Yüksel : İnananlar için bir kılavuz ve müjdedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : birer hidayet ve müjde olmak üzere o mü'minlere


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : birer hidayet ve müjde olmak üzere o mü'minlere


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : İman eden müminler için hidayet rehberi ve müjdeci olmak üzere.


    Fizilal-il Kuran : Bu ayetler mü'minler için doğru yol kılavuzu ve müjde içeriklidirler.


    Gültekin Onan : İnançlılar için bir hidayet ve bir müjdedir.


    Hasan Basri اantay : Mü'minler için birer hidâyet ve müjdedir (onlar).


    Hayrat Ne؛riyat : Mü’minler için bir hidâyet ve bir müjdedir.


    İbni Kesir : Mü'minlere doğruluk rehberi ve müjdedir.


    Muhammed Esed : O kitap ki, inananlar için bir yol gِsterici ve bir müjdedir;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Mü'minler için bir hidâyettir ve bir müjdedir.


    ضmer ضngüt : Müminler için hidayet rehberi ve müjdedir.


    ھaban Piri؛ : Müminler için rehber ve müjdedir.


    Suat Yıldırım : Müminler için hidayet, rehber ve müjdedir.


    Süleyman Ate؛ : İnananlara yol gِsterici ve müjdedir.


    Tefhim-ul Kuran : Mü'minler için bir hidayet ve bir müjdedir.


    ـmit ھim؛ek : Mü'minler için bir hidayet ve müjdedir.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Müminlere bir kılavuz ve mu؛tudur o.
     


  3. الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ




    Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu’tûnez zekâte ve hum bil âhıreti hum yûkınûn(yûkınûne).




    1. ellezîne : ki onlar

    2. yukîmûne : ikame ederler

    3. es salâte : namaz

    4. ve yu'tûne : ve verirler

    5. ez zekâte : zekât

    6. ve hum : ve onlar

    7. bi el âhıreti : ahirete

    8. hum yûkınûne : onlar yakîn (sahibi) olarak inanırlar






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve onlar ki, onlar ahirete yakîn (sahibi) olarak inanırlar.


    Diyanet İşleri : (2-3) Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O inananlara ki namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirler ve onlardır âhirete adamakıllı inananlar.


    Adem Uğur : Onlar ki, namazı kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.


    Ahmed Hulusi : Onlar ki, salâtı (Allâh'a yöneliş ile mi'râcı yaşama) ikame ederler ve arınıp saflaşmak için varlıklarından verirler; işte onlar ölümsüz geleceklerine kesin yakîn elde etmişlerdir.


    Ahmet Tekin : Mü’minler, namazı adâbına riâyet ederek, aksatmadan âşikâre kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, özellikle âhiretin varlığını delilleriyle, gerekçeleriyle bilerek kesinlikle inananlardır.


    Ahmet Varol : Onlar namazı kılarlar, zekatı verirler ve onlar ahirete kesin inanırlar.


    Ali Bulaç : Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler.


    Ali Fikri Yavuz : O müminler ki, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler; âhireti ancak bunlar hakkıyla tasdik ederler.


    Bekir Sadak : (2-3) Bunlar, namaz kilan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan muminlere dogruluk rehberi ve mujdedir.


    Celal Yıldırım : O mü'minler ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Âhiret'e kesinlikle inanırlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (2-3) Bunlar, namaz kılan, zekat veren ve ahirete de kesin olarak inanan müminlere doğruluk rehberi ve müjdedir.


    Diyanet Vakfi : (2-3) Namazı kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak iman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.


    Edip Yüksel : Onlar ki namazı gözetirler, zekatı verirler ve ahiret konusunda da kuşkuları yoktur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ki namazı dürüst kılarlar ve zekâtı verirler, Âhırette de onlar yakîn edinirler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ki namazı dürüst kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.


    Fizilal-il Kuran : Onlar namaz kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete kesinlikle inanırlar.


    Gültekin Onan : Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler.


    Hasan Basri Çantay : (öyle mü'minler) ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Onlar âhirete kat'î kanaat edinenlerin de ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : (O mü’minler) o kimselerdir ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar âhirete gerçekten kat'î olarak inanırlar.


    İbni Kesir : Onlar ki; namazı kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de yakınen inanırlar.


    Muhammed Esed : o inananlar ki, salatta devamlı ve duyarlıdırlar, arınmak için verirler ve ahirete de yürekten inanırlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Öyle (mü'min) kimseler ki namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de (evet onlar) kat'i surette inanırlar.


    Ömer Öngüt : Onlar ki namazı kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete kesin olarak inanırlar.


    Şaban Piriş : Onlar, namazı kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.


    Suat Yıldırım : O müminler ki namazı hakkıyla ifa eder, zekâtı verir ve âhirete kesin olarak iman ederler.


    Süleyman Ateş : Onlar ki namazı kılarlar, zekâtı verirler ve âhirete de kesin olarak inanırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve onlar, ahirete kesin bilgiyle iman edenlerdir.


    Ümit Şimşek : O mü'minler ki, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Onlar âhirete de kesin şekilde inanmışlardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : O müminler ki, namazı kılar, zekâtı verirler. Ve âhirete tam bir biçimde inananlar da onlardır.
     


  4. إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ




    İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhireti zeyyennâ lehum a’mâlehum fe hum ya’mehûn(ya’mehûne).



    1. inne ellezîne : muhakkak ki onlar

    2. lâ yu'minûne : mü'min olmazlar, inanmazlar

    3. bi el âhireti : ahirete (Allah'a ruhun ula؛masına)

    4. zeyyennâ : süsledik

    5. lehum : onlar için, onlara

    6. a'mâle-hum : onların amelleri, amelleri

    7. fe : bِylece

    8. hum : onlar

    9. ya'mehûne : (؛a؛kın bir halde) bocalarlar






    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki ahirete (ruhun Allah'a ula؛ması) inanmayanlara, onların amellerini süsledik. Bِylece onlar, (؛a؛kın bir halde) bocalarlar.


    Diyanet İ؛leri : ھüphesiz, ahiret hayatına inanmayanların i؛lerini biz kendilerine güzel gِstermi؛izdir de o yüzden bocalayıp dururlar.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : آhirete inanmayanların i؛ledikleri i؛leri bezedik de artık onlar, ؛a؛kın bir halde kalakaldılar.


    Adem Uğur : ھüphesiz biz, ahirete inanmayanların i؛lerini kendilerine süslü gِsterdik; o yüzden bocalar dururlar.


    Ahmed Hulusi : ضlümsüz gelecek ya؛amlarına iman etmeyenlere gelince; onların yaptıkları i؛leri kendilerine süsleyip (keyifli) gِsterdik; artık onlar (hakikate) kِr ve ؛a؛kın, (ortalıkta) bocalar dururlar!


    Ahmet Tekin : آhirete, ebedî yurda inanmayanlara biz, amellerini süsleyip güzel gِsterdik. Onlar ilerisini gِremezler, bocalayıp dururlar.


    Ahmet Varol : ھüphesiz ahirete inanmayanların yaptıklarını kendilerine süslemi؛izdir. Bu yüzden onlar kِrü kِrüne bocalarlar.


    Ali Bulaç : Ahirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yaptıklarını süslemi؛iz, bِylece onlar, 'kِrlük içinde ؛a؛kınca dola؛ırlar'.


    Ali Fikri Yavuz : Ahirete inanmıyanların âmellerini, kendilerine süslü gِstermi؛iz de, onlar hakkı gِremiyorlar.


    Bekir Sadak : Ahirete inanmayanlarin yaptiklari isleri kendilerine guzel gostermisizdir; bu yuzden koru korune bocalarlar.


    Celal Yıldırım : آhiret'e inanmayanlara ise amellerini süsleyip çekici kıldık da o sebeple onlar (inkâr ve azgınlıkları içinde) bocalayıp dururlar.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Ahirete inanmayanların yaptıkları i؛leri kendilerine güzel gِstermi؛izdir; bu yüzden kِrü kِrüne bocalarlar.


    Diyanet Vakfi : ھüphesiz biz, ahirete inanmayanların i؛lerini kendilerine süslü gِsterdik; o yüzden bocalar dururlar.


    Edip Yüksel : Ahirete inanmıyanların ise yaptıklarını kendilerine süslü gِstermi؛izdir, bocalayıp dururlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : اünkü آhırete inanmıyanların yaptıklarını kendilerine müzeyyen gِstermi؛izdir de onlar ilerisini gِrmezler, kalbleri kِrelmi؛tir


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Ahirete inanmayanların yaptıklarını kendilerine süslü gِstermi؛izdir de onlar ilerisini gِremezler, kalpleri kِrelmi؛tir.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : ھüphesiz biz, ahirete inanmayanların i؛lerini kendilerine süslü gِsterdik de onlar ilerisini gِremezler, kalpleri kِrelmi؛tir.


    Fizilal-il Kuran : ahirete inanmayanlara gelince onlara yaptıkları kِtü i؛leri güzel gِsteririz de sapıklıkları içinde bilinçsizce debelenirler.


    Gültekin Onan : Ahirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yaptıklarını süslemi؛iz, bِylece onlar, 'kِrlük içinde ؛a؛kınca dola؛ırlar'.


    Hasan Basri اantay : Biz, âhirete inanmayanların (kِtü) amel (ve hareket) lerini kendileri için süslemi؛izdir de (kalbleri kِr olarak) ؛a؛ırıb kalmakdadırlar.


    Hayrat Ne؛riyat : ھübhesiz ki âhirete inanmayanların (kِtü) amellerini kendilerine süslü gِsterdik; bu yüzden onlar bocalayıp dururlar.


    İbni Kesir : Ahirete inanmayanlara gelince; muhakkak ki onlara, yaptıklarını güzel gِstermi؛izdir. Bu yüzden ؛a؛ırıp kalmaktadırlar.


    Muhammed Esed : Ahirete inanmayanlara gelince, onlara yapıp ettiklerini güzel gِstermi؛izdir; bu yüzden, kِrcesine bocalayıp durmaktadırlar.


    ضmer Nasuhi Bilmen : ھüphe yok o kimseler, ki ahirete inanmazlar, onlar için yaptıklarını süslemi؛izdir. Artık onlar mütehayyirane bir halde bulunurlar.


    ضmer ضngüt : Hiç ؛üphesiz ki biz ahirete inanmayanların yaptıkları i؛leri kendilerine süslü gِsterdik. O yüzden bocalar dururlar.


    ھaban Piri؛ : Ahirete inanmayanlar ise, biz onlara amellerini süsledik de onlar bocalayıp dururlar.


    Suat Yıldırım : Biz âhirete iman etmeyenlere yaptıkları i؛leri süsledik, o yüzden onlar kِrelmi؛ bir vaziyette bocalar dururlar.


    Süleyman Ate؛ : آhirete inanmayanların i؛lerini kendilerine süslemi؛izdir, onlar kِrü kِrüne bocalarlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ahirete inanmayanlara gelince; biz onlara kendi yapmakta olduklarını süsleyivermi؛iz; bِylece onlar, 'kِrlük içinde ؛a؛kınca dola؛maktadırlar.'


    ـmit ھim؛ek : آhirete inanmayanlara ise, Biz yaptıklarını ho؛ gِsterdik; onun için bِyle bocalayıp dururlar.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : ھu bir gerçek ki, âhirete inanmayanların amellerini biz, kendileri için süsleyip püsledik. Bu yüzden onlar kalpleri kِrelmi؛ olarak ؛a؛kınlık içinde bocalar dururlar.
     


  5. أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْآخِرَةِ هُمُ الْأَخْسَرُونَ




    Ulâikellezîne lehum sûul azâbi ve hum fîl âhıreti humul ahserûn(ahserûne).




    1. ulâike : işte onlar

    2. ellezîne : onlar

    3. lehum : onlar için vardır

    4. sûu el azâbi : azabın kötüsü

    5. ve hum : ve onlar

    6. fî el âhıreti : ahirette

    7. hum : onlar

    8. el ahserûne : en çok hüsrana uğrayanlar





    İmam İskender Ali Mihr : İşte onlar ki, onlar için azabın kötüsü vardır. Ve onlar ki, onlar ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.


    Diyanet İşleri : Onlar, azabın en kötüsü kendilerine has olan kimselerdir. Onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, o kişilerdir ki onlarındır kötü azap ve onlardır âhirette en fazla ziyan edenlerin ta kendileri.


    Adem Uğur : İşte bunlar, azabı en ağır olanlardır; ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır.


    Ahmed Hulusi : İşte bunlar var ya, azabın kötüsü onlaradır! Gelecekteki yaşamda da en çok hüsrana uğrayacak olanlar onlardır!


    Ahmet Tekin : İşte bunlar, öldürülerek, esir edilerek dünyada en ağır cezaya çarptırılanlardır. Âhirette, ebedî yurtta da en çok ziyana uğrayacak olan onlardır.


    Ahmet Varol : İşte azabın en kötüsü onlaradır ve onlar ahirette de en büyük kayba uğrayanlardır.


    Ali Bulaç : İşte onlar; en kötü azab onlarındır ve ahirette de en büyük kayba uğrayanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Bunlar o kimselerdir ki, kendilerine azabın kötüsü vardır; ve âhirette de onlar, en ziyade hüsrana uğrayanlardır.


    Bekir Sadak : Kotu azap iste bunlaradir. Ahirette en cok kayba ugrayacaklar da bunlardir.


    Celal Yıldırım : İşte bunlar öyle kimselerdir ki, kendilerine azâbın kötüsü vardır ve bunlar Âhiret'te de ziyana uğrayanların kendileridir.


    Diyanet İşleri (eski) : Kötü azap işte bunlaradır. Ahirette en çok kayba uğrayacaklar da bunlardır.


    Diyanet Vakfi : İşte bunlar, azabı en ağır olanlardır; ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır.


    Edip Yüksel : Onlar en kötü cezayı haketmişlerdir ve ahirette de en çok kayba uğrayanlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : bunlar o kimselerdir ki kendilerine azâbın kötüsü vardır ve bunlardır ki Âhırette en çok husrana düşenlerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar, o kimselerdir ki kendilerine azabın kötüsü vardır, ahirette en çok ziyana uğrayanlar da onlardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte bunlar, kendileri için oldukça ağır bir azab bulunan kimselerdir, ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır.


    Fizilal-il Kuran : Onlar azapların en kötüsüne çarpılacaklardır ve yine onlar ahirette en ağır zarara uğrayanlar olacaklardır.


    Gültekin Onan : İşte onlar; en kötü azab onlarındır ve ahirette de en büyük kayba uğrayanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Onlar öyle kimselerdir ki kötü azâb (işte) onlara mahsusdur. Onlar âhiretde de en çok hüsrana uğrayanların ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : İşte bunlar öyle kimselerdir ki, azâbın en kötüsü onlarındır. Ve onlar âhirette gerçekten en ziyâde hüsrâna uğrayacak olanlardır.


    İbni Kesir : Bunlar öyle kimselerdir ki; kötü azap onlarındır. Ve onlar; ahirette de en çok hüsrana uğrayanların kendileridir.


    Muhammed Esed : Azabın en kötüsüne uğrayacak olanlar işte böyleleridir; ahirette en büyük kayba uğrayacak olanlar da böyleleri..!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar öyle kimselerdir ki, azabın en kötüsü onlar içindir ve onlar ki, ahirette en ziyâde hüsrâna düşenler onlardır.


    Ömer Öngüt : En kötü azap işte bunlaradır. Ahirette en çok kayba uğrayacaklar da bunlardır.


    Şaban Piriş : İşte onlar! En kötü azap onlar içindir. Ahirette en büyük hüsrana uğrayacak olanlar, onlardır.


    Suat Yıldırım : Onlara çetin bir azap vardır, âhirette ise en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.


    Süleyman Ateş : Onlar, öyle kimselerdir ki, en kötü azâb kendilerinindir. Ve onlar âhirette de en çok ziyana uğrayanlardır.


    Tefhim-ul Kuran : İşte onlar; en kötü azab onlarındır ve onlar ahirette de en büyük kayba uğrayanlardır.


    Ümit Şimşek : Onlar için azabın kötüsü vardır; âhirette de onlar en ziyade hüsrana uğrayacak olanlardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte bunlardır kendilerine azabın korkuncu öngörülen. Âhirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır.
     


  6. وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ




    Ve inneke le tulekkal kur’âne minledun hakîmin alîm(alîmin).




    1. ve inne-ke : ve muhakkak ki sen, ve muhakkak ki sana

    2. le : mutlaka

    3. tulekka : ilka ediliyor, ulaştırılıyor

    4. el kur'âne : Kur'ân

    5. min ledun : katından, gizli ilminden

    6. hakîmin : hakîm olan, hüküm ve hikmet sahibi olan

    7. alîmin : alîm olan, en iyi bilen





    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki, (Bu) Kur'ân, sana mutlaka Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ve Alîm Olan'ın katından (gizli ilminden) ilka ediliyor (ulaştırılıyor).


    Diyanet İşleri : Şüphesiz bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki sen, Kur'ân'ı, hüküm ve hikmet sâhibinin, her şeyi bilenin katından almadasın.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Şüphesiz ki bu Kur'an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir.


    Ahmed Hulusi : Sen (şuurunla) kesinlikle Kurân'a, Hakiym ve Aliym'in ledünnünden (hakikatindeki Esmâ mertebesinden) nail olunuyorsun.


    Ahmet Tekin : Rasulüm, sen, kesinkes, hikmet ve hükümranlık sahibi, her şeyi bilen Allah nezdinden gelen Kur’ân’a kavuşturuluyorsun.


    Ahmet Varol : Şüphesiz Kur'an sana hakim ve alim olanın katından iletilmektedir.


    Ali Bulaç : Hiç şüphesiz, bu Kur'an, sana, hüküm ve hikmet sahibi olan, (ve her şeyi gerçeğiyle) bilen (Allah'ın) katından ilka edilmektedir.


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak ki bu Kur’an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından veriliyor.


    Bekir Sadak : suphesiz, Kuran'i, Hakim ve Alim olan Allah katindan almaktasin.


    Celal Yıldırım : Şüphesiz ki sen (Ey Muhammed !) Kur'ân'ı O yegâne hikmet sahibi (her şeyi) bilenden alıyorsun.


    Diyanet İşleri (eski) : Şüphesiz, Kuran'ı, Hakim ve Alim olan Allah katından almaktasın.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Şüphesiz ki bu Kur'an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir.


    Edip Yüksel : Kuşkusuz sen bu Kuran'ı, Bilge ve Bilen birisinden almaktasın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve emin ol ki sen bu Kur'ana ılmine nihayet olmıyan bir hakîmin ledünnünden irdiriliyorsun


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve gerçekten sen bu Kur'an'a bilgisinin nihayeti olmayan bir hikmet sahibi tarafından erdiriliyorsun.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Resulüm!) Şüphesiz ki bu Kur'ân, sana hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmektedir.


    Fizilal-il Kuran : Bu Kur'an sana, her işi yerinde olan ve her şeyi bilen Allah katından indirilmektedir.


    Gültekin Onan : Hiç şüphesiz, bu Kuran, sana, hüküm ve hikmet sahibi olan, (ve her şeyi gerçeğiyle) bilen (Tanrı'nın) katından ilka edilmektedir."


    Hasan Basri Çantay : Şübhesiz ki (bu) Kur'an sana (her şey'i) hakkıyle bilen, yegâne hüküm ve hikmet saahibi (Allah) tarafından veriliyor.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Hem hiç şübhesiz ki bu Kur’ân, Hakîm (her işi hikmetli olan), Alîm(herşeyi bilen Allah) tarafından sana ulaştırılıyor.


    İbni Kesir : Muhakkak ki sen; Kur'an'ı Alim ve Hakim katından almaktasın.


    Muhammed Esed : Fakat (sana gelince, ey inanan kişi,) sen bu Kuran'ı her şeyin aslını bilen (ve dolayısıyla) her konuda doğru hüküm ve hikmetle edip eyleyen (Allah) katından almaktasın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muhakkak ki Kur'an, bir hakîm, alîm (olan Allah Teâlâ) tarafından sana ulaştırılmaktadır.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Sana bu Kur'an hikmet sahibi, her şeyi bilen Allah katından verilmektedir.


    Şaban Piriş : Şüphesiz sen, Hakim ve Alim olanın katından Kur’an’ı almaktasın!


    Suat Yıldırım : Fakat sana gelince, ey Resulüm! Hiç şüphe yok ki Kur’ân sana; her işi hikmet dolu olan, her şeyi mükemmel olarak bilen Allah tarafından verilmektedir.


    Süleyman Ateş : (Ey Muhammed) Sana bu Kur'ân, hüküm ve hikmet sâhibi, (herşeyi) bilen (Allâh) katından verilmektedir.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç şüphesiz, bu Kur'an, sana, hüküm ve hikmet sahibi olan, (ve her şeyi gerçeğiyle) bilen (Allah'ın) katından ilka edilmektedir.


    Ümit Şimşek : Hiç kuşku yok ki, Kur'ân, herşeyi sonsuz hikmetiyle yapan ve herşeyi hakkıyla bilen Allah tarafından sana ulaştırılmaktadır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Emin ol ki, sen bu Kur'an'a Hakîm ve Alîm bir kudret tarafından muhatap kılınıyorsun.
     


  7. إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُم بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ




    İz kâle mûsâ li ehlihî innî ânestu nârâ(nâren), se âtîkum minhâ bi haberin ev âtîkum bi ؛ihâbin kabesin leallekum tastalûn(tastalûne).




    1. iz : olduًu zaman

    2. kâle : dedi

    3. mûsâ : Musa

    4. li ehlihî : ehline, ailesine

    5. innî : muhakkak ben, gerçekten ben

    6. ânestu : farkettim (gِrdüm)

    7. nâren : bir ate‏

    8. se âtî-kum : size getireceًim

    9. min-hâ : ondan

    10. bi haberin : bir haberi

    11. ev : veya

    12. âtî-kum : size getireceًim

    13. bi ‏ihâbin : kor halinde

    14. kabesin : ate‏

    15. lealle-kum : bِylece siz

    16. tastalûne : ‎s‎n‎rs‎n‎z






    فmam فskender Ali Mihr : Musa (A.S), ehline (ailesine): "Gerçekten ben bir ate‏ farkettim. Size ondan bir haber veya bir (parça) kor halinde ate‏ getireceًim, bِylece siz ‎s‎nas‎n‎z diye." demi‏ti.


    Diyanet ف‏leri : Hani Mûsâ, ailesine, “Ben bir ate‏ gِrdüm, ondan size bir haber, yahut ‎s‎nas‎n‎z diye bir kor ate‏ getireceًim” demi‏ti.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : An o zaman‎, hani Mûsâ, e‏ine demi‏ti: Gerçekten de ben bir ate‏ gِrüyorum, ya gider, size bir haber getiririm oradan, yahut bir kor getiririm de ‎s‎n‎rs‎n‎z.


    Adem Uًur : Hani Musa, ailesine ‏ِyle demi‏ti: Gerçekten ben bir ate‏ gِrdüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceًim, yahut bir ate‏ parças‎ getireceًim, umar‎m ki ‎s‎n‎rs‎n‎z!


    Ahmed Hulusi : Hani Musa kendi ehline: "Ben bir ate‏ alg‎lad‎m. . . Ya ate‏le ilgili bir haber getiririm yahut bir kor ate‏ getiririm belki ‎s‎n‎rs‎n‎z" dedi.


    Ahmet Tekin : Hani Mûsâ ailesine:
    'Gِzüme, dostluk par‎lt‎s‎ saçan, yüreًimi ‎s‎tan bir ate‏ ili‏ti. Gidip size ordan bir haber, yahut alevli bir eًsi-kِz getireyim. Ocak tüttürmenize vesile olur, ‎s‎n‎rs‎n‎z.' demi‏ti.


    Ahmet Varol : Hani Musa ailesine: 'Ben bir ate‏ gِrdüm. Oradan size bir haber veya bir ate‏ koru getireceًim. Olur ki ‎s‎n‎rs‎n‎z' demi‏ti.


    Ali Bulaç : Hani Musa ailesine: "قüphesiz ben bir ate‏ gِrdüm" demi‏ti. "Size ondan ya bir haber veya ‎s‎nman‎z için bir kor ate‏ getireceًim."


    Ali Fikri Yavuz : Bir vakit Mûsa, (sefere ç‎k‎p yolunu ‏a‏‎rd‎ً‎ zaman beraberinde bulunan) ehline ‏ِyle demi‏ti: “- Ben cidden bir ate‏ gِrdüm; size ondan (ate‏in yan‎nda bulunanlardan yol hakk‎nda) ya bir haber getireceًim yahut parlak bir ate‏ koru getireceًim. Olur ki, ate‏ yakar ‎s‎n‎rs‎n‎z.”


    Bekir Sadak : Musa, ailesine: «Ben bir ates gordum; size oradan ya bir haber getirecegim, yahut isinasiniz diye tutusmus bir odun getirecegim» demisti.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Hani bir vakit Musâ kendi ailesine, «doًrusu benim bir ate‏e gِzüm ili‏ti; size ondan ya bir haber getireceًim, ya da ‎s‎nas‎n‎z diye bir kor getireceًim» demi‏ti.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Musa, ailesine: 'Ben bir ate‏ gِrdüm; size oradan ya bir haber getireceًim, yahut ‎s‎nas‎n‎z diye tutu‏mu‏ bir odun getireceًim' demi‏ti.


    Diyanet Vakfi : Hani Musa, ailesine ‏ِyle demi‏ti: Gerçekten ben bir ate‏ gِrdüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceًim, yahut bir ate‏ parças‎ getireceًim, umar‎m ki ‎s‎n‎rs‎n‎z!


    Edip Yüksel : Hani Musa ailesine ‏ِyle demi‏ti: 'Ben bir ate‏ gِrdüm, size ondan bir haber getireyim, yahut size bir me‏ale getireyim de ‎s‎nas‎n‎z.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hani bir vak‎t Musâ, ehline demi‏ti; ben cidden bir ate‏ hissettim, ondan size bir haber getireceًim, yâhud bir yal‎n ‏u'le al‎p geleceًim, gerek ki bir ocak yakar ‎s‎n‎rs‎n‎z


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Hani bir vakit Musa ailesine: «Gerçekten bir ate‏(in varl‎ً‎n‎) hissettim. Ya ondan size bir haber getireceًim, yahut bir yal‎n ‏ule al‎p geleceًim, gerek ki, bir ocak yakar ‎s‎n‎rs‎n‎z.»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Hani Musa, ailesine ‏ِyle demi‏ti: «Gerçekten ben bir ate‏ gِrdüm, (gidip) size oradan bir haber getireceًim yahut bir kor ate‏ getireyim, umar‎m ki ‎s‎n‎rs‎n‎z.»


    Fizilal-il Kuran : Hani Musa ailesine: «Ben uzaklarda bir ate‏ gِrdüm gideyim de oradan size ya bir haber getiririm ya da bir kor parças‎ al‎p gelirim de ‎s‎n‎rs‎n‎z» dedi.


    Gültekin Onan : Hani Musa ehline (ailesine): "قüphesiz ben bir ate‏ gِrdüm" demi‏ti. "Size ondan ya bir haber veya ‎s‎nman‎z için bir kor ate‏ getireceًim."


    Hasan Basri اantay : Hani Musa, aailesine: «Ben gerçek bir ate‏, gِrdüm. Size ondan ya bir haber getireyim, yahud size parlak bir ate‏ koru getireyim. Tâki ‎s‎nas‎n‎z» demi‏di.


    Hayrat Ne‏riyat : Hani Mûsâ (Medyen’den M‎s‎r’a dِnerken) âilesine: 'Ben hakikaten bir ate‏ gِrdüm. Ondan size (yol hakk‎nda) bir haber getireceًim; yâhut ‎s‎nas‎n‎z diye size tutu‏mu‏ bir kor getireceًim' demi‏ti.


    فbni Kesir : Hani Musa, ailesine demi‏ti ki: Ben bir ate‏ gِrdüm. Size oradan; ya bir haber getireceًim, yahut da ‎s‎nas‎n‎z diye yanan bir ate‏ koru getireceًim.


    Muhammed Esed : Hani, (اِlde yolunu kaybeden) Musa ailesine: "(Uzakta) bir ate‏ gِrüyorum; size oradan (tutacaً‎m‎z yol hakk‎nda) belki bir haber getiririm, yahut ‎s‎nman‎z için biraz kِzlenmi‏ odun getiririm" demi‏ti.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Hani Mûsa, ailesine demi‏ti ki: «Ben muhakkak bir ate‏ gِrdüm, ondan size bir haber getireceًim veyahut size bir parlak ate‏ koru getiririm. Belki ‎s‎n‎rs‎n‎z.»


    ضmer ضngüt : Hani Musa âilesine ‏ِyle demi‏ti: “Ben bir ate‏ gِrdüm. Size oradan ya bir haber getireceًim, yahut da bir ate‏ koru getireceًim. Umar‎m ki ‎s‎n‎rs‎n‎z. ”


    قaban Piri‏ : Hani Musa, ailesine: -Ben bir ate‏ gِrdüm, oradan size bir haber getireceًim veya ‎s‎nabileceًimiz bir parça ate‏ getiririm, demi‏ti.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Nitekim Resullerden olan Mûsâ da çِlde geceleyin yol al‎rken ailesine: "Durun!" demi‏ti, "uzakta bir ate‏ gِrdüm, oraya gideyim belki oradan yol hakk‎nda bir bilgi al‎r, yahut hiç deًilse bir ate‏ koru getirir de ‎s‎nman‎z‎ saًlar‎m."


    Süleyman Ate‏ : Mûsâ, âilesine: "Ben bir ate‏ gِrdüm (gidip) size ondan bir haber getireyim, yâhut size bir ate‏ koru getireyim de ‎s‎nas‎n‎z." demi‏ti.


    Tefhim-ul Kuran : Hani Musa ailesine: «قüphesiz ben bir ate‏ gِrdüm» demi‏ti. «Size ondan ya bir haber getireceًim veya ‎s‎nman‎z için bir kor ate‏ getireceًim.»


    ـmit قim‏ek : Hani Musa ailesine 'Ben bir ate‏ gِrdüm,' demi‏ti. 'Size oradan ya bir haber, ya da ‎s‎nman‎z için bir kor getiririm.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hat‎rla o zaman‎; Mûsa, ailesine ‏ِyle demi‏ti: "Ben bir ate‏ fark ettim. Ondan size bir haber getireceًim, yahut parlak bir kor getireceًim ki ate‏ yak‎p ‎s‎nabilesiniz."
     


  8. فَلَمَّا جَاءهَا نُودِيَ أَن بُورِكَ مَن فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ




    Fe lemmâ câehâ nûdiye en bûrike men fîn nâri ve men havlehâ, ve subhânallâhi rabbil âlemîn(âlemîne).




    1. fe : artık, böylece

    2. lemmâ : olduğu zaman

    3. câe-hâ : oraya geldi

    4. nûdiye : nida edildi, seslenildi

    5. en bûrike : mübarek kılındı

    6. men : kimse(ler)

    7. fî en nâri : ateşin içinde, yanında

    8. ve : ve

    9. men : kimse(ler)

    10. havle-hâ : onun etrafında

    11. ve subhâne allâhi : ve Allah

    12. rabbi el âlemîne : âlemlerin Rabbi







    İmam İskender Ali Mihr : Böylece oraya gittiği zaman ona nida edildi: "Ateşin (nur'un) içinde (yanında) ve etrafında bulunanlar mübarek kılındı. Ve âlemlerin Rabbi Allah Sübhan'dır (herşeyden münezzeh)."


    Diyanet İşleri : (Mûsâ) Ateşe varınca ona şöyle seslenildi: “Ateşin başındaki de çevresindekiler de kutlu olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden uzaktır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Oraya gelince nidâ edildi: Ateşteki melekler de gerçekten kutlanmıştır, çevresindeki Mûsâ da ve münezzehtir noksan sıfatlardan âlemlerin Rabbi Allah.


    Adem Uğur : Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!


    Ahmed Hulusi : (Musa) ona (ateşe) geldiğinde: "O ateşin içindeki de, onun çevresinde olan da mübarek kılınmıştır! Subhan Allâh âlemlerin Rabbidir!" diye hitap algıladı.


    Ahmet Tekin : Mûsâ oraya geldiğinde:
    'Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindeki kimseler berekete nail olmuşlardır. Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi olan Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.' diye seslenildi.


    Ahmet Varol : Oraya geldiğinde kendisine şöyle seslenildi: 'Ateşin yanında bulunan ve çevresinde olanlar kutlu kılınmışlardır. Alemlerin Rabbi olan Allah pek yücedir.


    Ali Bulaç : Oraya gittiğinde, kendisine seslenildi: "Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Vakta ki, o ateşe vardı, şöyle nida olundu: “- Ateş yerinde olan Mûsa’ya ve etrafında bulunan meleklere bereket verildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah (bütün noksanlıklardan ve ihtiyaçtan) münezzehtir.


    Bekir Sadak : Oraya geldiginde, kendisine soyle nida olunmustu: «Atesin yaninda olan ve cevresinde bulunanlar mubarek kilinmistir. Alemlerin Rabbi olan Allah munezzehtir»


    Celal Yıldırım : Ne vakit ki o ateşe vardı, kendisine (şöyle) seslenildi: «Ateşin önündeki kimse ve çevresindekiler mubarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbı Allah (her türlü noksanlıktan, eş ve ortaktan) paktır,
    yücedir, münezzehtir.


    Diyanet İşleri (eski) : Oraya geldiğinde, kendisine şöyle nida olunmuştu: 'Ateşin yanında olan ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah münezzehtir'


    Diyanet Vakfi : Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!


    Edip Yüksel : Oraya varınca kendisine, 'Ateşin içinde bulunan da, çevresinde olan da kutludur,' diye seslenildi. Evrenlerin Rabbi olan ALLAH çok yücedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken vaktâ ki ona vardı şöyle nidâ olundu: haberin olsun mubarek kılınmıştır bu ateşteki kimse ve bunun havalisindekiler ve sübhandır o âlemlerin rabbı Allah


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ona vardığında şöyle seslenildi: «Haberin olsun, bu ateşteki kimse ve bunun çevresindekiler mübarek kılınmıştır; münezzehtir o alemlerin Rabbi Allah.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Oraya geldiğinde şöyle seslenilmişti: «Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!»


    Fizilal-il Kuran : Musa, ateş gördüğü yere geldiğinde şöyle bir ses duydu: Gerek ateşin yanındakiler ve gerekse çevresinde bulunanlar kutsanmıştır. Tüm varlıkların Rabb'ı olan Allah her türlü noksanlıklardan münezzehtir.


    Gültekin Onan : Oraya gittiğinde, kendisine seslenildi: "Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. Alemlerin rabbi olan Tanrı yücedir.


    Hasan Basri Çantay : Vaktâkî oraya gitdi, kendisine (şöyle) nida olundu: «Ateş (mahallin) de bulunana da, çevresinde olan kimselere de muhakkak (feyz ve) bereket verildi. Aalemlerin Rabbi olan Allah münezzehdir».


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet oraya gelince (kendisine) şöyle seslenildi: 'Ateş (sandığın bu nûrun için)de olan (sen) ve (o nûrun) etrâfında bulunanlar (melâikeler) mübârek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ise (her kusurdan) münezzehtir.'


    İbni Kesir : Oraya geldiği vakit, kendisine şöyle seslenildi: Ateşin yanında olan ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Alemlerin Rabbı olan Allah, münezzehtir.


    Muhammed Esed : Fakat oraya varınca, o'na şöyle seslenildi: "Bu ateşin (erişme alanı) içinde olan herkes ve çevresindeki herkes kutlu kılınmıştır! Sınırsız kudretiyle yüceler yücesidir Allah, alemlerin Rabbi!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki oraya vardı, kendisine nidâ olundu ki: «Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ münezzehtir.»


    Ömer Öngüt : Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: “Ateşin yanında olan (sen de), çevresinde bulunanlar da mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. ”


    Şaban Piriş : Oraya geldiğinde: -Ateşin içinde ve etrafında bulunanlar mübarek kılındı. Alemlerin Rabbi eksiklikten uzaktır diye seslenildi.


    Suat Yıldırım : Oraya varır varmaz birden şöyle nida edildi. "Ateş mahallinde ve çevresinde bulunan kimselere feyiz ve bereket verildi. Alemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir, bütün noksanlardan münezzehtir."


    Süleyman Ateş : Oraya gelince (kendisine) seslenildi: "Ateşin içinde bulunan da, çevresinde olan da mübârek kılındı. Âlemlerin Rabbi Allâh, eksikliklerden münezzehtir."


    Tefhim-ul Kuran : Oraya gittiğinde, kendisine seslenildi: «Ateş (yerin)de olanlar da, çevresinde bulunanlar da kutlu kılınmıştır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir.


    Ümit Şimşek : Oraya geldiğinde nidâ olundu: 'Bu ateş mahallinde ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ise her türlü kusurdan münezzehtir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa ateşe vardığında şöyle çağrıldı. "Ateşteki kimse de ateşin çevresindekiler de kutsal ve bereketli kılınmıştır. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, bütün eksiklik ve iğretiliklerden arınmıştır."
     


  9. يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ




    Yâ mûsâ innehû enallâhul azîzul hakîm(hakîmu).




    1. yâ : ey

    2. mûsâ : Musa

    3. inne-hû : muhakkak ki o

    4. enallâhu (ene allâhu) : ben Allah'ım

    5. el azîzu : azîz, yüce

    6. el hakîmu : hakîm, hüküm ve hikmet sahibi olan






    İmam İskender Ali Mihr : Ey Musa! Muhakkak ki Ben, Azîz (yüce), Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) olan Allah'ım.


    Diyanet İşleri : “Ey Mûsâ! Gerçek şu ki, ben mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey Mûsâ, gerçek olan şey şu ki: Benim üstün olan, hüküm ve hikmet sâhibi Allah.


    Adem Uğur : Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'ım!


    Ahmed Hulusi : "Yâ Musa! Kesinlikle Ben O Allâh'ım Aziyz, Hakiym olan!"


    Ahmet Tekin : 'Ya Mûsâ, gerçekte o nida eden benim. Kudretli, hikmet sahibi ve hükümran olan Allah’ım.'


    Ahmet Varol : Ey Musa! Şüphesiz ben güçlü ve hikmet sahibi olan Allah'ım.


    Ali Bulaç : "Ey Musa, gerçekten Ben, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."


    Ali Fikri Yavuz : Ey Mûsa! Her şeye gâlib ve hikmet sahibi olan Allah benim.


    Bekir Sadak : «Ey Musa! Gercek su ki, Ben, guclu ve Hakim olan Allah'im»


    Celal Yıldırım : Ya Musâ ! Şüphen olmasın ki Ben, O çok üstün hikmet sahibi olan Allah'ım.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ey Musa! Gerçek şu ki, Ben, güçlü ve hakim olan Allah'ım'


    Diyanet Vakfi : Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'ım!


    Edip Yüksel : 'Musa, bu Benim, Ben Üstün ve Bilge olan ALLAH'ım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya Musâ! hakıkat bu: benim o azîz, hakîm Allah


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey Musa! gerçek şu; Benim o daima üstün ve hikmet sahibi olan Allah!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'ım!»


    Fizilal-il Kuran : Ya Musa, kesin olarak bil ki, ben üstün iradeli ve her işi yerinde olan Allah'ım.


    Gültekin Onan : "Ey Musa, gerçekten ben, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olan Tanrı'yım."


    Hasan Basri Çantay : «Ey Musa, hakıykat şudur ki mutlak gaalib olan, yegâne hüküm ve hikmet saahibi olan Allah ben im».


    Hayrat Neşriyat : 'Ey Mûsâ! Hakikat şu ki, ben Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen), Hakîm (her işi hikmetli) olan Allah’ım!'


    İbni Kesir : Ey Musa; gerçek şu ki, Ben Hakim ve Aziz olan Allah'ım.


    Muhammed Esed : (Ve Allah Musa'ya:) "Ey Musa!" (dedi,) "Her zaman doğru hüküm ve hikmetle edip eyleyen O yüceler yücesi Allah Benim!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ey Mûsa! Şüphe yok ki, o (nidâ eden) Ben azîz, hakîm olan Allah'ım.»


    Ömer Öngüt : “Ey Musa! Gerçek şu ki ben Azîz ve Hakîm olan Allah'ım!”


    Şaban Piriş : -Ey Musa, Ben Aziz ve Hakim olan Allah’ım!


    Suat Yıldırım : "Dinle Mûsâ! Ben, her şeye kadir, mutlak galip, her işi hikmetle dolu olan gerçek İlahım.


    Süleyman Ateş : "Ey Mûsâ, gerçek şu ki ben, güçlü, hüküm ve hikmet sâhibi olan Allâh'ım!"


    Tefhim-ul Kuran : «Ey Musa, gerçekten ben, güçlü ve üstün, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım.»


    Ümit Şimşek : 'Ey Musa! Ben kudreti herşeye üstün olan, hikmeti herşeyi kuşatan Allah'ım.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ey Mûsa! Kuşkun olmasın ki ben, Allah'ım; Azîz olan, Hakîm olanım..."
     


  10. وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ




    Ve elkı asâk(asâke), fe lemmâ reâhâ tehtezzu ke ennehâ cânnun vellâ mudbiren ve lem yuakkıb, yâ mûsâ lâ tehaf innî lâ yehâfu ledeyyel murselûn(murselûne).




    1. ve elk‎ : ve at

    2. asâ-ke : senin asan

    3. fe : bِylece, bunun üzerine, o zaman

    4. lemmâ : olduًu zaman, olunca

    5. reâ-hâ : onu gِrdü

    6. tehtezzu : hareket ediyor

    7. ke : gibi

    8. enne-hâ : onun olduًunu

    9. cânnun : y‎lan

    10. vellâ : geri dِndü, kaçt‎

    11. mudbiren : arkas‎na dِnen

    12. ve lem yuakk‎b : ve arkas‎na bakmad‎

    13. yâ mûsâ : ey Musa

    14. lâ tehaf : korkma

    15. innî : muhakkak ben

    16. lâ yehâfu : korkmaz

    17. ledeyye : benim yan‎mda, benim kat‎mda, huzurumda







    فmam فskender Ali Mihr : "Ve asan‎ at!" Bunun üzerine (asas‎n‎ at‎nca) onun y‎lan gibi hareket ettiًini gِrünce, arkas‎na bakmadan geri dِnüp kaçt‎. "Ya Musa! Korkma, muhakkak ki Ben(im), Benim yan‎mda (huzurumda) resûller korkmazlar."


    Diyanet ف‏leri : “Deًneًini at.” (Mûsâ deًneًini att‎.) Onu y‎lanm‎‏ gibi hareket eder gِrünce, dِnüp ard‎na bakmadan kaçt‎. (Allah, ‏ِyle dedi): “Ey Mûsâ, korkma! Benim kat‎mda peygamberler korkmazlar.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve at sopan‎. Mûsâ, sopay‎ t‎pk‎ bir y‎lan gibi k‎vran‎yor gِrünce arkas‎n‎ dِnüp kaçm‎‏t‎ ve geriye de dِnmemi‏ti. Ey Mûsâ dendi, korkma, ‏üphe yok, ben ِyle bir mâbûdum ki korkmazlar benim kat‎mda peygamberler.


    Adem Uًur : Asân‎ at! Musa (asây‎ at‎p) onu y‎lan gibi deprenir gِrünce dِnüp arkas‎na bakmadan kaçt‎. (Kendisine dedik ki): Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.


    Ahmed Hulusi : "Asan‎ at!". . . (Musa) asas‎n‎n, sanki çevik bir y‎lan gibi hareket ettiًini gِrünce, geri dِnüp kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. . . "Yâ Musa, korkma! Muhakkak ki benim kat‎mda Rasûller korkmaz!"


    Ahmet Tekin : 'Asân‎ elinden yere at!' denildi. Mûsâ asây‎ yere at‎p, onun y‎lan gibi k‎vr‎ld‎ً‎n‎ gِrünce, dِndü, arkas‎na bakmadan kaçt‎.
    'Ey Mûsâ, korkma, ben var‎m. ضzgürce sorumluluklar‎n‎ yerine getirmek üzere gِrevlendirilen peygamberler benim huzurumda korkmazlar.' buyuruldu.


    Ahmet Varol : Asan‎ at.' Onun çevik bir y‎lan gibi hareket ettiًini gِrünce arkas‎n‎ dِnüp kaçt‎ ve arkaya bakmad‎. 'Ey Musa! Korkma! اünkü benim yan‎mda peygamberler korkmaz.


    Ali Bulaç : "Asan‎ b‎rak;" (B‎rakt‎ ve) onun çevik bir y‎lan gibi hareket etttiًini gِrünce, geriye doًru kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. "Ey Musa, korkma; ‏üphesiz Ben(im); Benim yan‎mda gِnderilen (elçiler) korkmaz."


    Ali Fikri Yavuz : Asân‎ b‎rak! (b‎rak‎nca) onu, çevik bir y‎lan gibi hareket ediyor halde gِrdüًü zaman, dِnüp kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. Ey Mûsa! Korkma; benim izzet huzurumda, peygamber olanlar korkmaz.


    Bekir Sadak : (10-12) «egnegini at!» Musa, degneginin yilan gibi hareketler yaptigini gorunce, arkasina bakmadan donup kacti. «Ey Musa! Korkma; Benim katimda peygamberler korkmaz; yalniz haksizlik eden bunun disindadir. Kotu hali iyilige ceviren kimse bilsin ki Ben suphesiz bagslarim, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ciksin. Gercekten onlar yoldan cikmis bir millettir.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Asâ'n‎ yere at‎ver.» Derken onu çok k‎vrak bir y‎lan gibi hareket eder gِrünce dِnüp kaçt‎, arkas‎na bakmad‎. «Ya Musâ ! Korkma ; çünkü gerçekten benim yan‎mda peygamberler korkmazlar.»


    Diyanet ف‏leri (eski) : (10-12) 'Deًneًini at!' Musa, deًneًinin y‎lan gibi hareketler yapt‎ً‎n‎ gِrünce, arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎. 'Ey Musa! Korkma; Benim kat‎mda peygamberler korkmaz; yaln‎z haks‎zl‎k eden bunun d‎‏‎ndad‎r. Kِtü hali iyiliًe çeviren kimse bilsin ki Ben ‏üphesiz baً‎‏lar‎m, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gِnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ç‎ks‎n. Gerçekten onlar yoldan ç‎km‎‏ bir millettir.'


    Diyanet Vakfi : Asân‎ at! Musa (asây‎ at‎p) onu y‎lan gibi deprenir gِrünce dِnüp arkas‎na bakmadan kaçt‎. (Kendisine dedik ki): Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.


    Edip Yüksel : 'Deًneًini at.' Onu küçük bir y‎lan gibi titre‏tiًini gِrünce, arkas‎na dِnüp bakmadan kaçt‎. 'Musa, korkma; elçiler huzurumda korkmazlar.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ve b‎rak asan‎, derken onu çevik bir y‎lan gibi ihtizaz ediyor gِrüverince dِnüb geri kaçt‎ ve arkas‎ndan bakmad‎, ya Musâ, korkma, zira benim korkmaz yan‎mda Resul olanlar


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ve b‎rak asan‎!» Derken onu çevik bir y‎lan gibi çalkan‎p k‎vran‎r gِrünce, dِnüp kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. «Ey Musa, korkma; çünkü peygamberler benim huzurumda korkmaz.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «Asân‎ at!» (Asây‎ at‎p) onu y‎lan gibi deprenir gِrünce dِnüp arkas‎na bakmadan kaçt‎. (Dedik ki): «Ey Musa korkma! اünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.»


    Fizilal-il Kuran : «Elindeki deًneًi yere at!» Musa yere dü‏en deًneًin y‎lan gibi k‎vr‎l‎p yürüdüًünü gِrünce geriye dِndü ve arkas‎na bakmadan kaçmaya ba‏lad‎. Bu s‎rada ‏ِyle bir ses duydu «Ya Musa korkma! اünkü Peygamberler benim huzurumdayken korkuya kap‎lmazlar.»


    Gültekin Onan : "Asan‎ b‎rak." (B‎rakt‎ ve) onun çevik bir y‎lan gibi hareket etttiًini gِrünce, geriye doًru kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. "Ey Musa, korkma; ‏üphesiz ben(im); benim yan‎mda gِnderilen (elçiler) korkmaz."


    Hasan Basri اantay : «Asaan‎ b‎rak». (Muusâ asaas‎n‎ b‎rak‎b da) onu çevik bir y‎lan gibi hareket eder gِrünce arkas‎na dِnüb kaçd‎ ve geri dِnmedi. «Ey Muusâ, korkma. اünkü ben (var‎m). Benim yan‎mda peygamber (hiçbir ‏eyden) korkmaz (lar)».


    Hayrat Ne‏riyat : 'Asân‎ (yere) b‎rak!' (Mûsâ asâs‎n‎ b‎rakt‎ da) birden onu y‎lan gibi hareket eder bir hâlde gِrünce, arkas‎n‎ dِnen bir kimse olarak kaçt‎ ve geri dِnmedi. (Kendisine buyuruldu ki:) 'Ey Mûsâ! Korkma; çünki ben (o kimseyim) ki, benim huzûrumda peygamberler korkmaz!'


    فbni Kesir : Deًneًini at. Onun y‎lan gibi hareketler yapt‎ً‎n‎ gِrünce, arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎ ve geri dِnmedi. Ey Musa; korkma. Benim kat‎mda muhakkak ki peygamberler korkmazlar.


    Muhammed Esed : "قimdi asan‎ yere b‎rak!" Fakat (Musa) asas‎n‎n y‎lan gibi h‎zla hareket ettiًini gِrünce (korkuyla) arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎. "Ey Musa, korkma!" (dedi, Allah,) "اünkü, Benim Kat‎mda mesaj ta‏‎y‎c‎lar için korku yok!


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Ve asan‎ b‎rak.» Vaktâ ki onu sanki küçük bir y‎lanm‎‏ gibi çalkalan‎r gِrdü. Geriye dِnerek kaçt‎ ve gerisine dِnmedi. (Buyuruldu ki:) «Ey Mûsa! Korkma. قüphe yok ki Ben (Ma'bûd-‎ Kerîm'im ki) Benim huzurumda peygamberler korkmaz.»


    ضmer ضngüt : “Asan‎ at!” Musa onun bir y‎lan gibi deprendiًini gِrünce dِnüp kaçt‎. “Yâ Musa! Korkma! اünkü benim huzurumda peygamberler korkmazlar. ”


    قaban Piri‏ : Deًneًini at! Sanki onun bir y‎lan gibi hareket ettiًini gِrünce, arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎. -Ey Musa, korkma! Benim yan‎mda peygamberler korkmaz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : "قimdi asân‎ yere b‎rak!" B‎rak‎p da onun çevikçe hareket eden bir y‎lana dِnü‏tüًünü gِrünce derhal kaçt‎, bir kere olsun, dِnüp arkas‎na bile bakmad‎. "Korkma, Mûsâ! اünkü Benim huzurumda resuller korkmazlar." buyurdu.


    Süleyman Ate‏ : "Asân‎ at!" (Mûsâ att‎ً‎) asâs‎n‎n küçük bir y‎lan gibi titre‏tiًini gِrünce (korkudan) arkaya dِn(üp kaç)d‎, geri dِn(üp bak)mad‎ (bile). "Ey Mûsâ korkma, çünkü ben (evet), benim huzûrumda elçiler korkmaz(lar)."


    Tefhim-ul Kuran : «Asan‎ b‎rak;» (B‎rakt‎ ve) onun çevik bir y‎lan gibi hareket etmekte olduًunu gِrünce, geriye doًru kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. «Ey Musa, korkma; ‏üphesiz ben(im) ; Benim yan‎mda peygamberler korkmaz.»


    ـmit قim‏ek : 'قimdi asân‎ at.' Onu çevik bir y‎lan gibi hareket eder gِrünce arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎. 'Ey Musa, korkma. Benim huzurumda peygamberler korkmazlar.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Asan‎ b‎rak!" Bunun üzerine Mûsa, asay‎ çevik bir y‎lan gibi titreyip k‎vr‎l‎r gِrünce gerisin geri kaçt‎ ve arkas‎na bakmad‎. "Korkma ey Mûsa, benim. Benim huzurumda, elçi olarak gِnderilenler korkmaz."
     


  11. إِلَّا مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ




    İllâ men zaleme summe beddele husnen ba’de sûin fe innî gafûrun rahîm(rahîmun).



    1. illâ : hariç

    2. men : kim

    3. zaleme : zulmetti

    4. summe : sonra

    5. beddele : çevirdi, deًi‏tirdi

    6. husnen : iyilik

    7. ba'de : sonra

    8. sûin : kِtülük

    9. fe innî : o zaman muhakkak ben

    10. gafûrun : gafûr, maًfiret eden

    11. rahîmun : rahîm olan, rahîm esmas‎yla tecelli eden





    فmam فskender Ali Mihr : Ancak zulmedenler hariç. Ama kim kِtülüًü i‏ledikten sonra iyiliًe (mür‏idine tâbî olup günahlar‎n‎ sevaba) çevirirse, o zaman muhakkak ki Ben, Gafûr'um (maًfiret eden, günahlar‎ sevaba çeviren) Rahîm'im (Rahîm esmas‎yla tecelli eden).


    Diyanet ف‏leri : “Ancak kim zulmeder de sonra (yapt‎ً‎) kِtülüًün yerine iyilik yaparsa bilsin ki ‏üphesiz ben çok baً‎‏lay‎c‎y‎m, çok merhamet edenim.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ancak zulmeden korkar; fakat kِtülükten sonra onu iyiliًe dِndürene gelince, hiç ‏üphe yok ki ben suçlar‎ ِrterim, rahîmim.


    Adem Uًur : Ancak, kim haks‎zl‎k eder, sonra, i‏lediًi kِtülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki ben (ona kar‏‎ da) çok baً‎‏lay‎c‎y‎m, çok merhamet sahibiyim.


    Ahmed Hulusi : "Ancak (nefsine) zulmeden müstesna! (Zulümden) sonra yapt‎ً‎ kِtü davran‎‏‎ düzelten ki‏i için ise ben ذafûr'um, Rah‎ym'im. "


    Ahmet Tekin : 'Ancak haks‎zl‎k edenler, zulmedenler, dinimin yükseli‏inin, dindar kullar‎m‎n ilerlemesinin ِnünü kesme planlar‎ yap‎p uygulayanlar korkar. Zulümden, haks‎zl‎ktan sonra, kِtülüًün pe‏inden, onun yerine iyilikler yap‎p, tevbe etmi‏ olan da bilsin ki, ben çok baً‎‏lay‎c‎, engin merhamet sahibiyim.'


    Ahmet Varol : Ancak haks‎zl‎k eden hariç. Eًer sonra kِtülüًün ard‎ndan (onu) iyiliًe çevirirse ‏üphesiz ben baً‎‏lay‎c‎, rahmet ediciyim.


    Ali Bulaç : "Ancak zulmeden ba‏ka; sonra kِtülüًün ard‎ndan iyiliًe çevirirse, art‎k ‏üphesiz Ben, baً‎‏layan‎m, esirgeyenim."


    Ali Fikri Yavuz : Ancak zulmeden müstesna. Sonra da kِtülüًün arkas‎ndan iyiliًe dِnen (tevbe eden) için muhakkak ki ben Gafûr’um= baً‎‏lay‎c‎y‎m, Rahîm’im= çok merhametliyim.


    Bekir Sadak : (10-12) «egnegini at!» Musa, degneginin yilan gibi hareketler yaptigini gorunce, arkasina bakmadan donup kacti. «Ey Musa! Korkma; Benim katimda peygamberler korkmaz; yalniz haksizlik eden bunun disindadir. Kotu hali iyilige ceviren kimse bilsin ki Ben suphesiz bagslarim, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ciksin. Gercekten onlar yoldan cikmis bir millettir.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Ancak zulmeden müstesna. Sonra da kِtülüًün ard‎ndan onu iyiliًe çevirirse, ‏üphe etmesin ki ben cok baً‎‏layan ve cok merhamet edenim.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (10-12) 'Deًneًini at!' Musa, deًneًinin y‎lan gibi hareketler yapt‎ً‎n‎ gِrünce, arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎. 'Ey Musa! Korkma; Benim kat‎mda peygamberler korkmaz; yaln‎z haks‎zl‎k eden bunun d‎‏‎ndad‎r. Kِtü hali iyiliًe çeviren kimse bilsin ki Ben ‏üphesiz baً‎‏lar‎m, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gِnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ç‎ks‎n. Gerçekten onlar yoldan ç‎km‎‏ bir millettir.'


    Diyanet Vakfi : Ancak, kim haks‎zl‎k eder, sonra, i‏lediًi kِtülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki ben (ona kar‏‎ da) çok baً‎‏lay‎c‎y‎m, çok merhamet sahibiyim.


    Edip Yüksel : 'Ancak kim zulmederse, sonra günahlar‎n‎ b‎rak‎p iyilik yaparsa ona kar‏‎ ben Baً‎‏lay‎c‎y‎m, Rahimim.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ancak zulmeden sonra da kِtülüًün arkas‎ndan güzelliًe tebdil eyliyen ba‏ka, ona da ben gafûr, rahîmim


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ancak kim haks‎zl‎k yapar, sonra da yapt‎ً‎ kِtülüًü iyiliًe çevirirse Ben onu da baً‎‏lay‎c‎y‎m, merhamet edenim.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «Ancak, kim haks‎zl‎k yapar, sonra yapt‎ً‎ kِtülüًü iyiliًe çevirirse, bilsin ki ben (ona kar‏‎ da) çok baً‎‏lay‎c‎y‎m, çok merhamet sahibiyim.»


    Fizilal-il Kuran : Yaln‎z zalimlerin durumu ba‏ka. Fakat eًer bِyleleri kِtülük yapt‎ktan sonra tutumlar‎n‎ deًi‏tirip iyilik yapmaya koyulurlarsa, hiç ku‏kusuz ben affedici ve merhametliyim.


    Gültekin Onan : "Ancak zulmeden ba‏ka; sonra kِtülüًün ard‎ndan iyiliًe çevirirse, art‎k ‏üphesiz ben, baً‎‏layan‎m, esirgeyenim."


    Hasan Basri اantay : «Meًer ki zulmeden kimseler ola. Sonra bir kِtülüًün ard‎ndan onu bir iyiliًe çevirirse ‏übhesiz ki ben (yine) hakk‎yle yarl‎ًay‎c‎, çok esirgeyiciyimdir».


    Hayrat Ne‏riyat : Ancak, kim zulmeder, sonra (bu amelini) kِtülüًün ard‎ndan iyiliًe çevirirse, o takdirde (bilsin ki) ‏übhesiz ben, Gafûr (çok baً‎‏layan)‎m, Rahîm (çok merhamet eden)im.


    فbni Kesir : Yaln‎z zulmeden bunun d‎‏‎ndad‎r. Sonra kِtülüًün ard‎ndan iyiliًe çevirirse art‎k Ben, ‏üphesiz Gafur ve Rahim'im.


    Muhammed Esed : Bir haks‎zl‎k yap‎p da sonra kِtülüًü iyiliًe çeviren kimse için de (korku yok)! اünkü, çok ac‎y‎p esirgeyen gerçek baً‎‏lay‎c‎ Benim, Ben!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Ancak (sair nâstan olup da) zulmeden korkmal‎d‎r. (fakat) Sonra kِtülüًün arkas‎ndan güzelliًe tebdîl eyleyen (kimseler) ba‏ka. (Onlar da korkudan kurtulabilirler) Art‎k ‏üphe yok ki, Ben maًfiret, rahmet ediciyim.»


    ضmer ضngüt : “Ancak kim zulmeder, sonra yapt‎ً‎ kِtülüًü iyiliًe çevirirse, bilsin ki ben çok baً‎‏lay‎c‎y‎m, çok merhamet ediciyim. ”


    قaban Piri‏ : Ancak zulmedenler korkar. Kِtülükten sonra iyilik yolunu tutan‎, ben baً‎‏lar‎m, merhamet ederim.


    Suat Y‎ld‎r‎m : "Benden korkanlar, zulüm ve günah i‏leyenlerdir. Fakat onlar da o fenal‎ktan sonra güzel i‏ler yaparlarsa, onlara kar‏‎ da Ben çok affedici, geni‏ merhamet ve ihsan sahibi olarak muamele ederim."


    Süleyman Ate‏ : "Ancak zulmeden, sonra yapt‎ً‎ kِtülüًün yerine iyilik yapan olursa ona kar‏‎ da ben baً‎‏lay‎c‎, esirgeyiciyim."


    Tefhim-ul Kuran : «Ancak zulmeden ba‏ka. Sonra kِtülüًün ard‎ndan iyiliًe çevirirse, art‎k ‏üphesiz Ben, baً‎‏layan‎m, esirgeyenim.»


    ـmit قim‏ek : 'Ancak zulmedenler Benden korkar. Onlar da bir kِtülük i‏ledikten sonra onun yerine bir iyilik yaparsa, muhakkak ki Ben çok baً‎‏lay‎c‎, çok merhamet ediciyim.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Zulme bula‏an müstesna. O da bunu kِtülüًün arkas‎ndan güzelliًe çevirirse hiç ku‏kusuz ben Gafûr'um, Rahîm'im."
     


  12. وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاء مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ




    Ve edhıl yedeke fî ceybike tahruc beydâe min gayri sûin fî tis’‎ âyâtin ilâ fir’avne ve kavmih(kavmihî), innehum kânû kavmen fâsikîn(fâsikîne).




    1. ve edh‎l : ve dahil et, sok

    2. yede-ke : elini

    3. fî ceybi-ke : koynuna

    4. tahruc : ç‎kar

    5. beydâe : beyaz (nurlu)

    6. min gayri : olmaks‎z‎n

    7. sûin : kِtülük

    8. fî : içinde

    9. tis'‎ : dokuz (9)

    10. âyâtin : âyet, mucize

    11. ilâ fir'avne : firavuna

    12. ve kavmi-hi : ve onun kavmi

    13. inne-hum : muhakkak onlar

    14. kânû : oldular

    15. kavmen : bir kavim

    16. fâsikîne : fas‎klar







    فmam فskender Ali Mihr : Ve elini koynuna sok. Onu kusursuz beyaz olarak ç‎kar. Bu (âyet, mucize) firavuna ve onun kavmine (ait) dokuz âyet içindedir. Muhakkak ki onlar, fas‎k bir kavim oldular.


    Diyanet ف‏leri : “Elini koynuna sok; Firavun’a ve onun kavmine gِnderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak ç‎ks‎n. اünkü onlar fas‎k bir kavimdir.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve elini koynuna sok da bir hastal‎k yüzünden olmaks‎z‎n bembeyaz, par‎l par‎l parlar bir halde ç‎ks‎n; bu, Firavun'la kavmine gِsterilen dokuz delil içindedir; ‏üphe yok ki onlar, buyruktan ç‎km‎‏ bir topluluktur.


    Adem Uًur : Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz ç‎ks‎n. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git). اünkü onlar art‎k yoldan ç‎km‎‏ bir kavim olmu‏lard‎r.


    Ahmed Hulusi : "Elini de koynuna sok. . . Saًl‎kl‎, bembeyaz ç‎kar. . . Bunlar, Firavun ve onun toplumuna (onlarla irsâl olunduًun) dokuz âyet içindedir! Muhakkak ki onlar inançlar‎ bozuk bir topluluk oldular. "


    Ahmet Tekin : 'Elini koynuna sok, kusurla ilgisi olmayan, ‎‏‎l ‎‏‎l bembeyaz bir el ortaya ç‎ks‎n. Dokuz mûcize ile Firavun ve kavmini Allah’a imana, emirlerine itaate davete git. اünkü onlar doًru ve mant‎kl‎ dü‏ünmeyi terkeden, fâs‎k, bozguncu bir kavim olmu‏tur.'


    Ahmet Varol : Elini koynuna sok da bir hastal‎k olmadan bembeyaz ç‎ks‎n. Bu Firavun ile kavmine (gِstereceًin) dokuz mucizeden biridir. قüphesiz onlar fas‎k bir kavimdirler.'


    Ali Bulaç : "Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz ç‎k‎versin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet (mucize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fas‎k olan bir kavimdir."


    Ali Fikri Yavuz : Elini koynuna sok, (sonra) lekesiz bembeyaz ç‎ks‎n da dokuz mucize ile beraber Firavun’a ve onun (k‎pt) kavmine git. اünkü onlar kâfirler topluluًudur.”


    Bekir Sadak : (10-12) «egnegini at!» Musa, degneginin yilan gibi hareketler yaptigini gorunce, arkasina bakmadan donup kacti. «Ey Musa! Korkma; Benim katimda peygamberler korkmaz; yalniz haksizlik eden bunun disindadir. Kotu hali iyilige ceviren kimse bilsin ki Ben suphesiz bagslarim, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ciksin. Gercekten onlar yoldan cikmis bir millettir.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : (Ya Musâ!) Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz p‎r‎l p‎r‎l ç‎ks‎n, tâ ki Fir'avn'a ve milletine sunacaً‎n dokuz mu'cize içinde yer als‎n. اünkü gerçekten onlar Hakk'‎n yolundan ç‎km‎‏ bir millettir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (10-12) 'Deًneًini at!' Musa, deًneًinin y‎lan gibi hareketler yapt‎ً‎n‎ gِrünce, arkas‎na bakmadan dِnüp kaçt‎. 'Ey Musa! Korkma; Benim kat‎mda peygamberler korkmaz; yaln‎z haks‎zl‎k eden bunun d‎‏‎ndad‎r. Kِtü hali iyiliًe çeviren kimse bilsin ki Ben ‏üphesiz baً‎‏lar‎m, merhamet ederim. Elini koynuna sok, Firavun ve milletine gِnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ç‎ks‎n. Gerçekten onlar yoldan ç‎km‎‏ bir millettir.'


    Diyanet Vakfi : Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz ç‎ks‎n. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git). اünkü onlar art‎k yoldan ç‎km‎‏ bir kavim olmu‏lard‎r.


    Edip Yüksel : 'Elini koynuna sok da; kusursuz bembeyaz olarak ç‎ks‎n. Firavun ve halk‎na gِstereceًin dokuz mucizeden biridir. Onlar yoldan ç‎kan bir toplum olmu‏lard‎r.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Bir de elini koynuna sok ç‎ks‎n bembeyaz hiç bir afetsiz, dokuz âyet içinde, Fir'avne ve kavm‎na, çünkü onlar fas‎k bir kavm oldular


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bir de elini koynuna sok; bembeyaz, kusursuz ç‎ks‎n, Firavun ve kavmine dokuz mucizeden biri olarak. اünkü onlar yoldan ç‎km‎‏ bir toplum oldular.»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «Elini koynuna sok; kusursuz bembeyaz ç‎kacakt‎r. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git), çünkü onlar yoldan ç‎km‎‏ bir kavim olmu‏lard‎r.»


    Fizilal-il Kuran : Elini yenine sok: D‎‏ar‎ ç‎kard‎ً‎nda, hiçbir hastal‎k belirtisi olmaks‎z‎n, ak bir par‎lt‎ saçacakt‎r. Bu olaًanüstülükler, Firavun ile soyda‏lar‎na gِstereceًin dokuz mucizenin ikisidir. Onlar
    yoldan ç‎km‎‏ bir toplumdur.»


    Gültekin Onan : "Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz ç‎k‎versin; (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fas‎klar kavmidir."


    Hasan Basri اantay : «Elini koynuna sok da Fir'avne ve kavmine (gِstereceًin) dokuz mu'cize içinde o, kusursuz, bembeyaz olarak ç‎k‎versin. قübhesiz ki onlar fâs‎klar güruhudur».


    Hayrat Ne‏riyat : 'Hem elini koynuna sok; Fir'avun’a ve kavmine (gِnderilen) dokuz mu'cizeden biri olmak üzere kusursuz, bembeyaz (parlayan ve ‎‏‎k saçan bir el) olarak ç‎ks‎n! اünki onlar bir fâs‎klar topluluًu oldular!'


    فbni Kesir : Ve elini koynuna sok. Firavun ve kavmine gِnderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz ç‎ks‎n. قüphesiz ki onlar; fas‎k bir kavim idiler.


    Muhammed Esed : "قimdi elini koynuna sok; her türlü lekeden ar‎nm‎‏ olarak bembeyaz, ‎‏‎l ‎‏‎l ç‎kacakt‎r!" "(Ve ‏imdi de) dokuz mesaj(‎m‎z)la Firavun ve onun toplumuna (git); çünkü onlar gerçekten yoldan ç‎km‎‏ bir toplum haline geldiler!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Ve elini koynuna sok, bembeyaz, kusursuz olarak ç‎k‎versin. Dokuz mucize ile Fir'avun'a ve kavmine (git), ‏üphe yok ki onlar fâs‎klar olan bir kavim oldular.»


    ضmer ضngüt : “Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz ç‎ks‎n. Bu, Firavun'a ve kavmine (gِstereceًin) dokuz âyet (mucize) içindedir. Doًrusu onlar fâs‎klar gürûhudur. ”


    قaban Piri‏ : Elini koynuna sok hiç kusursuz, bembeyaz ç‎ks‎n. Firavun’a ve kavmine olan dokuz mucizeden biri budur. Onlar, yoldan ç‎km‎‏ bir toplumdur.


    Suat Y‎ld‎r‎m : "Haydi, elini koynuna sok! قimdi ç‎kar: ف‏te kusursuz, p‎r‎l p‎r‎l ‎‏‎k saç‎yor. Bِylece Firavun’a ve onun halk‎na gِstereceًin dokuz mûcizeye bu da dahil olsun. Hakikaten onlar yoldan tam ç‎km‎‏ bir güruhtur."


    Süleyman Ate‏ : "Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz (par‎l par‎l) ç‎ks‎n. (Bu da) Fir'avn'a ve onun kavmine (gِstereceًin) dokuz mu'cize içindedir. اünkü onlar yoldan ç‎kan bir kavimdir."


    Tefhim-ul Kuran : «Ve elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz ç‎k‎versin, (bu,) Firavun ve kavmine olan dokuz ayet (mucize) içinde(n biri)dir. Gerçekten onlar, fas‎k olan bir kavimdir.»


    ـmit قim‏ek : 'قimdi de elini koynuna sok ki, hiç kusursuz, bembeyaz parlar halde ç‎ks‎n. Bِylece dokuz âyetle Firavun ve kavmine git. اünkü onlar yoldan ç‎km‎‏ bir topluluk haline geldiler.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Elini koynuna sok; Firavun ve toplumuna yِnelik dokuz mucizeden biri olarak pürüzsüz ve lekesiz, bembeyaz bir biçimde ç‎kacakt‎r. O Firavun ve yanda‏lar‎ sapm‎‏ bir topluluk haline geldiler."
     


  13. فَلَمَّا جَاءتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُّبِينٌ




    Fe lemmâ câethum âyâtunâ mubsıraten kâlû hâzâ sihrun mubîn(mubînun).




    1. fe : böylece

    2. lemmâ : olduğu zaman

    3. câet-hum : onlara geldi

    4. âyâtu-nâ : âyetlerimiz

    5. mubsıraten : görünür halde

    6. kâlû : dediler

    7. hâzâ : bu

    8. sihrun : sihir, büyü

    9. mubînun : apaçık






    İmam İskender Ali Mihr : Âyetlerimiz onlara görünür olduğu zaman; "Bu apaçık bir sihirdir." dediler.


    Diyanet İşleri : Nitekim âyetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince, “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Delillerimiz, gözle görünür bir sûrette onlara gösterilince bu, apaçık bir büyü dediler.


    Adem Uğur : Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: "Bu, apaçık bir büyüdür" dediler.


    Ahmed Hulusi : Mucizelerimiz apaçık onlara geldiğinde: "Bu apaçık bir sihirdir" dediler.


    Ahmet Tekin : Mûcizelerimiz, onların gözleri önüne serilince:
    'Bu aklı etki altına alan apaçık bir sihirdir' dediler.


    Ahmet Varol : Onlara ayetlerimiz açık olarak gelince: 'Bu apaçık bir büyüdür' dediler.


    Ali Bulaç : Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: "Bu, apaçık olan bir büyüdür."


    Ali Fikri Yavuz : Vaktaki mucizelerimiz açık olarak onlara geldi: “- Bu meydanda bir sihirdir.” dediler.


    Bekir Sadak : Ayetlerimiz gozlerinin onune serilince: «Bu apacik bir sihirdir» dediler.


    Celal Yıldırım : Mu'cize ve belgelerimiz onların gözleri önüne acık biçimde sergilenerek gelince, «bu açık bir sihirdir» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Ayetlerimiz gözlerinin önüne serilince: 'Bu apaçık bir sihirdir' dediler.


    Diyanet Vakfi : Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler.


    Edip Yüksel : Onlara açıkça görünen mucizelerimiz geldiğinde, 'Bu apaçık bir büyüdür,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu suretle âyetlerimiz hakıkati gözlerine sokarak vardığı vakıt onlara bu apaçık bir sihir dediler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bu şekilde ayetlerimiz, hakikatı gözlerine sokarak onlara vardığı vakit: «Bu apaçık bir büyüdür!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu şekilde âyetlerimiz onların gözleri önüne serilince, «Bu apaçık bir sihirdir» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince «Bu apaçık bir büyüdür» dediler.


    Gültekin Onan : Ayetlerimiz onlara gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: "Bu apaçık olan bir büyüdür."


    Hasan Basri Çantay : Vaktaki âyetlerimiz böyle parlak (ve vazıh) olarak onlara geldi, «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler.


    Hayrat Neşriyat : İşte mu'cizelerimiz onlara (hakikati) açıkça gösterir bir şekilde gelince: 'Bu apaçık bir sihirdir' dediler.


    İbni Kesir : Ayetlerimiz böyle vazıh olarak onlara gelince; bu, apaçık bir büyüdür, dediler.


    Muhammed Esed : Fakat onlara gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan mesajlarımız gelince: "Bu apaçık bir büyü!" dediler;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, onlara âyetlerimizi, vazihen, (tarik-i hidâyeti gösterir bir halde) geldi. Dediler ki: «Bu apaçık bir sihirden ibarettir.»


    Ömer Öngüt : Açıkça görünen âyetlerimiz onlara gelince: “Bu apaçık bir sihirdir. ” dediler.


    Şaban Piriş : Nitekim ayetlerimiz, gözleriyle görecekleri şekilde, kendilerine gelince: - Bu, apaçık bir sihirdir! dediler.


    Suat Yıldırım : Mûcize ve belgelerimiz bütün aydınlığıyla apaçık olarak onlara geldiğinde: "Bu besbelli bir büyü!" dediler.


    Süleyman Ateş : Onlara açıkça görünen âyetlerimiz gelince: "Bu, apaçık bir büyüdür" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: «Bu, apaçık olan bir büyüdür.»


    Ümit Şimşek : Fakat gözleriyle gördükleri âyetlerimiz kendilerine geldiğinde, onlar yine 'Bu apaçık bir büyü' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte bu şekilde ayetlerimiz göz ve gönül açar bir biçimde onlara geldiğinde şunu deyiverdiler: "Açık bir büyüdür bu..."
     


  14. وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ




    Ve cehadû bihâ vesteykanethâ enfusuhum zulmen ve uluvvâ(uluvven), fenzur keyfe kâne âkıbetul mufsidîn(mufsidîne).



    1. ve cehadû : ve bile bile, bilerek inkâr ettiler

    2. bihâ : onu

    3. vesteykanethâ : ve onu yakîn olarak bildiler (inandılar)

    4. enfusu-hum : kendileri, nefsleri

    5. zulmen : zulmederek

    6. ve uluvven : ve büyüklenerek

    7. fenzur (fe unzur) : o zaman, öyleyse bak

    8. keyfe : nasıl

    9. kâne : oldu

    10. âkıbetu : akıbetler, sonlar

    11. el mufsidîne : müfsitler, fesat çıkaranlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onu, yakîn (kesin) olarak bildikleri (inandıkları) halde, nefslerine zulmederek ve büyüklenerek bile bile inkâr ettiler. Öyleyse müfsitlerin (fesatçıların) akıbetlerinin nasıl olduğuna bak!


    Diyanet İşleri : Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkâr ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendileri de bunlara adamakıllı inandıkları, bunları iyice bilip anladıkları halde zulümle, ululanmayla inadına inkâr ettiler; bak da gör, bozguncuların sonları ne oldu.


    Adem Uğur : Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!


    Ahmed Hulusi : Enfüsleri onlara (Musa'nın bildirdiği hakikatlere) yakîn duyduğu hâlde; zulüm ve büyüklük duygusuyla bile bile onları inkâr ettiler. . . Bir bak, o bozguncuların sonu ne oldu!


    Ahmet Tekin : Mûcizelerin Allah tarafından gerçekleştirildiğini, delilleriyle bildikleri, vicdanları, bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden dolayı mûcizeleri bile bile inkâr ettiler. Fesat çıkaranların, bozguncuların âkıbetinin nasıl olduğuna ibret nazarıyla bir bak, incele.


    Ahmet Varol : Vicdanları (doğruluğunu) kesin olarak anladığı halde zulüm ve büyüklenme yüzünden onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonlarının nasıl olduğuna bir bak!


    Ali Bulaç : Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.


    Ali Fikri Yavuz : (Mucizelerin Allah tarafından olduğunu) kalbleriyle yakînen bildikleri halde, nefislerine zulüm yaparak ve kibrederek bütün mucizeleri (açıktan) inkâr ettiler. Ey Rasûlüm, bak ki müfsidlerin (kâfirlerin) akıbeti nasıl oldu! (Nasıl boğulup gittiler!...)


    Bekir Sadak : Gonulleri kesin olarak kabul ettigi halde, haksizlik ve buyuklenmelerinden oturu onlari bile bile inkar ettiler. Bozguncularin sonunun nasil olduguna bir bak! *


    Celal Yıldırım : Mu'cizeleri, gönülleri kesinlikle kabul ettiği halde sırf haksızlık, azgınlık ve kendilerini yüksek görmek yüzünden onları inadla inkâr ettiler. Artık sen fesatçıların sonunun ne olduğuna bir bak !


    Diyanet İşleri (eski) : Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!


    Diyanet Vakfi : Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!


    Edip Yüksel : Zulüm ve kibirlerinden dolayı kendilerinin haklı oduğuna inandılar ve onları reddettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna dikkat et.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve nefisleri yakîn hasıl ettiği halde mücerred zulm-ü kibirden onlara cehudluk ettiler, fakat bak o müfsidlerin akıbeti nasıl oldu?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve vicdanları bunlar(ın doğruluğun)a kesin bir kanaat getirdiği halde sırf zulüm ve kendilerini büyük görme yüzünden onları inkar ettiler; fakat, bak o bozguncuların akibeti nasıl oldu!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve vicdanları bunlar(ın doğruluğun)a tam bir kanaat getirdiği halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!


    Fizilal-il Kuran : Vicdanların kesinlikle doğru kabul ettiği bu mucizeleri gerçeği çiğneyerek ve küstahça burun kıvırarak inkâr ettiler. Gör bakalım, o bozguncuların sonu nice oldu?


    Gültekin Onan : Vicdanları kabul ettiği halde zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.


    Hasan Basri Çantay : Vicdanları da bunlara tam bir kanâat haasıl etdiği halde zulm ve kibr ile yine bunları (inâdlarından) inkâr etdiler. (Habîbim) fesâdcıların encamı bak nice oldu!


    Hayrat Neşriyat : Kendileri de bunlara (bu mu'cizelerimize) kat'î olarak inandıkları hâlde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler. Ama bak, o fesad çıkaranların âkıbeti nasıl oldu!


    İbni Kesir : Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, zulüm ve kibirle bunları bile bile inkar ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.


    Muhammed Esed : ve zihnen onların doğruluğuna kani oldukları halde, sırf zulmü kendilerine yol edinmiş olmalarından ve kendilerini büyüklük duygusuna kaptırmış olmalarından ötürü mesajlarımıza karşı çıktılar; bak işte bozguncuların sonu nasıl oldu!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve bu âyetleri, vicdanları da tam bir kanaat getirdiği halde bir zulm ve kibirden dolayı inkar ettiler. Artık bak, o müfsidlerin akibeti nasıl oldu?


    Ömer Öngüt : Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların âkibetlerinin nice olduğuna bir bak!


    Şaban Piriş : Gerçeği çok iyi anladıkları halde, sırf zalimlik ve büyüklenme yüzünden inkar ettiler. İşte bak, bozguncuların sonu nasıl oldu?!


    Suat Yıldırım : Vicdanları onların doğruluğuna şahitlik ettiği halde, sırf kibir ve haksızlık saikiyle, onları inkâr ettiler. İşte bak da fesatçıların, bozguncuların âkıbetlerinin nasıl olduğunu gör!


    Süleyman Ateş : Vicdanları, onlar(ın doğruluğun)a kanaat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkâr ettiler. Bak işte o bozguncuların sonu nasıl oldu.


    Tefhim-ul Kuran : Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkâr ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.


    Ümit Şimşek : Vicdanları bu âyetleri kesin bir şekilde doğruladığı halde, zulüm ve kibirleri yüzünden onları inkâr ettiler. Fakat bak, o bozguncuların sonu nice oldu!


    Yaşar Nuri Öztürk : Zulüm ve böbürlenmeyle, ona karşı çıktılar. Oysaki öz benlikleri, onun gerçekliğine kanaat getirmişti. Bak da gör, nasıl olmuştur o bozguncuların sonu!
     


  15. وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِّنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ




    Ve lekad âteynâ dâvûde ve suleymâne ilmâ(ilmen), ve kâlal hamdu lillâhillezî faddalenâ alâ kesîrin min ibâdihil mu’minîn(mu’minîne).




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. âteynâ : biz verdik

    3. dâvûde : Davut

    4. ve suleymâne : ve Süleyman

    5. ilmen : ilim

    6. ve kâlâ : ve (ikisi) dediler

    7. el hamdu : hamd

    8. li allâhi : Allah'a

    9. ellezî : ki o

    10. faddale-nâ : bizi üstün kıldı

    11. alâ kesîrin : çoğuna

    12. min ibâdi-hi : kullarından

    13. el mu'minîne : mü'minler, mü'min olanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Dâvud (a.s)'a ve Süleyman (a.s)'a ilim verdik. Ve (onlar): "Mü'min kullarının çoğundan bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler.


    Diyanet İşleri : Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve andolsun ki biz, Dâvûd'a ve Süleyman'a bilgi verdik ve hamdolsun Allah'a ki dediler, bizi inanan kullarının çoğundan üstün etti.


    Adem Uğur : Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun, dediler.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. . . (O ikisi): "Bizi iman eden kullarından pek çoğuna üstün kılan Allâh'a aittir Hamd" dediler.


    Ahmet Tekin : Andolsun biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar:
    'Lütufta bulunarak bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun' dediler.


    Ahmet Varol : Andolsun biz Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. Onlar da: 'Bizi mü'min kullarının çoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler.


    Ali Bulaç : Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: "Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz, Davûd’a ve Süleyman’a bir ilim verdik de onlar şöyle dediler: “-Hamd olsun O Allah’a ki, bizi mümin kullarından çoğu üzerine üstün kıldı.”


    Bekir Sadak : And olsun ki, Davud'a ve Suleyman'a ilim verdik. Ikisi «Bizi mumin kullarinin cogundan ustun kilan Allah'a hamdolsun» dediler.


    Celal Yıldırım : And olsun ki Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar da «bizi mü'min kullarından bir çoğuna üstün kılan o Allah'a hamd olsun» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi 'Bizi mümin kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun' dediler.


    Diyanet Vakfi : Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun, dediler.


    Edip Yüksel : Biz Davud'a ve Süleyman'a bilgi vermiştik de, 'Bize, inanan kullarının birçoğundan daha fazla bağışta bulunan ALLAH'a övgüler olsun,' demişlerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için Davûda ve Süleymana bir ılim verdik, ikisi de hamd o Allaha ki, dediler: bizi mü'min kullarından bir çoğunun üzerine tafdıyl buyurdu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, Davut'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. İkisi de: «Bizi mü'min kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. Onlar: «Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Biz Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar da «Bizi birçok müslüman kulundan daha üstün kılan Allah'a hamd olsun» dediler.


    Gültekin Onan : Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: "Bizi inançlı kullarından birçoğuna göre üstün kılan Tanrı'ya hamdolsun" dediler.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz Dâvuda ve Süleymana ilim vermişizdir. (Bundan dolayı) onlar: «Bizi mü'min kullarının bir çoğundan üstün kılan. Allaha hamd olsun» dediler.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) And olsun ki (biz) Dâvûd’a ve Süleymân’a bir ilim verdik de: 'Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun!' dediler.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Biz, Davud'a ve Süleyman'a iıim verdik. İkisi de: Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun, dediler.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, Biz Davud'a da, Süleyman'a da ilim verdik; bunun için, onların ikisi de "Bütün övgüler, bizi inanan kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a aittir!" derlerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kasem olsun ki, Dâvud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik ve dediler ki: «Hamd O Allah'a olsun ki, bizi mü'min kullarından birçoğu üzerine tafdil buyurmuştur.»


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz Davut'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: “Bizi mümin kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun. ” dediler.


    Şaban Piriş : Davud’a ve Süleyman’a da ilim vermiştik. Onlar da: -Bizi, mümin kullarından çoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun, demişlerdi.


    Suat Yıldırım : Biz Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar da: "Bizi mümin kullarının çoğuna üstün kılan Allah’a hamd olsun." dediler.


    Süleyman Ateş : Andolsun biz, Dâvûd'a ve Süleyman'a bir ilim verdik de onlar: "Bizi inanan kullarından birçoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: «Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun» dediler.


    Ümit Şimşek : Biz Davud'a ve Süleyman'a da ilim verdik; ve onlar, 'Bizi mü'min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz, Davûd'a da Süleyman'a da bir ilim verdik. Onlar şöyle dediler: "Bizi, mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun."
     


  16. وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ




    Ve varise suleymânu dâvûde ve kâle yâ eyyuhen nâsu ullimnâ mentıkat tayrı, ve ûtînâ min kulli şey’(şey’in), inne hâzâ le huvel fadlul mubîn(mubînu).




    1. ve varise : ve varis oldu, mirasçı oldu

    2. suleymânu : Süleyman

    3. dâvûde : Davut

    4. ve kâle : ve dedi

    5. yâ eyyuhâ : ey

    6. en nâsu : insanlar

    7. ullim-nâ : bize öğretildi

    8. mentıka : nutuk, dil, lisan

    9. et tayrı : kuşlar

    10. ve ûtî-nâ : ve bize verildi

    11. min kulli şey'in : herşeyden

    12. inne : muhakkak

    13. hâzâ : bu

    14. le huve : muhakkak ki o

    15. el fadlu : fazl, üstünlük

    16. el mubînu : apaçık






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Süleyman (a.s), Dâvud (a.s)'a varis oldu. Ve: "Ey insanlar! Kuş dili bize öğretildi. Bize herşeyden verildi. Muhakkak ki bu, apaçık bir fazldır." dedi.


    Diyanet İşleri : Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve, “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Süleyman, Dâvûd'un mîrasçısı oldu ve ey insanlar dedi, bize kuşdili öğretildi ve her şeye âit bilgi verildi bize; şüphe yok ki bu, elbette apaçık bir lütuf ve ihsândır.


    Adem Uğur : Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.


    Ahmed Hulusi : Süleyman, Davud'a vâris oldu ve dedi ki: "Ey insanlar. . . Bize Mantık-at Tayr (kuşdili - insan dışındaki canlılarla iletişim özelliği) öğretildi; (böylece) bize her şeyden (bilgi alma nasibi) verildi. . . Muhakkak ki bu, apaçık lütuftur!"


    Ahmet Tekin : Süleyman Dâvûd’a varis olup, onun yerine geçti. Süleyman:
    'Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi. Bize her şeyden nasip verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.' dedi.


    Ahmet Varol : Süleyman Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her şeyden (bolca) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.'


    Ali Bulaç : Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür."


    Ali Fikri Yavuz : Süleyman, (babası) Davûd’a vâris oldu (onun nübüvvet ve ilmi kendisine geçti) de dedi ki: “- Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi; hem de bize her şeyden (bütün nimetlerden) verildi. Şüphesiz ki bu, açık bir üstünlüktür.”


    Bekir Sadak : Suleyman Davud'a varis oldu: «Ey insanlar! Bize kus dili ogretildi ve bize herseyden bolca verildi. Dogrusu bu apacik bir lutuftur» dedi.


    Celal Yıldırım : Ve Süleyman (babası) Davud'a (hem peygamberlik, hem hükümdarlıkta) vâris oldu da ; «Ey insanlar !» dedi, «bize kuş dili öğretildi ve bize (insanları idare edip yönetme hususunda) her şey verildi. Şüphesiz ki bu apaçık ortada (gözle görülebilen) bir üstünlüktür..»


    Diyanet İşleri (eski) : Süleyman Davud'a varis oldu: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize herşeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur' dedi.


    Diyanet Vakfi : Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.


    Edip Yüksel : Süleyman Davud'a varis oldu. Dedi ki, 'Ey halk, bize kuşların dilini anlamak öğretildi ve bize her şeyden verildi. Bu apaçık bir lütuftur.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Süleyman Davûda varis olup ey nâs, didi: bize mantıkuttayr (kuş dili) ta'lim buyuruldu, hem bize her şeyden verildi, şübhesiz ki bu her halde o fazlı mübîn


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve Süleyman Davud'un yerine geçip dedi ki: «Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize herşeyden verildi. Şüphesiz ki bu apaçık bir lütufdur.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Süleyman Davud'a varis olup dedi ki: «Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.»


    Fizilal-il Kuran : Süleyman, Davud'un yerine geçince dedi ki: «Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve her şey bol bol verildi, kuşku yok ki, bu apaçık bir lütuftur.»


    Gültekin Onan : Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür."


    Hasan Basri Çantay : Süleyman Dâvuda mîrascı oldu. Dedi ki: «Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi. Bize her şeyden (behre) verildi. Şübhesiz ki bu, apaçık bir üstünlüğün ta kendisidir».


    Hayrat Neşriyat : Süleymân da, Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize herşeyden verildi. Doğrusu bu, gerçekten apaçık lütuftur.'


    İbni Kesir : Süleyman da Davud'a varis oldu ve dedi ki: Ey insanlar; bize, kuş dili öğretildi. Ve bize, her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu; apaçık bir lutuftur.


    Muhammed Esed : Ve (bu bakımdan) Süleyman Davud'un (gerçek) varisi idi; öyle ki, o şöyle derdi: "Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi; (güzel ve iyi) şeylerin hepsinden (cömertçe) bahşedildi; bu (bize Allah'ın) apaçık bir lütfudur!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Süleyman Dâvud'a vâris oldu ve dedi ki: «Ey Nâs! Bize her kuşun dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphe yok ki bu, elbette bu, apaçık bir inayettir.»


    Ömer Öngüt : Süleyman Davut'a vâris oldu ve dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. ”


    Şaban Piriş : Süleyman, Davud’a mirasçı olmuş ve: -Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize her şey verildi, demişti. İşte bu apaçık bir lütuftur.


    Suat Yıldırım : Süleyman Davud’a vâris oldu ve "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve daha her şeyden bolca nasip verildi. Gerçekten bunlar âşikâr lütuflardır." dedi.


    Süleyman Ateş : Süleymân, Dâvûd'a mirâsçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi. Ve bize her şeyden (bolca) bir pay verildi. İşte bu, açık bir lutuftur."


    Tefhim-ul Kuran : Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: «Ey insanlar, bize kuşların konuşma dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Hiç şüphesiz bu, apaçık olan bir üstünlüktür.»


    Ümit Şimşek : Davud'a vâris olduğunda, Süleyman 'Ey insanlar,' dedi. 'Bize kuş dili öğretildi ve herşeyden bir nasip verildi. Bu ise apaçık bir lütuftur.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Süleyman, Davûd'a mirasçı oldu ve şöyle dedi: "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi ve bize herşeyden biraz verildi. Kuşkusuz bu, apaçık lütfun ta kendisidir."
     


  17. وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ




    Ve hu؛ire li suleymâne cunûduhu minel cinni vel insi vet tayr‎ fe hum yûzeûn(yûzeûne).



    1. ve hu‏ire : ve topland‎

    2. li suleymâne : Süleyman için

    3. cunûdu-hu : onun ordular‎

    4. min : dan

    5. el cinni : cinler

    6. ve el insi : ve insanlar

    7. ve et tayr‎ : ve ku‏(lar)

    8. fe : bِylece, bundan sonra

    9. hum : onlar

    10. yûzeûne : düzenlendi





    فmam فskender Ali Mihr : Ve Süleyman (A.S) için cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular topland‎. Sonra da onlar düzenlendi.


    Diyanet ف‏leri : Süleyman’‎n, cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan meydana gelen ordular‎ onun ِnünde topland‎. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlard‎.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve Süleyman'‎n, cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan meydana gelen ordular‎ topland‎ ve her tak‎m, yerli yerince karâr etti.


    Adem Uًur : Süleyman'‎n, cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan müte‏ekkil ordular‎ topland‎; hepsi birarada (onun taraf‎ndan) düzenli olarak sevkediliyordu.


    Ahmed Hulusi : Süleyman için cinden, insten ve ku‏lardan olu‏an ordular bir araya getirildi. Onlar hep beraber düzenli bir ‏ekilde (Süleyman taraf‎ndan) sevk ve idare olunuyorlard‎.


    Ahmet Tekin : Cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan müte‏ekkil askerî erkân‎ ve ordular‎ Süleyman’‎n emrinde, ona hizmet için topland‎. Hepsi düzenli olarak sevk ediliyordu.


    Ahmet Varol : Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ topland‎. Hepsi birlikte sevkediliyorlard‎.


    Ali Bulaç : Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ topland‎ ve bunlar bِlükler halinde daً‎t‎ld‎.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de Süleyman’a cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ topland‎. Bütün bunlar sevk ve idare ediliyorlard‎.


    Bekir Sadak : Suleyman'in cinlerden, insanlardan ve kuslardan mutesekkil olan ordusu toplandi. Hepsi toplu olarak gidiyorlardi.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Süleyman'‎n (buyruًu gereًi) cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan meydana gelen ordusu toplan‎p bir araya getirildi ve bunlar (emredildiًi cihete) gruplar halinde daً‎t‎ld‎.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Süleyman'‎n cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan müte‏ekkil olan ordusu topland‎. Hepsi toplu olarak gidiyorlard‎.


    Diyanet Vakfi : Süleyman'‎n, cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan müte‏ekkil ordular‎ topland‎; hepsi birarada (onun taraf‎ndan) düzenli olarak sevkediliyordu.


    Edip Yüksel : Süleyman için, cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular olu‏turulmu‏tu ve düzenle sevkediliyorlard‎.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hem Süleymana Cinn-ü فns ve tuyurdan ordular‎ topland‎, hep bunlar zabt-u idare olunuyorlard‎


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ Süleyman'‎n huzurunda topland‎. Bunlar‎n hepsi (Onun taraf‎ndan) sevk ve idare olunuyorlard‎.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan müte‏ekkil ordular‎ Süleyman'‎n hizmetinde topland‎, hepsi bir arada (onun taraf‎ndan) düzenli olarak sevkediliyordu.


    Fizilal-il Kuran : Süleyman'‎n cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan olu‏an ordusu toplanarak disiplinli bir halde biraraya gelerek, düzgün saflar halinde ve uygun ad‎mlarla yürüyü‏e geçti.


    Gültekin Onan : Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ topland‎ ve bunlar bِlükler halinde daً‎t‎ld‎.


    Hasan Basri اantay : Süleyman‎n cinlerden, insanlardan, ku‏lardan ordular‎ topland‎. ف‏te bütün bunlar (onun taraf‎ndan) zabt ve idare ediliyorlard‎.


    Hayrat Ne‏riyat : Süleymân’a cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan müte‏ekkil ordular‎ topland‎; bِylece hepsi (bir arada) düzenli olarak sevk ediliyordu.


    فbni Kesir : Süleyman'‎n cinnlerden, insanlardan, ku‏lardan ordular‎ topland‎. Hepsi topluca gidiyorlard‎.


    Muhammed Esed : ف‏te (bir gün) gِrünmeyen varl‎klardan, insanlardan ve ku‏lardan olu‏an ordusu Süleyman'‎n ِnünde bir araya getirilmi‏ ve sonra düzenli s‎ralar halinde yola ç‎kar‎lm‎‏t‎;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve Süleyman için cinden, insden ve ku‏lardan ordular‎ topland‎. Art‎k onlar bir intizam üzere sevkolunuyordu.


    ضmer ضngüt : Süleyman'‎n cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan te‏ekkül etmi‏ ordular‎ topland‎. Hepsi bir arada düzenli olarak sevkediliyordu.


    قaban Piri‏ : Süleyman’‎n cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan olu‏an ordusu bِlük bِlük topland‎.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Günün birinde, Süleyman’‎n cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan olu‏an ordular‎ toplanm‎‏ olup, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi taraf‎ndan sevk ediliyordu.


    Süleyman Ate‏ : Süleymân'a cinlerden insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ topland‎, hepsi bir arada düzenli olarak sevk ediliyordu.


    Tefhim-ul Kuran : Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎ topland‎ ve bunlar bِlükler halinde daً‎t‎ld‎.


    ـmit قim‏ek : Derken Süleyman'‎n cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan meydana gelen ordusu topland‎. Hepsi de düzenli bir ‏ekilde sevk ediliyordu.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Cinlerden, insanlardan ve ku‏lardan ordular‎, Süleyman'‎n huzurunda bir araya getirildi. Onlar, düzenli bir biçimde sevk ediliyorlard‎.
     


  18. حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِي النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ




    Hattâ izâ etev alâ vâdin nemli kâlet nemletun yâ eyyuhen nemludhulû mesâkinekum, lâ yahtımennekum suleymânu ve cunûduhu ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).




    1. hattâ : sonunda, olunca

    2. izâ : olduğu zaman

    3. etev : geldiler

    4. alâ vâdin nemli : karınca vadisine

    5. kâlet : dedi

    6. nemletun : bir karınca

    7. yâ eyyuhâ : ey

    8. en nemlu : karıncalar (topluluğu)

    9. udhulû : girin

    10. mesâkine-kum : meskenleriniz, yuvalarınız

    11. lâ yahtımenne-kum : sakın sizi ezmesin

    12. suleymânu : Süleyman

    13. ve cunûdu-hu : ve onun orduları

    14. ve hum : ve onlar

    15. lâ yeş'urûne : farkında olmazlar






    İmam İskender Ali Mihr : Karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca şöyle dedi: "Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz! Süleyman (A.S) ve onun orduları, farkında olmadan sakın sizi ezmesin."


    Diyanet İşleri : Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonunda bir karınca vâdisine geldikleri zaman bir karınca, ey karıncalar dedi, yuvalarınıza girin de Süleyman ve orduları, bilmeden çiğnemesinler sizi.


    Adem Uğur : Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.


    Ahmed Hulusi : Nihayet Karınca Vadisine geldikleri vakit, bir dişi karınca: "Ey karıncalar. . . Meskenlerinize girin. . . Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezip yok etmesinler" dedi.


    Ahmet Tekin : Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde durdular. Kraliçe karınca:
    'Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Süleyman, askerî erkânı ve orduları farkında olmadan sizi ezmesinler.' dedi.


    Ahmet Varol : Nihayet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca dedi ki: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesinler.'


    Ali Bulaç : Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin."


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet (Süleyman ve ordusu Şam’daki karıncası bol) Karınca Vadisine vardıkları zaman, (karıncaların beyi olan) bir karınca şöyle dedi: “- Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu sizi farketmiyerek kırıp ezmesin.”


    Bekir Sadak : Sonunda, karincalarin bulundugu vadiye geldiklerinde bir karinca: «Ey karincalar! Yuvalariniza girin, Suleyman'in ordusu farkina varmadan sizi ezmesin» dedi.


    Celal Yıldırım : Sonunda karıncaların (daha çok eyleştiği) vadiye geldiler. Dişi bir karınca, «ey karıncalar! Yuvanıza hemen girin ki Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi kırıp geçmesinler» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir dişi (kraliçe) karınca: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin' dedi.


    Diyanet Vakfi : Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.


    Edip Yüksel : Karınca vadisine varınca, bir karınca, 'Ey karıncalar, yuvalarınıza giriniz ki Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hattâ karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: ey karıncalar, haydin meskenlerinize girin, Süleyman ve ordusu sizi farketmiyerek kırıp geçirmesin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: «Ey karıncalar! Haydi, yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farketmeyerek sizi kırıp geçirmesin.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: «Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Ordu karınca vadisine vardığında ordudaki karıncalardan biri «Ey karıncalar yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi çiğnemesin» dedi.


    Gültekin Onan : Nihayet karınca vadisine geldiklerinde bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin."


    Hasan Basri Çantay : Hattâ Karınca Vâdîsi üzerine geldikleri zaman (dişi) bir karınca dedi ki: «Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Sakın Süleyman ve ordusu, kendileri bilmeyerek, sizi kırmasın»!


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet neml (karınca) vâdisine geldiklerinde, (içlerinde reis olan) bir karınca: 'Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleymân ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesin!' dedi.


    İbni Kesir : Nihayet karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca dedi ki: Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları farkına varmadan sakın sizi ezmesin.


    Muhammed Esed : (Nitekim,) karınca(larla dolu bir) vadiye geldiklerinde, karıncalardan biri: "Ey karıncalar!" diye bağırdı, "Hemen yuvalarınıza girin ki Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi ezip geçmesin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, Karınca Vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: «Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz. Süleyman ve O'nun askerleri farkında olmaz oldukları halde sizi kırmasınlar.»


    Ömer Öngüt : Nihayet karınca vâdisine geldiklerinde bir karınca dedi ki: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz! Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesin. ”


    Şaban Piriş : Karınca Vadisine geldikleri zaman, bir karınca: -Ey karıncalar, yuvalarınıza girin, Süleyman ve askerleri farkına varmadan sizi ezmesinler dedi.


    Suat Yıldırım : Derken Karınca vadisine geldiklerinde, onları gören bir karınca: "Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi fark etmeyerek ezip çiğnemesinler!" diye seslendi.


    Süleyman Ateş : Karınca vâdisine geldikleri zaman bir karınca: "Ey karıncalar" dedi, "yuvalarınıza girin ki Süleymân ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler."


    Tefhim-ul Kuran : Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: «Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin.»


    Ümit Şimşek : Karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca 'Yuvalarınıza girin, karıncalar,' dedi. 'Tâ ki Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi çiğnemesin.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Karınca vadisine geldiklerinde bir karınca şöyle seslendi: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süeyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler."
     


  19. فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِّن قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ




    Fe tebesseme dâhıken min kavlihâ ve kâle rabbi evzı’nî en eşkure ni’metekelletî en’amte aleyye ve alâ vâlideyye ve en a’mele salihan terdâhu ve edhılnî bi rahmetike fî ibâdikes sâlihîn(sâlihîne).




    1. fe : o zaman, bunun üzerine

    2. tebesseme : tebessüm etti

    3. dâhıken : gülerek

    4. min kavli-hâ : onun sözüne

    5. ve kâle : ve dedi

    6. rabbi : Rabbim

    7. evzı'nî : beni başarılı kıl

    8. en eşkure : benim şükretmem

    9. ni'mete-ke : senin ni'metin

    10. elletî : ki o

    11. en'amte : ni'metlendirdin, en'am buyurdun

    12. aleyye : bana

    13. ve alâ : ve ...a

    14. vâlideyye : anne ve babam

    15. ve en a'mele salihan : ve benim salih amel (nefs tezkiyesi) yapmam

    16. terdâ-hu : sen ondan razı oldun

    17. ve edhıl-nî : ve beni dahil et

    18. bi rahmeti-ke : senin rahmetinle

    19. fî : içine

    20. ibâdi-ke : senin kulların

    21. es sâlihîne : salihler







    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine (Süleyman A.S), onun sözüne gülerek tebessüm etti. Ve: "Rabbim, bana, anne ve babama en'am buyurduğun ni'metlere şükretmekte ve Senin razı olduğun salih amel (nefs tezkiyesi) yapmakta beni başarılı kıl. Ve beni, rahmetinle salih kullarının arasına dahil et." dedi.


    Diyanet İşleri : Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni; bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Süleyman, onun sözünü duyunca hafifçe güldü de Rabbim dedi, bana ve anamla babama verdiğin nîmetlere şükretmemi ve razı olacağın iyi işlerde bulunmamı ilhâm et bana ve rahmetinle, beni temiz kullarının arasına kat.


    Adem Uğur : (Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.


    Ahmed Hulusi : Karıncanın sözünden dolayı tebessüm etti (Süleyman) ve şöyle dedi: "Rabbim. . . Bana ve ana-babama bahşettiğin nimete şükretmeme, razı olacağın sâlih amel yapmama beni muvaffak kıl ve (hakikatimdeki Rahıym isminden gelen) rahmetinle beni sâlih kullarının içine dâhil et. "


    Ahmet Tekin : Süleyman onun sözlerine tebessüm ederek güldü:
    'Rabbim, bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve hâlis niyet ve amaçlarla, hoşnut olacağın, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirmemi, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlamamı, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olmamı, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işlememi gönlüme ilham et, gazabını davet eden şeylerden uzak tut. Rahmetinle beni dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi mü’minlerin, sâlih kullarının arasına kat.' dedi.


    Ahmet Varol : (Süleyman) onun bu sözüne gülümsedi ve dedi ki: 'Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi, senin hoşnut olacağın salih amel işlememi bana ilham et ve rahmetinle salih kullarının arasına kat.'


    Ali Bulaç : (Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat."


    Ali Fikri Yavuz : (Karıncaların konuştuğu sözü anlıyan Süleyman) karıncanın bu sözünden gülercesine tebessüm etti ve şöyle dedi: “- Ey Rabbim! Bana ilham et ki, hem bana, hem de ebeveynime ihsan buyurduğun nimetine şükredeyim; ve razı olacağın iyi bir amel yapayım. Beni de rahmetinle salih kullarının arasına (cennete) koy.”


    Bekir Sadak : Suleyman, onun sozune hafifce guldu ve: «Rabbim! Bana ve ana babama verdigin nimete sukurde, hosnut olacagin isi yapmakta beni muvaffak kil. Rahmetinle, beni iyi kullarinin arasina koy» dedi.


    Celal Yıldırım : Bunun üzerine Süleyman, karıncanın o sözüne gülerek tebessüm etti ve «Ey Rabbim!» dedi, «bana, anama-babama verdiğin nimetlere şükretmemi ve senin hoşnut olacağın iyi-yararlı işde bulunmamı bana ilham eyle ve beni kendi rahmetinle sâlih kulların arasına sok.»


    Diyanet İşleri (eski) : Süleyman, onun sözüne hafifçe güldü ve: 'Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde, hoşnut olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kullarının arasına koy' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.


    Edip Yüksel : Onun sözüne gülerek, 'Rabbim, senin bana ve ana babama bağışladığın nimetlerine şükretmeye ve hoşnut olacağın erdemli davranışlarda bulunmaya beni yönelt. Rahmetinle, beni erdemli kullarının arasına sok.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : O da bunun sözünden gülercesine tebessüm etti de ya rabb! Dedi: beni nefsime zâbıt kıl ki bana ve valideynime in'am buyurduğun ni'metine şükredeyim ve razı olacağın iyi bir amel yapayım ve beni rahmetinle salih kulların miyanına idhal buyur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O da, onun bu sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve: «Ey Rabbim, beni nefsime hakim kıl ki, bana ve anama babama verdiğin nimetlere şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir iş yapayım ve beni rahmetinle iyi kulların arasına sok!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: «Ey Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.»


    Fizilal-il Kuran : Süleyman, karıncanın dediklerini işitince gülümseyerek dedi ki; «Ya Rabbi gerek bana ve gerekse ana babama bağışladığın nimetlere olanca gücümle şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmamı nasip eyle, rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat.»


    Gültekin Onan : (Süleyman) Bu sözü üzerine tebessüm edip güldü ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat."


    Hasan Basri Çantay : (Süleyman) onun bu sözünden gülercesine tebessüm etdi de: «Ey Rabbim, dedi, bana ve ana ve babama lûtfetdiğin ni'metine şükr etmemi ve (geri kalan ömrüm içinde) Senin raazî olacağın iyi (işler) yapmamı bana ilham et. Rahmetinle beni de (cennetde) saalih kullarının arasına sok».


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine (Süleymân) onun sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve dedi ki: 'Rabbim! Beni ve ana-babamı ni'metlendirdiğin ni'metine şükretmemi ve râzı olacağın sâlih ameller işlememi bana ilhâm eyle ve rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!'


    İbni Kesir : Onun bu sözü üzerine gülerek tebessüm etti ve dedi ki: Rabbım; bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde ve hoşnud olacağın şeyi yapmakta beni muvaffak kıl ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat.


    Muhammed Esed : (Süleyman temsildeki karıncanın) bu sözüne neşeyle güldü ve "Ey Rabbim!" dedi, "İçimde öyle düşünceler uyandır ki, bana ve ana babama bahşettiğin nimetler için sana hep şükreden biri olayım; ve hep Senin hoşnut olacağın dürüst ve erdemli işler yapıyor olayım; ve beni, rahmetinle, dürüst ve erdemli kulların arasına sok!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Hazreti Süleyman) Artık onun sözünden gülercesine tebessüm etti ve dedi ki: «Yarabbi! Bana ilham buyur, bana ve anama babama in'am buyurmuş olduğun nîmetine şükredeyim ve senin razı olacağın sâlih amelde bulunayım ve beni rahmetinle sâlihler olan kullarının zümresine idhal buyur.»


    Ömer Öngüt : Onun bu sözüne gülercesine tebessüm etti ve şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnud olacağın iyi işi yapmamı gönlüme ihsan eyle. Rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!”


    Şaban Piriş : Süleyman, karıncanın bu sözüne gülerek tebessüm edip: -Rabbim! bana ve anama babama verdiğin nimetine şükretmemi ve hoşnut olacağın işi yapmamı bana kolay kıl, beni rahmetinle iyi kulların arasına kat.


    Suat Yıldırım : Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: "Ya Rabbî, dedi, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dahil eyle!"


    Süleyman Ateş : (Süleymân) Onun sözüne gülümseyerek dedi: "Rabbim, bana ve anama, babama lutfettiğin ni'mete şükretmemi, senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına sok."


    Tefhim-ul Kuran : (Süleyman) Onun bu sözü üzerine gülerek tebessüm etti ve dedi ki: «Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat.»


    Ümit Şimşek : Bu söze gülümseyen Süleyman 'Rabbim,' dedi. 'Bana, anne ve babama lütfettiğin nimetlere şükretmeyi ve seni razı edecek güzel işler yapmayı bana ilham et. Ve beni, salih kullarınla birlikte rahmetine al.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine Süleyman, karıncanın sözüne güldü ve dedi: "Rabbim, bana ve ebeveynime lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağın hayırlı ve barışçıl bir iş yapmama imkân ver. Ve rahmetinle beni iyilik ve barışı seven kullarının arasına sok."
     


  20. وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ




    Ve tefekkadat tayra fe kâle mâliye lâ eral hudhude em kâne minel gâibîn(gâibîne).




    1. ve tefekkada : ve yoklama yaptı

    2. et tayra : kuş(lar)

    3. fe : sonra

    4. kâle : dedi

    5. mâ-liye : niçin ben

    6. lâ erâ : görmüyorum

    7. el hudhude : Hüdhüd (kuşu)

    8. em : veya, yoksa ... mı

    9. kâne : oldu

    10. min el gâibîne : gaîb olanlardan, kaybolanlardan





    İmam İskender Ali Mihr : Ve kuşları yokladı (teftiş etti). Sonra: "Hüdhüd'ü niçin ben göremiyorum, yoksa o kaybolanlardan mı oldu?" dedi.


    Diyanet İşleri : Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kuşları araştırdı da ne oldu dedi, hüdhüdü görmüyorum, yoksa bir yere mi gidip gizlendi?


    Adem Uğur : (Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?


    Ahmed Hulusi : (Süleyman bir gün) kuşları gözden geçirdi ve "Niye Hüdhüd'ü göremiyorum. . . Yoksa kayıp mı oldu?" dedi.


    Ahmet Tekin : Süleyman uçar kuvvetleri, kuşları gözden geçirdi, denetledi.
    'İbibiği niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?' dedi.


    Ahmet Varol : Kuşları denetledi ve dedi ki: 'Neden Hudhud'u göremiyorum? Yoksa kayıplardan mı oldu?


    Ali Bulaç : Kuşları denetledikten sonra dedi ki: "Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu?"


    Ali Fikri Yavuz : Bir de Süleyman kuşları teftiş etti de şöyle dedi: “- Hüdhüd’ü niye (yerinde) göremiyorum, yoksa gaiblerden mi oldu?


    Bekir Sadak : (20-21) Suleyman, kuslari arastirarak: «Hudhud'u nicin goremiyorum? Yoksa kayiplarda mi? Bana apacik bir delil getirmelidir; yoksa onu ya siddetli bir azaba ugratirim yahut keserim» dedi.


    Celal Yıldırım : Bir de kuşları denetleyip araştırdı, derken, «nerede Hüdhüd'ü (çavuşkuşu) göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı ?


    Diyanet İşleri (eski) : (20-21) Süleyman, kuşları araştırarak: 'Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplarda mı? Bana apaçık bir delil getirmelidir; yoksa onu ya şiddetli bir azaba uğratırım yahut keserim' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?


    Edip Yüksel : Kuşları denetledi ve, 'Neden hüdhüdü görmüyorum, yoksa kaçak mı?' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de kuşları teftiş etti de bana dedi: ne oluyor hüdhüdü görmüyorum? Yoksa gaiblere mi karıştı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de kuşları denetledi ve: «Bana ne oluyor, Hüdhüd'ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: «Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?»


    Fizilal-il Kuran : Süleyman, ordusunun kuşlardan oluşan birliğini denetleyince dedi ki «Hüdhüd'ü niçin göremiyorum, yoksa burada değil mi?


    Gültekin Onan : Kuşları denetledikten sonra dedi ki: "Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu?"


    Hasan Basri Çantay : (Süleyman) kuşları araşdırıb dedi ki: «Hüdhüdü neye görmüyorum? Yoksa gaaiblerden mi oldu»?


    Hayrat Neşriyat : Ve kuşları teftîş edip, şöyle dedi: 'Bana ne oldu da Hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?'


    İbni Kesir : Kuşları araştırarak dedi ki: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplardan mı oldu?


    Muhammed Esed : Ve (bir gün) kuşlar arasında göz gezdirirken: "Hüthütü niçin göremiyorum?" dedi, "Yoksa kayıplara mı karıştı?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve kuşları teftiş etti de dedi ki: «Bana ne oldu? Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa gaiblerden mi oldu?»


    Ömer Öngüt : Kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: “Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”


    Şaban Piriş : Kuşları gözden geçirdi ve: -Hüdhüdü neden göremiyorum? dedi. Yoksa, kayıplara mı karıştı?


    Suat Yıldırım : Bir de kuşları teftiş etti de: "Hüdhüd’ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?" dedi.


    Süleyman Ateş : Kuşları teftiş etti, (içlerinde hüdhüdü bulamadı), dedi ki: "Neden hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?"


    Tefhim-ul Kuran : Ve kuşları denetledikten sonra dedi ki: «Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu?»


    Ümit Şimşek : Kuşları denetlerken, 'Hüdhüdü niye göremiyorum?' dedi. 'Yoksa kayıplara mı karıştı?


    Yaşar Nuri Öztürk : Kuşları teftiş etti de dedi ki: "Hüdhüd'ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?"
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş