Kuran-ı Kerim NAHL Suresi Türkçe Meali açıklaması, Kuranı Kerim Nahl suresiyleilgili açıklamalar, Na

goktepeli26 4 Haz 2013



  1. إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُم بِهِ مُشْرِكُونَ



    İnnemâ sultânuhu alellezîne yetevellevnehu vellezîne hum bihî mü؛rikûn(mü؛rikûne).



    1. innemâ : fakat, sadece

    2. sultânu-hu : onun sultanl‎ً‎, yapt‎r‎m gücü

    3. alellezîne (alâ ellezîne) : onlar‎n üzerinde

    4. yetevellevne-hu : ona yِnelenler

    5. vellezîne (ve ellezîne) : ve o kimseler

    6. hum : onlar

    7. bi-hî : onunla, ona

    8. mü‏rikûne : Allah'a ortak (‏irk) ko‏anlar, mü‏rikler





    فmam فskender Ali Mihr : Onun (‏eytan‎n) sultanl‎ً‎ (yapt‎r‎m gücü) sadece ona (‏eytana) yِnelenlerin ve onunla (‏eytanla), (Allah'a ula‏may‎ dilemedikleri için) Allah'a ‏irk ko‏anlar‎n üzerindedir (onlar‎ etkiler).


    Diyanet ف‏leri : قeytan‎n hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak ko‏anlar üzerindedir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Onun kudreti, ancak ona dost olup itâat edenlere yeter ve onlar da Tanr‎ya ‏irk ko‏anlard‎r.


    Adem Uًur : Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak ko‏anlarad‎r.


    Ahmed Hulusi : Onun sultas‎, sadece, kendisini velî edinenler (ilham ettiًi fikirlere uyanlar) ve Rablerine ortak ko‏anlarad‎r!


    Ahmet Tekin : قeytan‎n, ‏eytanî güçlerin nüfûzu, gücü kendisini dost ve otorite kabul edenlerin ve ilâhl‎ً‎nda, otoritesinde, mülkünde, tasarruflar‎nda Allah’a ortak ko‏anlar‎n üzerinde etkilidir.


    Ahmet Varol : Onun gücü sadece kendisini dost edinenlere ve O'na ortak ko‏anlarad‎r.


    Ali Bulaç : Onun zorlay‎c‎ gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak ko‏anlar üzerindedir.


    Ali Fikri Yavuz : Onun hâkimiyyeti, ancak kendisini veli edinenlere ve Allah’a ortak ko‏anlard‎r.


    Bekir Sadak : O'nun nufuzu sadece, O'nu dost edinenler ve Allah'a ortak kosanlar uzerindedir. *


    Celal Y‎ld‎r‎m : Onun sultas‎ ancak, onu kendine dost ve yâr edinenler ve bir de Allah'a ortak ko‏anlar üzerindedir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : O'nun nüfuzu sadece, O'nu dost edinenler ve Allah'a ortak ko‏anlar üzerindedir.


    Diyanet Vakfi : Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak ko‏anlarad‎r.


    Edip Yüksel : Onun gücü, kendisini dost edinenlere ve onu Rab'lerine ortak ko‏anlarad‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Onun sultas‎ ancak onu veliy ittihaz edenlere ve Allaha ‏irk ko‏anlarad‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve Allah'a ortak ko‏anlarad‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : قeytan‎n nüfuzu, ancak onu dost edinenlere ve Allah'a ortak ko‏anlarad‎r.


    Fizilal-il Kuran : قeytan‎n, sadece onu dost edinenler ve Allah'a ortak ko‏anlar üzerinde, nüfuzu ve etkinliًi vard‎r.


    Gültekin Onan : Onun zorlay‎c‎ gücü ancak onu veli edinenlere, onunla O'na (Tanr‎'ya) ortak ko‏anlar üzerindedir.


    Hasan Basri اantay : Onun zoru ancak onu yâr edinmekde olanlara ve onu kendisine (Allaha) e‏ ko‏anlara kar‏‎d‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : O’nun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenler ve O’na (Allah’a) ortak ko‏anlar üzerindedir.


    فbni Kesir : Onun nüfuzu; sadece onu dost edinenler ve Allah'a ‏irk ko‏anlar üzerindedir.


    Muhammed Esed : Onun yaln‎zca kendisini izlemeye istekli olanlar üzerinde ve bir de ona tanr‎sal nitelikler yak‎‏t‎ranlar üzerinde etkisi vard‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : قüphesiz ki, onun hakimiyeti ancak onu velî ittihaz edenlerin ve Allah'a ‏erik ko‏anlar‎n üzerinedir.


    ضmer ضngüt : Onun nüfuzu ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ‏irk ko‏anlarad‎r.


    قaban Piri‏ : Onun nüfuzu, sadece kendisini veli edinenler ve (Allah’a) ‏irk ko‏anlar üzerindedir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Onun nüfuzu, ancak onu dost edinenler ve onu Allah’a, ortak sayanlar üzerindedir.


    Süleyman Ate‏ : Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah'a ortak ko‏anlarad‎r (o, sadece onlar‎ etkileyebilir).


    Tefhim-ul Kuran : Onun zorlay‎c‎ gücü ancak onu veli edinenlerle onunla O'na (Allah'a) ortak ko‏anlar üzerindedir.


    ـmit قim‏ek : Onun gücü, ancak onu dost edinenlere ve Allah'a ortak ko‏anlara yeter.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Onun sultas‎, sadece onu dost edinenlerle Allah'a ortak ko‏anlar üstündedir.
     


  2. وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَّكَانَ آيَةٍ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُواْ إِنَّمَا أَنتَ مُفْتَرٍ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ



    Ve izâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin vallâhu a’lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente mufter(mufterin), bel ekseruhum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).



    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. beddelnâ : biz değiştirdik

    3. âyeten : bir âyet

    4. mekâne : yer, mekân

    5. âyetin : bir âyet

    6. vallâhu a'lemu : ve Allah bilir

    7. a'lemu : bilir

    8. bimâ : şeyi

    9. yunezzilu : indirir

    10. kâlû : dediler

    11. innemâ : sadece, ancak

    12. ente : sen

    13. mufterin : iftira eden, kendisi uyduran

    14. bel : hayır, tam aksi, bilâkis

    15. ekseru-hum : onların çoğu

    16. lâ ya'lemûne : bilmezler, bilmiyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Biz, bir âyeti değiştirerek (onun) yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman: “Allah neyi indireceğini bildiğine göre sen sadece bir müfterisin (iftira edensin).” dediler. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.


    Diyanet İşleri : Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir âyeti, başka bir âyetin yerine koyup hükmünü değiştirdik mi, Allah neyi indireceğini daha iyi bildiği halde, sen derler, ancak bir iftirâcısın; halbuki onların çoğu bilmez.


    Adem Uğur : Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- "Sen ancak bir iftiracısın" dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.


    Ahmed Hulusi : Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimizde, "Sen yalnızca bir iftiracısın!" dediler. Allâh neyi inzâl ettiğini daha iyi bilir! Bilakis, onların çoğunluğu bilmezler.


    Ahmet Tekin : Biz geçmiş kitaplardaki bir âyetin yerine Kur’ân ile başka bir âyeti getirdiğimiz zaman, -ki Allah neyi indireceğini iyi bilir- :


    'Bu Kur’ân’ı sen uyduruyor, Allah’a iftira ediyorsun' derler. Kesinlikle hayır. Onların çoğu ilimden yoksun insanlar, neshin-geçmiş kutsal kitapları yürürlükten kaldırmanın hikmetini bilemezler.


    Ahmet Varol : Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde -ki Allah ne indirdiğini pek iyi bilir-: 'Sen ancak bir iftiracısın' derler. Hayır; onların çoğu bilmiyor.


    Ali Bulaç : Biz bir ayeti, bir (başka) ayetin yeriyle değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir.- "Sen yalnızca iftira edicisin" dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, bir âyetin yerine, bir âyeti değiştirip getirdiğimiz zaman (önceki âyetin hükmünü kaldırdığımız vakit) Allah ne indirdiğini pek iyi bilmişken, kâfirler dediler ki: “- Sen, ancak bir iftiracısın.” Hayır, onların çoğu Kur’ân’ın hakikatını ve hüküm değiştirmenin faydasını bilmezler.


    Bekir Sadak : Bir ayetin yerini baska bir ayetle degistirdigimizde, ki Allah ne indirdigini gayet iyi bilir onlar, «Sen sadece uyduruyorsun» derler. Hayir, oyle degildir, ama onlarin cogu bunu bilmezler.


    Celal Yıldırım : Biz bir âyeti başka bir âyetin yerine koyup değiştirdiğimizde —ki Allah indireceğini daha iyi bilir— onlar, sen ancak uyduruyorsun, derler. Hayır, onların çoğu (hakikati) bilmezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirdiğimizde, ki Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir onlar, 'Sen sadece uyduruyorsun' derler. Hayır, öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler.


    Diyanet Vakfi : Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- «Sen ancak bir iftiracısın» dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.


    Edip Yüksel : Biz bir delilin yerine bir başka delili getirdiğimiz zaman ki ALLAH neyi indirdiğini iyi bilir 'Sen, ancak bir iftiracısın!,' derler. Gerçekten çokları bilmiyor.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir âyeti bir âyetin yerine bedel yaptığımız vakıt Allah indirdiğine ve indireceğine a'lem iken o Şeytan yârânı: «Sen sırf bir müfterîsin» dediler, hayır onların çoğu bilmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir ayeti bir ayetin yerine bedel yaptığımız zaman Allah indirdiğini ve indireceğini en iyi bilirken o şeytan dostları: «Sen yalnızca bir iftiracısın!» dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler Peygambere: «Sen, ancak bir iftiracısın» dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler.


    Fizilal-il Kuran : Biz herhangi bir ayeti başka bir ayetle değiştirdiğimiz zaman kâfirler sana «Sen bunu yalandan uyduruyorsun» derler. Oysa Allah kullarına ne mesaj indireceğini herkesden iyi bilir. Aslında onların çoğu gerçeği bilmiyorlar.


    Gültekin Onan : Biz bir ayeti, bir (başka) ayetin yeriyle değiştirdiğimiz zaman, Tanrı neyi indirdiğini daha iyi bilir... "Sen yalnızca iftira edicisin" dediler. Hayır onların çoğu bilmezler.


    Hasan Basri Çantay : Biz bir âyeti diğer bir âyetin yerine (bunu nesh ederek) getirdiğimiz vakit — ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir — dediler ki: «Sen ancak bir iftiracısın». Hayır, onların pek çoğu bilmezler.


    Hayrat Neşriyat : Bir âyetin yerine (onun hükmünü kaldıran) başka bir âyet getirdiğimiz zaman, ki Allah ne indirdiğini daha iyi bilendir, (kâfirler:) 'Sen ancak bir iftirâcısın!' derler. Hayır! Onların çoğu bilmiyorlar.


    İbni Kesir : Biz, bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman; Allah ne indirdiğini gayet iyi bilirken, onlar: Sen sadece uyduruyorsun, derler. Hayır onların çoğu bunu bilmezler.


    Muhammed Esed : Biz bir ayetin yerine bir başka ayeti getirdiğimizde -ki Allah adım adım ne indirdiğini bütünüyle bilmektedir- (hakkı inkar edenler), "Sen sadece uyduruyorsun!" derler. Oysa onların çoğu bilmeyen, anlamayan kimselerdir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Biz bir âyeti bir âyetin yerine tebdîl edince, Allah ise indirdiğine pek ziyâde alîmdir. Dediler ki: «Sen şüphesiz bir iftiracısın.» Hayır. Onların ekserisi bilmezler.


    Ömer Öngüt : Allah ne indireceğini pek iyi bildiği halde, biz bir âyeti başka bir âyetin yerine getirdiğimiz zaman: “Sen ancak iftiracısın. ” derler. Hayır! Onların çoğu bilmezler.


    Şaban Piriş : Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirdiğimiz zaman -ki Allah ne indirdiğini çok iyi bilir- şöyle derler: “sen ancak uyduruyorsun.” Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.


    Suat Yıldırım : Biz bir âyetin yerine onun hükmünü neshedecek başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah göndereceği âyetleri pek iyi bilmektedir- onlar: "Sen iftiracının tekisin!" dediler. Hayır, hiç de öyle değil! Onların çoğu işin gerçeğini bilmiyorlar.


    Süleyman Ateş : Biz bir âyetin yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman, -Allâh ne indirdiğini bilirken- "Sen (Allah'a) iftirâ ediyorsun (bu sözleri kendin uydurup Allâh'ın üstüne atıyorsun)" derler. Hayır, onların çokları bilmiyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Biz bir ayeti, bir (başka) ayetin yeriyle değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilmektedir- «Sen yalnızca iftira edicisin» dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.


    Ümit Şimşek : Biz bir âyetin yerine başka bir âyet getirdiğimizde-ki Allah peyderpey indirdiklerini çok iyi bilir-onlar 'Sen iftiracının birisin' derler. Onların çoğu, işin aslını bilmiyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz bir ayeti, bir başka ayetin yerine koyduğumuzda -ki Allah neyi indirmekte olduğunu daha iyi bilir- şöyle derler: "Sen düpedüz bir iftiracısın." Hayır, öyle değil. Bunların çokları bilmiyorlar.
     


  3. قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِن رَّبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهُدًى وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ



    Kul nezzelehu rûhul kudusi min rabbike bil hakkı li yusebbitellezîne âmenû ve huden ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).



    1. kul : de, söyle

    2. nezzele-hu : onu indirdi

    3. rûhu el kudusi : Ruh'ûl Kudüs

    4. min rabbi-ke : senin Rabbinden

    5. bi el hakkı : hak ile

    6. li yusebbite : sağlamlaştırmak, sebat ettirmek için

    7. ellezîne : kimseler

    8. âmenû : Allah'a ulaşmayı dileyenler, âmenû olanlar

    9. ve huden : ve hidayete erdiren

    10. ve buşrâ : ve müjde olarak

    11. li el muslimîne : müslümanlar, teslim olanlar için





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “O'nu (Kur'ân-ı Kerim'i), Rabbinden hak ile âmenû olanları sebat ettirmek için ve müslümanlara (teslim olanlara), hidayet ve müjde olarak Ruh'ûl Kudüs (Cebrail A.S) indirdi.”


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! De ki: “Ruhu’l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur’an’ı Rabbinden hak olarak indirdi.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Onu, inananların inançlarını sağlamlaştırmak için Müslümanlara hidâyet ve müjde olarak Rûh'ül-Kudüs, Rabbinden hak ve gerçek olarak indirmiştir.


    Adem Uğur : De ki: Onu, Mukaddes Rûh (Cebrail), iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.


    Ahmed Hulusi : De ki: "O'nu, Ruh-ül Kuds (Cibrîl ismi verilmiş kuvve; El Esmâ'dan ilim kuvvesi), senin Rabbinden (hakikatini oluşturan Esmâ bileşiminden) Hak olarak indirmiştir. . . İman edenlere direnç vermek ve müslimler için de kılavuz ve müjde olarak. "


    Ahmet Tekin : 'Onu, Kur’ân’ı, kâinattaki tabiî, dinî, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî düzeni içeren, ihya eden, insanları ve toplumları pislikten arındıran kutsal kitapları getiren elçi Cebrail, iman edenleri cesaretlendirmek, güçlü hale getirmek, devlet kurdurmak, sebat ettirmek, İslâm’ı yaşayan müslümanlara yol göstermek ve müjde vermek için, Rablerinin katından, gerekçeli, hikmete dayalı olarak, toplumda hakça bir düzen gerçekleştirmek üzere bölüm bölüm indirdi' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Onu iman edenleri kararlı kılmak üzere ve Müslümanlar için bir yol gösterici ve müjde olarak Ruhu'l-Kudüs Rabbinin katından hak gereğince indirmiştir.'


    Ali Bulaç : De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı) hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir."


    Ali Fikri Yavuz : Onlara şöyle de: “- Cebraîl, Kur’an’ı, iman edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi.”


    Bekir Sadak : De ki: «Kuran'i; RuhulKudus (Cebrail) Rabbinin katindan, inananlarin inanclarini pekistirmek, muslumanlara dogruluk rehberi ve mujde olmak uzere gercekle indirmistir.»


    Celal Yıldırım : De ki: Onu, imân edenlerin inancını daha da sağlamlaştırmak, Müslümanlara doğru yolu göstermek ve müjde olmak için Rabbinden hak ile Ruhu'l-kuds indirmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Kuran'ı; Ruhul Kudüs (Cebrail) Rabbinin katından, inananların inançlarını pekiştirmek, Müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak üzere gerçekle indirmiştir.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Onu, Mukaddes Rûh (Cebrail), iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.


    Edip Yüksel : De ki, 'İnananları sağlamlaştırsın, müslümanlara bir yol gösterici ve müjde olsun diye Kutsal Ruh onu Rabbinden gerçekle indirdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Söyle onlara: onu Rabbından hikmeti hakkile Ruhulkudüs indirdi ki iyman edenleri tesbit etmek ve müslimanlara bir hidayet, bir bişaret olmak için


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Söyle onlara: «Onu Rabbinden hak olarak Rühu'l-Kudüs (Cebrail), iman edenlere sebat vermek ve müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için indirdi.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Onlara de ki: «Kur'ân'ı Cebrail, iman edenlere sebat vermek, müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi.


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Bu Kur'an'ı, Ruh'ül-Kudüs (Cebrail) Rabbinin katından hakka dayalı olarak indirdi. Amacı, mü'minlerin inancını pekiştirmek, müslümanlara doğru yol kılavuzu ve müjde kaynağı olmaktır.


    Gültekin Onan : De ki: "İnananları sağlamlaştırmak, müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kuran'ı) hak olarak rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Onu (Kur'ânı) — îman edenlere tam bir sebat vermek, müslümanlara bir hidâyet ve bir müjde olmak için — Rabbinden hak olarak Ruuh-ul kuds indirmişdir.


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Îmân edenlere sebât vermek için ve Müslümanlara bir hidâyet ve bir müjde olmak üzere onu (o Kur’ân’ı), Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) Rabbin tarafından hak ile indirdi.'


    İbni Kesir : De ki: Onu Ruh-el Kudüs, mü'minlerin imanını pekiştirmek, müslümanlara hidayet ve müjde olmak üzere Rabbın katından hak ile indirmiştir.


    Muhammed Esed : Onun, apaçık bir gerçeklik ve sarsılmayan bir doğruluk keyfiyeti içinde, imana erişenleri(n durumunu) güçlendirmek ve Allah'a yürekten bağlanıp boyun eğenlere bir doğru yol bilgisi, bir müjde olmak üzre Rabbinden safha safha Kutsal İlham yoluyla indirildiğini söyle.


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Onu Rabbin tarafından hak olarak Rûhu'l Kudüs indirmiştir ki, imân edenleri sabit kılsın ve müslümanlar için bir hidâyet ve beşaret olsun.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Onu Ruh'ül-kudüs (Cebrâil), Rabbinden sana hak olarak indirdi ki, iman edenlere sebat versin, müslümanlar için bir hidayet ve müjde olsun. ”


    Şaban Piriş : De ki: “O’nu Ruhul Kudüs (Cebrail), müminlerin imanının pekişmesi, müslümanlara doğru yolu göstermek ve müjde vermek için Rabbinin katından indirmiştir.”


    Suat Yıldırım : Söyle onlara: "İman edenlere tam bir sebat vermek ve Allah’a teslimiyet gösterecek Müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere Kur’ân’ı, Rabbin tarafından gerçek olarak getiren, Ruhu’l-kudüstür.


    Süleyman Ateş : De ki: "İnananları sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu, Ruhu'l-Kudüs (Cebrâil) Rabbinden gerçek (bilgi) olarak indirdi."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «İnananları sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu (Kur'an'ı) Ruh'ül Kudüs, Rabbinden hak gereğince indirdi.»


    Ümit Şimşek : De ki: Onu, iman edenlere sebat vermek, hakka teslim olanlara da hidayet ve müjde olmak üzere, Rabbinden hak ile Ruhu'l-Kudüs indiriyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "İman edenleri güçlendirip kökleştirmek için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olarak, Ruhulkudüs onu, senin Rabbinden indirdi.
     


  4. وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ



    Ve lekad na’lemu ennehum yekûlûne innemâ yuallimuhu beşer(beşerun), lisânullezî yulhıdûne ileyhi a’cemiyyun ve hâzâ lisânun arabiyyun mubîn(mubînun).



    1. ve lekad : ve andolsun ki

    2. na'lemu : biz biliyoruz, biliriz

    3. enne-hum : onların olduğunu

    4. yekûlûne : diyorlar

    5. innemâ : sadece, yalnız, fakat

    6. yuallimu-hu : ona öğretiyor

    7. beşerun : bir beşer, bir insan

    8. lisânu : lisan (konuşma dili)

    9. ellezî : ki o

    10. yulhıdûne
    (elhade) : yöneliyorlar, isnad ediyorlar, dil uzatıyorlar
    : (yöneldi, dil uzattı)

    11. ileyhi : ona

    12. a'cemiyyun : yabancı, acemi, Arapça olmayan

    13. ve hâzâ : ve bu

    14. lisânun : lisan (konuşma dili)

    15. arabiyyun : Arapça

    16. mubînun : apaçık, açıkça





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Biz, onların: “Fakat O'nu (Kur'ân-ı Kerim'i), ona şüphesiz bir beşer (insan) öğretiyor.” dediğini biliyoruz. Ona isnad ettikleri kişinin lisanı acemidir (Arapça değildir). Bu (Kur'ân-ı Kerim) lisanı ise apaçık Arapça'dır.


    Diyanet İşleri : Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz biliyoruz, onlar, bunu ona ancak birisi öğretmede diyorlar. Bellettiğini sandıkları adam, yabancıdır, Arapçayı doğru düzen konuşamaz, bu Kur'ân'sa, apaçık Arap diliyle.
    Adem Uğur : Şüphesiz biz onların: "Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki: "Onu ancak bir beşer öğretiyor" demelerini biliyoruz. . . Hak'tan saparak kendisine nispet ettikleri kimsenin dili, Arapçayı iyi konuşamayan bir dildir. . . Bu ise apaçık Arapça bir lisandır.


    Ahmet Tekin : Onların:
    'Kesinlikle, Kur’ân’ı ona bir insan öğretiyor' dediklerini biliyoruz. Muhammed’in hak peygamberliğine dil uzatmak kastıyla Kur’ân’ı kendisine öğrettiğini söyledikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki, bu Kur’ân fasih, ifade gücü üstün, edebî bir Arapça’dır.


    Ahmet Varol : Onların: 'Ona bir insan öğretiyor' dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır; bu ise apaçık Arapça bir dildir.


    Ali Bulaç : Andolsun ki biz, onların: "Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir" dediklerini biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse)nin dili a'cemidir, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biliyoruz ki, kâfirler: “- Kur’an’ı muhakkak surette (Peygambere, ara sıra görüşüp konuştuğu Rûm’lardan hristiyan) bir insan öğretiyor.” diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır; bu Kur’an ise, açık Arapçadır.


    Bekir Sadak : And olsun ki: «Ona elbette bir insan ogretiyor» dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancidir, Kuran ise fasih arabcadir.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, onların, «Ona (Muhammed'e) ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. O işaret ettikleri kimsenin dili (olsa olsa) fasîh ve açık Arapça değildir. Bu Kur'ân ise çok açık ve fasih bir Arapça'dır,


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki: 'Ona elbette bir insan öğretiyor' dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kuran ise fasih Arapça'dır.


    Diyanet Vakfi : Şüphesiz biz onların: «Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor» dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.


    Edip Yüksel : 'Ona bir insan öğretiyor' biçimindeki sözlerini elbette biliyoruz. Amaçladıkları kişinin dili yabancıdır, bu ise apaçık Arapça bir dildir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Muhakkak biliyoruz ki onlar «mutlaka onu bir beşer ta'lim ediyor» da diyorlar, ilhad etmek istedikleri kimsenin lisanı A'cemîdir, bu Kur'an ise gayet beliğ bir Arabî lisan


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Muhakkak biliyoruz ki onlar: «Mutlaka onu bir insan öğretiyor!» da diyorlar. Haktan saparak isnatta bulunmak istedikleri kimsenin dili yabancıdır; bu Kur'an ise gayet açık bir Arapça'dır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: «Kur'ân'ı Muhammed'e bir insan öğretiyor» diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'ân ise apaçık bir Arapçadır.


    Fizilal-il Kuran : Onların «Bu Kur'an'ı, Muhammed'e biri öğretiyor» dediklerini kesinlikle biliyoruz. Bu asılsız yakıştırmayı ileri sürerken kastettikleri kişinin dili yabancıdır, Arapça değildir; oysa Kur'an'ın dili fasih bir Arapça'dır.


    Gültekin Onan : Andolsun ki biz onların: "Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir" dediklerini biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse)nin dili acemidir, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz onların: «Bunu mutlakaa bir beşer öğretiyor» diyeceklerini biliyoruz. Hakdan sapmak suretiyle kendisine nisbet edecekleri (o mefruz kimse) nin lisânı (olsa olsa) a'cemî (olabilir. Arabî değil). Bu (Kur'anın dili) ise (bütün fesaahat ve belâğati ile) apaçık Arabca bir dildir.


    Hayrat Neşriyat : Şübhesiz biliyoruz ki, onlar: '(Kur’ân’ı) ona ancak bir insan öğretiyor' diyorlar.(Hâlbuki o) nisbet ettikleri kimsenin lisânı yabancıdır; bu ise, apaçık Arabca bir lisandır.


    İbni Kesir : Andolsun ki; ona mutlaka bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur'an ise apaçık arapçadır.


    Muhammed Esed : Hiç kuşkusuz onların, "Ona (bütün) bunları mutlaka bir insan öğretiyor!" dediklerini pekala biliyoruz. Oysa, onların karalamak amacıyla ima ettikleri kimsenin dili bütünüyle yabancı bir dil olduğu halde, bu mesaj (hem kendisi) açık olan, (hem de gerçeğin özünü) apaçık gösteren Arapça bir söylemdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muhakkak biliyoruz, onlar derler ki, «O'nu şüphe yok bir beşer öğretiyor.» Kendisine nisbet ettikleri şahsın lisanı Acemidir, bu ise pek açık bildiren bir lisan-ı Arabîdir.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz onların: “Ona bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz. O kastettikleri kişinin dili yabancıdır, bu Kur'an ise apaçık Arapça bir dildir.


    Şaban Piriş : Onların, “Muhammed’e bir insan öğretiyor” dediklerini elbette biliyoruz. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık Arapça'dır.


    Suat Yıldırım : Biz onların, Peygamber hakkında: "Mutlaka ona öğreten bir insan vardır!" dediklerini pek iyi biliyoruz. Hakikatten uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili, yabancı bir dildir, halbuki bu Kur’ân, açık bir Arapça ifadedir.


    Süleyman Ateş : Biz onların, "Ona bir insan öğretiyor!" dediklerini biliyoruz. Hak'tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili a'cemi (yabancıdır, açık değildir), bu ise apaçık Arapça bir dildir.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun ki biz, onların: «Bunu ancak kendisine bir beşer öğretmektedir» dediklerini biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse) nin dili a'cemidir, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir.


    Ümit Şimşek : Onların 'Kur'ân'ı ona bir beşer öğretiyor' dediklerini Biz biliyoruz. Oysa Kur'ân'ı kendisine yakıştırdıkları kimsenin dili yabancı, Kur'ân ise apaçık Arapçadır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, biz, onların, "Kur'an'ı ona bir insan öğretiyor" demekte olduklarını biliyoruz. Nispet etmeye uğraştıkları adamın dili yabancıdır. Oysaki bu, apaçık Arapça bir dildir.
     


  5. نَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ لاَ يَهْدِيهِمُ اللّهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ



    İnnellezîne lâ yu’minûne bi âyâtillâhi lâ yehdîhimullâhu ve lehum azâbun elîm(elîmun).



    1. inne : muhakkak

    2. ellezîne : onlar

    3. lâ yu'minûne : inanmazlar (îmân etmezler)

    4. bi âyâti allâhi : Allah'‎n âyetlerine

    5. lâ yehdî-him : onlar‎ hidayete erdirmez

    6. allâhu : Allah

    7. ve lehum : ve onlar için vard‎r

    8. azâbun elîmun : elîm azap, ac‎ azap






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Allah, Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar‎ (îmân etmeyenleri) hidayete erdirmez (onlar‎n ruhunu Kendisine ula‏t‎rmaz). Ve onlar için elîm azap vard‎r.


    Diyanet ف‏leri : Allah’‎n âyetlerine inanmayanlar‎, Allah elbette doًru yola iletmez. Onlar için elem dolu bir azap vard‎r.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar‎ Allah, doًru yola sevketmez; onlara elemli bir azap var.


    Adem Uًur : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar yok mu, ku‏kusuz Allah onlar‎ doًru yola iletmez ve onlar için elem verici bir azap vard‎r.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki Allâh, kendini dillendiren i‏aretlerine iman etmeyenleri, hakikate erdirmez. . . Onlara ac‎ bir azap vard‎r.


    Ahmet Tekin : Allah’‎n âyetlerine inanmayacak olanlar‎ Allah hidayete erdirme lütfunda bulunmayacak, doًru yola sevketmeyecektir. Onlara can yak‎p inleten müthi‏ bir azap vard‎r.


    Ahmet Varol : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎ Allah elbette doًru yola eri‏tirmez. Onlar için ac‎kl‎ bir azap vard‎r.


    Ali Bulaç : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎ Allah hidayete ula‏t‎rmaz ve onlar için ac‎ bir azab vard‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Allah’‎n âyetlerine iman etmiyenleri, muhakkak ki Allah hidayete erdirmez ve onlar için çok ac‎kl‎ bir azab var...


    Bekir Sadak : Allah'in ayetlerine inanmayanlari Allah dogru yola eristirmez. Onlara can yakici azap vardir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar‎ Allah doًru yola iletmez ve onlar için elem verici bir azâb vard‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎ Allah doًru yola eri‏tirmez. Onlara can yak‎c‎ azap vard‎r.


    Diyanet Vakfi : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar yok mu, ku‏kusuz Allah onlar‎ doًru yola iletmez ve onlar için elem verici bir azap vard‎r.


    Edip Yüksel : ALLAH'‎n ayetlerine inanm‎yanlar‎ ALLAH doًru yola iletmez; onlar için ac‎ bir azap vard‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Allah‎n âyetlerine inanm‎yanlar‎ elbette Allah, hidayete erdirmez ve onlara elîm bir azâb vard‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎, elbette Allah doًru yola erdirmez ve onlara ac‎ bir azap vard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Allah'‎n âyetlerine iman etmeyenleri, muhakkak ki Allah hidayete erdirmez ve onlara can yak‎c‎ bir azab vard‎r.


    Fizilal-il Kuran : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎ O doًru yola iletmez. Onlar‎ ac‎kl‎ bir azap beklemektedir.


    Gültekin Onan : Tanr‎'n‎n ayetlerine inanmayanlar‎ Tanr‎ hidayete ula‏t‎rmaz ve onlar için ac‎ bir azab vard‎r.


    Hasan Basri اantay : Allah‎n âyetlerine îman etmeyenler (yok mu?) ‏übhesiz ki Allah onlara hidâyet (nas‎yb) etmez. Onlar için çok ac‎kl‎ bir azâb vard‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : Doًrusu, Allah’‎n âyetlerine îmân etmeyenler yok mu, Allah onlar‎ (bu hâllerinden dolay‎) hidâyete erdirmez ve onlar için (pek) elemli bir azab vard‎r.


    فbni Kesir : Muhakkak ki Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎; Allah, doًru yola eri‏tirmez. Onlara elim bir azab vard‎r.


    Muhammed Esed : Gerçek ‏u ki, Allah'‎n mesajlar‎na inanmayanlar‎ Allah doًru yola yِneltmez; ve onlar‎n (ِte dünyadaki) paylar‎ da zorlu bir azap olacakt‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : قüphe yok o kimseler ki, Allah'‎n âyetlerine imân etmezler. Allah onlara hidâyet etmez ve onlar için pek ac‎kl‎ bir azap vard‎r.


    ضmer ضngüt : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlara gelince, ‏üphesiz ki Allah onlar‎ hidayete erdirmez ve onlar için ac‎kl‎ bir azap vard‎r.


    قaban Piri‏ : Allah’‎n ayetlerine inanmayanlar‎, Allah doًru yola iletmez. Ve onlara ac‎ bir azap vard‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Allah’‎n âyetlerine iman etmeyenler var ya (onlar inkâr‎, tercih ettikleri müddetçe)Allah onlar‎ hidâyete erdirmez. Onlara gayet ac‎ bir azap vard‎r.


    Süleyman Ate‏ : Allâh'‎n âyetlerine inanmayanlar‎ Allâh doًru yola iletmez, onlar için ac‎ bir azâb vard‎r.


    Tefhim-ul Kuran : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar‎ Allah hidayete ula‏t‎rmaz ve onlar için ac‎kl‎ bir azab vard‎r.


    ـmit قim‏ek : Allah'‎n âyetlerine iman etmeyenleri Allah doًru yola iletmez; onlar‎n hakk‎ ac‎ bir azapt‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlara Allah k‎lavuzluk etmez. Onlar için ac‎kl‎ bir azap ِngِrülmü‏tür.
     


  6. إِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَأُوْلئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ



    İnnemâ yefterîl kezibellezîne lâ yu’minûne bi âyâtillâhi ve ulâike humul kâzibûn(kâzibûne).



    1. innemâ : sadece, yaln‎z, fakat

    2. yefterî : iftira ederler, uydururlar

    3. el kezibe : yalan

    4. ellezîne : onlar

    5. lâ yu'minûne : inanmazlar

    6. bi âyâtillâhi (âyâti allâhi) : Allah'‎n âyetlerine

    7. ve ulâike : ve i‏te onlar

    8. hum el kâzibûne : onlar yalanc‎lard‎r





    فmam فskender Ali Mihr : Sadece Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar, yalanla iftira ederler. ف‏te onlar; onlar, yalanc‎lard‎r.


    Diyanet ف‏leri : Yalan‎, ancak Allah’‎n âyetlerine inanmayanlar uydurur. ف‏te onlar, yalanc‎lar‎n ta kendileridir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar, yalan sِylerler, iftirâda bulunurlar, onlard‎r yalanc‎lar‎n tâ kendileri.


    Adem Uًur : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydurur. ف‏te onlar, yalanc‎lar‎n kendileridir.


    Ahmed Hulusi : Yalan‎ uyduranlar, yaln‎zca, Allâh'‎n kendini dillendiren i‏aretlerine iman etmeyenlerdir. . . Yalanc‎lar‎n ta kendileri i‏te bunlard‎r!


    Ahmet Tekin : Allah’‎n âyetlerine inanmayacak olanlar ancak yalan uydurur. Onlar, i‏te onlar yalanc‎lar‎n ta kendileridir.


    Ahmet Varol : Yalan‎ ancak Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar uydururlar. ف‏te onlar yalanc‎lar‎n bizzat kendileridir.


    Ali Bulaç : Yalan‎, yaln‎zca Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar uydurur. ف‏te yalanc‎lar‎n as‎l kendileri onlard‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Yalan‎, ancak Allah’‎n âyetlerine inanm‎yanlar uydurur. ف‏te bunlar, as‎l yalanc‎ olanlard‎r.


    Bekir Sadak : Yalan uyduranlar ancak Allah'in ayetlerine inanmayanlardir. Yalancilar iste onlardir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Yalan uyduranlar ancak Allah'‎n âyetlerine inanm‎yanlard‎r. ف‏te onlard‎r yalanc‎lar‎n kendileri.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Yalan uyduranlar ancak Allah'‎n ayetlerine inanmayanlard‎r. Yalanc‎lar i‏te onlard‎r.


    Diyanet Vakfi : Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydurur. ف‏te onlar, yalanc‎lar‎n kendileridir.


    Edip Yüksel : Yalan uydurup iftira edenler ALLAH'‎n ayetlerine inanm‎yanlard‎r. Onlar gerçek yalanc‎lard‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Yalan‎ ancak Allah‎n âyetlerine inanm‎yanlar uydurur iftira ederler, i‏te onlar kendileridir ki o yalanc‎lard‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Yalan‎ ancak Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar uydurur, iftira ederler; i‏te onlar, yalanc‎lar‎n ta kendileridirler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Yalan‎ ancak Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar uydurur. ف‏te onlar yalanc‎lar‎n ta kendileridir.


    Fizilal-il Kuran : Yalan‎, ancak Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar uydurur. Onlar ise yalanc‎lar‎n ta kendileridirler.


    Gültekin Onan : Yalan‎, yaln‎zca Tanr‎'n‎n ayetlerine inanmayanlar uydurur. ف‏te as‎l yalanc‎lar onlard‎r.


    Hasan Basri اantay : Ancak Allah‎n âyetlerine îman etmeyenlerdir ki (ِyle) yalan, iftira düzer (ler). ف‏te yalanc‎lar‎n ta kendileri de onlard‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : (Allah hakk‎nda) yalan‎, ancak Allah’‎n âyetlerine îmân etmeyenler iftirâ eder. ف‏te onlar, yalanc‎lar‎n ta kendileridir.


    فbni Kesir : Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar; sadece yalan uydururlar. Ve i‏te onlar yalanc‎lar‎n kendileridir.


    Muhammed Esed : Yaln‎zca, Allah'‎n ayetlerine inanmayacak olanlar bu yalan‎ uydurmaktad‎rlar; i‏te as‎l bِyleleridir yalan sِyleyen!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Yalan‎ ancak Allah'‎n âyetlerine imân etmeyenler uydurur. ف‏te yalanc‎ olanlar onlard‎r.


    ضmer ضngüt : Yalan‎ ancak Allah'‎n âyetlerine inanmayanlar uydurur. ف‏te onlar yalanc‎lar‎n tâ kendileridir.


    قaban Piri‏ : Allah’‎n ayetlerine iman etmeyenler sadece yalan uydururlar. Onlar gerçekten yalanc‎d‎rlar.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Allah’‎n âyetlerine iman etmeyenlerdir ki uydurduklar‎ yalan‎ Allah’a mal ederler!ف‏te yalanc‎lar‎n ta kendileri onlard‎r.


    Süleyman Ate‏ : Yalan‎ ancak Allâh'‎n âyetlerine inanmayanlar uydurur; yalanc‎lar, i‏te onlard‎r.


    Tefhim-ul Kuran : Yalan‎, yaln‎zca Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar uydurur. ف‏te yalanc‎lar‎n as‎l kendileri de onlard‎r.


    ـmit قim‏ek : Yalan uyduranlar, Allah'‎n âyetlerine inanmayanlard‎r; onlar, yalanc‎lar‎n tâ kendileridir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Yalan‎ ancak, Allah'‎n ayetlerine inanmayanlar uydururlar. Yalanc‎l‎k edenler onlar‎n ta kendileridir.
     


  7. مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ



    Men kefere billâhi min ba’di îmânihî illâ men ukrihe ve kalbuhu mutmainnun bil îmâni ve lâkin men şereha bil kufri sadran fe aleyhim gadabun minallâh(minallâhi), ve lehum azâbun azîm(azîmun).



    1. men kefere : kim inkâr ederse

    2. billâhi (bi allâhi) : Allah'ı

    3. min ba'di : den sonra

    4. îmâni-hî : kendi îmânı, onun îmânı

    5. illâ : hariç

    6. men ukrihe : kim zorlanırsa, mecbur edilirse

    7. ve kalbu-hu : ve onun kalbi

    8. mutmainnun : tatmin olmuş

    9. bi el îmâni : îmân ile

    10. ve lâkin : fakat, ama, ve de

    11. men şereha : kim açarsa, şerhederse

    12. bi el kufri : küfre

    13. sadran : göğüs

    14. fe aleyhim : o zaman onlara, onların üstüne

    15. gadabun : bir gazap

    16. minallâhi : Allah'tan

    17. ve lehum : ve onların vardır, onlar için vardır

    18. azâbun azîmun : büyük azap






    İmam İskender Ali Mihr : Kalbi îmânla mutmain olmuş olduğu halde zorlanan kimse hariç, fakat kim îmânından (hidayete erdikten) sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim küfre göğüs açarsa (irşad makamından şüphe edip fıska düşerse, kişinin küfrü talebi sebebiyle, Allahû Tealâ, onun göğsünü küfre açar, şerheder), artık Allah'tan bir gazap onların üzerinedir ve onlar için azîm azap vardır.


    Diyanet İşleri : Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Canla, gönülle inanmışken ve yüreği, inançla yatışmışken zorla, cebirle, istemediği halde dininden döndüğünü söyleyenden başka inandıktan sonra Allah'ı inkâr eden, hattâ kâfirlikle yüreği genişleyen, hoşlanan kişi yok mu, bu çeşit kişileredir Allah'ın gazabı ve onlara pek büyük bir azap var.


    Adem Uğur : Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.


    Ahmed Hulusi : Kalbi imanla mutmain olduğu hâlde, (küfre) zorlanan hariç, kim imanından sonra Allâh'a küfrederse ve küfre sînesini açar ise, işte Allâh gazabı onun üzerinedir! Kendilerine çok büyük azap vardır.


    Ahmet Tekin : Kalbi, aklı iman ile huzur ve sükûn bulduktan sonra, küfre zorlananlar hariç, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, tekrar küfre saplanırsa, gönlünü küfre açarsa, işte Allah’ın gazabı, hışmı bunlaradır. Onlara büyük bir azap vardır.


    Ahmet Varol : İman ettikten sonra Allah'ı inkâr eden; -kalbi imanla yatışmış olduğu halde zorlanan (ve bu yüzden küfür sözü söyleyen) değil- ama göğüslerini küfre açan kimselere Allah'tan bir gadab vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır.


    Ali Bulaç : Kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.


    Ali Fikri Yavuz : Kalbi iman ile kararlaşmış olduğu halde, (küfür kelimesini söylemeye) cebredilenler (ve böylece yalnız dilleriyle söyliyenler) müstesna, kim Allah’a küfrederse, onlara şiddetli bir azab var; lâkin küfre bağrını açanlar üzerine Allah’dan bir gazab ve kendilerine çok büyük bir azab vardır.


    Bekir Sadak : Gonlu imanla dolu oldugu halde, zor altinda olan kimse mustesna, inandiktan sonra Allah'i inkar edip, gonlunu kafirlige acanlara Allah katindan bir gazap vardir; buyuk azap da onlar icindir.


    Celal Yıldırım : Kalbi imân ile yatışmış olduğu halde, zorlanan kimse dışında, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip göğsünü küfre açanlar üzerine Allah' tan bir gazab vardır ve büyük bir azâb da onlar içindir.


    Diyanet İşleri (eski) : Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkar edip, gönlünü kafirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir.


    Diyanet Vakfi : Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.


    Edip Yüksel : Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan dışında, imandan sonra inkara göğsünü açıp ALLAH'ı inkar edenler ALLAH'tan bir gazabı hakketmişlerdir ve onlar için büyük bir azap vardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim imanından sonra Allaha küfrederse -kalbi iyman ile mutmainn olduğu halde ikrah edilen başka- velâkin küfre sinesini açan kimse lâbüdd onların üstüne Allahdan bir gadab iner ve onlara azîm bir azâb vardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim imanından sonra Allah'a küfrederse kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan başka ve kim küfre göğsünü açarsa, onların üstüne kesinkes Allah'tan bir gazap iner ve onlara büyük bir azap vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah'tan bir gazab gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır.


    Fizilal-il Kuran : iman ettikten sonra kâfir olanlar, Allah'ın gazabına uğrarlar, onun için büyük bir azap vardır. Yalnız bu hüküm, kalpleri kesin bir imanın hazzı ile donanmış olduğu halde baskı altında kalanlar için değil, fakat gönüllerinin kapısını inkârcılığa açanlar için geçerlidir.


    Gültekin Onan : Kim inancından sonra Tanrı'ya küfredip de, -kalbi inançla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- küfre göğüs açarsa, işte onların üstünde Tanrı'dan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.


    Hasan Basri Çantay : Kalbi îman üzere (sabit ve bununla) mutmein (ve müsterih) olduğu halde (cebr-ü) ikrah e uğratılanlar müstesna olmak üzere kim îmanından sonra Allâhı tanımaz, fakat küfre sîne (-i kabul) açarsa Allahın gazabı onların başındadır. Onlar için en büyük bir azâb vardır.


    Hayrat Neşriyat : Kalbi îmân ile mutmain olduğu hâlde (inkâra) zorlanan kimse müstesnâ, kim îmân ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse (onun için şiddetli bir tehdid vardır), fakat kim de küfre gönlü(nü) açarsa, artık Allah’dan onların üzerine bir gazab ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.


    İbni Kesir : Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlananların dışında, her kim; imanından sonra Allah'ı tanımayıp küfre göğüs açarsa; işte Allah'ın gazabı onların üzerinedir. Ve onlar için büyük bir azab vardır.


    Muhammed Esed : İmana eriştikten sonra Allah'ı inkar eden kimseye gelince -ki, bundan kasıt, kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında inkar etmiş görünen kimse değil, fakat kalbini bile isteye hakkın inkarına açan kimsedir- işte böylelerinin üzerine Allah katından bir hışım çökecek ve onların payına çok büyük bir azap düşecektir:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kalbi imân ile mutmain olduğu halde icbar edilen müstesna, velâkin her kim imânından sonra Allah Teâlâ'yı inkâr eder de küfre sine açarsa işte onların üzerine Allah'tan bir gazap vardır ve onlar için pek büyük bir azap da vardır.


    Ömer Öngüt : Gönlü imanla mutmain olduğu halde, zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder ve gönlünü küfre açarsa; onların üzerine Allah'tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.


    Şaban Piriş : Kim iman ettikten sonra Allah’a nankörlük ederse, kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimseden başka kim de göğsünü inkarcılığa açarsa, Allah’ın gazabı onların üzerinedir. Ve onlara büyük bir azap vardır.


    Suat Yıldırım : Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hariç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.


    Süleyman Ateş : İnandıktan sonra Allah'a nankörlük eden, -kalbi imanla yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil- fakat küfre göğüs açan, (küfürle sevinç duyan) kimselere Allah'tan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azâb vardır.


    Tefhim-ul Kuran : Kim imanından sonra Allah'a (karşı) küfre sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- küfre göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.


    Ümit Şimşek : Kalbi imanla huzura ermiş olduğu halde inkâra zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra kâfir olur ve gönül rızasıyla inkârı benimserse, öyleleri Allah'ın gazabına uğrar; onların hakkı büyük bir azaptır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Her kim imanından sonra Allah'a küfür eder, kalbi iman ile yatışmış halde iken baskıyla zorlanan hariç olmak üzere, inkâra göğüs açarsa, böylelerinin üzerine Allah'tan bir gazap iner. Bunlar için büyük bir azap da öngörülmüştür.
     


  8. ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اسْتَحَبُّواْ الْحَيَاةَ الْدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ



    Zâlike bi ennehumustehebbûl hayâted dunyâ alel âhıreti ve ennallâhe lâ yehdîl kavmel kâfirîn(kâfirîne).



    1. zâlike : işte bu

    2. bi enne-hum : onların olmalarından dolayı, sebebiyle

    3. istehebbû : sevgiyle istediler (çok sevdiler)

    4. el hayâte ed dunyâ : dünya hayatı

    5. alâ el âhıreti : ahirete

    6. ve enne allâhe : ve muhakkak Allah

    7. lâ yehdî : hidayete erdirmez

    8. el kavme el kâfirîne : kâfir kavim






    İmam İskender Ali Mihr : İşte bu, onların dünya hayatını, ahiret hayatına göre daha çok sevmeleri ve Allah'ın, kâfir kavmi hidayete erdirmemesi sebebiyledir.


    Diyanet İşleri : Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kâfirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bu da, dünyâ yaşayışını sevip âhiretten üstün tutmalarındandır ve şüphe yok ki Allah, kâfir olan topluluğu doğru yola sevketmez.


    Adem Uğur : Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.


    Ahmed Hulusi : Bunun sebebi, onların (sınırlı - sefil) dünya hayatını sonsuz geleceğe tercih etmeleri; Allâh'ın hakikat bilgisini inkâr edenler topluluğunu hakikate erdirmemesidir.


    Ahmet Tekin : Bu azap, onların dünya hayatını severek, âhirete ebedî yurda tercih etmelerinden dolayıdır. Allah, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfir bir toplumu, doğru yola sevketme lütfunda bulunmayacak.


    Ahmet Varol : Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah'ın kâfirler topluluğunu hidayete eriştirmemesinden dolayıdır.


    Ali Bulaç : Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir.


    Ali Fikri Yavuz : Şundan dolayı ki, onlar, dünya hayatını ahiret üzerine tercih edip sevmişlerdir. Allah da kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.


    Bekir Sadak : Bu, dunya hayatini ahirete tercih etmelerinden ve Allah'in da, inkarci milleti dogru yola eristirmemesinden oturu boyledir.


    Celal Yıldırım : Bu böyledir. Çünkü onlar Dünya hayatını sevip Âhirete tercih etmişlerdir ve Allah da kâfirler topluluğunu doğru yola eriştirmez.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu, dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın da, inkarcı milleti doğru yola eriştirmemesinden ötürü böyledir.


    Diyanet Vakfi : Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kâfirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.


    Edip Yüksel : Çünkü onlar dünya hayatını ahirete tercih ettiler. İnkarcı topluluğu ALLAH doğru yola iletmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun sebebi: çünkü onlar Dünya hayatı sevmiş âhırete tercih etmişlerdir, Allah da kâfirler güruhunu doğru yola çıkarmaz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun sebebi, onların dünya hayatını sevip onu ahirete tercih etmiş olmalarıdır; Allah da kafirler güruhunu doğru yola çıkarmaz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu (azab) şundan dolayıdır ki, onlar, dünya hayatını sevmiş ve onu ahirete tercih etmişlerdir. Allah da kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.


    Fizilal-il Kuran : Çünkü onlar dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir ve çünkü Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.


    Gültekin Onan : Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Tanrı'nın da kafir bir kavmi hidayete erdirmemesi nedeniyledir.


    Hasan Basri Çantay : Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar dünyâ hayâtını âhiretden daha üstün sevmişlerdir ve çünkü Allah kâfirler güruhuna hidâyet etmez.


    Hayrat Neşriyat : Bu, doğrusu onların âhirete mukabil dünya hayâtını (tercîh ederek)sevmelerinden ve şübhesiz ki Allah’ın kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmeyeceğindendir.


    İbni Kesir : Bu, dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah'ın da kafirler topluluğunu hidayete eriştirmemesinden ötürü, böyledir.


    Muhammed Esed : bütün bunlar, onların dünya hayatını ahirete yeğlemelerinden ve Allah'ın da hakkı inkar eden kimseleri doğru yola yöneltmemesinden ötürüdür.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bu da, (bu korkunç ceza da) onların dünya hayatı üzerine (tercihen) daha ziyâde sevmiş olmalarındandır ve şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler olan bir kavme hidâyet etmez.


    Ömer Öngüt : Bu da onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın da inkâr eden topluluğu hidayete erdirmemesinden ötürüdür.


    Şaban Piriş : Bu, dünya hayatını ahirete üstün tutmaları ve Allah’ın kafir toplumu doğru yola iletmemesinden dolayıdır.


    Suat Yıldırım : Çünkü onlar dünya hayatını âhirete üstün tutmuşlar, âhiretlerini dünyalarına feda etmişlerdir ve çünkü onlar inkârı tercih ettikleri müddetçe Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.


    Süleyman Ateş : Bu, onların dünyâ hayâtını âhirete tercih etmelerinden ve Allâh'ın, inkâr eden kavmi doğru yola iletmeyeceğinden ötürü böyledir.


    Tefhim-ul Kuran : Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da küfre sapan bir topluluğu hidayete ulaştırmaması nedeniyledir.


    Ümit Şimşek : Buna sebep, onların dünya hayatını seve seve âhirete tercih etmeleridir. Çünkü Allah kâfirler güruhuna yol göstermez.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bu böyledir, çünkü, onlar şu iğreti hayatı âhirete tercih etmişlerdir. Ve Allah, küfre sapanlar topluluğunu doğruya kılavuzlamaz.
     


  9. أُولَئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ



    Ulâikellezîne tabeallâhu alâ kulûbihim ve sem’ihim ve ebsârihim, ve ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).



    1. ulâike : işte onlar

    2. ellezîne : onlar, o kimseler ki

    3. tabe allâhu : Allah mühürledi, tabetti

    4. alâ kulûbi-him : onların kalplerinin üzerini, kalplerini

    5. ve sem'ı-him : ve onların işitme hassaları

    6. ve ebsâri-him : ve onların görme hassaları

    7. ve ulâike : ve işte onlar

    8. hum el gâfilûne : onlar gâfil olanlardır






    İmam İskender Ali Mihr : İşte onlar, Allah'ın kalplerini, işitme hassalarını ve görme hassalarını tabettiği (mühürlediği) kimselerdir. Ve işte onlar; onlar, gâfillerdir.


    Diyanet İşleri : İşte onlar, Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, öyle kişilerdir ki Allah, onların kalplerini, kulaklarını, gözlerini mühürlemiştir ve onlardır gaflet edenlerin tâ kendileri.


    Adem Uğur : İşte onlar Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.


    Ahmed Hulusi : İşte bunlar, Allâh'ın, kalplerini, işitme (algılama) kuvvelerini, basîretlerini (değerlendirme kuvvelerini) kilitlediği kimselerdir! Onlar kozalarında yaşayanların ta kendileridir!


    Ahmet Tekin : İşte onlar, Allah’ın kalplerini, kafalarını anlayışsız, kulaklarını duyarsız, gözlerini görmez hale getirdiği kimselerdir. Onlar, işte onlar, gaflet içinde olanlardır.


    Ahmet Varol : Onlar, Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafiller de işte onlardır.


    Ali Bulaç : Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.


    Ali Fikri Yavuz : Bunlar, o kimselerdir ki, Allah, kalblerini, kulaklarını, gözlerini mühürlemiştir. İşte bunlar, gafil olanlardır.


    Bekir Sadak : Iste Allah'in kalblerini, kulaklarini ve gozlerini muhurledigi kimseler bunlardir. Gafiller de iste bunlardir.


    Celal Yıldırım : İşte bunlar, Allah'ın, kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gafil olanlar da bunlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : İşte Allah'ın kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler bunlardır. Gafiller de işte bunlardır.


    Diyanet Vakfi : İşte onlar Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.


    Edip Yüksel : İşte onlar, ALLAH'ın kalplerini, işitme ve görüşlerini mühürlediği kişilerdir. Onlar gafillerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar öyle kimselerdirler ki Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemişdir ve işte onlardır ki hep gafillerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir ve işte onlar, gafillerin ta kendileridir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunlar, o kimselerdir ki; Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. Ve onlar, gafillerin ta kendileridir.


    Fizilal-il Kuran : Bunlar var ya; Allah onların kalplerini, kulaklarını, gözlerini mühürlemiştir; onlar gafillerin, (aymazların) ta kendileridirler.


    Gültekin Onan : Onlar, Tanrı'nın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.


    Hasan Basri Çantay : Onlar öyle kimselerdir ki Allah, kalblerinin, kulaklarının ve gözlerinin üstüne mühür basmışdır. İşte gaafil olanlar da onların ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : İşte onlar (küfürleri sebebiyle) Allah’ın, kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir!


    İbni Kesir : Onlar; Allah'ın kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve gafiller de işte bunlardır.


    Muhammed Esed : İşte, Allah'ın kalplerini, işitme ve görme duyularını mühürlediği kimseler bunlardır; işte, umursamazlık içinde dalıp giden kimseler bunlardır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar o kimselerdir ki, Allah onların kalpleri, kulakları ve gözleri üzerine mühür basmıştır ve gâfiller olanlar da işte onlardır.


    Ömer Öngüt : İşte onlar Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve onlar gafillerin tâ kendileridir.


    Şaban Piriş : Onlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Çünkü onlar gafil olanların ta kendileridir.


    Suat Yıldırım : Bunlar o kimselerdir ki Allah onların kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir. İşte hakkı göremeyen gafiller onlardır.


    Süleyman Ateş : Onlar, Allâh'ın kalblerini kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte gâfiller onlardır.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar da onların ta kendileridir.


    Ümit Şimşek : Onlar, kalplerini, kulak ve gözlerini Allah'ın mühürlediği kimselerdir. Onlar, gafillerin tâ kendileridir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunlar, Allah'ın; kalpleri, kulakları ve gözleri üstüne mühür bastığı insanlardır. Gaflete saplananlar da bunların ta kendileridir.
     


  10. لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرونَ



    Lâ cereme ennehum fîl âhıreti humul hâsirûn(hâsirûne).



    1. lâ cereme : şüphesiz, şüphe yok

    2. enne-hum : onların olduğuna

    3. fî el âhıreti : ahirette

    4. hum el hâsirûne : onlar hüsranda olanlardır






    İmam İskender Ali Mihr : Onların, ahirette hüsrana düşenler olduğuna şüphe yoktur.


    Diyanet İşleri : Hiç şüphesiz onlar, ahirette ziyana uğrayanların da ta kendileridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hiç şüphe yok ki onlar, âhirette de ziyana uğrayanlardır.


    Adem Uğur : Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir.


    Ahmed Hulusi : Gerçek şu ki, onlar gelecek yaşam boyutunda hüsrana uğrayanların ta kendileridir!


    Ahmet Tekin : Onların âhirette, ebedî yurtta hüsrana uğrayanlar olduğunda da şüphe yoktur.


    Ahmet Varol : Şüphe yok ki, ahirette hüsrana uğrayacaklar da onlardır.


    Ali Bulaç : Şüphesiz, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Çaresiz onlar, ahirette perişan olup ziyana uğrayan kimselerdir.


    Bekir Sadak : Ahirette zarara ugrayacaklarin bunlar oldugunda suphe yoktur.


    Celal Yıldırım : Şüphesiz ki bunlar, evet bunlar Âhiret'de zarara uğrayanlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Ahirette zarara uğrayacakların bunlar olduğunda şüphe yoktur.


    Diyanet Vakfi : Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir.


    Edip Yüksel : Hiç kuşku yok ki onlar ahirette kaybedeceklerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Çare yok onlar âhırette tamamen hüsrana düşeceklerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Çare yok, onlar ahirette tamamen hüsrana düşeceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hiç şüphesiz onlar, ahirette perişan olup hüsrana uğrayanların ta kendileridir.


    Fizilal-il Kuran : Hiç kuşkusuz, ahirette hüsrana uğrayanlar olacaklardır.


    Gültekin Onan : Şüphesiz, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Hiç şübhesiz onlar âhiretde de hüsrana uğrayanların ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : Hiç şübhe yok ki onlar, âhirette gerçekten hüsrâna uğrayanlardır.


    İbni Kesir : Şüphesiz ki ahiret gününde de hüsrana uğrayacaklar işte bunlardır.


    Muhammed Esed : Hiç şüphe yok, ahirette kaybedecek olanlar da bunlardır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hiç şüphe yok ki, ahirette hüsrâna uğrayanlar da onlardır, onlar.


    Ömer Öngüt : Hiç şüphesiz ki onlar ahirette hüsrana uğrayacaklardır.


    Şaban Piriş : Hiç kuşkusuz, onlar, ahirette de hüsrana uğrayacak olanlardır.


    Suat Yıldırım : Hiç şüphe yok ki âhirette de hüsrana uğrayanlar onlar olacaktır.


    Süleyman Ateş : Elbette onlar, âhirette ziyana uğrayacaklardır.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç şüphe yok, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.


    Ümit Şimşek : Hiç kuşku yok ki, âhirette hüsrana düşenler de onlardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hiç kuşkusuz, âhirette hüsrana uğrayacaklar da bunlardır.
     


  11. ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَاهَدُواْ وَصَبَرُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ



    Summe inne rabbeke lillezîne hâcerû min ba’di mâ futinû summe câhedû ve saberû inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun rahîm(rahîmun).



    1. summe : sonra

    2. inne : muhakkak

    3. rabbe-ke : senin Rabbin

    4. li ellezîne : o kimseler için

    5. hâcerû : hicret (göç) ettiler

    6. min ba'di mâ : den sonra

    7. futinû
    (fetene) : işkenceye uğratıldılar
    : (işkence etti)

    8. summe : sonra

    9. câhedû : cihad ettiler

    10. ve saberû : ve sabrettiler

    11. inne : muhakkak

    12. rabbeke : senin Rabbin

    13. min ba'di-hâ : ondan sonra

    14. le gafûrun : elbette mağfiret edendir

    15. rahîmun : rahmet nuru gönderendir






    İmam İskender Ali Mihr : Daha sonra da muhakkak ki senin Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret (göç) edenlere sonra da cihad edip sabredenlere, şüphesiz (bütün) bunlardan sonra, elbette Gafur (mağfiret eden)'dur ve Rahîm (rahmet nuru gönderen)'dir.


    Diyanet İşleri : Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra şüphe yok ki Rabbin, mihnetlere uğradıktan sonra yurtlarından göçenleri ve sabredenleri yarlıgar; zorla dine aykırı söz söyledikten sonra da Rabbin, şüphe yok ki onların suçlarını örter, rahîmdir.


    Adem Uğur : Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.


    Ahmed Hulusi : Sonra, muhakkak ki Rabbin, belâya maruz bırakıldıktan sonra hicret edenlerin; sonra mücahede edenlerin ve sabredenlerin (yanındadır). . . Daha sonra (da) Rabbin muhakkak ki Ğafûr'dur, Rahıym'dir.


    Ahmet Tekin : Bir de, temel hak ve hürriyetlerinin engellenerek, baskı, zulüm ve işkenceye mâruz kalmalarının ardından, memleketlerinden, özgürce Allah’a kulluk ve ibadet etmek, güç ve gönül birliği yapmak için hicret edip, Allah yolunda hayatlarını ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, hesapsız servet harcayarak cihad edenlerin, cihadın sıkıntılarına, güçlüklerine, şer’î sorumluluklara katlananların yanında senin Rabbin vardır. Senin Rabbin bu feragat ve fedakârlıktan sonra, onları koruma kalkanına alır, onlara karşı çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.


    Ahmet Varol : Sonra Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin sonra cihad eden ve sabredenlerin (yanındadır). Bundan sonra Rabbin elbette bağışlayandır, rahmet edendir.


    Ali Bulaç : Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir). Şüphesiz senin Rabbin, bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra muhakkak ki Rabbin, eziyyet edildikten sonra Mekke’den hicret edenlerin, arkasından da savaşanların ve sabredenlerin yardımcısıdır. Bundan sonra, şüphe yok ki Rabbin Gafûr’dur, Rahîm’dir.


    Bekir Sadak : Rabbin,turlu eziyete ugratildiktan sonra hicret eden, sonra Allah ugrunda savasan ve sebreden kimselerden yanadir. Rabbin suphesiz bundan sonra da bagislar ve merhamet eder.*


    Celal Yıldırım : Sonra çeşitli işkence ve eziyete uğratılan, ardından hicret eden sonra da Allah yolunda savaşan ve sabreden kimseler için şüphesiz ki Rabbin çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbin, türlü eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah uğrunda savaşan ve sabreden kimselerden yanadır. Rabbin şüphesiz bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.


    Diyanet Vakfi : Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.


    Edip Yüksel : Sonra Rabbin, baskıya uğradıktan sonra göç eden, cihad eden ve direnenler için, evet senin Rabbin, kuşkusuz onlar için Bağışlayandır, Rahimdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra şüphesiz ki rabbın o mihnete mübtelâ olmalarının arkasından hicret eyleyen, sonra mücahade ve sabreden kimseler hakkında şüphesizdir ki rabbın bunun arkasından elbette gafurdur rahîmdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra şüphe yok ki, Rabbin o eziyete uğratılmalarının arkasından hicret eden sonra savaşıp sabreden kimselerin yardımcısıdır; doğrusu Rabbin bunun arkasından elbette bağışlayacak ve merhamet edecektir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.


    Fizilal-il Kuran : Buna karşılık dinlerinden dönsünler diye çeşitli işkencelere uğratıldıktan sonra göç edenler, arkasından cihad edenler ve karşılaştıkları zorluklara sabırla katlananlar da var. Hiç kuşkusuz Rabbin, tüm bu olup bitenlerden sonra onlar hakkında affedicidir, merhametlidir.


    Gültekin Onan : Sonra gerçekten rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir). Şüphesiz senin rabbin, bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.


    Hasan Basri Çantay : (Bundan) sonra (şunu bil ki) senin Rabbin işkencelere uğratıldıklarından sonra (yurdlarından) hicret edenlerin, (bundan) sonra da (durmayıb) savaşanların, göğüs gerenlerin lehinedir şübhesiz. Hakıykat, senin Rabbin bunların ardından da cidden çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir. (Bu) kat'îdir.


    Hayrat Neşriyat : Sonra şübhesiz Rabbin, eziyet edilmelerinin (ve küfre zorlanmalarının) ardından hicret edenler, sonra cihâd edenler ve sabredenler hakkında, bütün bunlardan sonra muhakkak ki Rabbin, elbette (bu güzel hâllerine binâen onlar için) Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.


    İbni Kesir : Hem Rabbın; işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda savaşan ve sabredenlerle birliktedir. Muhakkak ki Rabbın; bundan sonra da Gafur'dur, Rahim'dir.


    Muhammed Esed : Ve yine bil ki, Rabbin, kötülüğün ayartısını gördükten sonra onun hüküm sürdüğü bölgeyi terk edenlerin ve o günden bu yana (Allah yolunda) üstün çabalar gösterip güçlüklere göğüs gerenlerin yanındadır; işte böyle bir dönüşümden sonra çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette senin Rabbindir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra muhakkak ki, fitneye uğratıldıklarından sonra hicret edenleri, sonra da cihadda bulunanları ve sabredenleri Rabbin (mükâfaatlandıracaktır). Şüphe yok ki, senin Rabbin onun ardından da elbette yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.


    Ömer Öngüt : Sonra Rabbin işkenceye uğratılıp eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek cihad edenlerle beraberdir. Rabbin şüphesiz ki bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.


    Şaban Piriş : Sonra, Rabbin, eziyete uğradıktan sonra hicret eden, mücadele veren ve sabreden kimseleri, Rabbin, ondan sonra da bağışlar ve merhamet eder.


    Suat Yıldırım : Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.


    Süleyman Ateş : Sonra Rabbin, şunların şu işkenceye uğratıldıktan sonra göç eden, sonra savaşan ve sabredenlerin yanındadır. Elbette (bütün) bun(lar)dan sonra Rabbin bağışlayan, esirgeyendir.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir) . Hiç şüphesiz senin Rabbin, bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.


    Ümit Şimşek : Şunu da bil ki, Rabbin, eziyete uğradıktan sonra hicret eden ve sonra da sabredip cihad eden kimseler için, hiç kuşkusuz, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kuşkusuz, Rabbin; işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, ardından da cihat edip sabreden kişiler yanındadır. Bütün bunlardan sonra senin Rabbin elbette cömertçe affedecek, cömertçe merhamet edecektir!
     


  12. يَوْمَ تَأْتِي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَن نَّفْسِهَا وَتُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ



    Yevme te’tî kullu nefsin tucâdilu an nefsihâ ve tuveffâ kullu nefsin mâ amilet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).



    1. yevme : gün, o gün

    2. te'tî : gelir

    3. kullu nefsin : bütün nefsler

    4. tucâdilu : mücâdele eder

    5. an nefsi-hâ : kendi nefsinden

    6. ve tuveffâ : ve tam ödenir, vefa edilir

    7. kullu nefsin : bütün nefslere

    8. mâ amilet : yaptıkları şeyler

    9. ve hum : ve onlar

    10. lâ yuzlemûne : zulmedilmezler, haksızlığa uğratılmazlar






    İmam İskender Ali Mihr : O gün, bütün nefsler gelir. Herkes (hayat filmini görerek, kaybettiği ve kazandığı dereceler açısından) kendi nefsi ile mücâdele eder. Ve herkese amelleri (yaptıkları) ödenir. Ve onlara zulmedilmez (haksız olarak negatif derece yazılmaz).


    Diyanet İşleri : Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir gün gelir ki herkes, ancak canıyla uğraşır ve herkese, ne yaptıysa karşılığı tastamam verilir ve onlar, zulüm görmezler.


    Adem Uğur : O gün, herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez.


    Ahmed Hulusi : O süreç ki, her nefs kendini kurtarmak için mücadele eder. . . Her nefse yaptığı şeylerin karşılığı tam verilir. . . Onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Ahmet Tekin : O gün, herkes gelir, kendi adına haklarını savunur. Herkese devamlı, bilinçli olarak yaptığının karşılığı tam ödenir, yüklendiği günahların cezaları âdil infaz edilir. Onlara asla haksızlık edilmez.


    Ahmet Varol : O gün herkes yalnız kendi canı için mücadele ederek gelir. Her cana yaptığının karşılığı eksiksiz verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Ali Bulaç : O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.


    Ali Fikri Yavuz : O kıyamet günü, herkes nefsini kurtarmak için uğraşarak gelir ve herkese yaptığı işin karşılığı tamamiyle ödenir, hiç birine de zulüm yapılmaz.


    Bekir Sadak : O gun, herkesin kendi derdine dusup cabalayacagi ve herkesin islediginin haksizliga ugratilmadan kendisine odenecegi bir gundur.


    Celal Yıldırım : O günde her can kendi nefsiyle mücâdele edip gelecek ve herkese işlediği amellerinin karşılığı —kimseler haksızlığa uğratılmadan— noksansız ödenecek.


    Diyanet İşleri (eski) : O gün, herkesin kendi derdine düşüp çabalayacağı ve herkesin işlediğinin haksızlığa uğratılmadan kendisine ödeneceği bir gündür.


    Diyanet Vakfi : O gün, herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez.


    Edip Yüksel : O gün herkes gelir kendini kurtarmaya çalışır ve herkese yaptığının karşılığı tam ödenir ve onlara asla zulmedilmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O gün ki; herkes nefsi için mücadele ederek gelir, her nefse işlemiş olduğu amel tamamile ödenir ve hiç birine zulmedilmez


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O gün ki, herkes kendi nefsini kurtarmak için mücadele ederek gelir; herkese yapmış olduğu işin karşılığı tamamıyla ödenir ve hiçbirine zulmedilmez.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O gün, herkes nefsini kurtarmak için uğraşarak gelir ve herkese yaptığı işin karşılığı tamamiyle ödenir ve hiç kimseye de zulmedilmez.


    Fizilal-il Kuran : O gün herkes gelip kendini savunur ve hiç kimseye haksızlık yapılmaksızın herkese yaptıklarının karşılığı tam olarak verilir.


    Gültekin Onan : O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.


    Hasan Basri Çantay : O gün herkes (ancak) öz canı (nın halâsı) için uğraşacak, herkes ne yaptıysa (onun karşılığı) kendisine eksiksiz verilecek, onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.


    Hayrat Neşriyat : O gün (mahşer günü) herkes gelir, kendi nefsi(ni kurtarmak) için uğraşır. Ve herkese, yaptığının karşılığı tam olarak verilip, onlara haksızlık edilmez.


    İbni Kesir : O gün herkes öz nefsi için uğraşacaktır. Herkes ne yaptıysa kendisine eksiksiz olarak verilecek, onlar; asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.


    Muhammed Esed : (Öyleyse, haberiniz olsun,) o Gün herkes kendi başının çaresini aramaya çabalayacak ve herkese yapıp ettiğinin karşılığı tam olarak ödenecek; kimseye haksızlık yapılmayacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : O gün ki herkes kendi nefsinden dolayı mücadelede bulunur ve her nefse işlemiş olduğu amel tamamen ödenir ve onlar zulme uğratılmazlar.


    Ömer Öngüt : O gün herkes gelir, kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir ve onlar aslâ haksızlığa uğratılmazlar.


    Şaban Piriş : O gün herkes kendi canını kurtarmaya çalışır. Herkese çalışmasının bedeli haksızlık yapılmadan ödenir.


    Suat Yıldırım : Gün gelecek, herkes sadece kendisini kurtarmaya bakacak, gözü başkasını görmeyecek, her şahsa, yaptıklarının karşılığı tamtamına ödenecek, kendilerine asla haksızlık edilmeyecektir.


    Süleyman Ateş : O gün herkes gelir, kendi canını kurtarmak için uğraşır ve herkese yaptığının tam karşılığı verilir, onlara asla haksızlık edilmez.


    Tefhim-ul Kuran : O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.


    Ümit Şimşek : O gün huzurumuza gelen herkes kendisini kurtarmaya çalışır. Ancak herkese yaptığı işin karşılığı eksiksiz ödenir ve kimse haksızlığa uğratılmaz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gün olur, herkes kendi nefsi için mücadele eder ve herkese, yaptığının karşılığı tam tamına ödenir; onlar asla zulme uğratılmazlar.
     


  13. وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُّطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِّن كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللّهِ فَأَذَاقَهَا اللّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ



    Ve daraballâhu meselen karyeten kânet âmineten mutmainneten ye’tîhâ rızkuhâ ragaden min kulli mekânin fe keferet bi en’umillâhi fe ezâkahallâhu libâsel cûi vel havfi bimâ kânû yasnaûn(yasnaûne).



    1. ve darabe allâhu : ve Allah misal verdi

    2. meselen : bir misal, örnek

    3. karyeten : bir şehir (halkı)

    4. kânet : oldu

    5. âmineten : güvenlik içinde, emin

    6. mutmainneten : tatmin olmuş

    7. ye'tî-hâ : ona gelir

    8. rızku-hâ : onun rızkı

    9. ragaden : bol bol, rahat

    10. min kulli mekânin : her yerden

    11. fe keferet : fakat inkâr ettiler

    12. bi en'umi allâhi : Allah'ın ni'metleri (ni'metlendirmesi)

    13. fe ezâka-hâ allâhu : bundan sonra Allah ona tattırdı

    14. libâse el cûi : açlık elbisesi, açlığı

    15. ve el havfi : ve korku

    16. bi-mâ : dolayısıyla, sebebiyle

    17. kânû : oldular

    18. yasnaûne
    (sanaa) : yapıyorlar
    : (yaptı, meydana getirdi)






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, (korkudan) emin ve mutmain (huzurlu, tatmin olmuş) olan bir şehri (halkını) misal verdi. Onun rızkı, heryerden bol bol geliyordu. Fakat o (şehir halkı), Allah'ın ni'metlendirmesine nankörlük etti. Bundan sonra Allah, onlara yapmış olduklarından dolayı açlık ve korku libasını tattırdı.


    Diyanet İşleri : Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah bir örnek getirir, bir şehir var meselâ ahâlisi, emniyet içinde yaşamada, gönülleri rahat, rızıkları, her yandan bol bol gelmede; derken Allah'ın nîmetlerine nankörlük ederler de Allah onları açlık ve korku elbisesine bürür, onlara açlığı ve korkuyu tattırır işledikleri işler yüzünden.


    Adem Uğur : Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.


    Ahmed Hulusi : Allâh bir şehri misal verdi: Güvenli ve mutlu idi. . . Onun yaşam gıdası her taraftan bol bol geliyordu. . . Fakat o (halk) Allâh nimetlerine nankörlük etti (Sünnetullah gereği perdelilik oluşturan, fiiller yaptı). . . Allâh da kendilerine yapıp-ürettikleri dolayısıyla açlık ve korku libasını tattırdı.


    Ahmet Tekin : Allah ibret için bir memleketi örnek vererek anlatıyor. Bu memleket güvenli, huzurlu idi. Servet ve gıda her yandan bol bol akardı. Sonra Allah’ın nimetlerini, dinini, şeriatını inkâr ettiler, nankörlük ettiler. Allah da onlara, yapmaya devam ettikleri düzenbazlıklardan dolayı açlık ve korku gömleği giydirdi, huzursuz ve mutsuz hale getirdi.


    Ahmet Varol : Allah şöyle bir kenti örnek verir: Güven ve huzur içindeydi. Rızkı her yerden bolca geliyordu. Ancak Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti. Allah da ona yaptıklarına karşılık açlık ve korku elbisesini tattırdı.


    Ali Bulaç : Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.


    Ali Fikri Yavuz : Allah bir şehri misal (ibret örneği) yapıyor ki, o şehir emniyet ve huzur içinde bulunuyordu; oraya her yerden bol bol rızkı geliyordu. Nihayet o şehir (halkı) Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da o şehir halkına, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini taddırdı (açlık ve korkuyu hissettiler).


    Bekir Sadak : Allah size guven ve huzur icinde olan bir kasabayi misal verir: Her taraftan oraya bolca rizik geliyordu. Ama Allah'in nimetlerine nankorluk ettiler; bu yuzden Allah onlara yaptiklarina karsilik aclik ve korku belasini taddirdi.


    Celal Yıldırım : Allah size, güven içinde gönülleri huzur ile yatışmış bir kasaba halkını misâl verir: Rızıkları her yandan bol ve rahatça geliyordu. Buna rağmen onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler; Allah da o yaptıklarına karşılık onlara açlık ve korku elbisesini (giydirerek nankörlüğün acısını) tattırdı.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah size güven ve huzur içinde olan bir kasabayı misal verir: Her taraftan oraya bolca rızık geliyordu. Ama Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden Allah onlara yaptıklarına karşılık açlık ve korku belasını tattırdı.


    Diyanet Vakfi : Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.


    Edip Yüksel : ALLAH güven içinde başarılı bir topluluğu örnek olarak verir: O topluluğun rızkı kendilerine her taraftan bol miktarda ulaşırdı. Ancak daha sonra, ALLAH'ın nimetlerine karşı nankör davranınca ALLAH onlara açlık ve korku belasını tattırdı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de Allah bir şehri mesel yaptı ki emniyyet ve asayiş içinde idi, ona her yerden rızkı bol bol geliyordu, derken Allahın nı'metlerine nankörlük etti, Allah da ona o yaptıkları san'atla açlık ve korku libâsını tattırıverdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Birde Allah, bir şehri örnek verdi ki, halkı güvenlik ve asayiş içindeydi, rızıkları her yerden bol bol geliyordu. Ne varki, onlar Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara o yaptıkları sanatla açlık ve korku elbisesini tatdırdı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah bir şehri misal olarak verdi: Bu şehir güvenli, huzurlu idi, Oraya her yerden rızkı bol bol geliyordu. Ne var ki onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini (felâketini) tattırdı.


    Fizilal-il Kuran : Allah size bir beldeyi örnek veriyor. Bu belde güven ve huzur içinde yaşıyordu, her yandan kendisine bol rızık akıyordu. Fakat halkı, Allah'ın nimetlerine karşı nankörce davrandı. Bunun üzerine bu tutumları yüzünden Allah, sırtlarına açlık ve korku elbisesi giydirdi.


    Gültekin Onan : Tanrı bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik (amineten) ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Tanrı'nın nimetlerine küfretti, böylece Tanrı yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.


    Hasan Basri Çantay : Allah o memleketi (size) bir (ibret) örneği olarak îrâd etdi ki o, korkudan emîn ve sakindi. Rızkı da kendisine her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o, Allahın ni'metlerine nankörlük etdi de Allah da ona (halkının) işlemekde ısrar etdikleri (kötülükler) yüzünden açlık ve korku libâsını (giydirib olanca acıları) tatdırdı.


    Hayrat Neşriyat : Allah, bir şehri (Mekke’yi size) misâl getirdi. (Bu şehir) emniyet ve huzûr içinde idi, ona rızkı her taraftan bol bol geliyordu. Fakat (halkı) Allah’ın ni'metlerine nankörlük etti; Allah da onlara, (özene bezene) yapmakta oldukları şeyler sebebiyle açlık ve korku elbisesini tattırdı!


    İbni Kesir : Allah; size, huzur ve güven içinde bir kasabayı misal olarak verir. Her yandan oraya bol bol rızık geliyordu. Ama Allah'ın nimetine nankörlük ettiler de yaptıklarından dolayı Allah onlara açlık ve korku belasını tattırdı.


    Muhammed Esed : İşte, Allah (size) bir örnek veriyor: güvenlik ve refah içinde bir şehir (düşünün ki) oraya (ahalisinin) rızkı her yandan bolca akıp duruyordu; ama ahalisi tutup Allah'ın nimetine karşı yakışmaz bir biçimde nankörlük etti ve bunun üzerine Allah da onlara, inatla yapageldikleri (kötülüklerden) ötürü kuşatıcı bir açlık ve korku felaketi tattırdı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah bir beldeyi bir örnek irâd eder ki, emin ve sükunet içinde idi, ona rızkı da her yerden bol bol gelirdi. Sonra Allah'ın nîmetlerine nankörlükte bulundular. Artık Allah da onlara işledikleri şeylerden dolayı açlık ve korku libasını tattırdı.


    Ömer Öngüt : Allah emniyet ve huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, oraya her taraftan bolca rızık geliyordu. Fakat onlar Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler. Bu yüzden yapmakta oldukları şeylere karşılık, Allah onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.


    Şaban Piriş : Allah bir şehri örnek veriyor. Güven ve huzur içindeydi. Rızkı her yerden kendilerine bol bol geliyordu. Sonra Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara yaptıklarının bedeli olarak açlık ve korku giysisi giydirdi.


    Suat Yıldırım : Allah şöyle bir temsil getirir:Bir şehir halkı vardı: Güvenlik ve huzur içinde idi, rızıkları her yandan bol bol, rahatça geliyordu. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler,Allah da halkının işlediği suçlar sebebiyle o şehre açlığı ve korkuyu tattırdı, (açlık ve korku elbise gibi kaplayıverdi bütün vücutlarını).


    Süleyman Ateş : Allâh şöyle bir kenti misal olarak anlattı: Güven, huzûr içinde idi; her yerden rızkı bol bol kendisine geliyordu. Fakat Allâh'ın ni'metlerine nankörlük etti, bunun üzerine (halkının) yaptıklarından ötürü Allâh ona açlık ve korku elbisesi taddırdı.


    Tefhim-ul Kuran : Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.


    Ümit Şimşek : Allah huzur ve güven içinde olan ve rızkı her taraftan gelen bir beldeyi de misal olarak verdi. O belde halkı Allah'ın nimetlerine nankörlük edince, Allah da onlara, işleyip durdukları şeyler yüzünden, bütün benliklerini kaplayan bir açlık ve korkuyu tattırdı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah, şu ülkeyi / medeniyeti de örnek vermiştir: Güvenli, mutlu, huzurlu idi; rızkı her yandan bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler de Allah kendilerine, sanayi olarak ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini/birlikteliğini/karmaşasını tattırdı.
     


  14. وَلَقَدْ جَاءهُمْ رَسُولٌ مِّنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ



    Ve lekad câehum resûlun minhum fe kezzebûhu fe ehazehumul azâbu ve hum zâlimûn(zâlimûne).



    1. ve lekad : ve andolsun

    2. câe-hum : onlara geldi

    3. resûlun : bir resûl

    4. min-hum : onlardan, onların içinden

    5. fe kezzebû-hu : fakat onu yalanladılar

    6. fe ehaze-hum : bundan sonra, böylece onları yakaladı, aldı

    7. el azâbu : azap

    8. ve hum zâlimûne : ve onlar zalimler dir





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; onlara, kendilerinden (kendi içlerinden) bir resûl geldi. Fakat onu yalanladılar. Böylece azap onları yakaladı. Ve onlar zalimlerdir.


    Diyanet İşleri : Andolsun, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Böylece zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki onlara, kendi cinslerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar, onları helâk ediverdi azap ve onlardır zulmedenler.


    Adem Uğur : Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki onlara kendilerinden bir Rasûl geldi de Onu yalanladılar! Zâlimler oldukları hâlde, azap kendilerini yakaladı.


    Ahmet Tekin : Andolsun ki, onlara kendilerinden bir Rasul geldi. Onu yalanladılar. Onlar baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engellerlerken, ceza ve felâket başlarına indi.


    Ahmet Varol : Andolsun onlara kendi içlerinden bir peygamber geldi ama onu yalanladılar. Onlar zulmederlerken azap kendilerini yakaladı.


    Ali Bulaç : Andolsun, onlara kendi içlerinden bir elçi gelmişti, fakat onu yalanladılar; böylece onlar, zulümlerine devam etmektelerken azab onları yakalayıverdi.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, Peygamberi inkâr eden o nankörlere içlerinden bir Rasûl geldi de onu yalanladılar. Zulüm yaparlarken azab da kendilerini yakalayıverdi. (Bu azab, müşriklerin Bedir felâketidir).


    Bekir Sadak : And olsun ki, aralarindan kendilerine bir peygamber gelmisti, onu yalanci saydilar. Haksizlik ederlerken azaba ugradilar.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, içlerinden onlara bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bu yüzden —onlar zâlimler iken— azâb kendilerini yakalayıverdi.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, aralarından kendilerine bir peygamber gelmişti, onu yalancı saydılar. Haksızlık ederlerken azaba uğradılar.


    Diyanet Vakfi : Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.


    Edip Yüksel : Onlara kendilerinden bir elçi geldi, onu yalanladılar. Sonunda, zulmederlerken onları azap yakaladı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için, onlara içlerinden bir Resul geldi de ona yalan söyleyor dediler, zulmederlerken azâb da kendilerini yakalayıverdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber geldi de ona yalan söylüyor, dediler. Azap da zulmederlerken kendilerini yakalayıverdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine zulüm yaparlarken azab da onları yakalayıverdi.


    Fizilal-il Kuran : Gerçi onlara kendi ırklarından peygamber gelmişti, fakat onu yalanladılar. Bunun üzerine zalimlikleri yüzünden azap yakalarına yapıştı.


    Gültekin Onan : Andolsun, onlara kendi içlerinden bir elçi gelmişti, fakat onu yalanladılar; böylece onlar, zulümlerine devam etmektelerken azab onları yakalayıverdi.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki onlara kendilerinden bir peygamber de gelmişdir de onu tekzîb etmişlerdir. Derken onlar zulümlerinde berdevam iken kendilerini azâb yakalayıvermişdir.


    Hayrat Neşriyat : Şânım hakkı için, onlara kendilerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulmedici kimseler oldukları bir hâlde iken azab onları yakalayıverdi!


    İbni Kesir : Andolsun ki; onlara, kendilerinden bir peygamber gelmişti de onu yalanlamışlardı. Zulüm ederken kendilerini azab yakalayıvermişti.


    Muhammed Esed : Kaldı ki, onlara aralarından bir elçi de gelmişti; ama onlar o'nu yalanladılar. Ve onlar böylece zulüm ve haksızlıklarına devam edip giderken azap kendilerini kıskıvrak yakaladı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve andolsun ki, onlara kendilerinden bir peygamber geldi, onu hemen tekzîp ettiler, artık onlar zalimler oldukları halde kendilerini azap yakaladı.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki onlara kendi içlerinden bir peygamber gelmişti de onu yalanladılar. Onlar zulümlerine devam ederlerken kendilerini azap yakalayıverdi.


    Şaban Piriş : Onlara içlerinden bir peygamber gelmişti. Ama onu yalanladılar. İşte o zaman, zalimlikleri içinde iken onları bir azap yakaladı.


    Suat Yıldırım : Onlara, içlerinden bir peygamber geldi, onlar onu yalancı saydılar. Derken onlar zulümlerine devam ederken, çok geçmeden azap kendilerini kıskıvrak yakaladı.


    Süleyman Ateş : Andolsun, onlara, kendilerinden bir elçi geldi, onu yalanladılar. Bunun üzerine onlar zulümlerine devam ederken azâb onları yakalayıverdi.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, onlara kendi içlerinden bir peygamber gelmişti, fakat onu yalanladılar; böylece onlar, zulümlerine devam etmektelerken azab onları yakalayıverdi.


    Ümit Şimşek : Halbuki onlara bir peygamber de gelmişti. Fakat onlar peygamberi yalanladılar; azap da onları zulümleri üzerinde yakaladı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, onlara içlerinden bir resul geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulümlerine devam edip dururken azap kendilerini yakaladı.
     


  15. فَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلالاً طَيِّبًا وَاشْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ إِن كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ



    Fe kulû mimmâ razakakumullâhu halâlen tayyiben veşkurû ni’metallâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(ta’budûne).



    1. fe kulû : öyleyse yeyin

    2. mimmâ (min mâ) : şeylerden

    3. razaka-kum allâhu : Allah sizi rızıklandırdı

    4. halâlen : helâl olarak

    5. tayyiben : güzel, helâl, temiz olarak

    6. veşkurû : ve şükredin

    7. ni'mete allâhi : Allah'ın ni'metleri

    8. in kuntum : eğer siz iseniz, olduysanız

    9. iyyâ-hu : yalnız ona

    10. ta'budûne : kul oluyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı helâl ve tayyib (güzel, temiz) olan şeylerden yeyin! Ve eğer siz, yalnız O'na kul olduysanız, Allah'ın nimetlerine şükredin!


    Diyanet İşleri : Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ancak ona kulluk ediyorsanız Allah'ın size verdiği helâl ve temiz rızıkları yiyin ve Allah'ın nîmetine şükredin.


    Adem Uğur : Artık, Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin, eğer (gerçekten) yalnız Allah'a ibadet ediyorsanız, onun nimetine şükredin.


    Ahmed Hulusi : Allâh'ın size yaşam gıdası olarak verdiklerinden helal ve temiz şeyleri yeyin ve Allâh nimetine şükredin; eğer O'na kulluk ettiğinizin farkındaysanız!


    Ahmet Tekin : Artık, Allah’ın size verdiği rızık ve servetin helâlinden, temizinden yeyin. Eğer O’nu, sadece O’nu ilâh tanıyor, candan müslüman olarak O’na teslim oluyor, saygıyla O’na kulluk ve ibadet ediyor, yalnızca O’nun şeriatına bağlanıyor, O’na boyun eğiyorsanız, itaat ederek onun verdiği nimetlere şükredin.


    Ahmet Varol : Allah'ın sizi rızıklandırdıklarından helal ve temiz olarak yiyin ve eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetlerine şükredin.


    Ali Bulaç : Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin.


    Ali Fikri Yavuz : Artık Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve pâk olarak yeyin de Allah’ın nimetine şükredin; eğer O’na ibadet edecekseniz...


    Bekir Sadak : Yalniz Allah'a kulluk ediyorsaniz, Allah'in size helal ve temiz olarak verdigi riziklardan yiyin, O'nun nimetine sukredin.


    Celal Yıldırım : Artık Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin ; Allah'ın nimetine (karşılık) şükredin, eğer O'na tapıyorsanız (nankörlük etmeyin).


    Diyanet İşleri (eski) : Yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, Allah'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin, O'nun nimetine şükredin.


    Diyanet Vakfi : Artık, Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin, eğer (gerçekten) yalnız Allah'a ibadet ediyorsanız, onun nimetine şükredin.


    Edip Yüksel : ALLAH'ın size verdiği helal ve güzel rızıklardan yeyin ve ALLAH'ın nimetlerine şükredin; sadece O'na kulluk ediyorsanız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onun için siz Allahın size verdiği rızıklardan halâl ve hoş olarak yeyin de Allahın nı'metine şükredin, eğer gerçekten ona ıbadet edecek iseniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onun için Allah'ın size verdiği rızıklardan helal ve hoş olarak yiyin de Allah'ın nimetine şükredin, eğer gerçekten O'na ibadet edecekseniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Artık Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah'ın nimetine şükredin, eğer gerçekten O'na ibadet edecekseniz.


    Fizilal-il Kuran : Eğer kulluğunuzu Allah'a sunuyorsanız, O'nun size bağışlamış olduğu helal ve temiz rızıklardan yiyiniz ve O'nun nimetlerine şükrediniz.


    Gültekin Onan : Öyleyse Tanrı'nın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Tanrı'nın nimetine şükredin.


    Hasan Basri Çantay : Artık Allahın sizi rızıklandırdığı şeylerden halâl ve temiz olarak yeyin. Allahın ni'metine şükredin, eğer Ona kulluk edecekseniz.


    Hayrat Neşriyat : Öyle ise Allah’ın sizi rızıklandırdığı helâl ve temiz şeylerden yiyin; eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız, Allah’ın ni'met(ler)ine şükredin!


    İbni Kesir : Artık Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yeyin. Eğer O'na kulluk edecekseniz; Allah'ın nimetine şükredin.


    Muhammed Esed : Bunun içindir ki, Allah'ın size rızık olarak bahşettiği temiz ve meşru şeylerden payınızı alın ve eğer yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, o zaman nimetinden ötürü Allah'a şükrünüzü gösterin.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık siz, Allah'ın sizi merzûk ettiği şeylerden helâl ve tertemiz olanlarını yeyiniz ve Allah'ın nîmetine şükrediniz, eğer O'na ubûdiyette bulunur oldunuz iseniz.


    Ömer Öngüt : Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin. Eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O'na şükredin.


    Şaban Piriş : O halde, eğer yalnızca Allah’a kulluk ediyorsanız, size Allah’ın verdiği rızıklardan helal ve temiz olanı yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin.


    Suat Yıldırım : Onun için siz Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl ve hoş olarak yeyin. Yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız O’nun nimetlerine şükredin.


    Süleyman Ateş : Allâh'ın size verdiği rızıktan helâl, hoş olarak yeyin de Allâh'ın ni'metine şükredin; eğer O'na kulluk ediyorsanız.


    Tefhim-ul Kuran : O halde, ey insanlar, Allah'ın size verdiği rızıktan helal (ve) hoş olarak yeyin ve Allah'ın nimetine şükredin; eğer ona kulluk ediyorsanız.


    Ümit Şimşek : Allah'ın size verdiği helâl ve temiz yiyeceklerden yiyin ve Allah'ın nimetlerine şükredin-eğer sadece Ona kulluk edecekseniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal ve temiz olarak yiyin! Eğer yalnız O'na kulluk/ibadet ediyorsanız, Allah'ın nimetlerine şükredin.
     


  16. إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالْدَّمَ وَلَحْمَ الْخَنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلاَ عَادٍ فَإِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ



    İnnemâ harreme aleykumul meytete veddeme ve lahmel hınzîri ve mâ uhılle li gayrillâhi bih(bihî), fe menıdturra gayre bâgın ve lâ âdin fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).



    1. innemâ : sadece, yaln‎z, fakat

    2. harreme : haram k‎ld‎

    3. aleykum : sizin üzerinize, size

    4. el meytete : ِlü

    5. veddeme (ve ed deme) : ve kan

    6. ve lahme el h‎nzîri : ve domuz eti

    7. ve mâ : ve ‏eyi

    8. uh‎lle : kurban edildi

    9. li gayri allâhi : Allah'tan ba‏kas‎ için

    10. bi-hî : onu

    11. fe men idturra : art‎k kim mecbur kal‎rsa, darda kal‎rsa

    12. gayre bâg‎n : haddi a‏madan

    13. ve lâ âdin : ve hakka tecavüz etmeden

    14. fe inne allâhe : o taktirde, bu halde, muhakkak Allah

    15. gafûrun : gafûrdur, maًfiret edendir

    16. rahîmun : rahîmdir, rahmet nuru gِnderendir






    فmam فskender Ali Mihr : Size sadece ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kurban edileni haram k‎ld‎. Art‎k kim zarurette (yemek zorunda) kal‎rsa, haddi a‏mad‎ً‎ ve hakka tecavüz etmediًi taktirde muhakkak ki Allah, Gafur'dur (maًfiret edendir, affedendir), Rahîm (rahmet nuru gِnderen)'dir.


    Diyanet ف‏leri : Allah, size ancak le‏, kan, domuz eti ve Allah’tan ba‏kas‎ ad‎na kesileni haram k‎ld‎. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ِlçüsünü a‏maks‎z‎n yemek zorunda kal‎rsa, ‏üphesiz ki Allah çok baً‎‏layand‎r, çok merhamet edendir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ için kesilmi‏ hayvan‎ haram etmi‏tir. Zorda kalan, isyân etmek niyetini gütmeden ve fazla olmamak ‏art‎yla yiyebilir, ‏üphe yok ki Allah, suçlar‎ ِrter, rahîmdir.


    Adem Uًur : (Allah) size, sadece ِlü hayvan‎, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan‎ haram k‎ld‎. Ancak kim mecbur kal‎rsa (ba‏kalar‎n‎n haklar‎na) sald‎rmaks‎z‎n, s‎n‎r‎ da a‏madan (bunlardan yiyebilir). اünkü Allah çok baً‎‏layan, pek esirgeyendir.


    Ahmed Hulusi : (Allâh) size yaln‎zca ِlmü‏ hayvan etini (le‏i), kan‎, domuz etini ve Allâh'tan gayr‎ ad‎na boًazlanan‎ haram etmi‏tir. . . Ama kim zorda kal‎rsa helal saymayarak ve zaruret ِlçüsünü a‏maks‎z‎n (bunlardan yiyebilir). . . Muhakkak ki Allâh ذafûr'dur, Rah‎ym'dir.


    Ahmet Tekin : Allah size, ِlmü‏ hayvan‎-le‏i, kan‎, domuz etini, Allah’tan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan‎ haram k‎ld‎. Kim bu haram k‎l‎nan ‏eylerden yemeye mecbur kal‎rsa, helâl saymayarak, zarurî ihtiyaç s‎n‎r‎n‎ a‏madan yiyebilir. Allah çok baً‎‏lay‎c‎ engin merhamet sahibidir.


    Ahmet Varol : O, size le‏i, kan‎, domuz etini ve Allah'dan ba‏kas‎n‎n ad‎ an‎larak kesilenleri haram k‎ld‎. Kim zorlan‎rsa, ta‏k‎nl‎k etmeden ve a‏‎r‎ya gitmeden (yiyebilir). Allah baً‎‏lay‎c‎d‎r, rahmet edicidir.


    Ali Bulaç : O, size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilmi‏ olan (hayvan)‎ haram k‎ld‎. Fakat kim mecbur kal‎rsa, sald‎rmamak ve s‎n‎r‎ a‏mamak üzere (yiyebilir). اünkü gerçekten Allah, baً‎‏layand‎r, esirgeyendir.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, size, ancak ِlü hayvan‎, kan‎, domuz etini ve bir de Allah’dan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan‎ haram k‎ld‎. Kim de bu haram ‏eylerden yemeye zarureti olursa (zarurî ihtiyac‎n‎ kapayacak kadar), ta‏k‎n ve mütecaviz olmaks‎z‎n yiyebilir. (Zaruri hal, ِlüm korkusudur). Muhakkak Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.


    Bekir Sadak : Allah size ancak lesi, kani, domuz etini ve Allah'tan baskasinin adina kesilenleri haram etmistir. Darda kalan, asiri gitmemek ve baskasinin hakkina el uzatmamak sartiyle bunun disindadir. Allah suphesiz bagislar, merhamet eder.


    Celal Y‎ld‎r‎m : O ancak size ِlüyü, kan‎, domuz etini ve bir de Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesileni haram k‎lm‎‏t‎r. Kim de darda kal‎rsa, (ba‏kas‎n‎n hakk‎na) tecâvüz etmeksizin, (ِlmeyecek miktar‎) a‏maks‎z‎n (bunlardan yiyebilir). قüphesiz ki Allah çok baً‎‏layan ve çok merhamet edendir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Allah size ancak le‏i, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎n‎n ad‎na kesilenleri haram etmi‏tir. Darda kalan, a‏‎r‎ gitmemek ve ba‏kas‎n‎n hakk‎na el uzatmamak ‏artiyle bunun d‎‏‎ndad‎r. Allah ‏üphesiz baً‎‏lar, merhamet eder.


    Diyanet Vakfi : (Allah) size, sadece ِlü hayvan‎, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan‎ haram k‎ld‎. Ancak kim mecbur kal‎rsa (ba‏kalar‎n‎n haklar‎na) sald‎rmaks‎z‎n, s‎n‎r‎ da a‏madan (bunlardan yiyebilir). اünkü Allah çok baً‎‏layan, pek esirgeyendir.


    Edip Yüksel : Size yaln‎zca le‏, kan, domuz eti ve ALLAH'tan ba‏kas‎ için adananlar‎ haram k‎lm‎‏t‎r. Kim (bunlar‎ yemek) zorunda kal‎rsa, istekli olmamak ve s‎n‎r‎ a‏mamak ko‏uluyla ALLAH Baً‎‏layand‎r, Rahimdir.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : O size ancak ِlüyü ve kan‎ ve h‎nz‎r etini, bir de Allah‎n gayrisinin nam‎na kesileni haram k‎ld‎, her kim de muztarr olursa bâًiy ve mütecaviz olmad‎ً‎ halde, art‎k ‏üphe yok ki rabb‎n gafurdur rahîmdir


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : O, size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini, bir de Allah'tan ba‏kas‎n‎n ad‎na kesileni yasaklad‎. Her kim de çaresiz kal‎rsa, ba‏kas‎na sald‎rmaks‎z‎n ve s‎n‎r‎ a‏maks‎z‎n yiyebilir; art‎k ‏üphe yok ki, Allah, çok baً‎‏lay‎c‎d‎r, merhamet sahibidir.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : O size ancak ِlü hayvan‎, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilenleri haram k‎ld‎. Her kim bu haram ‏eyleri yemeye mecbur kal‎rsa (ba‏kas‎n‎n hakk‎na) sald‎rmadan ve a‏‎r‎ gitmeden yiyebilir. قüphesiz Allah, çok baً‎‏lay‎c‎d‎r, çok merhametlidir.


    Fizilal-il Kuran : Allah size sadece, le‏i, kan‎, domuz etini ve Allah'dan ba‏kas‎ ad‎na boًazlanm‎‏ hayvanlar‎ yasaklad‎. Kim çaresiz kal‎r da ba‏kas‎n‎n pay‎na el uzatmaks‎z‎n ve zorunluluk s‎n‎r‎n‎ a‏maks‎z‎n bu yasak etlerden yerse, hiç ku‏kusuz Allah affedicidir, merhametlidir.


    Gültekin Onan : O, size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Tanr‎'dan ba‏kas‎ ad‎na kesilmi‏ olan (hayvan)‎ haram k‎ld‎. Fakat kim mecbur kal‎rsa sald‎rmamak ve s‎n‎r‎ a‏mamak üzere (yiyebilir). اünkü gerçekten Tanr‎, baً‎‏layand‎r, esirgeyendir.


    Hasan Basri اantay : O, size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini, bir de Allahdan ba‏kas‎ için kesilmi‏ olan (hayvanlar) ‎ haram k‎ld‎. (Bununla beraber kim bunlardan yemiye) muztar kal‎rsa (kimseye) sald‎rmamak ve haddi (ِlmeyecek m‎kdâr‎) geçmemek ‏artiyle (yiyebilir). اünkü Allah hakk‎yle yarl‎ًay‎c‎, kemâliyle esirgeyicidir.


    Hayrat Ne‏riyat : (O) size, ancak ِlüyü (usûlünce kesilmeden veya avlanmadan ِlen hayvan‎,akan) kan‎, domuz etini ve Allah’dan ba‏kas‎ ad‎na kesilen (hayvan etin)i haram k‎lm‎‏t‎r. Fakat mecbur kalan bir kimse (ba‏kas‎n‎n hakk‎na) sald‎rmamak ve haddi (zarûret mikdâr‎n‎) a‏mamak (üzere, ِlmeyecek kadar bunlardan yemek) ‏art‎yla, art‎k ‏übhesiz Allah, (onlar için) Gafûr (çok baً‎‏layan)d‎r, Rahîm (çok merhamet eden)dir.


    فbni Kesir : O; size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini, bir de Allah'tan ba‏kas‎ için kesilmi‏ olan‎ haram k‎ld‎. Mecbur olan; sald‎rmamak ve haddi a‏mamak ‏art‎yla bunun d‎‏‎ndad‎r. قüphesiz Allah; Gafur'dur, Rahim'dir.


    Muhammed Esed : Allah size sadece le‏i, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎n‎n ad‎ an‎la(rak boًazlanan hayva)n‎ yasaklam‎‏t‎r; fakat zorunluluk durumuna dü‏en kimse, a‏‎r‎ gidip ihtiyac‎n‎n ِtesine geçmemek ‏art‎yla bu yasaklaman‎n d‎‏‎ndad‎r; çünkü Allah, ‏üphesiz çok ac‎yan, esirgeyen gerçek baً‎‏lay‎c‎d‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : O size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎n‎n nam‎yla kesilmi‏ olan‎ haram k‎lm‎‏t‎r. Ancak her kim muztar kal‎rsa a‏‎r‎ gitmemek ve ba‏ka muztar‎n hakk‎na tecavüz etmemek üzere (bunlardan yiyebilir). Art‎k ‏üphe yok ki, Allah gafûrdur, rahîmdir.


    ضmer ضngüt : O size ancak le‏i, kan‎, domuz etini, bir de Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan‎ haram k‎ld‎. Ancak kim mecbur kal‎rsa, sald‎rmaks‎z‎n ve a‏‎r‎ gitmeksizin yiyebilir. قüphesiz ki Allah çok baً‎‏layan, çok merhamet edendir.


    قaban Piri‏ : Ancak O, size ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah’tan ba‏kas‎na kurban edileni haram k‎ld‎. Fakat kim zorda kal‎rsa, sald‎rmadan ve s‎n‎r‎ da a‏madan (yiyebilir). قüphesiz Allah baً‎‏layan ve merhamet edendir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Allah size sadece le‏i, kan‎, domuz etini ve Allah’tan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan‎n etini haram k‎ld‎. Ama kim çaresiz kal‎rsa zaruret miktar‎n‎ a‏mayarak ve ba‏kas‎n‎n hakk‎na da tecavüz etmeyerek, haram k‎l‎nan ‏eyden yerse bunda günah yoktur. قüphesiz Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsan‎ boldur.


    Süleyman Ate‏ : Allâh size ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎n‎n ad‎ an‎larak kesilen(hayvanlar)‎ harâm k‎ld‎. Kim mecbur kal‎rsa (ba‏kas‎n‎n hakk‎na) sald‎rmadan, s‎n‎r‎ da a‏madan (bunlardan) yiyebilir. قüphesiz Allâh, baً‎‏layan, esirgeyendir.


    Tefhim-ul Kuran : O, size ancak ِlüyü, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilmi‏ olan (hayvan) ‎ haram k‎ld‎. Fakat kim mecbur kal‎rsa, sald‎rmamak ve s‎n‎r‎ a‏mamak üzere (yiyebilir). اünkü gerçekten Allah, baً‎‏layand‎r, esirgeyendir.


    ـmit قim‏ek : O, size sadece le‏i, kan‎, domuz etini ve Allah'tan ba‏kas‎n‎n ad‎na kesilmi‏ olan ‏eyi haram k‎ld‎. Kim bunlardan yemek zorunda kal‎rsa, ba‏kas‎n‎n hakk‎na tecavüz etmeden ve haddi a‏madan28 yemesinden dolay‎ ona bir günah olmaz; çünkü Allah çok baً‎‏lay‎c‎, çok merhametlidir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : O size ancak ‏unlar‎ haram k‎lm‎‏t‎r: ضlü, kan, domuz eti, Allah'tan ba‏kas‎ ad‎na kesilen hayvan. Bununla birlikte, zorda kalan, ba‏kas‎n‎n hakk‎na tecavüz etmemek, s‎n‎r‎ da a‏mamak ‏art‎yla bunlardan yerse, Allah baً‎‏layacak, merhamet edecektir.
     


  17. وَلاَ تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلاَلٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُواْ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ



    Ve lâ tekûlû limâ tesıfu elsinetukumul kezibe hâzâ halâlun ve hâzâ harâmun li tefterû alâllâhil kezib(kezibe), innellezîne yefterûne alâllâhil kezibe lâ yuflihûn(yuflihûne).



    1. ve lâ tekûlû : ve söylemeyin

    2. limâ : şey sebebiyle, ile

    3. tesıfu
    (vasefe) : vasıflandırır
    : (vasıflandırdı, nitelendirdi)

    4. elsinetu-kum : sizin diliniz

    5. el kezibe : yalan

    6. hâzâ : bu

    7. halâlun : helâl

    8. ve hâzâ : ve bu

    9. harâmun : haram

    10. li tefterû : iftira etmeniz için

    11. alâllâh (alâ allâhi) : Allah'a

    12. el kezibe : yalan

    13. inne ellezîne : muhakkak o kimseler

    14. yefterûne : iftira ediyorlar

    15. alâllâh (alâ allâhi) : Allah'a

    16. el kezibe : yalan

    17. lâ yuflihûne : felâha, kurtuluşa ermezler (eremezler)






    İmam İskender Ali Mihr : Allah'a yalanla iftira etmek için dillerinizin vasıflandırması ile “bu helâldir, bu haramdır” diye yalan söylemeyin. Muhakkak ki Allah'a yalanla iftira edenler, felâha (kurtuluşa) eremezler.


    Diyanet İşleri : Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yalanlar uydurup dile getirerek Allah'a iftira etmeyin şu helaldir, bu haram diye; şüphe yok ki yalan söyleyip Allah'a iftira edenler, kurtulmazlar, muratlarına ermezler.


    Adem Uğur : Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.


    Ahmed Hulusi : Aklınıza esen yalanı uydurup, "Şu helaldir ve şu haramdır" demeyin. . . Çünkü Allâh'a iftira atmış olursunuz! Muhakkak ki, Allâh üzerine yalan uyduranlar kurtulmazlar!


    Ahmet Tekin : Dillerinizin, kendinizin uydurduğu yalanlara dayanarak:
    'Bu helâldir, meşrûdur, şu haramdır' demeyin, Allah adına yalan uydurmuş olursunuz. Allah adına yalan uyduranlar kesinlikle, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eremezler.


    Ahmet Varol : Dillerinizin yalan yere nitelendiregeldikleri için: 'Bu helaldir, bu da haramdır' demeyin, Yoksa Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.


    Ali Bulaç : Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.


    Ali Fikri Yavuz : Dillerinizin “Bu helâldır, şu haramdır” diye yalan olarak vasıflandırdığı şeyi söylemeyin ki, Allah’a yalan iftira etmiş olursunuz. Şüphe yok ki, Allah’a yalan uyduranlar, asla kurtulamazlar.


    Bekir Sadak : Diliniz yalana alismis oldugu icin, «su haram, bu helaldir» demeyin, zira Allah'a karsi yalan uydurmus olursunuz. Allah'a karsi yalan uyduranlar ise, saadete suphesiz erisemezler.


    Celal Yıldırım : Allah'a karşı yalan uydurmak kasdıyle, dillerinizin alışageldiği şekilde uydurup «bu helâldir, bu haramdır» demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uyduranlar elbette umduklarına erişemezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Diliniz yalana alışmış olduğu için, 'şu haram, bu helaldir' demeyin, zira Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise, saadete şüphesiz erişemezler.


    Diyanet Vakfi : Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak «Bu helâldir, şu da haramdır» demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.


    Edip Yüksel : Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü 'Bu helaldir, bu haramdır,' demeyin. Böylece ALLAH'a yalan yakıştırmış olursunuz. ALLAH'a yalan yakıştıranlar başarıya ulaşamazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sade dilinizin yalan tavsıfile şu halâl, şu haram demeyin ki yalanı Allaha iftira etmiş olursunuz, şüphe yok ki yalanı Allaha iftirâ edenler felâh bulmazlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sadece dillerinizin yalan yere nitelemesi ile: «şu helaldır, şu haramdır.» demeyin ki, yalanı Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphe yok ki, yalanı Allah'a iftira edenler kurtuluşa eremezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dillerinizin yalan vasfetmesi ile: «Şu helaldir, şu haramdır» demeyin; aksi halde Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah'a yalan uyduranlar asla kurtulamazlar.


    Fizilal-il Kuran : Kendi dillerinizle uydurduğunuz asılsız nitelemelere dayanarak «Şu helaldir, şu da haramdır» diyerek Allah adına yalan uydurmayınız. Hiç şüphesiz Allah adına yalan uyduranlar iflah olmazlar. Kurtuluşa eremezler.


    Gültekin Onan : Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal buna haram demeyin. Çünkü Tanrı'ya karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Tanrı'ya karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.


    Hasan Basri Çantay : Dillerinizin yalan yere vasıflandırageldiği şeyler için: «Şu halâldır, bu haramdır» demeyin. Çünkü (bu suretle) Allaha karşı yalan düzmüş olursunuz. Allaha yalan düzenler ise, şübhe yokdur ki felah bulmazlar.


    Hayrat Neşriyat : Hem dillerinizin yalanı vasfediyor olması sebebiyle: 'Bu helâldir, şu da haramdır' demeyin; çünki Allah’a yalanı iftirâ ediyor olursunuz. Şübhesiz ki Allah’a yalan iftirâ edenler, kurtuluşa ermezler.


    İbni Kesir : Diliniz yalan yere vasıflandırageldiği için her şeye: Şu helal; bu haramdır demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz ki Allah'a karşı yalan uyduranlar, asla felah bulmazlar.


    Muhammed Esed : Buna göre, artık, kendi yalanınızı (adeta) Allah'a isnad ederek öyle dilinize geldiği gibi yalan yanlış "bu helaldir, şu haramdır" demeyin; çünkü, haberiniz olsun, Allah'a yalan isnad edenler asla kurtuluşa erişemezler!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Lisanlarınızın yalan yere vasıflandırdığı şeyler hakkında «Şu helâldir ve şu haramdır» demeyiniz ki, Allah'a karşı yalan iftirada bulunmuş olursunuz. Şüphe yok ki, Allah'a karşı yalan yere iftirada bulunanlar felâha eremezler.


    Ömer Öngüt : Dillerinizin yalan yere vasfettiği şeyler hakkında: “Bu helâldir, bu haramdır. ” demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise aslâ iflâh olmazlar.


    Şaban Piriş : Dilleriniz yalana alışkın olması sebebiyle “Allah hakkında yalan uydurmuş olmamak için “bu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah hakkında yalan uyduranlar kurtuluşa eremez.


    Suat Yıldırım : Kendi dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle uydurduğunuz yalanı Allah’a mal ederek "bu helâldir, şu haramdır" demeyin.Çünkü Allah adına yalan söyleyenler asla iflah olmazlar.


    Süleyman Ateş : Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü "Şu helâldir, şu harâmdır," demeyin, sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla: «Şuna helal buna haram» demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.


    Ümit Şimşek : Kendi dillerinizin yakıştırdığı yalanlarla 'Şu helâl, bu haram' diyerek Allah adına yalan uydurmayın. Çünkü Allah adına yalan uyduranlar iflâh olmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yalan düzerek Allah'a iftira etmek için, dillerinizin uydurma nitelendirmeleriyle "Şu helaldir, şu da haramdır!" demeyin. Yalan düzerek Allah'a iftira edenler kurtulamazlar.
     


  18. مَتَاعٌ قَلِيلٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ



    Metâun kalîlun ve lehum azâbun elîm(elîmun).



    1. metâun : bir metadır

    2. kalîlun : az

    3. ve lehum : ve onlar içindir

    4. azâbun elîmun : elîm (acı) bir azap





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar için elîm azap ve (dünya üzerinde) az bir meta vardır.


    Diyanet İşleri : (Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Hâlbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Elde ettikleri pek az bir geçimden ibârettir ve onlara elemli bir azap var.


    Adem Uğur : (Kazandıkları) pek az bir menfaattir. Halbuki onlar için elem verici bir azap vardır.


    Ahmed Hulusi : Az bir faydalanma (yüzünden)!. . Onlara (gelecekte) acı bir azap vardır.


    Ahmet Tekin : Onlara dünyada azıcık bir zevk ü sefa, âhirette de can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.


    Ahmet Varol : (Onlara dünyada verilen) az bir geçimliktir. Onlar için (ahirette ise) acıklı azap vardır.


    Ali Bulaç : (Bu dünyada olup biten) Pek az bir metadır. Onlara ise acı bir azab vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar için dünyada pek az bir menfaat var, ahirette ise çok acıklı bir azab...


    Bekir Sadak : Az bir gecim ama ardindan can yakici bir azap onlaradir.


    Celal Yıldırım : Az bir yararlanma ve geçim ve kendileri için elem verici bir azâb..


    Diyanet İşleri (eski) : Az bir geçim ama ardından can yakıcı bir azap onlaradır.


    Diyanet Vakfi : (Kazandıkları) pek az bir menfaattir. Halbuki onlar için elem verici bir azap vardır.


    Edip Yüksel : Kısa süren bu zevkten sonra onlar için acı bir azap vardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Az bir istifade ve haklarında elîm bir azâb vardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bu az bir faydalanmadır ve onlara acı bir azap vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar için dünyada pek az bir menfaat var, ahirette ise çok acıklı bir azab vardır.


    Fizilal-il Kuran : Kısa süreli bir dünya mutluluğu tadarlar, ama acıklı bir azap onları beklemektedir.


    Gültekin Onan : (Bu dünyada olup biten) Pek az bir metadır. Onlara ise acı bir azab vardır.


    Hasan Basri Çantay : (Bu, ancak geçici ve) az bir menfeatden ibâretdir. Halbuki onlara (âhıretde) pek acıklı bir azâb vardır.


    Hayrat Neşriyat : (Dünyada) az bir faydalanma ve (buna mukabil âhirette) onlar için (pek) elemli bir azab vardır.


    İbni Kesir : Az bir geçim ve ardından onlara elim bir azab vardır.


    Muhammed Esed : (Onlarınki bu dünyada) kısa bir avuntudan ibarettir; (öte dünyada ise) kendilerini can yakıcı bir azap beklemektedir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Bu) Biraz menfaatten ibarettir ve onlara pek acıklı bir azap vardır.


    Ömer Öngüt : Az bir geçimlik ve ardından onlara can yakıcı bir azap vardır.


    Şaban Piriş : Az bir menfaat ve onlara acı bir azap!


    Suat Yıldırım : Onların bütün bulacakları, dünyanın azıcık bir zevkidir. Onlara gayet acı bir azap vardır.


    Süleyman Ateş : Azıcık yaşama(nın ardından), onlara acı bir azâb gelecektir.


    Tefhim-ul Kuran : (Bu dünyada olup biten) Pek az bir metadır. Onlara ise acıklı bir azab vardır.


    Ümit Şimşek : Bulacakları az bir menfaattir; sonra onlar için acı bir azap vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Az bir nimetlenme ardından, acıklı bir azap var onlara.
     


  19. وَعَلَى الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ



    Ve alellezîne hâdû harremnâ mâ kasasnâ aleyke min kabl(kablu), ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).



    1. ve alellezîne (alâ ellezîne) : ve o kimseler üzerine

    2. hâdû : yahudiler

    3. harremnâ : biz haram kıldık

    4. mâ kasasnâ : bizim anlattığımız şeyler

    5. aleyke : sana

    6. min kablu : önceden

    7. ve mâ zalemnâ-hum : ve biz onlara zulmetmedik

    8. ve lâkin : ve fakat, ama, lâkin

    9. kânû : oldular

    10. enfuse-hum : onların nefsleri (kendi nefsleri)

    11. yazlimûne : zulmediyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve daha önce sana anlattığımız şeyleri, yahudilere haram kıldık. Biz, onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlardı.


    Diyanet İşleri : Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yahûdi olanlara da daha önce sana anlattığımız şeyleri harâm etmiştik. Onlar, bize zulmetmediler, kendilerine zulmettiler.


    Adem Uğur : Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat, onlar kendilerine haksızlık ediyorlardı.


    Ahmed Hulusi : Biz daha önce sana hikâye edip anlattığımız şeyleri, Yahudi olanlar üzerine de haram etmiştik. . . Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefslerine zulmediyorlardı.


    Ahmet Tekin : Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudiliğin takipçilerine de haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine, birbirlerine haksızlığı alışkanlık haline getiriyorlardı.


    Ahmet Varol : Yahudilere de daha önce sana anlattıklarımızı haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, ama onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.


    Ali Bulaç : Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.


    Ali Fikri Yavuz : Daha önce (En’am sûresi, 146. âyet’de) Yahudi’lere haram kıldığımız şeyleri sana (ey Rasûlüm) anlatmıştık. Biz, onlara zulüm yapmadık, fakat onlar kendi nefislerine zulüm yapıyorlardı.


    Bekir Sadak : Sana anlattiklarimizi, daha once, yahudi olanlara da haram kilmistik; biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmediyorlardi.


    Celal Yıldırım : Daha önce sana anlattıklarımızı da Yahudi olanlara haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudi olanlara da haram kılmıştık; biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmediyorlardı.


    Diyanet Vakfi : Sana anlattıklarımızı, daha önce, yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat, onlar kendilerine haksızlık ediyorlardı.


    Edip Yüksel : Yahudilere, daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yehudî olanlara ise bundan evvel sana naklettiklerimizi haram kıldık ve onlara biz zulm etmedik ve lâkin kendi kendilerine zulmediyorlardı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yahudilere ise bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık ve onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sana anlattıklarımızı, daha önce yahudilere de haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmemiştik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmetmişlerdi.


    Fizilal-il Kuran : Yahudilere, sana daha önce anlattığımız yiyecekleri haram kıldık. Ama biz onlara zulmetmiş değiliz, tersine onlar kendi kendilerine zulmettiler.


    Gültekin Onan : Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefslerine zulmediyodardı.


    Hasan Basri Çantay : Biz sana anlatdığımız şeyleri Yahudilere daha evvel haram kılmışdık. (Bununla) biz onlara zulmetmemişdik. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.


    Hayrat Neşriyat : Yahudi olanlara ise, daha önce sana anlattıklarımızı haram kılmıştık. Hâlbuki(biz) onlara zulmetmedik, fakat (onlar, kötü amelleriyle) kendilerine zulmediyorlardı.


    İbni Kesir : Sana anlattıklarımızı daha evvel Yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmemiştik, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi.


    Muhammed Esed : Ve (yalnız) Yahudi inancına bağlı olanlara sana daha önce sözünü ettiğimiz şeyleri yasakladık; çünkü onlara Biz haksızlık yapmadık; tam tersine, onlar kendi kendilerine haksızlık yaptılar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sana evvelce hikaye etmiş olduğumuz şeyleri Yahudilere haram kılmış idik. Ve onlara Biz zulüm etmedik velâkin onlar kendi nefislerine zulüm eder oldular.


    Ömer Öngüt : Sana anlattıklarımızı daha önce yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmediyorlardı.


    Şaban Piriş : Sana anlattıklarımızı daha önce Yahudilere de haram kılmıştık. Onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.


    Suat Yıldırım : Yahudilere de, daha önce sana bildirdiğimiz şeyleri haram kılmıştık. Bununla Biz onlara zulmetmedik. Lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.


    Süleyman Ateş : Yahûdi olanlara da, bundan önce sana anlattıklarımızı harâm kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı!


    Tefhim-ul Kuran : Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.


    Ümit Şimşek : Yahudilere de, daha önce sana anlattığımız şeyleri haram kılmıştık. Biz onlara haksızlık etmedik; onlar kendilerine zulmedip duruyorlardı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sana anlattıklarımızı daha önce, Yahudilere haram kılmıştık. Biz onlara haksızlık etmedik; aksine, onlar kendi benliklerine zulmediyorlardı.
     


  20. ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ عَمِلُواْ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ



    Summe inne rabbeke lillezîne amilûs sûe bi cehâletin summe tâbû min ba’di zâlike ve aslahû inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun rahîm(rahîmun).



    1. summe : sonra

    2. inne : muhakkak

    3. rabbe-ke : senin Rabbin

    4. lillezîne (li ellezîne) : o kimseler için, o kimselere

    5. amilû es sûe : kötü amel yaptılar

    6. bi cehâletin : cehaletle, cahillikle, bilmeyerek

    7. summe : sonra

    8. tâbû : tövbe ettiler

    9. min ba'di zâlike : bundan sonra

    10. ve aslahû : ve ıslâh oldular (nefsi ıslâh edici amel yaptılar)

    11. inne : muhakkak

    12. rabbe-ke : senin Rabbin

    13. min ba'di-hâ : ondan sonra

    14. le gafûrun : elbette gafurdur, mağfiret edendir

    15. rahîmun : rahmet edendir, rahmet nuru gönderendir






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra muhakkak ki senin Rabbin, cahillikle kötülük yapıp, sonra bunun arkasından tövbe edip ıslâh olanlar (nefslerini tezkiye edenler) için, ondan sonra mutlaka Gafur'dur (mağfiret edendir) ve Rahîm (rahmet nuru gönderen)'dir.


    Diyanet İşleri : Sonra, şüphesiz ki Rabbin; cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra bunun ardından tövbe eden ve durumunu düzeltenlerden yanadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra şüphe yok ki Rabbin, bilgisizlikle kötü işler yapıp da tövbe ederek hallerini düzeltenleri, yaptıkları kötü işlerden sonra da yarlıgar muhakkak, suçları örter, rahîmdir.


    Adem Uğur : Sonra şüphesiz Rabbin, cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunun ardından tevbe edip durumunu düzeltenleri (bağışlayacaktır). Çünkü onlar tevbe ettikten sonra Rabbin elbet çok bağışlayan, pek esirgeyendir.


    Ahmed Hulusi : Sonra, muhakkak ki Rabbin, bilgisizlikten ötürü kötülük yapıp, bunun arkasından tövbe ederek düzelenlerin tövbelerini gerçekleştirir. . . Rabbin, bunun sonrasında Ğafûr'dur, Rahıym'dir.


    Ahmet Tekin : Bir de Rabbin, bilgisizlikleri sebebiyle kötülük yapanları, günah işleyenleri, ardından da tevbe edenleri, kötü amellerinden vazgeçerek, kötü niyetlerini ve bozuk amellerini ıslah edenleri, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzeltenleri, geliştirenleri bağışlayacaktır. Bundan sonra Rabbin çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.


    Ahmet Varol : Sonra Rabbin, bilgisizce kötülük işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve durumlarını düzeltenlerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.


    Ali Bulaç : Sonra gerçekten Rabbin, cehalet sonucu kötülük işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve ıslah olanlar(la beraberdir). Şüphesiz Rabbin bundan sonra bağışlayandır, esirgeyendir.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra şüphe yok ki, Rabbin, bir cahillikle kötülük eden, sonra bunun arkasından tevbe edip halini düzelten kimseler lehindedir. Muhakkak ki Rabbin bu tevbeden sonra Gafûr’’dur, Rahîm’dir.


    Bekir Sadak : Sonra dogrusu Rabbin, bilmeyerek kotuluk isleyip ardindan tevbe eden ve islah olanlardan yanadir. Rabbin bundan sonra da bagislar ve merhamet eder.*


    Celal Yıldırım : Rabbin gerçekten, bilmeden kötülük işledikten sonra ardından tevbe edip kendini düzeltenlerden yanadır. Şüphesiz ki, Rabbin bundan sonra da çok bağışlayan, çok merhamet edendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra doğrusu Rabbin, bilmeyerek kötülük işleyip ardından tevbe eden ve ıslah olanlardan yanadır. Rabbin bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.


    Diyanet Vakfi : Sonra şüphesiz Rabbin, cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunun ardından tevbe edip durumunu düzeltenleri (bağışlayacaktır). Çünkü onlar tevbe ettikten sonra Rabbin elbet çok bağışlayan, pek esirgeyendir.


    Edip Yüksel : Bunlara rağmen Rabbin, bilgisizlik yüzünden kötülük işledikten sonra ardından tevbe edip düzelenlere, evet senin Rabbin ondan sonra Bağışlayandır, Rahimdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra şüphesizdir ki rabbın bir cehaletle kötülük işleyen, sonra arkasından tevbe edip düzelen kimseler hakkında şüphesiz ki rabbın bunun arkasından elbette gafurdur, rahîmdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra muhakkak Rabbin, bir cehaletle kötülük işleyen sonra arkasından tevbe edip düzelen kimselerin lehinedir; şüphesiz ki, Rabbin, bunun arkasından elbette çok bağışlayandır, merhamet sahibidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra şüphe yok ki Rabbin, bir cahillikle günah işleyip ardından tevbe eden ve durumunu düzelten kimseleri bağışlar. Şüphesiz ki Rabbin, bu tevbeden sonra Gafurdur, Rahîmdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.)


    Fizilal-il Kuran : Sonra, bilmeyerek kötülük işleyenler, fakat arkasından tevbe edip davranışlarını düzeltenler var ya: Hiç kuşkusuz Rabbin bu aşamadan sonra onlar hakkında affedicidir, merhametlidir.


    Gültekin Onan : Sonra gerçekten rabbin, cehalet sonucu kötülük işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve ıslah olanlar(la beraberdir). Şüphesiz rabbin bundan sonra bağışlayandır, esirgeyendir.


    Hasan Basri Çantay : (Bundan) sonra (şunu bil ki) senin Rabbin bir cehalet yüzünden kötülük yapıb da sonra bunun ardından tevbe ve ıslah (-ı nefs) edenlerin, hiç şübhesiz, lehinedir. Hakıykat, senin Rabbin, (bu hallerin) arkasından elbette çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.


    Hayrat Neşriyat : Sonra şübhesiz Rabbin, cehâletle kötülük yapan; sonra bunun ardından tevbe edip (hâllerini) ıslâh edenler hakkında (affedicidir), doğrusu Rabbin, bu (samîmi hâlleri)nden sonra (onlar için) elbette Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.


    İbni Kesir : Hem Rabbın; bilmeyerek kötülük işleyip de tevbe eden ve ıslah olanlardan yanadır. Bundan sonra da Rabbın; muhakkak Gafur'dur, Rahim'dir.


    Muhammed Esed : Bir kez daha (belirtelim), muhakkak ki senin Rabbin, bilmezlik yüzünden kötülük işleyen sonra da tevbe eden ve artık düzgün yaşayan kimselerden yanadır; işte böyle (bir tevbeden) sonra çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette senin Rabbindir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra şüphe yok ki, senin Rabbin, bir cehaletle kötülükte bulunanları, sonra onun arkasından tövbe edenleri, ve (hallerini) ıslah eyleyenleri (elbette) affedecektir. Muhakkak ki, senin Rabbin ondan sonra elbette yarlığayıcıdır, pek esirgeyicidir.


    Ömer Öngüt : Sonra şüphesiz ki Rabbin cehaletle kötülük işleyip, ardından tevbe eden ve ıslah olanlardan yanadır. Rabbin bundan sonra da bağışlar ve merhamet eder.


    Şaban Piriş : Sonra, Rabbin, cahillikle kötülük işleyen, daha sonra onun ardından tevbe edip, halini düzelten kimseleri, şüphesiz Rabbin böyle yaptıkları takdirde bağışlar ve merhamet eder.


    Suat Yıldırım : Bundan sonra şunu bil ki: Rabbin, cahillik sebebiyle fenalık yapan, peşinden tövbe edip halini ve işini düzeltenleri bağışlar. Rabbin, onların bu hallerinden sonra elbette gafur ve rahîm olduğunu gösterir.


    Süleyman Ateş : Sonra Rabbin şunlardan yanadır ki, cehâletle kötülük işlediler, sonra onun ardından tevbe ettiler, uslandılar. Bütün bunlardan sonra Rabbin, elbette bağışlayandır, esirgeyendir.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra gerçekten Rabbin, cehalet sonucu kötülük işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve ıslah olanlar(la beraberdir). Şüphe yok, senin Rabbin bundan sonra bağışlayandır, esirgeyendir.


    Ümit Şimşek : Yine de Rabbin, bir cahillik edip kötülük işleyen, ardından da tevbe eden ve durumlarını düzeltenler için, onların tevbelerinden sonra çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şu da var: Rabbin, bilgisizlik yüzünden kötülük işleyip de bunun ardından tövbe edip hallerini düzeltenler lehindedir. Sonra senin Rabbin gerçekten Gafûr ve Rahîm'dir.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş