Kuran-ı Kerim NAHL Suresi Türkçe Meali açıklaması, Kuranı Kerim Nahl suresiyleilgili açıklamalar, Na

goktepeli26 4 Haz 2013



  1. وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّن بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ الأَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثًا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ



    Vallâhu ceale lekum min buyûtikum sekenen ve ceale lekum min culûdil en’âmi buyûten testehıffûnehâ yevme za’nikum ve yevme ikâmetikum ve min asvâfihâ ve evbârihâ ve eş’ârihâ esâsen ve metâan ilâ hîn(hînin).



    1. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah

    2. ceale : kıldı, yaptı

    3. lekum : size, sizin için

    4. min buyûti-kum : sizin evlerinizden

    5. sekenen : (mesken) huzur, sekînet, dinlenme yeri

    6. ve ceale : ve kıldı

    7. lekum : size, sizin için

    8. min culûdi : derisinden, ciltlerinden

    9. el en'âmi : hayvanlar

    10. buyûten : evler

    11. testehıffûne-hâ : onu hafifçe taşırsınız

    12. yevme : gün

    13. za'ni-kum : sizin yolculuğunuz

    14. ve yevme : ve gün

    15. ikâmeti-kum : sizin yerleşmeniz, ikâmet etmeniz, konaklamanız

    16. ve min asvâfi-hâ (sûfu) : ve onun yünlerinden (koyun yünü)

    17. ve evbâri-hâ (vebare) : ve onun tüyleri (deve tüyü)

    18. ve eş'âri-hâ (şearu) : ve onun kılları (kıl)

    19. esâsen : çeşitli mal, ev eşyası (giyecek, kullanılacak şeyler)

    20. ve metâan : ve meta, geçim vasıtası

    21. ilâ hînin : bir vakte kadar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, sizin için evlerinizden sekînet (huzur) yeri kıldı. Ve sizin için hayvanların derilerinden, yolculuk (göç) ettiğiniz gün(ler)de ve ikâmet ettiğiniz (konakladığınız) gün(ler)de hafif olan (taşınabilen) evler (çadırlar) ve onların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından çeşitli mal ve bir zamana kadar geçim vasıtası kıldı (yaptı).


    Diyanet İşleri : Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah, evlerinizi oturma ve dinlenme yeri yaptı ve davarların derilerinden, göç gününüzde de, konak gününüzde de taşıyabileceğiniz çadırlar yapmanızı sağladı ve yünlerinden, yapağılarından, tüylerinden bir zamâna dek kullanacağınız ve alıp satacağınız eşyâlar meydana getirmenizi temîn etti.


    Adem Uğur : Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.


    Ahmed Hulusi : Allâh evlerinizi sizin için huzur ve güvenle yaşam ortamı kıldı. . . Sizin için hayvanların derilerinden, yolculukta veya oturmak için kolayca taşıyıp kullanacağınız çadırlar; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından ev-giyim eşyası ve muayyen bir süreye kadar faydalanma nasip etti.


    Ahmet Tekin : Allah, evlerinizi, sizin için bir huzur ve sükûn yeri haline getirdi. Sizin için, hayvanların derilerinden, gerek yolculuğunuzda, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler, çadırlar; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından, bir süre faydalanacağınız giyim ve ev eşyası, ticaret malı elde etmenizi sağladı.


    Ahmet Varol : Allah size evlerinizi barınak yaptı. Size hayvanların derilerinden göç gününüzde de, konaklama gününüzde de kolayca taşıyabileceğiniz (hafif) evler yaptı. Yünlerinden, kıllarından ve tüylerinden de bir süreye kadar (kullanabileceğiniz) ev eşyaları ve ticaret malları (yaparsınız).


    Ali Bulaç : Allah, size evlerinizi (içinde) "güvenlik ve huzur bulacağınız yerler" kıldı; ve size hayvan derilerinden hem göç gününde, hem yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler, döşemelikler ve (ticaret için) bir meta kıldı.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, size evlerinizi bir barınak yaptı. Hem göç gününüzde, hem ikâmetiniz gününde; davar derilerinden hafifçe taşıyacağınız çadırlarla, (onların) yünlerinden, yapağılarından, kıllarından da, eskiyecek bir zamana kadar, size (elbise, halı, kilim gibi) eşya ve ticaret malı yaptı.


    Bekir Sadak : Allah size evlerinizi dinlenme yeri kildi. Hayvanlarin derilerinden, yolculukta ve ikamet zamanlarinizda kolayca tasiyacaginiz evler; yun, tuy ve killarindan bir sure kullanacaginiz giyimlikler ve gecimlikler var etmistir.


    Celal Yıldırım : Allah, evlerinizi size huzur duyma, dinlenme yeri kıldı. Davarların derilerinden, göç ettiğiniz gün ve konup eyieştiğiniz gün hafif taşıyabileceğiniz (çadır) evler yaptı. Yünlerinden, tüylerinden, kıllarından bir süreye kadar (kullanabilmeniz için) giyimlikler ve (ticarî) geçimlikler sundu.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah size evlerinizi dinlenme yeri kıldı. Hayvanların derilerinden, yolculukta ve ikamet zamanlarınızda kolayca taşıyacağınız evler; yün, tüy ve kıllarından bir süre kullanacağınız giyimlikler ve geçimlikler var etmiştir.


    Diyanet Vakfi : Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı ve sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerekse konaklama gününüzde, kolayca taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (faydalanacağınız) bir ev eşyası ve bir ticaret malı meydana getirdi.


    Edip Yüksel : Ve ALLAH evlerinizi sizin için barınaklar yaptı. Çiftlik hayvanlarının derilerinden, yolculuk günü ve ikamet günü kullanacağınız portatif evler sağladı. Yünlerinden, kürklerinden ve kıllarından da bir süreye kadar giyip döşeyeceğiniz eşyalar çıkardı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah size evlerinizden bir mesken yaptı ve en'am derilerinden size gerek göç gününüzde ve gerek ikametiniz gününde hafif hafif taşıyacağınız evler ve yünlerinden yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar (giyinecek, kuşanacak, serilecek, döşenecek) bir esas ve (ticaret edilecek) bir meta' yaptı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek yolculuk sırasında, gerekse konup yerleştiğiniz günlerde kolayca taşıyabileceğiniz barınaklar ve yünlerinden, yapağılarından, kıllarından da bir süreye kadar kullanacağınız, giyim, ev eşyası ve ticaret malı yarattı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek yolculuğunuzda ve gerekse konaklama zamanlarınızda kolayca taşıyacağınız hafif evler (çadırlar v.s.) ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (giyinecek, kuşanacak, serilecek ve döşenecek) bir eşya ve ticaret malı yaptı.


    Fizilal-il Kuran : Allah, evlerinizi size barınak yaptı. Süt hayvanlarından gerek geziye çıktığınız ve gerekse beldelerinizde oturduğunuz günlerde kolayca taşıyabileceğiniz çadırlar yaptı. Bu hayvanların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından yaşama sürenizin bitimine kadar yararlanabileceğiniz çeşitli giyim ve kullanım eşyası yapmanızı sağladı.


    Gültekin Onan : Tanrı, size evlerinizi (içinde) 'güvenlik ve huzur bulacağınız yerler' kıldı; ve size hayvan derilerinden hem göç gününde, hem yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler, döşemelikler ve (ticaret için) bir meta kıldı.


    Hasan Basri Çantay : Allah evlerinizden size huzur ve sükûn (yeri) yapdı. Sizin için davar derilerinden gerek göç gününüzde, gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız (portatif) evler; yünlerinden, yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar (kullanmanız için) giyimlik (ler), döşemelik (ler) ve ticâret kumaş (lar) ı verdi.


    Hayrat Neşriyat : Hem Allah, size evlerinizi sükûnet bulacak bir yer yaptı ve size sağmal hayvanların derilerinden, göç zamânınızda ve ikamet zamânınızda hafifçe taşıyacağınız evler (çadırlar) ve yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir zamâna kadar(kullanacağınız) giyimlik (ve döşemelik) eşyâlar ve ticâret malları yaptı.


    İbni Kesir : Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı ve size hayvan derilerinden; gerek göç gününde gerek konduğunuz günde hafifçe taşıyacağınız evler; yünlerinden, yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar giyimlik, döşemelik ve ticaret kumaşı verdi.


    Muhammed Esed : Ve size, dinlenme yeri olarak kendinize ev (yapma imkan ve yeteneğini) veren; size, hayvanların derilerinden, konup göçerken kolayca taşıyabileceğiniz barınaklar; (kaba) yünlerinden, ince yumuşak yünlerinden ve kıllarından dayanıklı ev eşyası ve daha kısa süreli kullanımlar için başka eşyalar (yapma imkan ve becerisini) bahşeden de Allah'tır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah sizin için evlerinizden birer mesken kıldı ve sizin için ehli hayvanat derilerinden evler yaptı. Onları gerek göç gününde ve gerek ikametiniz gününde hafifçe bulursunuz. Ve onların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir zamana kadar bir ev eşyası ve bir ticaret malı vücuda getirdi.


    Ömer Öngüt : Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı. Sizin için davar derilerinden, gerek göç ettiğinizde ve gerekse konakladığınızda hafifçe taşıyacağınız evler (çadırlar) meydana getirdi. Onların yün ve yapağılarından, kıllarından bir süreye kadar ev eşyaları ve ticaret metâı vâretti.


    Şaban Piriş : Allah, evlerinizi sizin için huzur yeri kıldı. Size hayvanların derisinden, yolculuğunuzda ve oturduğunuzda kolayca taşıyacağınız evler ve onların yününden, tüyünden ve kıllarından belli bir süre kullanacağınız, ev eşyası ve değerli mallar hazırladı.


    Suat Yıldırım : Allah evlerinizi sizin için bir huzur ocağı yaptı. Davarların derilerinden de, gerek göçtüğünüz, gerek konakladığınız günlerde sizin için taşınması kolay evler (çadırlar, portatif evler) nasib etti. O davarların yünlerinden, tüylerinden veya kıllarından bir süreye kadar faydalanacağınız giyilecek, döşenecek ve kullanılacak eşyalar yapma imkânı verdi.


    Süleyman Ateş : Allâh size, evlerinizi oturma yeri yaptı ve size hayvan derilerinden, göç gününüzde (yolculukta) ve ikâmet gününüzde (oturma zamanlarınızda) kolayca kullanacağınız hafif evler (çadırlar, portatif evler) ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (kullanacağınız) giyilecek, döşenecek eşya ve geçimlik (ticaret malı) yaptı.


    Tefhim-ul Kuran : Allah, size evlerinizi (içinde) «güvenlik ve huzur bulacağınız yerler» kıldı; ve size hayvan derilerinden hem göç gününde, hem de yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler, döşemelikler ve (ticaret için) bir meta kıldı.


    Ümit Şimşek : Allah evlerinizi size bir huzur mekânı yaptı; davarların derilerinden, hem göç ve hem de yerleşme zamanlarınızda kolayca taşıyabileceğiniz çadırlar nasip etti; onların yünlerinden, yapağılarından, kıllarından da bir süre yararlanacağınız eşyalar verdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah size, evlerinizden huzur ve sükûn yeri yaptı. Hayvan derilerinden size, gerek göç gününüzde gerek konduğunuz sırada rahatça taşıyacağınız evler yaptı. Ayrıca, hayvanların; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından belli bir süreye kadar kullanabileceğiniz giyimlikler, döşemelikler ve kullanım eşyası verdi.
     


  2. وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلاَلاً وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ الْجِبَالِ أَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُم بَأْسَكُمْ كَذَلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ



    Vallâhu ceale lekum mimmâ halaka zılâlen ve ceale lekum minel cibâli eknânen ve ceale lekum serâbîle tekîkumul harra ve serâbîle tekîkum be’sekum, kezâlike yutimmu ni’metehu aleykum leallekum tuslimûn(tuslimûne).



    1. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah

    2. ceale : kıldı, halketti

    3. lekum : sizin için

    4. mimmâ (min mâ) : şeylerden

    5. halaka : yarattı

    6. zılâlen : gölgeler, gölgelikler

    7. ve ceale : ve kıldı

    8. lekum : sizin için

    9. min el cibâli : dağlardan

    10. eknânen

    (kenn) : barınılacak yerler
    (yağmur, rüzgâr, vs.'den koruyan şeyler, sığınaklar, siperler)
    : (barınılan yer, sığınak)

    11. ve ceale : ve kıldı

    12. lekum : sizin için

    13. serâbîle
    (sirbâl) : gömlekler, zırhlar (savaşta korunmak için yapılan demir giysiler)
    : (gömlek)

    14. tekî-kum : sizi korur

    15. el harra : sıcak

    16. ve serâbîle : ve gömlekler, zırhlar (savaşta korunmak için yapılan demir) giysiler)

    17. tekî-kum : sizi korur

    18. be'se-kum : sizi şiddetten, kuvvetli darbeden

    19. kezâlike : işte böyle

    20. yutimmu : tamamlıyor

    21. ni'mete-hu : (onun) kendi ni'metini

    22. aleykum : sizin üzerinize, size

    23. lealle-kum : umulur ki böylece siz

    24. tuslimûne : teslim olursunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler kıldı. Ve sizin için dağlardan (yağmurdan, rüzgârdan) barınılacak yerler ve sıcaktan koruyan giysiler (gömlekler) ve sizi şiddetli (darbelerden) koruyan gömlekler (zırhlar) kıldı. Sizin üzerinizdeki ni'metini işte böyle tamamlıyor. Umulur ki; böylece teslim olursunuz.


    Diyanet İşleri : Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah, yarattığı şeylerden gölgeler halketti size ve dağlarda kovuklar, mağaralar meydana getirdi sizin için, sizi sıcaktan, soğuktan koruyacak elbiseler, savaşta zarardan koruyacak zırhlar yapmanızı da sağladı. Ona teslîm olmanız için nîmetlerini böylece tamamlar size.


    Adem Uğur : Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.


    Ahmed Hulusi : Allâh, yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan sığınıp barınılacak yerler oluşturdu; sizin için, sizi sıcaktan koruyan elbiseler ve savaşta koruyan zırhlar yarattı. . . İşte böylece üzerinize nimetini tamamlıyor ki müslimler olasınız!


    Ahmet Tekin : Allah yarattıklarından sizin için gölgeler var etti. Dağlarda da sizin için barınaklar, mağaralar yaptı. Sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yapmayı öğretti. Bunları yarattığı, planladığı gibi, Allah size nimetini, muhtaç olduğunuz şeyleri tamamlıyor. Umulur ki, varlığınızı, benliğinizi Allah’a teslim edip hükmüne razı olursunuz.


    Ahmet Varol : Allah yarattıklarından sizin için gölgeler oluşturdu ve dağlarda sizin için barınaklar varetti. Yine sizi sıcaktan koruyan elbiseler ve savaşta sizi koruyacak giyecekler varetti. İşte O size nimetini böyle tamamlamaktadır; umulur ki teslim olursunuz.


    Ali Bulaç : Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar, siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, yarattığı (ev, ağaç ve bulut gibi) şeylerden size gölgeler yaptı; size dağlardan siperler yaptı; size, kendinizi sıcak ve soğuktan koruyacak elbiselerle, harbde sizi koruyacak zırhlı giyim eşyası yaptı. İşte böylece Allah, üzerinizde olan nimetini tamamlıyor ki, emirlerine boyun eğip itaat edesiniz.


    Bekir Sadak : Allah yarattiklarindan size golgeler yapmis; daglarda siginacaginiz barinaklar var etmis, sizi sicaktan koruyacak elbiseler, harpte sizi koruyacak zirhlar vermistir. Size olan nimetini musluman olasiniz diye iste bu sekilde tamamlamaktadir.


    Celal Yıldırım : Allah yarattığı şeylerin bir kısmında size gölgeler, dağların bir kısmında size sığınacak yuvalar yaptı ; sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve (savaşta) sizi koruyacak (zırh ve benzeri) giysiler var kıldı. O'na teslimiyet gösteresiniz diye böylece nîmetini size tamamlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah yarattıklarından size gölgeler yapmış; dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, harpte sizi koruyacak zırhlar vermiştir. Size olan nimetini müslüman olasınız diye işte bu şekilde tamamlamaktadır.


    Diyanet Vakfi : Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.


    Edip Yüksel : Ve ALLAH yarattığı şeylerden sizin için gölgeler oluşturdu. Sizin için dağları sığınak yaptı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve sizi savaşlarınızda koruyacak elbiseler hazırladı. Teslim olasınız diye nimetlerini size böyle tamamlıyor.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah halkettiği şeylerden sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan siperler yaptı, hem sizi sıcaktan vikaye edecek esvablar hem de harbde vikaye edecek esvablar yaptı, bu suretle üzerinizde olan ni'metini tamamlıyacak ki siz halıs müsliman olup selâmet neşredesiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı; size dağlardan siperler yaptı; sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve sizi savaşta koruyacak giysiler yaptı. Böylece O, samimi müslüman olasınız diye, üzerinize olan nimetini tamamlayacaktır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyan elbiseler (zırhlar) yarattı. İşte böylece Allah müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.


    Fizilal-il Kuran : Allah, yarattıklarından size gölgeler sağladı; dağlarda sığınacağınız mağaralar varetti; size sıcaktan koruyucu elbiseler ile düşmanlarınızın darbelerinden koruyucu zırhlar sağladı. Böylece size yönelik nimetlerini tamama erdiriyor ki, ola ki buyruklarına uyasınız.


    Gültekin Onan : Tanrı, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar, siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.


    Hasan Basri Çantay : Allah, yaratdıklarından sizin için gölgeler yaydı. Dağlardan size yuvalar, siperler yapdı. Haraaretden sizi koruyacak libaslar, harbde sizi vikaaye edecek (demirden) giyimler yapdı. İşte O, bu suretle üzerinizdeki ni'metini tamamlıyor. Tâki (Ona) teslîmiyyetle itaat edesiniz.


    Hayrat Neşriyat : Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler de yaptı, hem sizin için dağlardan barınaklar kıldı ve sizi sıcaktan muhâfaza edecek elbiseler ve savaş(lar)ınızda sizi koruyacak zırhlar yaptı. Böylece üzerinizde olan ni'metini tamamlar ki, Müslüman olasınız.


    İbni Kesir : Allah; yaratıklarından sizin için gölgeler yapmış, dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, harbde muhafaza edecek zırhlar vermiştir. Müslüman olasınız diye, size olan nimetini işte böylece tamamlamıştır.


    Muhammed Esed : Ve yarattığı bütün öteki şeyler arasında, size (çeşit çeşit) gölgelikler, sığınaklar ayıran; dağlarda gizlenme, saklanma yerleri bahşeden ve sizi sıcağa (ve soğuğa) karşı koruyacak elbiseler; (karşılıklı) saldırılarınıza karşı koruyacak (savaş) giysileri (yapma imkan ve becerisini) veren (de) Allah'tır. O size bahşettiği nimeti işte böyle her yönden tam tutmaktadır ki belki O'na boyun eğer de kurtulursunuz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah Teâlâ yarattığı şeylerden sizin için gölgeler de yaptı ve sizin için dağlardan yuvalar yaptı ve sizin için libaslar yaptı ki sizi hararetten korurlar. Ve libaslar ki, sizi savaşlarınızda koruyacaklardır. İşte böyle nîmetini sizin üzerinize tamam eder, tâ ki siz İslâmiyet'e eresiniz.


    Ömer Öngüt : Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar vâretti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. İşte böylece Allah, müslüman olmanız için size olan nimetini tamamlıyor.


    Şaban Piriş : Allah yine sizin için yarattığı şeylerden gölgeler, dağlardan sığınaklar ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve tehlikeden koruyacak zırhlar vermiştir. Kendisine teslimiyet arzedesiniz diye, üzerinizdeki nimetini işte böyle tamamlar.


    Suat Yıldırım : Allah yarattığı şeylerin bir kısmında size gölgelikler, dağlarda da sizin için barınaklar yaptı. Sizi sıcaktan ve soğuktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar var etti. Böylece Allah üzerinizdeki nimetlerini tamamlar ki O’na teslimiyetle itaat edesiniz.


    Süleyman Ateş : Allâh, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlarda oturulacak barınaklar (mağaralar) var etti ve sizi sıcaktan koruyan elbiseler ve savaşta sizi koruyan elbiseler (zırhlar) var eyledi. Allâh size ni'metini böyle tamamlıyor ki siz müslüman olup esenliğe eresiniz.


    Tefhim-ul Kuran : Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar, siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.


    Ümit Şimşek : Allah, yarattıklarından size gölgeler verdi; size dağlardan sığınaklar verdi; sizi sıcaktan koruyan elbiseler verdi; sizi savaşın şiddetinden koruyan zırhlar verdi. Ona teslim olarak esenliğe kavuşmanız için, üzerinizdeki nimetini Allah işte böyle kemale erdiriyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler oluşturdu. Dağlardan sizin için sığınak evler yaptı. Sizin için, sıcaktan koruyacak elbiselerle savaşta koruyacak elbiseler de yaptı. İşte nimetini üzerinizde böyle tamamlıyor ki, O'na teslim olup esenliğe ulaşabilesiniz.
     


  3. فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ



    Fe in tevellev fe innemâ aleykel belâgul mubîn(mubînu).



    1. fe : artık

    2. in tevellev : eğer yüz çevirirlerse

    3. fe : bundan sonra

    4. innemâ : yalnızca, sadece

    5. aleyke : senin üzerinde

    6. el belâgu : tebliğ, beyan

    7. el mubînu : apaçık





    İmam İskender Ali Mihr : Artık yüz çevirirlerse, bundan sonra sana düşen, sadece açık bir tebliğdir.


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen açık bir tebliğden ibarettir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bütün bunlara rağmen yüz çevirirlerse şüphe yok ki sana düşen vazîfe, açıkça tebliğden ibârettir.


    Adem Uğur : (Ey Resûlüm!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir.


    Ahmed Hulusi : (Rasûlüm) eğer yüz çevirirlerse senden, sana düşen sadece apaçık tebliğdir!


    Ahmet Tekin : Yine de İslâm’a sırtlarını çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak halkı istedikleri istikamette yönlendirmeyi sürdürürlerse Allah’ın azâbından kurtulamazlar. Senin açık seçik tebliğden başka bir sorumluluğun yok.


    Ahmet Varol : Ancak onlar yüz çevirirlerse artık senin üzerine düşen sadece apaçık bir tebliğdir.


    Ali Bulaç : Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer buna karşı yine yüz çevirirlerse (islâmı kabul etmezlerse), ey Rasûlüm, senin üzerine düşen ancak açık bir tebliğdir. (Bu âyet-i kerime kıtal âyetinden önce nâzil olmuştur).


    Bekir Sadak : Eger yuz cevirirlerse, sana dusenin sadece acikca teblig oldugunu bil.


    Celal Yıldırım : Bunca nimetlere rağmen yüzçevirirlerse, sana düşen (ancak) açık teblîğdir.


    Diyanet İşleri (eski) : Eğer yüz çevirirlerse, sana düşenin sadece açıkça tebliğ olduğunu bil.


    Diyanet Vakfi : (Ey Resûlüm!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir.


    Edip Yüksel : Yüz çevirirlerse, sana düşen, yalnızca (mesajı) açık bir biçimde iletmektir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buna karşı eğer yüz çevirirlerse artık senin üzerine düşen ancak tebliğ-i beliğdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Buna karşı eğer yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen ancak açık tebliğdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, ey Muhammed! Artık sana düşen sadece açık bir şekilde tebliğden ibarettir.


    Fizilal-il Kuran : Eğer onlar sana sırt çevirirlerse senin görevin, buyruklarımızı onlara açıkça duyurmaktan ibarettir.


    Gültekin Onan : Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir.


    Hasan Basri Çantay : Eğer yine yüz çevirirlerse artık senin üzerine düşen ancak apaçık bir tebliğden ibâretdir.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak apaçık bir tebliğdir.


    İbni Kesir : Eğer yüz çevirirlerse; sana düşen, ancak açıkça tebliğdir.


    Muhammed Esed : Fakat, (ey Peygamber, eğer senden) yüz çevirirlerse, unutma ki, senin görevin sadece, (sana vahyolunan) mesajı açıkça duyurmaktan ibarettir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer onlar yine yüz çevirirlerse artık senin üzerine olan, apaçık bir tebliğden ibarettir.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Yine de yüz çevirirlerse, sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir.


    Şaban Piriş : Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse, O zaman sana düşen açıkça tebliğdir.


    Suat Yıldırım : Eğer bunca nimetlere rağmen yüz çevirirlerse sen sorumlu değilsin.Çünkü senin açık tebliğden başka bir görevin yoktur.


    Süleyman Ateş : Eğer yine yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen sadece açık bir şekilde duyurmaktır.


    Tefhim-ul Kuran : Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir.


    Ümit Şimşek : Eğer yüz çevirirlerse, zaten sana düşen açıkça tebliğ etmekten ibarettir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yine de yüz çevirirlerse artık sana düşen, açık bir tebliğden başka şey değildir.
     


  4. يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّهِ ثُمَّ يُنكِرُونَهَا وَأَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ



    Ya’rifûne ni’metallâhi summe yunkirûnehâ ve ekseruhumul kâfirûn(kâfirûne).



    1. ya'rifûne : tanıyorlar, biliyorlar

    2. ni'mete allâhi : Allah'ın ni'meti

    3. summe : sonra

    4. yunkirûne-hâ : onu inkâr ediyorlar

    5. ve ekseru-hum : ve onların çoğu

    6. el kâfirûne : inkâr edenler, kâfirler






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, Allah'ın ni'metini biliyorlar, sonra onu inkâr ediyorlar.Ve onların çoğu kâfirlerdir.


    Diyanet İşleri : Onlar, Allah’ın nimetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, Allah'ın nîmetini tanırlar da sonra inkâr ederler ve çoğu kâfirdir onların.


    Adem Uğur : Onlar Allah'ın nimetini bilirler (itiraf ederler). Sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.


    Ahmed Hulusi : (Onlar) Allâh nimetini (Hz. Rasûlullah'ı) tanırlar, sonra da O'nu inkâr ederler. . . Onların ekseriyeti hakikat bilgisini inkâr edenlerdir.


    Ahmet Tekin : Onlar Allah’ın nimetini, Muhammed’in peygamber olarak görevlendirileceğini itiraf ederler, bilirler. Sonra da onu ısrarla inkâr ederler. Onların çoğu kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirdir, nankördür.


    Ahmet Varol : Onlar Allah'ın nimetini biliyor sonra onu inkâr ediyorlar. Onların çoğu kâfirdir.


    Ali Bulaç : Onlar, Allah'ın nimetini biliyorlar, sonra da inkar ediyorlar; onların çoğu inkâr edenlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Müşrikler, Allah’ın nimetini tanırlar ikrar ederler. Sonra (Allah’dan başkasına ibadet ederek) onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirlerdir.


    Bekir Sadak : Allah'in nimetini hem bilirler hem de inkar ederler. Zaten cogu kafir kimselerdir. *


    Celal Yıldırım : Allah'ın nîmetini bilirler, sonra da inkâr ederler. Zaten onların çoğu kâfir kişilerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın nimetini hem bilirler hem de inkar ederler. Zaten çoğu kafir kimselerdir.


    Diyanet Vakfi : Onlar Allah'ın nimetini bilirler (itiraf ederler). Sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.


    Edip Yüksel : ALLAH'ın nimetlerini çok iyi tanıdıkları halde onları inkar ederler. Onların çoğu kafirlerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allahın nı'metini tanırlar, sonra da inkâr ederler ve ekserisi kâfirdirler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'ın nimetini tanırlar, sonra da onu inkar ederler. Çoğu kafir kimselerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hem Allah'ın nimetini bilirler, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir.


    Fizilal-il Kuran : Onlar Allah'ın nimetlerini hem bilirler, hem de sonra onları inkâr ederler, onların çoğu kâfirdir.


    Gültekin Onan : Onlar, Tanrı'nın nimetini biliyorlar, sonra da inkar ediyorlar; onların çoğu kafirdir.


    Hasan Basri Çantay : Onlar hem Allahın (bu) ni'met (ler) ini i'tiraf ederler, hem yine onu (fiilleriyle) inkâr ederler. Çoğu (inadına) kâfir kimselerdir onların.


    Hayrat Neşriyat : Allah’ın ni'metini tanırlar; sonra da onu inkâr ederler; çünki onların çoğu kâfirdirler.


    İbni Kesir : Allah'ın nimetini hem bilirler, hem de inkar ederler. Zaten onların çoğu kafirdirler.


    Muhammed Esed : Aslında Allah'ın nimetinin pekala farkındalar ama, yine de onu tanıyıp doğrulamaya yanaşmıyorlar; çünkü onların çoğu onmaz biçimde küfre batmış bulunuyor.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah'ın nîmetini tanırlar, sonra da onu inkar ederler ve onların ekserisi kâfirlerdir.


    Ömer Öngüt : Onlar Allah'ın nimetini bilirler (itiraf ederler), sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdirler.


    Şaban Piriş : Onlar Allah’ın nimetini bildikleri halde onu inkar ederler ve onların çoğu kafirdir.


    Suat Yıldırım : Müşrikler Allah’ın nimetini bilmekle beraber, bunları kendilerine veren Allah’tan başkasına ibadet etmekle bu nimetleri inkâr ederler. Onların çoğu işte böyle nankördürler!


    Süleyman Ateş : Allâh'ın ni'metini bilirler (bu ni'metleri Allâh'ın yarattığını kabul ederler), sonra da (bunları kendilerine verenden başkasına taparak) bu ni'metleri inkâr ederler, çokları da (nankördürler).


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, Allah'ın nimetini bilmektedirler, sonra da inkâr etmektedirler; onların çoğu küfre sapanlardır.


    Ümit Şimşek : Onlar Allah'ın nimetini bilirler; buna rağmen onu inkâr ederler. Onların çoğu böyle nankördür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'ın nimetini biliyorlar, sonra da onu inkâr ediyorlar. Çoğu nankördür bunların.
     


  5. وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا ثُمَّ لاَ يُؤْذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ وَلاَ هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ



    Ve yevme neb’asu min kulli ummetin ؛ehîden summe lâ yu’zenu lillezînekeferû ve lâ hum yusta’tebûn(yusta’tebûne).



    1. ve yevme : ve o gün

    2. neb'asu : beas ederiz (gِndeririz)

    3. min kulli ummetin : bütün ümmetlerden

    4. ؛ehîden : bir ؛ahit

    5. summe : sonra

    6. lâ yu'zenu
    (ezine) : izin verilmez
    : (izin verdi)

    7. li ellezîne : o kimselere

    8. keferû : inkâr ettiler

    9. ve lâ hum yusta'tebûne
    (a'tebe) : ve r‎zan‎n olu‏mas‎ için, onlardan ِzür (mazeret) beyan etmeleri istenmez
    : (gِnlünü ald‎, raz‎ etti)






    فmam فskender Ali Mihr : Ve o gün, bütün ümmetlerden birer ‏ahit gِndeririz. Sonra kâfirlere cehennemden ç‎kmalar‎ için izin verilmez. Ve onlardan, (Allah'tan) r‎za talepleri kabul edilmez.


    Diyanet ف‏leri : K‎yamet günü her ümmetten bir ‏ahit gِndereceًiz; sonra inkâr edenlere ne (ِzür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah’‎n r‎zas‎n‎ kazand‎racak amelleri i‏leme istekleri kabul edilecek.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve o gün her ümmete bir tan‎k getiririz de sonra kâfirlere, aً‎z aç‎p ِzür dilemeye bile izin verilmez ve yapt‎klar‎ kِtülüklerden vazgeçeceklerine dâir verdikleri sِz de kabûl edilmez.


    Adem Uًur : Her ümmetten bir ‏ahit gِndereceًimiz gün, art‎k ne kâfir olanlara (ِzür dilemelerine) izin verilir ne de onlar‎n ِzür dilemeleri istenir.


    Ahmed Hulusi : O süreçte, her ümmetten bir ‏ahit ç‎kart‎r‎z. . . Hakikat bilgisini inkâr edenlere izin de verilmez ve onlardan mazeret de istenilmez.


    Ahmet Tekin : Her milletten kutsal kitaplar‎ bilen ve tebliً eden, çِzüm getiren güvenilir ِrnek ِnderler ve doًrular‎ konu‏an ‏âhitler gِrevlendireceًimiz gün, art‎k, ne kulluk sِzle‏mesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini ‏uur alt‎na iterek ِrtbas edip inkârda ‎srar edenlerin, kâfir olanlar‎n ِzür dilemelerine izin verilir, ne de, onlar‎n ho‏nut etmeleri, ِzür dilemeleri istenir.


    Ahmet Varol : O gün, her ümmetten bir ‏ahit getiririz. Sonra inkâr edenlere ne izin verilir ne de ِzür dilemeleri istenir.


    Ali Bulaç : Her ümmetten bir ‏ahid gِndereceًimiz gün; (art‎k ondan) sonra ne inkâr edenlere (ِzür dilemeleri için) izin verilecek, ne (Allah'tan) ho‏nutluk dilekleri kabul edilecek.


    Ali Fikri Yavuz : K‎yamet gününde her ümmetten Peygamberlerini bir ‏âhid gِndereceًiz ki, müminlerin iman‎na ve kâfirlerin küfrüne ‏âhidlik etsinler. Sonra o kâfirlere, (ِzür dilemek için) ne izin verilecek, ne de Allah’‎n raz‎ olduًu ‏eye dِnü‏ kendilerinden istenecek veya kabul olunacak.


    Bekir Sadak : Kiyamet gunu her ummetten bir sahit getiririz; inkar edenlere itiraz icin izin de verilmez, onlarin ozurleri de dinlenmez.


    Celal Y‎ld‎r‎m : (K‎yamet) günü her ümmetten bir ‏âhid gِndereceًiz. Sonra da o inkâr edenlere ne izin verilecek, ne de ho‏nut edilmeleri için ِzürleri dinlenecek.


    Diyanet ف‏leri (eski) : K‎yamet günü her ümmetten bir ‏ahit getiririz; inkar edenlere itiraz için izin de verilmez, onlar‎n ِzürleri de dinlenmez.


    Diyanet Vakfi : Her ümmetten bir ‏ahit gِndereceًimiz gün, art‎k ne kâfir olanlara (ِzür dilemelerine) izin verilir ne de onlar‎n ِzür dilemeleri istenir.


    Edip Yüksel : Her topluluktan bir tan‎k gِnderdiًimiz gün, inkar edenlere ne izin verilir ne de ِzürleri kabul edilir.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Bir gün de gelecek ki her ümmetten bir ‏âhid ba'sedeceًiz, sonra o küfredenlere ne izin verilecek ne de onlardan tarziye istenecek


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bir gün gelecek, her ümmetten bir ‏ahit getireceًiz, sonra o küfredenlere ne izin verilecek ne de ِzürleri kabul edilecektir.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Her ümmetten bir ‏ahid getireceًimiz gün, art‎k kâfirlere ne izin verilecek, ne de onlardan ِzür dilemeleri istenecektir.


    Fizilal-il Kuran : O gün her ümmetten bir tan‎k kar‏‎m‎za getiririz. Ondan sonra art‎k kâfirlere ne itiraz izni verilir ve ne de Rabblerinden ِzür dilemeleri istenir.


    Gültekin Onan : Her ümmetten bir ‏ahid gِndereceًimiz gün; (art‎k ondan) sonra ne küfredenlere [ِzür dilemeleri için] izin verilecek, ne (Tanr‎'dan) ho‏nutluk dilekleri kabul edilecek.


    Hasan Basri اantay : Bir gün her ümmetden birer ‏âhid gِndereceًiz. Sonra o kâfirlere izin verilmeyecek, onlardan tarziye de taleb (ve kabul) edilmeyecek.


    Hayrat Ne‏riyat : Her ümmetten bir ‏âhid ç‎karacaً‎m‎z gün ise, art‎k inkâr edenlere ne (ِzür dilemeleri için) izin verilir, ne de onlardan (Rablerini) râz‎ etmeleri istenir.


    فbni Kesir : Her ümmetten birer ‏ahit gِndereceًimiz gün; inkar edenlere itiraz için izin verilmez, ِzürleri de dinlenmez.


    Muhammed Esed : Ama Biz gün gelecek her ümmetten bir tan‎k ç‎karacaً‎z: o Gün, hakk‎ inkara ‏artlanm‎‏ olanlardan (bilgisizlik gibi) bir mazeret kabul edilmeyecek, af dilemeleri de asla kale al‎nmayacakt‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve bir gün her ümmetten birer ‏ahit gِndereceًiz. Sonra kâfir olmu‏ olanlara izin verilmeyecektir ve onlardan bir tarziye de istenmiyecektir.


    ضmer ضngüt : O gün her ümmetten bir ‏âhit getiririz. فnkâr edenlere itiraz için izin verilmez, ِzürleri de dinlenmez.


    قaban Piri‏ : Her toplumdan birer ‏ahit getirdiًimiz gün, art‎k küfredenlere izin verilmeyecek ve onlar‎n ِzürleri de dinlenmeyecektir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Gün gelir, o gün her ümmetten birer ‏ahit getiririz. Art‎k ne o kâfirlere konu‏malar‎ için izin verilir, ne de ِzür dileme imkân‎ b‎rak‎lacak.


    Süleyman Ate‏ : Her ümmetten bir ‏âhid getirdiًimiz gün, art‎k ne nankِrler(in konu‏malar‎n)a izin verilir, ne de onlar‎n ِzür dilemeleri istenir.


    Tefhim-ul Kuran : Her ümmetten bir ‏ahid gِndereceًimiz gün; (art‎k ondan) sonra ne küfredenlere (ِzür dilemeleri için) izin verilecek, ne de (Allah'tan) ho‏nutluk dilekleri kabul edilecek.


    ـmit قim‏ek : Her ümmetten birer ‏ahit tuttuًumuz gün, art‎k kâfirlere ne ِzür beyan etmeleri için izin verilir, ne de onlardan kusurlar‎n‎ affettirecek bir‏ey istenir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Her ümmetten bir tan‎ً‎ ortaya sürdüًümüz gün, küfre sapanlara ne izin verilir ne de ِzür dilemelerine imkân saًlan‎r.
     


  6. وَإِذَا رَأى الَّذِينَ ظَلَمُواْ الْعَذَابَ فَلاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ



    Ve izâ raellezîne zalemûl azâbe fe lâ yuhaffefuanhum ve lâ hum yunzarûn(yunzarûne).



    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. rae : gördü

    3. ellezîne : kimseler

    4. zalemû : zulmettiler

    5. el azâbe : azap

    6. fe : o zaman, artık

    7. lâ yuhaffefu : hafifletilmez

    8. an-hum : onlardan

    9. ve lâ hum yunzarûne : ve onlara nazar edilmez (yüzüne bakılmaz)





    İmam İskender Ali Mihr : (Cehennemden ayrılmalarına izin verilmeyen) zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan (azap) hafifletilmez. Ve onlara, nazar edilmez (yüzüne bakılmaz).


    Diyanet İşleri : O zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Zulmedenler azâbı görmeye başladılar mı hafifletilmez azapları ve mühlet de verilmez onlara.


    Adem Uğur : O zulmedenler azabı gördüklerinde, artık onlardan azap hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez.


    Ahmed Hulusi : Zulmedenler azapla karşılaştıklarında, kendilerine hafifletilmez ve onlara bakılmaz.


    Ahmet Tekin : Baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlimler, haksızlık edenler, azâbı gördüklerinde, artık özür dilemeleri sebebiyle onların cezaları hafifletilmez, onlara merhamet nazarıyla bakılmaz, göz açtırılmaz.


    Ahmet Varol : Zulmedenler azabı gördüklerinde; artık onlardan ne azap hafifletilir ne de kendilerine bir süre tanınır.


    Ali Bulaç : O zulmedenler, azabı gördüklerinde, onlara ne (azab) hafifletilecek, ne süre tanınacak.


    Ali Fikri Yavuz : O zalimler (kâfirler) cehennem azabını görünce, artık bu azab kendilerinden ne hafifletilecek, ne de onlara mühlet verilecek.


    Bekir Sadak : Zulmedenler, azap gorurlerken azablari hafifletilmez de geciktirilmez de.


    Celal Yıldırım : O zulmedenler azabı görünce, ne onlardan azâb hafifletilecek, ne de kendilerine mühlet verilecek.


    Diyanet İşleri (eski) : Zulmedenler, azap görürlerken azabları hafifletilmez de geciktirilmez de.


    Diyanet Vakfi : O zulmedenler azabı gördüklerinde, artık onlardan azap hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez.


    Edip Yüksel : Zulmedenler azabı gördükleri zaman artık onlar için hafifletilmez, ertelenmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o zalimler azâbı gördükleri vakıt artık o onlardan ne tahfif olunacak ne de kendilerine mühlet verilecek


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O zulmedenler, azabı gördükleri zaman, artık ne azaptan hafifletilecek, ne de kendilerine mühlet verilecek


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O zulmedenler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan ne azab hafifletilir, ne de onlara süre verilir.


    Fizilal-il Kuran : Zalimler, azapla yüzyüze geldiklerinde, artık ne azapları hafifletilir ve ne de kendilerine mühlet verilir.


    Gültekin Onan : O zulmedenler, azabı gördüklerinde, onlara ne (azab) hafifletilecek, ne süre tanınacak.


    Hasan Basri Çantay : O zaalimler (cehennem) azabı (nı) görünce (yalvarıb yakaracaklar. Fakat) o (azâb) kendilerinden hafifletilmeyeceği gibi onlara mühlet de verilmeyecekdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve zulmedenler azâbı gördükleri zaman, artık (o azab) onlardan ne hafifletilir, ne de onlara göz açtırılır.


    İbni Kesir : O zalimler azabı görünce; onlardan ne hafifletilir, ne de mühlet verilir.


    Muhammed Esed : Ve kötülüğe, haksızlığa şartlanmış olanlar (o gün kendilerini bekleyen) azabı karşılarında bulduklarında, o azabın kendileri için (hiçbir mazeretle) hafifletilmeye(ceğini) ve kendilerine artık zaman da verilmeyeceğini (hemen anlayacaklar).


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve zulmedenler azabı görünce artık onlardan hafifletilmiş olmayacaktır. Ve kendilerine mühlet verilmiş de olmayacaklardır.


    Ömer Öngüt : O zâlimler azabı gördüklerinde, artık onlardan azap hafifletilmez, kendilerine mühlet de verilmez.


    Şaban Piriş : Zulmedenler azabı gördükleri zaman, artık onlardan bu azap hafifletilmeyecek ve onlara mühlet de verilmeyecektir.


    Suat Yıldırım : O zalimler cehennem azabını görünce yalvarıp yakarırlar. Fakat ne azapları hafifletilir, ne de kendilerine mühlet verilir.


    Süleyman Ateş : Zulmedenler azâbı gördükleri zaman artık azâb onlardan ne hafifletilir, ne de onlara fırsat verilir.


    Tefhim-ul Kuran : O zulmedenler, azabı gördüklerinde, ne (azab) onlara hafifletilecek, ne de onlara süre tanınacak.


    Ümit Şimşek : Zulmedenler bir kere azabı gördükten sonra, ne o azap hafifler, ne de onlara süre tanınır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Zulme sapanlar azapla yüzyüze geldiklerinde, ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
     


  7. وَإِذَا رَأى الَّذِينَ أَشْرَكُواْ شُرَكَاءهُمْ قَالُواْ رَبَّنَا هَؤُلاء شُرَكَآؤُنَا الَّذِينَ كُنَّا نَدْعُوْ مِن دُونِكَ فَألْقَوْا إِلَيْهِمُ الْقَوْلَ إِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَ



    Ve izâ raellezîne eşrekû şurekâehum kâlû rabbenâ hâulâi şurekâunellezîne kunnâ ned’û min dûnik(dûnike), fe elkav ileyhimul kavle innekum le kâzibûn(kâzibûne).



    1. ve izâ : ve o zaman, olduğu zaman

    2. rae : gördü

    3. ellezîne : onlar

    4. eşrekû : (Allah'a) ortak (şirk) koştular

    5. şurekâe-hum : onların ortakları (şerikleri)

    6. kâlû : dediler

    7. rabbe-nâ : Rabbimiz

    8. hâulâi : işte onlar

    9. şurekâu-nâ : bizim ortak koştuklarımız

    10. ellezîne : onlar

    11. kunnâ : biz olduk

    12. ned'û : dua ettik, (yardıma) çağırdık

    13. min dûni-ke : senden başka

    14. fe elkav : böylece attılar

    15. ileyhim : onlara

    16. el kavle : söz

    17. inne-kum : muhakkak siz

    18. le kâzibûne : elbette yalan söyleyenler






    İmam İskender Ali Mihr : (Allah'a) şirk (ortak) koşanlar, şirk (ortak) koştukları şeyleri (putları) gördükleri zaman: “Rabbimiz! İşte bunlar, senden başka dua etmiş olduğumuz ortaklarımız.” dediler. O zaman onlar da (putlar da): “Muhakkak ki siz, gerçekten yalan söyleyenlersiniz.” diye onlara söz attılar (söylediler).


    Diyanet İşleri : Allah’a ortak koşanlar, ortaklarını gördüklerinde diyecekler ki: “Rabbimiz! Bunlar, seni bırakıp kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır.” Koştukları ortaklar da onlara: “Siz elbette yalancılarsınız” diye laf atacaklar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şirk koşanlar, Tanrıya eş olarak kabûl ettikleri şeyleri görünce Rabbimiz derler, seni bırakıp kulluk ettiğimiz eşlerimiz bunlar işte. Sözleri reddedilir de şüphe yok ki denir, yalancılarsınız siz.


    Adem Uğur : (Allah'a) ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman derler ki: "Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklarımızdır." Onlar da bunlara: "Siz mutlaka yalancılarsınız" diye söz atarlar.


    Ahmed Hulusi : Şirk koşanlar, ortak koştuklarını gördükleri vakit: "Rabbimiz! İşte bunlar Sana denk olmayan, isimlendirip tanrılık atfettiğimiz ortaklarımız" dediler. . . (Ortakları da) onlara sataşır: "Muhakkak ki siz yalancılarsınız. "


    Ahmet Tekin : İlâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman:
    'Rabbimiz, işte bunlar, seni bırakıp, kulların durumundakilerden tapmış olduğumuz, ilâhlığında, otoritende, mülkünde, tasarruflarında sana ortak saydığımız varlıklar' derler. Onlar da:
    'Siz kesinlikle yalan söylüyorsunuz.' diye cevabı yapıştırırlar.


    Ahmet Varol : Ortak koşanlar ortaklarını gördüklerinde: 'Rabbimiz! Senden başka tapmakta olduğumuz ortaklarımız şunlardır' derler. Onlar da onlara: 'Şüphesiz siz yalancısınız' diye söz atarlar.


    Ali Bulaç : O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: "Rabbimiz, seni bırakıp bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır" diyecekler. (Onlar da bunlara:) "Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz" diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.


    Ali Fikri Yavuz : Dünyada Allah’a ortak koşan müşrikler, ahirette bu ortaklarını (putlarını) görünce: “- Ey Rabbimiz! Bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır.” diyecekler. Tapındıkları putlar da onlara şu cevabı vereceklerdir: “- Muhakkak surette siz yalancısınız, biz sizi kendimize ibadete çağırmadık.”


    Bekir Sadak : Allah'a ortak kosanlar, kostuklari ortaklari gorduklerinde: «Rabbimiz! Seni birakip yalvardigimiz ortaklarimiz bunlardir» derler. Kostuklari ortaklar, onlar: «Dogrusu siz yalancisiniz» diye soz atarlar.


    Celal Yıldırım : Allah'a ortak koşanlar, koştukları ortaklarını görünce : «Ey Rabbimiz ! Seni bırakıp da taptığımız ortaklarımız bunlardır!» diyecekler. Onlar da müşriklere şu sözü atacaklar: «Doğrusu sizler yalancıların tekisiniz!»


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'a ortak koşanlar, koştukları ortakları gördüklerinde: 'Rabbimiz! Seni bırakıp yalvardığımız ortaklarımız bunlardır' derler. Koştukları ortaklar: 'Doğrusu siz yalancısınız' diye söz atarlar.


    Diyanet Vakfi : (Allah'a) ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman derler ki: «Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklarımızdır.» Onlar da bunlara: «Siz mutlaka yalancılarsınız» diye söz atarlar.


    Edip Yüksel : Ortak koşanlar, ortak koştukları kimseleri gördükleri zaman, 'Rabbimiz, senden başka çağırdığımız ortaklarımız işte bunlardır,' derler. (Onlar da), 'Siz yalancılarsınız (biz sizin bu suçunuza hiç bir zaman ortak olmadık),' diye karşılık verirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o müşrikler şeriklerini gördükleri vakıt «Ya rabbenâ! işte şunlar seni bırakıp da kendilerine taptığımız şerikler diyecekler, onlar da şu sözü fırlatacaklar: her halde siz kat'iyen yalancılarsınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a ortak koşanlar, ortaklarını gördüklerinde: «Ey Rabbimiz, işte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır.» diyecekler. Onlar da kendilerine: «Siz kesinlikle, yalancılarsınız!» sözünü fırlatacaklardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve o Allah'a ortak koşanlar, ortak koştuklarını (putları) gördükleri zaman: «Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortaklarımızdır» diyecekler. Koştukları ortaklar da onlara; «Siz mutlaka yalancılarsınız» diye söz atarlar.


    Fizilal-il Kuran : Allah'a ortak koşanlar, koştukları ortakları gördüklerinde «Ey Rabbimiz, seni bırakıp kendilerine yalvardığımız ortaklar bunlardı» derler. Koşulan ortaklar ise onlara «Sizler kesinlikle yalancısınız» diye hemen cevap yetiştirirler.


    Gültekin Onan : O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: "Rabbimiz, seni bırakıp bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır" diyecekler. (Onlar da bunlara:) "Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz" diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.


    Hasan Basri Çantay : Allaha eş tutanlar ortakları (olan putları) nı görünce: «Ey Rabbimiz, bunlar Seni bırakıb tapmakda devam etdiğimiz ortaklarımızdır» diyecekler, bunlar da onlar (ın suratların) a şu sözü fırlatacaklardır: «Siz hiç şübhe yok ki kat'iyyen yalancılarsınız».


    Hayrat Neşriyat : (Allah’a) ortak koşanlar da (koştukları) ortaklarını gördükleri zaman: 'Rabbimiz! Seni bırakıp (kendilerine) yalvarmakta olduğumuz ortaklarımız, işte bunlardır!' derler. Bunun üzerine (onlar da): 'Şübhesiz ki siz gerçekten yalancı kimselersiniz!' diye o sözü(reddederek) kendilerine atarlar.


    İbni Kesir : Allah'a şirk koşanlar; şirk koştuklarını gördüklerinde derler ki: Rabbımız; işte şunlar, seni bırakıp da kendilerine yalvardığımız şeriklerimizdir. Bunlar da onlara: Doğrusu siz yalancılarsınız, diyerek söz atarlar.


    Muhammed Esed : Ve Allah'tan başkalarına tanrılık yakıştıranlar, (Hesap Günü) bu tanrı yerine koydukları (düzmece) varlıkları karşılarında bulduklarında, "Ey Rabbimiz!" diyecekler, "(Evet) bunlar bizim sana ortak tanrılar olarak gördüğümüz ve seni bırakıp kendilerine yalvarıp yakardığımız varlıklardır!" Bunun üzerine (o varlıklar, onların hak ettikleri) sözü yüzlerine çarparlar: "Sizler (bu konuda birbirine) düpedüz yalan söyleyen kimselerdiniz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve müşrikler ortak tutmuş olduklarını görünce diyeceklerdir ki: «Ey Rabbimiz! Bunlar senden başka bizim kendilerine tapınmış olduğumuz şeriklerimizdir.» Bunlar da onlara redden diyeceklerdir ki: «Muhakkak siz yalancılarsınızdır.»


    Ömer Öngüt : Şirk koşanlar, şirk koştukları şeyleri gördükleri zaman derler ki: “Rabbimiz! İşte bunlar seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklarımızdır. ” Onlar da bunlara: “Doğrusu siz yalancılarsınız!” diye lâf atarlar.


    Şaban Piriş : Allah’a şirk koşanlar, koştukları ortakları görünce: -Rabbimiz, seni bırakıp, kendilerine dua ettiğimiz ortak koştuklarımız işte bunlardı.” derler. Onlar da: - Siz, kuşkusuz yalancısınız” diye laf atarlar.


    Suat Yıldırım : Müşrikler orada şeriklerini görünce: "Yüce Rabbimiz! Ha işte Senden başka yalvardığımız, Sana ortak saydığımız putlarımız. Onlar yok mu onlar, işte onlar bizi şaşırttılar!" der, onlarsa bunların suratlarına şu sözü çarparlar: "Yalancının tekisiniz siz!"


    Süleyman Ateş : Ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman: "Rabbimiz, işte senden başka yalvar(ıp tap)dığımız ortaklarımız!" derler. (Onlar da bunlara): "Siz tamamen yalancılarsınız!" diye söz atarlar.


    Tefhim-ul Kuran : O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: «Rabbimiz, seni bırakıp bizim tapmakta olduğumuz ortaklarımız bunlardır» diyecekler. (Onlar da bunlara:) «Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz» diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.


    Ümit Şimşek : Allah'a ortak koşanlar, şeriklerini gördüklerinde, 'Ey Rabbimiz,' derler. 'İşte şunlar, Senden gayrı dua ettiğimiz şeriklerimiz.' Şerikleri ise onların sözünü reddeder, 'Siz yalancısınız' derler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şirke sapanlar, ortak tuttuklarını gördüklerinde şöyle derler: "Rabbimiz, işte bunlar seni bırakıp da yalvarıp yakardığımız ortaklarımız." Bunun üzerine ortakları onlara şöyle söz dokundururlar: "Siz, yalancılarsınız, yalancılar!"
     


  8. وَأَلْقَوْاْ إِلَى اللّهِ يَوْمَئِذٍ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ



    Ve elkav ilallâhi yevme izinis seleme ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).



    1. ve elkav : ve arz ettiler (attılar)

    2. ilâ allâhi : Allah'a

    3. yevme izin : izin günü

    4. es seleme : teslimiyet

    5. ve dalle : ve saptı, gitti

    6. an-hum : onlardan (uzaklaşarak)

    7. mâ : şey

    8. kânû : oldular

    9. yefterûne : iftira ediyorlar, uyduruyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : İzin günü onlar (putlar), Allah'a teslimiyetlerini arz ettiler. Ve iftira etmiş oldukları şeyler (putlar, yalancı ilâhlar), onlardan uzaklaşıp saptı(lar).


    Diyanet İşleri : Onlar o gün Allah’a teslim olurlar ve uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolur.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün Allah'a teslîm olurlar ve uydurdukları şeyler, önlerinden kaybolup gider.


    Adem Uğur : O gün Allah'a teslim (bayrağını) çekerler ve uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider.


    Ahmed Hulusi : O gün, uydurdukları (kurguladıkları, hayal ürünü) şeyler kendilerinden kaybolup gitmiş; Allâh'a (sistemin - Sünnetullah'ın gerçeklerine) teslim olmuşlardır!


    Ahmet Tekin : O gün Allah’a teslim bayrağını çekerler. Uydurmakta oldukları şeyler, onları bırakıp, kaybolur.


    Ahmet Varol : O gün Allah'a teslim olurlar ve uydurdukları şeyler de kendilerinden uzaklaşır.


    Ali Bulaç : O gün (artık) Allah'a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır.


    Ali Fikri Yavuz : Ve o gün zalimler, günahlarını itirafla Allah’ın hükmüne teslim olmuş olacaklar ve uydurdukları putlar da kendilerini bırakıp gitmiş bulunacaktır.


    Bekir Sadak : Puta tapanlar o gun Allah'in hukmune teslim olurlar; uydurduklari seyler onlardan uzaklasirlar.


    Celal Yıldırım : Ve o gün artık Allah'a teslimiyet gösterirler ve uydurdukları şeyler de onları bırakıp (gözden) kaybolurlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Puta tapanlar o gün Allah'ın hükmüne teslim olurlar; uydurdukları şeyler onlardan uzaklaşırlar.


    Diyanet Vakfi : O gün Allah'a teslim (bayrağını) çekerler ve uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider.


    Edip Yüksel : O gün tamamıyla ALLAH'a teslim olmuşlardır ve uydurdukları şeyler de kendilerini terketmiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o gün Allaha arz-ı teslimiyyet etmişlerdir ve bütün o uydurdukları şeyler kendilerini bırakarak gaib olup gitmişlerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve o gün Allah'a teslimiyet göstermişler, bütün uydurdukları ortaklar kendilerini bırakarak kaybolup gitmişlerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O gün Allah'a teslim bayrağını çekerler, bütün o uydurdukları şeyler kendilerini bırakıp kaybolup gitmişlerdir.


    Fizilal-il Kuran : O gün müşrikler, çaresizlik içinde Allah'a teslim oluverirler ve uydurma ilahları tarafından yüzüstü bırakılırlar.


    Gültekin Onan : O gün (artık) Tanrı'ya teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı tanrılar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır.


    Hasan Basri Çantay : O gün (zaalimler) Allaha arz-ı teslîmiyyet etmişler, düzmüş oldukları yalancı (Tanrı) ları ise kendilerini bırakıb gitmişdir.


    Hayrat Neşriyat : (Müşrikler) o gün Allah’(ın hükmün)e teslîm olmuşlar ve uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden kaybolup gitmiştir.


    İbni Kesir : O gün Allah'a arz-ı teslimiyet ederler. Uydurdukları şeyler onlardan uzaklaşıp gitmiştir.


    Muhammed Esed : Ve (işte bu günahı işlemiş olan kimseler) o Gün (iş işten geçtikten sonra) Allah'a teslimiyetlerini bildirirler; ve uydurdukları (düzmece tanrılar) da yüzüstü bırakır onları.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o gün Allah Teâlâ'ya arz-ı teslimiyette bulunmuş olacaklardır. Ve iftira eder oldukları da kendilerinden gaib olup gitmiş bulunacaktır.


    Ömer Öngüt : O gün onlar Allah'a teslim olurlar ve uydurup düzdükleri şeyler onlardan uzaklaşıp giderler.


    Şaban Piriş : İşte o gün hepsi Allah’a teslimiyet arzederler. Uydurmuş oldukları şeyler ise onlardan uzaklaşıp kaybolur.


    Suat Yıldırım : Ve o gün zalimler Allah’ın hükmüne teslim olur, uydurdukları tanrılar da kendilerini bırakıp ortalıkta görünmez olurlar.


    Süleyman Ateş : O gün (ortak koşanlar) Allah'a teslim olmuşlar ve uydurup durdukları şeyler kendilerinden sapıp gitmiştir.


    Tefhim-ul Kuran : O gün (artık) Allah'a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır.


    Ümit Şimşek : O gün onlar Allah'a teslim olmuş, uydurdukları şeyler ise onları bırakıp kaybolmuştur.


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün hepsi Allah huzurunda teslim bayrağı çekmiş, iftira aracı olarak kullandıklarının tümü onları ortada bırakıp kaybolmuştur.
     


  9. الَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُواْ يُفْسِدُونَ



    Ellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi zidnâhum azâben fevkal azâbi bimâ kânû yufsidûn(yufsidûne).



    1. ellezîne : o kimseler, onlar

    2. keferû : inkâr ettiler, örttüler

    3. ve saddû : ve men ettiler, engellediler

    4. an sebîlillâhi (sebîli allâhi) : Allah'ın yolundan

    5. zidnâ-hum : onlara arttırdık

    6. azâben : azap

    7. fevka el azâbi : azap üstüne

    8. bi-mâ : şeyden dolayı

    9. kânû : oldular

    10. yufsidûne : fesat çıkarırlar





    İmam İskender Ali Mihr : İnkâr edenlere (kâfirlere) ve Allah'ın yolundan men edenlere, fesat çıkarmış olduklarından dolayı azap üstüne azabı arttırdık.


    Diyanet İşleri : İnkâr eden ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyanların, yapmakta oldukları bozgunculuklarına karşılık azaplarının üstüne azap ekleriz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kâfir olup halkı Allah yolundan menedenleri, yaptıkları bozgunculuk yüzünden azâp üstüne azap katarak cezâlandırırız.


    Adem Uğur : İnkâr edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız.


    Ahmed Hulusi : Hakikat bilgisini inkâr edenleri ve (insanları) Allâh yolundan alıkoyanları; bozgunculukları dolayısıyla, azabın ötesinde bir azap ile kat kat cezalandıracağız.


    Ahmet Tekin : Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlere, küfre saplananlara, insanları Allah yolundan, İslâmî hayatı yaşamaktan, Allah yolundaki faaliyetlerden alıkoyanlara, yapmaya devam ettikleri fesatları, bozgunculukları sebebiyle azap üstüne azapları artıracağız.


    Ahmet Varol : İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar (var ya); onlara bozgunculuk yapmalarına karşılık azap üstüne azap ekleriz.


    Ali Bulaç : İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik.


    Ali Fikri Yavuz : O kâfir olanlara ve Allah yolundan (İslâm’dan) insanları çevirenlere; biz, başkalarını da ifsad ettiklerinden, (küfürlerinden ötürü hak kazandıkları) azab üstüne azab ziyade etmişizdir.


    Bekir Sadak : Inkar eden, Allah'in yolundan alikoyanlara, bozgunculuklarina karsilik azap ustune azap veririz.


    Celal Yıldırım : Onlar ki inkâr edip başkalarını da Allah yolundan alıkoydular, —çıkardıkları fesâd sebebiyle— kendilerine azâb üstüne azâb artırırız.


    Diyanet İşleri (eski) : İnkar eden, Allah'ın yolundan alıkoyanlara, bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap veririz.


    Diyanet Vakfi : İnkâr edip de (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız.


    Edip Yüksel : İnkar edip ALLAH'ın yolundan sapanlar... Yaptıkları bozgunculuktan ötürü azap üstüne azap arttırırız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O hem küfretmiş hem de Allah yolundan çevirmiş olanlar diğerlerini de ifsad ettikleri cihetle o azâb üstüne bir azâb ziyade etmişizdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hem küfretmiş hem de Allah yolundan çevirmiş olanlar, diğerlerini de bozdukları için, onlara azap üstüne bir azap daha artırdık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnkâr eden ve (insanları) Allah yolundan çevirenler, diğer kimseleri de bozdukları için onlara azab üstüne azab artırdık.


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, kâfir oldular ve başkalarını da Allah yolundan alıkoydular, onların azaplarını katlayarak arttırırız.


    Gültekin Onan : Küfredip de Tanrı'nın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik.


    Hasan Basri Çantay : Kâfir olub da (insanları) Allahın yolundan men' edenler (yok mu?) biz onların (çekdikleri) azabın üstünde, (dünyâda) çıkarageldikleri fesadlara mukaabil, bir azâb daha katıb artırdık.


    Hayrat Neşriyat : İnkâr edip (insanları) Allah yolundan men' edenlere, fesad çıkarmakta olduklarından dolayı, kendilerine azab üstüne azab katmışızdır.


    İbni Kesir : Küfredip de Allah yolundan alıkoyanlara; bozgunculuk yaptıklarından dolayı azab üstüne azabı artırdık.


    Muhammed Esed : Hakkı inkara kalkışan ve başkalarını Allah'ın yolundan çeviren kimselerin üzerine, çıkardıkları bozgunculuktan ötürü, azap üstüne azap yığacağız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : O kimseler ki, kâfir olmuşlardır ve Allah'ın yolundan men eylemişdir, onlar için ifsat eder olduklarından dolayı azap üstüne bir azap arttırmışızdır.


    Ömer Öngüt : İnkâr edip de insanları Allah'ın yolundan alıkoyanlara, fesat çıkarmaları yüzünden, azap üstüne azap vereceğiz.


    Şaban Piriş : Küfredenlere ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara, bozgunculuk yaptıkları için azap üstüne azap veririz.


    Suat Yıldırım : Onlar ki kendileri kâfir oldukları gibi başkalarını da Allah yolundan çevirirler... İşte başka insanları da ifsad ettikleri için, onların cezalarını kat kat artırırız.


    Süleyman Ateş : Nankörlük edip Allâh'ın yoluna engel olan kimselerin, -bozgunculuklarından dolayı- azâplarının üstüne azâb katmışızdır!


    Tefhim-ul Kuran : Küfre sapıp da Allah'ın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilâve ettik.


    Ümit Şimşek : İnkâr eden ve halkı Allah yolundan alıkoyanları, fesat çıkarıp durmaları yüzünden azap üstüne azapla cezalandıracağız.


    Yaşar Nuri Öztürk : İnkâra sapıp Allah yolundan geri çevirenler var ya, bozgunculuk edip durmalarından ötürü onların azaplarına azap katmışızdır.
     


  10. وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَى هَؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ



    Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâbike şehîden alâ hâulâ(hâulâi), ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen likulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).



    1. ve yevme : ve o gün

    2. neb'asu : göndeririz, beas ederiz, vazifeli kılarız

    3. fî : içinde

    4. kulli : bütün, hepsi

    5. ummetin : ümmet

    6. şehîden : bir şahit

    7. aleyhim : onların üzerine

    8. min enfusi-him : onların kendilerinden

    9. ve ci'nâ : ve getirdik

    10. bi-ke şehîden : seni şahit olarak

    11. alâ : üzerine

    12. hâulâi : işte onlar

    13. ve nezzel-nâ : ve biz indirdik

    14. aleyke : sana

    15. el kitâbe : kitap

    16. tibyânen : beyan eden (açıklayan)

    17. li kulli şey'in : herşeyi

    18. ve huden : ve hidayete erdiren

    19. ve rahmeten : ve rahmet olan (rahmet nuru gönderen), rahmet olarak

    20. ve buşrâ : ve müjde olarak

    21. li el muslimîne : müslümanlara, müslümanlar (teslim olanlar) için





    İmam İskender Ali Mihr : Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine, onların kendilerinden bir şahit beas ederiz (vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden (açıklayan), hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab'ı, müslümanlara (Allah'a teslim olanlara) müjde olarak indirdik.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Her ümmete, kendi cinsinden bir tanık getireceğiz ve seni de bunlara tanık tutacağız ve biz, sana her şeyi açıklayıp anlatan ve Müslümanlara hidâyet, rahmet ve müjde olan kitabı indirdik.


    Adem Uğur : O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.


    Ahmed Hulusi : O süreçte, her ümmet içinde, kendi nefslerinden aleyhlerine bir şahit bâ'sederiz. . . Seni de bunların üzerine bir şahit getirdik! Sana bu Bilgiyi (Kitabı); her şeyi açıklayan, bir (yaşam) kılavuzu, bir rahmet ve teslimiyetlerinin farkındalığına ermişler için bir müjde olmak üzere, kısım kısım indirdik.


    Ahmet Tekin : O gün, her millet içinde, kendilerinden, kutsal kitabı bilen ve kendilerine tebliğ eden, çözüm getiren, güvenilir örnek önderler ve doğruları konuşan şâhitler görevlendireceğiz. Seni de, geçmiş ümmetlere ve bu ümmete, Kur’ân’ı bilen, tebliğ eden önder, doğruları konuşan şâhit olarak getireceğiz. Biz bu kitabı sana, her konuda faydalı olmak üzere, genel kuralları açıklamak için, İslâm’ı yaşayan müslümanlara bir hidayet rehberi, bir rahmet ve müjde olsun diye bölüm bölüm indirdik.


    Ahmet Varol : Her ümmetin üzerine kendi içlerinden bir şahit getirdiğimiz gün seni de bunların üzerlerine şahit getiririz. Sana Kitab'ı her şeyi açıklayıcı, bir yol gösterici, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak gönderdik.


    Ali Bulaç : Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Kıyamet günü, her ümmet içinden kendileri üzerine Peygamberlerini bir şâhid göndereceğiz ve seni de şu ümmetin üzerine şâhid getireceğiz (Ey Rasûlüm). Sana bu kitabı (Kur’an’ı), her şeyi beyan etmek için ve bir hidayet, bir rahmet, müminlere de bir müjde olarak perderpey indirdik.


    Bekir Sadak : O gun her ummetten bir kisiyi onlara sahit tutariz. Seni de ummetine sahit getiririz. Sana her seyi aciklayan ve muslumanlara dogruyu gosteren bir rehber, rahmet ve mujde olarak Kuran'i indirdik. *


    Celal Yıldırım : O gün her ümmete kendilerinden bir şâhid göndeririz ve seni de (Ey Muhammed!) bunlar üzerine şâhid oiarak getiririz. Sana her şeyi açıklayıp ortaya koyan, doğru yolu gösteren, rahmeti yansıtan ve Müslümanlara müjde olan bu kitabı indirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız. Seni de ümmetine şahit getiririz. Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kuran'ı indirdik.


    Diyanet Vakfi : O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.


    Edip Yüksel : Her topluluk içinden, kendilerine karşı bir tanık gönderdiğimiz, şunlara karşı da seni tanık olarak getirdiğimiz gün... Biz sana bu kitabı, her şeyi açıklayan, bir yol gösterici, bir rahmet ve müslümanlara bir müjde olarak indirdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hele her ümmet içinde kendilerinden üzerlerine bir şâhid ba's edeceğimiz, seni de onlar üzerine şâhid getirdiğimiz gün!... ve bu kitabı sana ceste ceste indirdik ki her şeyi beliğ bir surette beyan etmek hem bir hidayet kanunu, hem bir rahmet, hem de müslimîne bir müjde olmak için


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hele her ümmet içinde kendilerinden kendi üzerlerine bir şahit göndereceğimiz seni de onların üzerine şahit getirdiğimiz gün!.. Bu Kitabı sana, herşeyi beliğ bir şekilde açıklamak; hem bir hidayet kanunu, hem bir rahmet, hem de müslümanlara müjde olmak üzere ceste ceste indirdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi üzerlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik.


    Fizilal-il Kuran : Her ümmetin aleyhinde kendilerinden bir şahit göstereceğimiz günde seni de onların aleyhinde şahit tutarız. Sana bu kitabı her şeyi açıklayan bir bilge, bir doğru yol rehberi, bir rahmet kaynağı ve müslümanlara yönelik bir müjde olarak indirdik.


    Gültekin Onan : Her ümmet içinde kendi nefslerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.


    Hasan Basri Çantay : O gün her ümmetin içinden kendilerinin üzerine birer şâhid (-i hak) göndereceğimiz gibi seni de (Habîbim) onların üstüne tam bir şâhid olarak getirdik. Sana (bu) kitabı her şey'in apaçık bir beyânı, bir hidâyet, bir rahmet ve (hele) müslümanlar için bir müjde olmak üzere peyderpey indirdik.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) O gün her ümmet içinde, üzerlerine kendilerinden bir şâhid çıkaracağız, seni de bunların (ümmetinin) üzerine şâhid getireceğiz. Sana bu Kitâb’ı, herşey için bir açıklama ve Müslümanlar için bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olmak üzere indirdik.


    İbni Kesir : Her ümmette bir kişiyi aleyhlerine şahid gönderdiğimiz gün; seni de onların üzerine tastamam şahid olarak getirdik. Sana; her şeyi açıklayan, hidayet ve rahmet, müslümanlara da bir müjde olan kitabı indirdik.


    Muhammed Esed : Ve gün gelecek her toplum içinden kendi aleyhlerine bir şahit çıkaracağız. Ve seni de (ey Peygamber, mesajının ulaşabileceği) kimseler üzerinde şahit kıldık; nitekim sana adım adım her şeyi olduğu gibi açıklayan, bir doğru yol bilgisi, bir rahmet ve Allah'a yürekten boyun eğenlere müjde olarak bu ilahi kelamı indirdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o gün her ümmet için de üzerlerine kendilerinden birer şahit göndereceğiz, seni de bunların üzerine bir şahit olarak getirdik ve sana kitabı herşey için apaçık bir beyan ve bir hidâyet ve bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere indirdik.


    Ömer Öngüt : O gün her ümmete kendilerinden bir şâhit göndeririz ve seni de bunların üzerine şâhit olarak getiririz. Biz bu Kitab'ı sana her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı, müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.


    Şaban Piriş : Her topluma, kendi içlerinden bir şahid getirdiğimiz gün, seni de bunlara şahid olarak getireceğiz. Çünkü, sana her şeyi açıklamak için ve müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak kitabı indirdik.


    Suat Yıldırım : Gün gelir, her ümmetten kendilerine birer şahit getiririz. Seni de ümmetin üzerine bir şahit olarak getirip dinleriz. Ey Resulüm, işte sana bu kutlu kitabı indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin,Allah’a teslimiyetle itaat edecek olanlara, rahmetin ve müjdenin ta kendisi olsun.


    Süleyman Ateş : Her ümmet içinde, kendi aralarından, aleyhlerine bir şâhid getireceğimiz gün, seni de bunların aleyhine şâhid getirmiş olacağız. Sana bu Kitabı, her şeyi açıklayan ve müslümanlara yol gösterici, rahmet ve müjde olarak indirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.


    Ümit Şimşek : Her ümmetten kendileri hakkında bir şahit çıkardığımız gün, seni de bu ümmet için şahit tutarız. Çünkü Biz herşeyi açıklamak üzere, hakka teslim olanlar için bir hidayet, rahmet ve müjde olarak kitabı indirmiş bulunuyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gün olur, her ümmet için kendi aleyhlerine kendi içlerinden bir tanık çıkarırız. Seni de şu insanlar hakkında tanık olarak getireceğiz. Sana bu Kitap'ı indirdik ki herşey için ayrıntılı bir açıklayıcı, bir kılavuz, bir rahmet, Müslümanlara da bir müjde olsun.
     


  11. إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ



    İnnallâhe ye’muru bil adli vel ihsâni ve îtâi zîl kurbâ ve yenhâ anil fah؛âi vel munkeri vel bagy(bagyi), yeizukum leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).



    1. inne allâhe : muhakkak Allah

    2. ye'muru : emreder

    3. bi el adli : adaletle

    4. ve el ihsâni : ve ihsan

    5. ve îtâi : ve verme(k)

    6. zî el kurbâ : yak‎nlara, akrabalara

    7. ve yenhâ : ve yasaklar, nehyeder

    8. an el fah‏âi : fuhu‏ (yalan, iftira, zina)dan, kِtülüklerden

    9. ve el munkeri : ve fenal‎k, kِtülük, çirkin ‏eyler, Allah'‎n yasaklad‎ً‎ ‏eyler

    10. ve el bagyi : ve zulüm, azg‎nl‎k, ta‏k‎nl‎k, hakka tecavüz

    11. yeizu-kum : size ًِüt veriyor

    12. lealle-kum : umulur ki bِylece siz

    13. tezekkerûne : tezekkür edersiniz





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Allah, adaletli olmay‎ ve ihsan‎ ve akrabalara vermeyi emreder. Ve fuhu‏tan, münkerden (Allah'‎n yasaklad‎ً‎ ‏eylerden) ve azg‎nl‎ktan (hakka tecavüzden) sizi nehyeder. Bِylece umulur ki siz, tezekkür edersiniz diye size ًِüt veriyor.


    Diyanet ف‏leri : قüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmay‎, yak‎nlara yard‎m etmeyi emreder; hayâs‎zl‎ً‎, fenal‎k ve azg‎nl‎ً‎ da yasaklar. O, dü‏ünüp tutas‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki Allah, adâleti, lütuf ve keremde bulunmay‎ ve yak‎nlara ihtiyaçlar‎ olan ‏eyleri vermeyi emreder ve çirkin olan, kِtü gِrünen ‏eylerle haks‎zl‎ً‎ nehyeder; ًِüt alas‎n‎z diye de size ًِüt vermededir.


    Adem Uًur : Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliًi, akrabaya yard‎m etmeyi emreder, çirkin i‏leri, fenal‎k ve azg‎nl‎ً‎ da yasaklar. O, dü‏ünüp tutas‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki Allâh, hakk‎n‎ vermeyi, ihsan‎ (iyilik yapmay‎) ve yak‎nlara cِmert olmay‎ hükmeder. . . Fah‏adan (nefsanî davran‎‏lardan), münkerden (iman‎n gereklerine ters dü‏en fiillerden) ve bagiyden (zulüm ve hakka tecavüz) nehyeder. . . Dü‏ünüp deًerlendirmeniz için ًِüt veriyor.


    Ahmet Tekin : Allah adâletli, mûtedil davranmay‎, adâleti gerçekle‏tiren, hak sahibine hakk‎n‎ saًlayan, sosyal, siyasî, ekonomik ve idarî bir düzen kurmay‎, iyiliًi, iyi niyetleri, dinin, ahlâk‎n ve kamu vicdan‎n‎n emirlerini devaml‎ davran‎‏lar‎na, ili‏kilerine, gِrevlerine, hayatlar‎na yans‎tan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliًe, iyi uygulamaya, iyile‏tirmeye ِrnek olan, i‏lerinde mükemmellik, dürüstlük ve ba‏ar‎ için dikkat harcayan, hay‎rl‎ icraatlar, kal‎c‎ hizmetler yapan müslüman ِnderler, idareciler, askerî erkân ve müslümanlar olmay‎, akrabaya yard‎m etmeyi emreder. Me‏rû olmayan ‏ehevî fiilleri, gayri me‏rû ili‏kileri, zinay‎, haddi a‏may‎, cimriliًi, ahlâks‎zl‎ً‎, ‏eriat‎n suç sayd‎ً‎ ve haram k‎ld‎ً‎, kamu vicdan‎n‎n tasvip etmediًi ‏eyleri, haks‎zl‎ً‎, sald‎r‎y‎, bask‎ ve zulmü, bozgunculuًu, ‏eriata kar‏‎ ç‎kmay‎, kural tan‎mamay‎, bunlar‎n savunuculuًunu, sِzcülüًünü yapmay‎ yasaklayarak, ِnleyici tedbirler alarak kamu güvenliًi saًlar. Size, dü‏ünüp ibret alman‎za vesile olur diye ًِüt veriyor, sorumluluklar‎n‎z‎ hat‎rlat‎yor, uyar‎yor.


    Ahmet Varol : قüphesiz Allah adaleti, ihsan‎ ve yak‎nlara vermeyi emreder, hayas‎zl‎ktan, kِtülükten ve zorbal‎ktan da nehyeder. Olur ki ًِüt al‎rs‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    Ali Bulaç : قüphesiz Allah, adaleti, ihsan‎, yak‎nlara vermeyi emreder; çirkin utanmazl‎klardan (fah‏adan), kِtülüklerden ve zorbal‎klardan sak‎nd‎r‎r. Size ًِüt vermektedir, umulur ki ًِüt al‎p dü‏ünürsünüz.


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsan‎ ve akrabaya vermeyi emrediyor. Zinadan, fenal‎klardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor. Size bِyle ًِüd veriyor ki, benimseyip tutas‎n‎z. (ADآLET: Her ‏eyi yerli yerine koymak demektir. Zulmün z‎dd‎d‎r. Her hakk‎n ba‏‎, Allah hakk‎ olduًundan ona ortak ko‏mamak, tevhide iman etmek esast‎r. Bundan sonra ilâhi ِlçülere gِre her ‏eyin hakk‎n‎ vermek adalettir. فHSAN: Farzlar‎ yerine getirmek, Allah’‎ gِrür gibi kendisine ibadet etmek, bir ‏eyi güzel ve iyi yapmak mânâlar‎na gelir.)


    Bekir Sadak : Allah suphesiz adaleti, iyilik yapmayi, yakinlara bakmayi emreder; hayasizligi, fenaligi ve haddi asmayi yasak eder. tutasiniz diye size ogut verir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki Allah, adaleti, iyiligi, yak‎nlardan (ihtiyaç sahiplerine) vermeyi emreder. Her türlü hayâs‎zl‎ً‎, (akl‎n, ِrfün ve ‏er'in ho‏ gِrmediًi) kِtülüًü ve her çe‏it (haks‎z) tecâvüzü men'eder. Dinleyip dü‏ünesiniz, dü‏ünüp anlayas‎n‎z diye size ًِüt verir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Allah ‏üphesiz adaleti, iyilik yapmay‎, yak‎nlara bakmay‎ emreder; hayas‎zl‎ً‎, fenal‎ً‎ ve haddi a‏may‎ yasak eder. Tutas‎n‎z diye size ًِüt verir.


    Diyanet Vakfi : Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliًi, akrabaya yard‎m etmeyi emreder, çirkin i‏leri, fenal‎k ve azg‎nl‎ً‎ da yasaklar. O, dü‏ünüp tutas‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    Edip Yüksel : ALLAH adaleti, iyilik yapmay‎ ve akrabaya yard‎m etmeyi emreder. Kِtülükten, fenal‎ktan ve azg‎nl‎ktan ise sizi meneder. ضًüt alman‎z için sizi bِyle ayd‎nlat‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Haberiniz olsun ki Allah size adli, ihsan‎ ve yak‎nl‎ً‎ olana atây‎ emrediyor ve fuh‏iyyâttan, münkerden, bagiyden nehyediyor, size va'zediyor ki dinleyip anlay‎p tutas‎n‎z


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Haberiniz olsun ki Allah, size adaleti, iyi davranmay‎ ve yak‎nlara yard‎mda bulunmay‎ emrediyor; hayas‎zl‎ً‎, fenal‎ً‎ ve azg‎nl‎ً‎ yasakl‎yor; dinleyip anlay‎p tutas‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : قüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmay‎ ve yak‎nlara bakmay‎ emreder; hayas‎zl‎ktan, fenal‎ktan ve azg‎nl‎ktan nehyeder. ضًüt alman‎z için size bِyle ًِüt verir.


    Fizilal-il Kuran : Allah size adaleti, iyiliًi, akrabalara yard‎m etmeyi emreder. اirkin davran‎‏lar‎ ve iًrençlikleri yasaklar. Sِzünü tutas‎n‎z diye O, size ًِüt verir.


    Gültekin Onan : قüphesiz Tanr‎, adaleti, ihsan‎, yak‎nlara vermeyi buyurur; çirkin utanmazl‎klardan (fah‏adan), münkerden ve zorbal‎klardan sak‎nd‎r‎r. Size ًِüt vermektedir, umulur ki ًِüt al‎p dü‏ünürsünüz.


    Hasan Basri اantay : قübhesiz ki Allah adaleti, iyiliًi, (hususiyle) akrabaya (muhtâc olduklar‎ ‏eyleri) vermeyi emr eder. Ta‏k‎n kِtülük (ler) den, münkerden, zulm ve tecebbürden nehyeder. Size (bu suretle) ًِüd verir ki iyice dinleyib ve anlay‎b tutas‎n‎z.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki Allah, adâleti, iyiliًi ve akrabâya (muhtaç olduklar‎ ‏eyleri) vermeyi emreder; fuh‏iyâttan, kِtülükten ve azg‎nl‎ktan da men' eder. فbret alas‎n‎z diye size(Allah, bِyle) nasîhat eder.


    فbni Kesir : Muhakkak ki Allah; adaleti, ihsan‎, yak‎nlara vermeyi emreder. Hayas‎zl‎ً‎, fenal‎ً‎ ve ta‏k‎nl‎ً‎ ise yasaklar. Tezekkür edesiniz diye size ًِüt verir.


    Muhammed Esed : Gerçek ‏u ki, Allah adaleti ve iyilik yapmay‎, yak‎nlara kar‏‎ cِmert olmay‎ emredip utanç verici ve ars‎zca olan‎, ak‎l ve saًduyuya ayk‎r‎ olan‎ ve azg‎nl‎ً‎, ta‏k‎nl‎ً‎ yasakl‎yor; ve size (bِyle tekrar tekrar) ًِüt veriyor ki, bِylece (bütün bunlar‎) belki akl‎n‎zda tutars‎n‎z.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, Allah Teâlâ adâleti, iyiliًi ve karabet sahiplerine (muhtaç olduklar‎ ‏eyleri) vermeyi emrediyor ve fuh‏iyattan, münkerden, hukuka tecavüzden de nehyediyor. Dü‏ünüp tutas‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    ضmer ضngüt : Muhakkak ki Allah adaleti, iyilik yapmay‎, akrabaya yard‎m etmeyi emreder. Hayâs‎zl‎ً‎, fenal‎ً‎ ve haddi a‏may‎ da yasak eder. Dü‏ünüp tutas‎n‎z diye size ًِüt veriyor.


    قaban Piri‏ : Allah, adaleti, iyiliًi ve yak‎nlara vermeyi emreder. Ahlaks‎zl‎ً‎, kِtülüًü ve ta‏k‎nl‎ً‎ yasaklar. Dü‏ünesiniz diye size ًِüt verir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsan‎, en güzel davran‎‏‎ ve muhtaç olduklar‎ ‏eyleri yak‎nlara vermeyi emreder. Hayas‎zl‎ً‎, çirkin i‏leri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Dü‏ünüp tutas‎n‎z diye size ًِüt verir.


    Süleyman Ate‏ : Allâh adâleti, ihsan‎, akrabâya vermeyi emreder, fah‏â(edepsizlikten)dan, münker(fenâl‎k)den ve baًy(azg‎nl‎k)den meneder. ضًüt alman‎z için size bِyle ًِüt verir.


    Tefhim-ul Kuran : قüphe yok Allah, adaleti, ihsan‎, yak‎nlara vermeyi emreder; çirkin utanmazl‎klardan (fah‏âdan), kِtülüklerden ve zorbal‎klardan sak‎nd‎r‎r. Size ًِüt vermektedir, umulur ki ًِüt al‎p dü‏ünürsünüz.


    ـmit قim‏ek : Allah adaleti, iyiliًi, akrabaya ikram‎ emreder; fuh‏iyat‎, kِtülüًü ve azg‎nl‎ً‎ yasaklar. Dü‏ünesiniz diye O size bِyle ًِüt veriyor.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : قu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmay‎, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden/edepsizliklerden, kِtülükten, azg‎nl‎k, doymazl‎k ve k‎skançl‎ktan yasaklar. Dü‏ünüp ibret al‎rs‎n‎z ümidiyle size ًِüt veriyor.
     


  12. واْ بِعَهْدِ اللّهِ إِذَا عَاهَدتُّمْ وَلاَ تَنقُضُواْ الأَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلاً إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ



    Ve evfû bi ahdillâhi izâ ahedtum ve lâ tenkudûl eymâne ba’de tevkîdihâ ve kad cealtumullâhe aleykum kefîlâ(kefîlen), innallâhe ya’lemu mâ tef’alûn(tef’alûne).



    1. ve evfû : ve yerine getirin, ifa edin, vefa edin

    2. bi ahdi allâhi : Allah'ın ahdine (ahdini)

    3. izâ : olduğu zaman

    4. ahedtum : siz ahid yaptınız

    5. ve lâ tenkudû : ve siz bozmayın

    6. eymâne : yeminler

    7. ba'de : sonra

    8. tevkîdi-hâ : onu pekiştiriyorsunuz, onu sağlamlaştırıyorsunuz

    9. ve kad : ve olmuştu

    10. cealtum : siz kıldınız (yaptınız)

    11. allâhe : Allah

    12. aleykum : sizin üzerinize

    13. kefîlen : kefil

    14. inne allâhe : muhakkak Allah

    15. ya'lemu : bilir

    16. mâ tef'alûne : yaptığınız şeyleri, ne yaptığınızı





    İmam İskender Ali Mihr : (Allah ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi ve iradenizi teslim etme konusunda) sizinle ahdleştiği zaman Allah'ın ahdini ifa edin (yerine getirin). Onu, sağlamlaştırdıktan (hidayete erdikten ve nefsinizi tezkiye ettikten) sonra yeminleri bozmayın (ruhunuzu Allah'a ulaştırdıktan ve nefsinizi tezkiye ettikten sonra dalâlete düşmeyin). Ve siz, Allah'ı üzerinize kefil kılmıştınız (Allahû Tealâ, sizi hidayete erdirerek, ruhunuzu Kendisine ulaştırarak verdiği sözü, kefaletini yerine getirmişti). Muhakkak ki Allah, sizin ne yaptığınızı bilir.


    Diyanet İşleri : Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Karşılıklı bir ahde girişince Allah ahdine vefâ edin ve Allah'ı kefil göstererek ettiğiniz yeminleri, bu sûretle pekiştirdikten sonra bozmayın; şüphe yok ki Allah, ne yaparsanız hepsini de bilir.


    Adem Uğur : Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pek iyi bilir.


    Ahmed Hulusi : Sözleştiğiniz zaman, Allâh adına olan ahdinizi hakkıyla yerine getirin. . . Yeminleri, kesinleştirdikten sonra bozmayın. . . (Zira yeminlerinizle) Allâh'ı kefil kıldınız! Muhakkak ki Allâh işlediklerinizi bilir.


    Ahmet Tekin : Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil, şahit ve murakıp yaparak, te’kit ettiğiniz taahhütleri, yeminleri bozmayın. Allah yaptığınız şeylerin hepsini bilir.


    Ahmet Varol : Ahitleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin ve pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü Allah'ı üzerinize kefil gösterdiniz. Şüphesiz Allah ne yaptığınızı bilir.


    Ali Bulaç : Ahidleştiğiniz zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah'ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de andlaşma (bağlantı) yaptığınız zaman Allah’ın ahdini yerine getirin ve yeminleri sağlama bağladıktan sonra, onları bozmayın; Allah’ı üzerine şâhid tuttuğunuz halde, nasıl olur da bozarsınız!... Şüphe yok ki Allah, yaptığınız her şeyi bilir.


    Bekir Sadak : Ahidlestiginiz zaman Allah'in ahdini yerine getirin. Allah'i kendinize kefil kilarak saglama bagladiginiz yeminleri bozmayin. Allah yaptiklarinizi suphesiz bilir.


    Celal Yıldırım : Andlaşma - sözleşme yaptığınızda Allah'a karşı sözünüzü yerine getirin. Sağlama bağladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın ; (nasıl bozarsınız ki) Allah'ı kendinize kefîl kılmışsınızdır. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.


    Diyanet İşleri (eski) : Ahitleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir.


    Diyanet Vakfi : Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri pek iyi bilir.


    Edip Yüksel : Anlaşma yaptığınızda ALLAH'ın ahdini yerine getirin. Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın. ALLAH'ı kendinize kefil kılmıştınız. ALLAH yaptıklarınızı bilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de muahede ettiğinizde Allahın ahdini yerine getirin, ve sağlam sağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın, nasıl olur ki ona Allahı kefil kılmıştınız, şüphe yok ki Allah, ne yaparsanız temamen bilir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de antlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin ve sağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın. Nasıl olur ki, Allah'ı üzerinize kefil yapmıştınız! Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı tamamen bilir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de anlaşma yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin ve pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Allah'ı üzerinize şahid tuttuğunuz halde, nasıl olur da bozarsınız! Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.


    Fizilal-il Kuran : Allah'a söz verdiğinizde verdiğiniz sözü tutunuz. Pekiştirdiğiniz yeminlerinizi bozmayınız. Çünkü söylediklerinize Allah'ı şahit tutmuş oluyorsunuz. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.


    Gültekin Onan : Ahidleştiğiniz zaman, Tanrı'nın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Tanrı'yı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Tanrı, yaptıklarınızı bilir.


    Hasan Basri Çantay : Karşılıklı muaahede yapdığınız vakit Allahın ahdini yerine getirin. Sapasağlam etdiğiniz yeminleri bozmayın. (Nasıl otur ki) üzerinize Allâhı kefil yapmışsınızdır. Şübhe yok ki Allah ne yapacağınızı bilir.


    Hayrat Neşriyat : Sözleştiğiniz zaman da Allah’ın ahdini (verdiğiniz sözü) yerine getirin; hem Allah’ı üzerinize gerçekten kefil tutarak sağlamlaştırdıktan sonra, yeminleri(nizi)bozmayın! Muhakkak ki Allah, ne yaparsanız bilir.


    İbni Kesir : Ahidleştiğiniz zaman; Allah'ın ahdini yerine getirin. Pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın. ÇünküAllah'ı üzerinize kefil yapmışsınızdır. Muhakkak ki Allah; yaptıklarınızı bilir.


    Muhammed Esed : Bir de, bir sözleşme yaparak bağlanma içine girdiğinizde Allah'la olan sözleşmenize sadakat gösterin; ve yeminlerinizi, iyi niyetinize Allah'ı tanık tutarak iyice pekiştirdikten sonra bozmayın; unutmayın ki, yaptığınız her şeyi Allah mutlaka biliyor.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muâhede yaptığınız zaman da Allah'ın ahdini yerine getiriniz ve yeminleri takviye ettikten sonra bozmayınız. Halbuki, Allah Teâlâ'yı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yapacağınız şeyi tamamen bilir.


    Ömer Öngüt : Karşılıklı sözleşme yaptığınız zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin ve Allah'ı üzerinize şâhit tuttuğunuz halde yeminleri sağlamlaştırdıktan sonra bozmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir.


    Şaban Piriş : Sözleştiğiniz zaman, Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil tutarak sağlama bağladıktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Allah, sizin ne yaptığınızı elbette bilir.


    Suat Yıldırım : Bir de sözleşme yaptığınızda Allah’ın huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kefil ederek bağlandığınız yeminleri te’kid ettikten sonra bozmayın. Hiç şüphe yok ki Allah yaptığınız her şeyi bilir.


    Süleyman Ateş : Andlaşma yaptığınız zaman Allâh'ın ahdini tam yerine getirin (verdiğiniz sözü tutun), pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allâh'ı üzerinize kefil (şâhid) yaptınız. Allâh yaptıklarınızı bilir.


    Tefhim-ul Kuran : Ahidleştiğiniz zaman, Allah'ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah'ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphe yok Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.


    Ümit Şimşek : Sözleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil tutarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Hiç kuşkusuz, Allah sizin işlediklerinizi görür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Antlaşma yaptığınızda, Allah'a verdiğiniz söze vefa gösterin. Bağlayıp pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü, kendinize Allah'ı kefil yapmış durumdasınız. Allah, yaptıklarınızı biliyor.
     


  13. وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِن بَعْدِ قُوَّةٍ أَنكَاثًا تَتَّخِذُونَ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ هِيَ أَرْبَى مِنْ أُمَّةٍ إِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ



    Ve lâ tekûnû kelletî nekadat gazlehâ min ba’di kuvvetin enkâsâ(enkâsen), tettehızûne eymânekum dehalen beynekum en tekûne ummetun hiye erbâ min ummeh(ummetin), innemâ yeblûkumullâhu bih(bihî), ve le yubeyyinenne lekum yevmel kıyâmeti mâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne).



    1. ve lâ tekûnû : ve siz olmayın

    2. kelletî (ke elletî) : o kimse (kadın) gibi

    3. nekadat : çözdü, açtı

    4. gazle-hâ : eğrilmiş ipini

    5. min ba'di : sonradan

    6. kuvvetin : kuvvetli, kuvvetle

    7. enkâsen : bükülmüş ipin tekrar çözülüp açılması

    8. tettehızûne : ediniyorsunuz

    9. eymâne-kum : sizin yeminleriniz

    10. dehalen : hile, tuzak, aldatma

    11. beyne-kum : aranızda

    12. en tekûne : olması

    13. ummetun : bir ümmet

    14. hiye : o

    15. erbâ

    (rabâ) : daha çok artması, daha çok olması
    : (arttı, ziyade oldu)

    16. min ummetin : bir ümmetten

    17. innemâ : ancak, oysa

    18. yeblû-kum allâhu : Allah sizi imtihan eder

    19. bi-hi : onunla

    20. ve le yubeyyinenne : ve muhakkak açıklayacak

    21. lekum : size

    22. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü

    23. mâ kuntum : olduğunuz şeyi

    24. fî-hi : onun hakkında, o konuda

    25. tahtelifûne : siz ihtilâfa düşüyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : İpini kuvvetle büktükten sonra çözüp açan kadın gibi (hidayete erdikten sonra dalâlete düşen kişi gibi) olmayın. (Yeminlerini, misaklerini ve ahdlerini yok sayan) bir ümmetin sayısının (yeminlerini, misaklerini ve ahdlerini yerine getiren) diğer bir ümmetten daha çok olmasına dayanarak, yeminlerinizi aranızda hile (konusu) ediniyorsunuz. Oysa Allah, sizi onunla (yeminlerinizi yerine getirme konusunda) imtihan ediyor. Ve kıyâmet günü, hakkında ihtilâf etmiş olduğunuz şeyi (hidayete ermeyi) mutlaka size açıklayacak (beyan edecek).


    Diyanet İşleri : Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İpliğini iyice büktükten sonra onu söken kadına benzemeyin. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha çok ve üstün diye yeminlerinizi bir düzen haline koymayın; Allah sizi bununla sınar ancak ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi de kıyâmet günü, size açıklar, bildirir.


    Adem Uğur : Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.


    Ahmed Hulusi : İpliğini kuvvetle büktükten sonra söküp çözen (kadın) gibi olmayın. . . Bir toplum diğerinden daha kalabalık diye, yeminlerinizi aldatma vasıtası ediniyorsunuz. . . Allâh o yeminlerinizle sizi yalnızca imtihan eder (ki ne olduğunuz ortaya çıksın da, yarın itiraz edemeyesiniz). . . Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi kıyamet sürecinde size açıklayacaktır.


    Ahmet Tekin : İpliğini, dokumasını, örgüsünü sapasağlam büktükten, dokuduktan, ördükten sonra, bükülmüş ipliği, dokumayı, örgüyü çözüp sökerek bozan yarım akıllı kadın gibi olmayın. Bir millet diğerine göre askeri ve ekonomik üstünlüğe sahip diye, taahhütlerinizi, antlaşmalarınızı, yeminler ederek verdiğiniz sözleri, aranızda hileye, aldatmaya, fesada alet etmeyin. Allah bununla sizi imtihan etmektedir. Kıyamet günü, ihtilâf çıkarmış olduğunuz konuları Allah bir bir açıklayarak sizi hesaba çekecektir.


    Ahmet Varol : Bir topluluğun diğer bir topluluktan daha çok olmasından dolayı yeminlerinizi aldatma aracı yaparak ipliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Şüphesiz Allah onunla sizi imtihan eder. Üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size muhakkak açıklayacaktır.


    Ali Bulaç : Bir ümmet diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha gelişkindir diye, yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır.


    Ali Fikri Yavuz : Bir ümmet diğer bir ümmet’den daha ziyadedir, diye (kafîrlerin çokluğuna bakıp) yeminlerinizi aranızda hile edinerek, o ipliğini sağlamca eğirdikten sonra bozan kadın gibi olmayın. Gerçekten Allah, sizi bununla (ahde vefa ile) imtihan eder; ve dünyada ayrılığa düştüğünüz şeyi, kıyamet gününde muhakkak size açıklayacaktır.


    Bekir Sadak : Bir ummetin digerinden daha cok olmasindan oturu, aranizdaki yeminleri bozarak, ipligini iyice egirip katladiktan sonra bozan kadin gibi olmayin. Allah onunla sizi dener. And olsun ki, sorumlu tutulacaksiniz.


    Celal Yıldırım : İpliğini iyice büküp sağlamlaştırdıktan sonra onu bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmet diğer bir ümmetten daha çoktur, diye aranızdaki yeminleri bozup .dolaylı, hileli hareket etmeyin). Allah bununla sizi ancak denemektedir ve Kıyamet günü de mutlaka ihtilâfa düştüğünüz şeyi size bir bir açıklayacaktır.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın. Allah onunla sizi dener. And olsun ki, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size kıyamet günü açıklar.


    Diyanet Vakfi : Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.


    Edip Yüksel : İpliğini sağlamca eğirdikten sonra çözen kadın gibi olmayın. Bir topluluğun diğer bir topluluktan güçlü olmasından yararlanarak yeminlerinizi aranızda kötüye kullanmayın. ALLAH sizi böylece dener. Anlaşmazlığa düştüğünüz konuları diriliş günü size açıklayacak.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve bir ümmet diğer bir ümmetten daha nemalı olduğu için yeminlerinizi aranızda bir hud'a ittihaz ederek o, ipliğini kat kat kuvvetle büktükten sonra sökmeye çalışan karı gibi olmayın, her halde Allah sizi onunla imtihan eder ve elbette o ıhtilâf etmekte olduğunuz şeyleri Kıyamet günü size muhakkak beyan edecektir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve bir ümmet diğer ümmetten daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bir hile aracı edinerek, o ipliğini kat kat kuvvetlice büktükten sonra sökmeye çalışan karı gibi olmayın! Herhalde Allah, sizi onunla imtihan eder ve O, kesinlikle hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri, kıyamet günü size açıklayacaktır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir ümmet, diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda aldatma vasıtası yaparak, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra onu söküp bozmaya çalışan kadın gibi olmayın. Allah sizi bununla imtihan eder ve şüphesiz hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri kıyamet günü size mutlaka açıklayacaktır.


    Fizilal-il Kuran : Taraflardan biri diğerinden daha kalabalık, daha güçlüdür diye yeminlerinizi birbirinize karşı hile aracı olarak kullanmayınız, böylece eğirdiği yünü sağlam iplik haline getirdikten sonra tekrar tel tel çözen kadın gibi olmayınız. Çünkü Allah sizi bu yolla sınavdan geçirir. Kıyamet günü aranızdaki anlaşmazlık konularını size açıklayacaktır.


    Gültekin Onan : Bir ümmet diğer bir ümmetten [sayıca ve malca] daha gelişkindir diye yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz, Tanrı sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır.


    Hasan Basri Çantay : İpliğini sağlamca bükdükden sonra söküb bozan (kadın) gibi olmayın. «Bir ümmet diğer bir ümmetden (malca ve sayıca) daha çokdur» diye yeminlerinizi aranızda bir hıyle ve fesâd (mevzuu) edinir misiniz? Her halde Allah sizi bununla imtihan eder. Hakkında ihtilâfa düşmekde olduğunuz şey'i ise O, kıyamet gününde elbette size açıklayacakdır.


    Hayrat Neşriyat : Hem ipliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olmayın! Bir ümmetin, diğer bir ümmetten daha fazla olması sebebiyle, yeminlerinizi aranızda (bozarak)bir hîle ediniyorsunuz! Allah, sizi bununla ancak imtihân eder. Hakkında ihtilâfa düşmekte olduğunuz şeyleri ise kıyâmet günü size mutlaka açıklayacaktır.


    İbni Kesir : İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra, söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aranızda aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah, onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü ihtilaf ettiğiniz şeyleri elbette size beyan edecektir.


    Muhammed Esed : Ve sakın yeminlerinizi, sırf içinizden bir grubun diğerinden daha güçlü olmasına dayanarak aranızda bir aldatma aracı olarak ele alıp da ipliğini iyice büküp berkittikten sonra onu çözüp koparan kadın gibi olmayın. Allah bütün bunlarla sizi sadece sınavdan geçiriyor ki, üzerinde çekişip durduğunuz her şeyi Kıyamet Günü'nde bütün açıklığıyla karşınıza koysun.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve ipliğini sağlamca büküp yaptıktan sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin diğer bir ümmetten daha ziyâde (servet, kuvvet sahibi) olduğu için yeminlerinizi aranızda bir fesada âlet ittihaz edersiniz. Şüphesiz ki, Allah Teâlâ sizi bununla imtihan eder ve elbette kendisinden ihtilâf eder olduğunuz şeyi size Kıyamet gününde açıkça beyan edecektir.


    Ömer Öngüt : İpliği sağlamca büktükten sonra çözüp bozan kadın gibi olmayın. Bir topluluk diğer bir topluluktan sayıca daha çok olmasına bakarak, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yapmayın. Allah bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet gününde mutlaka size açıklayacaktır.


    Şaban Piriş : İpliğini iyice eğirip sağlamlaştırdıktan sonra bozan kadın gibi olmayın. Bir toplum, diğer bir toplumdan daha çok diye yeminlerinizi bozuyorsunuz. Ancak, Allah sizi onunla imtihan ediyor, kıyamet günü hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyi açıklayacaktır.


    Suat Yıldırım : Bir topluluk, diğer bir topluluktan sayıca, nüfuzca veya malca daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve işi bozma sebebi kılıp da ipliğini sağlamca büküp eğirdikten sonra çözen, böylece bütün emeğini boşa çıkaran ahmak kadının durumuna düşmeyin. Gerçekten Allah sizi bununla (sözünüzü yerine getirmekle veya nüfuz ve servet çokluğu ile) imtihan eder. Kıyamet günü de hakkında ihtilafa düşmüş olduğunuz şeyleri size açıklayacaktır.


    Süleyman Ateş : Bir topluluk, diğer bir topluluktan (sayıca ve malca) daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bozucu bir vasıta yaparak, ipliğini kuvvetli büktükten sonra çözen kadın gibi olmayın! Çünkü Allâh, sizi bununla dener. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyâmet günü size açıklayacaktır.


    Tefhim-ul Kuran : Bir ümmet diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha gelişkindir diye, yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır.


    Ümit Şimşek : İpliğini sağlamca eğirdikten sonra tekrar bozan kadına benzemeyin. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha kalabalık diye, yeminlerinizi aranızda bir fesat aracı yapmayın. Aslında Allah sizi bununla sınıyor; anlaşmazlığa düştüğünüz şeyi ise kıyamet gününde size açıklayacaktır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle büktükten sonra bozup parçalayan karı gibi olmayın. Bir topluluk ötekinden daha zengin ve kalabalık çıktığı için yeminlerinizi aranızda bir hile aracı yapıyorsunuz. Allah sizi bununla imtihan ediyor; ihtilafa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size açık bir biçimde elbette gösterecektir.
     


  14. وَلَوْ شَاء اللّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلكِن يُضِلُّ مَن يَشَاء وَيَهْدِي مَن يَشَاء وَلَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ



    Ve lev ؛âallâhu le cealekum ummeten vâhideten ve lâkin yudıllu men ye؛âu ve yehdî men ye؛â’(ye؛âu), ve le tus’elunne ammâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).



    1. ve lev ؛âe allâhu : ve eğer Allah dileseydi

    2. le ceale-kum : elbette sizi kıldı

    3. ummeten : bir ümmet

    4. vâhideten : bir tek

    5. ve lâkin : ve lâkin, fakat

    6. yudıllu : saptırır, dalâlette bırakır

    7. men ye؛âu : dilediği kimseyi

    8. ve yehdî : ve hidayete erdirir

    9. men ye؛âu : dilediği kimseyi

    10. ve le tus'elunne : ve elbette sorulacaksınız, sorgulanacaksınız

    11. ammâ (an mâ) : ؛eylerden

    12. kuntum : siz oldunuz

    13. ta'melûne : yap‎yorsunuz




    فmam فskender Ali Mihr : Ve eًer Allah dileseydi, elbette sizi tek bir ümmet k‎lard‎. Fakat O, dilediًini (doًu‏tan bütün insanlar dalâlette olduًundan Allah'a ula‏may‎ dilemeyeni, Allah Kendisine ula‏t‎rmaz, bِylece onu) dalâlette b‎rak‎r. Ve dilediًini (Allah'a ula‏may‎ dileyeni) hidayete erdirir (verdiًi sِz gereًince, kefaleti sebebiyle Kendisine ula‏t‎r‎r). Ve elbette yapt‎klar‎n‎zdan (yapm‎‏ olduًunuz amellerinizden) sorgulanacaks‎n‎z.


    Diyanet ف‏leri : Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapard‎. Fakat O, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini de doًru yola iletir. Yapmakta olduًunuz ‏eylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah dileseydi sizi bir tek ümmet olarak halk ederdi, fakat o, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini doًru yola sevk eder ve yapt‎klar‎n‎zdan dolay‎ mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Adem Uًur : Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet k‎lard‎; fakat O, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini de doًru yola iletir. Yapt‎klar‎n‎zdan mutlaka sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Ahmed Hulusi : Eًer Allâh dileseydi, elbette sizi tek bir inanca sahip toplum k‎lard‎. . . Fakat (Allâh), dilediًini sapt‎r‎r ve dilediًini de hakikate erdirir. . . Yapt‎klar‎n‎z‎n sonuçlar‎n‎ ya‏ayacaks‎n‎z!


    Ahmet Tekin : Allah’‎n sünneti, düzeninin yasalar‎ içinde, iradesinin tecellisine uygun olsayd‎, elbette sizi ayn‎ inanç ve dü‏ünceyi payla‏an bir tek millet yapard‎. Fakat Allah, insanlar‎ irade hürriyetine ve seçme ِzgürlüًüne sahip k‎ld‎ً‎ için, sünnetine, düzeninin yasalar‎na uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, ak‎ll‎ ve sorumlu varl‎klar‎n hak yoldan uzakla‏‎p, dalâleti tercihlerine ِzgürlük tan‎r, sünnetine, düzeninin yasalar‎na uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, ak‎ll‎ ve sorumlu kimseleri doًru yola da sevkeder. Yapmaya devam ettiًiniz amellerinizden sorguya, hesaba çekileceksiniz.


    Ahmet Varol : Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapard‎. Ancak (Allah) dilediًini sap‎kl‎ًa dü‏ürür dilediًini de doًru yola eri‏tirir. Yapmakta olduklar‎n‎zdan mutlaka sorulacaks‎n‎z.


    Ali Bulaç : Eًer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet k‎lard‎; ancak dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini hidayete erdirir. Yapt‎klar‎n‎zdan muhakkak sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Ali Fikri Yavuz : Allah dileseydi, elbette hepinizi tek bir ümmet yapard‎. Fakat Allah dilediًini sap‎t‎r ve dilediًine de hidayet verir. Muhakkak surette hepiniz, bütün yapt‎klar‎n‎zdan sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Bekir Sadak : N/A


    Celal Y‎ld‎r‎m : Allah dileseydi sizi bir tek ümmet k‎lard‎. Ama O, dilediًi kimseyi sapt‎r‎r, dilediًini de doًru yola iletir. Ve elbette yapt‎klar‎n‎zdan sorulacaks‎n‎z.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapard‎. Ama O, istediًini sapt‎r‎r, istediًini doًru yola eri‏tirir. ف‏lediklerinizden, and olsun ki, sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Diyanet Vakfi : Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet k‎lard‎; fakat O, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini de doًru yola iletir. Yapt‎klar‎n‎zdan mutlaka sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Edip Yüksel : ALLAH dileseydi sizi bir tek toplum k‎lard‎. Ancak, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًine de yol gِsterir. Elbette yapt‎klar‎n‎zdan sorulacaks‎n‎z.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Allah, dilese idi elbet hepinizi bir tek ümmet yapard‎ ve lâkin o, dilediًine dalâlet, dilediًine hidayet buyurur ve her halde hepiniz bütün yapt‎klar‎n‎zdan mes'ul olacaks‎n‎z


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Allah dileseydi mutlaka hepinizi bir tek ümmet yapard‎, fakat O, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini doًru yola eri‏tirir ve herhalde hepiniz, bütün yapt‎klar‎n‎zdan sorumlu olacaks‎n‎z.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapard‎. Fakat Allah dilediًini sapt‎r‎r ve dilediًine de hidayet verir. قüphesiz ki, (k‎yamet gününde) bütün yapt‎klar‎n‎zdan sorumlu
    tutulacaks‎n‎z.

    Fizilal-il Kuran : Allah dileseydi, hepinizi tek bir ümmet yapard‎. Fakat O, dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini de doًru yola iletir. Sizler yapt‎ً‎n‎z i‏lerden kesinlikle sorguya çekileceksiniz.


    Gültekin Onan : Eًer Tanr‎ dileseydi sizi tek bir ümmet k‎lard‎; ancak dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini hidayete erdirir. Yapt‎klar‎n‎zdan muhakkak sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Hasan Basri اantay : Allah dileseydi sizi (hepinizi) bir tek ümmet yapard‎. قu kadar ki O, kimi dilerse onu sap‎kl‎kda b‎rak‎r, kimi de dilerse onu hidâyete iletir. Yapageldiًiniz i‏lerden elbette mes'ûl olacaks‎n‎z.


    Hayrat Ne‏riyat : Hâlbuki Allah dileseydi, sizi elbette tek bir ümmet (olarak ayn‎ din üzere)yapard‎; fakat (O,) dilediًini (kendi isyân‎ yüzünden) dalâlete atar; dilediًini ise (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirir. Ve (siz), yapmakta olduًunuz ‏eylerden mutlaka sorulacaks‎n‎z.


    فbni Kesir : Allah dileseydi; sizi bir tek ümmet yapard‎. Ama O; istediًini sapt‎r‎r, istediًini doًru yola iletir. ف‏lediklerinizden muhakkak sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    Muhammed Esed : اünkü, Allah dileseydi ‏üphesiz hepinizi bir tek ümmet yapard‎; ama (sapmak) isteyeni sapt‎r‎p, (doًru yola ula‏mak) isteyeni de doًru yola yِneltiyor; Ve ‏üphesiz, yapt‎ً‎n‎z her ‏eyden ِtürü sorguya çekileceksiniz!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve eًer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizleri bir tek ümmet k‎lard‎. Fakat o dilediًini dalâlette b‎rak‎r ve dilediًini hidâyete erdirir ve sizler yapar olduًunuz ‏eylerden elbette sorulacaks‎n‎z.


    ضmer ضngüt : Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapard‎. Fakat O, dilediًini sap‎kl‎kta b‎rak‎r, dilediًine de hidayet verir. ف‏lediklerinizden andolsun ki sorumlu tutulacaks‎n‎z.


    قaban Piri‏ : Eًer Allah dileseydi, sizi elbette tek bir ümmet yapard‎. Fakat o dilediًini sap‎kl‎kta b‎rak‎r, dilediًine de doًru yolu gِsterir. Yapt‎klar‎n‎zdan elbette hesaba çekileceksiniz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Allah dileseydi sizin hepinizi bir tek ümmet yapard‎. Lâkin O, dilediًini ‏a‏‎rt‎r, dilediًini doًru yola iletir.قu kesin ki sizler bütün yapt‎klar‎n‎zdan sorguya çekileceksiniz.


    Süleyman Ate‏ : Allâh dileseydi, hepinizi, bir tek ümmet yapard‎, fakat (O), dilediًini ‏a‏‎rt‎r, dilediًini doًru yola iletir. Ve siz, mutlaka yapt‎ً‎n‎z ‏eylerden sorulacaks‎n‎z.


    Tefhim-ul Kuran : Eًer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet k‎lard‎; ancak dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini hidayete erdirir. Yapmakta olduklar‎n‎zdan muhakkak sorulacaks‎n‎z.


    ـmit قim‏ek : Eًer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapard‎. Lâkin O dilediًini sapt‎r‎r, dilediًini de doًru yola iletir. Siz de yapt‎klar‎n‎zdan sorgulanacaks‎n‎z.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Allah dileseydi, elbette ki sizi birtek ümmet yapard‎. Ama O, dilediًini sapt‎r‎yor, dilediًini de iyiye ve güzele k‎lavuzluyor. Yap‎p ettiklerinizden mutlaka sorgu-suale çekileceksiniz.
     


  15. وَلاَ تَتَّخِذُواْ أَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُواْ الْسُّوءَ بِمَا صَدَدتُّمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ



    Ve lâ tettehızû eymânekum dehalen beynekum fe tezille kademun ba’de subûtihâ ve tezûkus sûe bimâ sadedtum an sebîlillâh(sebîlillâhi), ve lekum azâbun azîm(azîmun).



    1. ve lâ tettehızû : ve edinmeyin

    2. eymâne-kum : yeminlerinizi

    3. dehalen : hile, tuzak, aldatma

    4. beyne-kum : siz kendi aranızda

    5. fe tezille : o taktirde, o zaman kayar

    6. kademun : ayak

    7. ba'de : sonra

    8. subûti-hâ : onun subut bulması, sebat etmesi, yere sağlam basması

    9. ve tezûku : ve tadarsınız

    10. es sûe : şerr, kötülük, fenalık

    11. bimâ : den dolayı, sebebiyle

    12. saded-tum : men ettiniz, saptınız, yüz çevirdiniz

    13. an sebîlillâhi : Allah'ın yolundan

    14. ve lekum : ve sizin için, size vardır

    15. azâbun : azap

    16. azîmun : büyük





    İmam İskender Ali Mihr : Yeminlerinizi aranızda hile (konusu) edinmeyin (kılmayın). Öyle yaptığınız taktirde, yere sağlam bastıktan (hidayete erdikten) sonra ayak kayar (dalâlete düşersiniz). Ve kötülüğü (kişinin yoldan çıktıktan sonra yaşayacağı huzursuzlukları) tadarsınız. Allah'ın yolundan yüz çevirdiğinizden dolayı sizin için büyük azap vardır.


    Diyanet İşleri : Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yeminlerinizi, birbirinizi aldatmaya vâsıta edinmeyin, sonra ayağınız adamakıllı pekişip yerleştikten sonra kayıverir ve halkı, Allah yolundan menetmenize karşılık kötülüğe uğrarsınız ve hakkınız olur pek büyük azap.


    Adem Uğur : Yeminlerinizi aranızda fesada araç edinmeyin, aksi halde (İslâm'da) sebat etmişken ayağınız kayar da (insanları) Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü tadarsınız. Sizin için (ahirette de) büyük bir azap vardır.


    Ahmed Hulusi : Yeminlerinizi aranızda aldatma aracı olarak kullanmayın! (Aksi takdirde, İslâm'da) sağlamca yer almışken ayağınız kayar ve Allâh yolundan saptığınız için kötülüğü tadarsınız. . . Sizin için çok büyük azap oluşur.


    Ahmet Tekin : Yeminlerinizi, taahhütlerinizi, sözleşmelerinizi, aranızda hileye, aldatmaya ve fesada alet etmeyin. Aksi halde İslâm’da karar kılarak, hak bir dine, sağlam bir hukuk, kâmil bir ahlâk düzenine güvenen insanların, birbirlerine ve dinlerine karşı itimatları sarsılır, itibarınız gider, kurduğunuz devlet yıkılır. İnsanları ahde vefadan, müslümanları örnek almaktan, Allah yolundan, İslâmî hayatı yaşamaktan, Allah yolundaki faaliyetlerden alıkoymanız sebebiyle de dünyada cezayı, çalkantılı anarşik bir hayatın acılarını tadarsınız. Büyük bir azâbı da hak etmiş olursunuz.


    Ahmet Varol : Yeminlerinizi aranızda aldatma aracı edinmeyin. Yoksa karar kılmasından sonra ayak kayar ve Allah'ın yolundan alıkoymanıza karşılık kötülüğü tadarsınız. (O zaman) büyük bir azap da sizin içindir.


    Ali Bulaç : Yeminlerinizi kendi aranızda, bir bozuculuk unsuru edinmeyin; sonra sapasağlam basan ayak kayar ve Allah'ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız. (Ayrıca) Büyük azab da sizin içindir.


    Ali Fikri Yavuz : Yeminlerinizi, aranızda fesada bir vesile edinmeyin ki, sonra sağlam basmışken bir ayak kayar da, Allah yolundan saptığınız için dünyada fena azab tadarsınız; ahirette de size büyük bir azab olur.


    Bekir Sadak : Birbirinizi aldatmak icin yemin etmeyin ki, bu yuzden saglamca yere bakmakta olan ayak surcebilir; Allah yolundan alikoymaniza karsilik kotu bir azap tadarsiniz ve (ahirette ) de size buyuk bir azap vardir.


    Celal Yıldırım : Yeminlerinizi aranızda dolaylı-hileli yoldan bozmayın. Sonra sağlamca basmakta olan ayak kayabilir de Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle azabı tadarsınız ve sizin için (o takdirde) büyük bir azâb vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Birbirinizi aldatmak için yemin etmeyin ki, bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayak sürçebilir; Allah yolundan alıkoymanıza karşılık kötü bir azap tadarsınız ve (ahirette de) büyük bir azaba uğrarsınız.


    Diyanet Vakfi : Yeminlerinizi aranızda fesada araç edinmeyin, aksi halde (İslâm'da) sebat etmişken ayağınız kayar da (insanları) Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü tadarsınız. Sizin için (ahirette de) büyük bir azap vardır.


    Edip Yüksel : Yeminlerinizi aranızda kötüye kullanmayın ki sağlam basmış ayağınız kayar. ALLAH'ın yolundan saptığınız için perişanlığı tadar ve acı bir azabı hakkedersiniz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yeminlerinizi aranızda hud'a ve fesada vesile ittihaz etmeyin ki sonra sağlam basmışken bir ayak kayar ve Allah yolundan saptığınız için fena acı tadarsınız, Âhırette de size pek büyük bir azâb olur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yeminlerinizi, aranızda hile ve bozgunculuğa vesile edinmeyin, sonra sağlam basmışken bir ayak kayar ve Allah yolundan saptığınız için fena acı tadarsınız; artık ahirette de size pek büyük bir azap olur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yeminlerinizi aranızda aldatma ve fesada vasıta edinmeyin, sonra sağlam basmışken bir ayak kayar da Allah yolundan saptığınız için, dünyada kötü azabı tadarsınız. Ahirette de size büyük bir azab olur.


    Fizilal-il Kuran : Yeminlerinizi birbirinize karşı hile aracı kullanmayınız. Yoksa yere sağlam basan ayaklarınız kayıyor ve başkalarının Allah yoluna girmelerine engel olmanızın sonucu olarak ızdırap çekersiniz, ayrıca ahirette de büyük bir azaba çarpılırsınız.


    Gültekin Onan : Yeminlerinizi kendi aranızda, bir bozuculuk unsuru edinmeyin; sonra sapasağlam basan ayak kayar ve Tanrı'nın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız. (Ayrıca) Büyük azab da sizin içindir.


    Hasan Basri Çantay : Yeminlerinizi aranızda hıyle ve fesâd (mevzuu) edinmeyin. Çünkü sapasağlam yerleşdikden sonra (öyle) bir ayak kayar (ki)! Allahın yolundan sapdığınıza karşılık (dünyâda) fena azâb tadacaksınız. (Âhiretde) hakkınız (daha) büyük bir azâbdır.


    Hayrat Neşriyat : Hem yeminlerinizi aranızda bir hîle edinmeyin; yoksa bir ayak, sebat bulmasından sonra kayar ve (insanları) Allah yolundan saptırmanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü(azâbı) tadarsınız! (Âhirette de) sizin için (pek) büyük bir azab vardır.


    İbni Kesir : Yeminlerinizi aranızda hile ve bozgun vesilesi yapmayın. Çünkü bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayak, kayabilir. Allah yolundan alıkoyduğunuz için kötü bir azab tadarsınız. Ve sizin için büyük bir azab vardır.


    Muhammed Esed : (Bunun içindir ki,) yeminlerinizi aranızda bir aldatma aracı olarak kullanmayın; yoksa ayağ(ınız), sağlamca basmış olduğunuz halde, kayar ve böylece Allah yolundan dönüp uzaklaşmanızın kötü (sonuçlarını) tatmak zorunda kalırsınız; ayrıca bu takdirde sizi (öte dünyada da) çok büyük bir azap bekliyecektir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve yeminlerinizi aranızda hileye, (fesada) vesile ittihaz etmeyiniz ki, bir ayak, sabit olduğundan sonra kayar. Ve Allah yolunda men ettiğinizden dolayı fenalığı tadarsınız ve sizin için büyük bir azap da vardır.


    Ömer Öngüt : Yeminlerinizi aranızın bozulmasına vesile etmeyin. Yoksa ayaklarınız sağlam bastıktan sonra kayar. Allah yolundan alıkoyduğunuz için de kötülüğü tadarsınız ve sizin için büyük bir azap vardır.


    Şaban Piriş : Birbirinizi aldatmak için yemin etmeyin. Eğer böyle yaparsanız, ayak sağlamca yere bastıktan sonra kaymış olur. Allah yolundan saptığınız için azabı tadarsınız. Ve size büyük bir azap dokunur.


    Suat Yıldırım : Yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve fesat aleti yapmayın ki sonra ayağınız sapasağlam bastıktan sonra kayabilir, insanları Allah yolundan alıkoymanız sebebiyle kötülüğün cezasını tadarsınız, âhirette de size pek büyük bir azap olur.


    Süleyman Ateş : Yeminlerinizi aranızı bozan bir şey yapmayın, sonra sağlam basmış olan ayak, kayar ve Allâh'ın yoluna engel olduğunuzdan dolayı kötülüğü(n cezâsını) tadarsınız ve büyük bir azâba uğrarsınız.


    Tefhim-ul Kuran : Yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru edinmeyin; sonra sapasağlam basan ayak kayar ve Allah'ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız. (Ayrıca) Büyük azab da sizin içindir.


    Ümit Şimşek : Yeminlerinizi aranızda fesat âleti yapmayın; sonra sağlam basan ayaklarınız kayıverir de Allah'ın yolundan saptığınız için kötülüğü tadarsınız; üstelik büyük bir azaba da uğrarsınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yeminlerinizi aranızda hile ve aldatma aracı yapmayın; aksi halde, ayak sağlam bastıktan sonra kayar ve Allah yolundan alıkoyduğunuz için acıyı tadarsınız. Üstelik büyük bir azaba da uğrarsınız.
     



  16. وَلاَ تَشْتَرُواْ بِعَهْدِ اللّهِ ثَمَنًا قَلِيلاً إِنَّمَا عِندَ اللّهِ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ



    Ve lâ teşterû bi ahdillâhi semenen kalîlâ(kalîlen), innemâ indallâhi huve hayrun lekum in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).



    1. ve lâ teşterû : ve satmayın

    2. bi ahdi allâhi : Allah'ın ahdini

    3. semenen : bir bedel, değer

    4. kalîlen : az

    5. innemâ : ancak, fakat, oysa

    6. inde allâhi : Allah'ın indinde, katında, yanında

    7. huve : o

    8. hayrun : (daha) hayırlı

    9. lekum : sizin için

    10. in kuntum : eğer siz, iseniz

    11. ta'lemûne : biliyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah'ın ahdini, az bir bedelle satmayın. Oysa o (ahd), Allah'ın indinde (katında) sizin için daha hayırlıdır, bilseniz (bilmiş olsaydınız).


    Diyanet İşleri : Allah’a verdiğiniz sözü az bir karşılığa değişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah'la giriştiğiniz ahdi, az bir menfaat karşılığında satmayın ve Allah'ın katındaki yok mu, bilirseniz o, daha da hayırlıdır size.


    Adem Uğur : Allah'ın ahdini az bir karşılığa değişmeyin! Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.


    Ahmed Hulusi : Az bir pahaya Allâh ahdini satmayın. . . Eğer bilirseniz, Allâh indîndeki sizin için daha hayırlıdır.


    Ahmet Tekin : Allah’a verdiğiniz sözü, taahhüdü servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine, birkaç pula değişmeyin. Eğer bilirseniz, Allah katındakiler sizin için daha hayırlıdır.


    Ahmet Varol : Allah'ın ahdini az bir değere karşılık satmayın. Eğer bilirseniz Allah'ın katında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Ali Bulaç : Allah'ın ahdini ucuz bir değere karşılık satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Ali Fikri Yavuz : Allah’ın ahdini az bir bedel karşılığında değişmeyin. Muhakkak ki, Allah katında olan sevap;sizin için (dünya menfaatından) daha hayırlıdır, eğer bilirseniz...


    Bekir Sadak : Allah'in ahdini hic bir degere degismeyin. Eger bilirseniz, Allah katinda olan sizin icin daha iyidir.


    Celal Yıldırım : Allah dına verdiğiniz sözü, yaptığınız andlaşmayı az bir pahaya değiştirmeyin. Eğer bilirseniz, Allah yanında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın ahdini hiçbir değere değişmeyin. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha iyidir.


    Diyanet Vakfi : Allah'ın ahdini az bir karşılığa değişmeyin! Şayet anlayan kimseler iseniz, şüphesiz Allah katında olan (sevap) sizin için daha hayırlıdır.


    Edip Yüksel : ALLAH'a verdiğiniz sözü ucuza satmayın. Sizin için ALLAH'ın yanındakiler daha iyidir; bir bilseniz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allahın ahdini cüz'î bir bedele değişmeyin her halde Allah yanındaki sizin için daha hayırlıdır, eğer bilir iseniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'ın ahdini küçücük bir bedele değişmeyin! Herhalde Allah katındaki sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah'ın ahdini az bir bedel karşılığında değişmeyin. Eğer bilirseniz muhakkak ki Allah katındaki sevap sizin için daha hayırlıdır.


    Fizilal-il Kuran : Allah'a vermiş olduğunuz sözü birkaç paraya satmayınız. Çünkü gerçeğin bilincindeyseniz, Allah'ın katındaki ödül sizin için daha hayırlıdır.


    Gültekin Onan : Tanrı'nın ahdini ucuz bir değere karşılık satmayın. Eğer bilirseniz, Tanrı katında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Hasan Basri Çantay : Allahın ahdini az bir bahâya satmayın (satıp değişmeyin). Allah indindeki (nusret ve sevab yok mu?) sizin için hayırlı olan ancak odur, eğer bilirseniz...


    Hayrat Neşriyat : Allah’ın ahdini, (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın! Eğer bilirseniz, ancak Allah katında olan (ahde riâyetinize karşı verilecek mükâfât) sizin için hayırlıdır.


    İbni Kesir : Allah'ın ahdini az bir pahaya değişmeyin. Eğer bilirseniz; Allah katında olan, sizin için daha hayırlıdır.


    Muhammed Esed : Öyleyse, Allah'la yaptığınız sözleşmeyi az bir pahayla değişmeyin! Bir bilseniz, Allah katında (bulacağınız paha) sizin için elbette en iyisidir:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah'ın ahdini az bir bedel ile değişmeyin. Şüphe yok ki, Allah'ın katındaki sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.


    Ömer Öngüt : Allah'ın ahdini (verdiğiniz sözü) az bir karşılığa satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Şaban Piriş : Allah’a verdiğiniz sözü az bir bedele satmayın! Eğer, bilirseniz gerçekten Allah’ın yanındakiler sizin için daha hayırlıdır.


    Suat Yıldırım : Allah’a verdiğiniz sözü değersiz bir menfaat karşılığında satmayın! Zira âhirette Allah nezdinde olan nimet, eğer bilirseniz, sizin için elbette daha hayırlıdır.


    Süleyman Ateş : Allah'a verdiğiniz sözü (peygambere yaptığınız bey'atı) az bir paraya satmayın. Zira bilirseniz Allâh'ın yanında olan, sizin için daha hayırlıdır.


    Tefhim-ul Kuran : Allah'ın ahdini ucuz bir değere karşılık satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.


    Ümit Şimşek : Allah'ın ahdini üç beş kuruş için satıvermeyin. Bir bilseniz, Allah katında olan şey sizin için daha hayırlıdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'a verdiğiniz sözü basit bir ücret karşılığı satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan, sizin için daha hayırlıdır.
     


  17. مَا عِندَكُمْ يَنفَدُ وَمَا عِندَ اللّهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ



    Mâ ındekum yenfedu ve mâ ındallâhi bâk(bâkın), ve le necziyennellezîne saberû ecrehum bi ahseni mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).



    1. mâ ınde-kum : sizin yanınızda olan şey(ler)

    2. yenfedu : tükenir, biter

    3. ve mâ ındallâhi (inde allâhi) : ve Allah'ın indinde, katında olan şey(ler)

    4. bâkın : bakîdir, kalıcıdır, tükenmez

    5. ve le necziyenne : ve mutlaka karşılığını vereceğiz, mükafatlandıracağız

    6. ellezîne saberû : sabredenler, sabrın sahipleri

    7. ecre-hum : onların ecirleri (bedelleri), ücretleri

    8. bi ahseni : en ahseni (güzeli) ile, daha ahseni (güzeli) ile

    9. mâ kânû ya'melûne : yapmış oldukları ameller (şeyler)






    İmam İskender Ali Mihr : Sizin yanınızda olan şeyler biter. Allah'ın indinde (katında) olan şeyler bakidir (tükenmez). Ve sabredenleri, yapmış oldukları amellerin ecirlerini (bedellerini), mutlaka daha güzeli ile mükâfatlandıracağız (karşılığını vereceğiz).


    Diyanet İşleri : Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sizde ne varsa bitip tükenir, Allah'ın katındakiyse kalır. Sabredenlerin mükâfâtını, yaptıkları en güzel işlere karşılık olarak mutlaka vereceğiz.


    Adem Uğur : Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.


    Ahmed Hulusi : Sizin indînizdeki tükenir. . . Allâh indîndeki ise bâkîdir. . . Sabredenlere gelince, elbette onların yaptıklarının sonucunu, yapmakta olduklarından daha güzeli ile karşılarız.


    Ahmet Tekin : Sizin sahip olduklarınız tükenir, biter. Allah katındakiler ise bâkidir, tükenmez. Biz, sabrederek mücadele edenlere, devamlı, bilinçli olarak işlemeye devam ettikleri amellerin en güzelini, en değerlisini ölçü alarak kesinkes mükâfatlarını vereceğiz.


    Ahmet Varol : Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan ise sonsuzdur. Sabredenlerin karşılıklarını muhakkak yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.


    Ali Bulaç : Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz.


    Ali Fikri Yavuz : Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah katındaki rahmet hazineleri ise bâkidir. Allah yolunda sabredenlere, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükâfatlarını; elbette vereceğiz.


    Bekir Sadak : Sizde olanlar tukenir ama, Allah katinda olanlar sonsuzdur, tukenmez. Sabredenlere ecirlerini, yaptiklarindan daha guzeli ile odeyecegiz.


    Celal Yıldırım : Sizin yanınızdaki şeyler tükenir. Allah yanındaki ise sonsuzdur (sınırsızdır) tükenmez. Biz elbette sabredenleri, yapageldikleri şeyden daha güzeliyle mükâatlandıracağız.


    Diyanet İşleri (eski) : Sizde olanlar tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Sabredenlere ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.


    Diyanet Vakfi : Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.


    Edip Yüksel : Sizin yanınızda bulunanlar biter; ancak ALLAH'ın yanındakiler ise süreklidir. Güçlüklere karşı direnenlerin ödüllerini, yaptıkları iyiliklere uygun olarak elbette vereceğiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sizin yanınızdaki tükenir, Allahın yanındaki ise bâkîdir, elbette biz o sabredenlere yaptıkları amelin daha güzelile ecirlerini muhakkak vereceğiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sizin yanınızdaki tükenir. Allah'ın katındaki ise kalıcıdır. Biz, mutlaka o sabredenlere, yaptıkları işin daha güzeli ile mükafatlarını vereceğiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir, Allah'ın katındakiler ise tükenmez. Muhakkak ki biz, Allah yolunda sabredenleri, yaptıkları amelin daha güzeliyle mükafatlandıracağız.


    Fizilal-il Kuran : Sizin yanınızdaki tükenir, fakat Allah'ın katındaki kalıcıdır, süreklidir. Biz sabredenleri, yaptıkları iyiliklerin en güzel karşılıkları ile ödüllendireceğiz.


    Gültekin Onan : Sizin yanınızda olan tükenir, Tanrı'nın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz.


    Hasan Basri Çantay : Sizin nezdinizdeki tükenir, Allahın indindeki ise baakıydir. Sabredenlerin mükâfatını biz yapmakda olduklarının daha güzeliyle vereceğiz muhakkak.


    Hayrat Neşriyat : Sizin yanınızda bulunan tükenir; Allah’ın katında bulunan ise ebedîdir. Elbette sabredenlere de mükâfâtlarını, yapmakta olduklarının daha güzeli ile vereceğiz.


    İbni Kesir : Sizin yanınızdaki tükenir. Allah'ın katında olanlar ise sonsuzdur. Sabredenlere mükafatlarını, yaptıklarının daha güzeli ile ödeyeceğiz.


    Muhammed Esed : (Çünkü) sizin katınızdaki tükenir gider, ama Allah katındaki kalıcıdır. Ve kesin olan şu ki: güçlüklere göğüs gerenleri yaptıkları en iyi şey neyse ona göre ödüllendireceğiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sizin katınızdaki fenâ bulur, Allah'ın katındaki ise bâkidir. Ve sabredenleri amellerinin daha güzeli ile muhakkak ki mükâfaata nâil edeceğiz.


    Ömer Öngüt : Sizin yanınızda olanlar tükenir, Allah katında olanlar ise bâkidir, tükenmez. Sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.


    Şaban Piriş : Sizin yanınızda olanlar tükenir, fakat Allah’ın yanındakiler tükenmez. Sabırlı olanları ödüllendireceğiz. Onların mükafatını yaptıklarının en iyisiyle öderiz.


    Suat Yıldırım : Sizin elinizdekiler tükenir, ama Allah’ın elinde olanlar bakidir. Biz sabredenleri, işledikleri en güzel işleri esas alarak ödüllendirecek, kötülüklerini bağışlayacağız.


    Süleyman Ateş : Sizin yanınızda bulunan (dünyâ malı) tükenir. Allâh'ın yanında bulunan ise kalıcıdır. Biz sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.


    Tefhim-ul Kuran : Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz.


    Ümit Şimşek : Elinizdekiler tükenir; Allah katındaki ise kalıcıdır. Sabredenlere, ödüllerini, yaptıklarının daha güzeliyle vereceğiz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sizin yanınızdaki tükenir ama Allah'ın yanındaki sonsuza dek kalıcıdır. Sabredenlere ödüllerini biz, işleyip ürettiklerinin en güzeliyle mutlaka vereceğiz.
     


  18. مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ



    Men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu’minun fe le nuhyiyennehu hayâten tayyibeh(tayyibeten), ve le necziyennehum ecrehum bi ahseni mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).



    1. men : kim

    2. amile sâlihan : salih amel (nefsi tezkiye edici amel)

    3. min zekerin : erkek(ler)den

    4. ev unsâ : veya kadın(lar)

    5. ve huve : ve o

    6. mu'minun : mü'min (kalbine îmân yazılmış olan)

    7. fe le : o taktirde mutlaka

    8. nuhyiyenne-hu : ona hayat veririz, yaşatırız

    9. hayâten : hayat

    10. tayyibeten : tayyib, temiz, güzel, helâl

    11. ve le necziyenne-hum : ve mutlaka, ellbette onlara karşılığını vereceğiz, mükâfatlandıracağız

    12. ecre-hum : onların ecrini, bedelini

    13. bi ahseni : en ahseni ile, daha ahseni (güzeli) ile

    14. mâ kânû ya'melûne : yapmış oldukları ameller (şeyler)





    İmam İskender Ali Mihr : Mü'min olan kadın ve erkekten kim salih (nefsini tezkiye ve tasfiye edici) amel işlerse, o taktirde ona mutlaka tayyib (temiz, helâl) bir hayat yaşatırız. Ve onları, mutlaka yapmış oldukları amellerin ecirlerinden (bedellerinden), daha ahseni (güzeli) ile mükâfatlandıracağız.


    Diyanet İşleri : Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Erkek olsun, kadın olsun, inanarak iyi işlerde bulunanı tertemiz bir yaşayışa mazhar ederiz ve mükâfâtını, yaptığı en güzel işlere karşılık olarak mutlaka vereceğiz.


    Adem Uğur : Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.


    Ahmed Hulusi : İster erkek ister kadın olsun, kim iman ederek imanın gereği fiiller ortaya koyarsa elbette biz ona temiz-pak bir hayat yaşatırız. . . Onlara elbette yaptıklarının daha güzeliyle karşılıklarını veririz

    .
    Ahmet Tekin : Mü’min olarak, gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçiren, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayan, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye önayak olan, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyen erkek veya kadına, mutlaka güzel bir hayat yaşatırız. İşlemeye devam ettikleri amellerin en güzelini, en değerlisini ölçü alarak onları mükâfatlandırırız.


    Ahmet Varol : Erkek ve kadından kim mü'min olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz onu temiz bir hayatla yaşatacağız. Karşılıklarını da muhakkak yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.


    Ali Bulaç : Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.


    Ali Fikri Yavuz : Erkekten ve dişiden, mümin olduğu halde, kim iyi amel işlerse, muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve işlemekte oldukları amellerin daha güzeliyle mükâfatlarını elbette vereceğiz.


    Bekir Sadak : Kadin, erkek, inanmis olarak kim iyi is islerse, ona hos bir hayat yasatacagiz. Ecirlerini yaptiklarindan daha guzeli ile odeyecegiz.


    Celal Yıldırım : Erkek veya kadınlardan kim —mü'min olduğu halde— güzel yararlı amelde bulunursa, mutlaka biz ona hoş bir hayat yaşatırız ve mükâfatlarını da işlediklerinin daha güzeliyle karşılayıp değerlendiririz.


    Diyanet İşleri (eski) : Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.


    Diyanet Vakfi : Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.


    Edip Yüksel : Erkek olsun, kadın olsun, her kim inançlı olarak iyi bir iş yaparsa ona bu dünyada güzel bir hayat bağışlarız ve yaptıkları iyi işlere karşılık ödüllerini de tam veririz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Erkekten dişiden her kim mü'min olarak iyi bir amel işlerse muhakkak ona hoş bir hayat yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzelile ecirlerini muhakkak vereceğiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Erkekten, dişiden her kim mümin olarak iyi bir iş yaparsa, muhakkak ona hoş bir hayat yaşatacağız ve yapmakta oldukları işlerin daha güzeli ile mükafatlarını mutlaka vereceğiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle mükafatlarını elbette vereceğiz.


    Fizilal-il Kuran : İman etmiş olan hangi erkek ya da kadın, eğer iyi amel işlerse, ona dünyada mutlu bir hayat yaşatırız, böylelerini ahirette de yaptıkları iyiliklerin en güzel karşılığı ile ödüllendiririz.


    Gültekin Onan : Erkek olsun, kadın olsun, (bir) inançlı olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.


    Hasan Basri Çantay : Gerek erkekden, gerek kadından kim, o mü'min olarak, iyi amel (ve hareket) de bulunursa hiç şübhesiz onu (dünyâda) çok güzel bir hayat ile yaşatırız ve (o gibilere) her halde
    yapageldiklerinin daha güzeliyle ecir veririz.


    Hayrat Neşriyat : Erkek olsun, kadın olsun; kim mü’min olarak sâlih bir amel işlerse, artık ona elbette hoş bir hayat yaşatacağız! Ve muhakkak onlara (âhirette) mükâfâtlarını, yapmakta olduklarının daha güzeli ile vereceğiz!


    İbni Kesir : Kadın olsun, erkek olsun; her kim, inanmış olarak iyi amel işlerse; ona hoş bir hayat yaşatacağız. Mükafatlarını yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.


    Muhammed Esed : Erkek ya da kadın, inanmış olması yanında bir de dürüst ve erdemli davranan kimseye hiç şüphesiz arı duru, hoş bir hayat tattıracağız; ve yine şüphesiz böylelerini, yapageldikleri en güzel şey neyse ona göre ödüllendireceğiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Erkekten veya kadından her kim mü'min olduğu halde bir sâlih amelde bulunursa, elbette onu temiz bir hayat ile yaşatırız ve onları yapar oldukları amellerin daha güzeliyle muhakkak ki, mükâfaata erdireceğiz.


    Ömer Öngüt : Kadın olsun erkek olsun, her kim mümin olarak sâlih amel işlerse, biz onu (dünyada) mutlaka çok güzel bir hayat ile yaşatırız. (Ahirette ise) mükâfatlarını yaptıklarının en güzeli ile ödeyeceğiz.
    Şaban Piriş : Erkek ve kadınlardan her kim mümin olarak doğru olanı yaparsa, ona güzel bir hayat yaşatırız, ve onları yaptıklarının en iyisi ile ödüllendiririz.


    Suat Yıldırım : Erkek olsun kadın olsun, kim mümin olarak güzel işler yaparsa, elbette ona güzel bir hayat yaşatacak ve onları işledikleri en güzel işleri esas alarak ödüllendirecek, kötülüklerini bağışlayacağız.


    Süleyman Ateş : Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dünyâda) hoş bir hayâtla yaşatırız, onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz.


    Tefhim-ul Kuran : Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.


    Ümit Şimşek : Erkek olsun, kadın olsun, kim mü'min olarak güzel bir iş yaparsa, Biz ona huzurlu bir hayat yaşatır; yaptıklarının daha güzeliyle de ödüllerini veririz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa, onu tertemiz bir hayatla yaşatırız. Ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzelleriyle karşılarız.
     


  19. فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ



    Fe izâ kare’tel kur’âne festeız billâhi mineş şeytânir racîm(racîmi).



    1. fe : o zaman, artık

    2. izâ kare'te : okuduğun zaman

    3. el kur'âne : Kur'ân

    4. fe isteız : hemen, önce sığın

    5. bi allâhi : Allah'a

    6. min eş şeytâni er racîmi : taşlanmış, kovulmuş şeytandan





    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse Kur'ân-ı Kerim'i okuduğun zaman recmedilmiş (taşlanmış) şeytandan hemen Allah'a sığın.


    Diyanet İşleri : Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kur'ân okuyacağın vakit Allah'a sığın taşlanmış Şeytan'dan.


    Adem Uğur : Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!


    Ahmed Hulusi : Kur'ân okuyacağın zaman, (vehimle seni yanlış değerlendirmelere sokması muhtemel) şeytan-ı racîm'den (kendini beden kabullenmenin getirisi fikirlerden), Allâh'a sığın.


    Ahmet Tekin : Kur’ân okurken, Kur’ân’ı incelerken itaat dışına çıkmış, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (eûzü besmele çek).


    Ahmet Varol : Kur'an okuduğunda kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Ali Bulaç : Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Ali Fikri Yavuz : Şimdi, Kur’ân okumak istediğin zaman, hemen o koğulmuş Şeytan’dan Allah’a sığın (E’ûzü billâhi mineş-şeytânir-racîm de).


    Bekir Sadak : Kuran okuyacagin zaman, kovulmus seytandan Allah'a sigin.


    Celal Yıldırım : Kur'ân okunduğu zaman, koğulup lanetlenen şeytandan Allah'a sığın.


    Diyanet İşleri (eski) : Kuran okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Diyanet Vakfi : Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!


    Edip Yüksel : Kuran okuduğunda kovulmuş şeytandan ALLAH'a sığın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İmdi Kur'an okuduğun vakıt evvelâ Allaha sığın o recîm Şeytandan


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi, Kur'an okuduğun vakit, önce o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şimdi Kur'ân okumak istediğin zaman önce o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, Kur'an okuyacağınız zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Gültekin Onan : Öyleyse Kuran okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Tanrı'ya sığın.


    Hasan Basri Çantay : Haydi Kur'an okuduğun (okumak istediğin) zaman o koğulmuş şeytandan Allaha sığın.


    Hayrat Neşriyat : Artık Kur’ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan hemen Allah’a sığın!


    İbni Kesir : Kur'an okuyacağın zaman; kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Muhammed Esed : İmdi, Kuran okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytana karşı Allah'a sığın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İmdi, Kur'an'ı okuyacağın zaman o kovulmuş olan şeytandan hemen Allah'a sığın.


    Ömer Öngüt : Kur'an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Şaban Piriş : Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.


    Suat Yıldırım : İmdi, Kur’ân okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.


    Süleyman Ateş : Kur'ân, oku(mak iste)diğin zaman kovulmuş şeytândan Allah'a sığın.


    Tefhim-ul Kuran : Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Ümit Şimşek : Kur'ân'ı okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kur'an'ı okuduğun zaman, o kovulup taşlanmış şeytandan Allah'a sığın!
     


  20. نَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ



    İnnehu leyse lehu sultânun alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).



    1. inne-hu : çünkü o, muhakkak ki o

    2. leyse : deًil, yoktur

    3. lehu : onun

    4. sultânun : sultanl‎k, yapt‎r‎m gücü

    5. alellezîne (alâ ellezîne) : onlar‎n üzerinde

    6. âmenû : âmenû olanlar (âmenû oldular)

    7. ve alâ : ve üzerine, ...e

    8. rabbi-him : onlar‎n Rab'leri, kendi Rab'leri

    9. yetevekkelûne : tevekkül ederler





    فmam فskender Ali Mihr : اünkü onun, âmenû olanlar ve Rab'lerine tevekkül edenler üzerinde bir sultanl‎ً‎ (yapt‎r‎m gücü) yoktur.


    Diyanet ف‏leri : Gerçek ‏u ki; ‏eytan‎n, inanan ve yaln‎z Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki inanan ve Rablerine dayanan kimselere kar‏‎ gücü kuvveti yoktur, hükmü yürümez onun.


    Adem Uًur : Gerçek ‏u ki: فman edip de yaln‎z Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (‏eytan‎n) bir hakimiyeti yoktur.


    Ahmed Hulusi : Gerçektir ki, onun (‏eytan‎n) iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir sultas‎ (gücü) yoktur!


    Ahmet Tekin : قüphesiz, iman edenler ve Rablerine dayan‎p güvenenler, i‏lerini Rablerine havale edenler üzerinde onun hiçbir nüfûzu, yetkisi, gücü yoktur.


    Ahmet Varol : Onun iman eden ve Rablerine güvenenlerin üzerinde herhangi bir gücü yoktur.


    Ali Bulaç : Gerçek ‏u ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (‏eytan‎n) hiç bir zorlay‎c‎ gücü yoktur.


    Ali Fikri Yavuz : Doًrusu ‏u ki, iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerine o قeytan’‎n bir hâkimiyyeti yoktur.


    Bekir Sadak : Dogrusu seytanin,inananlar ve yalniz Rablerine guvenenler uzerinde bir nufuzu yoktur.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki ‏eytan‎n, imân edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultas‎ yoktur.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Doًrusu ‏eytan‎n, inananlar ve yaln‎z Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur.


    Diyanet Vakfi : Gerçek ‏u ki: فman edip de yaln‎z Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (‏eytan‎n) bir hakimiyeti yoktur.


    Edip Yüksel : فnan‎p Rab'lerine güvenenlere onun bir gücü yoktur.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hakikat bu ki iyman edip de Rablar‎na tevekkül edenler üzerine onun sultas‎ yoktur


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Gerçek ‏u ki, iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : قüphesiz ki iman edip de Rablerine tevekkül edenler üzerinde o ‏eytan‎n hiçbir nüfuzu yoktur.


    Fizilal-il Kuran : اünkü ‏eytan‎n, Rabblerine s‎ً‎nan mü'minler üzerinde hiçbir nüfuzu, hiçbir etkinliًi yoktur.


    Gültekin Onan : Gerçek ‏u ki, inananlar ve rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (‏eytan‎n) hiç bir zorlay‎c‎ gücü yoktur.


    Hasan Basri اantay : Hak‎ykat ‏udur ki îman edenler ve Rablerine güvenib dayananlar üzerinde onun hiç bir haakimiyyeti yokdur.


    Hayrat Ne‏riyat : قu ‏übhesiz ki îmân edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun(‏eytan‎n) bir hâkimiyeti yoktur!


    فbni Kesir : Doًrusu inananlar ve yaln‎z Rabblar‎na güvenenler üzerinde, onun bir nüfuzu yoktur.


    Muhammed Esed : Gerçekte, onun, imana eri‏enlerin ve Rablerine güven baًlam‎‏ olanlar‎n üzerinde bir nüfuzu/etkisi yoktur:


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, imân etmi‏ olanlar‎n ve Rablerine tevekkülde bulunanlar‎n üzerine Onun için bir hakimiyet yoktur.


    ضmer ضngüt : Gerçek ‏u ki iman edenler ve Rablerine güvenenler üzerinde onun hiçbir nüfuzu yoktur.


    قaban Piri‏ : قüphesiz ki, onun iman edenler ve Rabbine güvenenler üzerinde hiçbir gücü yoktur.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Asl‎nda iman edip Rab’lerine güvenen ve dayananlar üzerinde onun bir nüfuzu yoktur.


    Süleyman Ate‏ : اünkü inananlara ve Rablerine dayananlara o(‏eytâ)n‎n bir gücü yoktur.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçek ‏u ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiç bir zorlay‎c‎ gücü yoktur.


    ـmit قim‏ek : فman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir gücü yoktur.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : قu bir gerçek ki ‏eytan‎n elinde, iman edip yaln‎z Rablerine dayananlar aleyhine hiçbir sulta/hiçbir kan‎t yoktur.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş