Kuran-ı Kerim NAHL Suresi Türkçe Meali açıklaması, Kuranı Kerim Nahl suresiyleilgili açıklamalar, Na

goktepeli26 4 Haz 2013



  1. وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ



    Vellezîne hâcerû fillâhi min ba’di mâ zulimû li nubevvi ennehum fîd dunyâ haseneh(haseneten), ve le ecrul âhıreti ekber(ekberu), lev kânû ya’lemûn(ya’lemûne).



    1. ve ellezîne hâcerû : ve hicret edenler

    2. fîllâhi (fî allâhi) : Allah yolunda

    3. min ba'di mâ : şeyden sonra

    4. zulimû : zulmedildiler, zulme maruz kaldılar

    5. li nubevvienne-hum : onlara mutlaka hazırlamamız, ağırlamamız, yerleştirmemiz için

    6. fî ed dunyâ : dünya hayatında vardır

    7. haseneten : hasene, güzellik, iyilik, pozitif dereceler

    8. ve le ecru el âhıreti : ve elbette ahiret mükâfatı

    9. ekberu : daha büyüktür

    10. lev : eğer, şâyet

    11. kânû : oldular

    12. ya'lemûne : biliyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve zulme maruz kaldıktan sonra, Allah için (Allah yolunda) hicret edenleri, dünya hayatında mutlaka hasenelerle (güzellikler, iyilikler, güzel bir yurt) yerleştirmemiz içindir. Ve ahiret mükâfatı, elbette daha büyüktür, şâyet bilmiş olsalardı.


    Diyanet İşleri : Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi..


    Abdulbaki Gölpınarlı : Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda yurtlarından göçenlere mutlaka dünyâda güzel yurtlar vereceğiz ve âhiret mükâfâtıysa elbette bundan da büyüktür bilseler.


    Adem Uğur : Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükâfatı elbette daha büyüktür.


    Ahmed Hulusi : Zulmedildikten sonra Allâh'ta muhacir olanlara gelince; elbette onları dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. . . Gelecekteki mükâfatı ise elbette çok büyüktür. Eğer bilselerdi!


    Ahmet Tekin : Baskı, zulüm ve işkenceye uğradıktan sonra, Allah yolunda, memleketlerinden, özgürce Allah’a kulluk ve ibadet etmek, güç ve gönül birliği yapmak için hicret edenleri, dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz, devlet kurduracağız. Eğer bilmiş olsalardı, âhiretin, ebedî yurdun mükâfatı elbette daha büyüktür.


    Ahmet Varol : Zulme uğratıldıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada güzelce yerleştireceğiz. Ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi!


    Ali Bulaç : Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı.


    Ali Fikri Yavuz : Kendilerine zulüm yapıldıktan sonra Allah yolunda (dinini korumak için) hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. (kureyşin zulmünden hicret edenleri, iyi bir surette Medine’de yerleştiririz). Ahiret mükâfatı ise, muhakkak ki daha büyüktür, eğer iman etmiyenler bunu bilseler...


    Bekir Sadak : Haksizlaga ugratildiktan sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, and olsun ki, dunyada guzel bir yerde yerlestiririz. Ahiret ecri ise daha buyuktur, keski bilseler!


    Celal Yıldırım : Onlar ki zulme uğradıktan sonra Allah yolunda (O'nun rızası uğrunda) hicret ettiler; şanıma and olsun ki, onları Dünya'da güzel (yere) yerleştiririz; Âhiret'in mükâfatı ise çok daha büyüktür. Eğer (hicretten geri kalanlar bunu) bilselerdi (bir saniye bile durmak istemezlerdi).


    Diyanet İşleri (eski) : Haksızlığa uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, and olsun ki, dünyada güzel bir yerde yerleştiririz. Ahiret ecri ise daha büyüktür, keşki bilseler!


    Diyanet Vakfi : Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, onları dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Eğer bilirlerse ahiretin mükâfatı elbette daha büyüktür.


    Edip Yüksel : Zulme uğradıktan sonra ALLAH uğrunda göç edenleri, dünyada güzelce yerleştireceğiz. Ahiret ödüllleri ise daha büyüktür; bir bilseler...


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah uğrunda zulme ma'ruz olduktan sonra hicret edenlere gelince de, elbette onları Dünyada güzel bir surette yerleştiririz, maamafih âhıret ecri her halde daha büyüktür, eğer bilseler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenlere gelince, kesinlikle onları dünyada güzelce yerleştireceğiz; ahiret mükafatı ise daha büyüktür, eğer bilseler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, biz dünyada mutlaka onları güzel bir yere yerleştiririz. Halbuki bilirlerse ahiretin mükafatı elbette daha büyüktür.


    Fizilal-il Kuran : Zulme uğratıldıktan sonra Allah uğruna hicret edenleri dünyada güzel yurtlara yerleştireceğiz. Ahirette alacakları ödül ise daha büyüktür. Keşke bunu bilseler!


    Gültekin Onan : Zulme uğratıldıktan sonra, Tanrı yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı.


    Hasan Basri Çantay : Zulme uğratıldıklarından sonra Allah yolunda hicret edenleri biz dünyâda elbette güzel bir suretde yerleşdiririz. Âhiret mükâfatı ise her halde daha büyükdür. (Kâfirler bunu) bilmiş olsalardı..


    Hayrat Neşriyat : Kendilerine zulmedildikten sonra Allah yolunda hicret edenleri, dünyada mutlaka güzelce yerleştiririz. Âhiret mükâfâtı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!


    İbni Kesir : Zulmedildikten sonra, Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki; dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise daha büyüktür. Şayet bilselerdi.


    Muhammed Esed : İmdi, (benimsediği dinden ötürü) zulme uğradıktan sonra Allah yolunda zulüm diyarını terk edenlere gelince; Biz onları, şüphesiz, bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; ama onların ahirette hak ettikleri ödül daha da büyük olacaktır. (Hakkı inkar edenler böylece) bir anlayabilselerdi,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o kimseler ki, zulme uğratıldıklarından sonra Allah uğrunda hicret ettiler. Elbette onları dünyada güzelce bir surette yerleştireceğiz ve ahiret mükâfaatı ise elbette daha büyüktür.
    Eğer bilir olsalar.


    Ömer Öngüt : Kendilerine zulüm yapıldıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri andolsun ki dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Ahiret mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı!


    Şaban Piriş : Zulme uğradıktan sonra Allah için hicret edenleri biz, dünyada güzel bir yere yerleştiririz. Ahiret sevabı ise daha büyüktür. Bir bilseler.


    Suat Yıldırım : Zulme mâruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştiririz.Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Bunu bir bilselerdi!


    Süleyman Ateş : Kendilerine zulmedildikten sonra Allâh uğrunda göç edenleri, dünyâda güzelce yerleştireceğiz, (onlara vereceğimiz) âhiret mükâfâtı ise daha büyüktür. Keşke bilseler!


    Tefhim-ul Kuran : Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı.


    Ümit Şimşek : Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Âhiret ödülü ise hiç kuşkusuz daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı!


    Yaşar Nuri Öztürk : Zulme uğratıldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenlere biz, dünyada elbette güzelce mekân tutturacağız. Âhiretin ödülü mutlaka daha büyüktür. Bir bilselerdi!
     


  2. الَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ



    Ellezîne saberû ve alâ rabbihim yetevekkelûn(yetevekkelûne).



    1. ellezîne : onlar

    2. saberû : sabrettiler

    3. ve alâ rabbi-him : ve Rab'lerine

    4. yetevekkelûne : tevekkül ederler






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, (kendilerine yapılan zulümlere) sabrettiler. Ve onlar, Rab'lerine tevekkül ederler.


    Diyanet İşleri : Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar öyle kişilerdir ki sabrettiler ve Rablerine dayandılar.


    Adem Uğur : (Onlar) sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.


    Ahmed Hulusi : Onlar ki, sabrettiler ve Rablerine tevekkül ederler.


    Ahmet Tekin : Onlar, sabrederek mücadelelerine devam edenler, yalnız Rablerine dayanıp güvenenlerdir.


    Ahmet Varol : Onlar sabreden ve Rabblerine güvenen kimselerdir.


    Ali Bulaç : Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : O muhacirler, müşriklerin eziyetlerine sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.


    Bekir Sadak : Onlar sabreden ve yalniz Rablerine guvenen kimselerdir.


    Celal Yıldırım : Onlar ki, sabrettiler ve sadece Rablarına güvenip dayandılar, (elbette mükâfatları çok büyük olacaktır).


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar sabreden ve yalnız Rablerine güvenen kimselerdir.


    Diyanet Vakfi : (Onlar) sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.


    Edip Yüksel : Onlar, sabrederek Rab'lerine güvenenlerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki sabretmişlerdir ve hep Rablarına tevekkül kılarlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, sabretmişlerdir ve hep Rablerine dayanırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O Muhacirler, müşriklerin eziyetlerine sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, sabrederler ve sırf Allah'a dayanırlar.


    Gültekin Onan : Onlar sabredenler ve rablerine tevekkül edenlerdir.


    Hasan Basri Çantay : (O muhacirler hak yolunda) sabr-u sebat edenler ve ancak Rablerine güvenib dayanmakda olanlardır.


    Hayrat Neşriyat : Onlar (bu mükâfâta lâyık olacak kimseler), sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.


    İbni Kesir : Onlar sabreden ve yalnız Rabblarına tevekkül edenlerdir.


    Muhammed Esed : güçlüklere göğüs gerip, yalnızca Rablerine güven bağlayan kimseleri (bekleyen bu bahtiyarlığı)!...


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar ki sabretmişlerdir ve Rablerine de tevekkülde bulunurlar.


    Ömer Öngüt : Onlar sabreden ve yalnız Rablerine güvenen kimselerdir.


    Şaban Piriş : Onlar, sabreder ve Rablerine bağlanırlar.


    Suat Yıldırım : O muhacirler hak yolda sabreder ve yalnız Rab’lerine dayanıp güvenirler.


    Süleyman Ateş : Onlar ki sabrettiler ve Rablerine dayanmaktadırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.


    Ümit Şimşek : Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : O Allah yolunda hicret edenler, sabrederler ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.
     


  3. وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ



    Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).



    1. ve mâ erselnâ : ve biz göndermedik

    2. min kabli-ke : senden önce

    3. illâ : den başka

    4. ricâlen : erkekler, adamlar, rical

    5. nûhî : vahyederiz

    6. ileyhim : onlara

    7. fes'elû (fe es'elû) : o zaman, o taktirde sorun

    8. ehle ez zikri : zikir ehli (daimî zikrin sahibi)

    9. in kuntum : eğer siz iseniz

    10. lâ ta'lemûne : bilmiyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Biz, senden önce, kendilerine vahyettiğimiz ricalden (erkeklerden) başkasını (resûl olarak) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o taktirde zikir ehline (daimi zikir sahiplerine) sorun!


    Diyanet İşleri : Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki senden önce de gönderdiğimiz ve kendilerine vahyettiğimiz kimseler, insandı. Sorun bilmiyorsanız bilenlere.


    Adem Uğur : Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.


    Ahmed Hulusi : Senden önce, kendilerine erkeklerden başkasını, vahiy ile irsâl etmedik. . . Eğer bilmiyorsanız, geçmiş hakkında bilgi sahibi kişilere sorun.


    Ahmet Tekin : Senden önce de, kesinlikle kendilerine vahiy gönderdiğimiz, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, liyâkatli, güvenilir erkekleri peygamber olarak görevlendirdik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere, kutsal kitapları bilenlere sorun.


    Ahmet Varol : Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkalarını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline [1] sorun.


    Ali Bulaç : Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm!) Senden önce de, kendilerine vahiyde bulunduğumuz erkeklerden başkasını Peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsanız, Tevrat ve İncil âlimlerine sorun.


    Bekir Sadak : (43-44) Dogrusu senden once de kendilerine kitablar ve belgelerle vahyettigimiz bir takim adamlar gonderdik. Bilmiyorsaniz kitablilara sorun. Sana da, insanlara gonderileni aciklayasin diye Kuran'i indirdik. Belki dusunurler.


    Celal Yıldırım : (43-44) Senden önce de ancak kendilerine vahiy ettiğimiz adamları birçok belge, mu'cize ve kitâblarla gönderdik. Eğer (bu konulan) bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun. Sonra da kendilerine parça parça (halinde) indirileni insanlara açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik; ola ki düşünürsünüz.


    Diyanet İşleri (eski) : (43-44) Doğrusu senden önce de kendilerine kitablar ve belgelerle vahyettiğimiz bir takım adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız kitablılara sorun. Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kuran'ı indirdik. Belki düşünürler.


    Diyanet Vakfi : Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.


    Edip Yüksel : Senden önce, adamlardan/iki ayak üzerinde yürüyenlerden başkasını elçi olarak göndermedik; onlara vahyettik. Bilmiyorsanız uzmanlara sorun.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Senden evvel de Resul olarak başka değil, ancak kendilerine vahy veriyor idiğimiz erler göndermişizdir, ehli zikre sorun bilmiyorsanız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Senden önce de peygamberler olarak yalnızca kendilerine vahy vermekte olduğumuz erkekler gönderdik. Bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Peygamber!) Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsanız Tevrat ve İncil âlimlerine sorun.


    Fizilal-il Kuran : Senden önceki peygamberlerimiz de kendilerine vahiy indirdiğimiz birer insandı. Eğer bilmiyorsanız, daha önce kendilerine kitap verilenlere sorunuz.


    Gültekin Onan : Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.


    Hasan Basri Çantay : Senden evvel kendilerine vahy eder olduğumuz erkeklerden başkasını biz peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir erbabına sorun.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Senden önce de, kendilerine vahyeder olduğumuz erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. (Ve siz ey müşrikler!) Eğer bilmiyorsanız o hâlde ehl-i zikre (iyi bilenlere) sorun!


    İbni Kesir : Senden önce de ancak kendilerine vahyeder olduğumuz adamlar gönderdik. Öyleyse bilmiyorsanız zikir ehline sorun.


    Muhammed Esed : (Ey Muhammed,) Biz senden önceki çağlarda da, kendilerine vahyettiğimiz (ölümlü) adamlardan başka kimseyi (elçi olarak) göndermedik; bu konuda yeterli bilgiye sahip değilseniz, vahyedilmiş önceki kitaplara bağlı kimselere sorun,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve senden evvel de resûl olarak göndermedik, ancak kendilerine vahyeder olduğumuz erkekleri gönderdik. İmdi, ehl-i zikrden sorunuz eğer siz bilmiyor iseniz.


    Ömer Öngüt : Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız dini müşkillerinizi ehl-i zikirden sual edersiniz.


    Şaban Piriş : -Senden önce de kendilerine vahiy ilettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız kitap ehline sorun.


    Suat Yıldırım : Senden önce de, gönderdiğimiz elçiler, kendilerine vahyettiğimiz bir kısım adamlardan başka bir varlık değildiler. Eğer bu konuları bilmiyorsanız ilim adamlarına sorunuz.


    Süleyman Ateş : Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını elçi göndermedik. Sorun, Zikir ehline; eğer bilmiyorsanız:


    Tefhim-ul Kuran : Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.


    Ümit Şimşek : Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başka birşey değildi. Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz senden önce de elçi olarak kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir/Kur'an ehline sorun.
     


  4. بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ



    Bil beyyinâti vez zubur(zuburi), ve enzelnâ ileykez zikre li tubeyyine lin nâsi mâ nuzzile ileyhim ve leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).



    1. bi el beyyinâti : delillerle, beyyinelerle, ispat vasıtaları ile

    2. ve ez zuburi (zebur) : ve semavî kitaplarla (Davut'a ait semavî kitap)

    3. ve enzelnâ : ve biz indirdik

    4. ileyke : sana

    5. ez zikre : zikir (Kur'ân-ı Kerim)

    6. li tubeyyine : açıklaman için, beyan etmen için

    7. li en nâsi : insanlara

    8. mâ nuzzile : indirilen şey(ler)

    9. ileyhim : onlara

    10. ve lealle-hum : ve umulur ki böylece onlar

    11. yetefekkerûne : tefekkür ederler





    İmam İskender Ali Mihr : Beyyinelerle (ispat vasıtaları ile) ve semavî kitaplarla (resûller gönderdik) onlara indirilenleri, insanlara beyan etmen (açıklaman) için sana da zikri (Kur'ân-ı Kerim'i) indirdik. Umulur ki böylece onlar, tefekkür ederler.


    Diyanet İşleri : (O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur'ân'ı indirdik.


    Adem Uğur : Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.


    Ahmed Hulusi : Apaçık deliller, mucizeler ve Zeburlar (hikmet bilgileri) ile (irsâl ettik). . . Sana da Zikri (hatırlatıcıyı) inzâl ettik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın ve onlar da tefekkür etsinler.


    Ahmet Tekin : Peygamberleri, apaçık mûcizeler ve kitaplarla gönderdik. Sonra da, bütün insanların iyiliği, kurtuluşu için, ana hatları vahyedilen konuları (mücmelleri) ayrıntılı açıklaman için, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’ı, bölüm bölüm sana indirdik. Umulur ki, düşünmelerine, incelemelerine vesile olur.


    Ahmet Varol : Apaçık delillerle ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın ve olur ki düşünürler.


    Ali Bulaç : (Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, o Peygamberleri mûcizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Rasûlüm, sana da Kur’an’ı indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara anlatasın olur ki; iyice düşünürler.


    Bekir Sadak : (43-44) Dogrusu senden once de kendilerine kitablar ve belgelerle vahyettigimiz bir takim adamlar gonderdik. Bilmiyorsaniz kitablilara sorun. Sana da, insanlara gonderileni aciklayasin diye Kuran'i indirdik. Belki dusunurler.


    Celal Yıldırım : (43-44) Senden önce de ancak kendilerine vahiy ettiğimiz adamları birçok belge, mu'cize ve kitâblarla gönderdik. Eğer (bu konulan) bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun. Sonra da kendilerine parça parça (halinde) indirileni insanlara açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik; ola ki düşünürsünüz.


    Diyanet İşleri (eski) : (43-44) Doğrusu senden önce de kendilerine kitablar ve belgelerle vahyettiğimiz bir takım adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız kitablılara sorun. Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kuran'ı indirdik. Belki düşünürler.


    Diyanet Vakfi : Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.


    Edip Yüksel : Belgeler ve kitaplarla... Sana bu mesajı indirdik ki, kendilerine indirileni halka açıklayasın (bildiresin) ve onlar da düşünsünler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Beyyinelerle ve kitablarla; sana da bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni nâsa anlatasın ve gerek ki tefekkür edeler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onları açık mucizelerle ve kitaplarla göndermiştik. Sana da bu Kur'an'ı indirdik, insanlara kendilerine indirileni anlatasın diye. Belki düşünürler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.


    Fizilal-il Kuran : O peygamberleri açık deliller ile ve kitaplar ile göndermiştik. Sana da, insanlara indirilen ilahi mesajı açıklayasın da ola ki, düşünürler diye Kur'an'ı indirdik.


    Gültekin Onan : (Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kuran'ı) indirdik ki insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da düşünsünler (yetefekkerun).


    Hasan Basri Çantay : (O peygamberler) apaçık bürhanlarla (mu'cizelerle) ve kitablarla (gönderildiler. Habîbim) biz sana da Kur'ânı indirdik. Tâki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın ve tâki onlar da iyice fikirlerini kullansınlar.


    Hayrat Neşriyat : (O peygamberleri) mu'cizelerle ve kitablarla (gönderdik). Sana da, kendilerine indirileni (helâl ve harâmı) insanlara açıklayasın diye Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik; tâ ki düşünsünler.


    İbni Kesir : Kitablar ve apaçık delillerle. Sana da insanlara indirileni açıklayasın diye bu zikri indirdik. Belki düşünürler.


    Muhammed Esed : (Onlar size, kendilerini) apaçık delillerle ve hikmet dolu ilahi kitaplarla (desteklediğimiz peygamberlerin ölümlü adamlardan başka kimseler olmadığını söyleyeceklerdir). Ve biz sana da bu uyarıcı kitabı indirdik ki, insanlara, başından beri indirilegelen mesajın aslını olanca açıklığıyla ulaştırasın ve onlar da böylece belki düşünürler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (O peygamberleri) Açık mûcizeler ile ve kitaplar ile (gönderdik) ve sana da Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine indirilmiş oldukları(emir ve nehyi) nâsa açıkça anlatasın ve gerek ki onlar da tefekkür edeler.


    Ömer Öngüt : O peygamberleri açık delillerle ve kitaplarla gönderdik. Resulüm! Biz sana bu Zikr'i (Kur'an'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın. Umulur ki düşünürler!


    Şaban Piriş : Onları açıklanmış belgeler ve kitaplarla (gönderdik.) Sana da “zikri” indirdik. Kendilerine indirileni insanlara açıklaman için. Umulur ki onlar da düşünürler.


    Suat Yıldırım : Evet, belgeler, mûcizeler ve kitaplarla gönderdik onları. Sana da ey Resulüm bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın. Umulur ki düşünüp anlarlar.


    Süleyman Ateş : Açık kanıtları ve Kitapları. Sana da o Zikr'i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.


    Tefhim-ul Kuran : (Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik) . Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.


    Ümit Şimşek : Onları apaçık deliller ve kitaplarla gönderdik. Sana da, kendilerine indirilmiş olanı insanlara açıklaman için Kur'ân'ı indirdik-tâ ki iyice düşünsünler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Açık delillerle, kitaplarla gönderdik. Sana da bu zikiri / Kur'an'ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.
     


  5. أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُواْ السَّيِّئَاتِ أَن يَخْسِفَ اللّهُ بِهِمُ الأَرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُونَ



    E fe eminellezîne mekerû seyyiâti en yahsifallâhu bihimul arda ev ye’tiyehumul azâbu min haysu lâ yeş’urûn(yeş’urûne).



    1. e fe emin : artık emin mi oldular

    2. ellezîne mekerû : tuzak kuranlar, hileler düzenleyenler

    3. seyyiâti : kötülükler

    4. en yahsife : bir yerin çöküp kaybolması

    5. allâhu : Allah

    6. bi-him : onları

    7. el arda : yeryüzü, yer, arz

    8. ev : veya

    9. ye'tiye-hum : onlara gelir

    10. el azâbu : azap

    11. min haysu : bir yerden

    12. lâ yeş'urûne : farkında olmazlar, şuurunda (bilincinde) olmazlar





    İmam İskender Ali Mihr : Kötülükler için tuzak kuranlar, Allah'ın onları yerin dibine geçirmesinden (geçirmeyeceğinden) veya azabın, farkına varamayacakları bir yerden gelmesinden (gelmeyeceğinden) emin mi oldular?


    Diyanet İşleri : Kötü işler yapmak için tuzak kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmesinden veya (ansızın) bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azap gelmesinden emin mi oldular?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kötülük düzenleri kuranlar emin mi oldular Allah'ın, onları yere batırmayacağından, yahut hiç anlamadıkları bir yerden başlarına bir azap gelmeyeceğinden.


    Adem Uğur : Kötülük tuzakları kuranlar, Allah'ın, kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?


    Ahmed Hulusi : Kötülükleri yapmak için planlayıp tuzak kuranlar, Allâh'ın kendilerini arza batırmayacağından yahut fark edemedikleri bir taraftan kendilerine azap gelmeyeceğinden emin mi oldular?


    Ahmet Tekin : Sinsice kötülük tuzakları kuranlar, İslâm’ın yükselişini önleme, müslümanların ilerlemesinin önünü kesme planları yapanlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azâbın gelmeyeceğinden emin midirler?


    Ahmet Varol : Kötü planlar kuranlar Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden yahut farketmedikleri bir yönden üzerlerine azap gelmesinden güvende midirler?


    Ali Bulaç : Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?


    Ali Fikri Yavuz : Artık fenalık tuzaklarını kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmesinden, yahud bilemiyecekleri taraftan kendilerine azap inmesinden emin mi oldular?


    Bekir Sadak : Kotu isler duzenleyenler Allah'in kendilerini yere batirmasindan yahut farketmedikleri bir yerden onlara azabin gelmesinden guvende midirler?


    Celal Yıldırım : Durmadan fena işler düzenleyip tuzak kuranlar, Allah'ın kendilerini yere batırmasından veya bilmedikleri bir yerden azabın kendilerine gelmesinden güven içinde midirler?


    Diyanet İşleri (eski) : Kötü işler düzenleyenler Allah'ın kendilerini yere batırmasından yahut farketmedikleri bir yerden onlara azabın gelmesinden güvende midirler?


    Diyanet Vakfi : (45-46) Kötülük tuzakları kuranlar, Allah'ın, kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden veya onlar dönüp dolaşırlarken Allah'ın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.


    Edip Yüksel : Kötülük planlıyanlar, ALLAH'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut ummadıkları bir yerden kendilerine azabın gelmiyeceğinden emin mi oldular?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya şimdi eman mı buldu o kimseler: o fenalıkları yapmak için hile kurup duranlar, Allahın kendilerini Yere geçirmesinden? veya hatır-u hayallerine gelmez cihetlerden kendilerine azâb gelivermesinden?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa o fenalıkları yapmak için tuzak kurup duranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden, hatır ve hayallerinden geçmeyen yönlerden kendilerine azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sinsice kötü tuzaklar kuranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçiremeyeceğinden, yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?


    Fizilal-il Kuran : Peygamber'e iğrenç tuzak kuranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden ya da beklemedikleri taraftan gelecek ilahi bir azaba uğramayacaklarından emin midirler?


    Gültekin Onan : Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler' Tanrı'nın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden güvencede (emin) midirler?


    Hasan Basri Çantay : Fesâd plânları hazırlayanlar Allahın kendilerini yere batıracağına, yahud şuurlarının eremeyeceği cihetlerden kendilerine azâb gelib çatacağına karşı emîn mi oldu (lar) artık?


    Hayrat Neşriyat : Peki (peygambere) kötülüklerle tuzak kuranlar, Allah’ın, kendilerini yere batırmasından veya anlayamayacakları bir yerden kendilerine azâbın gelivermesinden emîn mi oldu(lar)?


    İbni Kesir : Kötü işler düzenleyenler; Allah'ın kendilerini yere batırmasından, yahut haberleri yokken üzerlerine ansızın azab gelmesinden emin mi bulunuyorlar?


    Muhammed Esed : Peki öyleyse, (şu) şer düzenleri geliştiren kimseler, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğine yahut azabın, nereden geldiğini bilemeyecekleri bir tarzda başlarında kopmayacağına dair tamamen güvenlik içinde mi görüyorlar kendilerini?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kötülükleri ile hilede bulunanlar, Allah'ın onları yere geçireceğinden veya anlamaz oldukları bir cihetten kendilerine azabın gelmesinden emin mi oldular?


    Ömer Öngüt : Kötü tuzaklar kuranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya kendilerine hiç ummadıkları bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?


    Şaban Piriş : Sinsice kötülük kuranlar, Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya farkında olmadıkları bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?


    Suat Yıldırım : (45-46) Şer planları hazırlayanlar, emin mi oldular: Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden yahut hiç ummadıkları bir yerden azabın gelmesinden, yahut gezip dolaşırlarken Allah’ın kendilerini kıskıvrak yakalamasından? Çünkü onlar, kaçıp kurtulacak durumda değildirler.


    Süleyman Ateş : Kötülükler yapmayı kuranlar, Allâh'ın, kendilerini yer(in dibin)e geçirmeyeceğinden, yahut hiç ummadıkları bir yerden kendilerine azâbın gelmeyeceğinden emin midirler?


    Tefhim-ul Kuran : Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?


    Ümit Şimşek : Kötülükleri tasarlayanlar, Allah'ın kendilerini yere batırmayacağından veya hiç farkında olmadıkları bir taraftan azabın başlarına gelmeyeceğinden emin mi oldular?


    Yaşar Nuri Öztürk : Kötülükleri yapmak için tuzak kuranlar, Allah'ın kendilerini yere geçirmeyeceğinden yahut hiç fark edemeyecekleri bir yerden azabın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?
     


  6. أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُم بِمُعْجِزِينَ



    Ev ye’huzehum fî tekallubihim fe mâ hum bi mu’cizîn(mu’cizîne).



    1. ev : veya, yoksa

    2. ye'huze-hum : onları alır, yakalar

    3. fî tekallubi-him : onları dönüp dolaşmaları esnasında

    4. fe : o zaman, böylece (ve)

    5. mâ hum : onlar değillerdir

    6. mu'cizîne : aciz bırakanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Veya onlar dönüp dolaşırlarken, Allah'ın onları yakalamasından (yakalamamasından) emin mi oldular? Ve onlar, (Allah'ı) aciz bırakamazlar.


    Diyanet İşleri : Yahut onlar dönüp dolaşırken Allah’ın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allah’ı âciz bırakacak değillerdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yahut onu âciz bırakamayacaklarına göre dönüp dolaşırlarken tutup onları helâk etmeyeceğinden.


    Adem Uğur : Yahut onlar dönüp dolaşırlarken Allah'ın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.


    Ahmed Hulusi : Yahut onları dönüp dolaşırlarken aniden yakalamayacağından (emin mi oldular)? Onlar (Allâh'ı) âciz bırakamazlar!


    Ahmet Tekin : Yahut onlar, servet, kudret ve ticaret sahibi olarak refah içinde ülke ülke dolaşırlarken, Allah’ın kendilerini yakalayamayacağından, cezalandırmayacağından emin mi oldular? Onlar Allah’ı âciz bırakacak, koyduğu kanunların dışına çıkacak, yakayı kurtaracak değildirler.


    Ahmet Varol : Yahut dönüp dolaşmaları esnasında kendilerini yakalamasından. Ki onlar (Allah'ı) aciz bırakacak değildirler.


    Ali Bulaç : Ya da onlar, dönüp dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah'ı) aciz bırakacak değildirler.


    Ali Fikri Yavuz : Yahud gezip dolaşırlarken (Allah’ın azabı) kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, azabı engelleyiciler de değillerdir.


    Bekir Sadak : (46-47) Veya hareket halindelerken (ki Allah'i aciz birakamazlar) ya da yok olmak endisesindeyken onlara azabin gelmesinden guvende midirler? Dogrusu Rabbin sefkatlidir, merhametlidir.


    Celal Yıldırım : (46-47) Veya dönüp dolaşırlarken, kendilerini (ilâhî azabın) yakalayıvermesinden —ki (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir— veya korku ve endişe üzere eksile eksile bir durumda bulunurlarken, kendilerini tutuvermesinden emniyette midirler ? Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : (46-47) Veya hareket halindelerken -ki Allah'ı aciz bırakamazlar- ya da yok olmak endişesindeyken onlara azabın gelmesinden güvende midirler? Doğrusu Rabbin şefkatlidir,
    merhametlidir.


    Diyanet Vakfi : (45-46) Kötülük tuzakları kuranlar, Allah'ın, kendilerini yere geçirmeyeceğinden veya kendilerine bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden veya onlar dönüp dolaşırlarken Allah'ın kendilerini yakalamayacağından emin mi oldular? Onlar (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir.


    Edip Yüksel : Yahut (yataklarında) dönüp dururlarken kendilerini yakalamayacağından..? Onlar kurtulamazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : veya dönüp dolaşırken kendilerini yakalayıvermesinden, ki onlar âciz bırakacak değillerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ya da dönüp dolaşırlarken kendilerini yakalayamayacağından? Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yahut (rızık için) dolaşıp dururlarken (Allah'ın azabının) kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, azabı engelleyici de değillerdir.


    Fizilal-il Kuran : Ya da ilahi azabın gezilerinden biri sırasında kendilerini yakalamayacağından emin midirler? Onların Allah'ın yapacağını engellemeleri sözkonusu değildir.


    Gültekin Onan : Ya da onlar, dönüp dolaşmaktalarken (tekallübihim), onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar [bu konuda Tanrı'yı] aciz bırakacak değildirler.


    Hasan Basri Çantay : Yahud onlar dönüb dolaşırlarken (Allahın) kendilerini yakalayıvermesinden (bir eman mı aldılar) ki onlar (hiç bir suretle Allâhı) aaciz bırakıcı değildirler.


    Hayrat Neşriyat : Veya dönüp dolaşırlarken (azâbın) kendilerini yakalayıvermesinden (mi emin oldular)? Hâlbuki onlar, (Allah’ı) âciz bırakıcı kimseler değillerdir.


    İbni Kesir : Yahut onlar dönüp dolaşırken kendilerini yakalamasından mı? Allah'ı aciz bırakacak değillerdir.


    Muhammed Esed : Yahut dönüp dururken hiçbir şekilde engel olamayacakları (bir azapla O'nun) kendilerini (apansız) yakalamayacağına,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Veya onları dönüp dolaşırlarken yakalayıvermesinden (emin mi oldular?) Halbuki, onlar (Hak Teâlâ'yı) aciz bırakıcılar değildirler.


    Ömer Öngüt : Yahut onlar dönüp dolaşırlarken kendilerini yakalamayacağından (emin midirler)? Onlar âciz bırakacak değillerdir.


    Şaban Piriş : Veya Onlar, dolaşıp dururlarken, kaçamayacakları bir azabın kendilerine gelmesinden güvende midirler?


    Suat Yıldırım : (45-46) Şer planları hazırlayanlar, emin mi oldular: Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden yahut hiç ummadıkları bir yerden azabın gelmesinden, yahut gezip dolaşırlarken Allah’ın kendilerini kıskıvrak yakalamasından? Çünkü onlar, kaçıp kurtulacak durumda değildirler.


    Süleyman Ateş : Yahut dönüp dolaşırlarken onun, kendilerini yakalamayacağından (emin midirler)? Kendileri buna engel olacak değillerdir!


    Tefhim-ul Kuran : Ya da onlar, dönüp dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah'ı) aciz bırakacak değildirler.


    Ümit Şimşek : Yahut onlar dolaşıp dururlarken, asla kaçamayacakları bir azabın kendilerini yakalayıvermesinden mi emin oldular?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yahut dönüp dolaşmaları sırasında kendilerini yakalamayacağından... Onlar buna engel de olamazlar.
     


  7. أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَى تَخَوُّفٍ فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرؤُوفٌ رَّحِيمٌ



    Ev ye’huzehum alâ tehavvuf(tehavvufin), fe inne rabbekum le raûfun rahîm(rahîmun).



    1. ev : veya

    2. ye'huze-hum : onları alır, yakalar

    3. alâ tehavvufin : korkuyorken, korkarken, korkar halde

    4. fe : artık, buna rağmen

    5. inne : muhakkak

    6. rabbe-kum : sizin Rabbiniz

    7. le raûfun : rauf, çok şefkatli

    8. rahîmun : rahîm (rahmet nuru gönderen, merhametli)






    İmam İskender Ali Mihr : Veya onları korkuyorlarken yakalar. Buna rağmen muhakkak ki senin Rabbin, elbette Rauf'tur (çok şefkatlidir), Rahîm'dir (rahmet nuru gönderendir, merhametlidir).


    Diyanet İşleri : Yahut da, onları korku üzere iken yakalamayacağından güven içinde midirler? Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yahut da yavaş yavaş azaltarak onları mahvetmeyeceğinden? Şüphe yok ki Rabbiniz, esirgeyicidir, rahîmdir.


    Adem Uğur : Yoksa Allah'ın kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından (emin mi oldular)? Kuşkusuz Rabbin çok şefkatli, pek merhametlidir.


    Ahmed Hulusi : Yahut yavaş yavaş tüketerek yakalamayacağından (yana emin mi oldular)? Muhakkak ki Rabbiniz, Rauf'tur, Rahıym'dir.


    Ahmet Tekin : Yoksa, Allah’ın kendilerini sosyal, ahlâkî, idarî, iktisadî ve askerî çürüme ile yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından, felâketlerin üstlerine doğru gelmeyeceğinden emin midirler? Senin Rabbin çok şefkatli, engin merhamet sahibidir.


    Ahmet Varol : Yahut (Allah'ın) kendilerini tedrici şekilde almasından. Doğrusu sizin Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Ali Bulaç : Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir.


    Ali Fikri Yavuz : Yahut da kendilerini azar azar yakalayıp helâk etmesinden emin mi oldular? Şu halde azabı tacil etmemekle, Rabbin gerçekten çok şefkatlidir, çok merhametlidir.


    Bekir Sadak : (46-47) Veya hareket halindelerken (ki Allah'i aciz birakamazlar) ya da yok olmak endisesindeyken onlara azabin gelmesinden guvende midirler? Dogrusu Rabbin sefkatlidir, merhametlidir.


    Celal Yıldırım : (46-47) Veya dönüp dolaşırlarken, kendilerini (ilâhî azabın) yakalayıvermesinden —ki (Allah'ı) âciz bırakacak değillerdir— veya korku ve endişe üzere eksile eksile bir durumda bulunurlarken, kendilerini tutuvermesinden emniyette midirler ? Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : (46-47) Veya hareket halindelerken -ki Allah'ı aciz bırakamazlar- ya da yok olmak endişesindeyken onlara azabın gelmesinden güvende midirler? Doğrusu Rabbin şefkatlidir, merhametlidir.


    Diyanet Vakfi : Yoksa Allah'ın kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından (emin mi oldular)? Kuşkusuz Rabbin çok şefkatli, pek merhametlidir.


    Edip Yüksel : Yahut onları korku ve endişe içinde iken yakalamayacağından..? Rabbiniz elbette Şefkatlidir, Rahimdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : yâhut da kendilerini korkuta korkuta, eksilte eksilte alıvermesinden? Demek ki Rabbımız çok refetli çok merhametli


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Veya kendilerini korkuta korkuta, eksilte eksilte alıvermesinden? Demek ki, Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yahut ta kendilerini azar azar yakalayıp helak etmesinden emin mi oldular? Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.


    Fizilal-il Kuran : Ya da ilahi azabın korkulu bir bekleyiş halindelerken başlarına gelmeyeceğinden emin midirler? Hiç şüphesiz Rabbiniz, şefkatli ve merhametlidir.


    Gültekin Onan : Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir.


    Hasan Basri Çantay : Yoksa onlar (Allahın) kendilerini tedricen azaltmak suretiyle cezalandıracağından (emniyyete mi girdiler)? Demek ki Rabbin hakıykat çok esirgeyici, çok merhamet edicidir.


    Hayrat Neşriyat : Veya (azâbın) kendilerini korkuta korkuta (azar azar) yakalamasından (emîn mioldular)? Artık şübhesiz ki Rabbiniz, elbette Raûf (çok şefkat eden)dir, Rahîm (çok merhamet eden)dir.


    İbni Kesir : Yahut yok olmak endişesindeyken yakalamasından mı? Muhakkak ki Rabbın, Rauf'tur, Ramim'dir.


    Muhammed Esed : ya da onları içten içe çürütüp (sonunda) tepelemeyeceğine dair?... Ama bilin ki, Rabbiniz gerçekten de çok şefkatli, çok merhametlidir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Veya onları korkutmak üzere yakalayıvereceğinden emin midirler? Muhakkak ki, Rabbin elbette çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.


    Ömer Öngüt : Veyahut onları korku içindeyken yakalamayacağından (emin mi oldular)? Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Şaban Piriş : Veya Onlar, korktuklarının başlarına gelmeyeceğinden emin midirler? Şüphesiz Rabbin çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Suat Yıldırım : Yahut da kendilerini korkuta korkuta, eksilte eksilte alıvermesinden emin mi oldular? Demek ki Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Süleyman Ateş : Yahut (azâbın) kendilerini bir korku üzerinde yakalamayacağından (emin midirler)? Doğrusu Rabbiniz, çok şefkatli, çok acıyandır!


    Tefhim-ul Kuran : Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler) ? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir.


    Ümit Şimşek : Yahut azabın korkuta korkuta gelmesinden mi emin oldular? Şüphesiz ki Rabbin çok şefkatli, çok merhametlidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa kendilerini korkuta korkuta, sindire sindire yakalamayacağından emin midirler? Kuşkusuz ki, sizin Rabbiniz gerçekten Raûf'tur, Rahîm'dir.
     


  8. شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلاَلُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالْشَّمَآئِلِ سُجَّدًا لِلّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ



    E ve lem yerev ilâ mâ halakallâhu min şey’in yetefeyyeu zilâluhu anil yemîni veş şemâili succeden lillâhi ve hum dâhırûn(dâhırûne).



    1. e ve lem yerev : ve onlar görmüyorlar mı (görmediler mi)

    2. ilâ mâ halaka allâhu : Allah'ın yarattığı şeyi

    3. min şey'in : şeylerden

    4. mâ ... min şey'in : herhangibir şey

    5. yetefeyyeu
    (fâe)
    (tefeyyee) : bir taraftan bir tarafa meyleder (döner)
    : (döndü)
    : (döndü, meyletti)

    6. zilâlu-hu : onun gölgesi

    7. an el yemîni : sağdan

    8. ve eş şemâili : ve sol

    9. succeden li allâhi : Allah'a secde ederek

    10. ve hum : ve onlar (olarak)

    11. dâhırûne : zelil ve aşağılık olanlar (küçülenler, tâbî olanlar)






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, Allah'ın yarattığı herşeyi (elektronları) görmediler mi? Onun gölgeleri (karşıt elektronları), tâbî olarak (elektronlara), sağdan (sağ spinli) ve soldan (sol spinli), Allah'a secde ederek dönerler.


    Diyanet İşleri : Allah’ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah'ın halkettiği şeyleri görmezler mi? Hepsinin de gölgesi, sağdan, soldan, alçalarak Allah'a secde etmededir.


    Adem Uğur : Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner.


    Ahmed Hulusi : Allâh'ın yarattığı şeyleri görmediler mi ki, gölgeleri (varlıkları) boyun bükerek, Allâh'a (hakikatleri olan Esmâ'ya) secde eder hâlde, sağdan (hidâyet) ve sollardan (dalâlet) döner durur.


    Ahmet Tekin : Onlar Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin Allah’a secde halinde, kısmen koyu, çoğunlukla hafif gölgeler şeklinde sürünerek, uzayıp kısalarak yer değiştirdiğini görüp düşünmüyorlar mı?


    Ahmet Varol : Allah'ın yarattığı bir şeyin gölgelerinin nasıl sağdan ve soldan boyun eğmiş halde, Allah'a secde ederek döndüğünü görmediler mi?


    Ali Bulaç : Allah'ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Allah'a secde eder vaziyette döner.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar, Allah’ın yarattığı (ağaç gibi) herhangi bir şeyi görmediler mi ki, gölgeleri, Allah’ın kudretine boyun eğerek sağ ve sol taraflardan Allah’a secde eder olduğu halde meyledip dönüyor.


    Bekir Sadak : Allah'in yarattigi seylerin, golgeleri saga sola vurarak, Allah'a boyun egerek secde etmekte olduklarini gormuyorlar mi?


    Celal Yıldırım : Allah'ın yarattığı herhangi, bir şeye bakmıyorlar mı ki gölgesi boyun eğip (bağlı bulunduğu kanuna teslimiyet içinde) Allah'a secde ederek sağa sola dönüp dururlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın yarattığı şeylerin, gölgeleri sağa sola vurarak, Allah'a boyun eğerek secde etmekte olduklarını görmüyorlar mı?


    Diyanet Vakfi : Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner.


    Edip Yüksel : ALLAH'ın yarattığı şeylere bakmıyorlar mı ki, gölgeleri ALLAH'a secde ederek sağdan ve soldan sürünerek gidip gelir


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya görmedilerde mi? Her hangi bir şeyden Allahın yarattığına bir baksalar a: gölgeleri sağ ve sollarında sürünerek Allaha secdeler ederek döner dolaşır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar, Allah'ın yarattığı herhangi birşeyi görmüyorlar mı? Bir baksalar ya, gölgeleri sağlarından, sollarından sürüklenerek, Allah'a secdeler ederek dönüp dolaşır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar, Allah'ın yarattığı birtakım şeyleri görmediler mi ki? Gölgeleri Allah'ın kudretine boyun eğip secde ederek, sağa sola döner, dolaşır.


    Fizilal-il Kuran : Kâfirler, Allah'ın yarattığı her şeyin gölgesinin uzayıp kısalarak sağdan sola döndüğünü ve böylece O'na boyun eğerek secde ettiğini görmüyorlar mı?


    Gültekin Onan : Tanrı'nın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Tanrı'ya secde eder vaziyette döner.


    Hasan Basri Çantay : Onlar Allahın yaratdığı her hangi bir şey'e (dikkatle) bakmadılar mı ki onların gölgeleri bile zelîl zelîl Allaha secdekâr olarak durmadan sağa sola dönüyor.


    Hayrat Neşriyat : (Onlar) Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki, onun gölgeleri (dahi)Allah’a secde ediciler ve zilletle boyun eğenler oldukları hâlde sağ ve sol (taraflar)a dönerler!


    İbni Kesir : Allah'ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sağa sola vurarak boyun eğip Allah'a secde ettiklerini görmüyorlar mı?


    Muhammed Esed : Öyleyse, (hakkı inkar edenler) Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri, (Allah'ın iradesine) bütünüyle boyun eğerek bir sağa bir sola dönüp Allah için saygı ve tazimle (nasıl) yere kapanmaktadırlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi ki, onun gölgesi Allah için mütevaziyane bir halde secde ederek sağa ve sol taraflara eğiliverir.


    Ömer Öngüt : Allah'ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner.


    Şaban Piriş : Allah’ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Boyun eğip, Allah’a secde ederek gölgeleri sağa sola eğilir.


    Suat Yıldırım : Görmüyorlar mı ki Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile nasıl sağdan soldan sürünüp Allah’a secde ederek dönmektedir?


    Süleyman Ateş : Allâh'ın yarattığı şeylerin gölgelerinin dahi nasıl sağdan, soldan sürünüp Allah'a secde ederek döndüğünü görmediler mi? (Her şeyin gölgesi yerde uzanıp kısalarak hep Allah'a secde etmektedir).


    Tefhim-ul Kuran : Allah'ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Allah'a secde eder vaziyette döner.


    Ümit Şimşek : Onlar Allah'ın yarattığı herhangi birşeyi görmezler mi ki, gölgeleri sağa sola sürünerek Allah'a secde etmektedir?


    Yaşar Nuri Öztürk : Bakıp görmediler mi, Allah'ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile, sağ ve sollarından boyunları bükük bir halde, Allah için secdelere kapanarak dönüyor.
     


  9. وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ



    Ve lillâhi yescudu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı min dâbbetin vel melâiketu ve hum lâ yestekbirûn(yestekbirûne). (SECDE ÂYETİ)



    1. ve li allâhi : ve Allah'a

    2. yescudu : secde ederler

    3. mâ fî es semâvâti : semalarda olanlar

    4. ve mâ fî el ardı : ve yeryüzünde olanlar

    5. min dâbbetin : dabbelerden (yürüyen canlılardan)

    6. ve el melâiketu : ve melekler

    7. ve hum : ve onlar

    8. lâ yestekbirûne : büyüklenmezler, kibirlenmezler





    İmam İskender Ali Mihr : Semalarda olanlar ve yeryüzünde olan dabbelerin (yürüyen canlıların) hepsi ve melekler, Allah'a secde ederler. Ve onlar, kibirlenmezler.


    Diyanet İşleri : Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler (boyun eğerler).


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah'a secde etmededir göklerde ne varsa ve yeryüzünde yürüyen ne varsa ve melekler de ululanmadan Allah'a secde etmededir.


    Adem Uğur : Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Ahmed Hulusi : Semâlar ve arzda bulunan (tüm) canlılar ve melâike (ruhanî ve cismanî âlemlere ait varlıklar ve kuvveler), hiç kibirlenmeksizin (benliğe kapılmaksızın) Allâh'a secde ederler (Allâh'a mutlak teslimiyet hâlindedirler). (49. âyet secde âyetidir. )


    Ahmet Tekin : Göklerdeki varlıklar, yerdeki canlılar ve bütün melekler büyüklük taslamadan, serkeşlik etmeden Allah’a secde ederler.


    Ahmet Varol : Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve büyüklenmezler.


    Ali Bulaç : Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.


    Ali Fikri Yavuz : Göklerde ve yerde olan canlılarla Melekler, kibirlenmedikleri halde hep Allah’a secde ederler (*)


    Bekir Sadak : SÙ Goklerde ve yerde bulunan her canli ve melekler, buyukluk taslamaksizin Allah'a secde ederler.


    Celal Yıldırım : Göklerde ve yerde, gerek canlılardan, gerekse meleklerden ne varsa hepsi de büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Diyanet İşleri (eski) : Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Diyanet Vakfi : Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Edip Yüksel : Göklerde ve yerde bulunan tüm yaratıklar ve melekler ALLAH'a secde ederler ve büyüklük taslamazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allaha secde eder, gerek Dâbbe kısmından olsun ve gerek Melâike, ve bunlar kibirlenmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Göklerde ve yerde gerek canlı gerek melek kısmından ne varsa hepsi büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Göklerde ve yer yüzünde bulunan canlılar ve bütün melekler, kibirlenmeden Allah'a secde ederler.


    Fizilal-il Kuran : Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamaksızın, Allah'a secde ederler.


    Gültekin Onan : Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Tanrı'ya secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.


    Hasan Basri Çantay : Göklerde olan, yerde olan canlılar ve melekler, kendilerine hiçbir yüksünme gelmeyerek, Allaha secde eder (ler).


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki göklerde olan ve yerde bulunan hareket eden bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan sâdece Allah’a secde eder.


    İbni Kesir : Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Muhammed Esed : Ayrıca göklerde ve yerde olan herşey -bütün canlılar/hayvanlar ve melekler- kendilerini büyüklük duygusuna kaptırmadan Allah için saygı ve tazimle yere kapanmaktadırlar:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah için göklerde olanlar ve canlı yürür şeylerden yerde olanlar ve melekler secde ederler ve onlar kibirlenmezler.


    Ömer Öngüt : Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Şaban Piriş : Göklerde ve yerde olan tüm canlılar ve melekler hiç büyüklenmeden Allah’a secde ederler.


    Suat Yıldırım : Hem göklerde ve yerde ne varsa hepsi, herhangi bir canlı olsun, melaike olsun hepsi Allah’a secde eder, asla kibirlenmezler.


    Süleyman Ateş : Göklerde ve yerde bulunan canlıların, meleklerin hepsi Allah'a secde ederler, onlar asla büyüklük taslamazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.


    Ümit Şimşek : Göklerde ve yerde hareket eden herşey ve bütün melekler, hiç büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Göklerdeki ve yerdeki canlı şeyler de melekler de yalnız Allah'a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar.
     


  10. وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ



    Ve lillâhi yescudu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı min dâbbetin vel melâiketu ve hum lâ yestekbirûn(yestekbirûne). (SECDE ÂYETİ)



    1. ve li allâhi : ve Allah'a

    2. yescudu : secde ederler

    3. mâ fî es semâvâti : semalarda olanlar

    4. ve mâ fî el ardı : ve yeryüzünde olanlar

    5. min dâbbetin : dabbelerden (yürüyen canlılardan)

    6. ve el melâiketu : ve melekler

    7. ve hum : ve onlar

    8. lâ yestekbirûne : büyüklenmezler, kibirlenmezler





    İmam İskender Ali Mihr : Semalarda olanlar ve yeryüzünde olan dabbelerin (yürüyen canlıların) hepsi ve melekler, Allah'a secde ederler. Ve onlar, kibirlenmezler.


    Diyanet İşleri : Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler (boyun eğerler).


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah'a secde etmededir göklerde ne varsa ve yeryüzünde yürüyen ne varsa ve melekler de ululanmadan Allah'a secde etmededir.


    Adem Uğur : Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Ahmed Hulusi : Semâlar ve arzda bulunan (tüm) canlılar ve melâike (ruhanî ve cismanî âlemlere ait varlıklar ve kuvveler), hiç kibirlenmeksizin (benliğe kapılmaksızın) Allâh'a secde ederler (Allâh'a mutlak teslimiyet hâlindedirler). (49. âyet secde âyetidir. )


    Ahmet Tekin : Göklerdeki varlıklar, yerdeki canlılar ve bütün melekler büyüklük taslamadan, serkeşlik etmeden Allah’a secde ederler.


    Ahmet Varol : Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve büyüklenmezler.


    Ali Bulaç : Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.


    Ali Fikri Yavuz : Göklerde ve yerde olan canlılarla Melekler, kibirlenmedikleri halde hep Allah’a secde ederler (*)


    Bekir Sadak : SÙ Goklerde ve yerde bulunan her canli ve melekler, buyukluk taslamaksizin Allah'a secde ederler.


    Celal Yıldırım : Göklerde ve yerde, gerek canlılardan, gerekse meleklerden ne varsa hepsi de büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Diyanet İşleri (eski) : Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Diyanet Vakfi : Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Edip Yüksel : Göklerde ve yerde bulunan tüm yaratıklar ve melekler ALLAH'a secde ederler ve büyüklük taslamazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allaha secde eder, gerek Dâbbe kısmından olsun ve gerek Melâike, ve bunlar kibirlenmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Göklerde ve yerde gerek canlı gerek melek kısmından ne varsa hepsi büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Göklerde ve yer yüzünde bulunan canlılar ve bütün melekler, kibirlenmeden Allah'a secde ederler.


    Fizilal-il Kuran : Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamaksızın, Allah'a secde ederler.


    Gültekin Onan : Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Tanrı'ya secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.


    Hasan Basri Çantay : Göklerde olan, yerde olan canlılar ve melekler, kendilerine hiçbir yüksünme gelmeyerek, Allaha secde eder (ler).


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki göklerde olan ve yerde bulunan hareket eden bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamadan sâdece Allah’a secde eder.


    İbni Kesir : Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Muhammed Esed : Ayrıca göklerde ve yerde olan herşey -bütün canlılar/hayvanlar ve melekler- kendilerini büyüklük duygusuna kaptırmadan Allah için saygı ve tazimle yere kapanmaktadırlar:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah için göklerde olanlar ve canlı yürür şeylerden yerde olanlar ve melekler secde ederler ve onlar kibirlenmezler.


    Ömer Öngüt : Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler.


    Şaban Piriş : Göklerde ve yerde olan tüm canlılar ve melekler hiç büyüklenmeden Allah’a secde ederler.


    Suat Yıldırım : Hem göklerde ve yerde ne varsa hepsi, herhangi bir canlı olsun, melaike olsun hepsi Allah’a secde eder, asla kibirlenmezler.


    Süleyman Ateş : Göklerde ve yerde bulunan canlıların, meleklerin hepsi Allah'a secde ederler, onlar asla büyüklük taslamazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a secde ederler ve onlar büyüklük taslamazlar.


    Ümit Şimşek : Göklerde ve yerde hareket eden herşey ve bütün melekler, hiç büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Göklerdeki ve yerdeki canlı şeyler de melekler de yalnız Allah'a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar.
     


  11. خَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ*



    Yehâfûne rabbehum min fevkıhim ve yef’alûne mâ yu’merûn(yu’merûne).



    1. yehâfûne : (onlar) korkarlar

    2. rabbe-hum : Rab'lerinden

    3. min fevkı-him : onların (kendi) üstlerinden

    4. ve yef'alûne : ve yaparlar

    5. mâ yu'merûne : emrolundukları şey(ler)i




    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, onların üstlerindeki (emrinde oldukları) Rab'lerinden korkarlar. Ve emrolundukları şeyleri yaparlar.


    Diyanet İşleri : Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Her şeye gücü yeten Rablerinden korkarlar da emredileni yaparlar.


    Adem Uğur : Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.


    Ahmed Hulusi : Derûnlarından hükmeden Rablerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar.


    Ahmet Tekin : Onlar, her türlü hakimiyeti elinde bulunduran, üstlerindeki Rablerinden korkarlar. Kendilerine emrolunan şeyleri yaparlar.


    Ahmet Varol : Üstlerinden (azap göndermeye gücü yeten) Allah'tan korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.


    Ali Bulaç : Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.


    Ali Fikri Yavuz : Kendilerine hâkim olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi (melekler) yaparlar.


    Bekir Sadak : Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolunduklari seyleri yaparlar. *


    Celal Yıldırım : Üstlerinde (yüce kudretiyle duran) Rablarından korkarlar da emrolunduklarını yerine getirirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.


    Diyanet Vakfi : Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.


    Edip Yüksel : Kendilerinden çok yüce olan Rab'lerini sayarlar ve kendilerine emredileni uygularlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fevklerinden rablarının mahafetini duyarlar ve her ne emr olunurlarsa yaparlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Üstlerinden Rablerinin korkusunu duyarlar ve kendilerine her ne emredilirse yerine getirirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerine hakim olan Rabblerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi yaparlar.


    Fizilal-il Kuran : Çünkü onlar üstlerindeki Rabblerinden korkarlar ve kendilerine emredileni yaparlar.


    Gültekin Onan : Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) rablerinden korkarlar ve buyrulduklarını yaparlar / yerine getirirler.


    Hasan Basri Çantay : (Evet) kendilerine her suretle kaahir ve haakim olan Rablerinden korkarak (dâima Ona inkiyad ederler. Melekler de) ne emr olunurlarsa onu yaparlar.


    Hayrat Neşriyat : (İnsanların ve cinlerin bir kısmı hâriç, herşey) üzerlerinde (hâkim) olan Rablerinden korkarlar ve ne emrolunurlarsa yaparlar.


    İbni Kesir : Üstlerinden, Rabblarından korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.


    Muhammed Esed : Üstlerinde (egemen) bulunan Rablerinden korkuyor ve kendilerine ne buyurmuşsa onu yapıyorlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Üzerlerinde hakîm olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.


    Ömer Öngüt : Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyleri yaparlar.


    Şaban Piriş : Üstün olan Rab’lerinden korkarlar ve yalnızca kendilerine emredileni yaparlar.


    Suat Yıldırım : Üstlerindeki Rab’lerinden korkar ve kendilerine ne emredilirse onu yaparlar.


    Süleyman Ateş : Üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emredildikleri şeyi yaparlar.


    Tefhim-ul Kuran : Üstlerinden (her an bir azab göndermeğe kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.


    Ümit Şimşek : Onların hepsi de üzerlerinde egemen olan Rablerinden korkarlar ve kendilerine emredileni yaparlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Üstlerinde egemen olan Rablerinden ürperirler ve emredildikleri şeyi yaparlar.
     


  12. وَقَالَ اللّهُ لاَ تَتَّخِذُواْ إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلهٌ وَاحِدٌ فَإيَّايَ فَارْهَبُونِ



    Ve kâlallâhu lâ tettehızû ilâheynisneyn(ilâheynisneyni), innemâ huve ilâhun vâhıd(vâhıdun), fe iyyâye ferhebûn(ferhebûne).



    1. ve kâlallâhu (ve kâle allâhu) : ve Allah dedi

    2. lâ tettehızû : edinmeyin

    3. ilâheyni isneyni : iki ilâh

    4. innemâ : sadece, yalnız

    5. huve : o

    6. ilâhun : ilâhtır

    7. vâhıdun : tek, bir tane

    8. fe : o zaman, öyleyse

    9. iyyâ-ye : yalnız ben

    10. ferhabûne (fe ırhabûne) : artık korkun





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin! O, sadece tek bir ilâhtır. O halde sadece Benden korkun!”


    Diyanet İşleri : Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız benden korkun.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah, iki mabut tanımayın dedi, o, ancak bir mabuttur ve artık benden korkun.


    Adem Uğur : Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin! O ancak bir Tanrı'dır. O halde yalnız benden korkun!


    Ahmed Hulusi : Allâh buyurdu ki: "İki ilâh edinmeyin! 'HÛ', sadece Ulûhiyet sahibi BİR'dir (cüzlere ayrılmayı ya da cüzlerin bütünü olmayı kabul etmeyen "TEK"illiktir). . . O hâlde yalnız Ben'den korkun. "


    Ahmet Tekin : Allah:


    'İki tanrı edinmeyin. Hak ilâh, kesinlikle bir tek ilâhtır. Benden, sadece benim azâbımdan dolayı dehşete düşün, korkun' buyurdu.


    Ahmet Varol : Allah: 'İki ilâh edinmeyin. O ancak tek ilâhtır. O halde benden, yalnız benden korkun' dedi.


    Ali Bulaç : Allah dedi ki: "İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun."


    Ali Fikri Yavuz : Allah da şöyle buyurdu: “- İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir İlâh’dır; onun için yalnız benden korkun.”


    Bekir Sadak : Allah, «Iki tanri edinmeyin, O ancak bir tek Tanri'dir. Yalniz Ben'den korkun» dedi.


    Celal Yıldırım : Allah: «İki tanrı edinmeyin; O ancak tek bir Tanrı'dır ve yalnız benden korkun !» buyurdu.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah, 'İki tanrı edinmeyin, O ancak bir tek Tanrı'dır. Yalnız Ben'den korkun' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin! O ancak bir Tanrı'dır. O halde yalnız benden korkun!


    Edip Yüksel : ALLAH, 'İki tanrı edinmeyin, O'ndan başka tanrı yoktur. Sadece benden çekinin,' demiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah da buyurmuştur ki: iki ilâh tutmayın o ancak bir ilâhdır, onun için benden yalnız benden korkun


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah da buyurmuştur ki: «İki tanrı edinmeyin; O, ancak bir ilahtır. Onun için Benden, yalnızca Benden korkun!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah, buyurmuştur ki: İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir ilâhdır. Onun için yalnız benden korkun.


    Fizilal-il Kuran : Allah «iki ilah edinmeyiniz, o tek bir ilahtır, yalnız benden korkunuz» dedi.


    Gültekin Onan : Tanrı dedi ki: "İki tanrı edinmeyin: O, ancak tek bir tanrıdır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun."


    Hasan Basri Çantay : Allah: «İki Tanrı edinmeyin. O, ancak bir Tanrıdır. Onun için benden, yalınız benden korkun» dedi.


    Hayrat Neşriyat : Ve Allah buyurdu ki: 'İki ilâh edinmeyin! O, ancak tek bir İlâhdır! Öyle ise, yalnız benden korkun!'


    İbni Kesir : Allah buyurdu ki: İki ilah edinmeyin. O, ancak bir tek ilahtır. Yalnız Ben'den korkun.


    Muhammed Esed : Ve hani, Allah: "İki (ya da daha fazla) tanrı edinmeyin!" demişti, "Çünkü O'dur tek ve biricik Tanrı; bunun içindir ki, benden, yalnızca benden korkun!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah buyurmuştur ki, «İki ilâh ittihaz etmeyiniz; O ancak bir ilâhtır. Artık yalnız Benden korkunuz.»


    Ömer Öngüt : Allah buyurdu ki: “İki ilâh edinmeyin. O ancak bir tek ilâhtır. Yalnız benden korkun. ”


    Şaban Piriş : Allah: -İki ilah edinmeyin, O, ancak tek ilahtır. Öyleyse benden korkun, dedi.


    Suat Yıldırım : Allah buyurdu ki: "İki tanrı edinmeyin. O ancak tek Tanrıdır. O halde yalnız Ben’den korkun!"


    Süleyman Ateş : Allâh: "İki tanrı tutmayın. O, ancak tek Tanrıdır. Yalnız benden korkun!" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Allah dedi ki: «İki ilah edinmeyin; O, ancak tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun.»


    Ümit Şimşek : Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin. Sizin tanrınız tek bir Tanrıdır. Onun için yalnız Benden korkun.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah buyurdu ki: "İki ilah edinmeyin; O sadece bir tek ilahtır. Yalnız benden korkun."
     


  13. وَلَهُ مَا فِي الْسَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا أَفَغَيْرَ اللّهِ تَتَّقُونَ



    Ve lehu mâ fîs semâvâti vel ardı ve lehud dînu vâsıbâ(vâsıben), e fe gayrallâhi tettekûn(tettekûne).



    1. ve lehu : ve onun

    2. mâ fî es semâvâti : semalarda olan şeyler

    3. ve el ardı : ve yeryüzünde

    4. ve lehu ed dînu : ve dîn onundur

    5. vâsıben : devamlı, sürekli, her zaman

    6. e fe gayrallâhi (gayre allâhi) : öyleyse Allah'tan başkası mı

    7. tettekûne : korkuyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve semalarda ve yeryüzünde olanlar, O'nundur. Ve dîn, daima O'na aittir. (Öyleyse) hâlâ Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Diyanet İşleri : Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İtaat de daima O’na olmalıdır. Öyle iken siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde, ibâdet ve itâat de dâimâ onadır, hâlâ mı Allah'tan başka birinden çekinmede, korkmadasınız?


    Adem Uğur : Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur, din de yalnız O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Ahmed Hulusi : Semâlar ve arzda ne varsa O'nun içindir! Din de daimî - ebedî - yalnız O'nundur! Allâh'ın gayrından mı sakınıyorsunuz?


    Ahmet Tekin : Göklerde ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O’nundur, O’nun tasarrufundadır. Din, şeriat, düzen, medeniyet yalnız O’na ait; kulluk ve itaat da daima O’na olmalıdır. Allah’tan başkasına mı sığınıyorsunuz?


    Ahmet Varol : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Din (itaat, kulluk) de daima O'nadır. Artık Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Ali Bulaç : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat, kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?


    Ali Fikri Yavuz : Göklerde ve yerde her ne varsa, hepsi O’nundur. Din de daima Onundur, (itaat devamlı olarak ona mahsustur). Böyle iken, siz Allah’ın gayrinden mi korkuyorsunuz?


    Bekir Sadak : Goklerde ve yerde olan O'nundur. Kulluk da daima O'nadir. Allah'tan baskasindan mi sakiniyorsunuz?


    Celal Yıldırım : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak O'nundur. Din de dâima O'nadır; öyle iken Allah'tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz ?


    Diyanet İşleri (eski) : Göklerde ve yerde olan O'nundur. Kulluk da daima O'nadır. Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz?


    Diyanet Vakfi : Göklerde ve yerde ne varsa, O'nundur, din de yalnız O'nundur. O halde Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Edip Yüksel : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Din de sürekli sadece O'nundur. ALLAH'tan başkasını mı sayıyorsunuz?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem Göklerde yerde ne varsa onun, din de daima onundur, öyle iken siz Allahın gayrisinden mi korkuyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. öyle iken, siz Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Göklerde ve yerde olan her şey yalnız O'nundur. Din de daima O'nundur. Böyle iken, siz Allah'tan başkasından mı korkarsınız?


    Fizilal-il Kuran : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. İtaat mercii sürekli olarak hep O'dur. Siz Allah'dan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Gültekin Onan : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat, kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Tanrı'dan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?


    Hasan Basri Çantay : Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsi) Onundur. Tâat de dâima Onadır. Böyle iken haalâ Allahdan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Hayrat Neşriyat : Çünki göklerde ve yerde ne varsa O’nundur; dîn (itâat) de dâimâ O’nun içindir. Buna rağmen Allah’dan başkasından mı sakınıyorsunuz?


    İbni Kesir : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Din de sürekli olarak O'nundur. Yoksa Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz?


    Muhammed Esed : Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O'nundur; (o halde,) kulluk ve itaat de daima O'na olmalıdır: hal böyleyken, tutup yine de, Allah'tan başkasına mı saygı ve duyarlık göstereceksiniz?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve göklerde ve yerde ne varsa O'nun içindir ve din de daima O'nun içindir. (Bu böyle iken siz) Allah'ın gayrısından mı korkarsınız?


    Ömer Öngüt : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur ve din de sadece O'na âittir. Yoksa Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Şaban Piriş : Göklerde ve yerdeki her şey O’nundur. Her zaman otorite O’na aittir. O halde Allah’tan başkasından mı çekiniyorsunuz?


    Suat Yıldırım : Göklerde ne var, yerde ne varsa hep O’nundur. İtaat daima O’nadır. Öyle iken Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Süleyman Ateş : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Kulluğun da yalnız O'na yapılması lâzımdır. Siz, Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Tefhim-ul Kuran : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat, kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?


    Ümit Şimşek : Göklerde ve yerde ne varsa Ona aittir; din de her zaman Onundur. Yoksa Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Din de sürekli olarak yalnız O'nundur. Hâlâ, Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz!
     


  14. وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ



    Ve mâ bikum min ni’metin fe minallâhi summe izâ messekumud durru fe ileyhi tec’erûn(tec’erûne).



    1. ve mâ : ve ne (varsa)

    2. bi-kum : sizin için, sizin olan

    3. min ni'metin : ni'metten

    4. fe : böylece, tamamen, hepsi

    5. min allâhi : Allah'tandır

    6. summe : sonra

    7. izâ : olduğu zaman

    8. messe-kum : size dokundu

    9. ed durru : zarar, sıkıntı

    10. fe : o zaman

    11. ileyhi : ona

    12. tec'erûne : yalvarırsınız





    İmam İskender Ali Mihr : Sizin olan ne kadar ni'met varsa hepsi Allah'tandır. Sonra da size bir sıkıntı dokunsa, o zaman O'na yalvarırsınız.


    Diyanet İşleri : Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman yalnız O’na yalvarır yakarırsınız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Size bir nîmet gelse o, mutlaka Allah'tandır, sonra bir zarara uğrasanız gene ona yalvarırsınız.


    Adem Uğur : Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız.


    Ahmed Hulusi : Nimetten neyiniz varsa Allâh'tandır! Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman O'na yakarırsınız.


    Ahmet Tekin : Sizdeki ilâhî, manevî ve dünyevî nimetlerin hepsi Allah’tandır. Sonra başınıza bir felâket, bir sıkıntı geldiği, ekonomik darboğaza düştüğünüz zaman da, yalnız, feryad ü figan ederek O’na yalvarır, O’na sığınırsınız.


    Ahmet Varol : Size ulaşan her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğunda da yalnız O'na yalvarırsınız.


    Ali Bulaç : Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O'na yalvarmaktasınız.


    Ali Fikri Yavuz : Sizdeki her nimet Allah’dandır. Sonra size keder dokunduğu zaman da, hep ona yalvarır yakarırsınız.


    Bekir Sadak : Size gelen her nimet Allah'tandir. Sonra, bir sikintiya ugradiginizda yalniz O'na siginirsiniz.


    Celal Yıldırım : Sizde olan her nîmet Allah'tandır. Sonra da size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman ancak ve sadece O'na yalvarıp yakarınsınız.


    Diyanet İşleri (eski) : Size gelen her nimet Allah'tandır. Sonra, bir sıkıntıya uğradığınızda yalnız O'na sığınırsınız.


    Diyanet Vakfi : Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız.


    Edip Yüksel : Size ulaşan her nimet ALLAH'tandır. Nitekim, bir sıkıntıya uğradığınızda sadece O'na yalvarırsınız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem sizde ni'met namına her ne varsa hep Allahdandır, sonra size keder dokunduğu zaman da hep ona feryad edersiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sizde nimet olarak her ne varsa hepsi Allah'tandır. Sonra başınıza bir keder geldiğinde de hep O'na feryat edersiniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız.


    Fizilal-il Kuran : Yararlandığınız her nimet Allah'dandır. Sonra başınıza bir sıkıntı gelince yalnız O'na yalvarırsınız.


    Gültekin Onan : Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Tanrı'dandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O'na yalvarmaktasınız.


    Hasan Basri Çantay : Size ulaşan her ni'met Allahdandır. Sonra size her hangi bir keder ve musîybet dokunduğu zaman ancak Ona tezarru ve feryâd edersiniz.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki size gelen her ni'met Allah’dandır; sonra size zarar dokunduğu zaman(feryadla) ancak O’na sesinizi yükselt(erek yalvar)ırsınız.


    İbni Kesir : Sizdeki her nimet, Allah'tandır. Sonra bir sıkıntıya uğradığınızda yalnız O'na sığınırsınız.


    Muhammed Esed : Hem, payınıza düşen her nimet Allah'tandır; (nitekim) ne zaman başınıza darlık çökse, hemen O'na yakarırsınız,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Size gelen her nîmet, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman ancak O'na seslerinizi kaldırıp sığınırsınız.


    Ömer Öngüt : Ne ki nimetleriniz varsa hepsi Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda yalnız O'na yalvarırsınız.


    Şaban Piriş : Sizin sahip olduğunuz her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da hemen O’na yalvarırsınız.


    Suat Yıldırım : Hem sizde nimet namına ne varsa hepsi Allah’tandır. Kaldı ki size bir sıkıntı dokunduğunda da yalnız O’na yalvarırsınız.


    Süleyman Ateş : Size ulaşan her ni'met Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız.


    Tefhim-ul Kuran : Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O'na yalvarmaktasınız.


    Ümit Şimşek : Size erişen her nimet Allah'tandır. Nitekim başınıza bir sıkıntı gelince hemen Ona yalvarırsınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sahip olduğunuz her nimet Allah'tandır. Sonra size bir zorluk/keder dokunduğu zaman yalnız O'na yakarırsınız.
     


  15. ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ



    Summe iza ke؛efad durra ankum izâ ferîkun minkum bi rabbihim yu؛rikûn(yu؛rikûne).



    1. summe : sonra

    2. iza : olduًu zaman

    3. ke‏efe ed durra : zarar‎ (s‎k‎nt‎lar‎) giderdi

    4. an-kum : sizden

    5. izâ : o zaman, o taktirde

    6. ferîkun : bir grup

    7. min-kum : sizden

    8. bi rabbi-him : Rab'lerine

    9. yu‏rikûne : ‏irk (ortak) ko‏arlar





    فmam فskender Ali Mihr : Sonra O, sizden zarar‎ (s‎k‎nt‎lar‎) giderince o zaman da sizden bir grup, Rab'lerine ‏irk (ortak) ko‏arlar.


    Diyanet ف‏leri : Sonra sizden o s‎k‎nt‎y‎ giderince, bir de bakars‎n‎z, içinizden bir k‎sm‎ Rablerine ortak ko‏ar.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Sonra da sizden o zarar‎ defetti mi o vakit içinizden bir k‎sm‎, Rablerine ‏irk ko‏ar.


    Adem Uًur : Sonra da sizden o zarar‎ giderdiًinde, içinizden bir zümre, hemen Rablerine ortak ko‏arlar!


    Ahmed Hulusi : Sonra (Allâh) sizden o s‎k‎nt‎y‎ kald‎rd‎ً‎ zaman, bir de bakars‎n ki sizden bir k‎sm‎ hemen Rablerine ortak ko‏arlar (o s‎k‎nt‎n‎n kalk‎‏‎n‎ Rablerine deًil, ba‏ka bir tesire baًlarlar).


    Ahmet Tekin : Sonra, sizden felâketi, s‎k‎nt‎y‎, giderdiًinde, ekonomik darboًazdan kurtard‎ً‎nda içinizden bir zümre hemen Allah’‎ unutarak, kurtulu‏una vesileler icat edip, ilâhl‎ً‎nda, otoritesinde, mülkünde, tasarruflar‎nda Rablerine ortaklar ko‏arlar.


    Ahmet Varol : Sonra O, sizden s‎k‎nt‎y‎ giderdiًinde içinizden bir grup hemen Rablerine ortak ko‏arlar.


    Ali Bulaç : Sonra sizden zarar‎ kald‎rd‎ً‎nda, sizden bir grup (hemen) Rablerine ‏irk ko‏ar;


    Ali Fikri Yavuz : Sonra Allah, bu kederi sizden kald‎rd‎ً‎ zaman, bir de bakars‎n‎z ki, içinizden bir topluluk Rablerine ortak ko‏uyorlar. (*) Dikkat! Secde âyetidir.


    Bekir Sadak : (54-55) Sikintilarinizi giderince de, icinizden bazilari kendilerine verdigimize nankorluk ederek Rablerine es kosarlar. Gecinin bakalim, yakinda ogreneceksiniz.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sonra O, sizden s‎k‎nt‎y‎ giderince, içinizden bir k‎sm‎ bir de bakars‎n kendilerine verdiًimize kar‏‎l‎k nankِrlük etmek için Rablar‎na ortak ko‏arlar.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (54-55) S‎k‎nt‎lar‎n‎z‎ giderince de, içinizden baz‎lar‎ kendilerine verdiًimize nankِrlük ederek Rablerine e‏ ko‏arlar. Geçinin bakal‎m, yak‎nda ًِreneceksiniz.


    Diyanet Vakfi : Sonra da sizden o zarar‎ giderdiًinde, içinizden bir zümre, hemen Rablerine ortak ko‏arlar!


    Edip Yüksel : Ne var ki, sizden o s‎k‎nt‎y‎ kald‎rd‎ً‎ zaman, sizden bir grup hemen Rab'lerine ortak ko‏maya ba‏lar,


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sonra sizden o kederi açt‎ً‎ zaman da içinizden bir k‎sm‎ derhal rablar‎na ‏irk ederler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sonra o kederi sizden kald‎rd‎ً‎ zaman, içinizden bir k‎sm‎ derhal Rablerine ortak ko‏arlar.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sonra Allah bu s‎k‎nt‎y‎ sizden kald‎rd‎ً‎ zaman, bir de bakars‎n‎z ki, içinizden bir topluluk, hemen Rablerine ortak ko‏arlar.


    Fizilal-il Kuran : Arkas‎ndan s‎k‎nt‎n‎z‎ giderince, içinizden baz‎lar‎ hemen Rabblerine ortak ko‏arlar.


    Gültekin Onan : Sonra sizden zarar‎ kald‎rd‎ً‎nda, sizden bir grup (hemen) rablerine ‏irk ko‏ar.


    Hasan Basri اantay : Nihayet O, sizden bu keder ve mus‎ybeti aç‎b giderdiًi vakit ise içinizden bir tak‎mlar‎, bakars‎n‎z ki, Rablerine e‏ tutuyorlar.


    Hayrat Ne‏riyat : Sonra sizden o zarar‎ giderdiًi zaman, içinizden bir f‎rka hemen Rablerine ortak ko‏arlar.


    فbni Kesir : Sonra s‎k‎nt‎n‎z‎ giderince de içinizden bir grup; Rabblar‎na ‏irk ko‏arlar.


    Muhammed Esed : sonra, üzerinizden darl‎ً‎ giderir gidermez, içinizden baz‎lar‎ hemen Rablerinin uluhiyetinden ba‏ka güçlere de bir pay yak‎‏t‎r‎r,


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sonra sizden o zarar‎ açt‎ً‎ vakit o an sizden bir tâife Rablerine ‏erik ko‏arlar.


    ضmer ضngüt : Sonra da o zarar‎ sizden giderdiًinde, içinizden bir k‎s‎m kimseler hemen Rablerine ortak ko‏arlar.


    قaban Piri‏ : Sonra, s‎k‎nt‎y‎ sizden giderdiًimiz zaman içinizden bir grup hemen Rab’lerine ‏irk ko‏arlar.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Ama sonra sizin o s‎k‎nt‎n‎z‎ giderince, içinizden bir k‎sm‎ hemen Rab’lerine ortak ko‏arlar.


    Süleyman Ate‏ : Sonra, sizden o s‎k‎nt‎y‎ kald‎rd‎ً‎ zaman içinizden bir grup, hemen Rablerine ortak ko‏arlar.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra sizden zarar‎ kald‎rd‎ً‎nda, sizden bir grup (hemen) Rablerine ‏irk ko‏arlar;


    ـmit قim‏ek : O s‎k‎nt‎n‎z‎ giderdiًinde ise, sizden bir topluluk Rablerine ortak ko‏maya ba‏lam‎‏t‎r bile!


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sonra da zorluk ve kederi sizden kald‎rd‎ً‎nda, içinizden bir zümre kendi Rablerine hemen ortak ko‏uverir,
     


  16. لِيَكْفُرُواْ بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ



    Li yekfurû bimâ âteynâhum, fe temetteû, fesevfe ta’lemûn(ta’lemûne).



    1. li yekfurû : nankörlük etsinler

    2. bimâ : şeylere

    3. âteynâ-hum : onlara verdik

    4. fe : haydi

    5. temetteû : faydalanın (metalanın)

    6. fe sevfe : artık yakında olacak

    7. ta'lemûne : bilecekler




    İmam İskender Ali Mihr : Onlara verdiğimiz şeylere nankörlük etsinler! Haydi faydalanın (meta'lanın). Artık yakında bileceksiniz.


    Diyanet İşleri : Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendilerine verdiğimiz nîmetlere nankörlük etmek için. Geçine durun, yakında bilir, anlarsınız.


    Adem Uğur : Kendilerine verdiklerimize karşılık nankörlük etmeleri için (öyle yaparlar). O halde bir süre daha faydalanın; fakat yakında hakikati bileceksiniz!


    Ahmed Hulusi : Kendilerine verdiğimize nankörlük etmek için (böyle yaparlar). . . O hâlde zevklenin. . . Yakında bileceksiniz.


    Ahmet Tekin : Bunu kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmek için yaparlar. Şimdi zevk ü sefa sürün. Fakat yakında başınıza gelecek felâketi, akıbetinizi öğreneceksiniz.


    Ahmet Varol : Kendilerine verdiğimize karşı nankörlük etmek için (böyle yaparlar). Yararlanın bakalım. Yakında bileceksiniz.


    Ali Bulaç : Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için. Öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.


    Ali Fikri Yavuz : Bunu, kendilerine verdiğimiz nimete nankörlük etmek için yaparlar. Şimdi zevk edip keyfinize bakın; fakat pek yakında (başınıza gelecek akıbeti) bileceksiniz.


    Bekir Sadak : (54-55) Sikintilarinizi giderince de, icinizden bazilari kendilerine verdigimize nankorluk ederek Rablerine es kosarlar. Gecinin bakalim, yakinda ogreneceksiniz.


    Celal Yıldırım : Haydi öyle ise keyfinize göre geçinin ; ileride (hakikati anlayıp nasıl saptığınızı) bileceksiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : (54-55) Sıkıntılarınızı giderince de, içinizden bazıları kendilerine verdiğimize nankörlük ederek Rablerine eş koşarlar. Geçinin bakalım, yakında öğreneceksiniz.


    Diyanet Vakfi : Kendilerine verdiklerimize karşılık nankörlük etmeleri için (öyle yaparlar). O halde bir süre daha faydalanın; fakat yakında hakikati bileceksiniz!


    Edip Yüksel : Kendilerine verilene nankörlük ederek... Keyfinize bakın; yakında mutlaka bileceksiniz!


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kendilerine verdiğimiz ni'meti küfrân ile karşılamak için şimdi zevk edin bakalım fakat yarın bileceksiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kendilerine verdiğimiz nimeti nankörlük ile karşılamak için yaparlar bunu. Şimdi zevk sürün bakalım, yarın bileceksiniz!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunu kendilerine verdiğimiz nimete nankörlük etmek için yaparlar. Şimdi eğlenin bakalım! Fakat yakında bileceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Böylece, kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük ederler. «Dünya nimetleri ile oyalanın bakalım, yakında gerçeği öğreneceksiniz.»


    Gültekin Onan : Kendilerine verdiklerimize küfretmek için. Öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.


    Hasan Basri Çantay : (Bunu) kendilerine verdiğimiz (nimetler) e karşı nankörlük etmeleri için (yaparlar). Öyle ise eğlenedurun! Yakında (akıbetinizi) bileceksiniz.


    Hayrat Neşriyat : (O müşrikler,) kendilerine verdiğimiz (ni'metler)e nankörlük etmeleri için (böyle yaparlar). Şimdilik eğlenin bakalım; fakat (yaptıklarınızın âkıbetini) ileride bileceksiniz!


    İbni Kesir : Kendilerine verdiğimize nankörlük etmeleri için. Geçinin bakalım, yakında bileceksiniz.


    Muhammed Esed : (adeta) kendilerine bahşettiğimiz nimetler için nankörlüklerini gösterircesine! (Bu geçici) dünya hayatıyla böylece avunun bakalım: nasıl olsa (gerçeği) er geç öğreneceksiniz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kendilerine verdiğimiz şeylere karşı nankörlükte bulunmak için (öyle harekette bulunurlar) Artık bir mühlet menfaatlenedurunuz; fakat yakında bileceksiniz.


    Ömer Öngüt : Kendilerine verdiğimize nankörlük etmek için böyle yaparlar. O halde bir süre daha faydalanın, yakında bileceksiniz!


    Şaban Piriş : Onlara verdiğimize nankörlük etsinler bakalım, şimdilik yaşayın, nasıl olsa anlayacaksınız.


    Suat Yıldırım : İşte verdiğimiz bunca nimete şükür yerine neticede, böyle nankörlük ederler.Şimdi bir süre eğlenin bakalım, yakında başınıza gelecek âkıbeti öğrenirsiniz.


    Süleyman Ateş : Ki kendilerine verdiğimiz (ni'metlere ve yaptığımız iyiliğ)e karşı nankörlük etsinler. Öyleyse eğlenin, yakında bileceksiniz!


    Tefhim-ul Kuran : Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için. Öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.


    Ümit Şimşek : Bunu yapmakla, kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük ederler. Nasiplenedurun; nasıl olsa yakında bileceksiniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye. Hadi, zevklenin/nimetlenin, yakında bileceksiniz.
     


  17. وَيَجْعَلُونَ لِمَا لاَ يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِّمَّا رَزَقْنَاهُمْ تَاللّهِ لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنتُمْ تَفْتَرُونَ



    Ve yec’alûne li mâ lâ ya’lemûne nasîben mimmâ razaknâhum, tallâhi le tus’elunne ammâ kuntum tefterûn(tefterûne).



    1. ve yec'alûne : ve yapıyorlar (ayırıyorlar)

    2. li mâ : şeyleri

    3. lâ ya'lemûne : bilmiyorlar

    4. nasîben : bir nasip, bir pay

    5. mimmâ (min mâ) : o şeylerden

    6. razaknâ-hum : onları rızıklandırdık

    7. tallâhi : Allah'a yemin olsun

    8. le tus'elunne : mutlaka sorgulanacaksınız

    9. ammâ (an-mâ) : şeylerden

    10. kuntum : siz oldunuz

    11. tefterûne : iftira ediyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Onları rızıklandırdığımız şeylerden, bilmediklerine bir pay (nasip) ayırıyorlar. Allah'a yemin olsun ki; iftira etmiş olduğunuz şeylerden mutlaka sorgulanacaksınız.


    Diyanet İşleri : Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (mahiyetini) bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, uydurmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden, mâhiyetlerini bilmedikleri putlara bir hisse ayırırlar; andolsun Allah'a ki iftirâ ettikleri şeyler yüzünden sorguya çekilecek onlar.


    Adem Uğur : Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!


    Ahmed Hulusi : Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden hayalî tanrılarına bir pay ayırırlar. . . Tallahi (hayret ihtiva eden yemin türü), yaptığınız uydurmalardan elbette sorgulanacaksınız!


    Ahmet Tekin : Müşrikler kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, mahiyetini bilmedikleri putlara pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, siz bu yaptığınız iftiralardan, uydurduğunuz şeylerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.


    Ahmet Varol : Kendilerine rızık olarak verdiğimizden o (hiçbir şey) bilmeyenlere pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, bu uydurup durduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Ali Bulaç : Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, hiç bir şey bilmeyenlere paylar ayırıyorlar. Andolsun Allah'a karşı düzmekte olduklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de müşrikler, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (hayvanat ve ekinlerden) tutuyorlar da, hiç bir şey bilmiyen putlara hisse ayırıyorlar. Allah’a yemin olsun ki, siz, bu yaptığınız iftiralardan (putlar ilâhımızdır ve onların da bir hissesi vardır sözünden) mutlaka sorumlu tutulacaksınız.


    Bekir Sadak : Kendilerine verdigimiz riziktan, onlarin ne oldugunu bilmeyen putlara pay ayirirlar. Allah'a and olsun ki, uydurup durdugunuz seylerden elbette sorguya cekileceksiniz.


    Celal Yıldırım : Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (gerçek yüzünü) bilmedikleri şeylere (putlara ve benzeri şeylere) pay ayırırlar. Allah'a and olsun ki, bu uydurduğunuz şeylerden mutlaka sorulacaksınız.


    Diyanet İşleri (eski) : Kendilerine verdiğimiz rızıktan, onların ne olduğunu bilmeyen putlara pay ayırırlar. Allah'a and olsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden elbette sorguya çekileceksiniz.


    Diyanet Vakfi : Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!


    Edip Yüksel : Kendilerine verdiğimiz rızıklardan bilinçsizlere bir pay ayırırlar. ALLAH'a andosun ki siz bu uydurduğunuz şeylerden sorulacaksınız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de bizim kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden tutuyorlar ılim şanından olmıyan nesnelere bir nasîb ayırıyorlar, tallahi siz bu yaptığınız iftiralardan mutlak mes'ul olacaksınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de onlar kendilerine verdiğimiz rızıklardan tutup o hiçbir şey bilmeyen nesnelere bir pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, siz yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de müşrikler kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden tutuyorlar mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, siz bu yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Kendilerine verdiğimiz rızıktan bilmediklerine hisse çıkarırlar. Allah’a andolsun ki uydurup durduğunuz şeylerden muhakkak suale çekileceksiniz.


    Gültekin Onan : Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, hiç bir şey bilmeyenlere paylar ayırıyorlar. Andolsun Tanrı'ya karşı düzmekte olduklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Hasan Basri Çantay : Kendilerine rızk olarak verdiğimizden onlar, o bilmezler, (o putlar) için hisse ayırırlar. Allaha andolsun ki düzmekde olduğunuz (bu iftiralar) dan elbette mes'ul olacaksınız.


    Hayrat Neşriyat : Hem kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden, hiçbir şey bilmeyenlere (putlara) bir hisse ayırıyorlar. Allah’a yemîn olsun ki, bu iftirâ etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorulacaksınız.


    İbni Kesir : Kendilerine verdiğimiz rızıktan, bilmediklerine pay ayırırlar. Allah'a andolsun ki; uydurup durduğunuz şeylerden muhakkak sorguya çekileceksiniz.


    Muhammed Esed : Üstelik bir de, kendilerine verdiğimiz rızıktan, hakkında hiçbir şey bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar. Allah tanıktır ki, bütün o uydurup durduğunuz şeylerden ötürü mutlaka sorguya çekileceksiniz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve kendilerini merzûk ettiğimiz şeylerden bilmez nesneler için bir hisse ayırırlar. Allah'a kasem olsun ki, iftira eder olduğunuz şeyden dolayı elbette mes'ul olacaksınız.


    Ömer Öngüt : Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden o bilmezlere (putlara) pay ayırırlar. Allah'a andolsun ki siz uydurup durduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!


    Şaban Piriş : Onlara verdiğimiz rızıktan bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. Allah adına andolsun ki, uydurmakta olduklarınızın hesabı sorulacaktır.


    Suat Yıldırım : Bir de kendilerine nasib ettiğimiz nimetlerimizden, tutuyor gerçek yüzünü kendilerinin de bilmedikleri o bilinçsiz putlara pay ayırıyorlar. Allah hakkı için, uydurduğunuz bu iftiraların mutlaka hesabı sorulacaktır!


    Süleyman Ateş : Kendilerine verdiğimiz rızıktan, (hiçbir şey) bilmeyen(tanrı)lar(ın)a pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki siz, bu uydurduğunuz şeylerden mutlaka sorulacaksınız.


    Tefhim-ul Kuran : Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, hiç bir şey bilmeyenlere paylar ayırıyorlar. Andolsun Allah'a karşı düzmekte olduklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz.


    Ümit Şimşek : Bir de, kendilerine verdiğimiz rızıktan, bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. Allah'a and olsun ki bu uydurduklarınızın hesabını vereceksiniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Tutuyor, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hiçbir şeyin farkında olmayanlara pay çıkarıyorlar. Allah'a yemin olsun ki, iftira edip durduğunuz şeylerden kesinlikle hesaba çekileceksiniz.
     


  18. وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُم مَّا يَشْتَهُونَ



    Ve yec’alûne lillâhil benâti subhânehu ve lehum mâ yeştehûn(yeştehûne).



    1. ve yec'alûne : ve kılıyorlar, yapıyorlar, isnad ediyorlar

    2. li allâhi : Allah'a

    3. el benâti : kızlar

    4. subhâne-hu : o sübhandır, münezzehtir

    5. ve lehum : ve onlarındır (kendilerinindir)

    6. mâ yeştehûne : beğendikleri (tercih ettikleri)






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah'a, kızlar isnat ediyorlar. O, Sübhan'dır (Allah çocuk edinmekten münezzehtir). Ve beğendikleri (tercih ettikleri; erkek çocuklar) ise kendilerinin (onların) oluyor.


    Diyanet İşleri : Onlar, kızları Allah’a nispet ediyorlar -ki O, bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hâşâ, münezzehtir o, kızları olduğunu söylerler Allah'ın, hoşlarına gidenlerse kendilerinindir onlarca.


    Adem Uğur : Onlar, kızların Allah'a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de (erkek çocuklar) kendilerinin oluyor.


    Ahmed Hulusi : Kız çocuklarını da Allâh'a nispet ederler. . . Subhan'dır "HÛ"! ("HÛ", münezzehtir bu yakıştırmadan)! Hoşlarına gideni de (erkek çocukları) kendilerine. . .


    Ahmet Tekin : Onların, kızların Allah’a ait olduğunu iddia ediyorlar. Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de, erkek çocuklar da kendilerinin oluyormuş.


    Ahmet Varol : Şanı yüce olan Allah'a kızlar isnad ediyorlar; kendilerine de hoşlandıklarını


    Ali Bulaç : Ve Allah'a kızlar isnad ediyorlar, (haşa) O yücedir. Hoşlandıkları (erkek çocuklar) da kendilerinindir.


    Ali Fikri Yavuz : Hem Allah’a kızlar da isnad ediyorlar (Melekler Allah’ın kızlarıdır, diyorlar.) Haşâ, Allah bunlardan münezzehtir. Tuhaf şey! Halbuki kendilerinin istediği oğlan çocuktur.


    Bekir Sadak : Begendikleri erkek cocuklari kendilerine; kizlari da Allah'a malediyorlar. O bundan munezzehtir.


    Celal Yıldırım : Bir de Allah'a kızlar nisbet ederler; O bundan pâk ve yücedir. Kendilerine ise canlarının istediğini (nisbet ederler).


    Diyanet İşleri (eski) : Beğendikleri erkek çocukları kendilerine; kızları da Allah'a malediyorlar. O bundan münezzehtir.


    Diyanet Vakfi : Onlar, kızların Allah'a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de (erkek çocuklar) kendilerinin oluyor.


    Edip Yüksel : Yüce ALLAH'a kızları ayırıyorlar; kendilerine de hoşlandıklarını..


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allaha kızlar da isnad ediyorlar, hâşâ o sübhane, kendilerine ise canlarının istediği


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a kızlar isnat ediyorlar O, bundan münezzehtir kendilerine ise canlarının istediğini.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar, Allah'a kızlar isnad ediyorlar. O, bundan münezzehtir. Kendilerine ise erkek çocukları isnad ederler.


    Fizilal-il Kuran : Onlar, Allah'a kız çocuklarını mal ederler ki, O bu yakıştırmadan uzaktır, canlarının istediği erkek çocuklarını ise kendilerine ayırırlar.


    Gültekin Onan : Ve Tanrı'ya kızlar isnad ediyorlar, (haşa) O yücedir. Hoşlandıkları (erkek çocuklar) da kendilerinindir.


    Hasan Basri Çantay : Bir de onlar Allaha kızlar isnâd ederler. Haaşâ, O (nun şanı) münezzehdir. Kendilerinin candan isteyegeldikleri (oğlan çocuğuna gelince:) bu da onlarındır!


    Hayrat Neşriyat : Hem Allah’a kızları isnâd ediyorlar! (Hâşâ!) O, bundan (da, Îsâ ve Uzeyr gibi erkek çocuktan da) münezzehtir; kendilerine ise beğendiklerini (erkek çocuklarını dilerler).


    İbni Kesir : Onlar; Allah'a kızlar isnad ederler. O'nun sanı yücedir. Hoşlandıkları da kendilerinindir.


    Muhammed Esed : Ayrıca, kızları Allah'a yakıştırırken -oysa O tüm beşeri bağlardan uzaktır, yücedir- kendileri için (sanki buna güçleri yetermiş gibi) hoşlarına gideni (seçmek isterler):


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah için kızlar isnat edinirler. Hâşâ! O münezzehtir. Kendileri için ise arzu ettiklerini (isnat ederler).


    Ömer Öngüt : Onlar kızları Allah'a isnad ederler. Hâşâ! O bundan münezzehtir! Hoşlandıkları (erkek çocukları) da kendilerinin oluyor.


    Şaban Piriş : Allah’a kızları isnat ederler. O, bundan uzaktır. Kendilerine de arzu ettiklerini..(erkek çocukları)


    Suat Yıldırım : Allah’ın kızları olduğunu iddia ediyorlar. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Hoşlandıkları erkek çocuklarını ise kendilerine yakıştırırlar.


    Süleyman Ateş : O şânı yüce Allah'a kızları veriyorlar (melekleri Allâh'ın kızları sanıyorlar) da kendilerine hoşlandıkları(erkek çocukları)nı (alıyorlar). (Kız çocuklarından arlanıyorlar. Peki ama neden arlandıkları şeyleri Allah'a lâyık görüyorlar?)


    Tefhim-ul Kuran : Ve Allah'a kızlar isnad ediyorlar, (haşa) O yücedir. Hoşlandıkları (erkek çocuklar) da kendilerinindir.


    Ümit Şimşek : Evlât edinmekten münezzeh olduğu halde, Allah'a kız çocuklarını yakıştırıyor, hoşlarına gideni ise kendilerine ayırıyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Tutuyor, Allah'a kızları nispet ediyorlar. Hâşâ! O, bunlardan arınmıştır. İştah duydukları şeyler de kendilerinin mi?
     


  19. وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأُنثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ



    Ve izâ buşşire ehaduhum bil unsâ zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).



    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. buşşire : müjdelendi

    3. ehadu-hum : onlardan birisi

    4. bi el unsâ : kız çocuk ile

    5. zalle : gölgelendi

    6. vechu-hu : onun yüzü

    7. musvedden
    (esved) : kararmış, siyahlaşmış
    : (siyah)

    8. ve huve : ve o

    9. kezîmun : kızgın, öfkeli






    İmam İskender Ali Mihr : Onlardan birisi, bir kız çocuk ile müjdelendiği zaman öfkeli olarak, yüzü siyahlaşıp gölgelenir.


    Diyanet İşleri : Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onların birine kızı olduğu müjdelenirse pek ziyâde kızar da yüzü simsiyah olur.


    Adem Uğur : Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.


    Ahmed Hulusi : Onlardan biri dişi ile müjdelendiğinde, öfkeli bir hâlde, yüzü simsiyah kesilir!


    Ahmet Tekin : Onlardan birine kız müjdelendiği zaman, yüzü kapkara kesilir. İçi öfkeyle dolar.


    Ahmet Varol : Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir.


    Ali Bulaç : Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle taşarak yüzü simsiyah kesilir.


    Ali Fikri Yavuz : Onlardan birine, kız doğum haberi (bir kızın doğdu!) müjdelendiği zaman, öfkelenerek yüzü kararıyor.


    Bekir Sadak : Aralarindan birine bir kizi oldugu mujdelendigi zaman ici gamla dolarak yuzu simsiyah kesilir.


    Celal Yıldırım : Onlardan biri kız çocuğuyla müjdelenince, öfkesini yutmaya çalışarak yüzü kararır.


    Diyanet İşleri (eski) : Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir.


    Diyanet Vakfi : Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.


    Edip Yüksel : Onlardan birine dişi müjdelendiği zaman, büyük bir öfkeyle yüzü kapkara kesilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki onların birine dişi müjdelendiği vakıt öfkesinden yüzü simsiyah oluyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa onlardan birine kız müjdesi verildiğinde öfkesinden yüzü simsiyah kesiliyor.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Halbuki onlardan birine, kız doğum haberi müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir.


    Fizilal-il Kuran : Onlardan birine kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde, üzüntüden yüzü simsiyah kesilir.


    Gültekin Onan : Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle taşarak yüzü simsiyah kesilir.


    Hasan Basri Çantay : Onlardan birine kız (doğumu) müjdesi verilince, kendisi pek öfkeli olarak, yüzü simsiyah kesilir.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki onlardan biri, kız (çocuk) ile müjdelendiğinde, öfkelenmiş biri olarak yüzü simsiyah kesilir.


    İbni Kesir : Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelenirse; içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir.


    Muhammed Esed : (O kadar ki,) ne zaman birine bir kız çocuğu olduğu müjdesi verilse hemen yüzü kararır, içi öfkeyle dolar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlardan biri kız ile müjdelenince pürgayz olarak yüzü simsiyah kesilir.


    Ömer Öngüt : İçlerinden birine kız çocuğu müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü simsiyah kesilir.


    Şaban Piriş : Onlardan birine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman, kederlenerek yüzü simsiyah kesilir.


    Suat Yıldırım : Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir.


    Süleyman Ateş : Onlardan birine dişi (çocuğu olduğu) müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.


    Tefhim-ul Kuran : Onlardan birine dişi (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle taşarak yüzü simsiyah kesilir.


    Ümit Şimşek : Oysa onlardan biri kız çocuğuyla müjdelendiği zaman öfkeden yüzü simsiyah kesiliverir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlardan birine kız çocuk müjdelendiğinde yüzü simsiyah kesilir. Öfkeden kuduracak gibidir o.
     


  20. يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِن سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلاَ سَاء مَا يَحْكُمُونَ



    Yetevârâ minel kavmi min sûi mâ buşşire bih(bihî), e yumsikuhu alâ hûnin em yedussuhu fît turâb(turâbi), e lâ sâe mâ yahkumûn(yahkumûne).



    1. yetevârâ (vârâ) (te-vârâ) : gizlenir (gizledi, örttü) (gizlendi)

    2. min el kavmi : kavimden

    3. min sûi : kötülükten, kötülüğünden

    4. mâ buşşire : müjdelenen şey

    5. bi-hi : onunla

    6. e yumsiku-hu (emseke) : onu tutsun mu (tuttu)

    7. alâ hûnin : zelillikle

    8. em yedussu-hu (desse) : yoksa onu gömsün mü (gömdü)

    9. fî et turâbi : toprağın içine, toprağa

    10. e lâ sâe : kötü değil mi

    11. mâ yahkumûne : hükmettikleri (karar verdikleri) şey






    İmam İskender Ali Mihr : Müjdelendiği şeyin kötülüğünden (dolayı) kavminden gizlenir. Onu zelillikle tutsun mu yoksa onu toprağa mı gömsün? Verdikleri hüküm ne kötü (öyle) değil mi?


    Diyanet İşleri : Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Müjdelendiği kötü şey yüzünden, kavminden gizlenir; onu horlukla yaşatacak mı, yoksa toprağa mı gömecek, buna dalar. Bilin ki hükmettikleri şey, ne de kötüdür.


    Adem Uğur : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!


    Ahmed Hulusi : Kendisi ile müjdelendiği şeyin (ona göre) kötülüğünden (dolayı), halkından gizlenir. . . (Kız çocuğu oldu diye) horlanmayı göze alıp onu tutacak mı; yoksa onu toprağın içinde gizleyip saklayacak mı (diri diri toprağa mı gömecek)? Kesinlikle biline ki, hükmettikleri şey çok kötüdür!


    Ahmet Tekin : Kendisine verilen bu kötü haberden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün? Yazıklar olsun, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür.


    Ahmet Varol : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir. Aşağılığa katlanıp onu tutsun mu yoksa toprağa mı gömsün? Bak ne kadar kötü hüküm veriyorlar!


    Ali Bulaç : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür?


    Ali Fikri Yavuz : Verilen müjdenin bıraktığı kötü tesirle utanıp kavminden gizleniyor; acaba o çocuğu zillet ve horluğa katlanarak saklayacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak ki, hüküm verdikleri şeyler ne kötü!...


    Bekir Sadak : Kendisine verilen kotu mujde yuzunden, halktan gizlenmeye calisir; onu utana utana tutsun mu, yoksa tapraga mi gomsun? Ne kotu hukmediyorlar!


    Celal Yıldırım : Kendisine verilen o kötü müjdeden dolayı kavminden gizlenmeye çalışır: Ancak (gönüllü) görünmeye katlanıp onu tutacak mı, yoksa toprağa gömerek gizleyecek mi ? (Bir bak) ne fena yargıda bulunuyorlar!


    Diyanet İşleri (eski) : Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!


    Diyanet Vakfi : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!


    Edip Yüksel : Kendisine müjdelenen 'kötülükten' utanarak halkından kendini gizlemeye çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Ne kötü yargıda bulunuyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Verilen müjdenin sui te'siriyle kavminden gizleniyor, hakaret üzere onu tutacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Bak ne fena hukümler veriyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Verilen müjdenin kötü etkisiyle kavminden gizleniyor. Onu, hakarete katlanıp sağ mı bırakacak, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne fena hükümler veriyorlar!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir. Şimdi acaba o çocuğu zillet ve horluğa katlanarak saklayacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Dikkat edin verdikleri hüküm ne kötüdür!


    Fizilal-il Kuran : Aldığı kara haberden dolayı tanıdıklarına görünmekten kaçınır. Aşağılanmaya katlanarak onu alıkoysun mu, yoksa toprağa mı gömsün diye düşünür. Baksana, ne kötü hüküm veriyorlar!


    Gültekin Onan : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür?


    Hasan Basri Çantay : Verilen müjdenin te'siriyle kavmden gizlenir. O (doğa) nı (sağ bırakıb) hakaaretle mi tutacak, yoksa onu toprağa mı gömecek (kendi kendine düşünür) Bak, hükmedegeldikleri (bu) şey ne kötüdür!


    Hayrat Neşriyat : Kendisine verilen (müjden)in (kendince) kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu zillet altında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün (diye düşünür)! Bak, hükmediyor oldukları şey ne kötüdür!


    İbni Kesir : Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Utana utana onu tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Bakın ne kötü hükmediyorlar.


    Muhammed Esed : kendisine verilen bu kötü müjdeden ötürü -bu zillete/bu küçük düşmeye rağmen, şimdi onu acaba tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün (diye düşünerek)- kıyı bucak insanlardan kaçar. Yazıklar olsun, izledikleri düşünce tarzı ne kadar kötü!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Müjdelendiği şeyin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu zillet üzere tutacak mı, yoksa onu toprağa mı gömecek? diye düşünürdü. Bak ne fena şey ile hükmediyorlar!


    Ömer Öngüt : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenmeye çalışır. O çocuğu utanç içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün? Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kadar kötü!


    Şaban Piriş : Kendisine verilen kötü müjdeden dolayı halktan gizlenmeye çalışır. Utana utana onu tutsun/yaşatsın mı; yoksa toprağa mı gömsün? Dikkat et, verdikleri hüküm ne kötüdür!


    Suat Yıldırım : Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır.Şimdi ne yapsın:Hor, hakir, itilip kakılan bir bela olarak onu hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın? diye kara kara düşünür!Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!


    Süleyman Ateş : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. (Şimdi ne yapsın) onu, hakaretle tutsun mu yoksa onu toprağa mı gömsün! Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!


    Tefhim-ul Kuran : Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür?


    Ümit Şimşek : Kendisine verilen müjdenin utancıyla kavminden saklanır. Zilletine katlanıp onu elinde mi tutsun, yoksa toprağa mı gömsün? Bakın, ne kötü birşeye hükmediyorlar!


    Yaşar Nuri Öztürk : Kendisine muştulananın utancından ötürü toplumdan gizlenir. Hakaret/eziklik üzere tutsun mu onu yoksa toprağın bağrına mı gömsün onu. Bakın ne kötü hüküm veriyorlar!
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş