Kuran-ı Kerim MU'MİNÛN Suresi Türkçe Meali açıklamalı arapca yazılışı, Muminun suresi açıklaması, Ku

goktepeli26 9 Haz 2013



  1. فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءلُونَ




    Fe izâ nufiha fis sûri fe lâ ensâbe beynehum yevme izin ve lâ yetesâelûn(yetesâelûne).




    1. fe izâ : o zaman

    2. nufiha : üfürüldü

    3. fî es sûri : sur'un içine, sur'a

    4. fe : artık

    5. lâ ensâbe : neseb, soy bağı yoktur

    6. beyne-hum : onların aralarında

    7. yevme izin : izin günü

    8. ve lâ yetesâelûne : ve birbirlerini sormazlar, sorulmazlar







    İmam İskender Ali Mihr : İzin günü sur'a üfürüldüğü zaman, artık onların aralarında bir neseb (soy bağı) yoktur. Ve (birbirlerine hal hatır) sormazlar.


    Diyanet İşleri : Sûr’a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sûra üfürülünce aralarında ne soy sop var, ne de birbirlerinin halini soruşturabilirler o gün.


    Adem Uğur : Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.


    Ahmed Hulusi : Sur'a üflendiğinde (yeni bir bâ's için süreç başladığında), o gün aralarında nispetler (beşerî mensubiyetler, akrabalıklar, etiketler; dünyada birbirlerini tanımalarını sağlayan görünümleri) olmayacak! Sualleşmezler de (dünyadaki nispetlere/iletişime göre birbirlerini sormazlar da).


    Ahmet Tekin : Sûra üfürüldüğü zaman, artık aralarındaki akrabalık bağları bitmiştir. Birbirlerinden bir talepte bulunamazlar, olup bitenleri de artık birbirlerine soramazlar.


    Ahmet Varol : Sur'a üflendiğinde artık aralarında soylar yoktur ve birbirlerine (bir şey) sormazlar.


    Ali Bulaç : Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.
    Ali Fikri Yavuz : O vakit, Sûr’a üfürüldü mü, artık aralarında bugün ne neseb yardımlaşması vardır, ne de birbirinin halinden sorabilirler.


    Bekir Sadak : Sura uflendigi zaman, o gun, aralarindaki soy yakinligi fayda vermez ve birbirlerine de birsey soramazlar.


    Celal Yıldırım : Sûr'a üfürülünce, o gün artık aralarında soy bağlan kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) soramazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Sura üflendiği zaman, o gün, aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez ve birbirlerine de birşey soramazlar.


    Diyanet Vakfi : Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.


    Edip Yüksel : Boruya üfürüldüğünde o gün artık aralarında akrabalık yoktur ve birbirleriyle de ilgilenemezler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O vakıt Sûr üfürüldü mü artık beyinlerinde o gün ne ensab vardır ne de soruşurlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sur'a üfrüldüğü zaman, artık o gün ne aralarında soy sop ilişkisi olacak, ne de birbirlerini soracaklar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sûr'a üflendiği zaman aralarında artık ne soy sop (çekişmesi) vardır, ne de birbirlerini soruşturacaklardır.


    Fizilal-il Kuran : Sura üflendiği zaman, o gün artık aralarında soy bağı kalmaz ve birbirlerine hal hatır sormazlar.


    Gültekin Onan : Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.


    Hasan Basri Çantay : Suur'a üfürüldüğü zaman da artık aralarında o gün (böbürlenecekleri) soyları soplar (ı) olmadığı gibi (birbirinin haalini) de soruşmazlar onlar.


    Hayrat Neşriyat : Sûr’a üflendiği zaman, artık o gün aralarında ne soy sop kalır, ne de birbirlerine bir şey sorarlar.


    İbni Kesir : Sur'a üflendiği zaman; o gün, artık aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez. Birbirlerine bir şey de soramazlar.


    Muhammed Esed : Ve sonra, (kıyamet) suru üflendiği zaman, o Gün artık ne aralarındaki kan bağları işe yarayacaktır ne de birbirlerine (olup biten hakkında) soru sorabileceklerdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sûra üfürüleceği zaman artık aralarında ne ensab vardır ve ne de soruşurlar.


    Ömer Öngüt : Sur'a üfürüldüğü o günün dehşetinden aralarında ne nesep (akrabalık) bağı kalır ne de birbirlerine bir şey sorabilirler.


    Şaban Piriş : Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün, aralarında soy bağı kalmaz, birbirlerinden birşey de isteyemezler.


    Suat Yıldırım : Sûra üflendiği zaman, o gün artık ne aralarındaki akraba tutkunluğu bir fayda verir, ne de kişi bir başkasının halini sormayı hatırından geçirir.


    Süleyman Ateş : Sûr'a üflendiği zaman, artık o gün aralarında soylar yoktur ve (insanlar, birbirlerine soylarını) sormazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.


    Ümit Şimşek : Sûra üfürüldüğü gün, artık ne aralarında bir soy bağı kalmıştır, ne de birbirlerini soruşturacak halleri vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sûra üfürüldüğünde, aralarında artık soy sop / şuna buna mensup olmalar söz konusu edilemez. Birbirlerini soruşturamazlar da.

     


  2. فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ




    Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).




    1. fe : o zaman

    2. men : kim

    3. sekulet : ağır geldi

    4. mevâzînu-hu : onun mizanı, tartıları

    5. fe : o zaman

    6. ulâike : işte onlar

    7. hum : onlar

    8. el muflihûne : felâha, kurtuluşa erenlerdir






    İmam İskender Ali Mihr : O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.


    Diyanet İşleri : Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kimin iyilikleri ağır gelirse o çeşit kişilerdir kurtulanlar, muratlarına erenler.


    Adem Uğur : Artık kimlerin (sevap) tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.


    Ahmed Hulusi : Kimin ölçüm değerleri (tartısı) ağır gelirse, işte onlar kurtulacakların ta kendileridir.


    Ahmet Tekin : Hayırlı amellerinin, sevaplarının kefeleri ağır basanlar, onlar, işte onlar kurtuluşa ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.


    Ahmet Varol : Kimlerin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtulanlardır.


    Ali Bulaç : Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.


    Ali Fikri Yavuz : O zaman (kıyamette) kimin hasenat tartıları ağır gelirse, işte onlar zafere kavuşacaklardır.


    Bekir Sadak : Tartilari agir gelenler, iste onlar kurtulusa ermis olanlardir.


    Celal Yıldırım : (102-103) Artık kimin terazide tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Kimin de terazide tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerine zarar verenlerdir; Cehennem'de devamlı kalıcılardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır.


    Diyanet Vakfi : Artık kimlerin (sevap) tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.


    Edip Yüksel : Tartıları ağır gelenler, işte onlar kazanacaklardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O zaman her kimin tartıları ağır gelirse işte onlar o felâh bulanlardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O zaman her kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar o kurtuluş bulanlardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.


    Fizilal-il Kuran : Kimlerin tartıları ağır gelirse onlar kurtuluşa ermişlerdir.


    Gültekin Onan : Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.


    Hasan Basri Çantay : Artık kimin (sevab) tartıları ağır gelirse onlar korkduklarından emîn, umduklarına nail olanların ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : Artık (sevab cihetiyle) kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar gerçekten kurtuluşa erenlerdir!


    İbni Kesir : Tartıları ağır gelenler; işte onlar, felaha ermiş olanların kendileridir.


    Muhammed Esed : Ve (o Gün, iyi eylem ve davranışları) tartıda ağır gelen kimseler; işte kurtuluşa erişecek olanlar böyleleridir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık kimin tartıları ağır gelirse işte felâh bulmuş olanlar, onlardır.


    Ömer Öngüt : Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.


    Şaban Piriş : Kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa ermişlerdir.


    Suat Yıldırım : O gün kimin iyilikleri mizanda ağır basarsa onlar kurtulacaklar.


    Süleyman Ateş : Kimlerin (eylemlerinin) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Tefhim-ul Kuran : Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.


    Ümit Şimşek : Kimin tartısı ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Artık kimin tartıları ağır gelirse onlar kurtulmuş olacaklardır.
     


  3. وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ




    Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).




    1. ve men : ve kim

    2. haffet : hafif geldi

    3. mevâzînu-hu : onun mizanı, tartıları

    4. fe : o zaman

    5. ulâike : işte onlar

    6. ellezîne : o kimseler, onlar ki

    7. hasirû : hüsrana düştüler

    8. enfuse-hum : onların nefsleri

    9. fî cehenneme : cehennemin içinde, cehennemde

    10. hâlidûne : ebediyyen kalacak olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.


    Diyanet İşleri : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kimin iyilikleri hafif gelirse gerçekten de o çeşit kişilerdir kendilerini ziyana sokanlar, cehennemde ebedîdir onlar.


    Adem Uğur : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.


    Ahmed Hulusi : Kimin ölçüm değerleri hafif gelirse, onlar da nefslerini hüsrana uğratanların ta kendileridir. . . Yanma ortamında sonsuza dek kalırlar!


    Ahmet Tekin : Ölçüye tartıya konacak değerdeki amellerinin, sevaplarının kefeleri hafif olanlar, işte onlar da kendilerini ve birbirlerini hüsrana uğratanlardır. Cehennem’de ebedî kalırlar.


    Ahmet Varol : Kimlerin tartıları da hafif gelirse işte onlar kendilerini hüsrana uğratanlar, cehennemde sonsuza kadar kalacak olanlardır.


    Ali Bulaç : Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Kimin de tartıları hafif gelirse, işte kendilerini hüsrana düşürenler bunlardır; cehennemde de ebedî olarak kalacaklar.


    Bekir Sadak : Tartilari hafif gelenler, iste onlar, kendilerine yazik edendir, cehennemde temellidirler.


    Celal Yıldırım : (102-103) Artık kimin terazide tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Kimin de terazide tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerine zarar verenlerdir; Cehennem'de devamlı kalıcılardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edendir, cehennemde temellidirler.


    Diyanet Vakfi : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.


    Edip Yüksel : Tartıları hafif gelenler ise, kendilerini zarara soktukları için cehennemde ebedi kalacak olanlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kimin de tartıları yeğni gelirse işte onlar kendilerine yazık edenler, Cehennemde kalanlardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kimin de tartıları yeğni (hafif) gelirse, işte onlar kendilerine yazık edenler ve cehennemde kalacaklardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.


    Fizilal-il Kuran : Kimlerin tartıları hafif kalırsa onlar kendilerini mahvetmişlerdir, çünkü sonsuza dek cehennemde kalacaklardır.


    Gültekin Onan : Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefslerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Kimin de tartıları hafîf gelirse onlar kendilerine yazık edenlerdir. (Onlar) cehennemde ebedî kalıcıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini hüsrâna uğratanlardır; Cehennemde ebedî olarak kalıcıdırlar.


    İbni Kesir : Kimin de tartıları hafif gelirse; işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde ebedi kalırlar.


    Muhammed Esed : Ama tartıda hafif çekenlere gelince; işte, cehennemde yerleşip kalmak üzere kendi kendilerine yazık edenler de böyleleridir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve kimin tartıları da hafif olmuş olursa işte nefislerine yazık etmiş olanlar, cehennemde ebedî kalanlar da onlardır.


    Ömer Öngüt : Tartıları hafif gelenler, işte onlar kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde ebedî kalacaklardır.


    Şaban Piriş : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini hüsrana uğratanlardır, cehennemde ebedi kalacaklardır.


    Suat Yıldırım : Kimin iyilikleri tartıda hafif kalırsa, işte kendilerini ziyana sokanlar, cehennemde ebedî kalanlar onlar olacaklardır.


    Süleyman Ateş : Kimlerin tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana sokanlar, cehennemde sürekli kalanlardır.


    Tefhim-ul Kuran : Kimin de tartısı hafif gelirse, işte onlar da kendi nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.


    Ümit Şimşek : Kimin tartısı hafif gelirse, onlar da kendilerini hüsrana atmış olanlardır. Onlar ebediyen Cehennemde kalırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Tartıları hafif gelenler ise kendilerini kayba uğratanlar, sürekli cehennemde kalanlar olacaklardır.

     


  4. فَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ




    Telfehu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn(kâlihûne).




    1. telfehu : (ateş yüzünü) yalar, çarpar

    2. vucûhe-hum : onların yüzleri

    3. en nâru : ateş

    4. ve hum : ve onlar

    5. fî-hâ : onun içinde, orada

    6. kâlihûne : (ızdıraptan) yüzleri ekşimiş asık olanlardır







    İmam İskender Ali Mihr : Onların (ızdıraptan) ekşimiş olan yüzlerini ateş yalar.


    Diyanet İşleri : Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yüzlerini yalar ateş ve onlar, orada somurtup kalırlar.


    Adem Uğur : Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar.


    Ahmed Hulusi : Onların vechlerini o ateş yalar. . . Onların suratları orada azapla gerilip dişleri öne fırlar!


    Ahmet Tekin : Ateş yüzlerini yalar. Orada suratları çirkin, dudakları acıdan çarpılmış bir halde bulunurlar.


    Ahmet Varol : Ateş yüzlerini yalar ve orada dişleri sırıtıp kalır.


    Ali Bulaç : Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.


    Ali Fikri Yavuz : Ateş yüzlerine çarpar. O halde ki, orada dişleri sırıtır durur.


    Bekir Sadak : Ates onlarin yuzlerini yalar, disleri siritip kalir.


    Celal Yıldırım : Ateş yüzlerini yakar da dudakları kasılarak dişleri sırıtıp kalır.


    Diyanet İşleri (eski) : Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.


    Diyanet Vakfi : Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar.


    Edip Yüksel : Onlar orada perişan durumda iken, ateş de yüzlerini yalayacaktır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ateş yüzlerini yalar, o halde ki içinde dişleri sırıtır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Orada dişleri sırıtırken ateş yüzlerini yalar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Orada dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar.


    Fizilal-il Kuran : Orada ateş yüzlerini yalar, bu yüzden dudakları kasılacağı için dişleri sırıtır.


    Gültekin Onan : Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.


    Hasan Basri Çantay : (Cehennemin) ateş (i) yüzlerine vurub yakacak, orada onlar, dişleri sırıtıb, kalacakdır.


    Hayrat Neşriyat : Ateş onların yüzlerini yalar ve onlar orada (dudakları ateşten büzülerek) dişleri sırıtmış bir hâldedirler.


    İbni Kesir : Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.


    Muhammed Esed : ateş onların yüzlerini kavuracak ve dudakları acıdan çarpılmış olarak orada kalakalacaklar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onların yüzlerini ateş şiddetle yakar ve onlar orada dudakları açılarak dişleri sırıtıp duran kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.


    Şaban Piriş : Ateş onların yüzlerini yalayacak ve dişleri sırıtıp kalacaktır.


    Suat Yıldırım : Orada yüzlerini alevler yalar da, ateş dudaklarını yaktığında, dişleri açıkta kalıverir.


    Süleyman Ateş : (Orada onların) yüzlerini ateş yalar. Öyle ki (ateşin) içinde (dehşetten dudakları gerilir de) dişleri açıkta kalır.


    Tefhim-ul Kuran : Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.


    Ümit Şimşek : Ateş yüzlerini kavurur da onlar orada sırıtmış kalırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ateş, yüzlerini yalar. Ve onlar da içinde sırıtıp kalacaklar.
     


  5. أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ




    E lem tekun âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum bihâ tukezzibûn(tukezzibûne).




    1. e : mı

    2. lem tekun : olmadı

    3. âyâtî : âyetlerim

    4. tutlâ : okunurken

    5. aleykum : size

    6. fe : böylece, öyleyse

    7. kuntum : siz oldunuz

    8. bihâ : onunla, onu

    9. tukezzibûne : yalanlıyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Âyetlerim size okunurken; onları tekzip edenler (yalanlayanlar), siz değil miydiniz?


    Diyanet İşleri : Allah, “Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?” der.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Siz değil miydiniz size âyetlerim okunurken onları yalanlayanlar?


    Adem Uğur : Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?


    Ahmed Hulusi : "İşaretlerim size bildirilmedi mi? Ve siz onları yalanlamadınız mı?"


    Ahmet Tekin : Size, âyetlerim, Kur’ânım, ilkelerim okunmuyor muydu? Okunduğu halde, siz onları yalanlıyordunuz.


    Ahmet Varol : Ayetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz değil mi?


    Ali Bulaç : Ayetlerim size okunuyorken, yalanlayanlar sizler değil miydiniz?


    Ali Fikri Yavuz : (Allah, o kâfirlere şöyle buyuracak): “-Size (dünyada) ayetlerim (Kur’an) okunurken, onları inkâr eden siz değilmi idiniz?”


    Bekir Sadak : Allah: «Ayetlerim size okunurken onlari yalanliyordunuz degil mi?» der.


    Celal Yıldırım : (Allah onlara): Âyetlerim size okunurdu da onları yalan sayardınız, değil mi ? (buyurur).


    Diyanet İşleri (eski) : Allah: 'Ayetlerim size okunurken onları yalanlıyordunuz değil mi?' der.


    Diyanet Vakfi : Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?


    Edip Yüksel : Ayetlerim size okunmuyor muydu ve siz de onları yalanlamıyor muydunuz?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Değil mi idi âyetlerim size okunuyordu siz onları tekzib ediyordunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ayetlerimiz size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz değil mi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah Teâlâ,) Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?... der.


    Fizilal-il Kuran : Ayetlerimiz size okunduğunda onları yalanlıyordunuz, öyle değil mi?


    Gültekin Onan : Ayetlerim size okunuyorken, yalanlayanlar sizler değil miydiniz?


    Hasan Basri Çantay : (Onlara şöyle denilecek:) Karşınızda âyetlerim okunurken onları tekzîb eden siz değil miydiniz?


    Hayrat Neşriyat : (Allah onlara buyurur ki:) 'Âyetlerim size okunuyordu da (siz) onları yalanlıyordunuz değil mi?'


    İbni Kesir : Ayetlerim size okunurken, onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?


    Muhammed Esed : (Ve Allah onlara:) "Mesajlarım size ulaştırılmamış mıydı ve siz de onları yalanlayıp durmamış mıydınız?" (diyecek).


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Değil mi ki Benim âyetlerim size karşı tilâvet ediliyordu da siz onları tekzîp ediyordunuz.»


    Ömer Öngüt : “Âyetlerim size okunurken, onları yalanlayan siz değil miydiniz?”


    Şaban Piriş : -Ayetlerim size okunmamış mıydı? Siz de onları yalanlamamış mıydınız?


    Suat Yıldırım : Allah Teâlâ onlara şöyle buyurur: "Âyetlerim size okunurdu da siz onları yalan sayardınız değil mi?"


    Süleyman Ateş : "Âyetlerim size okunurdu da siz onları yalanlardınız değil mi?"


    Tefhim-ul Kuran : Ayetlerim size okunuyorken, yalanlayanlar sizler değil miydiniz?


    Ümit Şimşek : Âyetlerim size okunurken siz onları yalanlıyordunuz, öyle değil mi?


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ayetlerim size okunmadı mı?" Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz?"
     


  6. قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ




    Kâlû rabbenâ galebet aleynâ şıkvetunâ ve kunnâ kavmen dâllîn(dâllîne).




    1. kâlû : dediler

    2. rabbe-nâ : Rabbimiz

    3. galebet : üstün geldi

    4. aleynâ : bize

    5. şıkvetu-nâ : şâkîliğimiz, azgınlığımız

    6. ve kunnâ : ve biz olduk

    7. kavmen : kavim

    8. dâllîne : dalâlette olanlar







    İmam İskender Ali Mihr : Dediler ki: “Ey Rabbimiz! Şâkîliğimiz (azgınlığımız), bize gâlip geldi ve biz, dalâlette olan bir kavim idik.”


    Diyanet İşleri : Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbimiz derler, kötülüğümüz üst oldu bize ve doğru yoldan sapmış bir topluluk olduk.


    Adem Uğur : Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Rabbimiz! Mutsuzluğa yol açan arzularımız ağır bastı; sapıp kaybolmuş bir topluluk olduk. "


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Ey Rabbimiz, azgınlığımız, bayağı zevklerimiz bizi alt etti. Biz hak yoldan uzaklaşarak, başına buyruk yaşayan, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih eden bir toplum haline geldik.' derler.


    Ahmet Varol : Derler ki: 'Ey Rabbimiz! Bahtsızlığımız bize üstün geldi ve biz sapık bir topluluk olduk.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi, biz sapan bir topluluk imişiz."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar (cehennemde oldukları halde) derler ki: “- Ey Rabbimiz! Bizi kötü talihimiz mağlûb etti ve biz, hak yoldan çıkan (kâfir) bir kavim idik.


    Bekir Sadak : soyle derler: «Rabbimiz! Bizi bedbahtligimiz yenmisti; sapik bir millet olmustuk.»


    Celal Yıldırım : Onlar, Rabbimiz! Haydutluğumuz bize üstün geldi de (doğru yoldan) sapıtan bir millet olduk.


    Diyanet İşleri (eski) : Şöyle derler: 'Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti; sapık bir millet olmuştuk.'


    Diyanet Vakfi : Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.


    Edip Yüksel : 'Rabbimiz,' diyecekler, 'Bizi talihsizliğimiz yendi; biz sapıtan bir toplum olduk.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Rabbımız! derler: bize şekavetimiz galebe etti ve biz bir sapgın bir kavm idik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derler: «Rabbimiz, bizi azgınlığımız altetti ve biz, sapık bir kavim idik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.


    Fizilal-il Kuran : Cehennemlikler derler ki; «Ey Rabb'imiz, kötü arzularımıza yenik düşerek sapık bir topluluk olduk.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi, biz sapan bir topluluk imişiz."


    Hasan Basri Çantay : Dediler (diyecekler): «Ey Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galebe etmişdi. Doğru yoldan sapanlar güruhu idik biz».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar şöyle) derler: 'Rabbimiz! Bedbahtlığımız bize galib geldi de dalâlete düşenler topluluğu olduk.'


    İbni Kesir : Derler ki: Rabbımız, bedbahtlığımız bizi yenmişti. Sapıklar topluluğu olmuştuk.


    Muhammed Esed : "Ey Rabbimiz!" diye yakaracaklar, "Bize kötü talihimiz galebe çaldı ve biz de bu yüzden eğri yola saptık!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Diyeceklerdir ki: «Ey Rabbimiz! Bizim üzerimize şekâvetimiz galebe etti ve biz sapıtmışlar olan bir kavim olduk.»


    Ömer Öngüt : Derler ki: “Ey Rabbimiz! Bedbahtlığımız bizi yenmişti, sapık bir topluluk olmuştuk. ”


    Şaban Piriş : Onlar da: -Rabbimiz. İsyankarlığımız bizi yendi ve sapık bir kavim olduk.


    Suat Yıldırım : (106-107) "Ey Ulu Rabbimiz", derler, "azgınlığımız, kötü talihimiz ağır bastı, biz de yoldan sapan kimseler olduk bir kere. Ama ne olur ey Ulu Rabbimiz, kurtar bizi bu ateşten, eğer bir daha o kötülükleri yaparsak işte o zaman, kendimize iyice yazık eder, zalimin teki oluruz!"


    Süleyman Ateş : "Rabbimiz, dediler, bahtsızlığımız bizi yendi. Biz sapık bir topluluk olduk."


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi; biz de sapan bir topluluk imişiz.»


    Ümit Şimşek : 'Rabbimiz,' derler. 'Bedbahtlığımız galebe çaldı da böyle bir sapıklar güruhu olup çıktık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Derler ki: "Rabbimiz, bahtsızlığımız bize baskın çıktı. Sapıp gitmiş bir topluluk olduk biz."
     


  7. رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ




    Rabbenâ ahricnâ minhâ fe in udnâ fe innâ zâlimûn(zâlimûne).




    1. rabbe-nâ : Rabbimiz

    2. ahric-nâ : bizi çıkar

    3. min-hâ : ondan, oradan

    4. fe : artık, böylece, bundan sonra

    5. in : eğer

    6. udnâ : biz döndük

    7. fe : böylece, o zaman

    8. innâ : muhakkak ki biz, biz mutlaka

    9. zâlimûne : zalimler







    İmam İskender Ali Mihr : Rabbimiz, bizi oradan (cehennemden) çıkar. Bundan sonra dönersek; o zaman biz, mutlaka zalimler oluruz.


    Diyanet İşleri : “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbimiz, bizi buradan çıkar, gene kötülüğe dönersek gerçekten de zulmetmiş oluruz artık.


    Adem Uğur : Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.


    Ahmed Hulusi : "Rabbimiz. . . Çıkar bizi oradan. . . Eğer döner (aynısını yapar) isek, muhakkak biz zâlimleriz. "


    Ahmet Tekin : 'Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Yaptıklarımızı bir daha yapmaya kalkarsak, kendimize haksızlık edeceğimizi biliyoruz.'


    Ahmet Varol : Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar inkâra) dönersek o zaman gerçekten zalimleriz.'


    Ali Bulaç : "Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (inkâra) dönersek, artık gerçekten zalim kimseler oluruz."


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rabbimiz! Bizi bu ateşden çıkar; yine küfre dönersek, o takdirde muhakkak zalimleriz.


    Bekir Sadak : «ORabbimiz! Bizi buradan cikar, tekrar gunaha donersek, dogrusu zulmetmis oluruz.»


    Celal Yıldırım : Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, bir daha haydutluğa dönersek elbette zâlimlerizdir (o zaman) derler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, tekrar günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz.'


    Diyanet Vakfi : Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.


    Edip Yüksel : 'Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer (eski durumumuza) dönersek artık biz gerçekten zalimleriz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey bizim rabbımız! çıkar bizleri bundan, döner bir daha edersek her halde bizler zalimiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rabbimiz, çıkar bizi buradan; döner bir daha yaparsak şüphesiz ki biz zalimleriz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız.


    Fizilal-il Kuran : Ey Rabb'imiz, bizi buradan çıkar, eğer eski tutumumuza dönersek biz gerçekten zalim oluruz.


    Gültekin Onan : "Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (inkara) dönersek, artık gerçekten zalim kimseler oluruz."


    Hasan Basri Çantay : «Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Eğer (yine küfre) dönersek artık hiç şübhesiz ki biz zaalimlerizdir».


    Hayrat Neşriyat : 'Rabbimiz! Bizi buradan çıkar; artık bir daha (küfre) dönersek, o takdirde gerçekten (kendi nefsimize) zulmeden kimseler oluruz.'


    İbni Kesir : Rabbımız, bizi buradan çıkar, tekrar dönersek doğrusu zulmetmiş oluruz.


    Muhammed Esed : Ey Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer tekrar (günaha) dönersek, o zaman, gerçekten zalim kimseler oluruz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ey Rabbimiz! Bundan bizleri çıkar, imdi bir daha dönersek artık şüphe yok ki, biz zalim kimseleriz.»


    Ömer Öngüt : “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar! Eğer bir daha günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz.


    Şaban Piriş : Rabbimiz, bizi ateşten çıkar. Eğer yine dönersek, biz gerçekten zalimleriz, derler.


    Suat Yıldırım : (106-107) "Ey Ulu Rabbimiz", derler, "azgınlığımız, kötü talihimiz ağır bastı, biz de yoldan sapan kimseler olduk bir kere. Ama ne olur ey Ulu Rabbimiz, kurtar bizi bu ateşten, eğer bir daha o kötülükleri yaparsak işte o zaman, kendimize iyice yazık eder, zalimin teki oluruz!"


    Süleyman Ateş : "Rabbimiz, bizi bundan çıkar. Eğer bir daha (yaptığımız kötü işlere) dönersek artık biz gerçekten zâlimleriz."


    Tefhim-ul Kuran : «Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (küfre) dönersek, artık gerçekten zalimler oluruz.»


    Ümit Şimşek : 'Rabbimiz, bizi buradan çıkar. Bir daha eski halimize dönersek, işte o zaman zalimlerden oluruz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Rabbimiz, çıkar bizi oradan. Eğer bir daha aynısını yaparsak, gerçekten zalimler olacağız."
     


  8. قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ




    Kâlahseû fîhâ ve lâ tukellimûn(tukellimûni).




    1. kâlahseû (kâle ıhseû) : (orada) kalın dedi

    2. fî-hâ : orada

    3. ve lâ tukellimû-ni : ve benimle konuşmayın, bana söylemeyin






    İmam İskender Ali Mihr : Dedi ki: “Orada (cehennemde) kalın ve bana (bir şey) söylemeyin!”


    Diyanet İşleri : Allah, ”Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!” der.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hoşt, defolun oraya ve bana da söz söylemeyin der.


    Adem Uğur : Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık!


    Ahmed Hulusi : Dedi ki: "Sinin orada. . . Bana da yönelmeyin!"


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Alçaldıkça alçalın orada. Benimle konuşacak bir şeyiniz yok artık.' buyurur.


    Ahmet Varol : Der ki: 'Sinin orada ve benimle konuşmayın.


    Ali Bulaç : Der ki: "Onun içine sinin ve benimle söyleşmeyin."


    Ali Fikri Yavuz : (Allah onlara şöyle) buyurur: “- Ses çıkarmayın, sinin orada! Bana bir şey söylemeyin (ateşden çıkmayı benden istemeyin).”


    Bekir Sadak : (108-11) 1 Allah: «inin oradan! Benimle konusmayin. Kullarimdan bir topluluk: «Rabbimiz! inandik, artik bizi bagisla, bize aci. Sen aciyanlarin en iyisisin» diyordu. Siz ise, onlari alaya aliyordunuz. Bu yaptiklariniz size Beni anmayi unutturuyordu. Onlara hep guluyordunuz. Sabretmelerine karsilik bugun onlari mukafatlandirdim. Dogrusu onlar kurtulanlardir» der.


    Celal Yıldırım : (Allah onlara): Aşağılıkla sinin orada, konuşmayın benimle, der.


    Diyanet İşleri (eski) : (108-111) Allah: 'Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: 'Rabbimiz! inandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin' diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükafatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır' der.


    Diyanet Vakfi : Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık!


    Edip Yüksel : Diyecek ki, 'Sinin orada, benimle konuşmayın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buyurur ki sinin orada, söylemeyin bana


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah buyurur: «Orada sinin, Bana birşey söylemeyin!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık.


    Fizilal-il Kuran : Allah, der ki; «Kesin sesinizi ve sürünün orada; bana bir şey söylemeyin.»


    Gültekin Onan : Der ki: "Onun içine sinin ve benimle söyleşmeyin."


    Hasan Basri Çantay : (Şöyle) buyurdu (buyuracak): «Yıkılıb gidin içerisine! Bana (bir şey) söylemeyin».


    Hayrat Neşriyat : (Allah onlara) buyurur ki: '(Yıkılıp gidin!) Kesin orada sesinizi! Bana konuşmayın!'


    İbni Kesir : Buyurdu ki: Yıkılıp gidin içerisine. Benimle konuşmayın.


    Muhammed Esed : (Fakat Allah onlara:) "Kalın kaldığınız yerde (bu bayağılığınızla)! Ve Benimle bir daha asla konuşmayın!" diyecek.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyuracaktır ki: «Zelilâne sükut edip durun orada, Bana bir şey söylemeyin.»


    Ömer Öngüt : Allah: “Yıkılıp gidin içerisine! Benimle konuşmayın!” buyurur.


    Şaban Piriş : -Kesin sesinizi, orada, benimle konuşmayın.


    Suat Yıldırım : Allah Teâlâ: "Kesin sesinizi, sakın bir daha Bana bir şey söylemeye kalkışmayın!" buyurur.


    Süleyman Ateş : Buyurdu ki: "Sinin orada, bana bir şey söylemeyin!"


    Tefhim-ul Kuran : Der ki: «Onun içine siniverin ve benimle söyleşmeyin.»


    Ümit Şimşek : Allah 'Kesin sesinizi!' buyurur. 'Bir daha da Bana birşey söylemeyin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Buyurur: "Yıkılıp gidin oraya, konuşmayın benimle!"

     


  9. إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ




    İnnehu kâne ferîkun min ibâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verhamnâ ve ente hayrur râh‎mîn(râh‎mîne).




    1. inne-hu : muhakkak ki o, gerçekten o

    2. kâne : oldu

    3. ferîkun : topluluk, grup

    4. min ibâdî : kullar‎mdan

    5. yekûlûne : derler

    6. rabbe-nâ : Rabbimiz

    7. âmennâ : îmân ettik, âmenû olduk

    8. fagfir (fe ‎ًfir) : art‎k maًfiret et

    9. lenâ : bizi

    10. verhamnâ (ve ‎rham-na) : ve bize rahmet et,

    11. ve ente : ve sen

    12. hayru : hay‎rl‎

    13. er râh‎mîne : rahîm olanlar





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki kullar‎mdan bir grup ‏ِyle der: “Rabbimiz, biz âmenû olduk (ِlmeden ِnce Sana ula‏may‎ diledik). Art‎k bize maًfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esma'n ile tecelli et). Ve Sen, Rahîm olanlar‎n en hay‎rl‎s‎s‎n.”


    Diyanet ف‏leri : Kullar‎mdan, “Ey Rabbimiz! Biz inand‎k, bizi baً‎‏la, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n” diyen bir grup var idi.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki bir bِlük vard‎r kullar‎mdan, Rabbimiz derler, inand‎k, yarl‎ga bizi ve ac‎ bize ve sensin merhametliler merhametlisi.


    Adem Uًur : Zira kullar‎mdan bir zümre: Rabbimiz! Biz iman ettik; ِyle ise bizi affet; bize ac‎! Sen, merhametlilerin en iyisisin, demi‏lerdi.


    Ahmed Hulusi : "Gerçek ‏u ki kullar‎mdan bir k‎sm‎: 'Rabbimiz, iman ettik. . . Bizi maًfiret et ve bize rahmet et. . . Sen Rah‎ym olanlar‎n en hay‎rl‎s‎s‎n' derlerdi (de). . . "


    Ahmet Tekin : Kullar‎mdan bir zümre:
    'Ey Rabbimiz, iman ettik. Bizi koruma kalkan‎na al, baً‎‏la, bize merhamet et. Sen merhametlilerin en hay‎rl‎s‎s‎n.' diyorlard‎.


    Ahmet Varol : Doًrusu kullar‎mdan bir grup: 'Rabbimiz! Biz iman ettik. Bizi baً‎‏la ve bize merhamet et. قüphesiz sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n' diyordu.


    Ali Bulaç : "اünkü gerçekten benim kullar‎mdan bir grup: "Rabbimiz, iman ettik, sen art‎k bizi baً‎‏la ve bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n, derlerdi de,"


    Ali Fikri Yavuz : اünkü mümin kullar‎mdan bir topluluk vard‎ ki, onlar: “- Ey Rabbimiz, iman ettik, art‎k bizi baً‎‏la ve bize merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n.” derlerken.


    Bekir Sadak : (108-11) 1 Allah: «inin oradan! Benimle konusmayin. Kullarimdan bir topluluk: «Rabbimiz! inandik, artik bizi bagisla, bize aci. Sen aciyanlarin en iyisisin» diyordu. Siz ise, onlari alaya aliyordunuz. Bu yaptiklariniz size Beni anmayi unutturuyordu. Onlara hep guluyordunuz. Sabretmelerine karsilik bugun onlari mukafatlandirdim. Dogrusu onlar kurtulanlardir» der.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz kullar‎mdan bir grup: «Ey Rabbimiz! فmân ettik, bizi baً‎‏la, bize merhamet eyle; sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n» derlerdi de,


    Diyanet ف‏leri (eski) : (108-111) Allah: 'Sinin orada! Benimle konu‏may‎n. Kullar‎mdan bir topluluk: 'Rabbimiz! inand‎k, art‎k bizi baً‎‏la, bize ac‎. Sen ac‎yanlar‎n en iyisisin' diyordu. Siz ise, onlar‎ alaya al‎yordunuz. Bu yapt‎klar‎n‎z size Beni anmay‎ unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine kar‏‎l‎k bugün onlar‎ mükafatland‎rd‎m. Doًrusu onlar kurtulanlard‎r' der.


    Diyanet Vakfi : Zira kullar‎mdan bir zümre: Rabbimiz! Biz iman ettik; ِyle ise bizi affet; bize ac‎! Sen, merhametlilerin en iyisisin, demi‏lerdi.


    Edip Yüksel : 'Kullar‎mdan bir grup, 'Rabbimiz, inand‎k, bizi baً‎‏la, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.' derdi.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : çünkü kullar‎mdan bir f‎rka vard‎ «rabbena amenna faًfirlena verhamna ve ente hayrurrahimin» diyorlard‎ da


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : اünkü Kullar‎mdan: «Ey Rabbimiz, iman ettik; bizi baً‎‏la, bize ac‎; Sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n!» diyenler vard‎.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : اünkü kullar‎mdan bir zümre «Rabbimiz! Biz iman ettik; ِyle ise bizi baً‎‏la, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin.» diyorlard‎.


    Fizilal-il Kuran : Hani vaktiyle kullar‎m‎n bir bِlümü 'Ey Rabb'imiz, biz sana inand‎k, bizi affeyle, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en iyisisin' diyorlard‎.»


    Gültekin Onan : "اünkü gerçekten benim kullar‎mdan bir grup: "Rabbimiz, inand‎k, sen art‎k bizi baً‎‏la ve bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n" derlerdi de,"


    Hasan Basri اantay : اünkü kullar‎mdan bir zümre vard‎r ki onlar: «Ey Rabbimiz, îman etdik. Bizi yarl‎ًa, bizi esirge. Sen esirgeyenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n» derlerken,


    Hayrat Ne‏riyat : 'اünki kullar‎mdan bir zümre vard‎ ki: 'Rabbimiz! (Biz) îmân ettik; art‎k bizi baً‎‏la; bize merhamet buyur; sen merhametlilerin en hay‎rl‎s‎s‎n!’ diyorlard‎.'


    فbni Kesir : اünkü kullar‎mdan bir zümre vard‎ ki, onlar: Rabb‎m‎z, inand‎k, art‎k baً‎‏la bizi, merhamet et bize. Sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n, diyordu.


    Muhammed Esed : "Bak‎n, kullar‎m‎n aras‎nda, 'Ey Rabbimiz! Biz (Sana) inand‎k; ِyleyse, bizim günahlar‎m‎z‎ baً‎‏la ve bize ac‎, çünkü gerçek ac‎yan(‎m‎z), esirgeyen(imiz) Sensin! diyenler de vard‎;


    ضmer Nasuhi Bilmen : «اünkü kullar‎mdan bir zümre var idi ki, 'Ey Rabbimiz! Sana imân ettik, art‎k bizi yarl‎ًa ve bize merhamet buyur ve Sen rahmet edenlerin elbette hay‎rl‎s‎s‎n' derlerdi.»


    ضmer ضngüt : Kullar‎mdan bir zümre: “Ey Rabbimiz! فnand‎k, bizi baً‎‏la, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n. ” diyorlard‎.


    قaban Piri‏ : اünkü kullar‎mdan bir grup: -Rabbimiz, iman ettik, bizi baً‎‏la, bize merhamet et, merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎ sensin! derlerdi.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (109-110) Kullar‎mdan, bir k‎sm‎ "inand‎k ya Rabbî! Affet günahlar‎m‎z‎, merhamet et bize, çünkü Sen merhamet edenlerin en iyisi, en hay‎rl‎s‎s‎n!" dediklerinde, onlar‎ alaya alan sizler deًil miydiniz! Sonunda sizin bu davran‎‏lar‎n‎z Beni gِnlünüzden geçirmeyi, Beni yâdetmeyi size unutturdu da, onlarla eًlenip durdunuz.


    Süleyman Ate‏ : "Zira kullar‎mdan bir zümre: 'Rabbimiz inand‎k, bizi baً‎‏la, bize ac‎, sen ac‎yanlar‎n en hay‎rl‎s‎s‎n' dedikleri için"


    Tefhim-ul Kuran : «اünkü gerçekten benim kullar‎mdan bir grup: -Rabbimiz, iman ettik, sen art‎k bizi baً‎‏la ve bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hay‎rl‎s‎s‎n, derlerdi de,»


    ـmit قim‏ek : 'Benim kullar‎mdan bir topluluk vard‎ ki 'Rabbimiz, iman ettik. Sen de bizi baً‎‏la, bize merhamet et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin' derdi.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Kullar‎mdan bir zümre "Rabbimiz, inand‎k; affet bizi, ac‎ bize, sen merhametlilerin en hay‎rl‎s‎s‎n" diyorken,

     


  10. فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا حَتَّى أَنسَوْكُمْ ذِكْرِي وَكُنتُم مِّنْهُمْ تَضْحَكُونَ




    Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn(tadhakûne).




    1. fettehaztumû-hum : böylece onları edindiniz

    2. sıhriyyen : alay konusu

    3. hattâ : öyle ki, hatta

    4. ensev-kum : size unutturdu

    5. zikrî : benim zikrimi

    6. ve kuntum : ve siz oldunuz

    7. min-hum : onlardan

    8. tadhakûne
    (dahıke) : gülüyorsunuz
    : (güldü)





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onları alay konusu edindiniz. Öyle ki (bu), size Benim zikrimi unutturdu. Ve siz, onlara gülüyordunuz.


    Diyanet İşleri : Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Halbuki siz, onları alaya aldınız da sonunda beni anmayı unutturdu size bu hal ve siz onlara gülerdiniz.


    Adem Uğur : İşte siz onları alaya aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yâdetmeyi unutturdu, siz onlara gülüyordunuz.


    Ahmed Hulusi : "Siz onları alaya aldınız! Hatta (bu hâliniz) Zikrimi (hakikatinizdeki varlığımı hatırlamayı) size unutturdu! Siz onlara gülüyordunuz. "


    Ahmet Tekin : 'İşte siz onları alay konusu yaptınız. Alayınız size beni zikretmeyi, bana şükretmeyi, benim övünç kaynağı Kur’ân’ımı, benim şeriatımı unutturdu. Siz onlara alay yollu gülüyordunuz.'


    Ahmet Varol : Sizse onları alay konusu edinmiştiniz. Size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüyordunuz.


    Ali Bulaç : "Siz onları alay konusu edinmiştiniz; öyle ki, size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüp duruyordunuz."


    Ali Fikri Yavuz : Siz, onları, alaya aldınız. Nihayet bu hareketiniz, bana ibadet etmeyi size unutturdu. Onlara (istihza suretiyle) gülüyordunuz.


    Bekir Sadak : (108-11) 1 Allah: «inin oradan! Benimle konusmayin. Kullarimdan bir topluluk: «Rabbimiz! inandik, artik bizi bagisla, bize aci. Sen aciyanlarin en iyisisin» diyordu. Siz ise, onlari alaya aliyordunuz. Bu yaptiklariniz size Beni anmayi unutturuyordu. Onlara hep guluyordunuz. Sabretmelerine karsilik bugun onlari mukafatlandirdim. Dogrusu onlar kurtulanlardir» der.


    Celal Yıldırım : Siz onları alaya alırdınız; o kadar ki (bu yaramaz haliniz) beni anmayı size unutturdu ve siz onlara (bakıp bakıp alaylı şekilde) gülüyordunuz.


    Diyanet İşleri (eski) : (108-111) Allah: 'Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: 'Rabbimiz! inandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin' diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükafatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır' der.


    Diyanet Vakfi : İşte siz onları alaya aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yâdetmeyi unutturdu, siz onlara gülüyordunuz.


    Edip Yüksel : 'Sizse onları alaya aldınız ve onlar yüzünden beni anmayı unuttunuz. Onlara gülüp duruyordunuz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : siz onları maskara yerine tuttunuz, hattâ size benim yâdımı unutturdular, onlara öyle gülüyordunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Siz, onlarla alay ettiniz, hala Beni anmayı size unutturdular, onlara öyle gülüyordunuz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeyi unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz.


    Fizilal-il Kuran : Siz onları alaya alıyordunuz. Sonunda bu tutumunuz beni anmayı size unutturdu, artık onlara hep gülüyordunuz.


    Gültekin Onan : "Siz onları alay konusu edinmiştiniz; öyle ki, size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüp duruyordunuz."


    Hasan Basri Çantay : Siz onları eğlence edindiniz. Hattâ bu, beni hatırlamayı size unutdurdu. Siz onlara (istihza ile) gülüyordunuz.


    Hayrat Neşriyat : 'Hâlbuki (siz) onları eğlence edindiniz; tâ ki (onlar ile alay etmeniz) size beni anmayı unutturdu ve (siz) onlara gülüyordunuz.'


    İbni Kesir : Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Öyle ki size Benim zikrimi unutturdular. Ve siz, onlara hep gülüyordunuz.


    Muhammed Esed : fakat siz onları alay konusu yaptınız; öyle ki, bu sonunda size Beni anmayı büsbütün unutturdu; çünkü hep gülüp durdunuz onlara.


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Halbuki, siz onlara maskara ittihaz ettiniz, tâ ki, bunlar (böyle maskaralıklarınız) size Beni yâd etmeyi unutturdular ve onlardan (istihzâ ile) güler kimseler olmuştunuz.»


    Ömer Öngüt : “Siz ise onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size benim zikrimi, beni anmayı unutturuyordu. Ve hep gülüyordunuz onlara!”


    Şaban Piriş : Siz ise size benim zikrimi unutturana kadar onlarla alay ederdiniz. Siz onlara gülerdiniz.


    Suat Yıldırım : (109-110) Kullarımdan, bir kısmı "inandık ya Rabbî! Affet günahlarımızı, merhamet et bize, çünkü Sen merhamet edenlerin en iyisi, en hayırlısısın!" dediklerinde, onları alaya alan sizler değil miydiniz! Sonunda sizin bu davranışlarınız Beni gönlünüzden geçirmeyi, Beni yâdetmeyi size unutturdu da, onlarla eğlenip durdunuz.


    Süleyman Ateş : "Siz onlarla alay ettiniz, (sürekli onlarla uğraştığınız için onlar) size beni anmayı unutturdular. Siz dâimâ onlara gülüyordunuz."


    Tefhim-ul Kuran : «Siz onları alay konusu edinmiştiniz; öyle ki, size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüp duruyordunuz.»


    Ümit Şimşek : 'Ve siz onları alaya alırdınız. Sonunda bu alaylarınız size Beni anmayı unutturdu da onlara gülüp durdunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Siz onları alaya aldınız. Öyle ki, zikrimi/Kur'anımı size unutturdular. Siz onlara hep gülüyordunuz.
     


  11. إِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا أَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ




    İnnî cezeytuhumul yevme bimâ saberû ennehum humul fâizûn(fâizûne).




    1. in-nî : muhakkak ben

    2. cezeytu-hum : onlar‎n mükâfatlar‎, kar‏‎l‎ً‎

    3. el yevme : bugün

    4. bimâ : dolay‎s‎yla, sebebiyle

    5. saberû : sabrettiler

    6. enne-hum : muhakkak ki onlar

    7. hum : onlar

    8. el fâizûne : kurtulu‏a erenler







    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Ben, onlar sab‎rlar‎ndan dolay‎ kurtulu‏a erenler olduًundan, bugün onlara mükâfatlar‎n‎ verdim.


    Diyanet ف‏leri : Sabretmi‏ olmalar‎ sebebiyle, bugün ben onlar‎ mükâfatland‎rd‎m. قüphesiz onlar ba‏ar‎ya erenlerin ta kendileridir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki ben de sabrettiklerine kar‏‎l‎k bugün onlar‎ mükâfatland‎racaً‎m; ‏üphe yok ki onlard‎r muratlar‎na erenlerin ta kendileri.


    Adem Uًur : Bugün ben onlara, sabrettiklerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim; onlar, hakikaten muratlar‎na erenlerdir.


    Ahmed Hulusi : "Muhakkak ki sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ onlara bugün Ben verdim. . . Ki onlar kurtulu‏a erenlerin ta kendileridir. "


    Ahmet Tekin : Sabrederek mücadeleye devam etmeleri sebebiyle, bugün onlar‎ mükâfatland‎racaً‎m. Onlar gerçekten mutlu olanlard‎r.


    Ahmet Varol : Bugün sabretmelerine kar‏‎l‎k onlar‎ mükâfatland‎rd‎m. قüphesiz onlar kurtulu‏a erenlerdir.'


    Ali Bulaç : "Bugün ben, gerçekten onlar‎n sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim. قüphesiz onlar, 'kurtulu‏a ve mutluluًa' erenlerdir."


    Ali Fikri Yavuz : ف‏te ben, o müminlere, sabretmelerine kar‏‎l‎k, bugün bu mükâfat‎ (cenneti ) verdim. Muhakkak onlard‎r zafere erenler...”


    Bekir Sadak : (108-11) 1 Allah: «inin oradan! Benimle konusmayin. Kullarimdan bir topluluk: «Rabbimiz! inandik, artik bizi bagisla, bize aci. Sen aciyanlarin en iyisisin» diyordu. Siz ise, onlari alaya aliyordunuz. Bu yaptiklariniz size Beni anmayi unutturuyordu. Onlara hep guluyordunuz. Sabretmelerine karsilik bugun onlari mukafatlandirdim. Dogrusu onlar kurtulanlardir» der.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Doًrusu ben onlar‎, sabrettiklerine kar‏‎l‎k bugün mükâfatland‎rd‎m. قüphesiz ki onlar, kurtulu‏a erenlerin kendileridir..


    Diyanet ف‏leri (eski) : (108-111) Allah: 'Sinin orada! Benimle konu‏may‎n. Kullar‎mdan bir topluluk: 'Rabbimiz! inand‎k, art‎k bizi baً‎‏la, bize ac‎. Sen ac‎yanlar‎n en iyisisin' diyordu. Siz ise, onlar‎ alaya al‎yordunuz. Bu yapt‎klar‎n‎z size Beni anmay‎ unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine kar‏‎l‎k bugün onlar‎ mükafatland‎rd‎m. Doًrusu onlar kurtulanlard‎r' der.


    Diyanet Vakfi : Bugün ben onlara, sabrettiklerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim; onlar, hakikaten muratlar‎na erenlerdir.


    Edip Yüksel : 'Bugün ben, onlara sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim. Kazananlar i‏te bunlard‎r.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : ف‏te onlara ben sabretmelerine mukabil bu gün bu mükâfat‎ verdim, onlard‎r onlar, murada erenler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : ف‏te Ben onlara sabretmelerine kar‏‎l‎k bugün bu mükafat‎ verdim. Murada erenler onlard‎r, onlar!


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Bugün ben onlara, sabrettiklerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim; onlar, hakikaten muradlar‎na erenlerdir.


    Fizilal-il Kuran : Bugün ben onlara sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim, ‏imdi onlar kurtulu‏a, mutluluًa ermi‏lerdir.


    Gültekin Onan : "Bugün ben, gerçekten onlar‎n sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim. قüphesiz onlar 'kurtulu‏a ve mutluluًa' erenlerdir."


    Hasan Basri اantay : Ben (sizin o istihza ve ezalar‎n‎za) sabr (ve tehammül) etdiklerine mukaabil bugün onlar‎ (mü'minleri) mükâfatland‎rd‎m. قübhesiz ki onlar muradlar‎na erenlerin ta kendileridir.


    Hayrat Ne‏riyat : 'قübhesiz ki ben, sabretmelerine kar‏‎l‎k bugün onlar‎ mükâfâtland‎rd‎m; gerçekten kurtulu‏a erenler, ancak onlard‎r!'


    فbni Kesir : Sabrettiklerinden dolay‎ bugün onlar‎ mükafatland‎rd‎m. Doًrusu onlar, kurtulu‏a erenlerin kendileridir.


    Muhammed Esed : (Ama,) bak‎n, güçlüklere gًِüs germelerinden ِtürü bugün onlar‎ mükafatland‎rd‎m: i‏te, bahtiyar olacak olanlar bِyleleridir!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «قüphe yok ki, bugün Ben onlar‎ sabrettikleri sebebiyle mükâfaata nâil ettim, muhakkak ki necâta ermi‏ olanlar da onlard‎r, onlar.»


    ضmer ضngüt : “Sabretmelerine kar‏‎l‎k bugün ben onlar‎ mükâfatland‎rd‎m. ف‏te kurtulup murada erenler onlard‎r. ”


    قaban Piri‏ : Bugün sabrettikleri için onlar‎ ِdüllendirdim. Kurtulu‏a ermi‏ olanlar, i‏te onlard‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : ف‏te Ben de sabretmelerine kar‏‎l‎k bugün onlar‎ ِdüllendirdim. ف‏te umduklar‎na kavu‏anlar onlard‎r.


    Süleyman Ate‏ : "Bugün ben, onlara sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim; onlar (evet) i‏te kurtulup murâda erenler onlard‎r."


    Tefhim-ul Kuran : «Bugün ben, gerçekten onlar‎n sabretmelerinin kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim. قüphesiz onlar, 'kurtulu‏a ve mutluluًa' erenlerdir.»


    ـmit قim‏ek : 'Ben ise, sabretmelerinden dolay‎ bugün onlar‎ ِdüllendirdim; art‎k onlar muratlar‎na ermi‏ bulunuyorlar.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Bugün onlara ben, sabretmi‏ olmalar‎n‎n kar‏‎l‎ً‎n‎ verdim. Ba‏ar‎ya erip kurtulanlar, onlard‎r.
     


  12. قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ




    Kâle kem lebistum fil ardı adede sinîn(sinîne).




    1. kâle : dedi

    2. kem : kaç

    3. lebistum : kaldınız

    4. fî el ardı : arzda, yeryüzünde

    5. adede : adet, sayı

    6. sinîne : seneler, yıllar






    İmam İskender Ali Mihr : Dedi ki: “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?”


    Diyanet İşleri : Allah, (inkârcılara) “Yeryüzünde kaç sene kaldınız?” diye sorar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yerde kaç yıl kaldınız der.


    Adem Uğur : (Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar.


    Ahmed Hulusi : Dedi ki: "Arz içinde (beden yaşamında) kaç sene kaldınız?"


    Ahmet Tekin : Allah inkâr edenlere:
    'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' der.


    Ahmet Varol : (Allah): 'Yeryüzünde yıl olarak ne kadar kaldınız?' der.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?"


    Ali Fikri Yavuz : (Allah, kâfirlere kıyamet günü şöyle) buyuracak: “- Dünyada veya mezarda ne kadar seneler sayısınca kaldınız?”


    Bekir Sadak : Allah onlara yine: «Yeryuzunde kac yil kaldiniz» der.


    Celal Yıldırım : (Allah onlara): Yeryüzünde kaç yıl kaldınız ? diye sorar.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah onlara yine: 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız' der.


    Diyanet Vakfi : (Allah inkârcılara) «Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?» diye sorar.


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Yeryüzünde kaç sene kaldınız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Arzda seneler sayısı ne kadar kaldınız? Buyurur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diye soracak Allah


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah inkârcılara) «Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?» diye sorar.


    Fizilal-il Kuran : Allah, cehennemliklere der ki; «Siz yeryüzünde kaç yıl yaşadınız?»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?"


    Hasan Basri Çantay : Buyurdu (buyuracak :) «Yerde kaç yıl kaldınız»?


    Hayrat Neşriyat : (Allah, inkâr edenlere:) 'Yeryüzünde seneler adediyle ne kadar kaldınız?' buyurur.


    İbni Kesir : Buyurdu ki: Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?


    Muhammed Esed : (Ve Allah, azaptakilere:) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye soracak.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyuracaktır ki: «Yerde ne kadar seneler kaldınız?»


    Ömer Öngüt : Allah onlara: “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.


    Şaban Piriş : -Yeryüzünde kaç yıl kaldınız? dedi.


    Suat Yıldırım : Sonra Allah cehennemdekilere der ki: "Size kalsa, dünyada kaç yıl kaldınız?"


    Süleyman Ateş : Ve buyurdu: "Yeryüzünde yıllar sayısınca ne kadar kaldınız?"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?»


    Ümit Şimşek : Allah 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' buyurur.


    Yaşar Nuri Öztürk : Buyurur: "Yeryüzünde yıllar sayısıyla ne kadar kaldınız?"
     


  13. قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلْ الْعَادِّينَ




    Kâlû lebisnâ yevmen ev ba’da yevmin fes’elil âddîn(âddîne).




    1. kâlû : dediler

    2. lebisnâ : biz kaldık

    3. yevmen : gün

    4. ev : veya

    5. ba'da yevmin : günün bir kısmı

    6. fes'eli (fe is'el) : öyleyse, o zaman sor

    7. el âddîne : sayan kimseler, sayanlar







    İmam İskender Ali Mihr : “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. O zaman (onu), sayanlara sor.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor” derler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir gün derler, yahut da bir günün bir kısmı kadar, artık, sayanlara sor.


    Adem Uğur : Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor derler.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Bir gün ya da günün birazı kaldık. . . Sayanlara sor!"


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Bir gün veya günün bir kısmı kadar. İşte hesap bilenlere sor.' derler.


    Ahmet Varol : 'Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık. Sayanlara sor' derler.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor."


    Ali Fikri Yavuz : Onlar derler ki: “- Bir gün, yahud bir günden az kaldık. İşte (hesab tutan meleklere) sayanlara sor.”


    Bekir Sadak : «Bir gun veya daha az bir sure kaldik, sayanlara sor» derler.


    Celal Yıldırım : «Bir gün ya da bir günün birazı kaldık, sayanlara sor» derler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor' derler.


    Diyanet Vakfi : «Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor» derler.


    Edip Yüksel : 'Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Sayanlara sor,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir gün veya bir günün birazı, sayanlara sor derler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Bir gün veya bir günün bir kısmı, sayanlara sor.» derler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor.» derler.


    Fizilal-il Kuran : Cehennemlikler derler ki; «Orada ya bir gün, ya da bir günden daha az yaşadık, saymış olanlara sor.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor."


    Hasan Basri Çantay : Dediler (diyecekler): «Bir gün, yahud bir günün bir kısmı (müddetle) kaldık. Sayanlara sor şimdi».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar:) 'Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık; artık o sayanlara (hesab tutan o meleklere) sor!' derler.


    İbni Kesir : Bir gün veya daha az bir süre kaldık, sayanlara sor, dediler.


    Muhammed Esed : "Orada bir gün kaldık, yahut bir günden daha az; bunu (zamanı) saymasını bilenlere sor..." diye cevap verecekler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Diyeceklerdir ki: «Ya bir gün veya bir günün birazı kadar kaldık.» İmdi sayanlara sor.


    Ömer Öngüt : Derler ki: “Ya bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Sayabilenlere sor!”


    Şaban Piriş : -Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık, sayanlara sor dediler.


    Suat Yıldırım : Onlar: "Bir gün veya daha da az. Ne bilelim, isterseniz bunu tam tamına aklında tutanlara sor! Zira bizim aklımız başımızdan gitmiş durumda." diye cevap verirler.


    Süleyman Ateş : "(Herhalde) Bir gün, yahut günün bir kısmı kadar kaldık; sayanlara sor", dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.»


    Ümit Şimşek : 'Ya bir gün, ya da günün bir bölümü kadar,' derler. 'Onun hesabını tutanlara sor.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Derler: "Bir gün yahut günün bir kısmı kadar; sayanlara sor."
     


  14. قَالَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا قَلِيلًا لَّوْ أَنَّكُمْ كُنتُمْ تَعْلَمُونَ




    Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).




    1. kâle : dedi

    2. in : eğer

    3. lebistum : siz kaldınız

    4. illâ : ancak, yalnız

    5. kalîlen : az

    6. lev : eğer, şâyet

    7. enne-kum : gerçekten siz

    8. kuntum : siz oldunuz

    9. ta'lemûne : siz biliyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Dedi ki: “Ancak az bir zaman kaldınız. Siz bilmiş olsaydınız.”


    Diyanet İşleri : Allah, şöyle der: “Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ancak pek az kaldınız der, fakat bir bilseniz âhiretin ebedîliğini.


    Adem Uğur : Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!


    Ahmed Hulusi : Dedi ki: "Ancak az (bir süre) kaldınız, eğer gerçekten bilseydiniz!"


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Az bir süre kaldınız. Keşke siz bunu bilmiş olsaydınız.' buyurur.


    Ahmet Varol : Der ki: 'Sadece az (bir süre) kaldınız. Gerçekten bir bilseydiniz!.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,"


    Ali Fikri Yavuz : (Allah onlara şöyle) buyuracak “- Bilmiş olsanız, hakikaten pek az kaldınız (çünkü ahiretteki bekleyişiniz sonsuzdur).


    Bekir Sadak : (114-11) 5 Allah' «Pek az kaldiniz, keski bilseydiniz! Sizi bosuna yarattigimizi ve Bize dondurulmeyeceginizi mi sandiniz?» der.


    Celal Yıldırım : Allah: Ancak az bir süre kaldınız. Bunu (daha önce) bir bilseydiniz a ?! Buyurur.


    Diyanet İşleri (eski) : (114-115) Allah' 'Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?' der.


    Diyanet Vakfi : Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Siz gerçekten çok kısa bir süre kaldınız, keşke bilseydiniz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buyurur ki bilmiş olsanız cidden pek az kaldınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah buyuruyor ki: «Bilmiş olsanız, gerçekten pek az kaldınız.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) buyurur ki: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız!


    Fizilal-il Kuran : Allah, onlara der ki; «Orada az bir süre kaldınız. Keşki bunu vaktiyle bilmiş olsaydınız.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,"


    Hasan Basri Çantay : Buyurdu (buyuracak) ki: «Az bir zamandan (fazla) kalmadınız! (Cehennemde kalacağınız ebedî zamanları) hakıykaten bir bilseydiniz».


    Hayrat Neşriyat : (Allah şöyle) buyurur: 'Ancak pek az kaldınız; eğer gerçekten siz biliyor olsaydınız!'


    İbni Kesir : Buyurdu ki: Çok az bir süre kaldınız. Keşki bilseydiniz.


    Muhammed Esed : (Bunun üzerine, Allah:) "Orada sadece az bir vakit kaldınız; bunu bir bilseydiniz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyuracaktır ki: «Siz ancak pek az kaldınız, eğer siz hakikaten bilir kimseler oldunuz iseniz.»


    Ömer Öngüt : Allah: “Gerçekten pek az bir süre kaldınız. Keşke bunu vaktiyle bilmiş olsaydınız!” buyurur.


    Şaban Piriş : -Çok az bir süre kaldınız, keşke bilseydiniz dedi.


    Suat Yıldırım : Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Siz, doğrusu pek az kaldınız. Bu gerçeği bir bilseydiniz, Bana isyan etmezdiniz."


    Süleyman Ateş : Buyurdu ki: "Sadece az bir zaman kaldınız, keşke bilseydiniz!"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten siz bir bilseydiniz,»


    Ümit Şimşek : Allah 'Pek az kaldınız,' buyurur. 'Keşke bunu vaktiyle bilseydiniz!


    Yaşar Nuri Öztürk : Buyurdu: "Sadece birazcık kaldınız. Keşke biliyor olsaydınız."
     


  15. أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ




    E fe hasibtum ennemâ halaknâkum abesen ve ennekum ileynâ lâ turceûn(turceûne).





    1. e : mı

    2. fe : öyleyse, artık

    3. hasibtum : siz zannettiniz

    4. ennemâ : olduğunu

    5. halaknâ-kum : sizi yarattık

    6. abesen : abes olarak, boş yere

    7. ve enne-kum : ve muhakkak siz

    8. ileynâ : bize

    9. lâ turceûne : döndürülmeyecek






    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse Bizim, sizi abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?


    Diyanet İşleri : “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa sizi ancak boşu boşuna yarattık gerçekten de dönüp tapımıza gelmeyeceksiniz mi sanıyordunuz?


    Adem Uğur : Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?


    Ahmed Hulusi : "Sizi boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten bize rücu ettirilmeyeceğinizi mi sandınız?"


    Ahmet Tekin : 'Sizi kesinkes boş yere yarattığımızı mı, sizin, huzurumuza getirilip hesaba çekilmeyeceğinizi mi sandınız?


    Ahmet Varol : Yoksa sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?


    Ali Bulaç : "Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?"


    Ali Fikri Yavuz : Sizi ancak boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmiyeceğinizi mi zannettiniz?”


    Bekir Sadak : (114-11) 5 Allah' «Pek az kaldiniz, keski bilseydiniz! Sizi bosuna yarattigimizi ve Bize dondurulmeyeceginizi mi sandiniz?» der.


    Celal Yıldırım : Sizi boşuna, amaçsız yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız ?


    Diyanet İşleri (eski) : (114-115) Allah' 'Pek az kaldınız, keşke bilseydiniz! Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?' der.


    Diyanet Vakfi : Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?


    Edip Yüksel : 'Sizi boş yere yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya zannettiniz mi ki biz, sizi sırf bir abes yarattık? ve siz, bize irca' edilmiyeceksiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?


    Fizilal-il Kuran : Sizi boşuna yarattığımızı ve huzurumuza döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?


    Gültekin Onan : "Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?"


    Hasan Basri Çantay : «Ya sizi ancak boş yere yaratdığımızı ve sizin hakıykaten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız»?


    Hayrat Neşriyat : 'Sizi ancak boşuna yarattığımızı ve gerçekten siz bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?'


    İbni Kesir : Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?


    Muhammed Esed : Sizi boş ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı ve Bize dönmek zorunda olmadığınızı mı sanıyordunuz?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ya siz zannettiniz mi ki, Biz sizi ancak bir abes yere yarattık ve hakikaten siz Bize döndürülmeyeceksiniz?»


    Ömer Öngüt : “Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?”


    Şaban Piriş : Sizi, boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?


    Suat Yıldırım : "Bizim sizi boşuna yarattığımızı, Bizim huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız?"


    Süleyman Ateş : "Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?"


    Tefhim-ul Kuran : «Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?»


    Ümit Şimşek : 'Yoksa sizi boş yere yarattığımızı ve bir daha huzurumuza dönmeyeceğinizi mi sandınız?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Sizi, boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?"
     


  16. فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ




    Fe teâlallâhul melikul hakk(hakku), lâ ilâhe illâ hû(huve), rabbul arşil kerîm(kerîmi).




    1. fe : öyleyse, artık

    2. teâlallâhu (teâle allâhu) : Allah çok yücedir

    3. el meliku : melik, hükümdar

    4. el hakku : Hakk

    5. lâ ilâhe : ilâh yoktur

    6. illâ : den başka

    7. huve : o

    8. rabbu : Rabbi

    9. el arşi : arş

    10. el kerîmi : kerim






    İmam İskender Ali Mihr : İşte Hakk Melik olan Allah, çok yüce'dir. O'ndan başka İlâh yoktur. (O), kerim arş'ın Rabbidir.


    Diyanet İşleri : Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. O’ndan başka hiç ilâh yoktur. O, şerefli ve yüce Arş’ın Rabbidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yücedir her şeye sâhip ve mutasarrıf olan gerçek Allah, yoktur ondan başka tapacak, güzelim arşın da sâhibidir.


    Adem Uğur : Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.


    Ahmed Hulusi : Melik ve Hak olan Allâh pek yücedir! Tanrı yoktur, sadece "HÛ"! Keriym Arş'ın Rabbidir.


    Ahmet Tekin : Hükmü her yerde geçerli ve varlığında şüphe olmayan, gerçek hakan, sultan olan Allah çok yücedir. Hak ilâh yalnızca O’dur. Sınırsız kudret ve iktidar makamı olan yüce Arş’ın Rabbidir.


    Ahmet Varol : Gerçek mülk sahibi olan Allah yücedir. O'ndan başka ilâh yoktur. Yüce (kerim) arşın Rabbidir.


    Ali Bulaç : Hak melik olan Allah pek yücedir, Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir.


    Ali Fikri Yavuz : Mutlak olarak mülk sahibi olan Allah, (boşuna yaratmaktan, çocuk edinmekten ve bütün noksanlıklardan münezzehtir) çok yücedir. Ondan başka hiç bir İlâh yoktur; kerim olan Arş’ın Rabbidir (Arş kerimdir, çünkü rahmet oradan nâzil olur).


    Bekir Sadak : Gercek hukumdar olan Allah yucedir. O'ndan baska tanri yoktur. O, yuce arsin Rabbidir.


    Celal Yıldırım : Hak hükümdar olan Allah çok yücedir; O'ndan başka tanrı yoktur. O çok şerefli aziz olan Arş'ın sahibidir.


    Diyanet İşleri (eski) : Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce arşın Rabbidir.


    Diyanet Vakfi : Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.


    Edip Yüksel : Gerçek Yönetici olan ALLAH çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur ve O, cömert yönetimin Rabbidir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Demek ki Allah, o hak padişah yüksek çok yüksek, başka tanrı yok ancak o, o Arşı kerîmin rabbı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Demek ki Allah, o hak padişah yüksek, çok yüksek! Başka tanrı yoktur; ancak O vardır. O, şanlı Arş'ın sahibidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bereketli Arş'ın sahibidir.


    Fizilal-il Kuran : Egemenliğin ortaksız sahibi ve gerçek olan Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir; O'ndan başka ilah yoktur ve yüce Arş'ın sahibidir.


    Gültekin Onan : Hak melik olan Tanrı pek yücedir, O'ndan başka tanrı yoktur; Kerim olan arşın rabbidir.


    Hasan Basri Çantay : (Kayıdsız şartsız) mülk (ve tasarruf) ancak kendi hakkı olan Allah (böyle abes ve zâtine yakışmayacak şeylerden) çok yücedir. Ondan başka hiçbir Tanrı yokdur. Arş-ı kerîmin Rabbidir (O).


    Hayrat Neşriyat : İşte gerçek hükümdâr olan Allah, pek yücedir; O’ndan başka ilâh yoktur. (O,)kerîm olan arşın Rabbidir.


    İbni Kesir : Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka hiç bir tanrı yoktur ve O, yüce Arş'ın Rabbıdır.


    Muhammed Esed : Öyleyse, artık (bilin ki) Allah yüceler yücesidir; mutlak hüküm ve egemenlik sahibidir; nihai gerçektir; O'ndan başka tanrı yoktur; çok yüce, çok cömert hükümranlık makamının sahibi O'dur!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bihakkın hükümdar olan Allah Teâlâ pek yücedir. O'ndan başka bir ilâh yoktur. (O) Kerîm olan Arş'ın Rabbidir.


    Ömer Öngüt : Gerçek hükümdar olan Allah çok yücedir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, çok şerefli olan Arş'ın Rabbidir.


    Şaban Piriş : Kendisinden başka ilah olmayan, gerçek hükümdar, şerefli tahtın Rabbi olan Allah, çok yücedir.


    Suat Yıldırım : "Öyleyse artık şu gerçeği bilin ki Allah yüceler yücesidir. Gerçek hükümran O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur. Pek değerli arşın Rabbidir"


    Süleyman Ateş : Hak pâdişah olan Allâh, pek yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, Kerim Arş'ın sâhibidir.


    Tefhim-ul Kuran : Hak melik olan Allah pek yücedir. Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbidir.


    Ümit Şimşek : Gerçek egemenlik sahibi olan Allah'ın şânı ne yücedir! Ondan başka tanrı yoktur. O, çok şerefli Arş'ın Rabbidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yücelerden yücedir, o hak padişah olan Allah! İlah yok O'ndan başka. O şanlı arşın Rabbidir O!
     


  17. وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ





    Ve men yed’u maallâhi ilâhen âhare lâ burhâne lehu bihî fe innemâ hısâbuhu inde rabbih(rabbihi), innehu lâ yuflihul kâfirûn(kâfirûne).




    1. ve men : ve kim

    2. yed'u : dua eder

    3. maallâhi (mae allâhi) : Allah ile beraber

    4. ilâhen : ilâh

    5. âhare : diğer, başka

    6. lâ : yok, olmaz

    7. burhâne : kanıt, delil

    8. lehu : onun

    9. bihî : ona

    10. fe : artık

    11. innemâ : ancak, sadece

    12. hısâbu-hu : onun hesabı

    13. inde : katında

    14. rabbi-hi : onun Rabbi

    15. inne-hu : muhakkak o

    16. lâ yuflihu : kurtuluşa eremezler

    17. el kâfirûne : kâfirler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve kim, bir burhanı (delili) olmamasına rağmen, Allah ile beraber başka bir ilâha taparsa, artık onun hesabı sadece Rabbinin katındadır. Muhakkak ki kâfirler, felâha (kurtuluşa) eremezler.


    Diyanet İşleri : Kim, hakkında hiçbir delili olmadığı hâlde Allah ile birlikte başka bir ilâha taparsa, onun hesabı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kâfirler asla kurtuluşa eremezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kim Allah'la berâber bir başka mâbûdu çağırırsa onun, bu hususta bir burhânı yoktur; sorusu da Rabbine âittir onun; hiç şüphe yok ki kâfirler, kurtulmazlar, muratlarına ermezler.


    Adem Uğur : Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz.


    Ahmed Hulusi : Kim Allâh ile yanı sıra başka tanrıya yönelirse -ki o konuda hiçbir kanıtı olamaz- onun getirisi ancak Rabbinin indîndedir. . . Muhakkak ki hakikat bilgisini inkâr edenler kurtuluşa eremezler!


    Ahmet Tekin : Kim Allah ile birlikte, lehine hiçbir kesin delili olmayan bir başka tanrıya tapar, yalvarırsa, onun hesabı, katiyetle Rabbinin huzurunda görülecektir. Şu bir gerçektir ki, kâfirler, nankörler iflâh olmaz, ebedî nimetlerle mutluluğa eremezler.


    Ahmet Varol : Kim Allah'la beraber, hakkında hiçbir delili olmaksızın başka bir ilâha taparsa onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz kâfirler kurtuluşa eremezler.


    Ali Bulaç : Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir ilaha taparsa, artık onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz inkâr edenler kurtuluşa eremezler.


    Ali Fikri Yavuz : Her kim, Allah ile bareber diğer bir ilâh’a, onu isbat edecek bir delili olmamasına rağmen, ibadet ederse onun cezası ancak Rabbinin katındadır. Gerçek şudur ki, kâfirler felâh bulmazlar.


    Bekir Sadak : Allah'la beraber, varligina hicbir delili olmadigi halde baska tanriya tapanin hesabini Rabbi gorecektir. Inkarcilar elbette kurtulamazlar.


    Celal Yıldırım : Allah'la beraber başka bir ilâha —bu hususta (isbatlayıcı) hiçbir delil yokken— ibâdet edip tapan kimsenin hesabı ancak Rabbinin yanındadır ; doğrusu kâfirler kurtuluşa eremezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'la beraber, varlığına hiçbir delili olmadığı halde başka tanrıya tapanın hesabını Rabbi görecektir. İnkarcılar elbette kurtulamazlar.


    Diyanet Vakfi : Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz.


    Edip Yüksel : Her kim ALLAH'la birlikte, hiç bir delile sahip olmayan başka bir tanrıya da kulluk ederse, onun hesabı Rabbinin katındadır. Kuşkusuz kafirler başaramazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve her kim Allahın beraberinde diğer bir tanrı da'vâ ederse onun ona hiç bir bürhanı yoktur ve ancak rabbının ındinde hisabı vardır, hak bu ki kâfirler felâh bulmazlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim Allah ile birlikte başka bir tanrı olduğunu iddia ederse, onun bu hususta hiçbir delili yoktur ve onun hesabı Rabbinin katında görülecektir ancak! Gerçek şu ki, kafirler kurtuluşa eremezler!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki, kâfirler kurtuluşa eremezler.


    Fizilal-il Kuran : Kim kanıtlayıcı bir delile dayanmadığı halde Allah'ın yanısıra başka bir ilaha taparsa onun hesabını Rabb'i görecektir. Hiç kuşkusuz kâfirler iflah olmazlar.


    Gültekin Onan : Kim Tanrı ile beraber ona ilişkin geçerli 'kesin bir kanıtı' (burhan) olmaksızın başka bir tanrıya taparsa, artık onun hesabı rabbinin katındadır. Şüphesiz kafirler kurtuluşa eremezler.


    Hasan Basri Çantay : Kim Allah ile beraber diğer bir Tanrıya, bunu (isbat edecek) hiçbir delili olmamasına rağmen, taparsa onun hesabı (cezası) ancak Rabbi nezdindedir. Hakıykat şudur ki kâfirler
    korkduklarından emîn, umduklarına nail olamıyacaklardır.


    Hayrat Neşriyat : Kim Allah ile berâber, hakkında hiçbir delil bulunmayan başka bir ilâha yalvarırsa, artık onun hesâbı ancak Rabbinin katındadır. Şu şübhesiz ki, kâfirler kurtuluşa ermez.


    İbni Kesir : Kim, başka bir tanrıya taparsa; onun hiç bir delili yoktur ve onun hesabı Rabbının katındadır. Gerçek şu ki, kafirler felah bulamazlar.


    Muhammed Esed : Öyleyse artık, kim ki, hakkında hiçbir delile sahip olmadığı halde Allah'la beraber başka bir tanrıya yakarırsa bunun hesabını Rabbinin katında mutlaka verecektir; (ve) şüphesiz, hakkı böylece inkar etmiş olanlar asla kurtuluşa, esenliğe erişemeyeceklerdir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve her kim Allah ile beraber bir ilâha da taparsa ki, bunun için ona hiçbir delil yoktur, artık onun hesabı muhakkak ki Rabbinin katındadır. Şüphe yok ki, kâfirler felâha nâil olmazlar.


    Ömer Öngüt : Kim Allah ile beraber, varlığını ispat edecek hiçbir delil bulunmayan bir ilâha taparsa, o kimsenin hesabı Rabbinin katındadır. Gerçek şu ki kâfirler iflâh olmazlar.


    Şaban Piriş : Kim Allah ile beraber, varlığına hiçbir belge bulunmayan başka bir ilaha dua ve kulluk ederse, onun hesabı ancak Rabbinin yanındadır. Çünkü kafirler kurtuluşa eremez.


    Suat Yıldırım : O halde, kim tanrılığını ispat eden hiç bir delili olmamasına rağmen, Allah’la beraber başka bir tanrıya taparsa, âhirette Rabbinin huzurunda hesabını verecek, cezasını çekecektir. Şurası muhakkak ki kâfirler asla iflah olmazlar.


    Süleyman Ateş : Kim Allâh ile beraber, varlığını kanıtlayacak hiçbir delil bulunmayan bir tanrıya taparsa, onun hesabı, Rabbinin yanındadır (onu Allâh cezâlandırır) çünkü kâfirler iflâh olmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir ilaha taparsa, artık onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz küfredenler kurtuluşa eremezler.


    Ümit Şimşek : Elinde onun tanrılığına dair hiçbir delil olmadığı halde, kim Allah ile beraber başka bir tanrıya dua ederse, onun Rabbi katında verilecek bir hesabı vardır. Öyle kâfirler asla iflâh olmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kim Allah'ın yanında, hakkında hiçbir kanıt olmayan bir başka ilaha yakarır/davet ederse, onun hesabı rabbi katındadır. Hiç kuşkusuz, küfre sapanlar iflah etmezler.
     


  18. وَقُل رَّبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





    Ve kul rabbigfir verham ve ente hayrur râhımîn(râhımîne).




    1. ve kul : ve de

    2. rabbigfir (rabbi ıgfir) : Rabbim mağfiret et

    3. verham : ve rahmet et (rahîm esmanla tecelli et)

    4. ve ente : ve sen

    5. hayru : hayırlı

    6. er râhımîne : rahîm olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve de ki: “Rabbim, mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir) ve rahmet et (Rahîm esması ile tecelli et). Ve Sen, Rahîm olanların en hayırlısısın.”


    Diyanet İşleri : De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve de ki Rabbim, yarlığa, acı ve sensin acıyanların en hayırlısı.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Rabbim, mağfiret ve merhamet et! Sen Rahıym olanların en hayırlısısın!"


    Ahmet Tekin : 'Rabbim, beni ve mü’minleri koruma kalkanına al, bağışla, bize merhamet et. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Rabbim! Bağışla ve merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.'


    Ali Bulaç : Ve de ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm) de ki: “- Rabbim! Ümmetimi bağışla, onlara merhamet buyur. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.”


    Bekir Sadak : De ki: «Rabbim! Bagisla, merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayirlisisin."*


    Celal Yıldırım : De ki: Rabbim! Bağışla, merhamet eyle; sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Rabbim! Bağışla, merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.'


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.


    Edip Yüksel : De ki: 'Rabbim, (bizi) bağışla, merhamet et; sen, merhamet edenlerin en iyisisin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem şöyle de: «Râbbım! bana mağfiret, merhamet buyur, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve de ki: «Rabbim, beni bağışla, merhamet buyur; Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Resulüm! De ki: «Rabbim, bağışla ve merhamet et! Sen merhametlilerin en iyisisin.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Beni affeyle, bana merhamet et, sen merhamet edenlerin en iyisisin.»


    Gültekin Onan : Ve de ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın."


    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) de ki: «Ey Rabbim, (mü'minleri) yarlığa, esirge. Sen acıyanların en hayırlısısın».


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Rabbim! Bağışla! Merhamet eyle! Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın!'


    İbni Kesir : De ki: Rabbım, mağfiret et, merhamet et. Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın.


    Muhammed Esed : Öyleyse, (ey inanan kişi,) de ki: "Rabbim! (Beni) bağışla, (bana) acı; çünkü gerçek acıyan, esirgeyen Sensin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve de ki: «Yarabbi! Mağfiret ve rahmet buyur ve Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Ey Rabbim! Bağışla, merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Rabbim, bağışla ve merhamet et! Merhametlilerin en hayırlısı sensin!


    Suat Yıldırım : Öyleyse (ey Resulüm ve ey mümin!) Sen şöyle dua et: "Ya Rabbî, Sen bizi affet, Sen bize merhamet et. Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin, Sen!"


    Süleyman Ateş : De ki: "Rabbim, bağışla, acı, sen acıyanların en hayırlısısın."


    Tefhim-ul Kuran : Ve de ki: «Rabbim, bağışla ve merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.»


    Ümit Şimşek : De ki: Rabbim, bağışla ve merhamet et. Merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle yakar: "Rabbim! Affet, merhamet et! Sen merhametlilerin en hayırlısısın!"

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 9 Haz 2013


  19. [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    MU'MİNÛN Suresinin Arapça yazılışı
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]










     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 9 Haz 2013
  20. zahide

    zahide Administrator Site Yetkilisi Administrator

    211,783
    1,930
    38


    allah razı olsun çok büyük emek,
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş