Kuran-ı Kerim MU'MİNÛN Suresi Türkçe Meali açıklamalı arapca yazılışı, Muminun suresi açıklaması, Ku

goktepeli26 9 Haz 2013



  1. وَهُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ




    Ve huvellezî yuhyî ve yumîtu ve lehuhtilâful leyli ven nehâr(nehâri), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).




    1. ve huve : ve o

    2. ellezî : ki o

    3. yuhyî : diriltir

    4. ve yumîtu : ve öldürür

    5. ve lehuhtilâfu (lehu ihtilâfu) : ve ihtilâf, karşılıklı dönüşüm ona ait

    6. el leyli : gece

    7. ve en nehâri : ve gündüz

    8. e : mı

    9. fe : hâlâ

    10. lâ ta'kılûne : akıl etmiyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Ve hayat veren ve öldüren, O'dur. Ve gece ve gündüzün ihtilâfı (karşılıklı dönüşümü), O'na aittir (O'nun hükmüdür). Hâlâ akıl etmez misiniz?


    Diyanet İşleri : O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o, bir mâbuttur ki diriltir ve öldürür ve geceyle gündüzün uzanıp kısalması da onun tedbîriyledir, akıl etmez misiniz?


    Adem Uğur : Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâla aklınızı kullanmaz mısınız!


    Ahmed Hulusi : "HÛ"dur dirilten ve öldüren. . . Gece ve gündüzün dönüşümü O'nun içindir. . . Hâlâ aklınız ermiyor mu?


    Ahmet Tekin : O, hayat veren, yaşatan, eceller gelince ölümü gerçekleştirendir. Gecenin ve gündüzün değişmesi, O’nun eseridir. Hâlâ eşyanın hakikatini kâinatın yaratılışındaki nihai sebebi kavrayıp, aklınızı başınıza almayacak mısınız?


    Ahmet Varol : Dirilten ve öldüren O'dur. Gece ve gündüzün değişmesi O'nun (eseri)dir. Akıl etmiyor musunuz?


    Ali Bulaç : O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Ali Fikri Yavuz : Öldükten sonra dirilten O, dünyada öldüren O. Gece ile gündüzün birbiri ardınca değişmesi (karanlık ve aydınlık farkları) hep O’na aittir. (Bunlarda başkasının tasarrufu olamaz). Artık akıllanmıyacak mısınız?


    Bekir Sadak : Dirilten de, olduren de O'dur. Gece ile gunduzun birbiri ardindan gitmesi de O'nun emrine baglidir. Dusunmez misiniz?


    Celal Yıldırım : O ki diriltir ve öldürür; gece ile gündüzün değişip durması, O'nun (koyduğu şaşmayan kanunlar) iledir. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?


    Diyanet İşleri (eski) : Dirilten de, öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi de O'nun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz?


    Diyanet Vakfi : Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâla aklınızı kullanmaz mısınız!


    Edip Yüksel : O'dur yaşatan ve öldüren; gecenin ve gündüzün değişmesi O'na bağlı. Aklınızı kullanmaz mısınız?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o öldüren ve dirilten o, gece ve gündüzün ıhtilâfı da hep onun için, artık akıllanmıyacak mısınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hayat veren ve öldüren O'dur; gece ile gündüzün değişmesi de O'nun eseridir. Artık akıllanmayacak mısınız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?


    Fizilal-il Kuran : Sizi yaratan ve öldüren O'dur. Gecenin ve gündüzün birbirini izlemesi O'nun uygulamasıdır. Hiç düşünmeyecek misiniz?


    Gültekin Onan : O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu)dur. Yine de akletmeyecek misiniz ?


    Hasan Basri Çantay : O, hem dirilten, hem öldürendir. Gece ile gündüzün ihtilâfı da Onun (eseri) dir. Haalâ aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Hayrat Neşriyat : Ve yine O, hayâtı veren ve öldürendir; gece ile gündüzün ihtilâfı (ard arda gelmesi) de ancak O’na âiddir. Hiç akıl erdirmez misiniz?


    İbni Kesir : Dirilten de, öldüren de O'dur. Geceyle gündüzün birbiri ardı sıra gelmesi de O'nun emrine bağlıdır. Hala düşünmez misiniz?


    Muhammed Esed : Hayatı bağışlayan ve ölüme hükmeden O'dur; geceyle gündüzün birbirini kovalaması O'nun buyruğuyladır. Öyleyse, artık aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve O, o (Hâlık-i Azîm)dir ki, diriltir ve öldürür ve gecenin ve gündüzün ihtilâfı da O'nundur. (dilemesiyledir.) Hâlâ âkilâne düşünmez misiniz?


    Ömer Öngüt : Dirilten de O'dur, öldüren de O'dur. Gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız?


    Şaban Piriş : Dirilten de öldüren de O’dur. Gece ve gündüzün ardarda gelmesi de O’na bağlıdır. Hala, aklınızı kullanmıyor musunuz?


    Suat Yıldırım : Hayatı veren de, öldüren de O’dur. Gece ile gündüzü peş peşe getiren de O’dur. Öyleyse hâlâ aklınızı başınıza alıp bunları bir düşünmez misiniz?


    Süleyman Ateş : O'dur ki yaşatıyor, öldürüyor. Gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun (eseri)dir. Aklınızı kullanmıyor musunuz?


    Tefhim-ul Kuran : O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O'nun (kanunu) dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Ümit Şimşek : Dirilten de, öldüren de Odur. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişi de Onun eseridir. Hiç akıl etmiyor musunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : O hayat veriyor, O öldürüyor. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişi O'nun için. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
     


  2. بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْأَوَّلُونَ



    Bel kâlû misle mâ kâlel evvelûn(evvelûne).



    1. bel : hayır

    2. kâlû : dediler

    3. misle : misli, aynısı, benzeri

    4. mâ kâle : dedikleri şeyler, söyledikleri

    5. el evvelûne : evvelkiler






    İmam İskender Ali Mihr : Hayır, onlar, evvelkilerin söylediklerinin aynısını söylediler.


    Diyanet İşleri : Hayır onlar, öncekilerin söyledikleri sözler gibi sözler ettiler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hayır, onlar, hep evvelkilerin dedikleri gibi demedeler.


    Adem Uğur : Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler.


    Ahmed Hulusi : Ne var ki, onlar da öncekilerin söylediğinin benzerini söylediler.


    Ahmet Tekin : Akıllarını başlarına almak bir yana, onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler.


    Ahmet Varol : Hayır onlar öncekilerin dedikleri gibisini dediler.


    Ali Bulaç : Hayır; onlar, geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.


    Ali Fikri Yavuz : Hayır, o Mekke kâfirleri, evvelkilerin dediği gibi dediler.


    Bekir Sadak : Hayir; yine de oncekilerin dediklerini derler.


    Celal Yıldırım : Bilâkis öncekilerin dedikleri gibi dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Hayır; yine de öncekilerin dediklerini derler.


    Diyanet Vakfi : Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler.


    Edip Yüksel : Ancak onlar, öncekilerin dediklerini tekrarladılar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hayır, evvelkilerin dedikleri gibi dediler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hayır, öncekilerin dediği gibi dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hayır, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.


    Fizilal-il Kuran : Tersine onlar daha önceki sapıkların dediklerini söylediler.


    Gültekin Onan : Hayır; onlar geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.


    Hasan Basri Çantay : Hayır, onlar evvelkilerin dediği gibi dediler.


    Hayrat Neşriyat : Hayır! (Onlar da) öncekilerin dediği gibi dediler.


    İbni Kesir : Hayır, onlar yine de öncekilerin dediklerini derler.


    Muhammed Esed : Hayır, onlar sadece geçip gitmiş insanların söylediği şeyi söylerler:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hayır. Evvelkilerin dedikleri gibi dediler.


    Ömer Öngüt : Hayır! Onlar öncekilerin dedikleri gibi dediler.


    Şaban Piriş : Aksine, evvelkilerin dedikleri gibi dediler:


    Suat Yıldırım : Ama böyle yapmak yerine, kendilerinden önceki münkirlerin dediklerini dediler.


    Süleyman Ateş : Hayır, onlar da evvelkilerin dedikleri gibi dediler:


    Tefhim-ul Kuran : Hayır; onlar, geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.


    Ümit Şimşek : Onlar da daha öncekilerin söylediklerine benzer şeyler söylediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşin doğrusu şu: Onlar da öncekilerin söylediği gibi söylediler.
     


  3. قَالُوا أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ




    Kâlû e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne).




    1. kâlû : dediler

    2. e izâ mitnâ : öldüğümüz zaman mı

    3. ve kunnâ : ve biz olduk

    4. turâben : toprak

    5. ve izâmen : ve kemik

    6. e : mı

    7. innâ : muhakkak, gerçekten

    8. le meb'ûsûne : mutlaka beas edilenler, yeniden diriltilenler






    İmam İskender Ali Mihr : “Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten, mutlaka biz beas mı edileceğiz (yeniden mi diriltileceğiz)?” dediler.


    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dediler ki: Öldükten ve toz toprak ve kemik kesildikten sonra mı diriltileceğiz?


    Adem Uğur : Dediler ki: Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Ölüp, toprak ve kemikler olduğumuzda gerçekten yeni bir yapıyla yaşama devam edecek miyiz?"


    Ahmet Tekin : 'Ölüp de toprak ve kemik yığını haline geldiğimiz zaman mı, biz mi, yeniden diriltilecek mişiz?' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, biz mi o zaman tekrar diriltileceğiz?


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Öldüğümüz, bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman, gerçekten biz mi diriltilecek mişiz?"


    Ali Fikri Yavuz : Şöyle demişlerdi: “- Biz ölüb de bir toprak ve bir yığın kemik olduğumuz zaman mı, cidden biz mi diriltilmiş olacağız?


    Bekir Sadak : (82-83) Oncekiler: «Olup toprak ve bir yigin kemik oldugumuzda mi diriltilecegiz? And olsun ki biz ve daha once de babalarimiz tehdit edilmisti; bu, oncekilerin masallarindan baska birsey degildir» demislerdi.


    Celal Yıldırım : Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman diriltilip kaldırılacak mıyız ?


    Diyanet İşleri (eski) : (82-83) Öncekiler: 'Ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? And olsun ki biz ve daha önce de babalarımız tehdit edilmişti; bu, öncekilerin masallarından başka birşey değildir' demişlerdi.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?


    Edip Yüksel : Ve şöyle dediler: 'Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı dirileceğiz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Öldüğümüz ve bir türab, bir yığın kemik olduğumuz vakıt mı, cidden biz mi mutlak ba'solunacağız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ki: «ölüp de bir toprak, bir yığın kemik olduğumuz zaman mı, sahi biz mi mutlaka diriltileceğiz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?»


    Fizilal-il Kuran : Biz ölüp de toprak ve kemik olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz?


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Öldüğümüz, bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman, gerçekten biz mi diriltilecek mişiz?"


    Hasan Basri Çantay : Onlar «Öldüğümüz ve bir toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, hakıykaten biz mi diriltilib kaldırılacakmışız?» demişlerdi.


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Öldüğümüz ve bir toprak ve bir kemik yığını hâline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden diriltilecek kimseler olacakmışız?'


    İbni Kesir : Onlar demişlerdi ki: Ölüp de toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz?


    Muhammed Esed : "Biz öldükten, toza toprağa, kemiğe dönüştükten sonra, yeniden diriltileceğiz, öyle mi?" derler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Öldüğümüz ve toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı biz herhalde diriltilip kaldırılacağız?»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Ölüp de toprak ve kemik yığını hâline geldiğimiz zaman mı, biz mi diriltileceğiz?”


    Şaban Piriş : -Ölüp, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, biz yeniden diriltileceğiz? dediler.


    Suat Yıldırım : (82-83) "Ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra biz dirilecekmişiz ha! Bize de, daha önce babalarımıza da bu vaad edilip durdu. Doğrusu bu dirilme işi, öncekilerin masallarından başka bir şey değil!" dediler.


    Süleyman Ateş : "Öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, biz mi diriltileceğiz?" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Öldüğümüz, bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman, gerçekten biz mi diriltilecek mişiz?»


    Ümit Şimşek : Dediler ki: 'Ölüp de toprağa karıştıktan, kemik yığınına dönüştükten sonra mı tekrar diriltileceğiz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Ölüp, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten o zaman mı diriltileceğiz?"
     


  4. لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِن قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ




    Lekad vuıdnâ nahnu ve âbâunâ hâzâ min kablu in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne).




    1. lekad : andolsun

    2. vuıdnâ : biz vaadedildik, bize vaadedildi

    3. nahnu : biz

    4. ve âbâu-nâ : ve babalarımız

    5. hâzâ : bu

    6. min kablu : daha ِnceden

    7. in hâzâ illâ : bu ancak

    8. esâtîru : efsaneler

    9. el evvelîne : evvelkiler







    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki bu, bize vaadedildi ve daha ِnce de babalarımıza. Bu ancak evvelkilerin efsaneleridir.


    Diyanet İ؛leri : Andolsun, biz de bizden ِnce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, ِncekilerin uydurduğu masallardan ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Andolsun ki bize de, daha ِnce atalarımıza da vaadedilmi؛ti bu, fakat bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil.


    Adem Uğur : Hakikaten, gerek bize, gerekse daha ِnce atalarımıza bِyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmi؛tekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir!


    Ahmed Hulusi : "Andolsun ki biz de bizden ِnceki atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil. "


    Ahmet Tekin : 'Hakikaten, bize de, daha ِnce atalarımıza da bِyle bir vaatte bulunuldu. Bunlar, kesinlikle geçmi؛tekilerin masalları' dediler.


    Ahmet Varol : Andolsun ki bize de daha ِnce atalarımıza da bu vaad edildi. Bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.'


    Ali Bulaç : "Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden ِnceki atalarımıza yapılmı؛tı; bu, geçmi؛lerin uydurma masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir."


    Ali Fikri Yavuz : Yemin ederiz ki, bize de atalarımıza da bu dirilme i؛i bundan ِnce vaad olundu. Bu, eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil.”


    Bekir Sadak : (82-83) Oncekiler: «Olup toprak ve bir yigin kemik oldugumuzda mi diriltilecegiz? And olsun ki biz ve daha once de babalarimiz tehdit edilmisti; bu, oncekilerin masallarindan baska birsey degildir» demislerdi.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, biz de, bundan ِnce babalarımız da bununla va'dolunmu؛tuk. Bu ِncekilerin masallarından ba؛kası değildir, dediler.


    Diyanet İ؛leri (eski) : (82-83) ضncekiler: 'ضlüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz? And olsun ki biz ve daha ِnce de babalarımız tehdit edilmi؛ti; bu, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir؛ey değildir' demi؛lerdi.


    Diyanet Vakfi : Hakikaten, gerek bize, gerekse daha ِnce atalarımıza bِyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmi؛tekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir!


    Edip Yüksel : 'Bize ve atalarımıza daha ِnce aynı ؛ey sِz verilmi؛ti. Bu, geçmi؛lerin efsanesinden ba؛ka bir ؛ey değildir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yemîn ederiz ki bize de, atalarımıza da bu, bundan evvel va'dolundu, bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil» dediler


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Yemin ederiz ki, bize de atalarımıza da bundan ِnce bu va'dolundu; bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil!»


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : «Yemin ederiz ki, gerek bize, gerekse daha ِnce atalarımıza bِyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmi؛tekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir!»


    Fizilal-il Kuran : Bu tehdit ؛imdi bize yِneltildiği gibi daha ِnce atalarımıza da yِneltilmi؛ti. Bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Gültekin Onan : "Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden ِnceki atalarımıza yapılmı؛tı; bu, geçmi؛lerin uydurma masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir."


    Hasan Basri اantay : «Andederiz ki bize de, atalarımıza da daha ِnce bu va'd olunmu؛dur. Bu, evvelkilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir».


    Hayrat Ne؛riyat : 'Yemîn olsun ki biz de, daha ِnce atalarımız da bِyle tehdîd edilmi؛tik; bu(Kur’ân) evvelkilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.'


    İbni Kesir : Andolsun ki biz, ve daha ِnce de atalarımız bununla tehdit edilmi؛ti. Bu eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Muhammed Esed : "Gerçek ؛u ki, bize de, bizden ِnce atalarımıza da aynı ؛ey vaad edilmi؛ti! Eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil bu!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, biz de ve evvelce babalarımız da bununla vaad olunmu؛uzdur. ھüphe yok ki bu, evvelkilerin efsanelerinden ba؛ka değildir.


    ضmer ضngüt : “Andolsun ki bu vaad bize de bizden ِnce geçen atalarımıza da yapılmı؛tı. Bu, eskilerin efsanelerinden ba؛ka bir ؛ey değildir. ”


    ھaban Piri؛ : Bu, bize ve babalarımıza daha ِnce de vaat edilen eskilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.


    Suat Yıldırım : (82-83) "ضlüp toprak ve kemik haline geldikten sonra biz dirilecekmi؛iz ha! Bize de, daha ِnce babalarımıza da bu vaad edilip durdu. Doğrusu bu dirilme i؛i, ِncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil!" dediler.


    Süleyman Ate؛ : "Andolsun bu tehdid bize de bizden ِnce atalarımıza da yapıldı. Bu, evvelkilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir."


    Tefhim-ul Kuran : «Andolsun, bu tehdit, bize de ve bizden ِnceki atalarımıza da yapılmı؛tı; bu, geçmi؛lerin uydurma masallarından ba؛ka bir ؛ey değildir.»


    ـmit ھim؛ek : 'Bundan ِnce de bize ve atalarımıza bِyle ؛eyler vaad edilmi؛ti. Bunlar eskilerin efsanelerinden ba؛ka bir؛ey değil.'


    Ya؛ar Nuri ضztürk : "Yemin olsun, biz de bizden ِnce atalarımız da bununla tehdit edildik. ضncekilerin masallarından ba؛ka bir ؛ey değil bu!"
     


  5. قُل لِّمَنِ الْأَرْضُ وَمَن فِيهَا إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ




    Kul li menil ardu ve men fîhâ in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).




    1. kul : de

    2. li men : kimin

    3. el ardu : arz, yeryüzü

    4. ve men : ve kimseler

    5. fî-hâ : onun içinde, orada

    6. in kuntum : eğer siz oldu iseniz

    7. ta'lemûne : siz biliyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Arzın (yeryüzünün) ve onun içindekilerin kimin olduğunu eğer biliyorsanız (söyleyin).”


    Diyanet İşleri : De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Kimindir yeryüzü ve orada bulunanlar biliyorsanız eğer?


    Adem Uğur : (Resûlüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?


    Ahmed Hulusi : De ki: "Kim içindir arz ve onda olan kim? Eğer biliyorsanız (söyleyin). "


    Ahmet Tekin : Onlara:
    'Bu dünya ve içindekiler kimin? Eğer biliyorsanız söyleyin?' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Eğer bilirseniz yeryüzü ve onun içindekiler kimindir?'


    Ali Bulaç : De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?"


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, Mekke kâfirlerine) de ki: “- Kimin o arz ve ondaki bütün varlıklar, biliyor musunuz?”


    Bekir Sadak : De ki: «Biliyorsaniz soyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir?»


    Celal Yıldırım : De ki: Yerküre ve içinde olanlar kime aittir? Eğer biliyorsanız (haydi cevap verin).


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Biliyorsanız söyleyin, yer ve onda bulunanlar kimindir?'


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?


    Edip Yüksel : De ki, 'Biliyorsanız, yer, gökler ve içlerinde bulunanlar kimindir?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Kimin o Arz ve ondaki kimseler, eğer biliyorsanız?» de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Yeryüzü ve onda bulunan kimseler kime aittir; eğer biliyorsanız?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Resulüm!) de ki: «Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?»


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki, «Eğer biliyorsanız, söyleyiniz, yeryüzü ve üzerindeki tüm varlıklar kimindir?»


    Gültekin Onan : De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) "Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?"


    Hasan Basri Çantay : (Sen Habîbim, onlara) de ki: «Kimindir o yer ve ondaki (bütün mahlûk) lar, biliyor musunuz»?


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu yer ve içinde bulunanlar kimindir?'


    İbni Kesir : De ki: Yer ve onda bulunanlar kimindir? Biliyorsanız söyleyin.


    Muhammed Esed : De ki: "Peki, yeryüzü ve orada var olanlar kimin, öyleyse? Biliyorsanız (hadi, söyleyin bana)!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Yer ve onda olanlar, kimindir? Eğer siz bilir kimseler oldunuz ise (söyleyin).»


    Ömer Öngüt : De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım. Bu dünya ve onda bulunanlar kime âittir?”


    Şaban Piriş : De ki: -Yeryüzü ve içindekiler kime aittir, eğer biliyorsanız?


    Suat Yıldırım : De ki: "Bütün dünya ve içinde yaşayanlar kimindir söyleyin bakalım, biliyorsanız."


    Süleyman Ateş : De ki: "Biliyorsanız dünyâ ve içinde bulunanlar kimindir?"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?»


    Ümit Şimşek : Sen de ki: 'Yeryüzü ve içindekiler kimindir? Biliyorsanız söyleyin.'


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Eğer biliyorsanız, yeryüzü ve içindekiler kimindir?"
     


  6. سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ




    Seyekûlûne lillâh(lillâhi), kul e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).




    1. se-yekûlûne : diyecekler

    2. li allâhi : Allah'ın

    3. kul : de

    4. e : mı

    5. fe lâ tezekkerûne : hâlâ tezekkür etmezsiniz






    İmam İskender Ali Mihr : “Allah'ındır.” diyecekler. De ki: “Hâlâ tezekkür etmeyecek misiniz (akıl etmeyecek misiniz)?”


    Diyanet İşleri : “Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?” de.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Diyecekler ki: Allah'ın. De ki: O halde ne diye hâlâ düşünüp anlamazsınız?


    Adem Uğur : Allah'a aittir diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de.


    Ahmed Hulusi : "Allâh içindir", diyecekler! De ki: "Hâlâ düşünüp değerlendirmeyecek misiniz?"


    Ahmet Tekin : 'Allah’ın' diyecekler.
    'Hâlâ Allah’ın birliğini, eşsizliğini, ortaksızlığını, yaratmaya ve diriltmeye kadir olduğunu, kendiliğinizden düşünmeyecek misiniz?' de.


    Ahmet Varol : 'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Peki öyleyse öğüt almıyor musunuz?'


    Ali Bulaç : "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?"


    Ali Fikri Yavuz : Onlar diyecekler ki: “- Allah’ındır.“ Sen, de ki: “- O halde düşünüb Allah’ın kudretini anlamaz mısınız?”


    Bekir Sadak : «Allah'indir diyecekler, «Oyleyse ders almaz misiniz?» de.


    Celal Yıldırım : Allah'a aittir diyecekler. De ki: Artık iyice düşünmez misiniz ?


    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah'ındır' diyecekler, 'Öyleyse ders almaz mısınız?' de.


    Diyanet Vakfi : «Allah'a aittir» diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de.


    Edip Yüksel : 'ALLAH'ın,' diyecekler. De ki, 'Düşünmez misiniz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Allah'ın» diyecekler, «o halde düşünmez misiniz?» de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a aittir, diyecekler. De ki: «O halde düşünmez misiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Allah'a aittir» diyecekler. «Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?» de.


    Fizilal-il Kuran : Sana «Allah'ındır» diyecekler. De ki; «Siz kafanızı çalıştırmayacak mısınız?»


    Gültekin Onan : "Tanrı'nındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?"


    Hasan Basri Çantay : «Allahındır» diyecekler. «O halde iyiden iyi düşünüb de ibret almaz mısınız siz? de.


    Hayrat Neşriyat : 'Allah’ındır!' diyeceklerdir. De ki: 'Hiç ibret almıyor musunuz?'


    İbni Kesir : Allah'ındır, diyecekler. Öyleyse ibret almaz mısınız? de.


    Muhammed Esed : "Allah'ın!" diye cevap vereceklerdir. De ki: "Peki, (Allah'ın birliğini, eşsiz, ortaksız olduğunu) kendiliğinizden hatırlamayacak mısınız artık?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Elbette diyeceklerdir ki: «Allah'tır.» De ki: «O halde düşünmez misiniz?»


    Ömer Öngüt : “Allah'a âittir. ” diyecekler. De ki: “Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?”


    Şaban Piriş : -Allah’a aittir, diyecekler. -Ee, peki düşünmez misiniz? de!


    Suat Yıldırım : Elbette: "Allah’ındır" diyeceklerdir. Öyleyse, sen de ki: "Neden aklınızı başınıza almıyorsunuz?"


    Süleyman Ateş : "Allâh'ındır" diyecekler. "O halde düşün(üp, ilk kez yaratanın, ikinci defa yine yaratılabileceğini anla)mıyor musunuz?" de.


    Tefhim-ul Kuran : «Allah'ındır» diyecekler. De ki: «Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?»


    Ümit Şimşek : Diyecekler ki, 'Allah'ındır.' De ki: 'Öyleyse hiç düşünmüyor musunuz?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah'ındır!" diyecekler. De ki: "Hâlâ düşünüp ibret almıyor musunuz?"
     


  7. قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ




    Kul men rabbus semâvâtis seb’ı ve rabbul arşil azîm(azîmi).




    1. kul : de

    2. men : kim

    3. rabbu : Rab

    4. es semâvâti : semalar

    5. es seb'ı : yedi (7)

    6. ve rabbu : ve Rabbi

    7. el arşi : arş

    8. el azîmi : büyük







    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve arşil azîmin Rabbi kimdir?”


    Diyanet İşleri : De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Kimdir Rabbi yedi göğün ve Rabbi pek büyük arşın.


    Adem Uğur : Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Yedi semânın Rabbi ve Aziym Arş'ın Rabbi kimdir?"


    Ahmet Tekin : 'Yedi kat göklerin yaratıcısı, düzeninin hâkimi, Rabbi ve Büyük Arş’ın, sınırsız kudret ve iktidar makamının Rabbi kimdir?' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Yedi göğün Rabbi ve ulu arşın Rabbi kimdir?'


    Ali Bulaç : De ki: "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?"


    Ali Fikri Yavuz : Yine de ki: “- O yedi göğün Rabbi kim? O çok büyük arşın Rabbi kim?”


    Bekir Sadak : «edi gogun de Rabbi, yuce arsin da Rabbi kimdir?» de.


    Celal Yıldırım : De ki: Yedi göğün ve o büyük Arş'ın Rabbı kimdir ?


    Diyanet İşleri (eski) : 'Yedi göğün de Rabbi, yüce arşın da Rabbi kimdir?' de.


    Diyanet Vakfi : Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor.


    Edip Yüksel : De ki, 'Yedi göğün Rabbi, büyük yönetimin Rabbi kimdir?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Kim o yedi Semânın rabbı ve o azametli Arşın rabbı?» de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sor onlara, de ki: «Kimdir o yedi kat göklerin Rabbi ve o büyük Arşın sahibi?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?» diye sor.


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Yedi göğün ve yüce Arş'ın Rabb'i kimdir?


    Gültekin Onan : De ki: "Yedi göğün rabbi ve büyük arşın rabbi kimdir?"


    Hasan Basri Çantay : (Yine) de ki: «Kim o yedi göğün Rabbi ve o büyük arşın saahibi»?


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?'


    İbni Kesir : De ki: Yedi göğün Rabbı ve yüce Arş'ın Rabbı kimdir?


    Muhammed Esed : De ki: "Peki, kimdir yedi kat göğü yerinde tutan ve yüce kudret tahtında hükümran olan?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Yedi semanın Rabbi ve Azîm arşın Rabbi kimdir?»


    Ömer Öngüt : De ki: “Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?”


    Şaban Piriş : Yedi göğün Rabbi kimdir? Ya büyük hükümranlığın Rabbi? de!


    Suat Yıldırım : "Peki, yedi kat göğün ve yüce arşın Rabbi kimdir?" diye sor.


    Süleyman Ateş : "Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" de.


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?»


    Ümit Şimşek : De ki: 'Yedi göğün Rabbi ve Büyük Arş'ın Rabbi kimdir?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Sor: "Yedi göklerin Rabbi ve o büyük arşın Rabbi kimdir?"
     


  8. سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ




    Seyekûlûne lillâh(lillâhi), kul e fe lâ tettekûn(tettekûne).




    1. se-yekûlûne : diyecekler

    2. li allâhi : Allah'ın

    3. kul : de

    4. e : mı

    5. fe lâ tettekûne : hâlâ takva sahibi olmayacaksınız







    İmam İskender Ali Mihr : “Allah'ındır.” diyecekler. De ki: “Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?”


    Diyanet İşleri : “Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise O’na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” de.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Diyecekler ki: Bunlar da Allah'ın. De ki: Ne diye hâlâ çekinmezsiniz?


    Adem Uğur : (Bunlar da) Allah'ındır diyecekler. Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız! de.


    Ahmed Hulusi : "Allâh içindir", diyecekler! De ki: "O hâlde korkup korunmaz mısınız?"


    Ahmet Tekin : 'Allah’tır' diyecekler.
    'Hâlâ Allah’a sığınıp, emirlerine yapışmayacak, günahlardan arınıp, azaptan korunmayacak, kulluk ve sorumluluk şuuruyla haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranmayacak, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olmayacak mısınız?' de.


    Ahmet Varol : 'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Öyleyse sakınmıyor musunuz?'


    Ali Bulaç : "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?"


    Ali Fikri Yavuz : “-Allah’ındır” diyecekler, De ki: “- O halde Allah’dan korkmaz mısınız?” (Allah’dan başkasına nasıl tapınırsınız?)


    Bekir Sadak : «Allah'tir» diyecekler! «Oyleyse O'na karsi gelmekten sakinmaz misiniz?» de.


    Celal Yıldırım : Allah'tır, diyecekler. De ki: O halde (O'ndan korkup inkâr ve sapıklıktan) sakınmaz mısınız?


    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah'tır' diyecekler! 'Öyleyse O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?' de.


    Diyanet Vakfi : «(Bunlar da) Allah'ındır» diyecekler. Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız! de.


    Edip Yüksel : 'ALLAH.,' diyecekler. De ki, 'Öyleyse neden erdemli davranmıyorsunuz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Allah'ın» diyecekler, «o halde korkmaz mısınız?» de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a aittir, diyecekler. De ki: «O halde korkmaz mısınız?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «(Onlar da) Allah'ındır.» diyecekler. «Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?» de.


    Fizilal-il Kuran : Sana «Bunlar Allah'ındır» diyecekler. De ki; «Siz hiç O'ndan korkmaz mısınız?


    Gültekin Onan : "Tanrı'dır" diyecekler. De ki: "Yine de sakınmayacak mısınız?"


    Hasan Basri Çantay : (Yine bunlar) «Allahındır» diyecekler. Sen de (şöyle) de: «Öyledir de (Allahdan başkasına tapmakdan) sakınmaz mısınız»?


    Hayrat Neşriyat : (O müşrikler yine:) '(Bunlar) Allah’ındır!' diyecekler. De ki: 'O hâlde (Allah’ın azâbından) sakınmıyor musunuz?'


    İbni Kesir : Allah'tır, diyecekler. Öyleyse sakınmaz mısınız? de.


    Muhammed Esed : Diyeceklerdir ki: "Allah!" De ki: "Peki, artık O'na karşı sorumluluk bilinci taşımayacak mısınız?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hemen diyeceklerdir ki: «Allah» De ki: «O halde korkmaz mısınız?»


    Ömer Öngüt : “Allah'tır!” diyecekler. De ki: “Öyle ise siz Allah'tan korkmaz mısınız?”


    Şaban Piriş : “Allah’tır!” diyecekler. -Ee, O’ndan korkmuyor musunuz? de!


    Suat Yıldırım : Elbette, "Allah’tır", diyeceklerdir. Öyleyse, sen de ki: "İnandığınız Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"


    Süleyman Ateş : "Bunlar Allâh'ındır" diyecekler. "O halde korunmuyor musunuz?" de.


    Tefhim-ul Kuran : «Allah'ındır» diyecekler. De ki: «Yine de korkup sakınmayacak mısınız?»


    Ümit Şimşek : Diyecekler ki: 'Onlar da Allah'ındır.' De ki: 'Öyleyse hiç sakınmıyor musunuz?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah'tır!" diyecekler. De ki: "Hâlâ benden sakınmıyor musunuz?"
     


  9. قُلْ مَن بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ




    Kul men bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne).




    1. kul : de

    2. men : kim

    3. bi yedi-hi : onun elinde

    4. melekûtu : mülk, yönetim, idare

    5. kulli şey'in : herşey

    6. ve huve : ve o

    7. yucîru : korur, himaye eder

    8. ve lâ yucâru : ve korunmaz, korunmaya ihtiyacı olmaz

    9. aleyhi : onun üzerine, ona

    10. in kuntum : eğer siz oldu iseniz

    11. ta'lemûne : siz biliyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Şâyet biliyorsanız (söyleyin) herşeyin mülkü (yönetimi, idaresi) elinde olan ve koruyan (himaye eden) ve Kendisi korunmaya ihtiyacı olmayan kimdir?”


    Diyanet İşleri : De ki: “Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Kimdir her şeyin saltanat ve tasarrufu elinde olan ve odur koruyan, oysa korunmaya muhtaç değil; biliyorsanız eğer?


    Adem Uğur : Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Her şeyin melekûtu (derûnu - içselliği), (ilim - kudret) elinde olan, (varlığıyla bizâtihi her şeyi) himaye edip koruyan, fakat kendisi korunmayan kimdir? Varsa ilminiz konuşun!"


    Ahmet Tekin : 'Her şeyin işleyiş disiplini ve aslî düzeni kimin elinde? Koruyup kollayan, sorgulamasına ve cezalandırmasına karşı kendisinden korunulamayan kim? Eğer biliyorsanız söyleyin!' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin): Her şeyin hükümranlığı elinde olan, koruyup kollayan ama kendisi korunmaya (muhtaç olmaya)n kimdir?'


    Ali Bulaç : De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Her şeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Her şeyin mülkiyet ve hazineleri elinde olan kimdir ki, daima O koruyub hükmediyor, kendisi asla korunmaya muhtaç olmuyor? Eğer biliyorsanız, cevab verin.”


    Bekir Sadak : «iliyorsaniz soyleyin her seyin hukumranligi elinde olan, barindiran fakat himayeye muhtac olmayan kimdir?»


    Celal Yıldırım : De ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? O, güven verip korur, kendisi korunmaya muhtaç değildir.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Biliyorsanız söyleyin her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir?'


    Diyanet Vakfi : Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.


    Edip Yüksel : De ki, 'Biliyorsanız, koruyup kollayan, fakat kendisi korunup kollanmayan; her şeyin egemenliğini elinde bulunduran kimdir?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Kim o her şeyin melekûtü yedinde ve o kayırır da ona karşı kayırılmaz olan eğer ılminiz varsa?» de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sor onlara ki: «Kimdir herşeyin mülkiyeti ve yönetimi kudret elinde olan, kayırıp da kendisine kayırılmaz olan; söyleyin, biliyorsanız?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?» diye sor.


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Eğer biliyorsanız, söyleyiniz; tüm varlıkların egemenliği, elinde olan, her şeyi koruyup gözeten, Fakat koruyanı ve işine karışanı olmayan kimdir?»


    Gültekin Onan : De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Her şeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Her şey'in mülk (-ü tasarruf) u elinde bulunan kimdir, ki dâima O himaaye ediyor, kendisi asla himayeye muhtâc olmuyor? (Haydi söyleyin) biliyorsanız».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), herşeyin melekûtu (içyüzü ve idâresi) elinde olan ve kendisi himâye eden, fakat ona karşı (kimsenin) himâye olunması(mümkün) olmayan kimdir?'


    İbni Kesir : De ki: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran, ama barındırılmaya asla muhtaç olmayan kimdir?


    Muhammed Esed : De ki: "Her şeyin yönetimini elinde tutan; koruyup kollayan ama kendisine karşı (kimsenin) korunup kollanamayacağı kimdir? Biliyorsanız, (hadi, söyleyin bana)!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Her şeyin melekûtu elinde (yed-i kudretinde) olan kimdir ki, o himaye eder ve kendisine karşı kimse himaye edilemez. Eğer siz bilir kimseler oldunuz iseniz (söyleyin bakalım).»


    Ömer Öngüt : De ki: “Her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve idaresi) elinde olan, himaye eden, fakat himaye edilmeye muhtaç olmayan kimdir? Biliyorsanız söyleyin!”


    Şaban Piriş : Her şeyin mülkiyetini elinde bulunduran, koruyan fakat korunma ihtiyacı olmayan kimdir? Eğer biliyorsanız söyleyin de!


    Suat Yıldırım : De ki: "Peki her şeyin gerçek yönetimini elinde tutan, Kendisi her şeyi koruyup gözeten, ama Kendisi himaye altında olmayan kimdir? Biliyorsanız söyleyin bakalım!"


    Süleyman Ateş : "Biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekûtu (mülkü ve yönetimi) elinde olan, koruyup kollayan, fakat kendisi korunup kollan(maya muhtaç ol)mayan kimdir?" de.


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Her şeyin melekûtu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.»


    Ümit Şimşek : De ki: 'Kimdir herşeyin hüküm ve tasarrufunu elinde tutan, herşeyi koruyup kolladığı halde korunmaya muhtaç olmayan? Biliyorsanız söyleyin.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Şunu da sor: "Eğer biliyorsanız söyleyin. Kimdir o, her şeyin melekûtu / aslı esası elinde olan? O koruyup gözeten ama korunup gözetilmeyen?"
     


  10. سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُونَ




    Seyekûlûne lillâh(lillâhi), kul fe ennâ tusharûn(tusharûne).




    1. se-yekûlûne : diyecekler

    2. li allâhi : Allah'ın

    3. kul : de

    4. fe : o zaman, öyleyse

    5. ennâ : nasıl

    6. tusharûne : aldatılıyorsunuz, büyüleniyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : “Allah'ındır (Allah'tır).” diyecekler. De ki: “Öyleyse nasıl aldatılıyorsunuz?”


    Diyanet İşleri : “Allah’ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?” de.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Diyecekler ki: Bunlar da Allah'ın. De ki: Ne diye hâlâ boş şeylere kapılmadasınız?


    Adem Uğur : (Bunların hepsi) Allah'ındır diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.


    Ahmed Hulusi : "Allâh içindir", diyecekler! De ki: "Nasıl oluyor da (dünyanızla) büyüleniyorsunuz?"


    Ahmet Tekin : 'Allah’tır' diyecekler.
    'Öyle ise, nasıl olup da büyülenerek aklı etki altına alınanlar gibi aldatılıyorsunuz?' de.


    Ahmet Varol : 'Allah'ındır' diyecekler. De ki: 'Öyleyse nasıl büyüleniyorsunuz?'


    Ali Bulaç : "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?"


    Ali Fikri Yavuz : Yine “-Allah’ındır” diyecekler. Onlara de ki: “- O halde nereden aldatılıyorsunuz (da hakkı inkâr, ediyorsunuz)?”


    Bekir Sadak : «Allah'tir» diyecekler; «Oyleyse nasil aldaniyorsunuz» de.


    Celal Yıldırım : Allah'ın elindedir, diyecekler. De ki: O halde nasıl nereden büyüleniyorsunuz ?!


    Diyanet İşleri (eski) : 'Allah'tır' diyecekler; 'Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz' de.


    Diyanet Vakfi : «(Bunların hepsi) Allah'ındır» diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de.


    Edip Yüksel : 'ALLAH.,' diyeceklerdir. De ki, 'O halde nasıl da aldanıyorsunuz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : «Allah'ın» diyecekler, «o halde nereden büyüleniyorsunuz?» de!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'a ait diyecekler. De ki: «O halde nasıl büyüleniyorsunuz?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «(Bunlar da) Allah'ındır.» diyecekler. «Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?» de.


    Fizilal-il Kuran : Sana «Bu yetki Allah'a aittir» diyecekler. De ki; «O halde nasıl oluyor da yanıltılıyorsunuz?»


    Gültekin Onan : "Tanrı'nındır" diyecekler. De ki: "Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?"


    Hasan Basri Çantay : (Buna karşı da yine «Hepsi) Allahındır» diyecekler. De ki: «O halde nasıl olub da böyle büyüleniyorsunuz»?


    Hayrat Neşriyat : '(Bunlar hep) Allah’a âiddir!' diyecekler. De ki: 'Öyleyse (asıl siz) nasılbüyüleniyorsunuz (ki Kur’ân’a sihirdir diyorsunuz)?'


    İbni Kesir : Allah'tır, diyecekler. Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz? de.


    Muhammed Esed : "Allah!" diye cevap vereceklerdir. De ki: "Peki, o halde, nasıl böyle aldatılabilirsiniz?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hemen diyeceklerdir ki: «Allah içindir.» De ki: «Artık siz nereden büyüleniyorsunuz?»


    Ömer Öngüt : “Allah'tır” diyecekler. De ki: “Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz?”


    Şaban Piriş : “Allah’tır” diyecekler. “Öyleyse nasıl aldatılıyorsunuz?” de!


    Suat Yıldırım : Elbette, "Allah’tır" diyecekler. Sen de ki: "Öyleyse nasıl oluyor da büyülenip gerçekten uzaklaşıyorsunuz?"


    Süleyman Ateş : "(Her şeyin yönetimi) Allah'a âittir" diyecekler. "O halde nasıl büyüleniyorsunuz?" de.


    Tefhim-ul Kuran : «Allah'ındır» diyecekler. De ki: «Öyleyse nasıl oluyor da siz böyle büyüleniyorsunuz?»


    Ümit Şimşek : Diyecekler ki: 'Hepsi Allah'ındır.' De ki: 'Öyleyse nasıl aldanıyorsunuz?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah'tır!" diyecekler. De ki: "Nasıl oluyor da büyüleniyorsunuz?"
     


  11. بَلْ أَتَيْنَاهُم بِالْحَقِّ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ




    Bel eteynâhum bil hakkı ve innehum le kâzibûn(kâzibûne).




    1. bel : hayır, bilâkis

    2. eteynâ-hum : biz onlara getirdik

    3. bi el hakkı : hakkı

    4. ve inne-hum : ve muhakkak onlar

    5. le : elbette, gerekten, mutlaka

    6. kâzibûne : tekzip edenler, yalanlayanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Hayır, onlara hakkı getirdik. Ve muhakkak ki onlar, gerçekten tekzip edenlerdir (yalanlayanlardır).


    Diyanet İşleri : Hayır, biz onlara gerçeği getirdik, fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hayır, biz onlara gerçeği getirdik ve şüphe yok ki onlar, yalan söylemedeler elbette.


    Adem Uğur : Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; onlar ise hakikaten yalancılardır.


    Ahmed Hulusi : Hayır, biz onlara Hak olarak geldik. . . Onlarsa kesinlikle yalancılardır.


    Ahmet Tekin : Doğrusu biz onlara gerekçeli, hikmete dayalı toplumlarında hakça düzen gerçekleştirmeye esas olacak hak bir kitap getirdik. Onlar kesinlikle, hâlâ yalanlarına yalan katmaya devam ediyorlar.


    Ahmet Varol : Hayır, biz onlara hakkı getirdik. Ancak onlar yalancıdırlar.


    Ali Bulaç : Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu biz, onlara, hakkı (tevhîdi) getirdik. Şüphesiz onlar, (Allah çocuk edindi, melekler kızlarıdır sözlerinde) yalancıdırlar.


    Bekir Sadak : Hayir; Biz onlara gercegi getirdik ama, onlar yalancidirlar.


    Celal Yıldırım : Evet, biz onlara hakkı (doğruyu ve gerçeği) getirdik ve onlar cidden yalancıdırlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Hayır; Biz onlara gerçeği getirdik ama, onlar yalancıdırlar.


    Diyanet Vakfi : Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; onlar ise hakikaten yalancılardır.


    Edip Yüksel : Kendilerine gerçeği getirmemize rağmen onlar yalanlamaktadırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Doğrusu biz onlara hakkı getirdik ve şüphesiz onlar yalancılar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Doğrusu Biz onlara gerçeği getirdik; onlar ise şüphesiz yalancılar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Doğrusu biz onlara hakkı getirdik; onlar ise cidden yalancıdırlar.


    Fizilal-il Kuran : Aslında biz onlara gerçeği sunduk, fakat onlar yalan söylüyorlar.


    Gültekin Onan : Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.


    Hasan Basri Çantay : Hayır, biz onlara hakıykatı getirdik. Onlarsa muhakkak yalancıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : Hayır! (Biz) onlara hakkı getirdik; fakat şübhesiz ki onlar, gerçekten yalancıdırlar!


    İbni Kesir : Hayır, Biz, onlara gerçeği getirdik. Ama onlar muhakkak yalancılardır.


    Muhammed Esed : Hayır, Biz onlara hakkı ulaştırdık; buna rağmen onlar yine de yalanı tercih ediyorlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hayır... Biz onlara hakkı getirdik. Onlar ise şüphe yok ki, elbette yalancılardır.


    Ömer Öngüt : Hayır! Biz onlara gerçeği getirdik. Amma onlar yalancıdırlar.


    Şaban Piriş : Doğrusu onlara gerçeği getirdik, fakat onlar yalancıdırlar.


    Suat Yıldırım : Hayır, Biz onlara gerçeği getirdik; fakat buna rağmen onlar yalanı tercih ediyorlar. İşte gerçek:


    Süleyman Ateş : Doğrusu biz, onlara hakkı getirdik, (bizim söylediklerimiz gerçektir), onlarsa yalancıdırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.


    Ümit Şimşek : Biz onlara hakkı getirdik. Onlar ise yalancıdırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hayır, hayır! Biz onlara hakkı getirdik ama onlar tam anlamıyla yalancıdırlar.
     


  12. مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِن وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذًا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ




    Mettehazallâhu min veledin ve mâ kâne meahu min ilâhin izen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba’duhum alâ ba’d(ba’dın), subhânallâhi ammâ yasıfûn(yasıfûne).




    1. mettehazallâhu : Allah edinmemiştir

    2. min veledin : bir çocuk

    3. ve mâ kâne : ve olmamıştır, yoktur

    4. mea-hu : onunla beraber

    5. min ilâhin : bir ilâh

    6. izen : öyle olsaydı, o taktirde

    7. le : mutlaka

    8. zehebe : gitti, giderdi

    9. kullu ilâhin : bütün ilâhlar

    10. bimâ halaka : yarattığı şey

    11. ve le : ve mutlaka

    12. alâ : üstün

    13. ba'du-hum alâ ba'dın : onların bir kısmı bir kısmına

    14. subhâne allâhi : Allah Sübhan'dır, münezzehtir

    15. ammâ (an mâ) : şeylerden

    16. yasıfûne : vasıflandırıyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Allah çocuk edinmemiştir. Ve O'nunla beraber (başka) bir ilâh (hiç) olmamıştır. Öyle olsaydı bütün ilâhlar mutlaka (kendi) yarattığını giderirdi (yok ederdi). Ve mutlaka onların bir kısmı bir kısmına üstün olurdu. Allah, onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.


    Diyanet İşleri : (91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah, hiç kimseyi evlât edinmez ve onunla birlikte bir başka mâbut yoktur, olsaydı her mâbut, kendi halkettiğini benimseyip alır gider ve bir kısmı, öbürlerinden üstün olurdu. Münezzehtir Allah onların söylediklerinden.


    Adem Uğur : Allah evlât edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.


    Ahmed Hulusi : Allâh çocuk edinmez! O yanı sıra bir tanrı da yoktur! Öyle olsaydı, her bir tanrı yarattığı ile bir yana gider; kimi kimine üstün gelirdi! Allâh onların tanımlamalarından Subhan'dır (ötedir)!


    Ahmet Tekin : Allah oğul edinmedi. Onunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde, her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder, içlerinden biri mutlaka diğerleri üzerinde hâkimiyet kurardı. Allah onların yakıştırdığı şeylerden münezzehtir.


    Ahmet Varol : Allah bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte bir ilâh yoktur. O takdirde her ilâh yarattığını götürürdü ve muhakkak bazısı bazısına üstün gelirdi. Allah onların nitelediklerinden münezzehtir.


    Ali Bulaç : Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiç bir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, hiç evlâd edinmemiştir, beraberinde bir ilâh da yoktur. Eğer müşriklerin dediği gibi, Allah’la beraber bir takım ilâhlar olsaydı, o takdirde her ilâh kendi yarattığını götürür, tek başlarına kalarak aralarında ayrılıklar baş gösterir ve bir kısmı diğerlerine üstün gelirdi. (Bu çekişme ve savaşlar olmadığına göre Allah’ın eşi ve ortağı yoktur.) Allah, onların isnad ettiği şirk vasıflarından (ve bütün noksanlıklardan) münezzehtir.


    Bekir Sadak : Allah cocuk edinmemistir; O'nun yaninda hicbir tanri yoktur, olsaydi, her tanri kendi yarattigi ile beraber gider ve birbirinden ustun olmaga calisirlardi. Allah onlarin vasiflandirdiklarindan munezzehtir.


    Celal Yıldırım : Allah hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber hiç bir ilâh da yoktur; böyle olsaydı her ilâh yarattığını alıp (bir yana) giderdi de kimi kimine üstün gelirdi. Allah onların vasfedegeldiklerinden pâk ve münezzehtir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah çocuk edinmemiştir; O'nun yanında hiçbir tanrı yoktur, olsaydı, her tanrı kendi yarattığı ile beraber gider ve birbirinden üstün olmağa çalışırlardı. Allah onların vasıflandırdıklarından münezzehtir.


    Diyanet Vakfi : Allah evlât edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.


    Edip Yüksel : ALLAH çocuk edinmemiştir, O'nunla beraber bir tanrı da yoktur. Aksi taktirde her tanrı yarattığı şeylerle birlikte bağımsızlığını ilan ederek yönetim için bir biriyle çekişmeye girerdi. ALLAH, onların niteledikleri şeylerden çok uzaktır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah, hiç veled ittihaz etmedi, beraberinde bir tanrı da yok O surette her tanrı kendi yarattığı ile giderdi ve elbette biri diğerine kibrederdi, o isnad ettikleri vasıflardan sübhan o Allah


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah asla oğul edinmedi ve beraberinde bir tanrı da yoktur; Öyle olsaydı, her tanrı kendi yarattığını sürükleyip gider ve elbette birbirlerine üstünlük taslarlardı. Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah evlat edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.


    Fizilal-il Kuran : Allah evlat edinmemiştir ve O'nun yanısıra bir başka ilah yoktur. Yoksa her ilah, kendi yaratıklarını otoritesi altına alıp bir yana gider ve biri öbürüne karşı üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah onların bu asılsız yakıştırmalarından münezzehtir.


    Gültekin Onan : Tanrı, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiç bir tanrı yoktur; eğer olsaydı, her bir tanrı elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (tanrıların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Tanrı, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.


    Hasan Basri Çantay : Allah hiçbir evlâd edinmemişdir. Onunla birlikde hiçbir Tanrı da yokdur. (Öyle olsaydı) bu takdîrde elbette her Tanrı kendi yaratdığını (sürükler) götürür ve elbette kimi kiminin üstüne çıkıb (galebe edib) yükselirdi. Allah, onların bütün vasf (-u isnâd) etdiklerinden münezzehdir.


    Hayrat Neşriyat : Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir; O’nunla berâber hiçbir ilâh da yoktur; eğer öyle olsaydı, her ilâh elbette kendi yarattığı ile (kendi bildiğine) giderdi ve mutlaka onlardan bir kısmı diğerine üstün gelirdi. Allah, onların isnâd etmekte oldukları vasıflardan münezzehdir.


    İbni Kesir : Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiç bir ilah da yoktur. Olsaydı; o zaman, her ilah, kendi yarattığını alıp götürür ve birbirinden üstün çıkmaya çalışırlardı. Allah, onların nitelendirdiklerinden mğünezzehtir.


    Muhammed Esed : Allah asla çocuk edinmemiştir, ne de O'nunla beraber başka bir tanrı vardır: (çünkü, eğer başka herhangi bir tanrı) olsaydı, her tanrı kendi yarattığı alemi kendinden yana çeker ve şüphesiz her biri diğerine baskın çıkmaya çalışırdı! Sınırsız kudret ve yüceliğiyle Allah, onların tasavvur ve tanımlama yoluyla yakıştırdıkları şeylerden mutlak olarak uzaktır;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah hiçbir veled ittihaz edinmedi ve O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. O zaman her ilâh, kendi yarattığı ile giderdi ve bazıları bazısı üzerine yükselirdi. Allah ise onların vasfettiklerinden münezzehtir.


    Ömer Öngüt : Allah evlât edinmemiştir. O'nunla beraber hiçbir ilâh yoktur. Eğer olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır gider ve biri ötekine üstün gelmeye çalışırdı. Allah onların vasıflandırdıkları şeylerden münezzehtir.


    Şaban Piriş : Allah, çocuk edinmedi. O’nun yanında başka bir ilah yoktur. Eğer olsaydı, her ilah yarattığı ile gider ve elbette biri, diğerine üstün gelirdi. İsnat ettikleri vasıflardan münezzehtir Allah!


    Suat Yıldırım : "Allah asla evlat edinmedi. O’nun yanı sıra hiçbir tanrı da yoktur. Öyle olsaydı her tanrı kendi yarattıklarını yanına alır ve onlardan biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı. Allah o müşriklerin isnat ve nitelendirmelerinden münezzehtir."


    Süleyman Ateş : Allâh çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Öyle olsaydı her tanrı, kendi yarattığını götürürdü ve onlardan biri diğerine üstün gelmeğe çalışırdı. Allâh, onların tanımlamalarından uzaktır.


    Tefhim-ul Kuran : Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiç bir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.


    Ümit Şimşek : Allah asla evlât edinmiş değildir. Onunla beraber başka bir tanrı da yoktur. Eğer olsaydı, herbiri kendi yarattığını kapar, böylece birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Allah onların yakıştırdığı şeylerden uzaktır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah, çocuk filan edinmemiştir. O'nunla beraber herhangi bir ilah da yoktur. Eğer böyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını yok ederdi ve mutlaka biri ötekine üstün gelmeye çalışırdı. Allah'ın şanı onların nitelendirmelerinden yücedir, arınmıştır.
     


  13. عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ




    Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).




    1. âlimi : bilen

    2. el gaybi : gayb, görünmeyen

    3. ve eş şehâdeti : ve görülen

    4. fe teâlâ : işte o çok yüce

    5. ammâ (an mâ) : şeyden

    6. yuşrikûne : şirk koşuyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : (Allah), gaybı (görünmeyeni) ve görüneni bilendir. Ve onların şirk koştukları şeylerden çok yücedir.


    Diyanet İşleri : (91-92) Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gizliyi de bilir, görüneni de; gerçekten de yücedir şirk koşanların ona eş tanıdıkları şeylerden.


    Adem Uğur : Allah, gaybı da şehâdeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.


    Ahmed Hulusi : Gaybı da şehâdeti de Bilen'dir. . . Onların ortak koşmalarından yücedir!


    Ahmet Tekin : Allah duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini ve görülen âlemi bilir. O, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında kendisine ortak koşan müşriklerin, ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.


    Ahmet Varol : Gaybı da görüneni de bilendir. Onların ortak koştuklarından yücedir.


    Ali Bulaç : Gaybı ve müşahede edilebileni bilendir; onların ortak koştuklarından yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, gaybın ve hazırın âlimidir; O, müşriklerin koştukları şirklerden çok yücedir.


    Bekir Sadak : O, gorulmeyeni de, goruleni de bilir. Kostuklari ortaklardan yucedir. *


    Celal Yıldırım : Gaybı da, hazır olanı da bilendir; onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir.


    Diyanet İşleri (eski) : O, görülmeyeni de, görüleni de bilir. Koştukları ortaklardan yücedir.


    Diyanet Vakfi : Allah, gaybı da şehâdeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.


    Edip Yüksel : Tüm sırları ve tanık olunanları Bilendir; onların ortak koştukları şeylerden yücedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O gayb-ü şehadetin âlimi, binaenaleyh onların koştukları çok yüksek


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah, gaybı da aşikar olanı da bilendir. O, onların koştukları ortaklardan çok yücedir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah, gaybı da, açık olanı da bilir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.


    Fizilal-il Kuran : O görünmeyeni de görüneni de bilir. O onların koştukları ortaklardan münezzehtir.


    Gültekin Onan : Gaybı ve müşahede edilebileni bilendir; onların ortak koştuklarından yücedir.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle Allah ki) gizliyi de, aşikârı da bilendir O. İşte O, (kâfirlerin kendisine) katdıkları eşlerden (münezzehdir), çok yücedir.


    Hayrat Neşriyat : Görünmeyeni ve görüneni hakkıyla bilendir; şirk koştukları şeylerden pek yücedir.


    İbni Kesir : O, görüleni de, görülmeyeni de bilir. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.


    Muhammed Esed : O kullarının algı ve tasavvurlarının erişemediği şeyleri de, onların akıl ve duyu yoluyla tanıklık edebildikleri şeyleri de künhüyle bilir; ve bunun içindir ki, onların Kendisine yakıştırdıkları her türlü eşten ve ortaktan mutlak olarak yücedir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Gaib olanı da, âşikâre bulunanı da bilendir. İşte onların şerik koştuklarından müteâlidir.


    Ömer Öngüt : Allah görünmeyeni de görüneni de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir.


    Şaban Piriş : O, gizliyi de açığı da bilendir, onların koştukları şirklerden çok yücedir.


    Suat Yıldırım : Görünmeyen ve görünen, gizli ve âşikâr her şeyi bilen Allah, onların iddia ettikleri şerikleri olmaktan yücedir.


    Süleyman Ateş : (O), görünmeyeni ve görüneni bilir; onların ortak koştukları şeylerden yücedir.


    Tefhim-ul Kuran : Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir; onların ortak koştuklarından yücedir.


    Ümit Şimşek : O, görünen ve görünmeyen âlemleri bilir; onların ortak koştuğu şeylerden de yücedir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gözle görülmeyeni de görüleni de bilendir O. Uzaktır onların ortak koştuklarından.
     


  14. قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ




    Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn(yûadûne).




    1. kul : de

    2. rabbi : Rabbim

    3. immâ : veya, eğer

    4. turiyen-nî : bana göstereceksin

    5. mâ : şey

    6. yûadûne : vaadolunuyor






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Rabbim, eğer vaadolunan şeyi bana gösterecek isen.”


    Diyanet İşleri : (93-94) De ki: “Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Rabbim, onlara vaadedileni bana göstereceksen.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) De ki: "Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka bana göstereceksen.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Rabbim, eğer onlara tehdit olundukları şeyi bana göstereceksen. . . "


    Ahmet Tekin : 'Rabbim, onlara yapılan tehdidi mutlaka bana göstereceksen eğer, beni bırakma.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Ey Rabbim! Onlara vaad edileni bana mutlaka göstereceksen,


    Ali Bulaç : De ki: "Rabbim, eğer onlara va'dolunan (azab)ı mutlaka bana göstereceksen,"


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm) de ki: “- Rabbim! Eğer onlara edilen azab va’dini muhakkak bana göstereceksen,


    Bekir Sadak : (93-94) De ki: «Rabbim! Onlarin tehdit olunduklari seyi bana mutlaka gostereceksen, o zaman beni zalim milletin icinde bulundurma Yarabbi.


    Celal Yıldırım : De ki: «Rabbim! İnkarcıların va'dolundukları azabı bana elbette göstereceksen,


    Diyanet İşleri (eski) : (93-94) De ki: 'Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zalim milletin içinde bulundurma Yarabbi.'


    Diyanet Vakfi : (93-94) (Resûlüm!) De ki: «Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka bana göstereceksen; bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim!»


    Edip Yüksel : De ki, 'Rabbim, onlara verilen sözü bana gösterirsen,'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: rabbım! eğer onlara edilen vaîdi bana behemehal göstereceksen


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Rabbim, eğer onlara va'dedilen azabı bana mutlaka göstereceksen,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Resulüm!) De ki: Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka göstereceksen,


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Ya Rabb'i, eğer onların tehdit edildikleri azabı eğer mutlaka bana göstereceksen.»


    Gültekin Onan : De ki: "Rabbim, eğer onlara vaadolunan (azab)ı mutlaka bana göstereceksen "


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Rabbim, eğer onların tehdîd edilmekde oldukları (azâbı) herhalde bana göstereceksen»,


    Hayrat Neşriyat : (93-94) (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Rabbim! Eğer onların tehdîd edilmekte oldukları şeyi mutlaka bana göstereceksen, o hâlde Rabbim, beni o zâlimler topluluğunun içinde bulundurma!'


    İbni Kesir : De ki: Rabbım, onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen,


    Muhammed Esed : De ki: "Ey Rabbim! (Sana baş kaldıranların) vaad edildikleri azabın gerçekleşmesine tanık olmamı diliyorsan,


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Yarabbi! Eğer onlara edilen vaîdi bana herhalde gösterecek isen.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Ey Rabbim! Eğer onlara vaad edilen azabı bana mutlaka göstereceksen. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Rabbim, onlara vaat edileni eğer bana göstereceksen


    Suat Yıldırım : (93-94) De ki: "Ya Rabbî, eğer onlara vâd edilen o azabı bana göstereceksen, beni o zalimler güruhu içinde bırakma!"


    Süleyman Ateş : De ki: "Rabbim, eğer onların tehdid edildikleri şeyi mutlaka bana göstereceksen (ben sağ iken onları cezâlandıracaksan),"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Rabbim, eğer onlara va'dolunan (azab)ı mutlaka bana göstereceksen,»


    Ümit Şimşek : De ki: 'Rabbim! Eğer onlara vaad ettiğin şeyi bana göstereceksen,


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Rabbim, tehdit edildikleri şeyi bana mutlaka göstereceksin.
     


  15. رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ




    Rabbi fe lâ tec’alnî fil kavmiz zâlimîn(zâlimîne).




    1. rabbi : Rabbim

    2. fe : o zaman, öyleyse

    3. lâ tec'al-nî : beni kılma

    4. fi : içinde

    5. el kavmi ez zâlimîne : zalimler kavmi







    İmam İskender Ali Mihr : Rabbim, öyleyse beni zalimler kavmi içinde bırakma.


    Diyanet İşleri : (93-94) De ki: “Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbim, beni zâlim topluluğun içinde bırakma.


    Adem Uğur : Bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma, Rabbim!"


    Ahmed Hulusi : "O zaman beni zâlimler kavmi içinde tutma Rabbim!"


    Ahmet Tekin : 'Bu durumda beni inkâr ile, isyan ile, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlim, müşrik bir kavmin içinde bırakma, Rabbim!'


    Ahmet Varol : Rabbim! Bu durumda beni bu zalimler topluluğunun içinde bırakma.'


    Ali Bulaç : "Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin içinde bırakma."


    Ali Fikri Yavuz : Beni o zalimler topluluğu arasında bulundurma, Rabbim!”


    Bekir Sadak : (93-94) De ki: «Rabbim! Onlarin tehdit olunduklari seyi bana mutlaka gostereceksen, o zaman beni zalim milletin icinde bulundurma Yarabbi.


    Celal Yıldırım : Rabbim ! Beni o zâlim topluluk arasında bulundurma.»


    Diyanet İşleri (eski) : (93-94) De ki: 'Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zalim milletin içinde bulundurma Yarabbi.'


    Diyanet Vakfi : (93-94) (Resûlüm!) De ki: «Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka bana göstereceksen; bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim!»


    Edip Yüksel : 'Rabbim, beni o zalim toplum içinde bırakma.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Beni o zalimler güruhunda bulundurma rabbım!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : beni o zalimler güruhu arasında bulundurma Rabbim!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu durumda beni, o zalimler topluluğunda bulundurma, Rabbim!


    Fizilal-il Kuran : Ya Rabb'i, beni zalimler arasında bırakma.


    Gültekin Onan : "Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin içinde bırakma."


    Hasan Basri Çantay : «O halde, Rabbim, beni zaalimler güruhunun içinde bırakma».


    Hayrat Neşriyat : (93-94) (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Rabbim! Eğer onların tehdîd edilmekte oldukları şeyi mutlaka bana göstereceksen, o hâlde Rabbim, beni o zâlimler topluluğunun içinde bulundurma!'


    İbni Kesir : Rabbım, o zaman beni zalimler güruhunun içinde bulundurma.


    Muhammed Esed : Rabbim, o zaman, benim de bu zalim insanlardan biri olmama izin verme!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Yarabbi! Beni o zalimler olan kavmin içinde bulundurma.»


    Ömer Öngüt : “O zaman ey Rabbim! Beni zâlimler topluluğu arasında bulundurma!”


    Şaban Piriş : Rabbim, o zaman beni zalim toplum içinde bulundurma!


    Suat Yıldırım : (93-94) De ki: "Ya Rabbî, eğer onlara vâd edilen o azabı bana göstereceksen, beni o zalimler güruhu içinde bırakma!"


    Süleyman Ateş : "Rabbim, beni şu zâlim kavmin içinde bırakma!"


    Tefhim-ul Kuran : «Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin içinde bırakma.»


    Ümit Şimşek : 'Beni o zalimler güruhu içinde bırakma, yâ Rabbi!'


    Yaşar Nuri Öztürk : Beni o zalimler topluluğunun içinde tutma Rabbim!"
     


  16. وَإِنَّا عَلَى أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ




    Ve innâ alâ en nuriyeke mâ neıduhum le kâdirûn(kâdirûne).




    1. ve innâ : ve muhakkak biz

    2. alâ : üzerine, üstüne

    3. en nuriye-ke : sana bizim göstermemiz

    4. mâ : şeyi

    5. neidu-hum : onlara vaadediyoruz

    6. le : mutlaka, elbette

    7. kâdirûne : kaadir olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki Biz, onlara vaadettiğimiz şeyi sana göstermeye elbette kaadir olanlarız.


    Diyanet İşleri : Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki bizim, onlara vaadettiğimiz şeyleri sana göstermeye gücümüz yeter elbette.


    Adem Uğur : Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.


    Ahmed Hulusi : Doğrusu biz, onları tehdit ediyor olduğumuz şeyi sana gösterecek güce sahibiz!


    Ahmet Tekin : 'Bizim onlara yaptığımız tehdidi, kesinlikle sana göstermeye gücümüz yeter.'


    Ahmet Varol : Biz, onlara vaad ettiğimizi sana göstermeye güç yetiririz.


    Ali Bulaç : Gerçek şu ki biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi şüphesiz sana gösterme gücüne sahibiz.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), onlara vaad ettiğimiz azabı sana göstermeğe elbette kadiriz.


    Bekir Sadak : Biz onlara vadettigimizi sana elbette gosterebiliriz.


    Celal Yıldırım : Şüphesiz ki (Peygamberim ) onlara va'dettiğimiz azabı sana göstermeye kudretimiz yeter.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz onlara vadettiğimizi sana elbette gösterebiliriz.


    Diyanet Vakfi : Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.


    Edip Yüksel : Biz elbette, kendilerine söz verileni sana gösterebiliriz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şübhesiz ki biz, onlara yaptığımız vaîdi sana göstermeğe elbette kadiriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şüphesiz ki Biz, onlara yaptığımız tehdidi sana gösterme gücüne sahibiz elbette.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz.


    Fizilal-il Kuran : Onlara yönelttiğimiz tehdidin gerçekleştiğini sana göstermeye elbette gücümüz yeter.


    Gültekin Onan : Gerçek şu ki biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi şüphesiz sana gösterme gücüne sahibiz.


    Hasan Basri Çantay : Hakîkat, biz onlara va'd (ve tehdîd) etdiğimizi sana göstermiye de elbette kaadiriz.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Şübhesiz ki biz, onlara va'd etmekte olduğumuz (azâb)ı sana da göstermeye elbette gücü yetenleriz.


    İbni Kesir : Biz, onlara vaad ettiğimizi sana göstermeye elbette kadiriz.


    Muhammed Esed : (İşte böyle dua et) çünkü, şüphesiz Biz, onlara vaad ettiğimiz (azabın, bu dünyada dahi gerçekleşmesine) seni tanık kılacak güçteyiz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, Biz onlara yapmış olduğumuz vaîdi sana göstermeğe elbette kadirleriz.


    Ömer Öngüt : Onlara vâdettiğimizi sana göstermeye biz elbette kâdiriz.


    Şaban Piriş : Şüphesiz biz, onlara vaat ettiğimiz (azabı) sana göstermeye kadiriz.


    Suat Yıldırım : Biz onlara vâd ettiğimiz azabı sana göstermeye elbette kadiriz.


    Süleyman Ateş : Biz, onları tehdid ettiğimiz şeyi sana göstermeğe elbette kâdiriz (onları cezâlandıracağız ve sen bunu göreceksin).


    Tefhim-ul Kuran : Gerçek şu ki biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi şüphesiz sana gösterme gücüne sahibiz.


    Ümit Şimşek : Onlara vaad ettiğimiz şeyi sana göstermeye elbette gücümüz yeter.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi sana göstermeye elbette kadiriz.
     


  17. ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ




    İdfa’ billetî hiye ahsenus seyyieh(seyyiete), nahnu a’lemu bi mâ yasıfûn(yas‎fûne).





    1. idfa' : uzakla‏t‎r, yok et

    2. billetî (bi elletî) : ki onunla

    3. hiye : o

    4. ahsen : en güzel

    5. es seyyiete : seyyiat, kِtülük

    6. nahnu : biz

    7. a'lemu : en iyi bilen

    8. bi mâ : ‏eyleri

    9. yas‎fûne : vas‎fland‎r‎yorlar






    فmam فskender Ali Mihr : Seyyiati (kِtülüًü), en güzel olanla yok et. Biz, (onlar‎n) vas‎fland‎rd‎klar‎n‎ en iyi biliriz.


    Diyanet ف‏leri : Kِtülüًü, en güzel olan ‏eyle uzakla‏t‎r. Biz onlar‎n yak‎‏t‎rmakta olduklar‎ ‏eyleri daha iyi biliriz.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Kِtülüًü, en güzel bir huyla defet, biz, onlar‎n neler dediًini, bizi ne çe‏it tavsîf ettiklerini daha iyi biliriz.


    Adem Uًur : Sen, kِtülüًü en güzel bir tutumla sav. Biz onlar‎n yak‎‏t‎rmakta olduklar‎ ‏eyi çok iyi bilmekteyiz.


    Ahmed Hulusi : Kِtülüًü (bât‎l‎, gِreselliًi) en güzel olan (Hak, sistem bilinci) ile defet! Onlar‎n (seni) tan‎mlamalar‎n‎ biliriz.


    Ahmet Tekin : Sen, kِtülüًü en güzel metodu kullanarak, anar‏iyi, karga‏ay‎, devlet te‏kilât‎yla ِnleyerek gider. Biz onlar‎n yak‎‏t‎rmakta olduklar‎ ‏eyleri iyi biliyoruz?'


    Ahmet Varol : Kِtülüًü en güzel olanla sav. Onlar‎n nitelendiregeldiklerini biz daha iyi biliriz.


    Ali Bulaç : Kِtülüًü en güzel olanla uzakla‏t‎r; biz, onlar‎n nitelendiregeldiklerini en iyi bileniz.


    Ali Fikri Yavuz : Sen, kِtülüًü en güzel hasletle (sab‎r ve iyilikle) bertaraf et. Biz onlar‎n ne yalan ve küfür uydurduklar‎n‎ daha iyi biliriz.


    Bekir Sadak : Kotulugu en iyi ile sav. Onlarin vasiflandirmalarini Biz daha iyi biliriz.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sen o kِtülüًü en güzeli ile sav‎p kar‏‎l‎k ver. Biz onlar‎n vasfettiklerini daha iyi biliriz.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Kِtülüًü en iyi ile sav. Onlar‎n vas‎fland‎rmalar‎n‎ Biz daha iyi biliriz.


    Diyanet Vakfi : Sen, kِtülüًü en güzel bir tutumla sav. Biz onlar‎n yak‎‏t‎rmakta olduklar‎ ‏eyi çok iyi bilmekteyiz.


    Edip Yüksel : Kِtülüًe iyilikle kar‏‎l‎k ver. Biz onlar‎n iddialar‎n‎ iyi biliriz.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sen o kِtülüًü en güzel olan hasletle def'et, biz, onlar‎n ne halt edeceklerini daha iyi biliriz


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sen o kِtülüًü en güzel bir davran‎‏la defet; Biz onlar‎n ne halt edeceklerini daha iyi biliriz.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sen, kِtülüًü en güzel bir tutumla sav, çünkü biz onlar‎n yak‎‏t‎rmakta olduklar‎ ‏eyi çok iyi bilmekteyiz.


    Fizilal-il Kuran : Sana yapt‎klar‎ kِtülüًü en iyi davran‎‏la kar‏‎la. Biz onlar‎n as‎ls‎z yak‎‏t‎rmalar‎n‎ herkesten iyi biliyoruz.


    Gültekin Onan : Kِtülüًü en güzel olanla uzakla‏t‎r; biz onlar‎n nitelendiregeldiklerini en iyi bileniz.


    Hasan Basri اantay : Sen kِtülüًü en güzel (haslet) le defet. Biz onlar‎n neler vasf etmekde olduklar‎n‎ çok iyi bileniz.


    Hayrat Ne‏riyat : Kِtülüًü, daha güzel olan bir ‏ey ile def' et; biz, onlar‎n isnâd etmekte olduklar‎ vas‎flar‎ en iyi bileniz.


    فbni Kesir : Sen, kِtülüًü en güzel ile sav. Onlar‎n nitelendirmekte olduklar‎n‎ Biz, çok daha iyi biliriz.


    Muhammed Esed : (Fakat, onlar ne sِylerlerse, ya da ne yaparlarsa yaps‎nlar, sen yine de onlar‎n i‏lediًi) kِtülüًü, en iyi yol hangisi ise, onunla sav: (çünkü) onlar‎n (Bize) yak‎‏t‎rageldikleri ‏eyleri en iyi bilen Biziz.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sen o kِtülüًü en güzel olan ‏ey ile defet. Biz onlar‎n neler ile vasfeder olduklar‎n‎ daha iyi biliriz.


    ضmer ضngüt : Sen kِtülüًü en güzel bir usûlde defet! اünkü biz onlar‎n vas‎fland‎rmakta olduklar‎ ‏eyi çok iyi biliriz.


    قaban Piri‏ : Sen, kِtülüًü en güzel ile sav. Onlar‎n nitelemekte olduklar‎n‎ biz, çok daha iyi biliriz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Fakat onlar ne yaparlarsa yaps‎nlar, sen yine de kِtülüًü en iyi tarzda sav. Biz onlar‎n, senin hakk‎ndaki as‎ls‎z iddialar‎n‎ pek iyi biliriz.


    Süleyman Ate‏ : Kِtülüًü en güzel ‏eyle sav. Biz onlar‎n (seni) nas‎l vas‎fland‎racaklar‎n‎ biliyoruz.


    Tefhim-ul Kuran : Kِtülüًü en güzel olanla uzakla‏t‎r; biz, onlar‎n nitelendiregeldiklerini en iyi bileniz.


    ـmit قim‏ek : Sen kِtülüًü en güzel olan ‏eyle sav. Onlar‎n yak‎‏t‎rd‎klar‎n‎ Biz biliyoruz.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : En güzel olan neyse onunla sav kِtülüًü. Onlar‎n nas‎l nitelendirme yapt‎klar‎n‎ biz daha iyi biliriz.
     


  18. وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ




    Ve kul rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn(şeyâtîni).





    1. ve kul : ve de, söyle

    2. rabbi : Rabbim

    3. eûzu : ben sığınırım

    4. bi-ke : sana

    5. min hemezâti : kışkırtmalarından (vesveselerinden)

    6. eş şeyâtîni : şeytanlar







    İmam İskender Ali Mihr : Ve “Şeytanların kışkırtmalarından (vesveselerinden) sana sığınırım.” de.


    Diyanet İşleri : De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve de ki: Rabbim, sana sığınırım Şeytanların vesveselerinden.


    Adem Uğur : Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!


    Ahmed Hulusi : Ve de ki: "Rabbim! (bedenselliğe çeken) şeytanların vesveselerinden sana (hakikatimdeki koruyucu Esmâ'na) sığınırım. "


    Ahmet Tekin : 'Rabbim, şeytanların, şeytan tıynetli ahlâksız azgınların, şeytanî güçlerin kışkırtmalarından sana sığınırım' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.


    Ali Bulaç : Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “-Rabbim, Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.


    Bekir Sadak : De ki: «Rabbim! seytanlarin kiskirtmalarindan Sana siginirim.»


    Celal Yıldırım : De ki: «Rabbim ! Şeytanların vesvese ile dürtüşmelerinden sana sığınırım.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım.'


    Diyanet Vakfi : Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!


    Edip Yüksel : Şeytandan Korunmak İçin


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve de ki: sana sığınırım rabbım! O Şeytanların dürtüşmelerinden


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve de ki: «Ey Rabbim, şeytanların dürtüştürmelerinden (kışkırtmalarından) sana sığınırım!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Ya Rabb'i, şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.»


    Gültekin Onan : Ve de ki: "Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım."


    Hasan Basri Çantay : Ve de ki: «Rabbim, şeytanların dürtüşdürmelerinden (vesveselerinden) sana sığınırım».


    Hayrat Neşriyat : Ve de ki: 'Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.'


    İbni Kesir : Ve de ki: Rabbım, şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım.


    Muhammed Esed : Ve de ki: "Ey Rabbim! Tüm kötü dürtülerin kışkırtmalarına karşı Sana sığınıyorum!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve dedi ki: «Yarabbi! Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. ”


    Şaban Piriş : Ve de ki: -Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!


    Suat Yıldırım : (97-9 Sen de ki: "Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım!"


    Süleyman Ateş : Ve de ki: "Rabbim, şeytânların dürtüklemelerinden sana sığınırım."


    Tefhim-ul Kuran : Ve de ki: «Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.»


    Ümit Şimşek : De ki: 'Rabbim! Sana sığınırım şeytanların dürtülerinden.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve de ki: "Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım!"
     


  19. حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ





    Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn(rabbirciûni).




    1. hattâ izâ : olduğu zaman

    2. câe : geldi

    3. ehade-hum : onlardan biri

    4. el mevtu : ölüm

    5. kâle : dedi

    6. rabbirciûni (rabbi irciû-ni) : Rabbim beni geri döndür






    İmam İskender Ali Mihr : Onların birine ölüm geldiği zaman: “Rabbim, beni geri döndür.” dedi.


    Diyanet İşleri : (99-100) Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonunda, onlardan birine ölüm gelip çattı mı Rabbim der, beni geriye, tekrar dünyâya yolla da.


    Adem Uğur : Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder;"


    Ahmed Hulusi : Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: "Rabbim beni (dünya yaşamına) geri döndür. "


    Ahmet Tekin : Nihayet, onlardan birisine ölüm gelip çattığı zaman:
    'Rabbim, beni dünyaya geri gönder.' der.


    Ahmet Varol : Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: 'Rabbim! Beni geri döndürün.


    Ali Bulaç : Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin."


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet o müşriklerin her birine ölüm geldiği vakit şöyle diyecekler: “-Rabbim, beni dünyaya geri çevir.


    Bekir Sadak : (99-100) Onlardan birine olum gelince: «Rabbim! Beni geri cevir, belki, yapmadan biraktigimi tamamlar, iyi is islerim» der. Hayir; bu soyledigi sadece kendi lafidir. Tekrar diriltilecekleri gune kadar arkalarinda geriye donmeketen onlari alikoyon bir engel vardir.


    Celal Yıldırım : (99-100) Sonunda onlardan her birine ölüm gelince, (çaresiz kalıp Allah'ı hatırlar ve) Rabbim ! Beni geri çevirin de ola ki terkettiğime karşılık onu (telâfi için) iyi, yararlı amelde bulunurum, der. Hayır, bu bir sözdür ki (temenni anlamında) söyler. Dirilip (hesab gününe) kaldırılıncaya kadar önlerine bir Berzah (dönmelerine bir engel) vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : (99-100) Onlardan birine ölüm gelince: 'Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim' der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.


    Diyanet Vakfi : Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: «Rabbim! der, beni geri gönder;»


    Edip Yüksel : Onlardan birine ölüm gelip çattığı zaman şöyle der, 'Rabbim, beni geri döndürünüz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nihayet her birine ölüm geldiği vakıt diyecek ki: rabbım! döndür, döndür beni döndür


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde diyecek ki: «Rabbim, döndür, döndür beni, döndür!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, «Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder,»


    Fizilal-il Kuran : Sonunda onlardan biri ölümün eşiğine geldiğinde der ki; «Ya Rabb'i, beni geri çeviriniz.»


    Gültekin Onan : Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin."


    Hasan Basri Çantay : Nihayet onlardan her birine ölüm gelib çatınca (tekrar tekrar şöyle) diyecekdir: «Rabbim, beni (dünyâye) geri gönder».


    Hayrat Neşriyat : (99-100) Nihâyet onlardan (o müşriklerden) birine ölüm geldiği zaman: 'Rabbim! Beni geri gönder! Umulur ki ben, terk ettiğim (dünya)da sâlih bir amel işlerim' der. Hayır! Doğrusu o sâdece (boş) bir lâftır, onu söyleyen kendisidir. Artık onların önlerinde, tekrar diriltilecekleri güne kadar (hiçbir şekilde dünyaya dönemeyecekleri) bir perde (olan kabir hayâtı) vardır.


    İbni Kesir : Onlardan birine ölüm geldiği vakit der ki: Rabbım, beni geri döndür.


    Muhammed Esed : (Ölümden sonraki hayata inanmamakta direnip de kendi kendilerini aldatanlardan) herhangi birine sonunda ölüm gelip çatınca: "Ey Rabbim!" der, "Beni (hayata) geri döndür, izin ver döneyim


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nihâyet onlardan birine ölüm gelince der ki: «Yarabbi! Beni geri gönderin.»


    Ömer Öngüt : Nihayet onların her birine ölüm geldiği vakit der ki: “Rabbim! Beni dünyaya geri döndür. ”


    Şaban Piriş : Onlardan birine ölüm gelince; -Rabbim, beni geri döndür der.


    Suat Yıldırım : (99-100) Âhireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman: "Ya Rabbî!" der, "ne olur beni dünyaya geri gönderin, ta ki zayi ettiğim ömrümü telafi edip iyi işler yapayım. "Hayır, hayır! Bu onun söylediği mânasız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde, artık, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.


    Süleyman Ateş : Nihâyet onlardan birine ölüm geldiği zaman: "Rabbim, der, beni geri döndürünüz!"


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: «Rabbim, beni geri çevirin.»


    Ümit Şimşek : Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki: 'Rabbim, beni geri gönder.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: "Rabbim, beni geri döndürün;
     


  20. لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِن وَرَائِهِم بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ




    Leallî a’melu sâlihan fîmâ terektu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).




    1. leal-lî : böylece ben

    2. a'melu sâlihan : salih amel (nefsi tezkiye edici amel) yaparım

    3. fîmâ : içinde, o şeyde, hakkında

    4. terektu : bıraktım, terkettim

    5. kellâ : hayır, asla

    6. innehâ : muhakkak o

    7. kelimetun : bir kelimedir, sözdür

    8. huve : o

    9. kâiluhâ : onun söylediği (söz)

    10. ve min verâi-him : ve onların arkalarından

    11. berzahun : bir berzah vardır

    12. ilâ yevmi : güne kadar

    13. yub'asûne : beas olunacaklar, yeniden diriltilecekler







    İmam İskender Ali Mihr : “Böylece (geri gönderdiğin taktirde) terkettiğim salih amelleri (nefsi tezkiye edici ameli) işlerim.” Hayır, muhakkak ki onun söylediği söz, sadece (boş) bir kelimedir. Ve beas edilecekleri güne kadar onların arkasında berzah (engel) vardır.


    Diyanet İşleri : (99-100) Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım” der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Belki iyi işler işlerim ve zâyi ettiğim ömrü telâfî ederim. Hayır, boş bir söz, onun söylediği söz. Onların önlerinde, diriltilip mezarlarından çıkarılacakları güne dek bir berzah var.
    Adem Uğur : Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım. Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.


    Ahmed Hulusi : "Tâ ki (önemsemeyip) uygulamadığım şeylerde (iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda) sonsuz geleceğime yararlı çalışmalar yapayım!". . . Hayır (geri dönüş asla mümkün değil)! Öyle bir şey söyler ki geçerliliği yoktur (sistemde yeri yoktur)! Arkalarında yeniden bâ's olunacakları sürece kadar, bir berzah (boyutsal farklılık) vardır (geri dönemezler; reenkarnasyon da {ikinci defa dünya yaşamı} mümkün değildir)!


    Ahmet Tekin : 'Boşa vakit geçirdiğim dünyada Allah’ın birliğini kabul ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçireyim, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayayım, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olayım, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyeyim.' der. Hayır, onun söylediği bu söz, boş laftan ibarettir. Onların, yeniden diriltilecekleri güne kadar, geriye, hayata dönmelerini engelleyen bir Berzah âlemi vardır.


    Ahmet Varol : Olur ki terkettiğim (dünya)da iyi işler işlerim.' Hayır. Bu sadece onun söylediği bir sözdür. Önlerinde diriltilecekleri güne kadar (duracak) bir engel vardır.


    Ali Bulaç : "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Tâ ki, ben terk ettiğim imanı yerine getirib salih bir amelde bulunayım.” Hayır (artık dünyaya dönülmez), müşriklerden her birinin söylediği bu sözler, söyleyene ait faydasız bir lâfdır. Önlerinde ise bir mezar vardır; diriltilecekleri güne kadar oradadırlar.


    Bekir Sadak : (99-100) Onlardan birine olum gelince: «Rabbim! Beni geri cevir, belki, yapmadan biraktigimi tamamlar, iyi is islerim» der. Hayir; bu soyledigi sadece kendi lafidir. Tekrar diriltilecekleri gune kadar arkalarinda geriye donmeketen onlari alikoyon bir engel vardir.


    Celal Yıldırım : (99-100) Sonunda onlardan her birine ölüm gelince, (çaresiz kalıp Allah'ı hatırlar ve) Rabbim ! Beni geri çevirin de ola ki terkettiğime karşılık onu (telâfi için) iyi, yararlı amelde bulunurum, der. Hayır, bu bir sözdür ki (temenni anlamında) söyler. Dirilip (hesab gününe) kaldırılıncaya kadar önlerine bir Berzah (dönmelerine bir engel) vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : (99-100) Onlardan birine ölüm gelince: 'Rabbim! Beni geri çevir, belki, yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim' der. Hayır; bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.


    Diyanet Vakfi : «Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.» Hayır! Bu onun ağzından çıkan (boş) bir laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.


    Edip Yüksel : 'Ki terketmiş bulunduğum şeylerde erdemli işler yapayım.' Hayır. Bu onun söylediği bir laftan ibarettir. Diriliş gününe kadar onların ardında bir engel vardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Belki ben o baktığımda salih bir amel işlerim, hayır hayır! O bir kelimedir ki onu o söyler, ötelerinden ise bir berzah vardır, tâ ba's olunacakları güne kadar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Belki ben, o bıraktığımda (boşa geçirdiğim dünyada) iyi işler yaparım!» Hayır, hayır! Bu, onun söylediği boş bir sözdür. Ötelerinde ise yeniden diriltilecekleri güne kadar bir engel vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.» Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.


    Fizilal-il Kuran : Ki, ihmalkâr davrandığım konularda iyi ameller işleyeyim. Asla. Bu söz, boş yere söylenmiş yararsız bir lâftır. Yeniden dirilecekleri güne kadar onların önünde geçit vermez bir engel vardır.


    Gültekin Onan : "Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde diriltilip kaldırılacaklan güne kadar bir engel (berzah) vardır.


    Hasan Basri Çantay : Tâki ben zaayi' etdiğim (ömrüm) mukaabilinde iyi amel (ve hareket) de bulunayım». Hayır, onun söylediği bu söz (hakıykatde) boş lâfdan ibâretdir, önlerinde ise diriltilib kaldırılacakları güne kadar (kalmalarına mâni) bir engel vardır.


    Hayrat Neşriyat : (99-100) Nihâyet onlardan (o müşriklerden) birine ölüm geldiği zaman: 'Rabbim! Beni geri gönder! Umulur ki ben, terk ettiğim (dünya)da sâlih bir amel işlerim' der. Hayır! Doğrusu o sâdece (boş) bir lâftır, onu söyleyen kendisidir. Artık onların önlerinde, tekrar diriltilecekleri güne kadar (hiçbir şekilde dünyaya dönemeyecekleri) bir perde (olan kabir hayâtı) vardır.


    İbni Kesir : Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar ve salih amel işlerim. Hayır, bu söylediği, sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.


    Muhammed Esed : de (daha önce) gözardı ettiğim konularda dürüst ve erdemli işler göreyim!" Yoo, onun söylediği, şüphesiz, yalnızca (boş ve anlamsız) bir sözden ibarettir; çünkü (bir kere dünyayı terk etmiş bulunanların) ardında, yeniden diriltilecekleri Gün'e kadar (aşılması imkansız) bir (ölüm) engeli bulunmaktadır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Belki ben terkettiğim şey hususunda bir sâlih amel işlerim.» Hayır. Bu bir lâkırdıdır ki bunu söyleyen odur ve onların önlerinde ba's olunacakları güne kadar bir hâil vardır.


    Ömer Öngüt : “Belki yapmadan bıraktığımı tamamlar ve sâlih amel işlerim. ” Hayır, bu söylediği sadece kendi lâfıdır. Tekrar diriltilip kaldırılacakları güne kadar, önlerinde geriye dönmekten onları alıkoyan bir berzah vardır.


    Şaban Piriş : Belki ben, terkettiğim doğru işleri yaparım. Asla, o sadece söyleyenin bir sözüdür. Onların arkalarında yeniden diriltilecekeri güne kadar bir engel vardır.


    Suat Yıldırım : (99-100) Âhireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman: "Ya Rabbî!" der, "ne olur beni dünyaya geri gönderin, ta ki zayi ettiğim ömrümü telafi edip iyi işler yapayım. "Hayır, hayır! Bu onun söylediği mânasız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde, artık, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.


    Süleyman Ateş : "Ki terk ettiğim dünyâda yararlı bir iş yapayım." Hayır, bu onun söylediği bir sözdür. Önlerinde tâ diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.


    Tefhim-ul Kuran : «Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım.» Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.


    Ümit Şimşek : 'Tâ ki bıraktığım yerde güzel bir iş yapayım.' Asla! Bu söylediği boş bir sözden ibarettir. Zaten arkalarında, yeniden diriltilecekleri güne kadar geri dönmelerine imkân vermeyen bir engel vardır.
    Yaşar Nuri Öztürk : Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım." Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş