Kuran-ı Kerim MU'MİNÛN Suresi Türkçe Meali açıklamalı arapca yazılışı, Muminun suresi açıklaması, Ku

goktepeli26 9 Haz 2013



  1. أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ




    Ulâike yusâriûne fîl hayrâti ve hum lehâ sâbikûn(sâbikûne).




    1. ulâike : işte onlar

    2. yusâriûne : yarışırlar

    3. fî el hayrâti : hayırlarda

    4. ve hum : ve onlar

    5. lehâ : onun, onda

    6. sâbikûne : öne geçenlerdir






    İmam İskender Ali Mihr : İşte onlar hayırlarda yarışırlar. Ve onlar, onda (hayırlarda) öne geçenlerdir.


    Diyanet İşleri : İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardır hayırlara, yarışırcasına koşanlar ve onlardır hayırlarda önde bulunanlar.


    Adem Uğur : İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.


    Ahmed Hulusi : İşte onlar hayırlar için yarışırlar. . . Onlar hayır yapma yarışında öne geçenlerdir.


    Ahmet Tekin : İşte onlar iyiliklere, dünya ve âhiret için hayırlı olan işlere, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye gayret gösterirler, iyilikte yarış ederek öne geçenlerdir.


    Ahmet Varol : İşte onlar hayırlarda yarışırlar ve bunda ileri geçerler.


    Ali Bulaç : İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.


    Ali Fikri Yavuz : İşte bunlar; hayırlarda sürat yarışı yaparlar ve onlar hayır yapmak için öne geçenlerdir.


    Bekir Sadak : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine es kosmayanlar, Rablerine donecekleri icin kalbleri urpererek vermeleri gerekeni verenler, iste onlar iyi islerde yaris ederler, o ugurda ileri gecerler.


    Celal Yıldırım : İşte onlar hayırlı işlerde yarışırlar ve bunun için öne geçerler.


    Diyanet İşleri (eski) : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.


    Diyanet Vakfi : İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.


    Edip Yüksel : İşte onlar, iyiliklerde yarışanlardır; ve onlar iyilik yapmakta öncüdürler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İşte bunlar hayırlarda sür'at yarışı yaparlar ve hem onun için ileri giderler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte bunlar hayırlarda sürat yarışı yaparlar ve onun için ileri giderler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.


    Fizilal-il Kuran : İşte onlar iyiliklerde yarışanlar ve bu yarışı önde bitirenlerdir.


    Gültekin Onan : İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.


    Hasan Basri Çantay : (57-58-59-60-61) Hakıykaten Rablerini büyük tanıyıb (Onun korkusuyle) rikkate gelenler, Rablerinin âyetlerine îman etmekde sebat gösterenler, Rablerine eş tutmaz olanlar, Rablerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri kork (u ile çarp) arak vergilerini verenler (yok mu?) İşte bunlardır ki hayırlarda sür'at yarışı yaparlar ve bunlar onun için tâ önde gidenlerdir.


    Hayrat Neşriyat : İşte bunlar, hayırlı işlerde koşuşurlar ve onlar bunlarda (o hizmetlerde) sâbikun(önde gidenler)dir.


    İbni Kesir : İşte onlar; hayırlara koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.


    Muhammed Esed : işte böyleleridir, hayırlarda yarışan kimseler ve (bu konuda başka herkesi) geçecek olanlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte onlar hayırlarda sür'at gösterirler ve onlar onun için ileri gidenlerdir.


    Ömer Öngüt : İşte onlar hayır işlerine koşuşurlar ve onlar hayır için önde giderler.


    Şaban Piriş : İşte onlar, hayırlarda yarışırlar ve en önde giderler.


    Suat Yıldırım : Evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!


    Süleyman Ateş : İşte onlar, hayır işlerine koşarlar ve onlar hayır için önde giderler.


    Tefhim-ul Kuran : İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.


    Ümit Şimşek : İşte onlar hayırda yarışanlar ve öne geçenlerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte bunlar, hayırlarda yarışırlar. Ve hayırlarda önde gidenler de onlardır.

     


  2. وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ




    Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve ledeynâ kitâbun yantıku bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).




    1. ve lâ nukellifu : ve mükellef tutmayız

    2. nefsen : nefs, kişi, kimse

    3. illâ : den başka, dışında

    4. vus'a-hâ : onun gücü, kapasitesi

    5. ve ledeynâ : ve katımızda, yanımızda, nezdimizde

    6. kitâbun : bir kitap

    7. yantıku : söyleyen, konuşan

    8. bi el hakkı : hakkı

    9. ve hum : ve onlar

    10. lâ yuzlemûne : zulmedilmez







    İmam İskender Ali Mihr : Ve (hiç) kimseyi gücünün (kapasitesinin, ) dışında (ötesinde) mükellef (sorumlu) tutmayız. Nezdimizde, hakkı söyleyen bir kitap (hayat filmi) vardır. Ve onlar zulmedilmezler.


    Diyanet İşleri : Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz, hiç kimseye gücü, yetmeyeceği bir şey teklif etmeyiz ve katımızdadır gerçek olanı söyleyen kitap ve onlar, zulüm görmezler.


    Adem Uğur : Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Ahmed Hulusi : Hiçbir bilince kapasitesinin üstündekini teklif etmeyiz. . . Hak olarak açığa çıkan (her birimin yaratılış amacına göre hak ettiğini gösteren) BİLGİ vardır. . . Onlara haksızlık yapılmaz!


    Ahmet Tekin : Biz, bir kimseyi ancak gücünün yettiği kadarı ile mükellef kılarız. Nezdimizde, hakkı, doğruyu söyleyen, doğruları ortaya koyan bir kitap, bir sicil vardır. Onlar hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaklar.


    Ahmet Varol : Hiç kimseye güç yetirebileceğinden fazlasını yüklemeyiz. Bizim katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Ali Bulaç : Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiç bir haksızlığa uğratılmazlar.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, herkese ancak güç ve takatı miktarınca teklif yaparız; (gücünün üstünde olan şeylerle sorumlu tutmayız). Katımızda (her kulun amelinin yazılı bulunduğu) bir kitab vardır; o, doğruyu söyler. Onlar zulme uğratılmazlar.


    Bekir Sadak : Biz herkese ancak gucunun yetecegi kadar yukleriz. Katimizda gercegi soyleyen bir kitap vardir; onlar haksizliga ugratilmazlar.


    Celal Yıldırım : Herkese ancak gücü ve imkânı nisbetinde teklifte bulunuruz. Yanımızdaki kitap hakkı söyler ve onlar haksızlığa uğramazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz herkese ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Diyanet Vakfi : Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Edip Yüksel : Bir kişiye ancak kapasitesi kadar yükleriz. Katımızda gerçeği konuşan bir kitap vardır. Hiç kimse haksızlığa uğratılmayacaktır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Maamafih biz kimseye vüs'unden başka teklif etmeyiz ve nezdimizde bir kitab vardır hakkı söyler, onlar da zulm edilmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz, hiçbir kimseye gücünün üstünde bir teklifte bulunmayız, katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.


    Fizilal-il Kuran : Biz herkese taşıyabileceği kadar yük yükleriz. Bizim katımızda, gerçeği olduğu gibi söyleyen bir kitap vardır. Onlara asla haksızlık edilmez.


    Gültekin Onan : Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiç bir haksızlığa uğratılmazlar.


    Hasan Basri Çantay : Biz hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını teklif etmeyiz. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.


    Hayrat Neşriyat : (Biz) kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmayız ve katımızda gerçeği söyleyen bir kitab vardır; onlar haksızlığa da uğratılmazlar.


    İbni Kesir : Biz, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda gerçeği konuşan bir kitab vardır. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar


    Muhammed Esed : Biz hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyiz; ve katımızda (insanların ne yaptığı, ne yapabileceği konusunda) gerçeği söyleyen bir kitap bulunmaktadır; binaenaleyh, kimseye haksızlık yapılmayacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Biz bir kimseye tâkatinden başka bir şey ile teklifte bulunmayız ve Bizim katımızda bir kitap vardır ki, hakkı söyler ve onlar zulmolunmazlar.


    Ömer Öngüt : Biz hiç kimseye gücünün üstünde teklifte bulunmayız. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap (Levh-i mahfuz) vardır ve onlara aslâ haksızlık edilmez.


    Şaban Piriş : Hiç kimseye gücünün üstünde görev yüklemeyiz. Yanımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır. Onlara asla zulmedilmez.


    Suat Yıldırım : Biz hiç kimseye takatinin üstünde yük yüklemeyiz. Nezdimizde gerçeği bildiren, insanların yaptıklarını tam tamına tesbit eden bir kitap vardır. Bundan ötürü asla haksızlığa uğratılmazlar.


    Süleyman Ateş : Biz, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz. Katımızda gerçeği söyleyen bir Kitap vardır. (Herkesin eylemleri onda tesbit edilmiştir), onlara asla haksızlık edilmez.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiç bir haksızlığa uğratılmazlar.


    Ümit Şimşek : Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda da herşeyi doğru olarak bildiren bir kitap vardır; onun için, asla haksızlığa uğratılmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz hiçbir benliğe yaratılış kapasitesinin üstünde görev yüklemeyiz. Bizim katımızda, hakkı söyleyen bir kitap vardır. Onlara haksızlık edilmez.
     


  3. بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِّنْ هَذَا وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِن دُونِ ذَلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ




    Bel kulûbuhum fî gamratin min hâzâ ve lehum a’mâlun min dûni zâlike hum lehâ âmilûn(âmilûne).




    1. bel : bilâkis, hayır

    2. kulûbu-hum : onların kalpleri

    3. fî gamratin : gaflette, dalâlette

    4. min hâzâ : bundan

    5. ve lehum : ve onların (vardır)

    6. a'mâlun : ameller

    7. min dûni zâlike : bundan başka

    8. hum : onlar

    9. lehâ : onun

    10. âmilûne : amel edenler, yapanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Hayır, onların kalpleri bundan dolayı gaflette (dalâlette)dir. Ve onların bundan başka yaptıkları amelleri (de) vardır. Onlar, onu yapanlardır.


    Diyanet İşleri : Ancak kâfirlerin kalbleri bu Kur’an’a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hayır, onların gönülleri, bu hususta sapıklık içindedir ve onların, bundan başka işledikleri işler var, onlar, o işleri işlerler.


    Adem Uğur : Hayır, onların (o inkârcıların) kalpleri bu hususta cehâlet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve inkârcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.


    Ahmed Hulusi : Fakat onların şuurları bundan koza içindedir. . . Bundan başka (nefsanî dürtülerle, bedensel zaaflarla) yapageldikleri o işler de vardır.


    Ahmet Tekin : Doğrusunu söylemek gerekirse, inkâr edenlerin akılları ve kalpleri doğruları ortaya koyan bir kitaptan, doğru kayıtlar yapan bu amel defterinden habersizdir, cehalet içindeler. Onların bunlardan öte bir takım kötü işler yapmaya niyetleri var, onları yapmaya da devam ediyorlar.


    Ahmet Varol : Fakat onların kalpleri bundan gaflet içindedir ve onların bundan başka işleri vardır, onlar o işler için çalışırlar.


    Ali Bulaç : Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat kâfirlerin kalbleri bu Kur’an’dan bir gaflet içindedir. Onların, müminlerin amelinden başka bir takım kötü işleri vardır ki, hep onlar için çalışıp dururlar.


    Bekir Sadak : Ama, kafirlerin kalbleri bundan habersizdir. Bundan baska da onlarin yapageldikleri isler de vardir.


    Celal Yıldırım : Ne var ki, onların (o inkarcı sapıkların) kalbi bundan bilgisizlik ve dalgınlık içindedir; onların bundan başka işleyip durdukları birtakım işleri daha vardır (ki onunla oyalanıp ömür tüketirler).


    Diyanet İşleri (eski) : Ama, kafirlerin kalbleri bundan habersizdir. Bundan başka da onların yapageldikleri işler de vardır.


    Diyanet Vakfi : Hayır, onların (o inkârcıların) kalpleri bu hususta cehâlet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve inkârcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.


    Edip Yüksel : Zihinleri bundan (mesajdan) gafil olup buna aykırı işlerde çalışıp durmaktadırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat onların kalbleri bundan bir dalgınlık içindedir, hem onların ondan başka bir takım işleri vardır ki hep onlar için çalışırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat onların kalpleri bu konuda bir dalgınlık içindedir ve onların bundan başka bir takım işleri vardır ki, hep onlar için çalışırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hayır, onların kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan öte birtakım kötü işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.


    Fizilal-il Kuran : Fakat kâfirlerin kalpleri, mü'minlerin bu davranışlarından tamamen habersizdir. Onların, bunlar dışında, birtakım kötü işleri var ki, sürekli olarak onlarla meşguldürler.


    Gültekin Onan : Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır onlar bunun için çalışmaktadırlar.


    Hasan Basri Çantay : Hayır, onların (kâfirlerin) kalbleri bundan (derin bir) cehalet içindedirler. Hem Onların bundan başka bizzat işlemekde oldukları daha nice (kötü) amel (ve hareket) leri de vardır.


    Hayrat Neşriyat : Hayır! (Kâfirlerin) kalbleri bundan gaflet içindedir ve onların bundan başka (kötü)amelleri de vardır, kendileri onlar (o işler) ile amel eden kimselerdir.


    İbni Kesir : Hayır, onların kalbleri bundan habersizdir. Onların bundan başka da yapageldikleri işler vardır.


    Muhammed Esed : Ama, (din ve inanç birliğini bozanlara gelince,) onların kalpleri bütün bu gerçeklerden yana aymazlık içindedir! Fakat, onların (içlerinde) bu (bozgunculuk eğiliminden) başka (daha kötü) eylemlere kalkışma (eğilimleri) de var; ve onlar bu tür eylemlere devam edip gidecekler;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Fakat kâfirlerin kalpleri bundan derin bir cehalet içindedir ve onlar için bundan başka işler vardır. Onlar o işler için çalışanlardır.


    Ömer Öngüt : Hayır! Onların kâlpleri bundan habersizdir. Onların bunun dışında da bir takım işleri vardır, bu işleri yapar dururlar.


    Şaban Piriş : Oysa (müşriklerin) kalpleri bundan gaflet içindedir ve onların yapmakta oldukları daha başka işler de vardır.


    Suat Yıldırım : Fakat onların kalbleri bundan gafildir. Ayrıca onların bundan başka birtakım pis işleri daha var ki onları işler dururlar.


    Süleyman Ateş : Fakat onların kalbleri, bundan gaflet içindedir. Onların bundan başka (birtakım pis) işleri daha var ki, onlar hep o işler için çalışırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında da yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar.


    Ümit Şimşek : Fakat o inkârcıların kalpleri bundan gafildir. Üstelik onların daha başka kötülükleri de var ki, hâlâ işleyip dururlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Fakat onların kalpleri bundan gaflet içindedir. Onların bundan başka da işleri vardır ki, hep o işler için çalışmaktadırlar.
     


  4. حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِم بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ




    Hattâ izâ ehaznâ mutrafîhim bil âzâbi izâ hum yec’erûn(yec’erûne).





    1. hattâ izâ : olunca, olduğu zaman

    2. ehaznâ : biz aldık

    3. mutrafî-him : onların refahta olanları

    4. bi el âzâbi : azap ile

    5. izâ : o zaman

    6. hum : onlar

    7. yec'erûne : yalvarıp bağırarak yardım isterler







    İmam İskender Ali Mihr : Onların refahta olanlarını azapla aldığımız zaman (o zaman) onlar, yalvarıp bağırarak yardım isterler.


    Diyanet İşleri : Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonunda nîmet içinde yaşayanlarını azâba uğrattığımız zaman feryâda ve yalvarmaya başlarlar.


    Adem Uğur : En nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya (veya azaba) uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar.


    Ahmed Hulusi : Nihayet onların pişmanlıktan doğan itirafları içinde azaplarıyla yakaladığımızda, hemen yalvara-yakara feryat ederler.


    Ahmet Tekin : Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya, cezaya maruz bıraktığımızda, bakarsın ki, onlar feryad-ü figan ederek yalvarırlar.


    Ahmet Varol : Nihayet onların refah içinde olanlarını azapla yakaladığımızda derhal feryat ederler.


    Ali Bulaç : Nihayet, onların refahtan şımaran önde gelenlerini azab ile yakalayıverdiğimiz zaman, onlar hemen feryadı basacaklar.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet onların (zevke düşkün) elebaşlarını azab ile yakaladığımız zaman, çığlık kopararak yardım istiyeceklerdir.


    Bekir Sadak : Sonunda simarik varliklarini azabla yakaladigimiz zaman feryat ederler.


    Celal Yıldırım : Ne vakit ki, refah içinde yüzen ileri gelenlerini azâb ile yakalarız, o zaman sızlanıp yardıma çağırırlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda şımarık varlıklılarını azabla yakaladığımız zaman feryat ederler.


    Diyanet Vakfi : En nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya (veya azaba) uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar.


    Edip Yüksel : Varlıklılarını cezaya çarptığımızda, yakınmaya başlarlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nihayet refahlı olanlarını azâba çekiverdiğimiz zaman hemen feryada başlıyacaklardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet, refah içinde olanlarını azaba çektiğimiz zaman, hemen feryada başlayacaklardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar.


    Fizilal-il Kuran : Ama onların azılı elebaşlarının yakasına azabımızla yapıştığımızda hemen feryadı basarlar.


    Gültekin Onan : Nihayet, onların refahtan şımaran önde gelenlerini azab ile yakalayıverdiğimiz zaman, onlar hemen feryadı basacaklar.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet refah içinde olanlarını azâb ile yakaladığımız vakit onlar hemen feryâd ve istimdâd edeceklerdir.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet onların ni'met içinde olanlarını azâb ile yakaladığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar feryâd ederler.


    İbni Kesir : En sonunda onların refahla şımaranlarını azabla yakaladığımız zaman hemen feryad ederler.


    Muhammed Esed : öyle ki, sonunda, onların arasından bolluk, genişlik içinde dalıp gitmiş olanları azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman yalvarıp yakarmaya başlayacaklar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nihâyet Biz onların ileri gelenlerini azap ile yakaladığımız zaman onlar o an bağırıp yalvarmağa başlarlar.


    Ömer Öngüt : Nihayet onların refah ve bolluk içinde olanlarını azap ile yakaladığımız zaman, hemen feryadı basarlar.


    Şaban Piriş : En sonunda onların zenginlerini ve liderlerini azapla yakaladığımız zaman, hemen feryadı basarlar.


    Suat Yıldırım : En nihâyet onların refaha dalıp gitmiş olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımızda birden feryadı basarlar.


    Süleyman Ateş : Nihâyet varlıklılarını azâb ile yakaladığımız zaman, hemen feryâda başlarlar.


    Tefhim-ul Kuran : Nihayet, onların refahtan şımaran önde gelenlerini azab ile yakalayıverdiğimiz zaman, onlar hemen feryadı basacaklar.


    Ümit Şimşek : Nihayet onların refah içinde yüzenlerini azapla yakalayıveririz; işte o zaman feryada başlarlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonunda, servet ve refahla şımarmışlarını azapla yakaladığımızda, hemen bağırıp dövünmeye başlarlar.

     


  5. لَا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُم مِّنَّا لَا تُنصَرُونَ




    Lâ tec’erûl yevme innekum minnâ lâ tunsarûn(tunsarûne).




    1. lâ tec'erû : yalvarıp bağırarak yardım istemeyin

    2. el yevme : o gün

    3. inne-kum : muhakkak siz

    4. min-nâ : bizden

    5. lâ tunsarûne : yardım edilmezsiniz, size yardım edilmez







    İmam İskender Ali Mihr : O gün yalvarıp bağırarak yardım istemeyin. Muhakkak ki Bizim tarafımızdan, size yardım edilmez.


    Diyanet İşleri : Boşuna feryat edip durmayın bugün. Zira bizden yardım görmeyeceksiniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bugün feryât edip yalvarmayın, şüphe yok ki bizden bir yardım göremezsiniz.


    Adem Uğur : Boşuna sızlanmayın bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz!


    Ahmed Hulusi : "Bugün feryat etmeyin! Muhakkak ki siz bizden yardım alamazsınız!"


    Ahmet Tekin : 'Feryad-ü figan ederek yalvarmayın, bu gün. Siz bizden yardım görmeyeceksiniz.'


    Ahmet Varol : Bugün feryat etmeyin. Şüphesiz siz bizden yardım göremezsiniz.


    Ali Bulaç : Bugün feryad etmeyin, çünkü bizden yardım göremezsiniz.


    Ali Fikri Yavuz : (Onlara şöyle denir): Bugün boşuna feryad etmeyin; çünkü siz, bizden kurtarılamazsınız.


    Bekir Sadak : Onlara soyle deriz: «Bugun feryat etmeyin, dogrusu katimizdan bir yardim gormezsiniz.»


    Celal Yıldırım : Bugün sızlanıp yardıma çağırmayın; şüphesiz ki siz bizden yardım göremiyeceksiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara şöyle deriz: 'Bugün feryat etmeyin, doğrusu katımızdan bir yardım görmezsiniz.'


    Diyanet Vakfi : Boşuna sızlanmayın bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz!


    Edip Yüksel : Yakınmayın; bu gün tarafımızdan hiç bir yardım görmezsiniz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Feryad etmeyin bu gün, çünkü siz bizden kurtarılamazsınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Feryat etmeyin bugün; çünkü siz, Bizden kurtarılamazsınız!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Boşuna feryad etmeyin bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Bugün boşuna feryad etmeyiniz, bizden yardım göremeyeceksiniz.


    Gültekin Onan : Bugün feryad etmeyin, çünkü bizden yardım göremezsiniz.


    Hasan Basri Çantay : Bu gün (bîhûde) sızlanmayın. Çünkü siz bizden (kurtulmıya) yardım edilmeyeceksiniz.


    Hayrat Neşriyat : (Onlara şöyle deriz:) 'Bugün artık feryâd etmeyin; çünki siz, bizden yardım görmeyeceksiniz!'


    İbni Kesir : Feryad etmeyin bugün. Doğrusu siz, katımızdan bir yardım görmezsiniz.


    Muhammed Esed : (Fakat onlara:) "Boşuna yalvarıp yakarmayın bugün; çünkü, Bizden asla yardım görecek değilsiniz!" (denecektir).


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Onlara denilir ki) «Bugün bağırıp yalvarmayınız. Şüphe yok ki, siz Bizden yardım olunmazsınız.»


    Ömer Öngüt : “Bugün artık boşuna feryat etmeyin! Çünkü size katımızdan bir yardım dokunmaz. ”


    Şaban Piriş : -Feryat etmeyin, bugün; çünkü siz bizden kurtulamazsınız.


    Suat Yıldırım : Fakat onlara şöyle denilecektir: "Bugün hiç boşuna sızlanmayın! Zira siz Bizden hiçbir surette yardıma mazhar olmayacaksınız."


    Süleyman Ateş : "Bugün artık feryâd etmeyin, bize karşı size yardım olunmaz (kimse sizi bizim azâbımızdan kurtaramaz).


    Tefhim-ul Kuran : Bugün feryadı basmayın, çünkü siz bizden yardım göremezsiniz.


    Ümit Şimşek : Bugün boşuna feryad etmeyin; çünkü bizden yardım görmeyeceksiniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Bağırıp dövünmeyin bugün, bizim karşımızda kimseden yardım göremezsiniz."
     


  6. قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنكِصُونَ




    Kad kânet âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum alâ a’kâbikum tenkisûn(tenkisûne).




    1. kad : olmuştur

    2. kânet : idi, oldu

    3. âyâtî : âyetlerim

    4. tutlâ : okunuyor

    5. aleykum : size

    6. fe : o zaman

    7. kuntum : siz oldunuz

    8. alâ a'kâbi-kum : topuklarınız üzerinde

    9. tenkisûne : dönüp kaçıyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Âyetlerimiz size tilâvet edilmişti (okunmuştu). O zaman siz, topuklarınız üzerinde geri dönüp kaçmıştınız.


    Diyanet İşleri : (66-67) Çünkü âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Size âyetlerimiz okunduğu zaman gerisin geriye dönerdiniz.


    Adem Uğur : Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.


    Ahmed Hulusi : "İşaretlerim size bildiriliyordu da, siz topuklarınız üzerine gerisin geri dönüyordunuz. "


    Ahmet Tekin : 'Âyetlerimiz, düşünüp anlamanız ve iman etmeniz için size okunuyordu. Siz de hayra hizmetten kaçınarak tutup arkanızı dönüyordunuz.'


    Ahmet Varol : Size ayetlerim okunuyordu, ama siz topuklarınızın üzerine geri dönüyordunuz.


    Ali Bulaç : Gerçekten benim ayetlerim size okunuyordu, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz;


    Ali Fikri Yavuz : Size, ayetlerim okunuyordu da, gerisin geri dönüyordunuz (onları kabulden yüz çeviriyordunuz).


    Bekir Sadak : (66-67) «Ayetlerim size okundugunda buyukluk taslayip, gece agziniza geleni soyleyerek ardiniza donuyordunuz.»


    Celal Yıldırım : (66-67) Âyetlerimiz cidden size okunuyordu, ama siz onu onurunuza, gururunuza yediremiyerek geceleyin yakışıksız sözler söyleyerek ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz.


    Diyanet İşleri (eski) : (66-67) 'Ayetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz.'


    Diyanet Vakfi : (66-67) Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.


    Edip Yüksel : Size ayetlerim okunuyordu da ardınıza dönüyordunuz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Karşınızda âyetlerim okunuyordu da siz ardınıza dönüyordunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Karşınızda ayetlerim okunuyordu da siz sırt çeviriyordunuz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Çünkü âyetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz arkanızı dönerdiniz.


    Fizilal-il Kuran : Vaktiyle ayetlerimiz size okunduğunda yüzünüzü arkanıza çevirirdiniz.


    Gültekin Onan : Gerçekten benim ayetlerim size okunuyordu, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz;


    Hasan Basri Çantay : (66-67) Karşınızda âyetlerimiz okunuyordu da siz bunu kibrinize yediremiyerek gerisin geri dönüyor, geceleyin de (cemâat hâlinde ve Beytin etrafında) hezeyanlarda bulunuyordunuz.


    Hayrat Neşriyat : (66-67) 'Hakikaten âyetlerim size okunuyordu da, büyüklük taslayanlar olarak ökçeleriniz üzerinde geriye dönüyordunuz; geceleyin toplanarak saçmalıyordunuz.'


    İbni Kesir : Ayetlerimiz size okunuyordu da siz, ona arkanızı dönüyordunuz.


    Muhammed Esed : "Size mesajlarım tekrar tekrar okunduğunda, siz (her defasında) ökçelerinizin üzerinde dönüveriyor


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Muhakkak ki, size karşı benim âyetlerim okunuyordu da siz ardınıza dönüyordunuz.»


    Ömer Öngüt : “Âyetlerim size okunuyordu da, siz topuklarınız üzerinde gerisin geri gidiyordunuz. ”


    Şaban Piriş : Ayetlerim size okunuyordu; ama siz ona arkanızı dönüyordunuz.


    Suat Yıldırım : (66-67) "Âyetlerim size okunduğunda, siz kibirlenerek sırtınızı çevirirdiniz, geceleyin onun aleyhinde ileri geri konuşarak saçmalardınız."


    Süleyman Ateş : "Âyetlerim size okunuyordu da siz arkanıza dönüyordunuz.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten benim ayetlerim size okunmaktaydı, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz;


    Ümit Şimşek : Size Benim âyetlerim okunduğunda arkanızı dönüyordunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ayetlerimiz size okunuyordu da siz ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz."
     


  7. مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ




    Mustekbirîne bihî sâmiran tehcurûn(tehcurûne).




    1. mustekbirîne : kibirlenenler

    2. bi-hi : onunla

    3. sâmiran : gece toplanıp görüşenler

    4. tehcurûne : ayrılıyordunuz, saçma sapan konuşuyordunuz






    İmam İskender Ali Mihr : (Siz), ona (âyetlerime) kibirlenenlerdiniz. Gece toplanarak (âyetlerim hakkında) saçma sapan konuşuyordunuz.


    Diyanet İşleri : (66-67) Çünkü âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ululanırdınız orada ve geceleyin de Peygamber hakkında ulu orta söylenirdiniz.


    Adem Uğur : Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.


    Ahmed Hulusi : "Ona, kibir taslayarak, geceleri hezeyan yaşıyordunuz!"


    Ahmet Tekin : 'Kibirlenerek, azgınlık ve zorbalık ederek kafa tutarak, geceleyin hezeyanlar savuruyordunuz.'


    Ahmet Varol : Ona karşı büyükleniyor; geceleyin toplanıp saçmalıyordunuz.


    Ali Bulaç : Buna (ayetlerime) karşı büyüklük taslayarak; gece vakti de hezeyanlar sergiliyordunuz.


    Ali Fikri Yavuz : Kur’an’a baş kaldırıb geceleyin toplantılar yaparak hezeyanlar savuruyordunuz.


    Bekir Sadak : (66-67) «Ayetlerim size okundugunda buyukluk taslayip, gece agziniza geleni soyleyerek ardiniza donuyordunuz.»


    Celal Yıldırım : (66-67) Âyetlerimiz cidden size okunuyordu, ama siz onu onurunuza, gururunuza yediremiyerek geceleyin yakışıksız sözler söyleyerek ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz.


    Diyanet İşleri (eski) : (66-67) 'Ayetlerim size okunduğunda büyüklük taslayıp, gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz.'


    Diyanet Vakfi : (66-67) Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.


    Edip Yüksel : Ona karşı büyüklük taslıyordunuz, saçmalayarak geceliyordunuz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ona kafa tutarak, müsamere yaparak hezeyanlar ediyordunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ona kafa tutarak gece lakırdıları ile hezeyanlar ederdiniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kafa tutardınız ve geceleyin hezeyanlar savururdunuz.


    Fizilal-il Kuran : Ayetlerimize dudak bükerek gizli toplantılarınızda saçmalıyordunuz.


    Gültekin Onan : Buna (ayetlerime) karşı büyüklük taslayarak; gece vakti de hezeyanlar sergiliyordunuz.


    Hasan Basri Çantay : (66-67) Karşınızda âyetlerimiz okunuyordu da siz bunu kibrinize yediremiyerek gerisin geri dönüyor, geceleyin de (cemâat hâlinde ve Beytin etrafında) hezeyanlarda bulunuyordunuz

    .
    Hayrat Neşriyat : (66-67) 'Hakikaten âyetlerim size okunuyordu da, büyüklük taslayanlar olarak ökçeleriniz üzerinde geriye dönüyordunuz; geceleyin toplanarak saçmalıyordunuz.'


    İbni Kesir : Büyüklük taslıyor, gece ağzınıza geleni söylüyordunuz.


    Muhammed Esed : (ve) büyüklük taslayaraktan gecelerinizi olur olmaz şeyler konuşarak geçiriyordunuz."


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Onunla böbürlenerek geceleyin konuşan bir cemaat halinde hezeyanlarda bulunuyordunuz.»


    Ömer Öngüt : “Ona karşı büyüklük taslıyor, geceleri toplanarak hezeyanlar savuruyordunuz. ”


    Şaban Piriş : Ona kafa tutarak, eğlence edinip, hezeyanlar savurarak.


    Suat Yıldırım : (66-67) "Âyetlerim size okunduğunda, siz kibirlenerek sırtınızı çevirirdiniz, geceleyin onun aleyhinde ileri geri konuşarak saçmalardınız."


    Süleyman Ateş : "Âyetlerime karşı kibirlenerek geceleyin (Ka'be'nin çevresinde toplanıp) saçmalıyordunuz."


    Tefhim-ul Kuran : Buna (ayetlerime) karşı büyüklük taslayarak: gece vakti de hezeyanlar sergiliyordunuz.


    Ümit Şimşek : Büyüklük taslıyor, geceleri toplanıp âyetlerim hakkında ileri geri konuşuyordunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ona karşı büyüklük taslayarak, gece boyunca hezeyanlar savuruyordunuz."
     


  8. أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءهُم مَّا لَمْ يَأْتِ آبَاءهُمُ الْأَوَّلِينَ




    E fe lem yeddebberûl kavle em câehum mâ lem ye’ti âbâehumul evvelîn(evvelîne).




    1. e fe lem yeddebberû : hâlâ düşünmüyorlar mı, düşünmediler mi

    2. el kavle : söz

    3. em : yoksa, veya

    4. câe-hum : onlara geldi

    5. mâ : şey

    6. lem ye'ti : gelmeyen

    7. âbâe-hum : onların babaları, ataları

    8. el evvelîne : önceki, evvelki






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar hâlâ sözü düşünmediler mi (mânâsına varmadılar mı, anlamadılar mı)? Yoksa onlara, atalarına gelmemiş olan (bir şey) mi geldi?


    Diyanet İşleri : Onlar bu sözü (Kur’an’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şu Kur'ân'ı bir iyice düşünmezler mi, yoksa evvelce gelip geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi onlara?


    Adem Uğur : Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Ahmed Hulusi : O sözü gereğince düşünmediler mi? Yoksa atalarına gelmemiş bir şey kendilerine ilk defa mı geldi?


    Ahmet Tekin : Onlar bu kelâmı, Kur’ân’ı hiç düşünüp kendilerine neler kazandırabileceğini hesap etmediler mi? Yoksa, kendilerine, geçmişteki atalarına gelmeyen bir imtiyaz taahhüdü mü geldi?


    Ahmet Varol : Onlar o sözü (Kur'an'ı) düşünmediler mi yoksa onlara önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Ali Bulaç : Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Ali Fikri Yavuz : Hak olduğunu anlamak için Kur’an hakkında hiç düşünmediler mi? (İcazkâr lâfzına ve hikmetli manasına bakıb Allah katından olduğunu anlamadılar mı?). Yoksa onlara, evvelki atalarına gelmemiş olan bir peygamber mi geldi (de onu inkâr ediyorlar)?


    Bekir Sadak : Soyleneni hic dusunmezler mi? Yoksa onlara, once gecmis atalarina gelmeyen bir sey mi geldi?


    Celal Yıldırım : (İnen) sözü iyice düşünüp üzerinde durmuyorlar mı, yoksa kendilerine ilk atalarına gelmeyen şeyler mi gelmiştir ?


    Diyanet İşleri (eski) : Söyleneni hiç düşünmezler mi? Yoksa onlara, ilk atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Diyanet Vakfi : Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Edip Yüksel : Onlar bu sözü incelemediler mi, yoksa geçmiş atalarına gelmeyen bir şey mi kendilerine geldi?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya hâlâ o kelâmı tedebbür etmezler mi? Yoksa onlara evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi geldi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Acaba onlar bu sözü düşünmezler mi, yoksa onlara eski atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar bu sözü (Kur'ân'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Fizilal-il Kuran : Acaba onlar Kur'anı incelemediler mi? Yoksa onlara, eski atalarına gelmemiş olan bir mesaj mı geldi?


    Gültekin Onan : Onlar, yine de o sözü (Kuran'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Hasan Basri Çantay : Bu (hak) sözü iyice düşünmediler mi hiç? Yoksa kendilerine evvelki (atalarına) gelmeyen bir şey (bir kitab ve bir peygamber) mi geldi?


    Hayrat Neşriyat : Bu sözü (Kur’ân’ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, evvelki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    İbni Kesir : Söyleneni düşünmediler mi hiç? Yoksa onlara, daha önce geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Muhammed Esed : Peki, onlar (Allah'ın bu) sözünü anlamaya hiç çalışmadılar mı? Yahut geçip gitmiş atalarına hiç gelmeyen bir şey mi geldi onlara?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ya o kelâmı hâlâ tefekkür etmezler mi? Yahut onlara evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi gelmiş oldu?


    Ömer Öngüt : Onlar bu sözü iyice düşünmediler mi? Yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Şaban Piriş : Söyleneni hiç düşünmediler mi? Yoksa onlara, önceki atalarına gelmemiş bir şey mi geldi?


    Suat Yıldırım : Peki onlar Allah’ın sözünü anlamaya çalışmadılar mı? Yoksa önce geçip gitmiş babalarına hiç gelmemiş olan, ömürlerinde ilk defa duydukları bir şeyle mi karşılaştılar?


    Süleyman Ateş : Onlar o sözü (Kur'ân'ı) iyice düşünmediler mi, yoksa onlara, ilk atalarına gelmeyen bir şey (bir elçi ve Kitap) geldi diye mi (böyle davranıyorlar)?


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?


    Ümit Şimşek : Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa gelip geçmiş atalarına gelmeyen şey onlara mı geldi?


    Yaşar Nuri Öztürk : Sözü gereğince düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine ilk atalarına gelmeyen bir şey geldi diye mi?

     


  9. أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنكِرُونَ




    Em lem ya’rifû resûlehum fe hum lehu munkirûn(munkirûne).




    1. em : yoksa, veya

    2. lem ya'rifû : tanımıyorlar, tanımadılar

    3. resûle-hum : onların resûlü

    4. fe : o zaman

    5. hum : onlar

    6. lehu : onu

    7. munkirûne : inkâr edenler






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa onlar, resûllerini tanımadılar mı (kabul etmediler mi)? Bu durumda onlar, onu (resûlü) inkâr edenlerdir.


    Diyanet İşleri : Ya da onlar henüz kendi peygamberlerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkâr ediyorlar?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa Peygamberlerini tanımazlar mı ki onu inkâr etmedeler?


    Adem Uğur : Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?


    Ahmed Hulusi : Yoksa Rasûlleri tanımadıkları biri de, (bu yüzden) Onu inkâr mı ediyorlar?


    Ahmet Tekin : Yoksa, Rasullerinin aslını, neslini, doğruluğunu, güvenilirliğini, ahde vefasını bilmiyorlar da, bu yüzden mi, onu inkâr ediyorlar?


    Ahmet Varol : Yahut peygamberlerini tanımadılar mı ki şimdi onu inkâr ediyorlar?


    Ali Bulaç : Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar?


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, peygamberlerini doğruluk, emanet ve güzel ahlâkla) tanımadılar da, onun için mi inkâr ediyorlar?


    Bekir Sadak : Veya peygamberlerini tanimadilar da; bu yuzden mi onu inkar ediyorlar?


    Celal Yıldırım : Yoksa peygamberlerini tanımadılar mı ki, onu inkâr ediyorlar ?!


    Diyanet İşleri (eski) : Veya peygamberlerini tanımadılar da; bu yüzden mi onu inkar ediyorlar?


    Diyanet Vakfi : Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?


    Edip Yüksel : Yoksa, kendilerine gönderilen elçiyi tanımadıkları için mi onu inkar ediyorlar?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa Peygamberlerini tanımadılar mı da onun için inkâr ediyorlar?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkar ediyorlar?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?


    Fizilal-il Kuran : Yoksa peygamberlerini tanıyamadılar da bu yüzden mi ona karşı çıkıyorlar?


    Gültekin Onan : Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar?


    Hasan Basri Çantay : Yahud kendi peygamberlerini tanımadılar da şimdi onu inkâr mı edicilerdir onlar?


    Hayrat Neşriyat : Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr edicidirler?


    İbni Kesir : Yoksa peygamberlerini tanımadılar da onun için mi inkar ediyorlar?


    Muhammed Esed : Yoksa bunlar kendi elçilerini tanımıyorlar da, onun için mi o'nu inkar ediyorlar?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa peygamberlerini bilmediler mi? Bunun için midir ki, O'nu inkar edicilerdir.


    Ömer Öngüt : Yoksa peygamberlerini henüz tanıyamadılar da, onun için mi onu inkâr ediyorlar?


    Şaban Piriş : Yoksa peygamberlerini tanıyamadılar da bunun için mi inkar ediyorlar?


    Suat Yıldırım : Yoksa şu aralarında yaşamış olan Resulü, tanıdıkları biri olmadığı için mi reddediyorlar?


    Süleyman Ateş : Yoksa elçilerini tanımadıkları (onun doğruluğunu, dürüstlüğünü bilmedikleri) için mi onu inkâr ediyorlar?


    Tefhim-ul Kuran : Ya da kendi peygamberlerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkâr etmektedirler?


    Ümit Şimşek : Veya onlar peygamberlerini hiç tanımıyorlar da onun için mi inkâr ediyorlar?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa resullerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
     


  10. أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ بَلْ جَاءهُم بِالْحَقِّ وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ




    Em yekûlûne bihî cinneh(cinnetun), bel câehum bil hakkı ve ekseruhum lil hakkı kârihûn(kârihûne).




    1. em : yoksa, veya

    2. yekûlûne : diyorlar, söylüyorlar

    3. bi-hi : onunla, onda

    4. cinnetun : bir delilik

    5. bel : hayır

    6. câe-hum : onlara geldi

    7. bi el hakkı : hak ile

    8. ve ekseru-hum : ve onların çoğu

    9. li el hakkı : hakkı

    10. kârihûne : kerih görenler






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır (o), onlara hak ile geldi. Ve onların çoğu hakkı kerih görenlerdir.


    Diyanet İşleri : Yoksa “O cinnet getirmiş” mi diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi. Hâlbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa onda delilik var mı derler? Hayır, o, gerçek olan Kur'ân'la gelmiştir onlara, fakat çoğu gerçeği istemez.


    Adem Uğur : Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Ahmed Hulusi : Yoksa: "Onda bir cinnet var" mı diyorlar? Bilakis, O kendilerine Hak olarak gelmiştir! Onların çoğunluğu Hak'tan hoşlanmazlar!


    Ahmet Tekin : Yoksa onda cinlere mahkûm olmuşluk, delilik belirtisi olduğunu mu söylüyorlar? Doğrusunu söylemek gerekirse, peygamber kendilerine gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak kitap Kur’ân ile geldi. Onların çoğu ise, bu hak kitabın gelmesini, sorumluluğu hoş karşılamıyorlar.


    Ahmet Varol : Yoksa: 'Onda bir delilik var' mı diyorlar? Hayır o kendilerine hakkı getirdi, ancak onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.


    Ali Bulaç : Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, peygamberde bir cinnet var mı diyorlar? Hayır o peygamber, onlara hakkı (Kur’an’ı ve İslâm dinini) getirdi. Fakat onların çoğu hakkı sevmiyorlar, (inkâr ediyorlar).


    Bekir Sadak : Ya da: «Onda delilik var» diyorlar oyle mi? Hayir; onlara gercegi getirmistir, ama cogu ondan hoslanmamaktadir.


    Celal Yıldırım : Yoksa o peygamberlerde bir cinnet mi var diyorlar ?! Hayır, O, onlara Hakk ile gelmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Ya da: 'Onda delilik var' diyorlar öyle mi? Hayır; onlara gerçeği getirmiştir, ama çoğu ondan hoşlanmamaktadır.


    Diyanet Vakfi : Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Edip Yüksel : Yoksa, onun deli olduğuna mı karar verdiler? Halbuki onlara gerçeği getirmişti. Ne var ki onların çoğu gerçekten hoşlanmaz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa onda bir Cinnet var, mı diyorlar? Hayır, o onlara hakk ile geldi fakat ekserisi hakkı hoşlanmıyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır, o, onlara gerçek ile geldi; fakat onların çoğu gerçekten hoşlanmıyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Fizilal-il Kuran : Yoksa onun deli olduğunu mu söylüyorlar. Hayır, O onlara gerçeği getirdi ve onların çoğu gerçekten hoşlanmıyorlar.


    Gültekin Onan : Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Yoksa «Onda bir delilik var» mı diyorlar? Bil'akis o (peygamber) onlara hakkı (Kur'ânı) getirmişdir. (Fakat) onların çoğu hakkı çirkin görenlerdir.


    Hayrat Neşriyat : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! (O peygamber) onlara hakkı getirmiştir; fakat onların çoğu, haktan hoşlanmayan kimselerdir.


    İbni Kesir : Yahut; onda bir delilik var mı diyorlar? Hayır, o kendilerine hak ile gelmiştir. Ama onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Muhammed Esed : Yahut "Onda delilik var!" mı diyorlar? Oysa, o onlara gerçeğin ta kendisini getirdi ama gerçek onlardan çoğunun işine gelmez!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa, «O'nda cinnet vardır,» mı diyorlar? Hayır onlara hak ile gelmiştir. Halbuki, onların ekserisi hakkı kerih görenlerdir.


    Ömer Öngüt : Yahut onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! O, kendilerine hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Şaban Piriş : Yoksa: “Onda bir delilik var” mı diyorlar? -Hayır! O, onlara hakkı getirdi. Ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.


    Suat Yıldırım : Ne o, yoksa "Onda bir delilik var!" mı diyorlar? Oysa o onlara gerçeğin ta kendisini getirdi, ama gerçek onların çoğunun işine gelmiyor.


    Süleyman Ateş : Yoksa "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o kendilerine hakkı getirdi, fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Yahut: «Onda bir delilik var» mı demektedirler? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.


    Ümit Şimşek : Veya onda delilik mi var diyorlar? Halbuki peygamber onlara hakkın tâ kendisini getirmiştir; lâkin onların çoğu haktan hoşlanmıyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa, "onda bir cinnet mi var" diyorlar! Hayır, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan tiksiniyor.
     


  11. أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ بَلْ جَاءهُم بِالْحَقِّ وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ




    Em yekûlûne bihî cinneh(cinnetun), bel câehum bil hakkı ve ekseruhum lil hakkı kârihûn(kârihûne).




    1. em : yoksa, veya

    2. yekûlûne : diyorlar, söylüyorlar

    3. bi-hi : onunla, onda

    4. cinnetun : bir delilik

    5. bel : hayır

    6. câe-hum : onlara geldi

    7. bi el hakkı : hak ile

    8. ve ekseru-hum : ve onların çoğu

    9. li el hakkı : hakkı

    10. kârihûne : kerih görenler






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır (o), onlara hak ile geldi. Ve onların çoğu hakkı kerih görenlerdir.


    Diyanet İşleri : Yoksa “O cinnet getirmiş” mi diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi. Hâlbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa onda delilik var mı derler? Hayır, o, gerçek olan Kur'ân'la gelmiştir onlara, fakat çoğu gerçeği istemez.


    Adem Uğur : Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Ahmed Hulusi : Yoksa: "Onda bir cinnet var" mı diyorlar? Bilakis, O kendilerine Hak olarak gelmiştir! Onların çoğunluğu Hak'tan hoşlanmazlar!


    Ahmet Tekin : Yoksa onda cinlere mahkûm olmuşluk, delilik belirtisi olduğunu mu söylüyorlar? Doğrusunu söylemek gerekirse, peygamber kendilerine gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak kitap Kur’ân ile geldi. Onların çoğu ise, bu hak kitabın gelmesini, sorumluluğu hoş karşılamıyorlar.


    Ahmet Varol : Yoksa: 'Onda bir delilik var' mı diyorlar? Hayır o kendilerine hakkı getirdi, ancak onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.


    Ali Bulaç : Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, peygamberde bir cinnet var mı diyorlar? Hayır o peygamber, onlara hakkı (Kur’an’ı ve İslâm dinini) getirdi. Fakat onların çoğu hakkı sevmiyorlar, (inkâr ediyorlar).


    Bekir Sadak : Ya da: «Onda delilik var» diyorlar oyle mi? Hayir; onlara gercegi getirmistir, ama cogu ondan hoslanmamaktadir.


    Celal Yıldırım : Yoksa o peygamberlerde bir cinnet mi var diyorlar ?! Hayır, O, onlara Hakk ile gelmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Ya da: 'Onda delilik var' diyorlar öyle mi? Hayır; onlara gerçeği getirmiştir, ama çoğu ondan hoşlanmamaktadır.


    Diyanet Vakfi : Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Edip Yüksel : Yoksa, onun deli olduğuna mı karar verdiler? Halbuki onlara gerçeği getirmişti. Ne var ki onların çoğu gerçekten hoşlanmaz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa onda bir Cinnet var, mı diyorlar? Hayır, o onlara hakk ile geldi fakat ekserisi hakkı hoşlanmıyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır, o, onlara gerçek ile geldi; fakat onların çoğu gerçekten hoşlanmıyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Fizilal-il Kuran : Yoksa onun deli olduğunu mu söylüyorlar. Hayır, O onlara gerçeği getirdi ve onların çoğu gerçekten hoşlanmıyorlar.


    Gültekin Onan : Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Yoksa «Onda bir delilik var» mı diyorlar? Bil'akis o (peygamber) onlara hakkı (Kur'ânı) getirmişdir. (Fakat) onların çoğu hakkı çirkin görenlerdir.


    Hayrat Neşriyat : Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! (O peygamber) onlara hakkı getirmiştir; fakat onların çoğu, haktan hoşlanmayan kimselerdir.


    İbni Kesir : Yahut; onda bir delilik var mı diyorlar? Hayır, o kendilerine hak ile gelmiştir. Ama onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Muhammed Esed : Yahut "Onda delilik var!" mı diyorlar? Oysa, o onlara gerçeğin ta kendisini getirdi ama gerçek onlardan çoğunun işine gelmez!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa, «O'nda cinnet vardır,» mı diyorlar? Hayır onlara hak ile gelmiştir. Halbuki, onların ekserisi hakkı kerih görenlerdir.


    Ömer Öngüt : Yahut onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Hayır! O, kendilerine hakkı getirmiştir. Fakat onların çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.


    Şaban Piriş : Yoksa: “Onda bir delilik var” mı diyorlar? -Hayır! O, onlara hakkı getirdi. Ama onların çoğu haktan hoşlanmıyorlar.


    Suat Yıldırım : Ne o, yoksa "Onda bir delilik var!" mı diyorlar? Oysa o onlara gerçeğin ta kendisini getirdi, ama gerçek onların çoğunun işine gelmiyor.


    Süleyman Ateş : Yoksa "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o kendilerine hakkı getirdi, fakat çokları haktan hoşlanmıyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Yahut: «Onda bir delilik var» mı demektedirler? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.


    Ümit Şimşek : Veya onda delilik mi var diyorlar? Halbuki peygamber onlara hakkın tâ kendisini getirmiştir; lâkin onların çoğu haktan hoşlanmıyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa, "onda bir cinnet mi var" diyorlar! Hayır, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan tiksiniyor.
     


  12. وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُم بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَن ذِكْرِهِم مُّعْرِضُونَ




    Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâvâtu vel ardu ve men fî hinn(hinne), bel eteynâhum bi zikrihim fe hum an zikrihim mu’ridûn(mu’ridûne).





    1. ve lev ittebea : ve uysaydı, tâbî olsaydı

    2. el hakku : Hakk

    3. ehvâe-hum : onların hevaları

    4. le fesedeti : mutlaka fesada uğrardı

    5. es semâvâtu : semalar

    6. vel ardu : ve arz, yeryüzü

    7. ve men fî hinne : ve onların içinde olanlar

    8. bel : hayır

    9. eteynâ-hum : onlara getirdik

    10. bi zikri-him : onların zikirleri

    11. fe : o zaman, fakat

    12. hum : onlar

    13. an zikri-him : zikirlerinden

    14. mu'ridûne : yüz çevirenler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Hakk, onların hevalarına tâbî olsaydı semalar, yeryüzü ve onların içinde olanlar mutlaka fesada uğrardı. Hayır, onlara zikirlerini getirdik. Fakat onlar, zikirlerinden yüz çevirenlerdir.


    Diyanet İşleri : Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur’an’ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gerçek Tanrı, onların dileklerine uysaydı elbette gökler de bozulur giderdi, yeryüzü de, onlarda olan varlıklar da. Hayır, biz onlara kendi yüceliklerini getirdik, gösterdik, fakat onlar kendi yüceliklerinden de yüz çevirmedeler.


    Adem Uğur : Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.


    Ahmed Hulusi : Eğer Hak onların hevâlarına tâbi olsaydı; Semâlar, Arz ve onların arasında ne varsa elbette bozulur giderdi. . . Hayır, onlara Zikirlerini (hakikatlerini hatırlatan bilgiyi) verdik. . . Onlar kendi Zikirlerinden (hakikatlerinin bilgisinden) yüz çeviricilerdir.


    Ahmet Tekin : Eğer bu hak kitap, onların şahsî arzu ve ihtiraslarına uysaydı, göklerin, yerin ve bunlarda bulunan akıllı ve sorumlu varlıkların dengesi, düzeni kesinlikle bozulurdu. Aslında, biz onlara, şan ve şereflerine vesile olan övünç kaynağı Kur’ân’larını getirdik. Fakat onlar kendi övünç kaynakları Kur’ân’larına, kendi şereflerine sırt çeviriyorlar, Kur’ân’ın öğretilmesine, Kur’ân’daki ilkelerin yaşanmasına engel tedbirler alıyorlar.


    Ahmet Varol : Eğer hak onların arzularına uysaydı gökler, yer ve bunların içindekiler bozulurdu. Hayır biz onlara kendi şereflerini getirdik ama onlar şereflerinden yüz çeviriyorlar.


    Ali Bulaç : Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer Allah, onların keyflerine tabi olsaydı, göklerle yer ve bunlarda bulunan kimseler muhakkak fesada uğrardı (âlem bozulurdu). Hayır, biz onlara, izzet ve şerefleri olan Kur’an’larını getirdik de onlar, şereflerinden yüz çeviriyorlar.


    Bekir Sadak : Eger gercek onlarin heveslerine uysaydi, gokler, yer ve onlarda bulananlar bozulup giderdi. Onlara, kendilerine ogut veren bir sey getirdik; onlar ise ogutlerinden yuz cevirirler.


    Celal Yıldırım : Eğer Hakk, onların heveslerine uymuş olsaydı, elbette göklerle yer ve ikisinde bulunanlar (düzeni bozulup) alt-üst olurdu. Hayır, biz onlara anılmalarını sağlayanı) getirdik; ama onlar bu (şerefle) anılmalarını (sağlayan Kur'ân'dan) yüzçeviriyorlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Eğer gerçek onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve onlarda bulananlar bozulup giderdi. Onlara, kendilerine öğüt veren bir şey getirdik; onlar ise öğütlerinden yüz çevirirler.


    Diyanet Vakfi : Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.


    Edip Yüksel : Gerçek onların arzularına uysaydı, gökler, yer ve içlerindekiler kaosa girerdi. Halbuki onlara mesajlarını verdik, ancak çokları mesajlarından yüz çevirmekte.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer hak onların keyflerine tâbi' olsa idi Semavât ve Arz ve bunlardaki kimseler kat'ıyyen fâsid olurdu, hayır, biz onlara unutulmaz ders olacak zikirlerini getirdik de onlar zikirlerinden ı'raz ediyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer Hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yeryüzü ve bunlardaki kimseler kesinlikle bozulurdu. Hayır, Biz onlara unutulmaz ders olacak zikirlerini getirdik de onlar, zikirlerinden yüz çeviriyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler.


    Fizilal-il Kuran : Eğer gerçek onların keyfi arzularına uysaydı, göklerin, yerin ve gökler ile yerde bulunan canlı cansız tüm varlıkların düzeni ve dengesi bozulurdu. Aslında onlara nam ve şan bağışladık. Fakat onlar kendi nam ve şanlarına sırt dönüyorlar.


    Gültekin Onan : Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi 'şan ve şeref' (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Eğer Hak onların hevâ (ve heves) lerine tâbi' olsaydı göklerde, yerde ve bunların içinde bulunan kimseler muhakkak ki fesada uğrar (nizaamından çıkar) dı. Hayır, biz onlara (ancak) zikir (ve şeref) lerini getirdik. Onlarsa kendilerinin (bu) zikrinden yüz çeviricidirler.


    Hayrat Neşriyat : Eğer hak, onların nefislerinin arzularına uysaydı, elbette gökler, yer ve bunların içinde bulunanlar bozulup giderdi. Hayır! Onlara zikirlerini (içinde şan ve şerefleri olan Kur’ân’ı) getirdik; fakat onlar kendi şereflerinden yüz çevirenlerdir.


    İbni Kesir : Şayet hak, onların heveslerine uysaydı; gökler, yer ve onlarda bulunanlar muhakkak bozulup giderdi. Hayır, Biz onlara kendi zikirlerini getirdik. Ama onlar zikirlerinden yüz çeviriyorlar.


    Muhammed Esed : Fakat, gerçek onların arzu ve emellerine uyacak olsaydı, şüphesiz gökler ve yer içindekilerle beraber yıkılır giderdi! Oysa, Biz (bu ilahi mesajda) onlara akılda tutmaları gereken her şeyi ulaştırdık; ne var ki, kendilerine bahşedilen bu hatırlatıcı mesajdan (umursamazlıkla) yüz çevirdiler!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer Hak onların hevâlarına uyacak olsa idi elbette gökler ve yer ve onlarda olanlar fesada uğramış olurdu. Hayır... Biz onlara (şereflerine vesile olacak olan) Kur'an'ı getirdik, onlar ise (kendi vesile-i şerefleri) olan Kur'an'dan yüz çevirenlerdir.


    Ömer Öngüt : Eğer hak onların heveslerine uysaydı, gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır! Biz onlara zikirlerini (şan ve şereflerini) getirdik. Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar

    .
    Şaban Piriş : Eğer hak onların keyfine uysaydı; gökler, yer ve her ikisinin de içindekiler bozulup giderdi. Oysa, biz onlara uyarılarını verdik. Fakat, onlar uyarılarından yüz çeviriyorlar.


    Suat Yıldırım : Fakat gerçek onların keyiflerine tâbi olsaydı göklerin de, yerin de, oralarda yaşayanların da düzenleri bozulur, yıkılıp giderlerdi. Halbuki Biz onlara şan ve şeref getiren, öğüt veren kitap verdik ama, ne var ki onlar bu dersten yüz çeviriyorlar.


    Süleyman Ateş : Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur, giderdi. Biz onlara Zikir'lerini getirdik fakat onlar, Zikirlerinden yüz çeviriyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunmaktayız, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çevirmektedirler.


    Ümit Şimşek : Eğer hak onların heveslerine tâbi olsaydı, gökler, yer ve onlarda olanlar fesada uğrar giderdi. Aslında Biz onlara şereflerini getirdik; onlar ise kendilerine şeref vesilesi olacak şeyden yüz çeviriyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer hak onların keyiflerine uysaydı, gökler de yer de bunların içindekiler de kesinlikle fesada uğrardı. Hayır, biz onlara zikirlerini/Kur'anlarını getirdik ama onlar
    zikirlerinden/Kur'anlarından yüz çeviriyorlar.

     


  13. أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ




    Em tes’eluhum harcen fe haracu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn(râzikîne).




    1. em : yoksa, veya

    2. tes'elu-hum : onlardan istiyorsun

    3. harcen : bir harc, bir ücret

    4. fe : o zaman

    5. haracu : mükâfatı

    6. rabbi-ke : senin Rabbin

    7. hayrun : (daha) hayırlıdır

    8. ve huve : ve o

    9. hayru : (en) hayırlıdır

    10. er râzikîne : rızık verenler, rızıklandıranlar







    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa onlardan harc (ücret) mi istiyorsun? Oysa Rabbinin harcı (ücreti) daha hayırlıdır. Ve O, rızıklandıranların en hayırlısıdır.


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun (da inanmıyorlar)? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa onlardan ücret mi istiyorsun? Gerçekten de Rabbinin mükâfatı daha hayırlıdır ve o, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Ahmed Hulusi : Yoksa onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin bağışı daha hayırlıdır. . . O, yaşam gıdasıyla besleyen, en hayırlı olandır.


    Ahmet Tekin : Yoksa sen onlardan, müşriklerden tebliğ görevine karşılık tebliğ vergisi mi istiyorsun? Unutma ki, dünyada da âhirette de Rabbinin vereceği lütuf ve ihsan daha hayırlı ve kalıcıdır. O rızık ve mükâfat verenlerin en hayırlısıdır.


    Ahmet Varol : Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun. Rabbinin vergisi (ecri) daha hayırlıdır ve O rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Ali Bulaç : Yoksa sen onlardan haraç mı istiyorsun? İşte Rabbinin haracı (dünya ve ahiret armağanı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, sen onlardan (getirdiğin şeye mukabil) bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin (cennetteki) mükâfatı ise daha hayırlıdır. Hem Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Bekir Sadak : Yoksa sen onlardan bir ucret mi istiyorsun? Rabbinin ecri daha iyidir. O, rizik verenlerin en hayirlisidir.


    Celal Yıldırım : Yoksa (ey Muhammed !) sen onlardan bir haraçmı istiyorsun ? Rabbin vereceği ücret (çok daha) hayırlıdır; O, rızık verenlerin de hayırlısıdır.


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ecri daha iyidir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun? Rabbinin karşılığı daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Edip Yüksel : Yoksa sen onlardan bir maaş mı istedin? Rabbinin maaşı çok daha iyidir. O, rızık verenlerin en iyisidir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbının harâcı daha hayırlıdır, hem o, rezzakların en hayırlısıdır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbinin mükafatı daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Fizilal-il Kuran : Yoksa sen onlardan ücret mi istiyorsun ki? Oysa Rabb'inin sana vereceği ücret daha üstündür. O rızık verenlerin en iyisidir.


    Gültekin Onan : Yoksa sen onlardan haraç mı istiyorsun? İşte rabbinin haracı (dünya ve ahiret armağanı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Hasan Basri Çantay : Yoksa sen onlardan bir hare (ücret) mi istiyorsun?! İşte Rabbinin harcı! (O) daha hayırlıdır. O, rızk verenlerin en hayırlısıdır.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Yoksa (sen) onlardan bir ücret mi istiyorsun? İşte Rabbinin harcı(mükâfâtı) daha hayırlıdır. Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    İbni Kesir : Yoksa sen, onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbının ecri daha hayırlıdır. Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Muhammed Esed : (Ey Muhammed,) yoksa onlardan dünyevi bir karşılık mı istiyorsun? Fakat (bilmelidirler ki) Rabbinin vereceği karşılık en iyisidir; çünkü rızık verenlerin en iyisi O'dur!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? İşte Rabbinin ecri daha hayırlıdır ve O rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin vereceği ücret daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.


    Şaban Piriş : Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha iyidir. Rızık verenlerin en iyisi O’dur.


    Suat Yıldırım : Ey Resulüm, yoksa bu hizmetlerine karşılık sen onlardan bir karşılık istiyorsun da, bu, kendilerine ağır geldiği için mi senden uzak duruyorlar? Fakat bilsinler ki en iyi karşılık, sana Rabbinin vereceği karşılıktır. Çünkü O, rızık ve nimet verenlerin en hayırlısıdır.


    Süleyman Ateş : Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun (da onun için mi hakkı kabul etmiyorlar)? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en iyisidir.


    Tefhim-ul Kuran : Yoksa sen onlardan haraç mı istiyorsun? İşte Rabbinin haracı (dünya ve ahiret armağanı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırılısıdır.


    Ümit Şimşek : Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Halbuki Rabbinin vereceği ücret daha hayırlıdır; çünkü O rızık vericilerin en hayırlısıdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. Rızık verenlerin en hayırlısıdır O.
     


  14. وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ




    Ve inneke le ted’ûhum ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).




    1. ve inne-ke : ve muhakkak sen

    2. le ted'û-hum : mutlaka onları davet ediyorsun

    3. ilâ sırâtın mustakîmin : Sıratı Mustakîm'e (Allah'a götüren yola)






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki; sen, mutlaka onları Sıratı Mustakîm'e davet ediyorsun.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şüphe yok ki sen, onları mutlaka doğru yola çağırmadasın.


    Adem Uğur : Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki sen, onları sırat-ı müstakime davet edersin.


    Ahmet Tekin : Sen onları kesinlikle doğru, muhkem, güvenli yola, İslâmî hayata çağırıyorsun.


    Ahmet Varol : Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Ali Bulaç : Gerçekten sen onları dosdoğru olan bir yola çağırıyorsun.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu sen, onları, İslâm dinine çağırıyorsun.


    Bekir Sadak : (73-74) Aslinda sen onlari dogru yola cagiriyorsun ama, ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadirlar.


    Celal Yıldırım : Ve şüphesiz ki sen onları dosdoğru bir yola çağırırsın.


    Diyanet İşleri (eski) : (73-74) Aslında sen onları doğru yola çağırıyorsun ama, ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadırlar.


    Diyanet Vakfi : Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Edip Yüksel : Kuşku yok ki sen onları dosdoğru yola çağırıyorsun.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Doğrusu sen onları dosdoğru bir caddeye çağırıyorsun


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Doğrusu, sen onları dosdoğru bir caddeye çağırıyorsun.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Fizilal-il Kuran : Aslında sen onları doğru yola çağırıyorsun.


    Gültekin Onan : Gerçekten sen onları dosdoğru olan bir yola çağırıyorsun.


    Hasan Basri Çantay : Hakıykatde sen onları doğru bir yola da'vet ediyorsun.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki şübhesiz sen, onları elbette dosdoğru bir yola da'vet ediyorsun.


    İbni Kesir : Aslında sen, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.


    Muhammed Esed : Ve, doğrusu sen onları gerçekten dosdoğru bir yola çağırıyorsun;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, sen onları dosdoğru bir caddeye dâvet ediyorsun.


    Ömer Öngüt : Sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Şaban Piriş : Aslında sen onları dosdoğru yola çağrıyorsun.


    Suat Yıldırım : Sen gerçekten onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.


    Süleyman Ateş : Sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten sen onları dosdoğru olan bir yola çağırmaktasın.


    Ümit Şimşek : Gerçek şu ki, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şu bir gerçek ki, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.
     


  15. وَإِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ




    Ve innellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti anis sırâtı le nâkibûn(nâkibûne).




    1. ve inne ellezîne : ve muhakkak o kimseler

    2. lâ yu'minûne : inanmazlar

    3. bi el âhıreti : ahirete (Allah'a hayatta iken ulaşmaya)

    4. ani es sırâtı : yoldan

    5. le nâkibûne : mutlaka sapanlar (dalâlette olanlar)






    İmam İskender Ali Mihr : And most surely those who do not believe in the Hereafter (in reaching Allah while they are living and the Day of Resurrection) indeed are deviating from the Way (from The Path directed towards Allah) [they are those who are in Misguidance].


    Diyanet İşleri : Fakat ahirete inanmayanlar, ısrarla bu yoldan çıkmaktadırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Fakat gerçekten de âhirete inanmayanlar, doğru yoldan sapıyorlar.


    Adem Uğur : Ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.


    Ahmed Hulusi : Sonsuz geleceklerine iman etmeyenler, o sırattan sapıyorlar.


    Ahmet Tekin : Âhirete, ebedî yurda inanmayanlar inatla, ısrarla, yoldan çıkıyorlar, İslâmî hayattan uzaklaşıyorlar.


    Ahmet Varol : Ama ahirete inanmayanlar yoldan sapıyorlar.


    Ali Bulaç : Ancak ahirete inanmayanlar, şüphesiz yoldan sapanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat ahirete inanmıyanlar, bu doğru yoldan sapmaktadırlar.


    Bekir Sadak : (73-74) Aslinda sen onlari dogru yola cagiriyorsun ama, ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadirlar.


    Celal Yıldırım : Gerçekten o Âhiret'e inanmayanlar (çağırdığın o) doğru yoldan sapmaktadırlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (73-74) Aslında sen onları doğru yola çağırıyorsun ama, ahirete inanmayanlar bu yoldan sapmaktadırlar.


    Diyanet Vakfi : Ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.


    Edip Yüksel : Ama ahirete inanmıyanlar yoldan sapmaktadırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat Âhırete inanmıyanlar caddeden sapmaktadırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat ahirete inanmayanlar, o caddeden sapmaktadırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar.


    Fizilal-il Kuran : Ama ahirete inanmıyorlar doğru yolun uzağına düşüyorlar.


    Gültekin Onan : Ancak ahirete inanmayanlar kuşkusuz yoldan sapanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Âhirete îman etmez olanlar, mutlakaa (doğru) yoldan sapanlardır.


    Hayrat Neşriyat : Fakat muhakkak ki âhirete inanmayanlar, doğrusu o yoldan sapanlardır.


    İbni Kesir : Ama ahirete inanmayanlar, mutlaka bu yoldan sapmaktadırlar.


    Muhammed Esed : ama, ahirete inanmamakta direnenler ister istemez bu yoldan sapmaktalar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muhakkak o kimseler ki, ahirete imân etmezler, elbette onlar yoldan sapıtmışlardır.


    Ömer Öngüt : Ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan sapıyorlar.


    Şaban Piriş : Fakat, ahirete inanmayanlar, yoldan sapan kimselerdir.


    Suat Yıldırım : Ama şu da gerçek ki âhirete inanmayanlar, yoldan sapıyorlar.


    Süleyman Ateş : Ama âhirete inanmayanlar yoldan sapıyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ancak ahirete inanmayanlar, şüphesiz yoldan sapmakta olanlardır.


    Ümit Şimşek : Âhirete inanmayanlar ise yoldan sapıyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ama âhirete inanmayanlar, o yoldan hep yan çiziyorlar.
     


  16. وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِم مِّن ضُرٍّ لَّلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ




    Ve lev rahımnâhum ve ke؛efnâ mâ bihim min durrin le leccû fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).




    1. ve lev : ve eًer

    2. rah‎mnâ : rahmet (merhamet) ettik

    3. hum : onlar

    4. ve ke‏efnâ : ve biz giderdik

    5. mâ : ‏ey

    6. bi-him : onlar‎

    7. min durrin : (zarardan) bir zarar

    8. le : mutlaka, elbette

    9. leccû : ‎srar ettiler, devam ettiler

    10. fî : içinde

    11. tugyâni-him : onlar‎n azg‎nl‎klar‎

    12. ya'mehûne : bocal‎yorlar, ‏a‏k‎n ‏a‏k‎n dola‏‎yorlar







    فmam فskender Ali Mihr : Ve eًer onlara rahmet (merhamet) edip, onlara zarar (s‎k‎nt‎, k‎tl‎k) veren ‏eyi giderseydik, mutlaka ‏a‏k‎n bir halde azg‎nl‎klar‎nda devam ederlerdi.


    Diyanet ف‏leri : Biz onlara merhamet edip ba‏lar‎na gelen zarar‎ giderseydik, yine de azg‎nl‎klar‎ içinde bocalay‎p kal‎rlard‎.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Onlara ac‎rsan ve uًrad‎klar‎ zarar‎ giderirsen gene azg‎nl‎klar‎nda ‏a‏k‎ncas‎na ‎srâr edip giderler.


    Adem Uًur : Eًer onlara ac‎y‎p da içinde bulunduklar‎ s‎k‎nt‎y‎ giderseydik, iyice kِrle‏erek azg‎nl‎klar‎nda direnirlerdi.


    Ahmed Hulusi : Eًer onlara merhamet edip de kendilerinden s‎k‎nt‎l‎ hâllerini kald‎rsak, mutlaka kِr ve ‏a‏k‎n hâlde, tuًyanlar‎ (hakikatlerine ba‏kald‎r‎) içinde kalmaya devam ederler.


    Ahmet Tekin : Eًer onlara ac‎y‎p da, içinde bulunduklar‎ s‎k‎nt‎y‎ gidersek, onlar‎ ekonomik darboًazdan kurtarsayd‎k kesinlikle azg‎nl‎klar‎nda bocalayarak direnirlerdi.


    Ahmet Varol : Eًer biz onlara ac‎r ve üzerlerindeki s‎k‎nt‎y‎ giderirsek muhakkak yine azg‎nl‎klar‎ içinde bocalamaya devam ederler.


    Ali Bulaç : Eًer onlara merhamet eder ve onlara dokunan zarar‎ gideriverirsek, ta‏k‎nl‎klar‎ içinde ‏a‏k‎nca dola‏malar‎n‎ sürdürecekler.


    Ali Fikri Yavuz : Eًer biz, onlara (Mekke halk‎na) merhamet edip s‎k‎nt‎lar‎n‎ (uًrad‎klar‎ k‎tl‎ً‎) aç‎versek, mutlaka kِrükِrüne giderek, yine azg‎nl‎klar‎nda inad edip dururlard‎.


    Bekir Sadak : Biz onlara acisak ve baslarindaki sikintiyi gidersek bile, azginliklari icinde bocalayip kalirlar.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Eًer biz onlara merhamet edip de üzerlerine çِken s‎k‎nt‎y‎ kald‎r‎versek, yine de azg‎nl‎klar‎nda inad edip bocalar dururlar.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Biz onlara ac‎sak ve ba‏lar‎ndaki s‎k‎nt‎y‎ gidersek bile, azg‎nl‎klar‎ içinde bocalay‎p kal‎rlar.


    Diyanet Vakfi : Eًer onlara ac‎y‎p da içinde bulunduklar‎ s‎k‎nt‎y‎ giderseydik, iyice kِrle‏erek azg‎nl‎klar‎nda direnirlerdi.


    Edip Yüksel : Kendilerine ac‎y‎p ba‏lar‎na gelen peri‏anl‎klar‎n‎ giderseydik bile, azg‎nl‎klar‎na dal‎p bocalayacaklard‎.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Eًer biz onlara ac‎y‎b da bask‎lar‎n‎ aç‎versek mutlaka tuًyanlar‎nda ‎nad eder hiç bir ‏ey gِrmezler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Eًer Biz onlara ac‎y‎p da bask‎lar‎n‎ aç‎versek, mutlaka azg‎nl‎klar‎nda inat eder, hiçbir ‏ey gِrmezler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Eًer onlara ac‎y‎p da için de bulunduklar‎ s‎k‎nt‎y‎ giderseydik, iyice kِrle‏erek azg‎nl‎klar‎nda büsbütün direnirlerdi.


    Fizilal-il Kuran : Eًer biz onlara ac‎sak da ba‏lar‎ndaki s‎k‎nt‎y‎ gidersek yine azg‎nl‎klar‎ içinde debelenmeye ‎srar ederler.


    Gültekin Onan : Eًer onlara merhamet eder ve onlara dokunan zarar‎ gideriverirsek, ta‏k‎nl‎klar‎ içinde ‏a‏k‎nca dola‏malar‎n‎ sürdürecekler.


    Hasan Basri اantay : Eًer biz onlara ac‎y‎b da kendilerindeki zarar‎ giderecek olursak yine serseriyâne azg‎nl‎klar‎nda muhakkak devam ve inâd edeceklerdir.


    Hayrat Ne‏riyat : Hem (biz) onlara merhamet edip kendilerindeki s‎k‎nt‎y‎ giderseydik, yine de gerçekten azg‎nl‎klar‎ içinde bocalay‎p duracaklard‎.


    فbni Kesir : قayet Biz, onlara ac‎sak ve ba‏lar‎ndaki s‎k‎nt‎y‎ gidersek yine de azg‎nl‎klar‎ içinde bocalay‎p kal‎rlar.


    Muhammed Esed : Onlara merhamet edip (bu dünyada) ba‏lar‎na gelebilecek darl‎k ve s‎k‎nt‎y‎ giderecek olsak, onlar yine de, o kurumlu azg‎nl‎klar‎ içinde kِrcesine bocalay‎p dururlar.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve eًer onlara merhamet etsen ve kendilerindeki zarar‎ aç‎versen, elbetteki yine azg‎nl‎klar‎nda devam edip tereddütte bulunacaklard‎r.


    ضmer ضngüt : Eًer biz onlara merhamet edip de ba‏lar‎ndaki s‎k‎nt‎y‎ giderseydik, ‏a‏k‎nl‎k içinde azg‎nl‎klar‎na devam eder dururlard‎.


    قaban Piri‏ : Eًer onlara ac‎y‎p, ba‏lar‎ndaki s‎k‎nt‎y‎ gidermi‏ olsayd‎k bile yine onlar azg‎nl‎klar‎nda inat ederdi.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Eًer Biz onlara merhamet edip, uًrad‎klar‎ belay‎ giderseydik, yine onlar azg‎nl‎klar‎nda devam edip giderlerdi.


    Süleyman Ate‏ : Biz onlara ac‎y‎p da ba‏lar‎ndaki s‎k‎nt‎y‎ açsayd‎k, yine azg‎nl‎klar‎nda bocalamaًa devam ederlerdi.


    Tefhim-ul Kuran : Eًer onlara merhamet eder ve onlara dokunan zarar‎ gideriverirsek, tuًyanlar‎ içinde ‏a‏k‎nca dola‏malar‎n‎ sürdürecekler.


    ـmit قim‏ek : Biz onlara ac‎y‎p da ba‏lar‎na gelen s‎k‎nt‎y‎ kald‎racak olsak, onlar yine içinde bocalad‎klar‎ azg‎nl‎klar‎nda inat ederler.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Eًer biz onlara ac‎y‎p da üstlerindeki s‎k‎nt‎y‎ kald‎rsayd‎k, azg‎nl‎klar‎ içinde sersem sersem bocalamaya devam edeceklerdi.

     


  17. وَلَقَدْ أَخَذْنَاهُم بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ




    Ve lekad ehaznâhum bil azâbi fe mestekânû li rabbihim ve mâ yetedarreûn(yetedarreûne).




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. ehaznâ-hum : biz onları yakaladık

    3. bi el azâbi : azap ile

    4. fe : o zaman, fakat

    5. mestekânû (mâ istekânû) : boyun eğmediler

    6. li rabbi-him : Rab'lerine

    7. ve mâ yetedarreûne : ve yalvarıp dua etmiyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki onları, azaba aldık (azaba uğrattık). Fakat onlar, Rab'lerine boyun eğmediler ve yalvarıp dua etmediler.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O’na yalvarıp yakarmadılar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz onları azaplandırmıştık da gene Rablerine baş eğmemişlerdi ve yalvarmamışlardı.


    Adem Uğur : Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki onları azap ile yakaladık. . . Rablerine boyun eğmediler ve yakarmadılar!


    Ahmet Tekin : Andolsun ki, biz onları azâba duçar ettik de, yine Rablerine boyun eğmediler, yalvarıp yakarmadılar.


    Ahmet Varol : Biz onları azapla yakaladık ancak onlar yine de Rabblerine boyun eğmediler ve (hâlâ O'na) yalvarmıyorlar.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz onları azabla yakalayıverdik, fakat yine de Rablerine boyun eğmediler ve yakarıp yalvarmadılar.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu biz onları azaba (açlık ve kıtlığa) tuttuk da, yine Rablerine karşı boyun eğmediler. Onlar yalvarmıyorlar, (imana gelmiyorlar).


    Bekir Sadak : And olsun ki, Biz onlari azabla yakalamistik, yine de Rablerine boyun egmemis ve yakarmamislardi.


    Celal Yıldırım : And olsun ki biz onları azâb ile yakalayıvermiştik de (buna rağmen) yine Rablarına boyun eğmemiş, yalvarıp yakarmamışlardı.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Biz onları azabla yakalamıştık, yine de Rablerine boyun eğmemiş ve yakarmamışlardı.


    Diyanet Vakfi : Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar.


    Edip Yüksel : Onları cezaya çarptırmamıza rağmen Rab'lerine boyun eğmediler, yalvarmadılar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Filhakika biz, onları azâba tuttuk da yine rablarına karşı uslanmadılar ve yalvarmıyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçekten Biz, onları azaba tuttuk da yine Rablerine karşı uslanmadılar ve yalvarmıyorlar da.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru' ve niyazda da bulunmadılar.


    Fizilal-il Kuran : Biz onların yakalarına azapla yapıştık. Fakat ne Rabb'lerine boyun eğdiler ve ne de O'na yalvardılar.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz onları azabla yakalayıverdik, fakat yine de rablerine boyun eğmediler ve yakarıp yalvarmadılar.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz onları (evvelce de açlık) azâb (ı) ile yakaladık da yine Rablerine baş eğmediler. Onlar yalvarıb yakarmazlar.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki, onları (Bedir’de) azâb ile yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve (O’na) yalvarmıyorlar(dı).


    İbni Kesir : Andolsun ki Biz, onları azabla yakaladık. Ama yine de Rabblarına boyun eğmediler. Onlar yalvarıp yakarmazlar.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, Biz onları azapla da sınadık, ama onlar yine de Rablerine boyun eğmediler; (bundan sonra da bağışlanma için) yalvarıp yakaracak değiller;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, Biz onları azap ile yakaladık, onlar yine Rableri için tevazuda bulunmadılar ve yalvarışta bulunmadılar.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz onları azapla yakaladık. Yine de Rablerine boyun eğmediler, yalvarıp yakarmadılar.


    Şaban Piriş : Gerçekten biz onları azaba tuttuk da yine Rab’lerine karşı uslanmadılar. Yalvarıp yakarmazlar da.


    Suat Yıldırım : Biz onları çeşitli azaplara da uğrattık. Buna rağmen yine de Rab’lerine boyun eğip O’na yalvarıp yakarmadılar.


    Süleyman Ateş : Andolsun biz onları azâb ile yakaladık, ama yine Rabblerine boyun eğmediler, O'na yalvarmıyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz onları azabla yakalayıverdik, fakat yine de Rablerine boyun eğmediler ve yakarıp yalvarmadılar.


    Ümit Şimşek : Nitekim Bizim onları azapla yakaladığımız da oldu; fakat onlar Rablerine boyun eğmediler. Yine de yalvarıp yakarmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz onları azapla yakaladık. Ama yine de Rablerine boyun eğmediler. Sığınıp yakarmıyorlar.
     


  18. حَتَّى إِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ إِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ




    Hattâ izâ fetahnâ aleyhim bâben zâ azâbin şedîdin izâ hum fîhi mublisûn(mublisûne).




    1. hattâ : hatta, nihayet, oluncaya kadar

    2. izâ fetahnâ : açtığımız zaman

    3. aleyhim : onlara

    4. bâben : kapı

    5. zâ azâbin : azap sahibi

    6. şedîdin : şiddetli

    7. izâ : olduğu zaman

    8. hum : onlar

    9. fîhi : içinde

    10. mublisûne : ümitsizliğe düşenler, umutlarını kaybedenler






    İmam İskender Ali Mihr : Nihayet onların üzerine şiddetli azap kapısını açınca, o zaman onlar ümitsizlik içinde (ümitsizliğe düşenler) oldular.


    Diyanet İşleri : Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonunda, onlara çetin bir azap kapısı açmıştık da o zaman her şeyden ümitlerini kesmişlerdi.


    Adem Uğur : En nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır!


    Ahmed Hulusi : Nihayet üzerlerine şiddetli bir azap sahibi bir kapı açtığımızda, birdenbire o azabın içinde ümitsiz kalıverirler.


    Ahmet Tekin : Nihayet, üzerlerine, dehşetli bir azap kapısı açtığımızda, ânında şaşkına dönerler, ümitsizliğe düşerler.


    Ahmet Varol : Sonunda üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda onun içinde ümitsiz kalırlar.


    Ali Bulaç : Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet üzerlerine çok şiddetli bir azab kapısı açtığımız zaman da, onun içinde ümitsizliğe düşeceklerdir.


    Bekir Sadak : Sonunda onlara siddetli bir azap kapisi actigimiz zaman umitsiz kaliverdiler.*


    Celal Yıldırım : Sonunda üzerlerine şiddetli bir azâb kapısı açtığımızda, ansızın şaşırıverdiler de ümitsizliğe kapıldılar.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman ümitsiz kalıverdiler.


    Diyanet Vakfi : En nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır!


    Edip Yüksel : Kendilerine çetin bir azabın kapısını açtığımız zaman şaşırıp şoke oldular.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nihayet üzerlerine şedid azâblı bir kapı açtığımız vakıt da onun içinde ye'se düşüvereceklerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonunda üzerlerine çetin azaplı bir kapı açtığımızda birden onun içinde ümitsizliğe düşeceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır!


    Fizilal-il Kuran : Ama ağır bir azabın kapısını yüzlerine açtığımızda kurtuluş ümitlerini yitirerek ne yapacaklarını şaşırırlar.


    Gültekin Onan : Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet üzerlerine azâbı çetin bir kapı açdığımız vakit (görürsün ki) onlar bunun içinde ümidsizlikle dönüb kalmışlardır.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet onlara şiddetli bir azab kapısı açtığımızda, bir de bakarsın ki onlar bunun içinde ümidsizliğe düşmüş kimselerdir.


    İbni Kesir : Sonunda onlara şiddetli bir azab kapısı açtığımızda şaşkına dönüp ümitsiz kalıverdiler


    Muhammed Esed : ta ki, Biz onların önünde (ceza gününe has) zorlu bir azabın kapısını açıncaya kadar; işte ancak o zaman bütün ümitlerini kaybediverirler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nihâyet onların üzerine bir şiddetli azapkarîn kapı açtığımız vakit de onlar onun içinde ye'se düşmüş mütehayyir kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Nihayet üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda, birden ümitsizliğe kapıldılar.


    Şaban Piriş : Onların üzerine şiddetli bir azap kapısı açana kadar... İşte o zaman ümitsizliğe düşüverirler.


    Suat Yıldırım : Ama ne zaman onların önüne ceza gününe mahsus zorlu bir azap kapısını açarsak, işte o zaman birden bütün ümitlerini yitiriverirler.


    Süleyman Ateş : Nihâyet üzerlerine şiddetli bir azâb kapısı açtığımız zaman, derhal O'nun içinde şaşkın ve umutsuz kalırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler.


    Ümit Şimşek : Nihayet üzerlerine şiddetli bir azabın kapısını açarız; işte o zaman bütün ümitlerini yitirmiş halde kalıverirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nihayet, üzerlerine şiddetli bir azabın kapısını açtığımızda hemencecik ümitsizliğe düşüverecekler.
     


  19. وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ




    Ve huvellezî enşee lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’ideh(ef’idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).




    1. ve huve : ve o

    2. ellezî : ki o

    3. enşee : inşa etti, yarattı

    4. lekum : sizin için

    5. es sem'a : işitme hassası

    6. ve el ebsâra : ve görme hassası

    7. ve el ef'idete : ve fuad hassaları

    8. kalîlen mâ : ne kadar az

    9. teşkurûne : şükrediyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Ve sizin için işitme hassası, görme hassası ve fuad hassası (idrak hassası) inşa eden (yaratan) O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


    Diyanet İşleri : Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o, bir mâbuttur ki size kulak, gözler ve kalpler verdi ne de az şükrediyorsunuz.


    Adem Uğur : O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz!


    Ahmed Hulusi : "HÛ"dur ki; sizin için sem' (algılama melekesi), basarlar (gözler) ve fuadlar (Esmâ mânâ özelliklerini şuura yansıtıcılar - kalp nöronları) inşa etti. . . Ne az şükrediyorsunuz!


    Ahmet Tekin : O, Allah sizin için kulakları gözleri kalpleri ve akılları yaratandır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.


    Ahmet Varol : Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O'dur. Çok az şükrediyorsunuz.


    Ali Bulaç : O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.


    Ali Fikri Yavuz : Halbuki size, o kulakları, o gözleri, o kalbleri yaratıb veren O’dur. Siz pek az şükrediyorsunuz.


    Bekir Sadak : Oysa, sizin icin kulaklar, gozler ve kalbler vareden O'dur. Pek az sukrediyorsunuz.


    Celal Yıldırım : O ki size kulağı, gözleri, gönülleri yarattı; ne de az şükrediyorsunuz !.


    Diyanet İşleri (eski) : Oysa, sizin için kulaklar, gözler ve kalbler vareden O'dur. Pek az şükrediyorsunuz.


    Diyanet Vakfi : O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz!


    Edip Yüksel : O'dur sizin için işitme, görme duyularını ve beyinler yaratan. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri, o Gönülleri inşa eden o siz, pek az şükrediyorsunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Halbuki, sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz!


    Fizilal-il Kuran : Gözü, kulakları ve gönülleri yaratıp size veren O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Gültekin Onan : O, sizin için kulakları, gözleri ve yürekleri (efideh) inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.


    Hasan Basri Çantay : O, sizin için o kulakları, o gözleri, o gönülleri yaratandır. (Böyle iken) ne az şükredersiniz!


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki O, sizin için o kulak(lar)ı, o gözleri ve o kalbleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!


    İbni Kesir : Sizin için kulaklar, gözler ve kalbler var eden O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz.


    Muhammed Esed : (Ey İnsanlar! Rabbinizin mesajlarına kulak verin,) çünkü, sizi işitme duyusuyla, görme duyusuyla, düşünme, hissetme yeteneğiyle donatan O'dur; (yine de) ne kadar az
    şükrediyorsunuz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Halbuki O, o (Hâlık-i Kerîm)'dir ki, sizin için kulağı ve gözleri ve kalpleri yaratmıştır. Sizler ise ne kadar az şükredersiniz!


    Ömer Öngüt : Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yaratıp veren O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz?


    Şaban Piriş : Sizin için kulaklar, gözler ve gönüller vareden O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Suat Yıldırım : Ey insanlar, Rabbinizin buyruklarına kulak verin.Çünkü sizde işitme ve görmeyi sağlayan kulak ve gözleri, düşünüp hissetmenizi sağlayan kalpleri yaratan O’dur. Şükrünüz ne kadar da az!


    Süleyman Ateş : O'dur ki, sizin için o kulağı, o gözleri ve gönülleri inşâ etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Tefhim-ul Kuran : O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne kadar az şükrediyorsunuz.


    Ümit Şimşek : Sizin için kulak, göz ve kalpler yaratan da Odur. Siz ise pek az şükrediyorsunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah odur ki; sizin için işitme gücü, gözler ve gönüller oluşturdu. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!

     


  20. وَهُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ





    Ve huvellezî zereekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne).




    1. ve huve : ve o

    2. ellezî : ki o

    3. zeree-kum : sizi yaratıp çoğalttı, yaydı

    4. fî el ardı : arzda, yeryüzünde

    5. ve ileyhi : ve ona

    6. tuhşerûne : haşrolunacaksınız







    İmam İskender Ali Mihr : Ve sizi, arzda (yeryüzünde) yaratıp çoğaltan, yayan O'dur. Ve O'na haşrolunacaksınız (döndürüleceksiniz).


    Diyanet İşleri : O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sadece O’nun huzurunda toplanacaksınız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o, bir mâbuttur ki sizin için bitirdi yeryüzündekileri ve onun tapısında haşrolacaksınız.


    Adem Uğur : Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sırf O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Ahmed Hulusi : "HÛ"dur ki; sizi arzda (bedende) yaratıp çoğalttı. . . O'na haşr olunacaksınız!


    Ahmet Tekin : O, sizi yeryüzünde üretip çoğaltan ve yayandır. Haşrolup, yalnız onun huzurunda toplanacaksınız.


    Ahmet Varol : Yeryüzünde sizi yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Ali Bulaç : O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir ve hepiniz yalnızca O'na (döndürülüp) toplanacaksınız.


    Ali Fikri Yavuz : Sizi yer yüzünde yaratan O’dur. Kıyamet gününde hep O’na dönüb toplanacaksınız.


    Bekir Sadak : Sizi yerde yaratip yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksiniz.


    Celal Yıldırım : O ki sizi yeryüzünde yaratıp yaydı ve ancak (dirilip) O'nun huzurunda biraraya getirileceksiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : Sizi yerde yaratıp yayan O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Diyanet Vakfi : Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sırf O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Edip Yüksel : O'dur sizi yeryüzüne yerleştiren; O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve sizi Arzda yaratıp yayan o, hep ona haşrolunacaksınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sizi yeryüzünde yaratıp yayan O'dur; hep O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve sizi yeryüzünde yaratıp türeden O'dur. Sırf O'nun huzuruna toplanacaksınız.


    Fizilal-il Kuran : Sizi yeryüzüne yerleştiren O'dur ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Gültekin Onan : O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir ve hepiniz yalnızca O'na (döndürülüp) toplanacaksınız.


    Hasan Basri Çantay : O, sizi yer (yüzün) de yaratıb türetendir. Hepiniz ancak Ona (dönüb) toplanacaksınız.


    Hayrat Neşriyat : Hem O, sizi yeryüzünde yaratıp, yayandır. Ve ancak O’nun huzûruna toplanacaksınız.


    İbni Kesir : Sizi yeryüzünde yaratıp türeten O'dur. Ve O'nun huzurunda toplanacaksınız


    Muhammed Esed : Sizi çoğaltıp yeryüzüne yayan da O'dur; ve sonunda toplanıp O'na döndürüleceksiniz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sizi yerde yaratıp yayan, O'dur ve O'na haşrolunacaksınızdır.


    Ömer Öngüt : Sizi yeryüzünde yaratıp türeten de O'dur. Ve O'nun huzurunda toplanacaksınız.


    Şaban Piriş : Sizi yeryüzünde yaratıp, yayan O’dur. O’nun huzurunda toplanacaksınız.


    Suat Yıldırım : Sizi çoğaltıp dünyaya yayan da O’dur. Muhakkak yine O’nun huzuruna götürüleceksiniz.


    Süleyman Ateş : O'dur ki, sizi yeryüzünde yaratıp yaydı ve O'na götürüleceksiniz.


    Tefhim-ul Kuran : O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir ve hepiniz yalnızca O'na (döndürülüp) toplanacaksınız.


    Ümit Şimşek : Sizi yeryüzünde yayan da Odur; yine Onun huzurunda toplanacaksınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da O'dur. O'nun huzurunda haşredileceksiniz.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş