Kuran-ı Kerim MU'MİNÛN Suresi Türkçe Meali açıklamalı arapca yazılışı, Muminun suresi açıklaması, Ku

goktepeli26 9 Haz 2013



  1. فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاء فَبُعْدًا لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ




    Fe ehazethumus sayhatu bil hakkı fe cealnâhum gusâen, fe bu’den lil kavmiz zâlimîn(zâlimîne).




    1. fe ehazet-hum : Bِylece onları aldı (yakaladı)

    2. es sayhatu : bir sayha (çok büyük bir ses dalgası)

    3. bi el hakkı : hak ile

    4. fe cealnâ-hum : o zaman onları kıldık

    5. gusâen : zerreler halinde

    6. fe bu'den : artık uzak olsun

    7. li el kavmi ez zâlimîne : zalim kavimden







    İmam İskender Ali Mihr : Bِylece hak ile (hakettikleri) bir sayha onları aldı (yakaladı). Onları gusa kıldık (zerreler haline getirdik). Artık zalim kavim, (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun.


    Diyanet İ؛leri : Derken onları o korkunç ses, kaçınılmaz olarak kıskıvrak yakalayıverdi de kendilerini çِr çِp yığını hâline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Gerçek ve yerinde gelen bir bağırı؛la onları helâk ediverdik de selle sürüklenip gelen çer çِpe dِndürdük; artık uzaklık, zulmeden topluluğa.


    Adem Uğur : Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!


    Ahmed Hulusi : Korkunç ses dalgası onları Hak olarak yakaladı da, onları süprüntüye çevirdik! Zulmedenler kalabalığına, uzaklığın sonuçları ya؛atılır!


    Ahmet Tekin : Haklı bir gerekçe ile ؛iddetli bir gürleme halinde âni bir darbe, onların i؛ini bitirdi. Kendilerini bir sel süprüntüsüne çevirdik. Baskı, zulüm ve i؛kence ile temel hak ve hürriyetleri Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlim bir kavim rahmetten ve korumadan uzak olsun, canları cehenneme!


    Ahmet Varol : Derken onları hak üzere o korkunç çığlık yakaladı. Bِylece onları sel süpürüntüsü haline getirdik. Zâlimler topluluğu uzak olsun!


    Ali Bulaç : Derken, hak (ettikleri cezaya kar؛ılık) olmak üzere, o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Bِylece onları bir süprüntü kılıverdik. Zulmeden kavim için yıkım olsun.


    Ali Fikri Yavuz : Derken onları korkunç bir azab gürültüsü, Allah’dan adalet olarak, yakalayıverdi. Bِylece onları bir sel süpürüntüsü yaptık. Artık helâk olsun ِyle zalimler!...


    Bekir Sadak : Gercekten, onlari bir ciglik yakaladi ve onlari supruntu yigini haline getirdik. Haksizlik eden millet, rahmetden irak olsun!


    Celal Yıldırım : Derken korkunç bir ses gerçekten onları yakaladı da bu yüzden onları (kıyılara atılıp itilmi؛) çerçِp haline getirdik. Zâlim kavme (rahmet ve yardımdan) uzaklık!.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Gerçekten, onları bir çığlık yakaladı ve onları süprüntü yığını haline getirdik. Haksızlık eden millet, rahmetden ırak olsun!


    Diyanet Vakfi : Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!


    Edip Yüksel : Korkunç felaket onları e؛itçe yakaladı ve bِylece onları süprüntü yığınına çevirdik. O zalim halk yok olmayı hakketmi؛ti.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken onları sayha, bihakkın alıverdi de kendilerini bir seyl süpürüntüsü yapıverdik, artık ِyle bir defolmu؛ oldu ki o kavm, o zalimler!


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Derken, onları gerçekten korkunç bir ses alıverdi de kendilerini bir sel süpürüntüsü yapıverdik. Artık ِyle bir defolmu؛ oldu ki o topluluk, o zalimler!


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Nitekim, Hak tarafından korkuç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen çepeçevre ku؛attık. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!


    Fizilal-il Kuran : Derken ansızın hakettikleri müthi؛ bir gürültüye tutuluverdiler de kendilerini sel süprüntüsüne dِnü؛türdük. Kahrolsun zalimler güruhu!


    Gültekin Onan : Derken, hak (ettikleri cezaya kar؛ılık) olmak üzere, o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Bِylece onları bir süprüntü kılıverdik. Zulmeden kavim için yıkım olsun.


    Hasan Basri اantay : İ؛te onları o müdhi؛ (azâb) sayha (sı), (Allahın bir) adalet (i) olmak üzere, hemen yakalayıverdi de bir çِrçِp haaline getirdik onları. Artık uzak olsun zaalimler güruhu!


    Hayrat Ne؛riyat : Nihâyet, o (korkunç) ses onları hak ile yakaladı da onları bir sel süprüntüsü hâline getirdik. Artık o zâlimler topluluğu helâk olsun!


    İbni Kesir : Gerçekten onları müthi؛ bir çığlık yakaladı. Ve onları bir süprüntü yığını haline getirdik. Zulmeden kavim uzak olsun.


    Muhammed Esed : Ve ani bir darbe ؛eklinde gelen (cezamız) tam yerinde ve kaçınılmaz olarak onları kıskıvrak yakalayıverir; ve bِylece onları sel ِnünde sürüklenen çerçِp ve kِpüğe çeviririz: uzak olsun, bِyle bir zalimler toplumu!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Derken onları bihakkın bir sayha yakaladı da Biz onları bir sel süprüntüsü kıldık. Artık zalimler olan kavim için bir uzaklık olsun.


    ضmer ضngüt : Nitekim onları vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi. Biz onları bir süprüntü yığını hâline getirdik. Uzak olsun zâlim kavim!


    ھaban Piri؛ : Derken onları müthi؛ bir çığlık yakaladı. Onları bir süprüntü haline getirdik. Helak olup gitti zalim kavim!


    Suat Yıldırım : Derken korkunç bir ses onları bastırıverdi. Adalet yerini buldu. Onları sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler güruhunun canı cehenneme!


    Süleyman Ate؛ : Derken o korkunç ses, onları gerçekten yakaladı da onları sel süprüntüsü haline getirdik. Uzak olsun o zâlim kavim!.


    Tefhim-ul Kuran : Derken, hak (ettikleri cezaya kar؛ılık) olmak üzere, o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Bِylece onları bir süprüntü kılıverdik. Zulmeden kavim için yıkım olsun!


    ـmit ھim؛ek : Derken o korkunç ses onları hak ettikleri ؛ekilde yakalayıverdi de hepsini sel süprüntüsüne çevirdik. Yok olsun o zalimler güruhu!


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Nihayet, o korkunç titre؛imli ses onları tam bir biçimde yakaladı da hepsini sel süprüntüsü haline getirdik. Dِnmeze gitsin o zalimler topluluğu!

     


  2. ثُمَّ أَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ



    Summe en؛e’nâ min ba’dihim kurûnen âharîn(âharîne).



    1. summe : sonra

    2. en؛e'nâ : biz in؛a ettik, yarattık

    3. min ba'di-him : onlardan sonra

    4. kurûnen : nesiller

    5. âharîne : diًerleri, ba‏kalar‎






    فmam فskender Ali Mihr : Sonra onlar‎n arkas‎ndan ba‏ka nesiller yaratt‎k.


    Diyanet ف‏leri : Sonra bunlar‎n arkalar‎ndan ba‏ka nesiller yaratt‎k.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Sonra onlar‎n ard‎ndan, ba‏ka bir nesil meydana getirdik.


    Adem Uًur : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller getirdik.


    Ahmed Hulusi : Sonra, onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller in‏a ettik.


    Ahmet Tekin : Sonra onlar‎n ard‎ndan da ba‏ka nesiller meydana getirdik.


    Ahmet Varol : Sonra onlar‎n ardlar‎ndan ba‏ka nesiller yeti‏tirdik.


    Ali Bulaç : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller yarat‎p in‏a ettik.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra onlar‎n (helâkleri) arkas‎ndan ba‏ka kavimler yaratt‎k. (Salih, Lût ve قuayb’‎n kavimlerini).


    Bekir Sadak : Ardlarindan baska nesiller varettik.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sonra bunlar‎n ard‎ndan biz nice nesilleri ortaya ç‎kard‎k.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Ardlar‎ndan ba‏ka nesiller varettik.


    Diyanet Vakfi : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller getirdik.


    Edip Yüksel : Sonra, onlar‎n da ard‎ndan ba‏ka soylar yeti‏tirdik.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sonra arkalar‎ndan ba‏ka karnlar in‏â ettik


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sonra arkalar‎ndan ba‏ka nesiller yaratt‎k.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sonra onlar‎n ard‎ndan bir ba‏ka nesil getirdik.


    Fizilal-il Kuran : Onlar‎n ard‎ndan ba‏ka ku‏aklar ortaya ç‎kard‎k.


    Gültekin Onan : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller yarat‎p in‏a ettik.


    Hasan Basri اantay : Sonra onlar‎n ard‎ndan da ba‏ka ba‏ka nesiller yaratd‎k.


    Hayrat Ne‏riyat : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller meydana getirdik.


    فbni Kesir : Sonra bunlar‎n ard‎ndan ba‏ka bir nesil yaratt‎k.


    Muhammed Esed : Ve onlar‎n ard‎ndan da yine yeni nesiller ortaya ç‎kard‎k:


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka kavimler vücuda getirdik.


    ضmer ضngüt : Sonra onlar‎n ard‎ndan nice nesiller ortaya ç‎kard‎k.


    قaban Piri‏ : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller yaratt‎k.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Onlardan sonra yine ba‏ka nesiller dünyaya getirdik.


    Süleyman Ate‏ : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka nesiller yeti‏tirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra onlar‎n ard‎ndan ba‏ka ku‏aklar yarat‎p in‏a ettik.


    ـmit قim‏ek : Sonra onlar‎n da arkas‎ndan ba‏ka nesiller yaratt‎k.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sonra onlar‎n arkas‎ndan ba‏ka nesiller olu‏turduk.
     


  3. مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ



    Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ ve mâ yeste’hırûn(yeste’hırûne).




    1. mâ tesbiku : öne geçmez, erkene alamaz

    2. min ummetin : (ümmetlerden) bir ümmet

    3. ecele-hâ : onun eceli, onun süresi

    4. ve mâ yeste'hırûne : ve ertelemez, erteleyemez, tehir edemez





    İmam İskender Ali Mihr : (Hiç)bir ümmet, ecelini (süresini) erkene alamaz ve tehir edemez.


    Diyanet İşleri : Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hiçbir ümmet, helâk edilmesi mukadder olan zamânı ileriye alamayacağı gibi geriye de atamaz.


    Adem Uğur : Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.


    Ahmed Hulusi : Hiçbir topluluk ne ömrünü aşabilir, ne de erken gidebilir!


    Ahmet Tekin : Hiçbir millet, belirlenmiş vadeden önce helâk olmaz, vadelerini erteleyemezler de.


    Ahmet Varol : Hiçbir ümmet ne ecelinden öne geçebilir, ne de geriye bırakılırlar.


    Ali Bulaç : Ümmetlerden hiçbiri, kendisine tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne erteleyebilir.


    Ali Fikri Yavuz : Hiç bir ümmet, ecelini, (mukadder helâk zamanını) geçip öne alamaz ve geriletemez.


    Bekir Sadak : Hicbir ummet, kendi suresini ne cabuklastirabilir ve ne de geciktirebilir.


    Celal Yıldırım : Hiçbir ümmet (yok edilip silinecek) süresini ne ileri geçer, ne de geri kalır, (belirlenmiş vakit gelince ilâhî hüküm tecelli eder.)


    Diyanet İşleri (eski) : Hiçbir ümmet, kendi süresini ne çabuklaştırabilir ve ne de geciktirebilir.


    Diyanet Vakfi : Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.


    Edip Yüksel : Hiç bir toplum kendisi için belirlenmiş süreyi çabuklaştıramaz, geciktiremez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hiç bir ümmet, ecelini sebkedemez ve geriletemezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hiç bir ümmet ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.


    Fizilal-il Kuran : Hiç bir ümmet, ecelini ne öne alabilir ve ne de erteleyebilir.


    Gültekin Onan : Ümmetlerden hiçbiri, kendisine tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne erteleyebilir.


    Hasan Basri Çantay : Hiçbir ümmet (helakleri için mukadder) vaktini beriye getiremeyeceği gibi (bundan) geri de kalamazlar.


    Hayrat Neşriyat : Hiçbir ümmet ecelinden ne öne geçebilir, ne de geri kalabilir.


    İbni Kesir : Hiç bir ümmet, kendi süresini öne de alamaz, geriye de bırakamaz.


    Muhammed Esed : çünkü hiçbir ümmet kendi süresini ne öne alabilir; ve ne de geciktirebilir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hiçbir ümmet, ecelini geçemez ve geriye de kalamaz.


    Ömer Öngüt : Hiçbir millet ne süresinden ileri geçebilir, ne de geri kalabilir.


    Şaban Piriş : Hiç bir toplum süresini ne öne alabilir ne de geri bırakabilir.


    Suat Yıldırım : Hiç bir ümmet vâdesini ne öne alabilir ne de erteleyebilir.


    Süleyman Ateş : Hiçbir ümmet, ne süresinden ileri geçebilir, ne de geri kalabilir.


    Tefhim-ul Kuran : Ümmetlerden hiç biri, kendisine tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.


    Ümit Şimşek : Bir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hiçbir ümmet ne süresinden ileri geçebilir ne de geri kalır.

     


  4. ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَا كُلَّ مَا جَاء أُمَّةً رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُم بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِّقَوْمٍ لَّا يُؤْمِنُونَ




    Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).





    1. summe : sonra

    2. ersel-nâ : biz gönderdik

    3. rusule-nâ : resûllerimiz

    4. tetrâ : birbirinin arkasından, ardından, ardarda

    5. kullemâ : her defasında

    6. câe : geldi

    7. ummeten : ümmet

    8. resûlu-hâ : onun (kendi) resûlü

    9. kezzebû-hu : onu yalanladılar

    10. fe : artık, böylece, bundan sonra

    11. etbâ'nâ : biz tâbî kıldık, takip ettirdik

    12. ba'dahum ba'dan : onların bir kısmını bir kısmına, birbirine

    13. ve cealnâ-hum : ve onları kıldık

    14. ehâdîse : efsane, nakledilen olaylar

    15. fe : artık, böylece

    16. bu'den : uzak olsun

    17. li kavmin : kavim için, kavim

    18. lâ yu'minûne : mü'min olmayanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü'min olmayan kavim (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun.


    Diyanet İşleri : Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helâk ettik ve onları birer ibretli hikâye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra birbiri ardınca peygamberlerimizi gönderdik. Bir ümmete peygamber geldi mi yalanladılar onu, biz de bir kısmını, bir kısmının peşine takıp birbiri ardınca helâk ettik onları ve adları, sözleri kaldı ancak; artık uzaklık inanmayan topluluğa.


    Adem Uğur : Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!


    Ahmed Hulusi : Sonra Rasûllerimizi birbiri ardınca irsâl ettik. . . Her bir topluluğa kendi Rasûlü geldikçe, Onu yalanladılar. . . Biz de onları art arda helâk ettik (yaptıklarının sonucunu yaşattık); onları ibretlik hikâyeler kıldık. . . Uzak olmanın sonuçlarını yaşasınlar, iman etmeyen kalabalıklar!


    Ahmet Tekin : Sonra biz peş peşe özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, Rasullerimizi gönderdik. Milletlerden her birine peygamberleri geldiği zaman, onlar peygamberlerini yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından yokluğa yuvarladık. Onların yok oluşlarını, ibretli hikâyelere dönüştürdük. İman etmeyecek kavimler rahmetten ve korumadan uzak olsun, canları cehenneme!


    Ahmet Varol : Sonra elçilerimizi ardarda gönderdik. Her ne zaman bir millete peygamberleri geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları (helâkte) birbirlerinin izlerinden yürüttük ve onları efsaneler yaptık. İman etmeyen topluluk uzak olsun!


    Ali Bulaç : Sonra birbiri peşi sıra elçilerimizi gönderdik; her ümmete kendi elçisi geldiğinde, onu yalanladılar. Böylece biz de onları (yıkıma uğratıp yok etmede) kimini kiminin izinde yürüttük ve onları (tarihin anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. İman etmeyen kavim için yıkım olsun.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardınca helâk ettik ve onları dillere destan yaptık. Artık defolsun imana gelmiyecek bir kavim!...


    Bekir Sadak : Sonra birbiri pesinden peygamberlerimizi gonderdik. Her ummete peygamberi geldikce onu yalanci saydilar. Onlari birbiri pesinden yok edip hepsini birer efsane yaptik. inanmayan millet, rahmetden irak olsun!


    Celal Yıldırım : Sonra peygamberleri ardarda gönderdik. Ne kadar bir ümmete bir peygamber geldiyse, onu yalanladılar. Biz de onları arka arkaya (yok edip) hepsini birer masal yapıverdik. imân etmeyen bir kavme (rahmet ve yardımdan) uzaklık olsun.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra birbiri peşinden peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalancı saydılar. Onları birbiri peşinden yok edip hepsini birer efsane yaptık. İnanmayan millet, rahmetden ırak olsun!


    Diyanet Vakfi : Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!


    Edip Yüksel : Sonra biz, elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Her ne zaman bir elçi toplumuna gittiyse onu yalanladılar. Biz de onları bir biri peşinden sürüp tarihe gömdük. İnanmayan bir topluluk yok olmayı hakketmiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra ardı ardına Resullerimizi gönderdik, her ümmete Resulü geldikçe onu tekzib ettiler, biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve hepsini birer efsâne yaptık, artık defolsun öyle bir kavim ki iymana gelmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra Biz, ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Ne zaman bir ümmete peygamberi geldiyse, ona yalan söylüyorsun, dediler. Biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve onları birer efsane yaptık. Artık imana gelmez topluluk defolsun!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsâne yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!


    Fizilal-il Kuran : Sonra ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Hangi ümmete peygamberi geldi ise onu yalanladılar. Biz de onları birbiri peşisırâ yokederek tarihi olaylara dönüştürdük. Kahrolsun inanmayanlar güruhu!


    Gültekin Onan : Sonra birbiri peşi sıra elçilerimizi gönderdik; her ümmete kendi elçisi geldiğinde onu yalanladılar. Böylece biz de onları [yıkıma uğratıp yok etmede] kimini kiminin izinde yürüttük ve onları [tarihin anlatıp aktardığı] bir olay kıldık. İnanmayan kavim için yıkım olsun.


    Hasan Basri Çantay : Sonra peyderpey (diğer) peygamberlerimizi gönderdik. Bir ümmete peygamberi geldikçe onu tekzîb etdiler. Biz de onlardan kimini kiminin arkasına katdık (helak etdik) ve onları hikâyeler yapdık. Artık uzak olsun îmana gelmeyecek bir kavm!


    Hayrat Neşriyat : Sonra ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Ne zaman bir ümmete peygamberi geldiyse, onu yalanladılar; bunun üzerine (biz de) onları birbiri ardına takarak (helâk edip)onları(n başlarına geleni) ibretli hikâyeler yaptık. O hâlde îmân etmeyecek bir kavim, helâk olsun!


    İbni Kesir : Sonra birbiri ardı sıra peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamber geldikçe onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardı sıra yok edip hepsini birer söylenti yaptık. İnanmayan bir kavim uzak olsun.


    Muhammed Esed : Ve sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik; (öyle ki,) bir ümmete kendi peygamberi gelmeye görsün, o'nu hemen yalanladılar; ve bu yüzden Biz de onları birbiri peşinden yok edip hepsini efsaneye çevirdik. Uzak olsun, inanmayanlar toplumu!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra birbirini müteakip peygamberlerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete peygamberi geldi ise, onu tekzîp ettiler. Artık Biz de onların bazılarını bazılarına (helâk suretiyle) tâbi kıldık ve onları birer acaip hadise kılmış olduk, artık imân etmezler olan bir kavim için uzaklık olsun.


    Ömer Öngüt : Sonra biz birbiri ardı sıra peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından yok ettik ve hepsini efsane yaptık. Uzak olsun iman etmeyen kavim!


    Şaban Piriş : Daha sonra da birbiri arkasına elçiler gönderdik. Elçileri yalanladılar da biz de onları birbirine tabi kılarak yok edip, efsane haline getirdik. Yok olsun inanmayan toplum!


    Suat Yıldırım : Sonra resullerimizi peş peşe gönderdik. Hangi ümmete peygamberi geldiyse onlar onu yalancı saydılar. Biz de onları birbiri ardından imha ettik. Onlardan geriye bıraktığımız, sadece ibret verici hikâyeleri! İman etmeyen o halkın canı cehenneme!


    Süleyman Ateş : Sonra biz, elçilerimizi ardı ardına gönderdik. Hangi ümmete elçisi geldiyse onlar onu yalanladılar, biz de onları birbiri ardınca devirdik ve hepsini birer efsâne yaptık. İnanmayan toplum uzak olsun.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra birbiri peşi sıra peygamberlerimizi gönderdik; her ümmete kendi peygamberi geldiğinde, onu yalanladırlar. Böylece biz de onları (yıkıma uğratıp yok etmede) bir kısmını bir kısmının izinde yürüttük ve onları (tarihin anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. İman etmeyen kavim için yıkım olsun.


    Ümit Şimşek : Onlardan sonra da yine peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Ne zaman bir ümmete peygamber geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbirinin peşi sıra helâk edip dillere destan yaptık. Yok olsun o inanmayanlar!


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra, resullerimizi art arda gönderdik. Hangi ümmete resulü geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve hepsini birer efsane yaptık. Dönmeze gitsin iman etmeyen bir topluluk!
     


  5. ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ




    Summe erselnâ mûsâ ve ehâhu hârûne bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).





    1. summe : sonra

    2. erselnâ : biz gönderdik

    3. mûsâ : Musa

    4. ve ehâ-hu : ve onun kardeşi

    5. hârûne : Harun

    6. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi

    7. ve sultânin : ve bir delil

    8. mubînin : apaçık






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra Hz. Musa'yı ve kardeşi Hz. Harun'u, âyetlerimizle ve apaçık sultanla (Tevrat'la) gönderdik.


    Diyanet İşleri : (45-46) Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra Mûsâ'yı ve kardeşi Hârûn'u, delillerimizle ve apaçık bir burhanla gönderdik.


    Adem Uğur : Sonra âyetlerimizle ve apaçık bir fermanla Musa ve kardeşi Harun'u gönderdik.


    Ahmed Hulusi : Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u, delillerimiz ve karşı konulamaz potansiyel olarak, karşılarına çıkardık.


    Ahmet Tekin : Sonra Mûsâ ve Hârûn’u âyetlerimiz, mûcizelerimizle, apaçık bir ferman ile, ilâhî bir yetki ile, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere peygamber olarak gönderdik.


    Ahmet Varol : Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Ali Bulaç : Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Ali Fikri Yavuz : (45-46) Sonra Mûsa ile kardeşi Harûn’u, mucizelerimizle ve açık bir hüccetle, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik de bunlar, (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar büyüklenen bir kavimdiler.


    Bekir Sadak : (45-46) Sonra Musa ve kardesi Harun'u, Firavun ve erkanina mucizelerimiz ve apacik delille gonderdik. Buyukluk tasladilar. Zaten magrur bir topluluktular.


    Celal Yıldırım : (45-46) Sonra da Musâ ile kardeşi Harun'u, Fir'avn'a ve onun yandaşlarına mu'cizelerle ve çok açık belge ve delillerle gönderdik. Onlar ise büyüklük tasladılar. Zaten dik başlı, kendilerini çok yükseklerde gören bir milletti.


    Diyanet İşleri (eski) : (45-46) Sonra Musa ve kardeşi Harun'u, Firavun ve erkanına mucizelerimiz ve apaçık delille gönderdik. Büyüklük tasladılar. Zaten mağrur bir topluluktular.


    Diyanet Vakfi : (45-46) Sonra âyetlerimizle ve apaçık bir fermanla Musa ve kardeşi Harun'u Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik. Onlar ise kibire kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.


    Edip Yüksel : Sonra biz, Musa'yı ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra bir takım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musâyı ve kardeşi Harûnu gönderdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra bir takım ayetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u gönderdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra birtakım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u gönderdik.


    Fizilal-il Kuran : Sonra Musa ile kardeşi Harun'u ayetlerimiz ile ve açık kanıtla destekli olarak gönderdik.


    Gültekin Onan : Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Hasan Basri Çantay : (45-46) Daha sonra Musâyi ve biraderi Hârunu bunca mucizelerimizle ve apaçık hüccetimizle Fir'avne ve onun ileri gelenlerine gönderdik de (îman etmeyi bir türlü) kibirlerine yediremediler. Onlar mütekebbir ve müstebid adamlardı.


    Hayrat Neşriyat : (45-46) Sonra Mûsâ’yı ve kardeşi Hârûn’u, âyetlerimizle ve apaçık bir delil ile Fir'avun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik, fakat (onlar) kibirlendiler; zâten büyüklük taslayan bir kavim idiler.


    İbni Kesir : Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık delillerle gönderdik.


    Muhammed Esed : Ve sonra, Musa ve kardeşi Harun'u, mesajlarımızla ve apaçık bir yetkiyle


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra Mûsa'yı ve kardeşi Harun'u âyetlerimizle ve bir açık hüccet ile gönderdik.


    Ömer Öngüt : Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u âyetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Şaban Piriş : Sonra, Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimiz ve apaçık belge ile göndermiştik.


    Suat Yıldırım : (45-46) Sonra da Mûsa ile kardeşi Hârun’u âyetlerimizle ve apaçık delille Firavun ile ileri gelen yardımcılarına gönderdik. Onlar da hakkı kabulden kibirlendiler. Zaten onlar kendilerini çok büyük gören bir zümre idi.


    Süleyman Ateş : Sonra Mûsâ'yı ve kardeşi Hârûn'u âyetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik;


    Tefhim-ul Kuran : Sonra Musa ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Ümit Şimşek : Sonra Musa ile kardeşi Harun'u âyetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra, Mûsa ile kardeşi Hârun'u mucizelerimizle, açık bir kanıtla gönderdik;
     


  6. إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ




    İlâ fir’avne ve meleihî festekberû ve kânû kavmen âlîn(âlîne).




    1. ilâ fir'avne : firavuna

    2. ve melei-hî : ve onun ileri gelenleri, halk

    3. festekberû (fe istekberû) : bِylece, fakat büyüklendiler

    4. ve kânû : ve oldular

    5. kavmen : bir kavim

    6. âlîne : âlîn olanlar, üstün gelmeye çal‎‏anlar






    فmam فskender Ali Mihr : (Hz. Musa'y‎ ve Hz. Harun'u), firavun ve onun ileri gelenlerine (gِnderdik). Fakat onlar, kibirlendiler (büyüklendiler). Ve âlîn (maًrur, zorba) bir kavim oldular.


    Diyanet ف‏leri : (45-46) Sonra Mûsâ ve karde‏i Hârûn’u mucizelerimizle ve apaç‎k bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gِnderdik de (onlar) büyüklük taslad‎lar ve kendilerini büyük gِrüp bِbürlenen bir topluluk oldular.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Firavun'a ve kavminin ileri gelenlerine, ululanmak istediler ve kibirli bir topluluktu onlar.


    Adem Uًur : Firavun'a ve ileri gelenlerine de (gِnderdik). Onlar ise kibire kap‎ld‎lar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.


    Ahmed Hulusi : Firavun'a ve onun ileri gelenlerine. . . Sadece kibirlilik taslad‎lar ve ba‏ eًmeyen bir topluluk oldular.


    Ahmet Tekin : Firavun’a, devlet büyüklerine ve kodamanlar‎na gِnderdik. Onlar gurura kap‎lm‎‏lar, zorbal‎k etmi‏lerdi. Diktatِrlük taslayan zorba bir kavim idiler.


    Ahmet Varol : Firavun'a ve ileri gelenlerine. Ancak onlar büyüklendiler. Onlar üstünlük taslayan bir topluluktu.


    Ali Bulaç : Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen, zorba' bir topluluktu.


    Ali Fikri Yavuz : (45-46) Sonra Mûsa ile karde‏i Harûn’u, mucizelerimizle ve aç‎k bir hüccetle, Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gِnderdik de bunlar, (iman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar büyüklenen bir kavimdiler.


    Bekir Sadak : (45-46) Sonra Musa ve kardesi Harun'u, Firavun ve erkanina mucizelerimiz ve apacik delille gonderdik. Buyukluk tasladilar. Zaten magrur bir topluluktular.


    Celal Y‎ld‎r‎m : (45-46) Sonra da Musâ ile karde‏i Harun'u, Fir'avn'a ve onun yanda‏lar‎na mu'cizelerle ve çok aç‎k belge ve delillerle gِnderdik. Onlar ise büyüklük taslad‎lar. Zaten dik ba‏l‎, kendilerini çok yükseklerde gِren bir milletti.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (45-46) Sonra Musa ve karde‏i Harun'u, Firavun ve erkan‎na mucizelerimiz ve apaç‎k delille gِnderdik. Büyüklük taslad‎lar. Zaten maًrur bir topluluktular.


    Diyanet Vakfi : (45-46) Sonra âyetlerimizle ve apaç‎k bir fermanla Musa ve karde‏i Harun'u Firavun'a ve ileri gelenlerine gِnderdik. Onlar ise kibire kap‎ld‎lar ve ululuk taslayan bir kavim oldular.


    Edip Yüksel : Firavun ve ileri gelen tak‎m‎na... Ancak onlar büyüklendiler. Onlar küstah bir topluluk olmu‏tu.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Fir'avna ve cem'‎yyetine de bunlar kibirlerine yediremediler ve dik ba‏l‎ bir kavm idiler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Firavun'a ve ileri gelenlerine. Fakat bunlar, kibirlerine yediremediler ve zaten dik ba‏l‎ bir topluluk idiler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Firavun'a ve ileri gelenlerine de (gِnderdik). Bunun üzerine onlar kibire kap‎ld‎lar ve ululuk taslayan zorba bir kavim oldular.


    Fizilal-il Kuran : Firavun ile onun ِnde gelen adamlar‎na. Fakat onlar büyüklük kompleksine kap‎larak iman etmeye yana‏mad‎lar. Zaten onlar kendilerini beًenmi‏ kimselerdi.


    Gültekin Onan : Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen, zorba' bir topluluktu.


    Hasan Basri اantay : (45-46) Daha sonra Musâyi ve biraderi Hârunu bunca mucizelerimizle ve apaç‎k hüccetimizle Fir'avne ve onun ileri gelenlerine gِnderdik de (îman etmeyi bir türlü) kibirlerine yediremediler. Onlar mütekebbir ve müstebid adamlard‎.


    Hayrat Ne‏riyat : (45-46) Sonra Mûsâ’y‎ ve karde‏i Hârûn’u, âyetlerimizle ve apaç‎k bir delil ile Fir'avun’a ve onun ileri gelenlerine gِnderdik, fakat (onlar) kibirlendiler; zâten büyüklük taslayan bir kavim idiler.


    فbni Kesir : Firavun'a ve erkan‎na. Bunun üzerine büyüklük taslad‎lar. Zaten maًrur bir topluluktular.


    Muhammed Esed : Firavun ve onun seçkinler çevresine gِnderdik; fakat bunlar büyüklük taslad‎lar; zaten (oldum olas‎) kendilerini büyük gِren bir toplumdu bunlar.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Fir'avun'a ve onun kavmine. Onlar ise ululand‎lar ve kendilerini yüksek gِrür bir kavim oldular.


    ضmer ضngüt : Firavun'a ve ileri gelenlerine. Bunun üzerine büyüklük taslad‎lar ve kibirli bir kavim oldular.


    قaban Piri‏ : Firavun’a ve çevresine. Ama onlar, büyüklendiler, zaten maًrur bir kavim idiler.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (45-46) Sonra da Mûsa ile karde‏i Hârun’u âyetlerimizle ve apaç‎k delille Firavun ile ileri gelen yard‎mc‎lar‎na gِnderdik. Onlar da hakk‎ kabulden kibirlendiler. Zaten onlar kendilerini çok büyük gِren bir zümre idi.


    Süleyman Ate‏ : Fir'avn'e ve ileri gelen adamlar‎na. Onlar büyüklük taslad‎lar ve bِbürlenen bir topluluk oldular.


    Tefhim-ul Kuran : Firavun'a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, 'büyüklenen, zorba' bir topluluktu.


    ـmit قim‏ek : Firavun ile adamlar‎na gittiler; fakat onlar iman etmeyi kibirlerine yediremediler. Zaten onlar büyüklük taslayan bir zümre idi.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Firavun'a ve kodamanlar‎na. Ancak kibre sapt‎lar, çünkü kendilerini büyük gِren bir topluluktu onlar.
     


  7. فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ





    Fe kâlû e nu’minu li beşereyni mislinâ ve kavmuhumâ lenâ âbidûn(âbidûne).




    1. fe : artık, böylece, sonra

    2. kâlû : dediler

    3. e nu'minu : inanalım mı

    4. li beşereyni : iki beşere

    5. misli-nâ : bizim gibi

    6. ve kavmu-humâ : ve ikisinin kavmi

    7. lenâ : bize

    8. âbidûne : kul olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra dediler ki: “Bizim gibi iki (Hz. Musa ve Hz. Harun'a), îmân mı edelim? Ve onların ikisinin (Musa ve Harun A.S'ın) kavmi, bize kul (köle) olmasına rağmen.”


    Diyanet İşleri : Bu yüzden, “Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken, inanacağız mı bizim gibi iki insana, kavimleri de bize kulluk etmede dediler.


    Adem Uğur : Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?


    Ahmed Hulusi : Hatta şöyle dediler: "Onların halkı bize kulluk ederken, bizim benzerimiz olan iki beşere mi iman edeceğiz?"


    Ahmet Tekin : 'Biz, kavimleri bize kölelik eden, insan neslinden bize benzeyen iki kişiye mi güvenip inanacağız?' dediler.


    Ahmet Varol : 'Kavimleri bize kulluk ettikleri halde bizim gibi iki insana mı inanacağız?' dediler.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar."


    Ali Fikri Yavuz : (Bu itibarla Firavun ve kavmi) şöyle dediler: “- Biz, bizim gibi iki insana. (Mûsa ve Harûn’a) hiç iman eder miyiz! Hele bir de kavimleri bize itaat edib duruyorken?


    Bekir Sadak : (47-4 Bu yuzden: «Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mi inanacagiz?» deyip onlari yalanci saydilar. Bu yuzden yok edildiler.


    Celal Yıldırım : «Biz» dediler, «bizim gibi (yiyip içen) iki insana hiç inanır mıyız? Kaldı ki ikisinin de kavmi bize kulluk etmekteler.»


    Diyanet İşleri (eski) : (47-4 Bu yüzden: 'Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?' deyip onları yalancı saydılar. Bu yüzden yok edildiler.


    Diyanet Vakfi : Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız?


    Edip Yüksel : 'O ikisinin halkı bize kölelik ederken şimdi biz tutup bizim gibi iki insana mı inanalım,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onun için biz, dediler, bizim gibi iki beşere iyman mı ederiz? Halbuki onların kavmi bize kulluk ediyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onun için: «Biz kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi bu iki insana inanır mıyız?» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onun için: Biz, dediler, «kavimleri bize kölelik ederken bizim benzerimiz olan bu iki adama inanacak mıyız?»


    Fizilal-il Kuran : Onlar dediler ki; «Kendimiz gibi birer insan olan şu iki adama mı inanacağız ki, onların soydaşları bize tapıyorlar?»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacakmışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar."


    Hasan Basri Çantay : Onun için dediler ki: «Kavmleri bize kulluk edib dururlarken bizim gibi iki beşere îman mı edecek misiz»?


    Hayrat Neşriyat : Bu yüzden: 'Kavimleri bize kölelik edip duran kimseler iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?' dediler.


    İbni Kesir : Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kulluk edip dururken, bizim gibi şu iki insana mı inanacağız?


    Muhammed Esed : Nitekim şöyle dediler: "Soydaşları bizim kölelerimiz olduğu halde, bizim gibi ölümlü olan bu iki insana mı inanacağız yani?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Binaenaleyh dediler ki: «Bizim mislimiz olan iki insana imân eder miyiz, onların kavmi ise bizim için kulluk edenlerdir?»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Biz, bizler gibi olan iki insana mı iman edeceğiz? Halbuki kavimleri (İsrâiloğulları) bize kölelik edip durmaktadır.


    Şaban Piriş : -Biz dediler; bizim gibi iki insana mı iman edeceğiz, üstelik onların kavmi de bize kulluk ederken?!


    Suat Yıldırım : Dediler ki: "Kendi kavimleri bizim hizmetçi kölelerimiz iken şimdi kalkıp bizim gibi beşer olan bu iki adama mı inanacağız?"


    Süleyman Ateş : "Şu iki adamın kavmi bize kölelik ederken, şimdi biz kalkıp bizim gibi iki insana mı inanacağız?" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : «Kavimleri bize ibadet (kölelik) ederken bizim gibi iki beşere mi inanalım?» dediler.


    Ümit Şimşek : 'Bizim gibi iki tane beşere mi inanacağız?' dediler. 'Üstelik kavimleri de bize kulluk etmekte iken!'


    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle dediler: "Kendilerine bağlı toplum bize kulluk, kölelik ederken, biz kalkıp bizim gibi iki insan olan şu adamlara mı inanacağız?"

     


  8. فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ




    Fe kezzebûhumâ fe kânû minel muhlekîn(muhlekîne).




    1. fe : artık, böylece

    2. kezzebû-humâ : ikisini yalanladılar

    3. fe : artık, böylece

    4. kânû : oldular

    5. min-el muhlekîne : helâk edilenlerden





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece ikisini de yalanladılar. Ve helâk edilenlerden oldular.


    Diyanet İşleri : Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dediler de ikisini de yalanladılar ve onlar, helâk edilenlerdi zâten.


    Adem Uğur : Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helâk edilenlerden oldular.


    Ahmed Hulusi : O ikisini yalanladılar; bu yüzden de yok edilenlerden oldular.


    Ahmet Tekin : Mûsâ ve Hârûn’u yalanladılar. Helâk edilenlerden oldular.


    Ahmet Varol : Böylece onları yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular.


    Ali Bulaç : Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.


    Ali Fikri Yavuz : Böylece onları (Musâ ve Harûn’u) yalanladılar da helâk edilenlerden oldular, (denizde boğuldular).


    Bekir Sadak : (47-4 Bu yuzden: «Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mi inanacagiz?» deyip onlari yalanci saydilar. Bu yuzden yok edildiler.


    Celal Yıldırım : Böylece Musâ ile Harun'u yalanladılar da bu yüzden yok edilen (bedbaht)lardan oldular.


    Diyanet İşleri (eski) : (47-4 Bu yüzden: 'Milletleri bize kul iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?' deyip onları yalancı saydılar. Bu yüzden yok edildiler.


    Diyanet Vakfi : Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helâk edilenlerden oldular.


    Edip Yüksel : İkisini yalanladılar ve sonuç olarak yok edilenlerden oldular.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu suretle onları tekzib ettiler de helâk edilenlerden oldular


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Böylece onları yalanladılar da helak edilenlerden oldular.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Böylece onları yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.


    Fizilal-il Kuran : Onları yalanladılar ve bu yüzden yok edildiler.


    Gültekin Onan : Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.


    Hasan Basri Çantay : İşte onları tekzîb etdiler ve helak edilenlerden oldular.


    Hayrat Neşriyat : Böylece o ikisini yalanladılar da helâk edilenlerden oldular.


    İbni Kesir : Onları yalanladılar ve bu yüzden helake uğratılanlardan oldular.


    Muhammed Esed : İşte böyle (diyerek) bu iki (elçiyi) yalanladılar ve böylece helak edilenlerin arasındaki yerlerini aldılar:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bu cihetle onları tekzîp ettiler de artık helâk olmuş olanlardan oldular.


    Ömer Öngüt : Böylece onları yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular.


    Şaban Piriş : Bu sebeple onları yalanladılar da helak edilenlerden oldular.


    Suat Yıldırım : Böyle deyip onları yalancı saydılar. Kendileri de helâk edilenler gürûhuna dahil oldular.


    Süleyman Ateş : Onları yalanladılar ve helâk edilenlerden oldular.


    Tefhim-ul Kuran : Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.


    Ümit Şimşek : Onları yalanladılar ve helâk olup gittiler.


    Yaşar Nuri Öztürk : İkisini de yalanladılar, böylece helâk edilenler arasına katıldılar.
     


  9. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ





    Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe leallehum yehtedûn(yehtedûne).




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. âteynâ : biz verdik

    3. mûsâ : Musa

    4. el kitâbe : kitap

    5. lealle-hum : umulur ki böylece onlar

    6. yehtedûne : hidayete ererler







    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun, Hz. Musa'ya kitap verdik ki böylece onlar, hidayete ersinler.


    Diyanet İşleri : Andolsun, hidayete ersinler diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz, doğru yolu bulsunlar diye Mûsâ'ya kitap vermiştik.


    Adem Uğur : Andolsun biz Musa'ya, belki onlar yola gelirler diye, Kitab'ı verdik.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, (İsrailoğulları) hakikate ersinler diye Musa'ya hakikat BİLGİsini verdik.


    Ahmet Tekin : Andolsun biz, Mûsâ’ya, onlar doğru yolu görüp tercih etme imkânı bulur ümidiyle kutsal kitabı vermiştik.


    Ahmet Varol : Andolsun biz Musa'ya, bel ki onunla doğru yola ererler diye Kitab'ı vermiştik.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar hidayete erer diye.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun, Mûsa’ya Tevrat’ı verdik ki, kavmi hidayete ersinler .


    Bekir Sadak : And olsun ki Musa'ya, dogru yola girsinler diye Kitap verdik.


    Celal Yıldırım : And olsun ki Musâ'ya o kitabı (Tevrat'ı) verdik ki, onlar doğru yolu bulsunlar.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki Musa'ya, doğru yola girsinler diye Kitap verdik.


    Diyanet Vakfi : Andolsun biz Musa'ya, belki onlar yola gelirler diye, Kitab'ı verdik.


    Edip Yüksel : Doğruyu bulurlar diye Musa'ya Kitabı vermiştik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için berikiler doğru yolu tutabilsinler diye Musâya o kitabı da verdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, berikiler doğru tutabilsinler diye Musa'ya o kitabı da verdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun biz Musa'ya belki onlar yola gelirler diye, o kitabı da verdik.


    Fizilal-il Kuran : Soydaşları doğru yolu bulsunlar diye Musa'ya kitap verdik.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar hidayete erer diye.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz Musâya, (kavmi) belki hidâyete kavuşurlar diye, o kitabı (Tevrâtı) verdik.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki Mûsâ’ya da Kitâb’ı verdik. Tâ ki onlar (o İsrâîloğulları), doğru yolu bulabilsinler.


    İbni Kesir : Andolsun ki; doğru yola gelsinler diye Musa'ya Kitab'ı verdik.


    Muhammed Esed : Oysa, belki doğru yolu tutarlar diye Musa'ya kitap vermiştik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, Mûsa'ya kitap verdik, (kavmi) hidâyete erebilsinler diye.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz Musa'ya, belki hidayet bulurlar diye kitap verdik.


    Şaban Piriş : Doğru yolu görsünler diye Musa’ya da kitabı vermiştik.


    Suat Yıldırım : Oysa doğru yolu tutmaları ümidiyle biz Mûsâ’ya kitabı verdik.


    Süleyman Ateş : (Sonra Mûsâ, İsrâil oğullarını Mısır'dan çıkardı. İsrâil oğulları) Doğru yolu bulsunlar diye biz, Mûsâ'ya Kitabı (Tevrât'ı) verdik.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz Musa'ya kitabı verdik, belki onlar hidayete erer diye.


    Ümit Şimşek : Doğru yolu bulsunlar diye Biz Musa'ya kitap da verdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, Mûsa'ya o Kitap'ı vermiştik ki, hidayete erebilsinler.
     


  10. وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ




    Ve cealnebne meryeme ve ummehû âyeten ve âveynâhumâ ilâ rabvetin zâti karârin ve maîn(maînin).




    1. ve cealnebne (cealnâ ibne) : ve oğlunu kıldık

    2. meryeme : Meryem

    3. ve umme-hu : ve onun annesini

    4. âyeten : âyet

    5. ve âveynâ-humâ : ve ikisini barındırdık, yerleştirdik

    6. ilâ rabvetin : yüksek bir tepeye

    7. zâti : sahip

    8. karârin : karargâh, yerleşme mekânı

    9. ve maînin : ve akan su







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Hz. Meryem oğlunu (Hz. İsa'yı) ve onun annesini âyet (mucize) kıldık. Ve akan suyu olan ve barınmaya müsait yüksek bir tepeye, ikisini yerleştirdik.


    Diyanet İşleri : Meryem oğlu İsa’yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Meryemoğlunu ve anasını kudretimize birer delil olarak yaratmış, onları düz, otlak ve sulak bir tepede barındırmıştık.


    Adem Uğur : Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.


    Ahmed Hulusi : Meryemoğlu'nu ve anasını bir mucize kıldık. . . Ve o ikisini akarsuyu olan yüksek bir yere yerleştirdik.


    Ahmet Tekin : Meryem’in oğlunu, Îsâ’yı ve annesini de sınırsız kudretimizi gösteren bir mûcize olarak ortaya koyduk. Onları yerleşmeye elverişli akarsuyu bulunan bir tepeye, yaylaya yerleştirdik.


    Ahmet Varol : Meryem oğlunu ve annesini de bir ayet kıldık ve onları oturmaya uygun ve çeşmeli bir tepeye yerleştirdik.


    Ali Bulaç : Biz, Meryem'in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu olan bir tepede yerleştirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Meryem’in oğlu İsa’yı da annesiyle (kudretimize delâlet eden) bir alâmet kıldık; (çünkü onu babasız yarattık, annesine bir insan dokunmamıştı). İkisini düz ve suyu bulunan yüksek bir yerde barındırdık.


    Bekir Sadak : Meryem oglunu da, annesini de mucize kildik. Her ikisini de, pinari bulunan, oturmaya elverisli yuksek bir yere yerlestirdik. *


    Celal Yıldırım : Meryem'in oğlu ile onun anasını da bir mu'cize olarak sunduk. Onları yüksekçe pınarı olan düz, oturmaya elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık.


    Diyanet İşleri (eski) : Meryem oğlunu da, annesini de mucize kıldık. Her ikisini de, pınarı bulunan, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.


    Diyanet Vakfi : Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.


    Edip Yüksel : Meryem oğlunu ve annesini bir işaret kıldık, ve onları yerleşmeye elverişli ve pınarı olan bir tepede barındırdık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İbni Meryemi de anasiyle bir âyet kıldık ve ikisini bir oturaklı ve temiz sulu bir tepeye barındırdık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Meryem oğlunu ve annesini bir mucize kıldık ve ikisini oturaklı ve temiz sulu bir tepede barındırdık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Meryemoğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, sulu bir tepeye yerleştirdik.


    Fizilal-il Kuran : Meryemoğlu İsa ile annesini gücümüzün bir kanıtı olarak ortaya çıkardık. Onları yaşamaya elverişli ve akarsulu bir tepeye yerleştirdik.


    Gültekin Onan : Biz, Meryem'in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu olan bir tepede yerleştirdik.


    Hasan Basri Çantay : Meryemin oğlunu da, anasını da (kudretimize) bir âyet (ibret) kıldık. Onları düz (ya'ni oturmıya yarar) ve akar suya mâlik bir tepede barındırdık.


    Hayrat Neşriyat : Meryemoğlunu (Îsâ’yı) da, annesini de bir mu'cize kıldık ve onları barınmaya elverişli ve suyu akan bir tepeye yerleştirdik.


    İbni Kesir : Biz; Meryem'in oğlunu da, annesini de bir ayet kıldık. Her ikisini de sulak, oturmaya elverişli yüksek bir yere yerleştirdik.


    Muhammed Esed : Ve (Musa'yı nasıl onurlandırdıysak) Meryem oğlunu ve anasını da (rahmetimiz için) bir sembol kıldık: Ve o'nların her ikisini de ebedi esenliğin, berrak çeşmelerin bulunduğu yüce bir makama eriştirdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Meryem'in oğlunu ve anasını bir harika kıldık ve ikisini bir oturaklı ve akar sulu yüksek bir mekanda barındırdık.


    Ömer Öngüt : Meryem oğlunu ve annesini bir âyet (mucize) kıldık. Her ikisini de yerleşmeye elverişli, suyu bulunan, yüksek bir yere yerleştirdik.


    Şaban Piriş : Meryem’in oğlunu da, annesini de bir belge kıldık. O; İkisini akar sulu, yüksek ve meskun bir yere yerleştirdik.


    Suat Yıldırım : Meryem’in oğlunu ve annesini birer ibret vesilesi kıldık ve onları pınarları akan ve yerleşmeye elverişli yüksekçe bir yere yerleştirdik.


    Süleyman Ateş : Meryem oğlunu ve annesini bir mu'cize kıldık ve onları oturmaya uygun, çeşmeli bir tepeye yerleştirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Biz, Meryem'in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu olan bir tepede yerleştirdik.


    Ümit Şimşek : Meryem oğlu ile annesini de bir âyet yaptık ve kalınabilecek sulak bir tepede barındırdık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Meryem'in oğluyla annesini birer ayet kıldık ve onları oturmaya uygun pınarlı bir tepeye yerleştirdik.
     


  11. يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ




    Yâ eyyuher rusulu kulû minet tayyibâti va’melû sâlihâ(sâlihan), innî bimâ ta’melûne alîm(alîmun).




    1. yâ eyyuhâ er rusulu : ey resûller

    2. kulû : yeyiniz

    3. min et tayyibâti : tayyib olanlardan (temiz, helâl ni'metlerden)

    4. va'melû (ve a'melû) : amel yapınız

    5. sâlihan : salih amel, nefsi tezkiye edici amel

    6. in-nî : muhakkak ki ben

    7. bimâ : şeyleri

    8. ta'melûne : yapıyorsunuz

    9. alîmun : çok iyi, en iyi bilen






    İmam İskender Ali Mihr : Ey resûller! Tayyib (temiz, helâl ni'metlerden) yeyiniz. Ve salih (nefsi tezkiye edici) amel yapınız. Muhakkak ki Ben, yaptığınız şeyleri en iyi bilenim.


    Diyanet İşleri : Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey Peygamberler, yiyin temiz şeyleri ve iyi işlerde bulunun, şüphe yok ki ben, yaptıklarınızı bilirim.


    Adem Uğur : Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle bilmekteyim.


    Ahmed Hulusi : Ey Rasûller. . . Temiz gıdalardan yeyin ve yararlı fiiller yapın. . . Muhakkak ki Ben, amellerinizi Aliym'im (amellerinizin karşılığı var).


    Ahmet Tekin : 'Ey Rasuller, temiz, helâl, sağlıklı ve leziz olan şeylerden yeyin. Hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirin, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayın, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olun, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyin. Ben sizin amellerinizi, yaptıklarınızı biliyorum.'


    Ahmet Varol : Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin ve iyi işler işleyin. Ben sizin yaptıklarınızı bilirim.


    Ali Bulaç : Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum.


    Ali Fikri Yavuz : (Muhtelif zamanlarda peygamberlere şöyle hitab edildi): “- Ey Rasûller! Helâl şeylerden yeyiniz ve salih amel işleyiniz. Çünkü ben ne yaparsanız hep bilirim.


    Bekir Sadak : Ey Peygamberler! Temiz seylerden yiyin, yararli is isleyin; dogrusu Ben, yaptiginizi bilirim.


    Celal Yıldırım : Ey peygamberler! Tertemiz yararlı helâl gıdalardan yeyiniz; iyi-yararlı amellerde bulununuz. Şüphesiz ki ben sizin neler yaptıklarınızı bilenim.


    Diyanet İşleri (eski) : Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, yararlı iş işleyin; doğrusu Ben, yaptığınızı bilirim.


    Diyanet Vakfi : «Ey Peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle bilmekteyim.»


    Edip Yüksel : Elçiler, iyi nimetlerden yiyiniz ve erdemli işler yapınız. Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilirim.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey Resuller! Halâl ve hoş şeylerden yiyin ve güzel işler yapın, çünkü ben ne yaparsınız tamamen bilirim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey peygamberler, helal ve hoş şeylerden yiyin ve güzel işler yapın; çünkü Ben, bütün yaptıklarınızı bilirim.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin; güzel amel ve hareketlerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim.


    Fizilal-il Kuran : Ey peygamberler, temiz yiyeceklerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Hiç kuşkusuz ben sizin neler yaptığınızı bilirim.


    Gültekin Onan : Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun, çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum.


    Hasan Basri Çantay : Ey Resuller, temîz ve halâl olan şeylerden yeyin. Güzel amel (ve hareket) lerde bulunun. Çünkü ben ne yaparsanız hakkıyle bilenim.


    Hayrat Neşriyat : Ey peygamberler! Temiz (helâl) şeylerden yiyin ve sâlih amel işleyin! Şübhesiz ki ben, ne yaparsanız hakkıyla bilenim.


    İbni Kesir : Ey peygamberler; temiz şeylerden yeyin ve salih amel işleyin. Doğrusu Ben; yaptığınızı bilirim.


    Muhammed Esed : Siz ey elçiler! Dünya hayatının temiz ve meşru nimetlerinden payınızı alın; ve dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyun; ve bilin ki, yaptığınız her şeyi eksiksiz biliyorum.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ey resûller! Safi, helâl şeylerden yiyin ve sâlih amelde bulunun. Şüphe yok ki, ben sizin her yapar olduğunuz şeyi tamamıyla biliciyim.


    Ömer Öngüt : Ey peygamberler! Helâl ve temiz rızıklardan yiyiniz ve sâlih ameller işleyiniz. Doğrusu ben, ne yaparsanız hepsini bilirim.


    Şaban Piriş : -Ey peygamberler, temiz şeylerden yiyin ve doğruları yapın. Çünkü ben ne yaptığınızı bilirim.


    Suat Yıldırım : Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zira Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.


    Süleyman Ateş : "Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı bilmekteyim."


    Tefhim-ul Kuran : Ey Resul (peygamber)ler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum.


    Ümit Şimşek : Ey peygamberler! Helâl ve temiz rızıklardan yiyin ve güzel işler yapın. Hiç kuşkusuz, Ben sizin yaptıklarınızı bilirim.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ey resuller! Güzel ve temiz şeylerden yiyin ve barışa, hayra yönelik iş yapın! Çünkü ben, yapmakta olduklarınızı çok iyi bilmekteyim.

     


  12. وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ




    Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhıdeten ve ene rabbukum fettekûn(fettekûni).




    1. ve inne : ve muhakkak

    2. hâzihî : bu

    3. ummetu-kum : sizin ümmetiniz

    4. ummeten : bir ümmet

    5. vâhıdeten : tek, bir tek

    6. ve ene : ve ben

    7. rabbu-kum : sizin Rabbiniz

    8. fettekûni (fe ittekû-ni) : artık bana karşı takva sahibi olun






    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ve Ben, sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana karşı takva sahibi olun (Bana ulaşmayı dileyin).


    Diyanet İşleri : Şüphesiz bu (İslâm), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki şu ümmetiniz, bir ümmetten ibârettir ve ben de Rabbinizim, artık çekinin benden.


    Adem Uğur : Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının (denildi).


    Ahmed Hulusi : İşte şu tek bir ümmet olarak, sizin toplumunuzdur. . . Ben de sizin Rabbinizim, o hâlde (yaşatabileceklerimden) korunun!


    Ahmet Tekin : Bir tek ümmet, yalnızca bu sizin ümmetinizdir. Bir tek din, zamanla değişmeyen tabiî hukuk kurallarını içeren din, yalnızca bu sizin dininiz, bu sizin şeriatınız İslâm’dır. Ben de sizin Rabbinizim. Bana sığının, benim emirlerime yapışın, günahlardan arınıp, azâbımdan korunun.


    Ahmet Varol : Şüphesiz sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de Rabbinizim. Öyleyse benden sakının.


    Ali Bulaç : İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse benden korkup sakının.


    Ali Fikri Yavuz : İşte bu dininiz, esasta bir tek dindir; (islâm dinidir, tevhid dinidir). Ben de Rabbinizim. Artık benden korkun.


    Bekir Sadak : suphesiz bu muslumanlik, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; oyleyse Benden sakinin.


    Celal Yıldırım : Ve doğrusu bu (dininiz) bir tek yol ve şeriattır. (Her peygamber aynı esası yansıtmakla görevliydi). Ben de sizin (tek olan, eşi olmayan) Rabbınızım ; artık benden korkup (bu esasa uymayan şeylerden) sakının.


    Diyanet İşleri (eski) : Şüphesiz bu Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim; öyleyse Benden sakının.


    Diyanet Vakfi : «Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının» (denildi).


    Edip Yüksel : Sizin bu toplumunuz bir tek toplumdur. Ben sizin Rabbinizim beni sayın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve rabbınız da ben, artık hep bana korunun


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve Rabbiniz de Benim; artık hep Benden korkun!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının.» (denildi).


    Fizilal-il Kuran : Sizin de bir parçasını oluşturduğunuz şu ümmet, tek bir ümmettir, ben de sizin Rabb'inizim. Öyleyse sırf benden korkunuz.


    Gültekin Onan : İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve ben de sizin rabbinizim; öyleyse benden korkup sakının.


    Hasan Basri Çantay : Şu (insanlar) birtek ümmet haalinde sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Benden korkun.


    Hayrat Neşriyat : İşte gerçekten bu (ümmet-i İslâmiye) tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim; öyle ise benden sakının!


    İbni Kesir : Şüphesiz bu; bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabb' ınızım. Ben'den korkun.


    Muhammed Esed : Muhakkak ki, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir; çünkü hepinizin Rabbi Benim; öyleyse Bana karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve muhakkak ki, bu (İslâmiyet) bir tek din olarak hepinizin dinidir. Ve ben de Rabbinizim, artık bana ittikada bulunun.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde benden korkun.


    Şaban Piriş : İşte bu, önderliğiniz, tek bir önderliktir ve ben de sizin Rabbinizim, o halde benden korkun.


    Suat Yıldırım : Ve hepinizin dini bir tek dindir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana karşı gelmekten sakının!


    Süleyman Ateş : "Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de sizin Rabbinizim, benden korkun." (dedik).


    Tefhim-ul Kuran : İşte sizin ümmetiniz bir tek olan ümmettir ve ben de sizin Rabbinizim: öyleyse benden korkup sakının.


    Ümit Şimşek : Şu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; Ben ise hepinizin Rabbiyim. Onun için Bana karşı gelmekten sakının.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ve ben de sizin Rabbinizim; o halde benden sakının!

     


  13. فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ




    Fe tekattaû emrehum beynehum zuburâ(zuburan), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne).




    1. fe : artık, böylece, fakat

    2. tekattaû : parçaladılar, ayırıp böldüler

    3. emre-hum : onların emirleri, emirlerini

    4. beyne-hum : aralarında

    5. zuburan : parçalar halinde, kısımlar halinde

    6. kullu : hepsi, bütün hepsi,

    7. hızbin : grup

    8. bimâ : şeyle, şeyi

    9. ledey-him : onların yanında, kendi yanlarında

    10. ferihûne : ferahlananlar






    İmam İskender Ali Mihr : Fakat onlar, (dînin) emirlerini kendi aralarında kısımlara (fırkalara) ayırarak böldüler. Grupların hepsi, kendilerindeki (kabul ettikleri) ile ferahlanırlar.


    Diyanet İşleri : (İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Fakat din husûsunda ayrıldılar ve ayrılanlar, kendi kitaplarından başka kitapları inkâr ettiler ve her bölük, kendi elindekine râzı oldu, onunla övünmiye koyuldu.


    Adem Uğur : Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.


    Ahmed Hulusi : (Din - sistem tek iken) onlar muhtelif yorumlar hâlinde aralarında işlerini parçaladılar. . . Her grup kendi kabul ettikleriyle hoşnuttur.


    Ahmet Tekin : İnsanlar, geçmiş mülga kitapları sahiplenerek, ideolojik cereyanlara kapılarak, aralarındaki düzenlerini, işlerini, birliklerini, güçlerini, yönetimlerini, ekonomilerini ve dinlerini parçaladılar. Her grup, kendisinde bulunan ile sevinip böbürlendi.


    Ahmet Varol : Ancak onlar aralarında işlerini (değişik) kitaplara ayırdılar. Her grup kendi yanında olanla sevinmektedir.


    Ali Bulaç : Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet milletler, dinleri hususunda, aralarında parçalara bölündüler. Her fırka kendi din ve mezhebine güveniyor, hak olduğuna inanıyor.


    Bekir Sadak : Ama insanlar din konusunda aralarinda boluk boluk oldular. Her boluk kendi tuttugu yoldan memnundur.


    Celal Yıldırım : Ama ne var ki (gerçek bu olmakla beraber) ümmetler kendi aralarında bölünüp parça parça oldular, her biri sahip bulunduğu (din ve mezhep) ile kendi halinden memnun ve mutludur.


    Diyanet İşleri (eski) : Ama insanlar din konusunda aralarında bölük bölük oldular. Her bölük kendi tuttuğu yoldan memnundur.


    Diyanet Vakfi : Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler.


    Edip Yüksel : Fakat, onlar işlerini çeşitli kitaplara ayırdılar. Her grup kendi yanında bulunandan hoşnut...


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken kumandalarını aralarında kitab kitab parçalaştılar, her hızib kendilerininkine güveniyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derken kumandalarını aralarında kitap kitap parçalaştılar, her grup kendilerininkine güveniyor.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Derken insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.


    Fizilal-il Kuran : Fakat insanlar bu inanç birliğini yıkarak çeşitli gruplara ayrıldılar. Her grup kendi inanç sistemi ile övündü.


    Gültekin Onan : Ancak onlar, buyruklarını kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.


    Hasan Basri Çantay : Fakat (o kavmler) dînlerde (muhtelif) fırkalara ayrılmak, her fırka kendi ellerindeki (nezdlerindeki dîn) ile böbürlenmek suretiyle parça parça oldular.


    Hayrat Neşriyat : Fakat (insanlar din husûsunda) işlerini kendi aralarında parça parça böldüler. Her kısım kendi yanında bulunan (din) ile memnundurlar.


    İbni Kesir : Ama onlar işlerini kendi aralarında bölük bölük ayırdılar. Her bölük kendi tuttuğu yoldan memnundur.


    Muhammed Esed : Ama (sizi izlediklerini söyleyen toplumlar) aralarındaki bu birliği bozup parça parça oldular; her hizip (ancak) kendi benimsediği (öğretinin dar ve katı kalıpları) içinde rahat soluk alır oldu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Fakat ümmetler, fırka fırka olarak aralarında dinlerini parçaladılar. Her fırka kendi yanlarında olan ile mesrurlardır.


    Ömer Öngüt : Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.


    Şaban Piriş : İşlerini aralarında bölük bölük ayırdılar. Her grup kendi yanında olanla ferahlıyor.


    Suat Yıldırım : Ama peygamberleri izlediklerini iddia eden ümmetler fırkalara ayrılıp bölük bölük oldular. Her grup, kendilerine ait görüşten ötürü memnun ve mutludur.


    Süleyman Ateş : Fakat işlerini aralarında parçalayıp, çeşitli kitaplara ayırdılar. Her parti, kendi yanında bulunanla sevinmektedir.


    Tefhim-ul Kuran : Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde parçalayıp bölündüler; her bir grup, kendi ellerindeki olanla yetinip sevinmektedir.


    Ümit Şimşek : Fakat onlar işlerini parça parça ettiler; her topluluk kendisininkiyle övünüp durur.


    Yaşar Nuri Öztürk : Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli zübürlere/kutsallaştırmış hizip kitaplarına ayırdılar. Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir.
     


  14. فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ




    Fe zerhum fî gamratihim hattâ hîn(hînin).




    1. fe : artık, böylece

    2. zer-hum : onları bırak, terket

    3. fî : içinde

    4. gamrati-him : onların sapıklık, dalâlet, gafletleri

    5. hattâ : oluncaya kadar, kadar

    6. hînin : süre, vakit






    İmam İskender Ali Mihr : Artık onları, kendi dalâletleri içinde belli bir süreye kadar terket.


    Diyanet İşleri : Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık bir zamâna dek sapıklıkları içinde bırak onları.


    Adem Uğur : Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!


    Ahmed Hulusi : Bir süre onları kozaları içinde bırak!


    Ahmet Tekin : Şimdi sen, helâk olacakları vakit gelinceye kadar, onları gafletleri, cehaletleri, şaşkınlıkları ile baş başa bırak.


    Ahmet Varol : Sen onları bir süreye kadar gafletleri içinde bırak.


    Ali Bulaç : Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.


    Ali Fikri Yavuz : Şimdi (Ey Rasûlüm), o Mekke kâfirlerini bir vakte kadar dalgınlıkları içinde bırak.


    Bekir Sadak : Onlari bir sureye kadar sapikliklariyla basbasa birak.


    Celal Yıldırım : Artık sen onları (ilâhî emir ve hüküm ininceye kadar) bir süre şaşkınlıkları içinde (bocalar halde) bırak.


    Diyanet İşleri (eski) : Onları bir süreye kadar sapıklıklarıyla başbaşa bırak.


    Diyanet Vakfi : Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!


    Edip Yüksel : Belli bir süreye kadar onları şaşkınlıkları içinde bırak.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şimdi sen onları bırak dalgınlıkları içinde tâ bir deme kadar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi sen onları bir zamana kadar dalgınlıkları içinde bırak.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sen şimdi onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!


    Fizilal-il Kuran : Bir süre için onları gafletleri ve sapıklıkları ile başbaşa bırak.


    Gültekin Onan : Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.


    Hasan Basri Çantay : Şimdi sen onları bir vaktâ kadar sapıklıkları içinde bırak.


    Hayrat Neşriyat : Artık onları bir zamâna kadar dalâletleriyle (baş başa) bırak!


    İbni Kesir : Bir süreye kadar onları kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak.


    Muhammed Esed : Fakat onları bir vakte kadar, kendi cehaletlerine gömülmüş olarak, kendi hallerine bırak.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık sen onları kendi dalâletleri içinde bir zamana kadar terket.


    Ömer Öngüt : Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.


    Şaban Piriş : Bir süreye kadar onları kendi sapıklıklarıyla baş başa bırak.


    Suat Yıldırım : Sen onları, bir süreye kadar daldıkları gaflet içinde kendi hallerine bırak!


    Süleyman Ateş : Bir süreye kadar onları, (daldıkları) gafletleri içinde bırak.


    Tefhim-ul Kuran : Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.


    Ümit Şimşek : Sen onları bir süre gafletleriyle baş başa bırak.


    Yaşar Nuri Öztürk : Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.
     


  15. أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِ مِن مَّالٍ وَبَنِينَ




    E yahsebûne ennemâ numidduhum bihî min mâlin ve benîn(benîne).




    1. e yahsebûne : onlar mı sanıyorlar

    2. ennemâ : ancak, sadece, olduğunu

    3. numiddu-hum : onları destekleriz, onlara yardım ederiz

    4. bi-hi : onunla

    5. min mâlin : maldan

    6. ve benîne : ve oğullar







    İmam İskender Ali Mihr : Mal ve oğullarla onları desteklediğimizi mi sanıyorlar?


    Diyanet İşleri : (55-56) Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sanıyorlar mı ki onlara mal ve evlât vererek mükâfatlandırmadayız, yardım etmedeyiz onlara.


    Adem Uğur : Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile.


    Ahmed Hulusi : Sanıyorlar mı ki, zenginlik ve oğulları (dünya hayatının süslerini) kendilerine vermekle;


    Ahmet Tekin : Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, kendilerine yardım ettiğimizi mi sanıyorlar?


    Ahmet Varol : Onlar sanıyorlar mı ki kendilerine verdiğimiz mal ve oğullarla,


    Ali Bulaç : Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla


    Ali Fikri Yavuz : (55-56) Onlara dünyada verdiğimiz mal ve evlâddan dolayı, biz onların hayırlarına acele ediyoruz, zannında mı bulunuyorlar? Hayır, anlamıyorlar, (dünya haline aldanıyorlar, ahiretteki perişanlığı düşünmüyorlar).


    Bekir Sadak : (55-56) Kendilerine mal ve ogullar vermekle, iyiliklerde onlar icin acele ettigimizi mi zannederler? Hayir; farkinda degiller.


    Celal Yıldırım : (55-56) Kendilerine mal ve oğullardan verdiğimizle onlar hakkında hayırlarda acele koşuştuğumuzu mu sanırlar ? Hayır, onlar (ilâhî sünnetin hükmünü yürüteceğini) bir türlü anlayamıyorlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (55-56) Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller.


    Diyanet Vakfi : (55-56) Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.


    Edip Yüksel : Sanıyorlar mı ki, kendilerine bağışladığımız paralar ve çocuklar ile,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kendilerine imdad ettiğimiz mal ve evlâd ile sanıyorlar mı ki


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklar ile,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile,


    Fizilal-il Kuran : Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz servetle ve evlatlarla,


    Gültekin Onan : Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla,


    Hasan Basri Çantay : (55-56) Onlar kendilerine imdâd etdiğimiz (verdiğimiz) mal ve evlâd ile bizim hayırlarına acele etdiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, onlar (işin) farkına varmıyorlar.


    Hayrat Neşriyat : (55-56) (Onlar,) kendilerine vermekte olduğumuz mal ve oğullar ile, onların hayırlarınamı koşuyoruz sanıyorlar? Hayır! (Onlar işin) farkına varmıyorlar!


    İbni Kesir : Zannederler mi ki; kendilerine mal ve oğullar vermekle,


    Muhammed Esed : Kendilerine mal mülk ve çocuklar vermekle, sanıyorlar mı ki,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Zannediyorlar mı ki, onlara kendisiyle imdad ettiğimiz mal ve evlat ile.


    Ömer Öngüt : Kendilerine servet ve oğullar vermekle zannediyorlar mı ki,


    Şaban Piriş : Zannediyorlar mı ki kendilerine mal ve oğullar sunduk diye.


    Suat Yıldırım : (55-56) Kendilerine verdiğimiz servet ve evlatlarla iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller!


    Süleyman Ateş : Onlar sanıyorlar mı ki kendilerine verdiğimiz mal ve oğullar ile,


    Tefhim-ul Kuran : Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine vermekte olduğumuz mal ve çocuklarla,


    Ümit Şimşek : Onlar, kendilerine verdiğimiz servet ve oğullarla,


    Yaşar Nuri Öztürk : Sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve oğullarla güçlendiriyoruz onları,
     


  16. نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَل لَّا يَشْعُرُونَ




    Nusâriu lehum fîl hayrât(hayrâti) bel lâ yeş’urûn(yeş’urûne).




    1. nusâriu : çabuk yapıyoruz

    2. lehum : onlar için, onlara

    3. fî el hayrâti : hayırlarda

    4. bel : bilâkis, hayır

    5. lâ yeş'urûne : şuurunda (bilincinde), farkında değiller






    İmam İskender Ali Mihr : Onlara hayırları çabuklaştırdığımızı (mı sanıyorlar)? Hayır, onlar farkında değillerdir.


    Diyanet İşleri : (55-56) Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hayırlara ulaşıvermelerini sağlamadayız, hayır, anlamıyorlar.


    Adem Uğur : Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.


    Ahmed Hulusi : Onlar için hayırlar (olsun diye) koşuşturuyoruz! Hayır, onlar farkında değiller!


    Ahmet Tekin : İyilikleri ve iyi âkıbete kavuşmaları konusunda onların lehine gayret gösteriyoruz. Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.


    Ahmet Varol : Onların iyiliklerine koşuyoruz. Hayır onlar (işin) farkında olmuyorlar.


    Ali Bulaç : Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.


    Ali Fikri Yavuz : (55-56) Onlara dünyada verdiğimiz mal ve evlâddan dolayı, biz onların hayırlarına acele ediyoruz, zannında mı bulunuyorlar? Hayır, anlamıyorlar, (dünya haline aldanıyorlar, ahiretteki perişanlığı düşünmüyorlar).


    Bekir Sadak : (55-56) Kendilerine mal ve ogullar vermekle, iyiliklerde onlar icin acele ettigimizi mi zannederler? Hayir; farkinda degiller.


    Celal Yıldırım : (55-56) Kendilerine mal ve oğullardan verdiğimizle onlar hakkında hayırlarda acele koşuştuğumuzu mu sanırlar ? Hayır, onlar (ilâhî sünnetin hükmünü yürüteceğini) bir türlü anlayamıyorlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (55-56) Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller.


    Diyanet Vakfi : (55-56) Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.


    Edip Yüksel : Onların iyiliğine koşuyoruz? Hayır, farkında değiller.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onların hakıkaten hayırlarına müsareat ediyoruz. Hayır, şuurları yok


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlara hayırlar sağlamaya koşuyoruz. Hayır, anlayamıyorlar!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz. Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Onların iyiliklerine koşuyoruz? Aslında onlar işin farkında değildirler.


    Gültekin Onan : Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.


    Hasan Basri Çantay : (55-56) Onlar kendilerine imdâd etdiğimiz (verdiğimiz) mal ve evlâd ile bizim hayırlarına acele etdiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, onlar (işin) farkına varmıyorlar.


    Hayrat Neşriyat : (55-56) (Onlar,) kendilerine vermekte olduğumuz mal ve oğullar ile, onların hayırlarınamı koşuyoruz sanıyorlar? Hayır! (Onlar işin) farkına varmıyorlar!


    İbni Kesir : İyiliklerde onlar için acele davranmaktayız. Hayır farkında değiller.


    Muhammed Esed : onları (kendi anlayışlarına göre) iyi ve yararlı (bildikleri) şeylerde yarıştırmak (istiyoruz)? Hayır, onlar (yanıldıklarının) farkında değiller!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar için hayırları hususunda müsaraat ederiz. Hayır, anlamıyorlar.


    Ömer Öngüt : Onların iyiliklerine koşuyoruz? Hayır onlar işin farkında değiller.


    Şaban Piriş : İyiliklerde onlara acele davranıyoruz. Hayır, onlar, ne yaptıklarının farkında değiller.


    Suat Yıldırım : (55-56) Kendilerine verdiğimiz servet ve evlatlarla iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller!


    Süleyman Ateş : Onların iyiliklerine koşuyoruz? Hayır, (bu verdiğimiz dünyâ ni'metleri, onlar için bir imtihandır, fakat onlar) farkında değiller.


    Tefhim-ul Kuran : Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz) Hayır, onlar şuurunda değiller.


    Ümit Şimşek : Hayırlarına koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkında değiller.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve iyiliklerine koşuyoruz. Hayır, farkında olmuyorlar.

     


  17. إِنَّ الَّذِينَ هُم مِّنْ خَشْيَةِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ



    İnnellezîne hum min ha؛yeti rabbihim mu؛fikûn(mu؛fikûne).




    1. innellezîne (inne ellezîne) : muhakkak o kimseler

    2. hum : onlar

    3. min ha؛yeti : ha؛yetlnden

    4. rabbi-him : onların Rab'leri, Rab'lerinin

    5. mu؛fikûne : çekinenler, korkanlar






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki onlar, Rab'lerinin ha‏yetinden korkanlard‎r.


    Diyanet ف‏leri : Rablerinin azametinden korkup titreyenler,


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok, ِyle ki‏ilerdir onlar ki Rablerinin büyüklüًünden korkarlar.


    Adem Uًur : Rablerine olan sayg‎dan dolay‎ kِtülükten sak‎nanlar;


    Ahmed Hulusi : Onlar ki Rablerinin ha‏yetinden titreyenlerdir (hakikati mü‏ahede sonucu).


    Ahmet Tekin : Rablerine korkuyla kar‎‏‎k sayg‎ gِsterenler, korkarak Allah’‎n emirlerine itina ederler.


    Ahmet Varol : Gerçekten Rabblerinin korkusuyla içleri titreyenler,


    Ali Bulaç : Gerçekten, Rablerine olan ha‏yetlerinden dolay‎ sayg‎yla korkanlar,


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten Rablerinin azab‎ndan korkanlar,


    Bekir Sadak : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine es kosmayanlar, Rablerine donecekleri icin kalbleri urpererek vermeleri gerekeni verenler, iste onlar iyi islerde yaris ederler, o ugurda ileri gecerler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Doًrusu onlar ki Rablar‎ndan derin bir sayg‎ ile korkup titrerler;


    Diyanet ف‏leri (eski) : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine e‏ ko‏mayanlar, Rablerine dِnecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, i‏te onlar iyi i‏lerde yar‎‏ ederler, o uًurda ileri geçerler.


    Diyanet Vakfi : Rablerine olan sayg‎dan dolay‎ kِtülükten sak‎nanlar;


    Edip Yüksel : Rab'lerine olan sayg‎dan ِtürü alabildiًine dikkatli olanlar,


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Her halde rablar‎n‎n ha‏yetinden titreyenler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Herhalde Rablerinin korkusundan titreyenler,


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Rablerine olan sayg‎dan dolay‎ titreyenler,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, Rabb'lerinin korkusu ile titriyorlar.


    Gültekin Onan : Gerçekten, rablerine olan ha‏yetlerinden dolay‎ sayg‎yla korkanlar;


    Hasan Basri اantay : (57-58-59-60-61) Hak‎ykaten Rablerini büyük tan‎y‎b (Onun korkusuyle) rikkate gelenler, Rablerinin âyetlerine îman etmekde sebat gِsterenler, Rablerine e‏ tutmaz olanlar, Rablerinin huzuruna dِneceklerinden yürekleri kork (u ile çarp) arak vergilerini verenler (yok mu?) ف‏te bunlard‎r ki hay‎rlarda sür'at yar‎‏‎ yaparlar ve bunlar onun için tâ ِnde gidenlerdir.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz (bir de hay‎rda gayret gِsteren) o kimseler (de var) ki, onlar Rablerinin azâb‎ndan korkarak titreyenlerdir.


    فbni Kesir : Muhakkak ki Rabblar‎ndan korktuklar‎ için titreyenler,


    Muhammed Esed : Ama, Rablerinden korkarak kendilerini sayg‎ ve duyarl‎k içinde tutanlar,


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak o kimseler ki, onlar Rablerinin korkusundan dolay‎ daima havf üzere bulunur kimselerdir.


    ضmer ضngüt : Onlar ki Rablerine olan sayg‎dan dolay‎ korkudan titrerler.


    قaban Piri‏ : قüphesiz ki Rab’lerinin korkusundan titreyenler,


    Suat Y‎ld‎r‎m : Ama as‎l Rab’lerine duyduklar‎ sayg‎dan dolay‎ çekinenler.


    Süleyman Ate‏ : Onlar ki Rablerine sayg‎dan titrerler.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten, Rablerine olan ha‏yetlerinden dolay‎ sayg‎yla korkanlar.


    ـmit قim‏ek : O kimseler ki, Rablerinin korkusundan ürperirler.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Onlar ki, Rablerine sayg‎dan titrerler,

     


  18. وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ




    Vellezîne hum bi âyâti rabbihim yu’minûn(yu’minûne).




    1. vellezîne (ve ellezîne) : ve o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. bi âyâti : âyetlere

    4. rabbi-him : onların Rab'leri, Rab'lerinin

    5. yu'minûne : îmân ederler








    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, Rab'lerinin âyetlerine îmân ederler.


    Diyanet İşleri : Rablerinin âyetlerine inananlar,


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin delillerine inanırlar.


    Adem Uğur : Rablerinin âyetlerine inananlar;


    Ahmed Hulusi : Onlar ki varlıklarındaki Rablerinin işaretlerine iman edenlerdir.


    Ahmet Tekin : Rablerinin âyetlerine, kâinattaki ve kendilerindeki Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren delilleri tasdik edip iman ederler.


    Ahmet Varol : Rabblerinin ayetlerine inananlar,


    Ali Bulaç : Rablerinin ayetlerine iman edenler,


    Ali Fikri Yavuz : Rablerinin ayetlerine iman edenler,


    Bekir Sadak : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine es kosmayanlar, Rablerine donecekleri icin kalbleri urpererek vermeleri gerekeni verenler, iste onlar iyi islerde yaris ederler, o ugurda ileri gecerler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki Rablerinin âyetlerine inanırlar;


    Diyanet İşleri (eski) : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.


    Diyanet Vakfi : Rablerinin âyetlerine inananlar;


    Edip Yüksel : Rab'lerininin ayetlerine inananlar,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve rablarının âyetlerine iyman edenler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rablerinin ayetlerine inananlar,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Rablerinin âyetlerine inananlar,


    Fizilal-il Kuran : Ve onlar ki, Rabb'lerinin ayetlerine inanıyorlar.


    Gültekin Onan : Rablerinin ayetlerine inananlar;


    Hasan Basri Çantay : (57-58-59-60-61) Hakıykaten Rablerini büyük tanıyıb (Onun korkusuyle) rikkate gelenler, Rablerinin âyetlerine îman etmekde sebat gösterenler, Rablerine eş tutmaz olanlar, Rablerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri kork (u ile çarp) arak vergilerini verenler (yok mu?) İşte bunlardır ki hayırlarda sür'at yarışı yaparlar ve bunlar onun için tâ önde gidenlerdir.


    Hayrat Neşriyat : Hem o kimseler ki, onlar Rablerinin âyetlerine îmân ederler.


    İbni Kesir : Ve Rabblarının ayetlerine inananlar,


    Muhammed Esed : Rablerinin mesajlarına inananlar,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o kimseler ki, onlar Rablerinin âyetlerine imân ederler.


    Ömer Öngüt : Rablerinin âyetlerine inanırlar.


    Şaban Piriş : Rab’lerinin ayetlerine iman edenler


    Suat Yıldırım : Rab’lerinin âyetlerini tasdik edenler.


    Süleyman Ateş : Ve onlar ki Rablerinin âyetlerine inanırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Rablerinin ayetlerine iman edenler,


    Ümit Şimşek : Rablerinin âyetlerine iman ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar ki, Rablerinin ayetlerine iman ederler,
     


  19. وَالَّذِينَ هُم بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ




    Vellezîne hum bi rabbihim lâ yuşrikûn(yuşrikûne).




    1. vellezîne (ve ellezîne) : o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. bi rabbi-him : onların Rab'leri, Rab'lerine

    4. lâ yuşrikûne : ortak koşmazlar şirk koşmazlar







    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, Rab'lerine şirk koşmazlar.


    Diyanet İşleri : Rablerine ortak koşmayanlar,


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki Rablerine şirk koşamazlar.


    Adem Uğur : Rablerine ortak tanımayanlar;


    Ahmed Hulusi : Onlar ki Rablerine ortak koşmayanlardır (kendilerinde açığa çıkanın Rablerinin Esmâ'sı olduğu bilincindedirler - fenâfillah).


    Ahmet Tekin : Onlar ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Rablerine ortak koşmazlar, gizli şirke düşmezler, başka otoriteler kabul etmezler.


    Ahmet Varol : Rabblerine ortak koşmayanlar,


    Ali Bulaç : Rablerine ortak koşmayanlar,


    Ali Fikri Yavuz : Rablerine hiç ortak koşmıyanlar.


    Bekir Sadak : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine es kosmayanlar, Rablerine donecekleri icin kalbleri urpererek vermeleri gerekeni verenler, iste onlar iyi islerde yaris ederler, o ugurda ileri gecerler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki, Rablerine ortak koşmazlar ;


    Diyanet İşleri (eski) : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.


    Diyanet Vakfi : Rablerine ortak tanımayanlar;


    Edip Yüksel : Rab'lerine ortak koşmayanlar,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve rablarına hiç şirk koşmıyanlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rablerine hiç ortak koşmayanlar,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Rablerine ortak tanımayanlar,


    Fizilal-il Kuran : Ve onlar ki, Rabb'lerine ortak koşmuyorlar.


    Gültekin Onan : Rablerine ortak koşmayanlar;


    Hasan Basri Çantay : (57-58-59-60-61) Hakıykaten Rablerini büyük tanıyıb (Onun korkusuyle) rikkate gelenler, Rablerinin âyetlerine îman etmekde sebat gösterenler, Rablerine eş tutmaz olanlar, Rablerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri kork (u ile çarp) arak vergilerini verenler (yok mu?) İşte bunlardır ki hayırlarda sür'at yarışı yaparlar ve bunlar onun için tâ önde gidenlerdir.


    Hayrat Neşriyat : Yine o kimseler ki, onlar Rablerine ortak koşmazlar.


    İbni Kesir : Ve Rabblarına şirk koşmayanlar,


    Muhammed Esed : Rablerinden başka hiçbir varlığa tanrısal nitelikler yakıştırmayanlar,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o kimseler ki, onlar Rablerine şerik ittihaz etmezler.


    Ömer Öngüt : Rablerine ortak koşmazlar.


    Şaban Piriş : Ve Rab’lerine şirk koşmayanlar.


    Suat Yıldırım : Rab’lerine hiç ortak tanımayanlar.


    Süleyman Ateş : Ve onlar ki Rablerine ortak koşmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Rablerine ortak koşmayanlar,


    Ümit Şimşek : Ve Rablerine asla ortak koşmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar ki, Rablerine ortak koşmazlar,
     


  20. وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ




    Vellezîne yu’tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn(râciûne).




    1. ve ellezîne : ve o kimseler

    2. yu'tûne : verirler

    3. mâ âtev : verecekleri şey

    4. ve kulûbu-hum : ve onların kalpleri

    5. veciletun : titreyerek

    6. enne-hum : muhakkak ki onlar, onlar ..... olduğundan

    7. ilâ rabbi-him : Rab'lerine

    8. râciûne : dönenler, rücu edenler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar vereceklerini verirler. Onlar, Rab'lerine geri dönenler (ulaşanlar) olduğundan onların kalpleri titrer.


    Diyanet İşleri : Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler,


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki verecekleri neyse verirler ve yürekleri, şüphesiz olarak dönüp Rablerinin tapısına varacaklarını bildikleri için korkuyla dolar.


    Adem Uğur : Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;


    Ahmed Hulusi : Onlar ki verdiklerini, Rablerine rücu edecekleri düşüncesiyle verirler.


    Ahmet Tekin : Müslüman nesillerin tevdi ettikleri emanetleri, sorumlulukları, lâyıkı veçhile yerine getirememe endişesiyle kalpleri ürpererek gelecek nesillere aktarmaya, verdikleri zekâtı, sadakayı, vergiyi kabul edilmeme endişesiyle kalpleri ürpererek vermeye devam edenlerdir. Onlar da kesinlikle rablerinin huzuruna vararak hesap verecekler.


    Ahmet Varol : Ve verdiklerini Rabblerine döndürülecekleri için kalpleri ürpererek verenler.


    Ali Bulaç : Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;


    Ali Fikri Yavuz : Rablerinin huzuruna varacaklarından kalbleri korkarak verdiklerini (zekâtlarını) verenler,


    Bekir Sadak : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine es kosmayanlar, Rablerine donecekleri icin kalbleri urpererek vermeleri gerekeni verenler, iste onlar iyi islerde yaris ederler, o ugurda ileri gecerler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki kendilerine verilen (nîmetler)den (Allah yolunda muhtaçlara) verirler ve Rablarına mutlaka döneceklerini (bildikleri) için kalbleri ürperir;


    Diyanet İşleri (eski) : (57-61) Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.


    Diyanet Vakfi : Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;


    Edip Yüksel : Rab'lerine döneceklerinin bilincinde olarak verenler,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve rablarının huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak vergilerini verenler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve Rablerinin huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak vergilerini verenler,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve, Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar;


    Fizilal-il Kuran : Ve onlar ki, Rabb'lerine dönecekler diye kalpleri ürpererek verdikleri şeyi verirler.


    Gültekin Onan : Ve gerçekten rablerine dönecekler diye vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;


    Hasan Basri Çantay : (57-58-59-60-61) Hakıykaten Rablerini büyük tanıyıb (Onun korkusuyle) rikkate gelenler, Rablerinin âyetlerine îman etmekde sebat gösterenler, Rablerine eş tutmaz olanlar, Rablerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri kork (u ile çarp) arak vergilerini verenler (yok mu?) İşte bunlardır ki hayırlarda sür'at yarışı yaparlar ve bunlar onun için tâ önde gidenlerdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve o kimseler ki, şübhesiz onlar Rablerine dönecek kimseler oldukları(nı bildikleri)için, verdikleri şeyleri kalbleri ürpererek verirler.


    İbni Kesir : Ve Rabblarına döneceklerinden kalbleri ürpererek vermeleri gerekenleri verenler,


    Muhammed Esed : sonunda Rablerine dönecekleri düşüncesi içinde kalpleri titreyerek vermeleri gerekeni verenler:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o kimseler ki, onlar Rablerinin huzuruna muhakkak varacaklarından dolayı kalpleri şiddetli korkarak verdiklerini (sadakaları vesâireyi) verirler.


    Ömer Öngüt : Verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecekleri düşüncesi ile kalpleri ürpererek verirler.


    Şaban Piriş : Rab’lerine dönecek oldukları için kalpleri çarparak vereceklerini verenler..


    Suat Yıldırım : Rab’lerine dönüp hesaba çekileceklerinden, yaptıkları hayırları kalpleri titreyerek yapanlar.


    Süleyman Ateş : Verdiklerini, Rablerinin huzûruna dönecekleri düşüncesiyle kalbleri korkudan ürpererek verirler.


    Tefhim-ul Kuran : Ve onlar gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;


    Ümit Şimşek : Verdiklerini de, Rablerinin huzuruna varacaklarının bilinci içinde, kalpleri ürpererek verirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar ki, verdiklerini, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek verirler;


    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız.


    Abdullah Aydın : Rabblerine döneceklerinden yürekleri korku ile ürpererek zekâtlarını verenler,


    Ahmet Davudoğlu : Ve Rabblerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri çarparak zekâtlarını verenler!..


    Ali Arslan : (zekât ve sadakadan) verdiklerini, Rabblerin huzuruna dönecekler diye kalpleri korku ile ürpererek verenler (var ya)!


    Arif Pamuk : Verdiklerini, Rablerine dönecekleri için, kalpleri ürpererek verenler,


    Ayntabî Mehmet Efendi : Ve Rabbleri Cella Şânühu'ya rücu edeceklerinden kalpleri titreyerek vereceklerini (zekât ve sadakalarını) verirler.


    Bahaeddin Sağlam : Ve onlar ki Rabblerinin huzuruna döneceklerine inandıklarından, verdikleri hayır ve sadakaları kalpleri korku ile ürpererek verirler.


    Diyanet Vakfı (1993) : Ve Rabblerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar.


    Hasan Tahsin Feyizli : Rabblerinin huzuruna döneceklerinden, yürekleri titreyerek verecekleri (zekât, sadaka gibi vergileri)'ni verenler (var ya)...


    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : Kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler...


    Hüseyin Kaleli : “Ve şüphesiz Rablerine dönücüler olduklarından verdiklerini kalpleri titreyerek verenlerdir.”


    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : Onlar verdiklerini Rablerinin huzuruna dönecekleri korkusuyla kalbleri ürpererek verirler.


    Mustafa İslamoğlu : (57-58-59-60-61) Şüphesiz Rablerine karşı duydukları derin saygıdan dolayı tir tir titreyenler, Rablerinin mesajlarına inananlar, Rablerine şirk koşmayanlar, en sonunda yine Rablerine döneceklerine inandıklarından, yüreklerinde tarifsiz bir ürperti duyarak vermeleri gerekeni verenler: İşte onlardır hayırlarda öne geçmek için can atanlar; nitekim onlardır bu konuda öne geçecek olanlar.


    Nedim Yılmaz : (60-61) Yaptıklarını Rabblerine döneceklerinden korktukları için kalpleri titreyerek yapanlar… İşte bunlar hayır işlerinde koşuşurlar ve hayır işlerine en önde giderler.


    Ömer Rıza Doğrul : (59-60-61)Rablerine asla eş-ortak katmayanlar, Rablerine döneceklerine (inandıklarından) yürekleri titreyerek vereceklerini verenler, onlar hayır işlerine koşarak yarışırlar ve hayır işlerine varmakta ileri geçerler.


    Talat Koçyiğit : Rablerine döneceklerinden, verdiklerini kalpleri korkarak verirler.


    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : Ve şunlar ki, kendilerine verilenden verirler ve Rabblerinin huzuruna döneceklerinden kalpleri titrer.


    Bir Heyet : Ve, Rabblerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yaparlar.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş