Kuran-ı Kerim MU'MİNÛN Suresi Türkçe Meali açıklamalı arapca yazılışı, Muminun suresi açıklaması, Ku

goktepeli26 9 Haz 2013



  1. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kad eflehal mu’minun(mu’minune).




    1. kad : olmu؛tu

    2. efleha : felâha erdi

    3. el mu'minûne : mü'minler





    فmam فskender Ali Mihr : Mü'minler felâha ermi‏tir.


    Diyanet ف‏leri : Mü’minler, gerçekten kurtulu‏a ermi‏lerdir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Gerçekten de kurtulmu‏lard‎r, muratlar‎na ermi‏lerdir inananlar.


    Adem Uًur : Gerçekten müminler kurtulu‏a ermi‏tir;


    Ahmed Hulusi : Gerçek ‏u ki, iman edenler, kurtulmu‏tur!


    Ahmet Tekin : قuurlu ve kâmil mü’minler, ebedî nimetlerle mutluluًa ermi‏lerdir.


    Ahmet Varol : Mü'minler muhakkak kurtulu‏a ermi‏lerdir.


    Ali Bulaç : Mü'minler gerçekten felah bulmu‏tur;


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak müminler zafer bulmu‏tur.


    Bekir Sadak : Muminler saadete ermislerdir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Mü'minler gerçekten, korktuklar‎ndan kurtulup umduklar‎na kavu‏mu‏lard‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Müminler saadete ermi‏lerdir.


    Diyanet Vakfi : Gerçekten müminler kurtulu‏a ermi‏tir;


    Edip Yüksel : فnananlar ba‏ar‎ya ula‏m‎‏lard‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hakikat felâh buldu o mü'minler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Gerçekten kurtulu‏a erdi mü'minler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Gerçekten müminler kurtulu‏a ermi‏tir,


    Fizilal-il Kuran : Mü'minler kurtulu‏a, mutluluًa ermi‏lerdir.


    Gültekin Onan : فnançl‎lar gerçekten felah bulmu‏tur.


    Hasan Basri اantay : Mü'minler muhakkak felah bulmu‏dur (korkduklar‎ndan emîn, umduklar‎na nail olmu‏lard‎r).


    Hayrat Ne‏riyat : Mü’minûn (o mü’minler) muhakkak kurtulu‏a ermi‏tir.


    فbni Kesir : Mü'minler; gerçekten felah bulmu‏lard‎r.


    Muhammed Esed : Kesin olan ‏udur ki, inananlar kurtulu‏a eri‏eceklerdir:


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, mü'minler felâha ermi‏lerdir.


    ضmer ضngüt : Müminler saâdete ermi‏lerdir.


    قaban Piri‏ : Müminler, kurtulu‏a ermi‏tir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Muhakkak ki müminler, mutluluk ve ba‏ar‎ya erdiler.


    Süleyman Ate‏ : Felâha ula‏t‎ o mü'minler.


    Tefhim-ul Kuran : Mü'minler gerçekten felah bulmu‏tur;


    ـmit قim‏ek : Mü'minler gerçekten kurtulu‏a ermi‏lerdir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hiç ku‏ku yok, kurtulmu‏tur müminler.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ




    Ellezîne hum fî salâtihim hâşiûn(hâşiûne).




    1. ellezîne : o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. fî salâti-him : onların namazlarında

    4. hâşiûne : huşû duyanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, namazlarında huşû duyanlardır.


    Diyanet İşleri : Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki namazlarını gönül alçaklığıyla kılarlar.


    Adem Uğur : Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler;


    Ahmed Hulusi : Onlar (iman edenler) salâtlarında hakkıyla Allâh'a yönelmenin yaşantısı içindedirler;


    Ahmet Tekin : Mü’minler namazlarında tam bir samimiyetle Allah’a imanın, kulluk ve ibadetin şuuruna ererek saygılı davrananlardır.


    Ahmet Varol : Onlar namazlarında hüşu üzeredirler.


    Ali Bulaç : Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır;


    Ali Fikri Yavuz : O müminler ki, namazlarında tevazu ve korku sahibidirler.


    Bekir Sadak : Onlar namazda husu icindedirler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki, namazlarında saygı dolu bir korkuyla eğilirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar namazda huşu içindedirler.


    Diyanet Vakfi : Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler;


    Edip Yüksel : Nitekim onlar namazlarında saygılıdırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ki onlar namazlarında huşu'ludurlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, huşu içinde namaz kılarlar.


    Gültekin Onan : Onlar namazlarında huşu içinde olanlardır.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle mü'minler) ki onlar namazlarında huşuua riaayetkârdırlar.


    Hayrat Neşriyat : O kimseler (o mü’minlerdir) ki, onlar namazlarında huşû' (korku ve eziklik) içinde olanlardır.


    İbni Kesir : Ki onlar; namazlarında huşu' içindedirler.


    Muhammed Esed : onlar ki, salatlarında alçak gönüllü bir duyarlık içindedirler;


    Ömer Nasuhi Bilmen : O mü'minler ki, namazlarında havf (tevazu) sahipleridir.


    Ömer Öngüt : Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.


    Şaban Piriş : Onlar namazlarında huşu içinde olanlardır.


    Suat Yıldırım : Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler.


    Süleyman Ateş : Ki onlar, namazlarında saygılıdırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar namazlarında huşû içinde olanlardır,


    Ümit Şimşek : Onlar namazlarında derin bir saygı ve alçakgönüllülük içindedirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Namazlarında huşû sahipleridir onlar.
     


  3. وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ




    Vellezîne hum anil lagvi mu’ridûn(mu’ridûne).





    1. ve ellezîne : ve o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. anil lagvi (an el lagvi) : boş şeylerden, boş sözlerden

    4. mu'ridûne : yüz çevirenlerdir






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, boş şeylerden yüz çevirenlerdir.


    Diyanet İşleri : Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve öyle kişilerdir onlar ki boş şeylerden yüz çevirirler.


    Adem Uğur : Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;


    Ahmed Hulusi : Onlar boş laf ve boş işlerden yüz çeviricidirler;


    Ahmet Tekin : Mü’minler, bâtıldan, yalandan, taahhüde sadakatsizlikten, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirip ilgilenmeyenler, engelleme tedbirleri alanlar, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmayanlardır.


    Ahmet Varol : Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.


    Ali Bulaç : Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir;


    Ali Fikri Yavuz : Onlar ki, boş sözden ve faydasız işten yüz çevirirler.


    Bekir Sadak : Onlar bos seylerden yuz cevirirler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki, boş ve anlamsız şeyden yüzçevirirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.


    Diyanet Vakfi : Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler;


    Edip Yüksel : Boş sözlerden yüz çevirirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki bîyhude işe, boş lâfa bakmazlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, faydasız işe, boş lafa bakmazlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, boş ve yararsız şeylerle ilgilenmezler.


    Gültekin Onan : Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle mü'minler) ki onlar boş (lâkırdılardan) ve fâidesiz şeylerden yüz çeviricidirler.


    Hayrat Neşriyat : Ve o kimseler ki, onlar boş şeylerden (boş söz ve işlerden) yüz çeviricidirler.


    İbni Kesir : Ki onlar; boş sözlerden yüz çevirirler.


    Muhammed Esed : onlar ki, boş ve anlamsız şeylerden yüz çevirirler;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o mü'minler ki onlar, her lüzumsuz şeyden yüz çevirirler.


    Ömer Öngüt : Onlar ki, boş şeylerden yüz çevirirler.


    Şaban Piriş : Onlar, boş sözlerden ve işlerden yüz çevirenlerdir.


    Suat Yıldırım : Onlar boş şeylerden uzak dururlar.


    Süleyman Ateş : Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir,


    Ümit Şimşek : Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Boş ve lüzumsuz sözden yüz çevirmişlerdir onlar.
     


  4. وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ




    Vellezîne hum liz zekâti fâilûn(fâilûne).




    1. ve ellezîne : ve o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. li ez zekâti : zekâtı

    4. fâilûne : yapanlar, yerine getirenler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, zekâtı verenlerdir.


    Diyanet İşleri : Onlar ki, zekâtı öderler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve öyle kişilerdir onlar ki zekâtlarını verirler.


    Adem Uğur : Onlar ki, zekâtı verirler;


    Ahmed Hulusi : Onlar arınmak - saflaşmak (zekât) için ne gerekirse yaparlar;


    Ahmet Tekin : Mü’minler vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekât verir duruma gelmek, zekâtı vermek ve hayırları çoğaltmak, vicdanları temizlemek için çalışanlardır.


    Ahmet Varol : Onlar zekâtı verirler.


    Ali Bulaç : Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir;


    Ali Fikri Yavuz : Onlar ki, zekâtlarını verirler.


    Bekir Sadak : Onlar zekatlarini verirler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki zekâtı verip (emredildiği şekilde) yerine getirirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar zekatlarını verirler.


    Diyanet Vakfi : Onlar ki, zekâtı verirler;


    Edip Yüksel : Zekatı pratiğe geçirirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki zekât vermek için çalışırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, zekat vermek için çalışırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar ki, zekat (vazifelerini) yerine getirirler,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, zekâtı aksatmaksızın, tam olarak verirler.


    Gültekin Onan : Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle mü'minler) ki onlar zekât (vazîfe) lerini yapanlardır.


    Hayrat Neşriyat : Ve o kimseler ki, onlar zekât (vermek) için çalışanlardır.


    İbni Kesir : Ki onlar; zekatlarını verirler.


    Muhammed Esed : arınmak için yapılması gerekeni yaparlar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o mü'minler ki, onlar zekatı da ifâ edenlerdir.


    Ömer Öngüt : Onlar ki, zekâtlarını verirler.


    Şaban Piriş : Onlar, arınmak için hareket edenlerdir.


    Suat Yıldırım : Onlar zekâtı ifa eder (kendilerini maddeten ve manen arındırırlar).


    Süleyman Ateş : Onlar zekâtı verirler.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, zekâta ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir.


    Ümit Şimşek : Onlar zekât için çalışırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Zekâtı vermek için faaliyettedir onlar.

     


  5. وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ




    Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne).




    1. ve ellezîne : ve o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. li furûci-him : onların (kendi) iffetleri (ırzları)

    4. hâfizûne : koruyanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, iffetlerini (ırzlarını) koruyanlardır.


    Diyanet İşleri : Onlar ki, ırzlarını korurlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve öyle kişilerdir onlar ki ırzlarını korurlar.


    Adem Uğur : Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;


    Ahmed Hulusi : Onlar cinsel organlarını evlilik dışı ilişkilerden korurlar.


    Ahmet Tekin : Mü’minler iffetlerini koruyanlar, bellerine sahip olanlardır.


    Ahmet Varol : Onlar ırzlarını korurlar.


    Ali Bulaç : Ve onlar ırzlarını koruyanlardır;


    Ali Fikri Yavuz : Onlar ki, ırzlarını korurlar.


    Bekir Sadak : (5-6) Onlar, esleri ve cariyeleri disinda, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Dogrusu bunlar yerilemezler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki, namus ve iffetlerini (arzu duymaları müstesna;) bu yüzden kınanmazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (5-6) Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.


    Diyanet Vakfi : Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;


    Edip Yüksel : Ve cinsel ilişkilerden sakınırlar;


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onlar ki ırzlarını korurlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, ırzlarını korurlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve onlar ki, iffetlerini korurlar,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki; edep yerlerini sakınırlar.


    Gültekin Onan : Ve onlar ırzlarını koruyanlardır.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle mü'minler) ki onlar ırzlarını koruyanlardır.


    Hayrat Neşriyat : Ve o kimseler ki, onlar ırzlarını koruyucudurlar.


    İbni Kesir : Ki onlar; ırzlarını korurlar.


    Muhammed Esed : Ve onlar ki, iffetlerini korurlar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o mü'minler ki, onlar elbette avret mahallerini muhafaza edenlerdir.


    Ömer Öngüt : Onlar ki, mahrem yerlerini herkesten korurlar.


    Şaban Piriş : Onlar, mahrem yerlerini koruyanlardır.


    Suat Yıldırım : (5-7) Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar.


    Süleyman Ateş : Ve onlar ırzlarını korurlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ve onlar ırzlarını koruyanlardır;


    Ümit Şimşek : Onlar iffetlerini korurlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Cinsiyet organlarını/ırzlarını koruyanlardır onlar.

     


  6. إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ





    İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne).




    1. illâ : hariç, den ba؛ka

    2. alâ ezvâci-him : onların (kendi) zevcelerine

    3. ev : veya

    4. mâ meleket : sahip oldukları ؛eyler

    5. eymânu-hum : onların elleri

    6. fe inne-hum : o taktirde muhakkak onlar

    7. gayru : değil

    8. melûmîne : levmedilmi؛, kınanmı؛






    İmam İskender Ali Mihr : Zevcelerine veya ellerinin altında sahip olduklarına (cariyelerine kar؛ı davranı؛ları) hariç. O taktirde muhakkak ki onlar, levmedilmi؛ (kınanmı؛) değildirler.


    Diyanet İ؛leri : Ancak e؛leri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dı؛ındadır. Onlarla ili؛kilerinden dolayı kınanmazlar.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ancak e؛leri ve malları olan cariyeleri müstesna ve bunda da hiç kınanmaz onlar.


    Adem Uğur : Ancak e؛leri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ili؛kilerden dolayı) kınanmı؛ değillerdir.


    Ahmed Hulusi : E؛leri veyahut sağ ellerinin mâlik oldukları müstesna. . . اünkü onlar kınanmı؛ değillerdir.


    Ahmet Tekin : Ancak e؛leri ve me؛rû ؛ekilde sahip oldukları, üzerlerinde me؛rû haklar‎ ve otoriteleri, kendileriyle düzgün insanî münasebetleri olan câriyeleriyle ili‏kileri helâldir. Bundan dolay‎ onlar k‎nanamazlar

    .
    Ahmet Varol : Ancak kendi e‏leri ve ellerinin alt‎ndaki (cariyeleri) hariç. قüphesiz onlar (bunlarla ili‏kilerinden dolay‎) k‎nanmazlar.


    Ali Bulaç : Ancak e‏leri ya da saً ellerinin sahip olduklar‎na kar‏‎ (tutumlar‎) hariç; bu konuda k‎nanm‎‏ deًillerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Ancak zevcelerine ve sahib olduklar‎ cariyelerine kar‏‎ münasebetleri müstesnad‎r. اünkü onlar (bu helâl olanlarda) k‎nanmazlar.


    Bekir Sadak : (5-6) Onlar, esleri ve cariyeleri disinda, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Dogrusu bunlar yerilemezler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Ancak e‏lerine veya sahip olduklar‎ cariyelerine kar‏‎ (cinsel arzu duymalar‎na da) bu yüzden k‎nanmazlar.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (5-6) Onlar, e‏leri ve cariyeleri d‎‏‎nda, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doًrusu bunlar yerilemezler.


    Diyanet Vakfi : Ancak e‏leri ve ellerinin sahip olduًu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ili‏kilerden dolay‎) k‎nanm‎‏ deًillerdir.


    Edip Yüksel : Ancak e‏leri veya sahip olduklar‎ hariç. Onlar k‎nanmazlar.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ancak zevcelerine ve kendilerinin milki olan cariyelerine kar‏‎ müstesnâ, çünkü bunlar levm olunmazlar


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ancak, e‏leri ve sahibi bulunduklar‎ cariyelerine kar‏‎ durumlar‎ ba‏ka; çünkü bunlarla ili‏kileri yüzünden k‎nanmazlar.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Ancak e‏leri ve ellerinin sahip olduًu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ili‏kilerinden dolay‎) k‎nanm‎‏ deًillerdir.


    Fizilal-il Kuran : Onlar yaln‎z e‏leri ve cariyeleri d‎‏‎nda mahrem yerlerini herkesten korurlar. Bu iki durumda ay‎planmalar‎ sِzkonusu deًildir.


    Gültekin Onan : Ancak e‏leri ya da saً ellerinin sahip olduklar‎na kar‏‎ (tutumlar‎) hariç; bu konuda k‎nanm‎‏ deًillerdir.


    Hasan Basri اantay : قu var ki zevcelerine, yahud saً ellerinin mâlik olduklar‎na (kendi cariyelerine) kar‏‎ (olan durumlar‎) müstesnad‎r. اünkü onlar (bu takdîrde) k‎nanm‎‏lar deًildir.


    Hayrat Ne‏riyat : Ancak kendi e‏leri veya sâhib olduklar‎ câriyelerine kar‏‎ (olan münâsebetleri)müstesnâ. اünki ‏übhesiz onlar (bundan dolay‎) k‎nanm‎‏ kimseler deًildir.


    فbni Kesir : Sadece e‏leri ve saً ellerinin malik olduklar‎ müstesnad‎r. Doًrusu onlar; bunun için de k‎nanacak deًildirler.


    Muhammed Esed : e‏leri -yani, (evlilik yoluyla) me‏ru olarak sahip olduklar‎ insanlar- d‎‏‎nda (kimsede arzular‎na doyum aramazlar): çünkü onlar (e‏leriyle olan ili‏kilerinden dolay‎) k‎nanmazlar;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ancak zevceleri veya saً ellerinin mâlik olduًu cariyeleri müstesna. اünkü onlar, (bu halde) k‎nan‎lm‎‏ deًildirler.


    ضmer ضngüt : Ancak e‏leri ve câriyeleri hariç. Doًrusu bunlar k‎nanamazlar.


    قaban Piri‏ : Ancak e‏leri ve cariyeleri hariç, çünkü bunlar, k‎nanmazlar.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (5-7) Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yaln‎z e‏leri ve cariyeleri ile ili‏ki kurarlar. اünkü bunu yapanlar ay‎planamazlar. Ama bu s‎n‎r‎n ِtesine geçmek pe‏inde olanlar, i‏te onlard‎r haddi a‏anlar.


    Süleyman Ate‏ : Ancak e‏leri, yahut ellerinin sâhip olduًu (câriyeler) hariç. (Bunlarla ili‏kilerinden dolay‎ da) onlar k‎nanmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Ancak e‏leri ya da saً ellerinin sahip olduklar‎na kar‏‎ (tutumlar‎) hariç; bu konuda onlar, k‎nanm‎‏ deًillerdir.


    ـmit قim‏ek : Ancak e‏lerine ve ellerinin alt‎ndakilere kar‏‎ müstesna-bunlar k‎nanmazlar.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : E‏leri yahut akitleri arac‎l‎ً‎yla sahip bulunduklar‎ müstesnad‎r. Bu durumda k‎nanm‎‏ deًillerdir
     


  7. فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاء ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ




    Fe menibtegâ verâe zâlike fe ulâike humul âdûn(âdûne).




    1. fe menibtegâ (men ibtegâ) : artık kim isterse

    2. verâe zâlike : bunun arkasında, bunun ötesinde

    3. fe ulâike : o taktirde işte onlar

    4. hum : onlar

    5. el âdûne : haddi aşanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Artık kim bunun ötesinde bir şey isterse o taktirde onlar, haddi aşanlardır.


    Diyanet İşleri : Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bunun ötesinde bir şey isteyenlerse, onlardır haddi aşanlar.


    Adem Uğur : Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.


    Ahmed Hulusi : Artık kim bundan ötesini (daha değişiğiyle seks arzusu) isterse, işte onlar haddini aşanların ta kendileridirler.


    Ahmet Tekin : Kim bunun, helâlin ötesine gider, nikâhsız ilişkiler isterse onlar, işte onlar haddi tecavüz edenlerdir.


    Ahmet Varol : Kim bunun ötesini ararsa işte onlar sınırı aşanlardır.


    Ali Bulaç : Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Kim de bu helâlden başkasını ararsa, işte onlar mütecavizlerdir.


    Bekir Sadak : Bu sinirlari asmak isteyenler, iste bunlar asiri gidenlerdir.


    Celal Yıldırım : Artık kimler bu (meşru) sınırı geçerse, işte onlar haddi aşanlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir.


    Diyanet Vakfi : Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.


    Edip Yüksel : Kim bunun ötesini ararsa sınırı aşmış olur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kim de bundan ötesini ararsa işte artık onlar haddi aşanlardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kim de bunun ötesini ararsa, işte onlar sınırı aşanlardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şu halde, kim bunun ötesine gitmeyi isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.


    Fizilal-il Kuran : Bunların ötesine geçmek isteyenler, yasal sınırı aşmış olurlar.


    Gültekin Onan : Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.


    Hasan Basri Çantay : O halde kim bunların ötesini isterse şübhe yok ki onlar haddi aşanlardır.


    Hayrat Neşriyat : Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar gerçekten haddi aşanlardır.


    İbni Kesir : Kim de bundan başkasını ararsa; işte onlar, haddi aşanlardır.


    Muhammed Esed : ama bu (sınırı) aşmak isteyenler, işte haddi aşanlar böyleleridir;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık kimler de bunların ötesini istemiş olursa işte haddi tecavüz etmiş olanlar onlardır, onlar.


    Ömer Öngüt : Bu sınırı aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir.


    Şaban Piriş : Kim bundan başkasını ararsa, işte onlar da haddi aşanlardır.


    Suat Yıldırım : (5-7) Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar.


    Süleyman Ateş : Ama bunun ötesine gitmek isteyen olursa, işte onlar haddi aşanlardır.


    Tefhim-ul Kuran : Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.


    Ümit Şimşek : Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar hadlerini aşmış olanlardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kim bundan ötesini isterse, işte onlar, sınırı aşanlardır.
     


  8. وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ




    Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn(râûne).




    1. ve ellezîne : ve o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. li emânâti-him : emanetlerine

    4. ve ahdi-him : ve ahdlerine

    5. râûne : riayet edenler, koruyanlar, uyanlar, sadık olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, emanetlerine ve ahdlerine riayet edenlerdir (uyanlar, sadık olanlardır).


    Diyanet İşleri : Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve öyle kişilerdir onlar ki emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.


    Adem Uğur : Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler;


    Ahmed Hulusi : Ayrıca onlar (o iman edenler) ki kendilerine emanet edilmiş olana ihanet etmeyip, verdikleri sözlere uyarlar.


    Ahmet Tekin : Mü’minler, kamu görevlerini, sorumluluklarını yerine getirenler, toplumda güven ortamı sağlayanlar, emanete, ahitlerine, taahhütlerine, sözlerine riayet edenlerdir.


    Ahmet Varol : (Yine) onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler.


    Ali Bulaç : (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler.


    Bekir Sadak : Onlar emanetlerini ve sozlerini yerine getirirler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki emânetlerini ve verdikleri sözü gözetir (yerine getirirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler.


    Diyanet Vakfi : Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler;


    Edip Yüksel : Onlar ki kendilerine emanet edilen şeylere dikkat ederler. Verdikleri sözleri de yerine getirirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onlar ki emanetlerine ve ahidlerine riayetkârdırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve onlar ki, emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yine onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, uhdelerine verilen emanetleri korurlar ve sözlerini tutarlar.


    Gültekin Onan : (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle mü'minler) ki onlar emânetlerine ve ahidlerine riaayetkârdırlar.


    Hayrat Neşriyat : Yine o kimseler ki, onlar emânetlerine ve sözlerine riâyet edenlerdir.


    İbni Kesir : Ki onlar; emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.


    Muhammed Esed : ve onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine sadakat gösterirler,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o mü'minler ki, onlar, emanetlerine ve ahdlerine riayet edenlerdir.


    Ömer Öngüt : O müminler ki, emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler.


    Şaban Piriş : Müminler, emanetlerine ve sözleşmelerine uyanlardır.


    Suat Yıldırım : O müminler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar.


    Süleyman Ateş : Ve o(mü'min)ler emânetlerine ve ahidlerine özen gösterirler.


    Tefhim-ul Kuran : (Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.


    Ümit Şimşek : O mü'minler, emanet ve ahidlerine riayet ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : O müminler, emanetlerine, ahitlerine saygı duyup sahip çıkanlardır.
     


  9. وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ




    Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn(yuhâfızûne).





    1. ve ellezîne : ve o kimseler, onlar

    2. hum : onlar

    3. alâ : üzerine, ...e

    4. salavâti-him : onların namazları

    5. yuhâfızûne : muhafaza ederler, devam ettirirler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, salâvâtlarını (namazlarını) muhafaza edenler (devam ettirenler)dir.


    Diyanet İşleri : Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve öyle kişilerdir onlar ki namazlarını korurlar.


    Adem Uğur : Ve onlar ki, namazlarına devam ederler.


    Ahmed Hulusi : Yine onlar ki salâtlarını muhafaza ederler (Allâh'a yönelişleri - müşahedeleri süreklidir).


    Ahmet Tekin : Mü’minler dünyevî gaile ve düşüncelerden sıyrılarak namazların rükûnlarına, şartlarına, vakitlerine riayet ederek kılanlardır.


    Ahmet Varol : Onlar namazlarını da korurlar.


    Ali Bulaç : Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar ki, namazlarını gereği üzre devamlı kılarlar; emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler.


    Bekir Sadak : Namazlarina riayet ederler.


    Celal Yıldırım : Onlar ki, namazlarını (vaktinde kılıp) koruyarak gözetirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Namazlarına riayet ederler.


    Diyanet Vakfi : Ve onlar ki, namazlarına devam ederler.


    Edip Yüksel : Onlar ki namazlarını düzenli olarak gözetirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki namazlarının üzerine muhafızlık ederler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler,


    Fizilal-il Kuran : Onlar ki, namazlarını aksatmaksızın kılarlar.


    Gültekin Onan : Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.


    Hasan Basri Çantay : (Öyle mü'minler) ki onlar namazlarına devam ederler.


    Hayrat Neşriyat : Ve o kimseler ki, onlar namazlarını (erkânına riâyet ve ona devam ederek) korurlar.


    İbni Kesir : Ki onlar; namazlarını korurlar.


    Muhammed Esed : salatlarını (tüm dünyevi kaygılardan) uzak tutarlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o mü'minler ki, onlar namazları üzerine muhafazada (muvazabette) bulunurlar.


    Ömer Öngüt : Namazlarına riâyet ederler.


    Şaban Piriş : Onlar, namazlarını koruyanlardır.


    Suat Yıldırım : Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar.


    Süleyman Ateş : Onlar namazlarını (vakitlerinde kılarak) korurlar.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.


    Ümit Şimşek : Onlar namazlarını da gözetir ve korurlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Namazlarını korumaya devam ederler onlar.
     


  10. أُوْلَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ




    Ulâike humul vârisûn(vârisûne).



    1. ulâike : işte onlar

    2. hum : onlar

    3. el vârisûne : varisler, miras sahipleri






    İmam İskender Ali Mihr : İşte onlar, varis olanlardır (mirasın sahipleridir).


    Diyanet İşleri : İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardır mîrasçılar.


    Adem Uğur : İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır;


    Ahmed Hulusi : İşte onlardır vârisler!


    Ahmet Tekin : Onlar, asıl onlar vâris olarak ebedî yaşayacaklar.


    Ahmet Varol : İşte varis olacak olanlar onlardır.


    Ali Bulaç : İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.


    Ali Fikri Yavuz : İşte bu vasıfları toplayanlar, varis olanlardır.


    Bekir Sadak : (10-11) iste onlar, temelli kalacaklari Firdevs cennetine varis olanlardir.


    Celal Yıldırım : İşte onlardır vârisler,


    Diyanet İşleri (eski) : (10-11) İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlardır.


    Diyanet Vakfi : İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır;


    Edip Yüksel : İşte varis olacaklar onlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İşte onlardır o vârisler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte onlardır o mirasçılar,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte asıl onlar varislerdir.


    Fizilal-il Kuran : İşte onlar «varis» lerdir.


    Gültekin Onan : İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.


    Hasan Basri Çantay : İşte onlar vâris olanların ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : İşte onlar, gerçekten (yüksek makamlara) vâris olanlardır.


    İbni Kesir : İşte onlar; varis olanlardır.


    Muhammed Esed : İşte varis olacak olanlar böyleleridir:


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte vâris olanlar, onlardır.


    Ömer Öngüt : İşte asıl vâris olacak olanlar bunlardır.


    Şaban Piriş : İşte onlar, varis olanlardır.


    Suat Yıldırım : (10-11) "İşte vâris olanlar, ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır onlar.


    Süleyman Ateş : İşte vâris olacaklar onlardır.


    Tefhim-ul Kuran : İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.


    Ümit Şimşek : İşte onlar vârislerin tâ kendileridir.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte bunlardır mirasçı olanlar;
     


  11. الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ




    Ellezîne yerisûnel firdevs(firdevse), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).





    1. ellezîne : o kimseler, onlar

    2. yerisûne : varis olacaklar

    3. el firdevse : firdevs (cenneti)

    4. hum : onlar

    5. fîhâ : orada

    6. hâlidûne : ebedî kalanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, firdevs cennetine varis olacaklardır. Onlar, orada ebedî kalacaklardır.


    Diyanet İşleri : Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki Firdevs'i mîras alırlar ve onlar orada ebedî kalırlar.


    Adem Uğur : (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.


    Ahmed Hulusi : Ki, Firdevs'e (cennet yaşamına) vâris olmuş bu kimseler orada sonsuza dek yaşarlar.


    Ahmet Tekin : Firdevs cennetlerine vâris olarak orada ebedî yaşayacaklar.


    Ahmet Varol : Onlar Firdevs'e varis olacaklardır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.


    Ali Bulaç : Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.


    Ali Fikri Yavuz : Ki onlar, Firdevs cennetine varis olacaklardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.


    Bekir Sadak : (10-11) iste onlar, temelli kalacaklari Firdevs cennetine varis olanlardir.


    Celal Yıldırım : Firdevs Cenneti'ne vâris olurlar ve orada devamlı kalırlar.


    Diyanet İşleri (eski) : (10-11) İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlardır.


    Diyanet Vakfi : (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.


    Edip Yüksel : Cennete mirasçı olacak ve orada ebedi kalacaklar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ki Firdevse vâris olacak, onda muhallad kalacaklardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Firdevs'e varis olacaklar; orada sonsuza dek kalacaklar onlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ki, Firdevs'e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar.


    Fizilal-il Kuran : Yani «Firdevs» cennetinin mirasçılarıdırlar, sürekli olarak orada kalacaklardır.


    Gültekin Onan : Ki onlar Firdevs (cennetlerine) de varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalacaklardır.


    Hasan Basri Çantay : Ki onlar Firdevse vâris olacaklardır. Onlar bunun için ebedî kalıcıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : Onlar ki, Firdevs (Cennetin)e vâris olurlar. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.


    İbni Kesir : Onlar ki; Firdevs'e varis olacaklardır ve orada ebedi kalıcıdırlar.


    Muhammed Esed : Cennete varis olacak ve orada sonsuza kadar kalacak olanlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlardır ki, Firdevs'e vâris olurlar, onlar orada müebbeden kalıcılardır.


    Ömer Öngüt : Onlar Firdevs cennetine vâris olacaklar, orada ebedî kalacaklardır.


    Şaban Piriş : Onlar, Firdevs’e varis olacaklardır ve onlar, orada ebedi kalacaklardır.


    Suat Yıldırım : (10-11) "İşte vâris olanlar, ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır onlar.


    Süleyman Ateş : Onlar (en yüksek cennet olan) Firdevs'e vâris olacaklar, orada ebedi kalacaklardır.


    Tefhim-ul Kuran : Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e varis olacaklardır; içinde de ebedi olarak kalıcıdırlar.


    Ümit Şimşek : Onlar Firdevs Cennetlerine vâris olurlar ve orada ebediyen kalırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ki, Firdevs cennetine mirasçı olurlar, onda sonsuza dek kalırlar.

     


  12. وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ




    Ve lekad halaknal insâne min sulâletin min tîn(tînin).




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. halaknâ : biz yarattık

    3. el insâne : insan

    4. min sulâletin : özünden

    5. min tînin : balçıktan, nemli topraktan, organik ve inorganik maddelerden







    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Biz, insanı balçığın (nemli organik ve inorganik toprağın) özünden yarattık.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık.


    Adem Uğur : Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki insanı tıyn'den (balçıktan; su + mineral terkibinden) meydana gelen bir sülaleden (sperm - genetik yapıdan) yarattık.


    Ahmet Tekin : Andolsun, biz insanı, organlarının özelliklerini taşıyan çamurdan süzülüp çıkarılmış, bir özden yarattık.


    Ahmet Varol : Andolsun biz insanı bir çamur süzmesinden yarattık.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.


    Ali Fikri Yavuz : Biz insanı (Âdem’i) muhakkak ki çamurun özünden yarattık.


    Bekir Sadak : And olsun ki, insani suzme camurdan yarattik.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık.


    Diyanet Vakfi : Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.


    Edip Yüksel : Biz, insanı özel bir balçıktan yarattık


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, bir sülâleden yarattık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış çamurdan) yarattık.


    Fizilal-il Kuran : Andolsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hulâsadan yaratdık.


    Hayrat Neşriyat : Şânım hakkı için, (biz) insanı, çamurdan (süzülmüş) bir hulâsadan yarattık.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Biz, insanı; çamurdan, süzme bir özden yarattık.


    Muhammed Esed : İmdi, gerçek şu ki, Biz insanı balçığın özünden yaratıyoruz,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve andolsun ki, insanı çamurdan (ibaret olan) bir hülâsadan yarattık.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz insanı süzme çamurdan yarattık.


    Şaban Piriş : İnsanı çamurun özünden yaratmıştık.


    Suat Yıldırım : Şu bir gerçektir ki Biz insanı süzme çamurdan yaratırız.


    Süleyman Ateş : Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.


    Ümit Şimşek : And olsun, Biz insanı çamurun özünden yarattık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.
     


  13. ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَّكِينٍ




    Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn(mekînin).




    1. summe : sonra

    2. cealnâ-hu : onu kıldık

    3. nutfeten : nutfe, damla

    4. fî karârin : karar kılmış halde (bir yere yerleşmiş olarak)

    5. mekînin : sağlam, kuvvetli






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra onu, mekin (sağlam) bir yerde karar kılmış (yerleşmiş) bir nutfe kıldık.


    Diyanet İşleri : Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra onu, sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık.


    Adem Uğur : Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik.


    Ahmed Hulusi : Sonra onu sağlam bir karargâhta bir nutfe oluşturduk.


    Ahmet Tekin : Bir de onu, sperm olarak emin, elverişli, sağlam, itibarlı bir yere, rahme koyduk.


    Ahmet Varol : Sonra onu bir nutfe halinde sağlam bir karar yerine yerleştirdik.


    Ali Bulaç : Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra Adem’in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık.


    Bekir Sadak : Sonra onu nutfe halinde saglam bir yere yerlestirdik.


    Celal Yıldırım : Sonra onu sağlamca, durup dinlenecek bir yerde nutfe haline getirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.


    Diyanet Vakfi : Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik.


    Edip Yüksel : Sonra onu sağlam bir bekleme yerinde bir damlacık haline getirdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra onu oturaklı bir karargâhta bir nufte yaptık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra onu, oturaklı bir karargahta bir nutfe (tohum) yaptık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe (sperma) haline getirdik.


    Fizilal-il Kuran : Sonra sperma halinde korunaklı bir yuvaya yerleştirdik.


    Gültekin Onan : Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.


    Hasan Basri Çantay : Sonra onu sarp ve metîn bir karargâhda bir nutfe yapdık.


    Hayrat Neşriyat : Sonra onu sağlam bir yerde (ana rahminde) bir nutfe (hakir bir damla sudan süzülmüş hulâsa) olarak yerleştirdik.


    İbni Kesir : Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik.


    Muhammed Esed : ve sonra onu döl suyu damlası halinde (rahimde) özel bir koruma altında tutuyoruz;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra onu metin bir karargâhta bir nutfe kıldık.


    Ömer Öngüt : Sonra onu sağlam bir karargâh olan rahimde nutfe hâline getirdik.


    Şaban Piriş : Sonra onu sağlam bir kalış yerinde, bir sperm yaptık.


    Suat Yıldırım : Sonra onu nutfe (sperm) halinde sağlam bir yere yerleştiririz.


    Süleyman Ateş : Sonra onu bir nutfe (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koyduk.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.


    Ümit Şimşek : Sonra ona sağlam bir karar yerinde bir nutfe yaptık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra onu çok dayanaklı bir karargâhta bir damlacık yaptık.
     


  14. ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ





    Summe halaknen nutfete alakaten fe halaknel alakate mudgaten fe halaknel mudgate ızâmen fe kesevnel izâme lahmen summe en؛e'nâhu halkan âhar(âhara), fe tebârekallâhu ahsenul hâlikîn(hâlikîne).




    1. summe : sonra

    2. halaknâ : biz halkettik, yarattık

    3. en nutfete : bir nutfe, bir damla

    4. alakaten : alaka (rahim duvarına bir noktadan bağlı olan), embriyo

    5. fe halaknâ : sonra yarattık

    6. el alakate : alaka (rahim duvarına bir noktadan bağlı olan), embriyo

    7. mudgaten : (bir çiğnem et gِrünümünde) mudga, cenin

    8. fe halaknâ : sonra yarattık

    9. el mudgate : (bir çiğnem et gِrünümünde) mudga, cenin

    10. izâmen : kemik

    11. fe kesevnâ : sonra giydirdik (üzerini kapladık)

    12. el izâme : kemik

    13. lahmen : et

    14. summe : sonra

    15. en؛e'nâ-hu : biz onu in؛a ettik, ؛ekillendirdik

    16. halkan : bir yaratılı؛

    17. âhara : ba؛ka, diğer

    18. fe : ِyleyse, i؛te bِyle

    19. tebârekallâhu : Allah tebarektir, mübarektir (tebâreke allâhu)

    20. ahsenu : en güzel

    21. el hâlikîne : halkedenler, yaratanlar, yaratıcılar







    İmam İskender Ali Mihr : Sonra da nutfeden (bir noktadan rahim duvarına bağlı) bir alaka yarattık. Sonra alakadan bir çiğnem et (gِrünümünde) bir mudga yarattık. Bundan sonra mudgadan kemikleri yarattık. Daha sonra kemiklere et giydirdik (üzerini et ile kapladık). Daha sonra da onu, ba؛ka bir yaratı؛la in؛a ettik (؛ekillendirdik). İ؛te bِyle Allah, Mübarek'tir, En Güzel Yaratıcı'dır.


    Diyanet İ؛leri : Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dِnü؛türdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bamba؛ka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın ؛ânı ne yücedir!


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan pıhtısını bir parça et hâline soktuk, derken ette kemikler yarattık, derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu ba؛ka bir yaratılı؛la meydana getirdik; ne yücedir ؛anı yaratıcıların en güzeli Allah'ın.


    Adem Uğur : Sonra nutfeyi alaka (a؛ılanmı؛ yumurta) yaptık. Pe؛inden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu ba؛ka bir yaratı؛la insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.


    Ahmed Hulusi : Sonra o nutfeyi bir alaka (genetik yapılı embriyo) yarattık, sonra o alakayı bir mudga (bir çiğnemlik et) yarattık, sonra o mudgaya kemikler yarattık, nihayet o kemiklere de et giydirdik. . . Sonra onu bir ba؛ka (ruhun olu؛umu) ile in؛a ettik. . . Yaratıcıların en güzeli Allâh, ne yücedir!


    Ahmet Tekin : Dahası spermle yumurtayı birle؛tirip, ana rahmiyle bağ kurarak, rahim duvarına yerle؛en dِllenmi؛ yumurta haline getirdik. Dِllenmi؛ yumurtayı embriyo haline soktuk. Embriyoda kemik olu؛turduk. Kemiklerde tomurcuklanma meydana getirip uzatarak, yoğunla؛tırarak kayna؛tırıp iskeleti etle kasla ِrttük. ـstelik onu ba؛ka bir yaratılı؛la, ruhu, iradesi, organları ve güçleriyle en güzel bir biçimde insan haline getirdik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah pek yücedir.


    Ahmet Varol : Sonra nutfeyi bir alaka (embriyo) olarak yarattık, alakayı da bir çiğnem et ؛eklinde yarattık, ardından bu bir çiğnem eti kemikler olarak yarattık, ardından da kemiklere et giydirdik. Sonra onu bir ba؛ka yaratılı؛la olu؛turduk. Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın ؛anı ne yücedir!


    Ali Bulaç : Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; bِylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir ba؛ka yaratı؛la onu in؛a ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık; o et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona ba؛ka bir yaratılı؛ (ruh) verdik. Bak ki, ؛ekil verenlerin en güzeli olan Allah’ın ؛anı ne kadar yücedir!...


    Bekir Sadak : Sonra nutfeyi kan pihtisina cevirdik, kan pihtisini bir cignemlik et yaptik, bir cignemlik etten kemikler yarattik, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu baska bir yaratik yaptik: Yaratanlarin en guzeli olan Allah ne uludur!


    Celal Yıldırım : Sonra o nutfeyi kan pıhtısı durumuna getirdik. Kan pıhtısını ise çiğnenmi؛ bir et parçasına dِnü؛türdük. O çiğnenmi؛ etten de kemikler yarattık, kemiklere et giydirdik. Sonra onu bamba؛ka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir, ne mukaddestir!


    Diyanet İ؛leri (eski) : Sonra nutfeyi kan pıhtısına çevirdik, kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu ba؛ka bir yaratık yaptık: Biçim verenlerin en güzeli olan Allah ne uludur!


    Diyanet Vakfi : Sonra nutfeyi alaka (a؛ılanmı؛ yumurta) yaptık. Pe؛inden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu ba؛ka bir yaratı؛la insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.


    Edip Yüksel : Sonra, o damlacığı, embriyo olarak biçimlendirdik, sonra embriyoyu dِlüt olarak biçimlendirdik, sonra dِlütü kemik olarak biçimlendirdik, sonra kemiğe et giydirdik ve sonra onu yeni bir yaratık haline soktuk. Biçim verenlerin en güzeli ALLAH çok yücedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra o nufteyi bir aleka yarattık derken o alakayı bir mudga yarattık derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra ona diğer bir hılkat ne؛'eti verdik, bak ne ؛anlı o Allah, yaratanların en güzeli


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Sonra o damlayı bir pıhtıya dِnü؛türdük, bu pıhtıyı bir et parçacığına dِnü؛türdük, bu et parçacığını bir takım kemiklere çevirdik, derken bu kemiklere bir et giydirdik; sonra ona bamba؛ka bir yaratık olarak hayat verdik. Bak ne ؛anlı o Allah, yaratanların en güzeli!


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak te؛ekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.


    Fizilal-il Kuran : Sonra spermayı embriyoya dِnü؛türdük. Arkasından embriyoyu et parçasına dِnü؛türdük, arkasından et parçasından kemikler yarattık, arkasından kemiklere et giydirdik. Sonra onu ba؛ka bir yaratığa dِnü؛türdük. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir!


    Gültekin Onan : Sonra o su damlasını bir alak olarak yarattık; ardından o alakı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; bِylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir ba؛ka yaratı؛la onu in؛a ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Tanrı, ne yücedir.


    Hasan Basri اantay : Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haaline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnem et yapdık, o bir çiğnem eti de kemik (ler) e kalb etdik de o kemiklere de et giydirdik. Bil'âhare onu ba؛ka yaratılı؛la in؛â etdik. Suret yapanların en güzeli olan Allahın sânı (bak) ne yücedir!


    Hayrat Ne؛riyat : Sonra o nutfeyi bir alaka olarak yarattık, sonra o alakayı bir mudga olarak yarattık, sonra bu mudgayı birtakım kemikler hâlinde yarattık, sonra bu kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu ba؛ka bir yaratılı؛la (insan olarak) meydana getirdik. İ؛te yaratanların en güzeli olan Allah, ne yücedir!


    İbni Kesir : Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık. Bir çiğnemlik et parçasını kemik olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu apayrı bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın ؛anı ne yücedir.


    Muhammed Esed : sonra bu dِl suyu damlasından dِllenmi؛ hücreyi yaratıyoruz; sonra bu dِllenmi؛ hücreden de cenini ve ceninden kemikleri yaratıyoruz; ve sonra da kemiklere et giydirip onu yepyeni bir yaratık halinde var edip ortaya çıkarıyoruz: ِyleyse, yaratanların en iyisi, en ustası olarak Allah ne yücedir!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sonra o nutfeyi bir donmu؛ kan yarattık, müteakiben o donmu؛ kanı da bir parça et kıldık, sonra o et parçasını da kemikler kıldık, kemiklere de bir et giydirdik. Sonra da onu ba؛ka bir halk olarak in؛a etmi؛ olduk. İmdi musavvir, mukaddir olanların en güzeli olan Allah Teâlâ, pek mübarektir.


    ضmer ضngüt : Sonra o nutfeyi alekaya (kan pıhtısına) çevirdik. Derken alekayı da mudğa (bir çiğnemlik et) yaptık. O mudğayı da kemikler hâline çevirdik. O kemiklere et giydirdik. Daha sonra onu bamba؛ka bir yaratılı؛la in؛â etttik. ھekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın ؛ânı ne yücedir!


    ھaban Piri؛ : Sonra spermi empriyo haline getirdik. Empriyoyu et parçası yaptık. Et parçasından kemik yarattık. Kemiğe et giydirdik. Sonra onu bamba؛ka bir varlık olarak yarattık. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.


    Suat Yıldırım : Sonra nutfeyi (rahim cidarına) yapı؛an bir hücreye, bunu da mudgaya, yani bir çiğnem et gِrünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dِnü؛türür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılı؛a mazhar ederiz. İ؛te bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir dü؛ün!


    Süleyman Ate؛ : Sonra nutfeyi alaka(embriyo)ya çevirdik, alaka(embriyo)yı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bamba؛ka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allâh, ne yücedir!


    Tefhim-ul Kuran : Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; bِylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir ba؛ka yaratı؛la onu in؛a ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.


    ـmit ھim؛ek : Sonra nutfeyi aleka halinde, alekayı mudga halinde yarattık. Mudgayı da kemik halinde yarattık; kemiklere ise et giydirdik. Sonra da onu bamba؛ka bir yaratı؛la in؛a ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın ؛ânı ne yücedir!


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Sonra o damlacığı bir embriyo halinde yarattık, sonra o embriyoyu bir et parçası halinde yarattık, sonra o et parçasını bir kemik halinde yarattık ve nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir ba؛ka yaratılı؛ta yeniden kurduk. Yaratıcıların en güzeli Allah'ın kudret ve sanatı ne yücedir!
     


  15. ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ




    Summe innekum ba'de zâlike le meyyitûn(meyyitûne).




    1. summe : sonra

    2. inne-kum : muhakkak siz

    3. ba'de zâlike : bundan sonra

    4. le meyyitûn : mutlaka ölecek olanlarsınız






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra muhakkak ki siz, mutlaka meyid olacaksınız (öleceksiniz).


    Diyanet İşleri : Sonra (ey insanlar) siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra şüphe yok ki siz öleceksiniz.


    Adem Uğur : Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz.


    Ahmed Hulusi : Sonra, muhakkak ki siz bunun ardından elbette öleceksiniz (biyolojik bedensiz yaşama geçeceksiniz).


    Ahmet Tekin : Sonra siz, bunun, doğumun ve dünya hayatının ardından elbette öleceksiniz.


    Ahmet Varol : Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz.

    Ali Bulaç : Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız.

    Ali Fikri Yavuz : Sonra siz bunun arkasından muhakkak öleceksiniz.


    Bekir Sadak : Sizler, butun bunlardan sonra olursunuz.


    Celal Yıldırım : Sonra bunun ardından siz elbette ölürsünüz.


    Diyanet İşleri (eski) : Sizler, bütün bunlardan sonra ölürsünüz.


    Diyanet Vakfi : Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz.


    Edip Yüksel : Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra siz bunun arkasından muhakkak öleceksiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra siz, bunun arkasından mutlaka öleceksiniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz.


    Gültekin Onan : Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız.


    Hasan Basri Çantay : Sonra siz bunun arkasından hiç şübhesiz ki ölüler (olacaksınız).


    Hayrat Neşriyat : Sonra muhakkak ki siz, bunun ardından elbette ölecek olan kimselersiniz.


    İbni Kesir : Sonra siz, bunun arkasından hiç şüphesiz ki öleceksiniz.


    Muhammed Esed : Ve bütün bunlardan sonra, kaçınılmaz olarak (hepiniz) ölümü tadıyorsunuz;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra şüphe yok ki, siz, bundan sonra elbette ölmüş kimselersinizdir.


    Ömer Öngüt : Sonra siz bunun arkasından hiç şüphesiz ki öleceksiniz.


    Şaban Piriş : Sonra siz, bunun arkasından elbette öleceksiniz.


    Suat Yıldırım : Ve bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölürsünüz.


    Süleyman Ateş : Sonra siz, bunun ardından öleceksiniz.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız.


    Ümit Şimşek : Bütün bunlardan sonra siz yine ölüsünüzdür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra siz bütün bunların ardından mutlaka öleceksiniz.
     


  16. ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ




    Summe innekum yevmel kıyâmeti tub’asûn(tub’asûne).




    1. summe : sonra

    2. inne-kum : muhakkak siz

    3. yevme el k‎yâmeti : k‎yâmet günü

    4. tub'asûne : beas olunacaks‎n‎z, yeniden diriltileceksiniz






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki siz, k‎yâmet günü diriltileceksiniz.


    Diyanet ف‏leri : Sonra yine muhakkak siz, k‎yamet gününde (tekrar) diriltileceksiniz.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Sonra gene ‏üphe yok ki k‎yâmet günü tekrar diriltileceksiniz.


    Adem Uًur : Sonra da ‏üphesiz, sizler k‎yamet gününde tekrar diriltileceksiniz.


    Ahmed Hulusi : Sonra, kesinlikle siz k‎yamet sürecinizde (olarak ِlümün akabinde) bâ's olunacaks‎n‎z (yeni bir beden yap‎yla yeni bir boyutta yer alacaks‎n‎z).


    Ahmet Tekin : Sonra, K‎yamet günü tekrar diriltileceksiniz.


    Ahmet Varol : Sonra siz k‎yamet günü ‏üphesiz diriltileceksiniz.


    Ali Bulaç : Sonra siz gerçekten k‎yamet günü diriltileceksiniz.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra siz, k‎yamet günü muhakkak diriltileceksiniz.


    Bekir Sadak : suphesiz kiyamet gunu tekrar diriltilirsiniz.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Sonra da ‏üphesiz ki siz K‎yamet günü dirilip kald‎r‎lacaks‎n‎z.


    Diyanet ف‏leri (eski) : قüphesiz k‎yamet günü tekrar diriltilirsiniz.


    Diyanet Vakfi : Sonra da ‏üphesiz, sizler k‎yamet gününde tekrar diriltileceksiniz.


    Edip Yüksel : Sonra siz, k‎yamet (ayaًa kalk‎‏) günü diriltileceksiniz.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Sonra siz K‎yamet günü muhakkak ba'solunacaks‎n‎z


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Sonra siz, k‎yamet gününde muhakkak diriltileceksiniz.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Sonra da siz, ‏üphesiz, k‎yamet gününde tekrar diriltileceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Sonra siz, k‎yamet günü, yeniden diriltileceksiniz.


    Gültekin Onan : Sonra siz gerçekten k‎yamet günü diriltileceksiniz.


    Hasan Basri اantay : Sonra siz k‎yamet gününde muhakkak diriltilib kald‎r‎lacaks‎n‎z.


    Hayrat Ne‏riyat : Sonra gerçekten siz, k‎yâmet günü diriltileceksiniz.


    فbni Kesir : Sonra siz, k‎yamet gününde muhakkak diriltileceksiniz.


    Muhammed Esed : ve en sonunda da, K‎yamet Günü, ‏üphesiz, diriltileceksiniz.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sonra da muhakkak ki, siz K‎yamet günü diriltilip kald‎r‎lacaks‎n‎z.


    ضmer ضngüt : Sonra da siz k‎yamet günü muhakkak diriltileceksiniz.


    قaban Piri‏ : Sonra k‎yamet günü yeniden dirileceksiniz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Sonra büyük duru‏ma (k‎yamet) günü diriltilirsiniz.


    Süleyman Ate‏ : Sonra, siz k‎yâmet günü muhakkak diriltileceksiniz.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra siz gerçekten k‎yamet günü diriltileceksiniz.


    ـmit قim‏ek : Daha sonra da k‎yamet gününde diriltilirsiniz.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sonra siz k‎yamet gününde yeniden diriltileceksiniz.

     


  17. وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ




    Ve lekad halaknâ fevkakum seb'a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne).





    1. ve lekad : ve andolsun

    2. halaknâ : biz yarattık

    3. fevka-kum : sizin üzerinizde

    4. seb'a : yedi (7)

    5. tarâika : tarîkler, yollar

    6. ve mâ kunnâ : ve biz değiliz

    7. anil halkı (an el halkı) : yaratmaktan

    8. gâfilîne : gâfil olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Biz, sizin üzerinizde 7 yol yarattık ve Biz, yaratmaktan gâfil değiliz.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve andolsun ki üstünüzde yedi yol yarattık ve bu yaratıştan gafil değiliz biz.


    Adem Uğur : Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki fevkinizde yedi yol (yedi bilinç mertebesinin yaşam yolu - evrendeki tüm yaratılmışlar bu yedi düzeyden birini yaşar) yarattık. . . Onların halk edilişinden gâfiller değiliz.


    Ahmet Tekin : Andolsun, biz sizin üstünüzde manyetik bağlantılı yedi atmosfer katmanı yarattık. Biz, muhtaç olduğunuz ortamı ve imkânları yaratmayı ihmal edecek değiliz.


    Ahmet Varol : Andolsun sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yaratmadan habersiz değiliz.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık; Biz yaratmada gafiller değiliz.


    Ali Fikri Yavuz : Doğrusu biz, sizin üzerinizde yedi kat (gök) yarattık. Biz yaratmaktan gafil olmadık (onu korumaktayız).


    Bekir Sadak : And olsun ki, ustunuzde yedi tabaka yarattik. Biz, yarattigimizdan habersiz degiliz.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, üzerinizde yedi tabaka (veya yol, ya da sistem) yarattık. Ve biz yarattığımızdan habersiz değilizdir.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, üstünüzde yedi tabaka yarattık. Biz, yarattığımızdan habersiz değiliz.


    Diyanet Vakfi : Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz.


    Edip Yüksel : Üstünüzde yedi yol yarattık ve biz asla yaratıklardan habersiz olmadık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Filhakıka biz, sizin fevkınızda yedi tarıyk yarattık ve halktan gafil olmadık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçekte Biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık ve yaratmaktan habersiz değiliz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan habersiz değiliz.


    Fizilal-il Kuran : Üstünüzde birinden diğerine geçilebilen yedi katman yarattık. Bu yarattıklarımızı başıboş bırakmayız.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık; biz yaratmada gafiller değiliz.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz sizin üstünüzde yedi yol yaratdık. Biz yaratmakdan gaafiller değiliz.


    Hayrat Neşriyat : Ve and olsun ki, sizin üstünüzde yedi yol (yedi gök) yarattık. (Biz)yaratılanlardan gafiller değiliz.


    İbni Kesir : Andolsun ki; biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmadan gafiller değiliz.


    Muhammed Esed : Yine, gerçek şu ki, Biz sizin üzerinizde yedi (semavi) yörünge yarattık; ve şüphesiz, Biz yarattığımız alemden hiçbir şekilde habersiz değiliz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve kasem olsun ki, sizin üzerinize yedi yol yarattık, Biz yaratmaktan gâfiller olmadık.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.


    Şaban Piriş : Sizin üzerinizde yedi kat yaratmışızdır. Yarattıklarımızdan gafil de değiliz.


    Suat Yıldırım : Yine şu da bir gerçektir ki, Biz sizin üstünüzde yedi tabaka yarattık. Biz yaratmadan da, yarattıklarımızdan da habersiz değiliz.


    Süleyman Ateş : Üstünüzde de yedi tabaka (yedi gök) yarattık. Biz yaratmadan gâfil değiliz.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık; biz yaratmada gafiller değiliz.


    Ümit Şimşek : Şu da bir gerçek ki, Biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Yarattıklarımızdan ise Biz asla habersiz değili


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık! Ve biz yaratılıştan/yaratılmışlardan gafil de değiliz.
     


  18. وَأَنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ




    Ve enzelnâ mines semâi mâen bi kaderin fe eskennâhu fîl ardı ve innâ alâ zehâbin bihî le kâdirûn(kâdirûne).




    1. ve enzel-nâ : ve biz indirdik

    2. min es semâi : semadan

    3. mâen : su

    4. bi kaderin : kader ile, takdir edilmiş miktarda, bir ölçü ile

    5. fe : böylece

    6. eskennâ-hu : onu iskân ettik, yerleştirdik, durdurduk

    7. fî el ardı : yeryüzünde

    8. ve in-nâ : ve muhakkak biz

    9. alâ : ...e

    10. zehâbin : giderme

    11. bi-hi : onu

    12. le : mutlaka, elbette

    13. kâdirûne : kaadir olanlar, muktedir olanlar, gücü yetenler







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Biz, semadan takdir edilmiş miktarda su indirdik. Böylece onu(nla) yeryüzünde (göller, nehirler, denizler) oluşturduk. Ve muhakkak ki Biz, onu elbette (buharlaştırarak) gidermeye kaadiriz.


    Diyanet İşleri : Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve gökten, ihtiyaç miktârınca yağmur yağdırdık da yağmur suyunu yerde kararlaştırdık, topladık ve bizim, hiç şüphe yok ki onu gidermeye de gücümüz yeter.


    Adem Uğur : Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.


    Ahmed Hulusi : Semâdan belli bir ölçü ile su inzâl ettik de onu arzda durdurduk (arza - bedene onunla hayat verdik). . . Doğrusu onu gidermeye de elbette Kaadirleriz.


    Ahmet Tekin : Gökten bir hesap, bir plan dâhilinde, ölçülü, düzenli bir şekilde biz su indirdik. Onu arza, toprağa biz yerleştirdik. Bizim onu gidermeye, yok etmeye de elbet gücümüz yeter.


    Ahmet Varol : Gökten belli ölçüyle su indirip onu yere yerleştirdik. Şüphesiz biz onu giderme gücüne de sahibiz.


    Ali Bulaç : Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.


    Ali Fikri Yavuz : Gökten de bir ölçü dairesinde bir yağmur indirdik de, onu yerde iskân ettik (ırmak, göl, kuyu ve menba haline getirdik). Şüphe yok ki biz, o suyu yok etmeye de kadiriz.


    Bekir Sadak : Gokten suyu olculu indirdik de, onu yerde durdurduk. suphesiz onu gidermeye de Kadiriz.


    Celal Yıldırım : Gökten de belli ölçü ve oranda su indirdik de onu yeryüzünde eyleştirdik. Gerçekten bizim onu (bulunduğu yerden) gidermeye gücümüz yeter.


    Diyanet İşleri (eski) : Gökten suyu ölçülü indirdik de, onu yerde durdurduk. Şüphesiz onu gidermeye de kadiriz.


    Diyanet Vakfi : Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.


    Edip Yüksel : Gökten belli bir oranda su indirdik ve onu toprakta depoladık. Kuşkusuz onu gidermeye de gücümüz yeter.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Semadan bir kader ile bir su indirdik de onu yerde iskân eyledik, halbuki biz onu giderivermeğe de şübhesiz kadiriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gökten bir ölçü ile bir su indirdik ve onun yerde durmasını sağladık. Oysa Biz, onu giderme gücüne de sahibiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yerde durgunlaştırdık. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter.


    Fizilal-il Kuran : Biz gökten belirli miktarda su yağdırarak onu yerin yüzeyinde durdurduk. Hiç şüphesiz onu geri götürmeye de gücümüz yeter.


    Gültekin Onan : Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.


    Hasan Basri Çantay : Gökden de yetecek kadar su indirdik de onu yerde iskân etdik. Hiç şübhesiz ki biz onu gidermiye de kaadiriz.


    Hayrat Neşriyat : Gökten belli bir mikdar ile su indirdik, sonra onu yerde durdurduk. Şübhesiz ki biz, onu gidermeye de elbette gücü yetenleriz.


    İbni Kesir : Gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yerde durdurduk. Şüphesiz Biz; onu gidermeye de kadiriz.


    Muhammed Esed : Ve Biz suyu gökten (belirlediğimiz) bir ölçüye göre indiriyor, sonra da onu yeryüzünde tutuyoruz; ama, hiç şüphesiz, bu (nimeti) geri almaya da kadiriz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve gökten kâfi miktar su indirdik, sonra onu yerde yerleştirdik. Şüphe yok ki, Biz onu gidermek üzerine de elbette kâdiriz.


    Ömer Öngüt : Biz gökten, belli ölçü ve miktarda su indirdik ve onu yerin içine yerleştirdik. Şüphe yok ki bizim onu gidermeye de gücümüz yeter.


    Şaban Piriş : Gökten belli bir ölçüye göre su indirdik. Onu yeryüzünde tuttuk. Onu gidermeye de elbette gücümüz yeter.


    Suat Yıldırım : Biz gökten belirlediğimiz bir ölçüye göre su indirir ve onu yerde dinlendiririz. Ama dilersek onu yerden gidermeye de kadiriz.


    Süleyman Ateş : Gökten belli ölçü ve miktarda su indirip onu yerde durdurduk. Biz onu (indirmeğe kâdir olduğumuz gibi) gidermeğe de kâdiriz.


    Tefhim-ul Kuran : Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.


    Ümit Şimşek : Biz gökten bir ölçü ile su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik. Onu gidermeye de Bizim gücümüz elbette yeter.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gökten bir kaderle/belli ölçüde bir su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Elbette ki biz, onu gidermeye de gücü yetenleriz!
     


  19. فَأَنشَأْنَا لَكُم بِهِ جَنَّاتٍ مِّن نَّخِيلٍ وَأَعْنَابٍ لَّكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ




    Fe en؛e’nâ lekum bihî cennâtin min nahîlin ve a’nâb(a’nâbin), lekum fîhâ fevâkihu kesîretun ve minhâ te’kulûn(te’kulûne).




    1. fe : bِylelikle, bِylece

    2. en؛e'nâ : biz in؛a ettik, yarattık

    3. lekum : sizin için

    4. bi-hi : onunla

    5. cennâtin : cennetler, (ağaçlı) bahçeler

    6. min nahîlin : hurmalıklardan, hurma ağaçlarından

    7. ve a'nâbin : ve üzümlerden, bağlardan

    8. lekum : sizin için (vardır)

    9. fî-hâ : orada, içinde

    10. fevâki-hu : onun meyveleri

    11. kesîretun : (pek) çoktur, çok (vardır)

    12. ve min-hâ : ve onlardan

    13. te'kulûne : siz yersiniz






    فmam فskender Ali Mihr : Bِylece onunla, sizin için hurma ve üzüm bahçeleri in‏a ettik (olu‏turduk). Orada sizin için onlar‎n pekçok meyveleri vard‎r ve onlardan yersiniz.


    Diyanet ف‏leri : Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm baًlar‎ meydana getirdik. Bu baً ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vard‎r ve siz onlardan yiyorsunuz.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Onunla da size hurmal‎klar ve üzüm baًlar‎ meydana getirdik, oralarda sizin için birçok meyveler var, onlardan yemedesiniz.


    Adem Uًur : Bِylece onun (yaًmurun) sayesinde sizin yarar‎n‎za hurma bahçeleri ve üzüm baًlar‎ meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vard‎r ve siz onlardan yersiniz.


    Ahmed Hulusi : Onunla sizin için hurma aًaçlar‎ndan ve üzümlerden bahçeler (cennetler - ‏uur boyutunun ya‏anas‎ güzellikleri) in‏a ettik. . . Onlarda sizin için birçok meyveler (marifetler, kemâlâtlar) vard‎r ve onlardan yiyorsunuz da.


    Ahmet Tekin : Yaًmur sayesinde, size hurma bahçeleri ve üzüm baًlar‎ yeti‏tirdik. Baًlarda, bahçelerde sizin için birçok meyvalar vard‎r. Onlardan yersiniz.


    Ahmet Varol : Onunla sizin için hurmalardan ve üzümlerden bahçeler olu‏turduk. Sizin için onlar‎n içlerinde çok meyveler vard‎r ve onlardan yersiniz.


    Ali Bulaç : Bِylelikle, bununla size hurmal‎klardan, üzümlüklerden bahçeler, baًlar geli‏tirdik, içlerinde çok say‎da yemi‏ler vard‎r; sizler onlardan yemektesiniz.


    Ali Fikri Yavuz : ف‏te bu su sebebiyle size hurmal‎klardan, üzümlüklerden baًlar - bahçeler yapt‎k. فçlerinde sizin için bir çok yemi‏ler var. Onlardan yer ve geçinirsiniz.


    Bekir Sadak : (19-20) Onunla, icinde, yediginiz bircok meyvalar bulunan hurmalik ve uzum baglari, Turi Sina'da yetisen, yiyenlere, yag ve katik veren zeytin agacini var ettik.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Bِylece onunla size hurmal‎klar, üzüm baًlar‎, bahçeleri meydana getirdik ki, sizin için onlarda birçok meyveler vard‎r ve onlardan yeyip geçinirsiniz.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (19-20) Onunla, içinde, yediًiniz birçok meyvalar bulunan hurmal‎k ve üzüm baًlar‎, Tur-i Sina'da yeti‏en, yiyenlere, yaً ve kat‎k veren zeytin aًac‎n‎ var ettik.


    Diyanet Vakfi : Bِylece onun (yaًmurun) sayesinde sizin yarar‎n‎za hurma bahçeleri ve üzüm baًlar‎ meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vard‎r ve siz onlardan yersiniz.


    Edip Yüksel : Onunla, sizin için bir çok meyvelar içeren hurma ve üzüm bahçeleri yapt‎k; onlardan yiyip duruyorsunuz.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : ضyle iken durdurduk da onunla sizin için hurmal‎klar, üzümlükler kabîlinden baًlar, baًçeler yapt‎k ki içlerinde sizin için bir çok yemi‏ler var onlardan yer ve geçinirsiniz


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : ضyle iken durdurduk da onunla sizin için hurma bahçeleri üzüm baًlar‎ yapt‎k; sizin için içlerinde bir çok meyveler vard‎r, onlardan yer ve geçinirsiniz.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Bِylece onun (yaًmurun) sayesinde sizin yarar‎n‎za hurma bahçeleri ve üzüm baًlar‎ meydana getirdik ki, bunlarda sizin için bir çok meyveler vard‎r ve siz onlardan yersiniz.


    Fizilal-il Kuran : Bu su sayesinde sizin için hurma ve üzüm baًlar‎ yaratt‎k. Bu baًlarda size yararl‎ birçok meyvalar yeti‏ir, onlar‎ yiyorsunuz.


    Gültekin Onan : Bِylelikle bununla size hurmal‎klardan, üzümlüklerden bahçeler, baًlar geti‏tirdik, içlerinde çok say‎da yemi‏ler vard‎r; sizler onlardan yemektesiniz.


    Hasan Basri اantay : ف‏te bununla sizin için hurmal‎klardan, üzümlüklerden nice baًçeler, baًlar yapd‎k ki içlerinde sizin için bir çok yemi‏ler vard‎r, onlardan yersiniz de.


    Hayrat Ne‏riyat : Bِylece onunla (o yaًmurla) sizin için hurma bahçeleri ve üzüm baًlar‎ meydana getirdik. Oralarda sizin için birçok meyveler vard‎r ve onlardan yersiniz.


    فbni Kesir : Onunla sizin için hurmal‎klardan, üzümlüklerden nice baًlar ve bahçeler yapt‎k ki içlerinde sizin için bir çok yemi‏ler vard‎r. Onlardan yersiniz


    Muhammed Esed : Ve onunla sizin için, içinde yediًiniz pek çok meyvenin bulunduًu hurma ve üzüm bahçeleri meydana getiriyoruz;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sonra sizin için onunla hurmal‎klardan, üzümlüklerden baًlar in‏a ettik ki, onlarda sizin için birçok meyveler vard‎r ve onlardan yersiniz.


    ضmer ضngüt : Onunla size içlerinde sizin için birçok meyveler bulunan hurma ve üzüm bahçeleri yeti‏tirdik. Siz onlardan yersiniz.


    قaban Piri‏ : O suyla, sizin için hurma ve üzüm baًlar‎ yeti‏tirdik ki oralarda sizin için birçok meyveler vard‎r. Siz de onlardan yersiniz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : O su ile sizin için hurma ve üzüm baًlar‎ yeti‏tiririz ki onlarda size çok faydalar vard‎r, onlardan yersiniz de.


    Süleyman Ate‏ : Onunla size, içlerinde sizin için birçok meyvalar bulunan hurma ve üzüm bahçeleri yeti‏tirdik, onlardan yiyorsunuz.


    Tefhim-ul Kuran : Bِylelikle, bununla size hurmal‎klardan, üzümlüklerden bahçeler, baًlar geli‏tirdik, içlerinde çok say‎da yemi‏ler vard‎r; sizler onlardan yemektesiniz.


    ـmit قim‏ek : Biz o suyla sizin için hurmal‎klar ve üzüm baًlar‎ in‏a ettik. O baً ve bahçelerde sizin için daha nice meyveler vard‎r ki, onlarda sizin için pek çok faydalar bulunur; hem de onlardan yiyip duruyorsunuz.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Onunla size hurmalardan ve üzümlerden bahçeler yeti‏tirdik, onlarda sizin için birçok meyveler vard‎r; onlardan yiyorsunuz.
     


  20. وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِن طُورِ سَيْنَاء تَنبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِّلْآكِلِينَ





    Ve ؛ecereten tahrucu min tûri seynâe tenbutu bid duhni ve s‎bg‎n lil âkilîn(âkilîne).




    1. ve ‏ecereten : ve aًaç

    2. tahrucu : ç‎kar

    3. min tûri seynâe : Turi Sina'dan

    4. tenbutu : biter, yeti‏ir

    5. bi ed duhni : yaً‎

    6. ve s‎bg‎n : ve bir kat‎k

    7. li el âkilîne : yiyenler için






    فmam فskender Ali Mihr : Ve Turi Sina'da yeti‏en bir aًaç vard‎r ki, yaً ç‎kar‎r. Ve (o), yiyenler için bir kat‎kt‎r.


    Diyanet ف‏leri : Yine o su ile Sîna daً‎nda biten bir aًaç (zeytin aًac‎) yaratt‎k ki hem yaً, hem de yiyenlere kat‎k verir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve Tûr-‎ Siynâ'dan ç‎kan bir aًaç da meydana getirdik ki yaً‎yla ve yiyenlere, kat‎ً‎yla biter.


    Adem Uًur : Tûr-i Sînâ'da da yeti‏en bir aًaç daha meydana getirdik ki, bu aًaç hem yaً hem de yiyenlerin ekmeًine kat‎k edecekleri (zeytin) verir.


    Ahmed Hulusi : Ve (yine o su ile) Tur-i Sîna'dan (Musa'‎n Rabbiyle bulu‏tuًu mahal) ç‎kan, yaً veren ve yiyenler için bir kat‎k olan (zeytin) aًaç. (فncirin, teklikteki çokluk sembolüne kar‏‎ zeytin de direkt teklik sembolü olarak deًerlendirilir, tasavvuf dü‏üncesinde. )


    Ahmet Tekin : Tûr’u Sînâ’da (Sîna daً‎nda) biten bir aًaç daha yeti‏tirdik. Bu aًaç, hem yaً, hem de yiyenlere ho‏ kokulu, lezzetli bir kat‎k olan zeytin mahsulü verir.


    Ahmet Varol : Yine Turi Sina'dan ç‎kan bir aًaç (zeytin yeti‏tirdik). O yaًl‎ ve yiyenlere bir kat‎k olan (ürün) bitirmektedir.


    Ali Bulaç : Ve (daha çok) Tur-i Sina'da ç‎kan bir aًaç (türü de yaratt‎k); o yaًl‎ ve yiyenlere bir kat‎k olarak bitmekte (ürün vermekte)dir.


    Ali Fikri Yavuz : (Yine sizin için) Tûr-i Sînâ daً‎ndan ç‎kan bir aًaç (zeytin aًac‎) yaratt‎k ki, hem yaً bitirir, hem de yiyecek kimselere bir kat‎k.


    Bekir Sadak : (19-20) Onunla, icinde, yediginiz bircok meyvalar bulunan hurmalik ve uzum baglari, Turi Sina'da yetisen, yiyenlere, yag ve katik veren zeytin agacini var ettik.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Ve (daha çok) Tûr-i Sina'da ç‎kan, yiyenlere yaً ve kat‎k bitirip veren bir aًaç da ye‏erttik.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (19-20) Onunla, içinde, yediًiniz birçok meyvalar bulunan hurmal‎k ve üzüm baًlar‎, Tur-i Sina'da yeti‏en, yiyenlere, yaً ve kat‎k veren zeytin aًac‎n‎ var ettik.


    Diyanet Vakfi : Tûr-i Sînâ'da da yeti‏en bir aًaç daha meydana getirdik ki, bu aًaç hem yaً hem de yiyenlerin ekmeًine kat‎k edecekleri (zeytin) verir.


    Edip Yüksel : Sina Daً‎ civar‎nda yeti‏en ve yiyenler için yaً ve lezzet üreten bir aًaç...


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ve bir aًaç ki Tur-i Siyna'dan ç‎kar, yaً ve yiyenlere bir kat‎kla biter


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bir de Tur-i Sina'da yeti‏en bir aًaç ki, hem yaً hem de yiyenlere bir kat‎k ile biter.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Tûr-i Sinâ'da (dahi) yeti‏en bir aًaç da meydana getirdik ki, bu aًaç, hem yaً, hem de yiyenlerin ekmeًine kat‎k edecekleri (zeytin) verir.


    Fizilal-il Kuran : Yine su sayesinde as‎l kaynaً‎ Tur-i Sina olan ve yiyenlere yaً ve kat‎k saًlayan aًac‎ da yaratt‎k.


    Gültekin Onan : Ve (daha çok) Tur-i Sina'da ç‎kan bir aًaç (türü de yaratt‎k); o yaًl‎ ve yiyenlere bir kat‎k olarak bitmekte (ürün vermekte)dir.


    Hasan Basri اantay : (Sizin için) Tuur-i sînâ'dan ç‎kan bir aًaç da (yaratd‎k) ki o (yerden) yaً‎yle ve yiyen kimselere bir kat‎kla beraber biter.


    Hayrat Ne‏riyat : Bir de Tûr-‎ Sînâ’dan ç‎kan bir aًaç (meydana getirdik) ki, (bu aًaç, sizler için)hem yaً, hem de yiyenlere bir kat‎k (olan zeytin) ile (berâber) yeti‏ir.


    فbni Kesir : Tur-u Sina'da yeti‏en, yiyenlere yaً ve kat‎k veren bir aًaç da var ettik


    Muhammed Esed : ve (yine onunla sizin için) Tur-i Sina (çevresindeki topraklar)da yeti‏en, ürününden yaً elde edilen ve yiyenlere ho‏ kokulu, lezzetli bir kat‎k saًlayan aًac‎ (ç‎kar‎yoruz).


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve bir aًaç da (in‏a ettik) ki, Tûr-u Sîna'dan ç‎kar, yiyecekler için yaً ile bir kat‎kl‎k ile biter.


    ضmer ضngüt : Size bir de Tur-i sînâ'dan ç‎kan bir aًac‎ var ettik. Bu aًaç hem yaً, hem de yiyenlere kat‎k (zeytin) verir.


    قaban Piri‏ : Sina Daً‎’nda da yeti‏en, yiyenlere yaً ve kat‎k veren bir aًaç da (o su ile yeti‏ir).


    Suat Y‎ld‎r‎m : Sina Daً‎ndan ç‎kan bir nebat da yeti‏tiririz ki o aًaç hem yaً, hem de yiyenlere bir kat‎k ç‎kar‎r.


    Süleyman Ate‏ : Yine onunla Tûr-i Sinâ'dan ç‎kan, (meyvas‎) yaًl‎ olarak biten, yiyenlerin (yaً‎na ekmeklerini) bat‎racaklar‎ bir (zeytin) aًac(‎) yeti‏tirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Ve (daha çok) Tur-i Sina'da ç‎kan bir aًaç (türü de yaratt‎k); o yaًl‎ ve yiyenlere bir kat‎k olarak bitmekte (ürün vermekte)dir.


    ـmit قim‏ek : Bir de Sina Daً‎ çevresinde yeti‏en bir aًaç bitirdik ki, ondan hem bir yaً ç‎kar, hem de yiyenlere kat‎k olur.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ve bir aًaç da yeti‏tirdik ki, Tûr-i Sina'dan ç‎kar, yaًl‎ olarak biter; yiyenlere kat‎kt‎r.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş