Kuran-ı Kerim KEHF Suresi Türkçe Meali ve açıklaması, Kehf Suresi Türkce açıklaması ve arapçası, Kur

goktepeli26 7 Haz 2013



  1. وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنزٌ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَالِحًا فَأَرَادَ رَبُّكَ أَنْ يَبْلُغَا أَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنزَهُمَا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ذَلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِع عَّلَيْهِ صَبْرًا



    Ve emmel cidâru fe kâne li gulâmeyni yetîmeyni fîl medîneti ve kâne tahtehu kenzun lehumâ ve kâne ebûhumâ sâlihâ(sâlihan), fe erâde rabbuke en yeblugâ eşuddehumâ ve yestahricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(rabbike) ve mâ fealtuhu an emrî, zâlike te’vîlu mâ lem testı’ aleyhi sabrâ(sabren).



    1. ve emmâ el cidâru : ve duvar meselesine gelince, duvar ise

    2. fe kâne : böylece idi

    3. li gulâmeyni : iki (erkek) çocuğa ait, iki (erkek) çocuğun

    4. yetîmeyni : iki yetim

    5. fî el medîneti : şehirde

    6. ve kâne : ve idi, vardı

    7. tahte-hu : onun altında

    8. kenzun : hazine, define

    9. lehumâ : ikisinin, ikisine ait

    10. ve kâne : ve idi

    11. ebû-humâ : ikisinin babası

    12. sâlihan : salih (kimse)

    13. fe erâde : bu sebeple diledi, istedi

    14. rabbu-ke : senin Rabbin

    15. en yeblugâ : ikisinin erişmesini, ulaşmasını

    16. eşudde-humâ : onların en kuvvetli çağı, gençlik çağı

    17. ve yestahricâ : ve ikisinin çıkarması

    18. kenze-humâ : ikisinin definesi

    19. rahmeten : bir rahmet olarak

    20. min rabbi-ke : senin Rabbinden

    21. ve mâ fealtu-hu : ve onu ben yapmadım

    22. an emrî : kendi emrimden, kendi isteğimle

    23. zâlike : işte bu

    24. te'vîlu : te'vîl, yorum, izah

    25. mâ : şey

    26. lem testı' : sen güç yetiremedin

    27. aleyhi : ona

    28. sabren : sabırlı olma





    İmam İskender Ali Mihr : Ve duvar ise şehirde iki yetim (erkek) çocuğa aitti. Onun altında, onlara ait bir define vardı. Ve onların babası salih (bir kimse) idi. Bu sebeple Rabbin, o ikisinin gençlik çağına erişmesini ve Rabbinden bir rahmet olarak, defineyi çıkarmalarını istedi. Ve ben, onu kendi emrim ile (kendi isteğimle) yapmadım (Allah'ın emriyle yaptım). İşte bu, sabırlı olmaya güç yetiremediğin şeylerin (olayların) yorumudur.


    Diyanet İşleri : “Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Duvarsa, şehirdeki iki yetim çocuğundu ve altında, onlara âit bir defîne vardı, babaları da temiz bir adamdı. Rabbin, onların ergenlik çağına gelmelerini ve defînelerini çıkarıp elde etmelerini diledi. Bunları kendiliğimden yapmadım. İşte sabredemediğin şeylerin iç yüzü.


    Adem Uğur : Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.


    Ahmed Hulusi : "Duvara gelince: O, şehirde iki yetim oğlanın idi. . . Onun altında, onlara (iki yetim çocuğa) ait bir hazine var idi. . . Ve babaları da sâlih idi. . . Bundan dolayı Rabbin diledi ki, o iki çocuk buluğ çağına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. . . Ben bu işleri kendi hükmümle yapmadım! İşte senin sabretmeye katlanamadığının tevili (içyüzü) budur. "


    Ahmet Tekin : 'Duvar ise, şehirde, iki yetim erkek çocuğa aitti. O duvarın altında çocuklara ait hazine vardı. Babaları da dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi, mü’min, sâlih bir adamdı. Rabbin onların erginlik, yiğitlik çağlarına-onsekiz yaşlarına gelmesini, Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini kendilerinin çıkarmasını istedi. Bu icra planını da kendiliğimden uygulamadım. İşte, senin sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.' dedi.


    Ahmet Varol : Duvara gelince: O şehirdeki iki yetim çocuğa aitti ve altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da salih biriydi. Rabbin onların erginlik çağlarına ermelerini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunu kendi görüşümle yapmadım. Haklarında sabır gösteremediğin şeylerin yorumları (iç yüzleri) işte budur.


    Ali Bulaç : "Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu."


    Ali Fikri Yavuz : Duvara gelince, duvar şehirde iki yetim oğlanındı. Duvarın altında, bu oğlanlar için saklı bir define vardı. Babaları da sâlih bir kimse idi. Onun için Rabbin diledi ki, ikisi de rüşdlerine ersinler ve definelerini çıkarsınlar. Bu, Rabbinden bir merhamet idi. Ben, bunları kendi görüşümle yapmadım (Allah’ın emriyle yaptım). İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.”


    Bekir Sadak : «uvar ise, sehirde iki yetim erkek cocuga aitti. Duvarin altinda onlarin bir hazinesi vardi; babalari da iyi bir kimseydi. Rabbin onlarin erginlik cagina ulasmasini ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini cikarmalarini istedi. Ben bunlari kendiligimden yapmadim. ste dayanamadigin islerin icyuzleri budur.» *


    Celal Yıldırım : Duvara gelince, o, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti, altında onlar için bir hazine bulunuyordu ; ana-babaları da iyi insanlardı. Rabbim o iki çocuğun rüşde erip hazinelerini çıkarmalarını, kendi katından bir rahmet olarak diledi. Ben bu hususları kendi görüşümle yapmadım, işte sabredemediğin hususların yorumu budur!» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur.'


    Diyanet Vakfi : «Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir hazine vardı; babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.»


    Edip Yüksel : 'Duvar ise kentteki iki öksüze aitti. Duvarın altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da erdemli birisiydi. Rabbin diledi ki onlar büyüyüp tam güçlerine kavuştuktan sonra Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini ortaya çıkarsınlar. Bunları kendi irademle yapmadım. İşte bunlar, dayanamadığın şeylerin açıklamasıdır.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gelelim divara: şehir de iki yetîm oğlanın idi, altında onlar için saklanmış bir defîne vardı ve babaları salih bir zat idi, onun için rabbın irade buyurdu ki ikisi de rüştlerine ersinler ve defînelerini çıkarsınlar, hep bunlar rabbından bir rahmet olarakdır ve ben hiç birini kendi re'yimden yapmadım ve işte senin sabredemediğin şeylerin te'vili


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gelelim duvara; o, şehirde iki yetim oğlanındı, altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları iyi bir zat idi. Onun için Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Bütün bunlar, Rabbinden bir rahmet olmak üzeredir ve ben hiçbirini kendi görüşümle yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.»


    Fizilal-il Kuran : O duvar var ya, o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve duvarın altında bu yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları iyi bir insandı. Rabb'in istedi ki, o yetimler, erginlik çağına erdikten sonra Rabb'lerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleri ile duvarın altından çıkarsınlar. Yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmadım. İşte sabırla karşılayamadığın olaylara ilişkin açıklamam budur.


    Gültekin Onan : "Duvar ise şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu) rabbinden bir rahmettir. Bunları ben kendi buyrultum [özel görüşüm] ile yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu."


    Hasan Basri Çantay : «Dıvara gelince: Bu, o şehirde iki yetîm oğlancığındı. Altında da onlara âid bir defîyne vardı. Babaları iyi bir adamdı. Binâen'aleyh Rabbin diledi ki ikisi de rüşdlerine ersinler, definelerini çıkarsınlar. (Bu), Rabbimden bir merhametdi. Ben bunu kendi re'yimle yapmadım. İşte üzerlerinde sabredemediğin şeylerin iç yüzü»!


    Hayrat Neşriyat : 'O duvar ise, işte o şehirde bulunan iki yetim erkek çocuğa âid idi; ve onun (o duvarın) altında, kendilerine âid bir hazîne vardı; babaları da sâlih bir kimseydi. Böylece Rabbin, onların (o iki çocuğun) güçlerinin kemâle ermesini ve Rabbinden bir rahmet olarak(o yaşa geldiklerinde) kendi hazînelerini çıkarmalarını diledi! (Ben) bunu kendiliğimden de yapmadım! (Rabbim bana emir buyurdu!) İşte kendisine sabretmeye dayanamadığın şeylerin iç yüzü budur!'


    İbni Kesir : Duvar ise; o şehirdeki iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir kimseydi. Rabbın; onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbından bir rahmet olarak deefinelerini çıkar malarını istedi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın şeylerin tevili budur.


    Muhammed Esed : Ve duvara gelince; duvar o kasabada yaşayan iki yetim oğlan çocuğuna aitti ve altında (hukuken) onların olan bir hazine (gömülüydü). Onların babası dürüst ve erdemli biriydi; bunun içindir ki, Rabbin onların erginlik çağına eriştiklerinde o hazineyi Rabbinden bir bağış olarak kazıp çıkarmalarını irade etti. (Dolayısıyla,) ben (bütün) bunları kendiliğimden yapmadım: Senin sabır göstermediğin (olayların) iç yüzünün gerçek anlamı işte budur."


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Duvara gelince, şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da sâlih bir kimse idi. Artık Rabbin diledi ki onlar sinn-i rüşte ersinler de hazinelerini çıkarıversinler. (Bu) Rabbinden bir rahmet olarak (böyle yapılmıştır). Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.


    Ömer Öngüt : “Duvar ise, şehirde iki yetim oğlana âitti. Duvarın altında bu oğlanlar için saklı bir hazine vardı. Babaları da sâlih bir kimse idi. Rabbin diledi ki onlar erginlik çağına ulaşsınlar ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzü budur. ”


    Şaban Piriş : Duvar ise, şehirdeki iki yetim gence aitti. Altında da onlara ait bir hazine vardı. Babaları temiz ve iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben, bunları kendiliğimden yapmadım. İşte bu sabredemediğin işlerin gerçek yüzüdür.


    Suat Yıldırım : Gelelim duvara: O duvar şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Duvarın altında onlara ait bir define gömülü idi. Babaları, salih, iyi bir insandı. Rabbin onların reşit olacakları çağa gelip, definelerini o zaman çıkarmalarını irade buyurdu. Bütün bunlar Rabbinden birer lütuf ve rahmet olup, ben hiçbirini kendi görüşümle yapmış değilim. İşte hakkında sabırsızlık gösterdiğin meselelerin içyüzü bunlardan ibarettir."


    Süleyman Ateş : "Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Bunları, ben kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzü budur."


    Tefhim-ul Kuran : «Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin onlara karşı sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.»


    Ümit Şimşek : 'Duvara gelince, o da şehirdeki iki yetim çocuğa aitti ve altında onlara ait bir hazine saklıydı. Çocukların babaları da iyi ve hayırlı bir kimseydi. Rabbin, yetimlerin yetişkin çağa ulaştıklarında o hazineyi çıkarmalarını murad etti. Bu Rabbinden bir rahmettir; yoksa kendi başıma yapmadım. İşte bunlar, benim beraberliğimde tahammül edemediğin şeylerin yorumudur.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ve duvar. Duvar, o kentte yaşayan iki yetim oğlanındı. Altında, oğlanlara ait bir define vardı. Oğlanların babası da hayır ve barış seven bir kimse olarak yaşamıştı. Rabbin istedi ki, o çocuklar ergenliklerine ulaşsınlar da Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendi buyruğumun sonucu olarak yapmadım. İşte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin içyüzü budur."
     


  2. وَيَسْأَلُونَكَ عَن ذِي الْقَرْنَيْنِ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُم مِّنْهُ ذِكْرًا



    Ve yes’elûneke an zil karneyn(karneyni), kul se etlû aleykum minhu zikrâ(zikren).



    1. ve yes'elûne-ke : ve sana sorarlar

    2. an zi el karneyni : Zülkarneyn'den (iki karn sahibi)

    3. kul : de, söyle

    4. se etlû : tilâvet edeceğim, okuyacağım

    5. aleykum : size

    6. min-hu : ondan

    7. zikren : zikir, hatırlatma, kıssa, konu, bahis






    İmam İskender Ali Mihr : Ve sana “Zülkarneyn”den sorarlar. De ki: “Ondan bahsederek size tilâvet edeceğim (açıklayacağım).”


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size ondan bir anı okuyacağım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sana Zülkarneyn'i sorarlar. De ki: Ona âit haberleri de okuyalım size.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.


    Ahmed Hulusi : Sana Zül-Karneyn'den soruyorlar. . . De ki: "Ondan size bir zikir (hatırlatma) okuyacağım. "


    Ahmet Tekin : Sana Zülkarneyn ile ilgili sualler soruyorlar.
    'Size onunla ilgili, Kur’ân’da bazı bilgiler vereceğim.' de.


    Ahmet Varol : Sana Zülkarneyn'den de soruyorlar. De ki: 'Ben size ondan bir haber okuyacağım.'


    Ali Bulaç : Sana (Ey Muhammed,) Zu'l-Karneyn hakkında sorarlar. De ki: "Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı bilgiler) vereceğim.


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, bir de sana Zü’l-Karneyn’den (haber) soruyorlar, (müşrikler seni imtihan etmek için). De ki: “- Size ondan bir haber anlatacağım:


    Bekir Sadak : Sana Zulkarneyn'i sorarlar, «Onu size anlatacagim» de.


    Celal Yıldırım : Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Ondan size bir haber anlatacağım :


    Diyanet İşleri (eski) : Sana Zülkarneyn'i sorarlar, 'Onu size anlatacağım' de.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.


    Edip Yüksel : Sana, iki nesil kadar yönetime sahip olan kişiden sorarlar. De ki, 'Size ondan bir öğüt ve hatırlatma aktaracağım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de sana Zülkarneynden suâl ediyorlar, de ki size ondan bir yadigâr okuyacağım


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de sana Zulkarneyn'den soruyorlar. Dedi: «Size ondan bir hatıra okuyacağım.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: «Size ondan bir hatıra okuyacağım.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. Onlara de ki; «Size onun hakkında bazı düşündürücü bilgiler vereceğim.»


    Gültekin Onan : Sana (Ey Muhammed,) Zu'l-Karneyn hakkında sorarlar. De ki: "Size, ondan 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı bilgiler) vereceğim.


    Hasan Basri Çantay : Sana Zülkarneyni sorarlar. De ki: «Size onun (haalinden) de haber söyleyeyim».


    Hayrat Neşriyat : (Ey Habîbim!) Sana Zülkarneyn’den de soruyorlar. De ki: 'Size ondan bir hâtıra okuyacağım (anlatacağım).'


    İbni Kesir : Sana Zülkarneyn'i sorarlar. Onu, size anlatacağım, de.


    Muhammed Esed : Ve sana Zulkarneyn hakkında soru soruyorlar; de ki: "onu hatırlatacak bir şey anlatayım".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sana Zülkarneyn'den sual ediyorlar. De ki: «O'na dair size kâfi bir haber hikâye edeceğim.»


    Ömer Öngüt : Resulüm! Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: “Size ondan bir hatıra anlatacağım. ”


    Şaban Piriş : Sana Zülkarneyn’i soruyorlar. Ondan size bir öğüt okuyacağım, de.


    Suat Yıldırım : Bir de sana Zülkarneyn’i sorarlar. "Size onun bir hadisesini anlatayım." de.


    Süleyman Ateş : (Ey Muhammed), sana Zu'l-Karneyn'den soruyorlar. De ki: "Size ondan bir anı okuyacağım."


    Tefhim-ul Kuran : Sana (Ey Muhammed,) Zu'l Karneyn hakkında sorarlar. De ki: «Size, ondan da, 'öğüt ve hatırlatma olarak' (bazı bilgiler) vereceğim.


    Ümit Şimşek : Sana bir de Zülkarneyn'i soruyorlar. 'Size ondan bir hatıra okuyacağım' de.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sana Zülkarneyn'den de sorarlar: De ki: "Size ondan bir hatıra okuyacağım."
     


  3. إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا



    İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli ؛ey’in sebebâ(sebeben).



    1. innâ : muhakkak biz

    2. mekkennâ : sağlam yerle؛tirdik, kuvvetlendirdik, destekledik

    3. lehu : ona, onu

    4. fî el ardı : yeryüzünde

    5. ve âteynâ-hu : ve ona verdik

    6. min kulli ؛ey'in : her؛eyden

    7. sebeben : sebep, vesile






    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki Biz, onu yeryüzünde kuvvetlendirdik (destekledik). Ve ona sebep olan her؛eyden verdik.


    Diyanet İ؛leri : Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ula؛abileceği) bir yol verdik.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Biz, gerçekten de onu yeryüzünde yerle؛tirip yüceltmi؛tik, her ؛eyin yoluna, yoradamına âit ne bilgi varsa vermi؛tik ona.


    Adem Uğur : Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) her ؛ey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik.


    Ahmed Hulusi : Onu arzda yerle؛tirdik ve Ona her yolu (dilediğine ula؛masını) kolayla؛tırdık.


    Ahmet Tekin : Gerçekten biz Zülkarneyn’i iktidar, kudret, itibar ve imkân sahibi yaptık. Onu, her konuda maksadına doğru araçlarla ula؛ma bilgisi, kudreti, imkânlarıve maharetiyle donattık.


    Ahmet Varol : Gerçekten biz onu yeryüzünde güçlü bir iktidar sahibi kılmı؛ ve ona her ؛eyden bir yol vermi؛tik.


    Ali Bulaç : Gerçekten, biz ona yeryüzünde sapasağlam bir iktidar verdik ve ona her ؛eyden bir yol (sebep) verdik.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz, Zül’-Karneyn’i (Rûm hükümdar‎ فskender’i) yeryüzünde iktidar sahibi yapt‎k ve ona (gayesine ula‏mak için) istediًi her ‏eyden bir vas‎ta (sebep) verdik.


    Bekir Sadak : Dediler ki: Zulkarneyn! Dogrusu Yecuc ve Mecuc bu ulke de bozgunculuk yapiyorlar. Bizimle onlarin arasina bir sed yapman icin sana bir vergi verelim mi?


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki biz onu yeryüzünde kudretli biçimde yerle‏tirip imkân verdik ve ona (gereken) her ‏eyden (kolayla‏t‎r‎c‎ bir) sebep verdik.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Doًrusu biz onu yeryüzüne yerle‏tirmi‏ ve her ‏eyin yolunu ona ًِretmi‏tik.


    Diyanet Vakfi : Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi k‎ld‎k, ona (muhtaç olduًu) her ‏ey için bir sebep (bir vas‎ta ve yol) verdik.


    Edip Yüksel : Biz ona yeryüzünde yِnetim gücünü ve her türlü imkan‎ verdik


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Biz onun için Arzda bir müknet haz‎rlad‎k ve ona her ‏eyden bir sebeb verdik


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Biz onun için yeryüzünde bir iktidar haz‎rlad‎k ve ona ula‏mak istediًi ‏eyden bir sebep verdik.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Gerçekten biz onu (Zülkarneyn'i) yeryüzünde iktidar sahibi yapt‎k ve ona ula‏mak istediًi her ‏eyi elde etmesinin bir yolunu verdik.


    Fizilal-il Kuran : Biz onu yeryüzünde egemen k‎ld‎k ve her amaca ula‏t‎racak sebebi buyruًuna sunduk.


    Gültekin Onan : Gerçekten, biz ona yeryüzünde sapasaًlam bir iktidar verdik ve ona her ‏eyden bir yol (sebep) verdik.


    Hasan Basri اantay : Hak‎ykat, biz onu yer (yüzün) de büyük bir kudret saahibi k‎ld‎k ve ona (muhtâc olduًu) her ‏eyden bir sebeb (bir yol) verdik.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki biz, ona (Zülkarneyn’e) yeryüzünde imkân verdik ve kendisine(istediًi) her‏eyden bir sebeb (ula‏mas‎ için bir yol) verdik.


    فbni Kesir : Doًrusu Biz; onu, yeryüzünde büyük bir kudret sahibi k‎lm‎‏t‎k ve ona her ‏eyin yolunu ًِretmi‏tik.


    Muhammed Esed : Ona yeryüzünde güvenli bir yer saًlad‎k ve onu, (ula‏acaً‎) her ‏eye doًru araçlarla ula‏ma (bilgisiyle) donatt‎k;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Biz O'nu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her ‏eyden bir sebep verdik.


    ضmer ضngüt : Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi k‎ld‎k ve her ‏eyden ona bir sebep verdik, ona her ‏eyin yolunu ًِrettik.


    قaban Piri‏ : Biz, onu yeryüzünde güçlendirmi‏ ve ona her ‏eyin yolunu ًِretmi‏tik.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (84-85) Biz ona dünyada geni‏ imkânlar verdik ve onun ihtiyaç duyduًu her konuda sebep ve vas‎talar ihsan ettik. O da bat‎ya doًru bir yol tuttu.


    Süleyman Ate‏ : Biz onu yeryüzünde güçlü k‎ld‎k ve ona her‏eyden bir sebep (istediًi her‏eye ula‏man‎n yolunu, arac‎n‎) verdik.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten, biz ona yeryüzünde sapasaًlam bir iktidar verdik ve ona her ‏eyden bir yol (sebep) verdik.


    ـmit قim‏ek : Biz onu yeryüzünde geni‏ imkânlarla yerle‏tirdik ve ona her‏ey için bir sebep verdik.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Biz onun için yeryüzünde güç ve saltanat haz‎rlad‎k ve ona her‏eyden bir sebep verdik.
     


  4. فَأَتْبَعَ سَبَبًا



    Fe etbea sebebâ(sebeben).



    1. fe etbea : böylece tâbî oldu

    2. sebeben : sebep, vesile






    İmam İskender Ali Mihr : Böylece bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).


    Diyanet İşleri : O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O, batıya doğru bir yol tutmuştu.


    Adem Uğur : O da bir yol tutup gitti.


    Ahmed Hulusi : O da bir yolu kullandı.


    Ahmet Tekin : O da, bu sayede doğru sebep ve vesilelere, meşrû araçlara başvurarak bir hedefe yöneldi.


    Ahmet Varol : O da bir yol tuttu.


    Ali Bulaç : O da, bir yol tuttu.


    Ali Fikri Yavuz : O da (batıya ulaşmak için) bir yol tuttu.


    Bekir Sadak : O da bir yol tuttu.


    Celal Yıldırım : O da bir sebebi (seçip ona göre) bir yol izledi.


    Diyanet İşleri (eski) : O da bir yol tuttu.


    Diyanet Vakfi : O da bir yol tutup gitti.


    Edip Yüksel : Nitekim, o bir yol izledi


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken bir sebebi ta'kıb etti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derken o bir sebebi izledi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Derken o da bu yollardan birini tutup gitti.


    Fizilal-il Kuran : O da bir sebebe sarılarak yola koyuldu.


    Gültekin Onan : O da, bir yol tuttu.


    Hasan Basri Çantay : Oda (batıya doğru) bir yol tutdu.


    Hayrat Neşriyat : Böylece (o da) bir sebeb (batıya doğru, bir yol) ta'kib etti.


    İbni Kesir : O da bir yol tuttu.


    Muhammed Esed : Ve bu sayede o da (yaptığı her işde) doğru ve meşru araçlara başvurdu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık o, bir yol takibe başladı.


    Ömer Öngüt : O da bir yol tutup gitti.


    Şaban Piriş : O da bir yol tuttu.


    Suat Yıldırım : (84-85) Biz ona dünyada geniş imkânlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik. O da batıya doğru bir yol tuttu.


    Süleyman Ateş : O da (kendisini batı ülkelerine ulaştıracak) bir yol tuttu.


    Tefhim-ul Kuran : O da, bir yol tutmuş oldu.


    Ümit Şimşek : O da bir sebebi izledi.


    Yaşar Nuri Öztürk : O da bir sebebi izledi.
     


  5. حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِندَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَن تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا



    Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin ve vecede indehâ kavmâ(kavmen), kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen).



    1. hattâ izâ : olduğu zaman

    2. belega : erişti, ulaştı

    3. magribe eş şemsi : güneşin battığı yer

    4. vecede-hâ : onu buldu

    5. tagrubu : grup ediyor, batıyor

    6. fî aynin : pınar içinde, pınarda

    7. hamietin : bulanık, çamurlu

    8. ve vecede : ve buldu

    9. inde-hâ : onun yanında

    10. kavmen : bir kavim, topluluk

    11. kulnâ : biz dedik

    12. yâ ze el karneyni : ey Zülkarneyn

    13. immâ : ya, veya

    14. en tuazzibe : senin azaba uğratman

    15. ve immâ : ve ya, veya

    16. en tettehıze : senin edinmen, ittihaz etmen

    17. fî-him : onların içinde, onlar hakkında, onlara karşı

    18. husnen : güzellikle, iyilikle, güzel davranışla






    İmam İskender Ali Mihr : Güneşin grup ettiği yere ulaştığı zaman, onu (güneşi) bulanık bir pınarda batarken buldu. Ve onun (o pınarın) yanında bir kavim (topluluk) buldu. (Ona şöyle) dedik: “Ya Zülkarneyn! Dilersen onlara azap edersin, dilersen onlara karşı güzel davranış ittihaz edersin.”


    Diyanet İşleri : Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Nihâyet güneşin battığı yere gelince görmüştü ki güneş, kara bir balçığa batmada ve orada bir topluluğa rastladı. Dedik ki: Ey Zülkarneyn, istersen azaplandırırsın bunları, istersen iyilik edersin onlara.


    Adem Uğur : Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.


    Ahmed Hulusi : Tâ Güneş'in battığı yere ulaştığında, onu koyu bir karanlık suda batarken buldu. . . (Bir de) o bölgede bir toplum buldu! Dedik: "Ey Zül-Karneyn! İster (onlara) azap edersin; ister haklarında bir güzellik oluşturursun. "


    Ahmet Tekin : Nihayet, güneşin batar durumda olduğu, gecenin aralıksız uzun süre devam ettiği yere ulaştığı zaman, güneşi, sanki kara balçıklı bir suda batıyor buldu. O bölgede bir kavme rastladı. Biz ona:
    'Ey Zülkarneyn, onları cezalandırabilirsin, onlara iyi davranma yolunu da seçebilir, Hakka, imana, şer’î hükümleri öğrenmeye davet edebilir, kolaylık yolları gösterebilirsin.' diye ilham ettik.


    Ahmet Varol : Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara balçıklı bir gözenin içinde batar gördü. [2] Onun yanında da bir kavim buldu. Dedik ki: 'Ey Zulkarneyn! Onlara ya azap edersin, ya da haklarında güzel davranırsın.


    Ali Bulaç : Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin."


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet güneşin battığı yere (okyanus kıyısına) vardığı zaman, güneşi, (sanki) siyah bir çamura batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz şöyle hitap buyurduk: “- Ey Zül’-Karneyn! Ya (iman etmiyenlere) azâb edersin veya haklarında bir güzellik muamelesi yaparsın.”


    Bekir Sadak : Sonunda gunesin battigi yere ulasinca onu, kara balcikli bir suda batiyor gordu. Orada bir millete rastladi. «Zulkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin» dedik.


    Celal Yıldırım : Sonunda Güneş'in battığı yere (iyice batı cihetine) ulaştı; onu kara balçıklı bir suya batar (görünümünde) buldu. O kesimde bir millete rastladı. Biz de ona: «Ey Zülkarneyn ! Ya azaba uğratırsın, ya da haklarında güzel muamelede bulunabilirsin, (bu hususta serbestsin)» dedik.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. 'Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin' dedik.


    Diyanet Vakfi : Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik.


    Edip Yüksel : Uzak batıya varınca güneşi büyük bir okyanusta batar buldu ve orada bir topluluk ile karşılaştı. 'Ey İki Nesil Sahibi, dilersen onları cezalandır, dilersen onlara iyi davran,' dedik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Tâ gün batıya vardığı vakit onu balçıkla bir gözde gurub ediyor buldu, bir de bunun yanında bir kavim buldu, dedik ki: ey Zülkarneyn! ya ta'zib edersin veya haklarında bir güzellik ittihaz eylersin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Güneşin battığı yere vardığında onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. Ayrıca onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: «Ey Zulkarneyn, ya onları cezalandırırsın veya haklarında bir güzel muamelede bulunursun.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: «Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın.»


    Fizilal-il Kuran : Sonunda güneşin battığı yere varınca güneşi, çamurlu bir su pınarında batarken buldu. Orada rastladığı bir toplum ile ilgili olarak kendisine «Ey Zülkarneyn, onlara istersen ceza ver, istersen kendilerine iyi davran» dedik.


    Gültekin Onan : Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu, yanında bir kavim gördü. Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzeliği (geçerli ilke) edinirsin."


    Hasan Basri Çantay : Nihayet güneşin batdığı yere ulaşınca onu kara bir balçıkda batar buldu. Bunun yanında da bir kavm buldu. Dedik ki: «Zülkarneyn, (onları) ya azaba uğratmanda, yahud haklarında güzellik (tarafını) tutman (da serbestsin)».


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet güneşin battığı yere (batı cihetindeki memleketlere) varınca, onu (o güneşi) balçıklı bir suda batıyor (gibi) buldu ve yanında (kâfir) bir kavim buldu. Dedik ki: 'Ey Zülkarneyn! (Artık sana düşen) ya (onları) cezâlandırman veya haklarında bir güzellik tutmandır!'


    İbni Kesir : En sonunda güneşin battığı yere vardığı zaman; onu kara bir suda batıyor buldu. Orada bir kavme rastladı. Zülkarneyn, onlara azab da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin, dedik.


    Muhammed Esed : (Batıya doğru giderek) günün birinde güneşin battığı yere vardı; (güneş) ona kopkoyu, bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü. Ve orada (kötülüğün her çeşidine gömülüp gitmiş) bir kavme rastladı. Ona, "Sen ey Zulkarneyn!" dedik, ("Onlara) azap da edebilirsin, yüce gönüllü de davranabilirsin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Tâ ki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde gurub eder (gibi) buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: «Ey Zülkarneyn! Ya muazzep kılarsın veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.»


    Ömer Öngüt : Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, onu kara balçıklı bir gözeye batar (görünümünde) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine ona: “Ey Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin!” dedik.


    Şaban Piriş : Sonunda, güneşin battığı yere varınca, onu kara bir çamurda, bir göze de batarken buldu. Orada da bir kavim buldu. Ona dedik ki: -Ey Zülkarneyn, onları ister cezalandır; ister iyi davran.


    Suat Yıldırım : Nihayet Batıya ulaştığında, güneşi adeta kara bir balçıkta batar vaziyette buldu. Orada yerli bir halk bulunuyordu. Biz: "Zülkarneyn!" dedik, "ister onlara azab edersin, ister güzel davranırsın."


    Süleyman Ateş : Nihâyet güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında da bir kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zu'l-Karneyn, (onlara) ya azâb edersin veya kendilerine güzel davranırsın (onları güzellikle yola getirirsin. Nasıl istersen öyle yaparsın)."


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu, yanında da bir kavim gördü. Dedik ki: «Ey Zu'l-Karneyn, (istiyorsan onları) ya azaba uğratırsın veya içlerinde güzelliği (geçerli ilke) edinirsin.»


    Ümit Şimşek : Nihayet batıya vardığında, güneşi balçıklı bir suda batarken gördü; orada da bir kavim buldu. 'Ey Zülkarneyn,' dedik. 'İster onları cezalandır, istersen güzellikle muamele et.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Nihayet, Güneş'in battığı yere varınca onu kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn, ya bunlara azap edersin ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın."
     


  6. قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَى رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُّكْرًا



    Kâle emmâ men zaleme fe sevfe nuazzibuhu summe yureddu ilâ rabbihî fe yuazzibuhu azâben nukrâ(nukren).



    1. kâle : dedi

    2. emmâ : amma, lâkin, fakat

    3. men zaleme : kim zulmederse

    4. fe sevfe nuazzibu-hu : o taktirde ona azap edeceğiz

    5. summe : sonra

    6. yureddu : reddedilir, geri gönderilir

    7. ilâ rabbi-hî : Rabbine

    8. fe yuazzibu-hu : o zaman onu azaplandırır

    9. azâben : bir azap (ile)

    10. nukren : dehşetli, çok şiddetli






    İmam İskender Ali Mihr : (Zülkarneyn): “Fakat kim zulmederse ona azap edeceğiz. Sonra kendi Rabbine reddedilir (geri gönderilir). Böylece ona dehşetli bir azapla azap edilir.” dedi.


    Diyanet İşleri : Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dedi ki: Zulmedeni azaplandırırız, sonra da Rabbinin tapısına götürülür de Rabbi, onu şiddetli bir azâba uğratır.


    Adem Uğur : O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak."


    Ahmed Hulusi : (Zül-Karneyn) dedi ki: "Zulmedene azap edeceğiz. . . Sonra Rabbine döndürülecek; böylece (Rabbi) ona tarifi mümkün olmayan bir azap yaşatacak. "


    Ahmet Tekin : Zülkarneyn:


    'Ya inkârda, küfürde ısrar ederek kendisine zulüm ve haksızlık edeni cezalandıracağız. Bir de, hesap vermek üzere Rabbinin huzuruna çıkarılacak, Rabbi de ona, daha korkunç bir ceza verecek.' dedi.
    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Kim zulmederse ona azab edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür O da onu görülmemiş azapla azablandırır.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Kim zulmederse biz onu azablandıracağız, sonra Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırır."


    Ali Fikri Yavuz : Zül’-Karneyn dedi ki: “- Kim zulmederse (Allah’ı inkâr ederse), muhakkak ona azâp edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür de Allah onu görülmedik bir azâbla cezalandırır.


    Bekir Sadak : (87-8 «aksizlik yapana azap edecegiz, sonra Rabbine dondurulur, onu gorulmemis bir azaba ugratir; ama inanip yararli is isleyene, mukafat olarak guzel seyler vardir, ona buyrugumuzdan kolay olani soyleriz» dedi.


    Celal Yıldırım : De ki: Kim zulmederse, ona azâb edeceğiz; sonra da o Rabbına döndürülür. O da ona görülmedik bir azâb ile azâb eder.


    Diyanet İşleri (eski) : (87-8 'Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz' dedi.


    Diyanet Vakfi : O, şöyle dedi: «Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.»


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Kim haksızlık ederse onu cezalandıracağız, Rabbine döndürülünce de onu görülmemiş bir cezaya çarpacaktır.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi: her kim haksızlık ederse onu muhakkak ta'zib ederiz, sonra rabbına iade olunur, o da onu görülmedik bir azâba çeker


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O şöyle dedi: «Her kim haksızlık ederse, onu muhakkak cezalandırırız, sonra Rabbine iade edilir ve O da onu görülmedik bir azaba çeker.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O da demişti ki: «Kim haksızlık ederse muhakkak ona azab edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, O da onu görülmemiş bir azabla cezalandırır.»


    Fizilal-il Kuran : Zülkarneyn o topluma dedi ki; «Aranızdaki zalimleri cezaya çarptıracağız. Onlar, ilerde Rabb'lerinin huzuruna vardıklarında eşi görülmemiş, ağır bir azaba uğrayacaklardır.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Kim zulmederse biz onu azablandıracağız, sonra rabbine döndürülür, O da onu kötü (nükra) bir azabla azablandırır."


    Hasan Basri Çantay : Dedi: «Amma kim zulmederse onu azâblandıracağız. Sonra da o, Rabbine döndürülür de O da kendisini şiddetli bir azâb (a dûçâr) eder».


    Hayrat Neşriyat : (Zülkarneyn o kavme) dedi ki: 'Kim zulmederse, işte onu cezâlandıracağız; sonra(o,) Rabbine döndürülür de (Rabbi) onu şiddetli bir azâb ile cezâlandırır.'


    İbni Kesir : Dedi ki: Kim zulmederse; ona, azab edeceğiz. Sonra Rabbına döndürülür ve Rabbı; onu, görülmemiş bir azaba uğratır.


    Muhammed Esed : O şöyle cevap verdi: "(Başkalarına) zulmeden kimseye gelince, ona bundan böyle azap edeceğiz; ve o kimse sonunda Rabbine döndürülecek; ve O da ona görülmemiş bir azap çektirecek.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Her kim zulüm ederse elbette onu muazzep kılarız, sonra da Rabbine reddedilir, artık o da cidden şedît bir azap ile muazzep kılar.»


    Ömer Öngüt : O da dedi ki: “Her kim ki zulmederse onu cezalandıracağız, sonra o Rabbine döndürülür. O da ona görülmedik bir azap ile azap eder. ”


    Şaban Piriş : Dedi ki: -Kim, zulmederse onu cezalandıracağız, sonra Rabbine döndürülür ve Rabbi onu görülmemiş bir azapla cezalandırır.


    Suat Yıldırım : Zülkarneyn şöyle dedi: "Kim zulmederse, Biz onu cezalandırırız, sonra da Rabbinin huzuruna götürülür. O da ona benzeri görülmedik bir ceza uygular.


    Süleyman Ateş : Dedi: "Kim haksızlık ederse, ona azâb edeceğiz, sonra o, Rabbine döndürülecektir. O da ona görülmemiş bir azâb edecektir."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Kim zulme saparsa biz onu azablandıracağız, sonra da Rabbine döndürülür, O da onu görülmemiş bir azabla azablandırıverir.»


    Ümit Şimşek : O dedi ki: 'Kim zulmederse onu cezalandırırız; sonra da o Rabbinin huzuruna çıkarılır ve Rabbi de onu görülmemiş bir azaba çarptırır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Zulmedene azap edeceğiz; sonra Rabbine döndürülecek; O da onu görülmedik bir azaba çeker."
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 7 Haz 2013


  7. وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاء الْحُسْنَى وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا



    Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan fe lehu cezâenil husnâ ve se nekûlu lehu min emrinâ yusrâ(yusren).



    1. ve emmâ : ve amma, fakat

    2. men âmene : kim âmenû olursa (kim ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dilerse)

    3. ve amile sâlihan : ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaptı, amel etti

    4. fe lehu : o zaman onun için, onun

    5. cezâen : karşılık, mükâfat

    6. el husnâ : güzel

    7. ve se nekûlu : ve söyleyeceğiz

    8. lehu : ona

    9. min emri-nâ : emrimizden

    10. yusren : kolay olan






    İmam İskender Ali Mihr : Fakat kim âmenû olursa (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı dilerse) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, bundan sonra onun mükâfatı güzeldir (cennettir ve dünya saadetidir). Ve ona, emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz (uygulayacağız).


    Diyanet İşleri : “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Fakat inanan ve iyi iş işleyene güzel bir karşılık var ve biz ona emirlerimizden kolay olanını emredecek, o çeşit emirler vereceğiz.


    Adem Uğur : İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz.


    Ahmed Hulusi : Fakat kim (hakikate) iman eder ve imanının gereğini uygularsa; karşılığı onun için en güzelidir. . . Ona kolaylaştırma yolundaki hükmümüzü uygularız.


    Ahmet Tekin : 'Ya da geçmişin kirlerinden arınarak iman edip, gevşekliği bırakarak, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirene, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayana, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olana, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyene de, mükâfat olarak en güzeli, cennet ve güzel muamele vardır. Biz ona, yerine getirilmesi kolay sorumluluklar yükleyeceğiz, kolay planlar uygulatacağız.


    Ahmet Varol : Ancak kim iman eder ve salih amel işlerse ona en güzel karşılık vardır. Buyruğumuzdan da ona kolay olanı söyleyeceğiz.


    Ali Bulaç : Kim iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanını söyleyeceğiz."


    Ali Fikri Yavuz : Amma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, bunu da mükafat olarak en güzel akıbet (cennet) vardır; ve ona emirlerimizden kolayını söyliyeceğiz (zorluk göstermiyeceğiz).”


    Bekir Sadak : (87-8 «aksizlik yapana azap edecegiz, sonra Rabbine dondurulur, onu gorulmemis bir azaba ugratir; ama inanip yararli is isleyene, mukafat olarak guzel seyler vardir, ona buyrugumuzdan kolay olani soyleriz» dedi.


    Celal Yıldırım : Ama kim imân edip iyi-yararlı amelde bulunursa, ona da en güzel mükâfat vardır ve ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleyeceğiz.


    Diyanet İşleri (eski) : (87-8 'Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz' dedi.


    Diyanet Vakfi : «İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz.»


    Edip Yüksel : 'İnanıp erdemli davranana gelince, ona güzel bir ödül vardır. Ona kolaylık göstereceğiz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Amma her kim de iyman edip iyi bir iş tutarsa buna da mükâfat olarak en güzel âkıbet vardır ve ona emrimizden bir kolaylık söyleriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ancak her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da mükafat olarak en güzel akibet vardır ve ona emrimizin kolayını söyleriz.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Amma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız.»


    Fizilal-il Kuran : İman edip iyi ameller işleyenlere gelince onları, ödüllerin en güzeli beklemektedir. Böylelerine kolay işler buyuracağız.


    Gültekin Onan : Kim inanır ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan bir kolaylık söyleyeceğiz."


    Hasan Basri Çantay : «Amma kim îman eder, güzel de amel (ve hareket) eylerse onun için en güzel bir mükâfat vardır. Ona emrimizden kolay (taraf) ını da söyleyeceğiz».


    Hayrat Neşriyat : 'Fakat kim îmân edip sâlih amel işlerse, işte onun için en güzel karşılık (Cennet)vardır. Ona emrimizden bir kolaylık da söyleyeceğiz' (dedi).


    İbni Kesir : Fakat kim de, iman eder ve salih ameller işlerse; ona, mükafat olarak güzel şeyler vardır. Ona emrimizden kolayını da söyleyeceğiz.


    Muhammed Esed : Ama inanıp dürüst ve erdemli davranışlarda bulunan kimseye gelince, böyle biri (yaptıklarının) karşılığı olarak (ahiret hayatının) nihai güzelliğine, iyiliğine ulaşacaktır; ve Biz de onu (yalnızca) yerine getirilmesi kolay olanla yükümlü tutacağız".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Amma her kim imân eder ve sâlih amelde bulunursa artık onun için çok güzel bir mükâfaat vardır ve ona emrettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.


    Ömer Öngüt : “Fakat her kim de iman edip sâlih amellerde bulunursa, ona da mükâfat olarak en güzel bir karşılık vardır. Ona emrimizden kolayını da söyleyeceğiz. ”


    Şaban Piriş : Fakat, kim de iman eder ve doğruları yaparsa, ona da iyi bir karşılık vardır. Ona emrimizden kolay olanı yapacağız.


    Suat Yıldırım : Fakat iman edip makbul ve güzel davranışlar içinde olana, en güzel karşılık verilir ve ona kolay olan buyruklarımızı emrederiz, kolaylık gösteririz."


    Süleyman Ateş : "Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükâfât vardır. Ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleyeceğiz (onu zor işlere koşmayacağız)."


    Tefhim-ul Kuran : Kim de iman eder ve salih amellerde bulunursa, onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan da kolay olanını söyleyeceğiz.»


    Ümit Şimşek : 'Kim de iman eder ve güzel bir iş yaparsa, ona da ödülün en güzeli vardır; kendisine kolayca yerine getirilebilecek buyruklarımızı teklif ederiz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "İman edip hayra ve barışa yönelik iş yapana gelince, onun için ödül olarak en güzeli var. Ve ona, buyruğumuzdan, kolay olanı söyleyeceğiz."
     


  8. ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا



    Summe etbea sebebâ(sebeben).



    1. summe : sonra

    2. etbea : tâbî oldu

    3. sebeben : vesile, sebep





    İmam İskender Ali Mihr : Sonra bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).


    Diyanet İşleri : Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra, bir yol daha tuttu.


    Adem Uğur : Sonra yine bir yol tuttu.


    Ahmed Hulusi : Sonra (Zül-Karneyn diğer) bir yolu kullandı.


    Ahmet Tekin : Sonra doğru sebep ve vesilelere, meşrû araçlara başvurarak başka bir hedefe yöneldi.


    Ahmet Varol : Sonra yine bir yol tuttu.


    Ali Bulaç : Sonra (yine) bir yol tuttu.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra Zül’-Karneyn (Doğuya doğru) bir yol tuttu.


    Bekir Sadak : Sonra yine bir yol tuttu.


    Celal Yıldırım : Sonra o başka bir yol tuttu.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra yine bir yol tuttu.


    Diyanet Vakfi : Sonra yine bir yol tuttu.


    Edip Yüksel : Sonra bir yol tuttu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra da bir sebebi ta'kıb etti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra yine bir sebebi takip etti.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu.


    Fizilal-il Kuran : Arkasından yine bir sebebe sarılarak yola koyuldu.


    Gültekin Onan : Sonra (yine) bir yol tuttu.


    Hasan Basri Çantay : Sonra o, başka bir yol tutdu.


    Hayrat Neşriyat : Sonra (başka) bir sebeb (doğuya doğru, bir yol) ta'kib etti.


    İbni Kesir : Sonra o, bir yol tuttu.


    Muhammed Esed : Ve (Zulkarneyn, doğru bir amaca varmak için, böylece) bir kere daha doğru aracı seçti.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra da başka bir yol takip etti.


    Ömer Öngüt : Sonra yine bir yol tutup gitti.


    Şaban Piriş : Sonra bir yol tuttu.


    Suat Yıldırım : Zülkarneyn bu sefer yine bir yol tuttu.


    Süleyman Ateş : Sonra yine bir yol tuttu.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra (yine) bir yol tutmuş oldu.


    Ümit Şimşek : Sonra yine bir sebebi izledi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra bir sebebi daha izledi.
     


  9. حَتَّى إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَى قَوْمٍ لَّمْ نَجْعَل لَّهُم مِّن دُونِهَا سِتْرًا



    Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin lem nec’al lehum min dûnihâ sitrâ(sitren).



    1. hattâ izâ : olduğu zaman

    2. belega : ulaştı

    3. matlıa eş şemsi
    (talaa) : güneşin (tulû ettiği) doğduğu yer
    : (doğdu)

    4. vecede-hâ : onu buldu

    5. tatluu : doğuyor

    6. alâ kavmin : bir kavmin üzerine

    7. lem nec'al : kılmadık, yapmadık

    8. lehum : onlar için, onlara

    9. min dûni-hâ : ondan başka

    10. sitren : bir örtü, perde






    İmam İskender Ali Mihr : Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman onu (güneşi), ondan (güneşten) korunacak bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken buldu.


    Diyanet İşleri : Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Da gide gide güneşin doğduğu yere vardı, orada öyle bir topluluk buldu ki onların güneşten başka hiçbir elbisesi yoktu, öyle bir topluluğa doğmadaydı güneş orada.


    Adem Uğur : Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.


    Ahmed Hulusi : Tâ Güneş'in başlangıcının olduğu yere geldi (kuzeyde Güneş'in batmadan en alt noktadan tekrar yükseldiği bölge). Onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için ona (Güneş'e) karşı bir örtü oluşturmamıştık (Güneş hiç kaybolmuyordu).


    Ahmet Tekin : Nihayet, güneşin doğup da batmadığı, gündüzün aralıksız uzun süre devam ettiği yere ulaştığında, o bölgede, güneşin, kendilerini koruyacak elbiseyi ve barınağı öğretmediğimiz çıplak, ilkel bir kavmin üzerine doğduğunu görmüştü.


    Ahmet Varol : Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca onu, kendilerine güneşe karşı bir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğar gördü.


    Ali Bulaç : Sonunda güneşin doğduğu yere kadar ulaştı ve onu (güneşi), kendileri için bir siper kılmadığımız bir kavim üzerine doğmakta iken buldu.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet güneşin doğduğu yere (uzak şarka) vardığı zaman güneşi, öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, onlara, güneşten kendilerini koruyacak bir siper (ev veya elbise gibi bir barınak) yapmamıştık.


    Bekir Sadak : Sonunda gunesin dogdugu yere ulasinca, gunesi, kendilerini elbise, bina gibi seylerle ortmedigimiz bir millet uzerine doguyor buldu.


    Celal Yıldırım : Tâ ki Güneş'in doğduğu yere (iyice doğu kesimine) ulaşınca, Güneş'i öyle bir millet üzerine doğuyor buldu ki, onlara Güneş'ten korunacak bir siper yapmamıştık.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.


    Diyanet Vakfi : Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.


    Edip Yüksel : Uzak doğuya varınca, güneşi, kendilerini güneşten koruyacak herhangi bir şeye sahip olmayan bir topluluk üzerine doğar buldu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Tâ gün doğu cihetine vardığı vakıt onu bir kavm üzerine doğuyor buldu ki onlara güneşin önünden bir siper yapmamıştık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü.


    Fizilal-il Kuran : Sonunda güneşin doğduğu yere varınca güneşi, öyle bir toplumun üzerine doğarken buldu ki, bu adamlar ile güneşin ışınları arasında hiçbir engel, hiçbir sütre koymamıştık.


    Gültekin Onan : Sonunda güneşin doğduğu yere kadar ulaştı ve onu (güneşi), kendileri için bir siper kılmadığımız bir kavim üzerine doğmakta iken buldu.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet üstüne güneşin (ilk önce) doğduğu yere ulaşdığı zaman onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki biz onlar için buna karşı (korunacak) hiç bir siper yapmamışdık.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet güneşin doğduğu yere (doğu cihetindeki memleketlere) varınca, onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, onun (o güneş ışıklarının) altında kendileri(ni korumak) için bir siper (dağlar ve ağaçlar) yapmamıştık.


    İbni Kesir : Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında; onun, güneşe karşı hiç bir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.


    Muhammed Esed : (Ve doğuya doğru yürüyerek) günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki güneşin doğduğu bir cihete kavuştu, onu bir kavim üzerine tulû eder buldu ki, onlar için güneşe karşı bir siper yapmış değildik.


    Ömer Öngüt : Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca onu öyle bir kavim üzerine doğuyor buldu ki, onlara güneşin önünde bir siper yapmamıştık.


    Şaban Piriş : Sonunda, güneşin doğduğu yere vardığında onun, güneşe karşı hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.


    Suat Yıldırım : Güneşin doğduğu yere varınca onun, kendilerini sıcaktan koruyacak bir siper nasib etmediğimiz bir halk üzerine doğduğunu gördü.


    Süleyman Ateş : Nihâyet güneşin doğduğu yere ulaşınca onu, güneşe karşı kendilerine siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğar buldu.


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda güneşin doğduğu yere kadar ulaştı ve onu (güneşi), kendileri için ona karşı bir siper kılmadığımız bir kavim üzerine doğmakta iken buldu.


    Ümit Şimşek : Nihayet doğuya vardığında, güneşi, kendilerini ondan koruyacak bir siper vermediğimiz bir kavim üzerine doğarken gördü.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir süre sonra, Güneş'in doğduğu yere varınca onu, ona karşı kendilerine bir siper yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu.
     


  10. كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا



    Kezâlik(kezâlike), ve kad ehatnâ bimâ ledeyhi hubrâ(hubren).



    1. kezâlike : işte böyle

    2. ve kad : ve oldu, olmuştu

    3. ehatnâ : biz ihata ettik

    4. bimâ : şeyleri

    5. ledey-hi : onun yanında, huzurunda

    6. hubren : olayın sebebinden, gerçek durumdan haberdar olan






    İmam İskender Ali Mihr : İşte böylece Biz, onun yanında oluşan şeyleri (olayları), haberdar olarak, (ilmimizle) ihata ettik.


    Diyanet İşleri : İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Böyleydi işte bu, gerçekten de nesi var, nesi yoksa bilgimiz hepsine şâmildir, hepsinden de haberdarız.


    Adem Uğur : İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.


    Ahmed Hulusi : İşte böyle. . . Biz Onu, ondaki ile ihâta etmiştik.


    Ahmet Tekin : Zülkarneyn burada da, önceki gibi, ihtiyaçlara cevap vererek sorumluluğunu yerine getirdi. Biz, onun sahip olduğu bilgiyi, medeniyet araçlarını, imkânlarını, gücünü, kudretini, tecrübesini biliyorduk.


    Ahmet Varol : İşte böyle. Biz, onun yanında ne tür bilgi ve tecrübe varsa [3] (ilmimizle) kuşatmıştık.


    Ali Bulaç : İşte böyle, onun yanında "özü kapsayan bilgi olduğunu" (veya yanında olup biten her şeyi) biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık.


    Ali Fikri Yavuz : İşte Zü’l-karneyn’in kudret ve saltanatı böyleydi. Halbuki onun yanında (asker ve harp vasıtaları gibi daha) neler vardı ki, biz, tamamını ilmimizle kuşatmışızdır.


    Bekir Sadak : Iste bunun gibi, onun yaptiklarinin hepsini bastanbasa biliyorduk.


    Celal Yıldırım : İşte böylece onun yanında olan her şeyi kuşatıp biliyorduk.


    Diyanet İşleri (eski) : İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.


    Diyanet Vakfi : İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.


    Edip Yüksel : İşte böyle... Onun her bulduğunu tamamıyla biliyorduk.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Böyle, halbuki onun yanında neler vardı temamını biz biliyorduk


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte böyle. Halbuki Biz, onun yanında nelerin bulunduğunu tamamen biliyorduk.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte Zülkarneyn'in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.


    Fizilal-il Kuran : İşte böyle, onun serüveni, bütün ayrıntıları ile bilgimizin kapsamı içindedir.


    Gültekin Onan : İşte böyle, onun yanında "özü kapsayan bilgi olduğunu" (veya yanında olup biten her şeyi) biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık.


    Hasan Basri Çantay : İşte (Zülkarneynin işi) böyle idi. Halbuki onun yanında (neler vardı) ki biz hepsini ilm (imiz) le kuşatmışızdır.


    Hayrat Neşriyat : İşte (Zülkarneyn’in işi) böyledir! Ve onun yanında olan şeyleri, gerçekten(hepsinden) haberdâr olarak kuşatmıştık.


    İbni Kesir : İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştan başa biliyorduk Biz.


    Muhammed Esed : (Biz onları) işte böyle (bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte böylece. Ve şüphe yok ki, onun yanında neler olduğunu Biz ilmen ihata etmişizdir.


    Ömer Öngüt : İşte böylece onunla ilgili baştan başa her şeyden haberdar idik.


    Şaban Piriş : İşte böyle, onun yanındakilerin hepsini baştan başa biliyorduk.


    Suat Yıldırım : İşte Zülkarneyn, böyle yüksek bir hükümranlığa sahip idi. Onun yanında ne var, ne yoksa Biz hepsine vakıf idik.


    Süleyman Ateş : İşte (Zu'l-Karneyn) böyle (yüksek bir mevkie ve hükümranlığa sâhip) idi. Onun yanında (daha) nice bilgi ve yetki bulunduğunu biliyorduk.


    Tefhim-ul Kuran : İşte böyle, onun yanında «özü kapsayan bilgi olduğunu» (veya yanında olup biten her şeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık.


    Ümit Şimşek : İşte Zülkarneyn'in hali böyleydi; ve Bizim ilmimiz, onun herşeyini kuşatmış bulunuyordu.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte böyle! Biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.
     


  11. ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا



    Summe etbea sebebâ(sebeben).



    1. summe : sonra

    2. etbea : tuttu

    3. sebeben : bir sebep





    İmam İskender Ali Mihr : Sonra (başka) bir sebebe tâbî oldu (yola koyuldu).


    Diyanet İşleri : Sonra yine bir yol tuttu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra gene bir yol tuttu.


    Adem Uğur : Sonra yine bir yol tuttu.


    Ahmed Hulusi : Sonra (Zül-Karneyn) bir yolu daha kullandı.


    Ahmet Tekin : Sonra yine doğru sebep ve vesilelere, meşrû araçlara başvurarak bir hedefe daha yöneldi.


    Ahmet Varol : Sonra yine bir yol tuttu.


    Ali Bulaç : Sonra bir yol (daha) tuttu.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra da (güneyden kuzeye doğru üçüncü) bir yol tuttu.


    Bekir Sadak : Sonra yine bir yol tuttu.


    Celal Yıldırım : Sonra o başka bir yol tuttu.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra yine bir yol tuttu.


    Diyanet Vakfi : Sonra yine bir yol tuttu.


    Edip Yüksel : Sonra yine bir yol tuttu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra da diğer bir sebebi ta'kıb etti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra da başka bir sebebi takip etti.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra yine bir yol tuttu.


    Fizilal-il Kuran : Arkasından yine bir sebebe sarılarak yola koyuldu.


    Gültekin Onan : Sonra bir yol (daha) tuttu.


    Hasan Basri Çantay : Sonra yine bir yol tutdu.


    Hayrat Neşriyat : Sonra bir sebeb (bir yol daha) tuttu.


    İbni Kesir : Sonra da bir yol tuttu.


    Muhammed Esed : Ve o (böylece, doğru bir amaca ulaşmak için) bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra diğer bir yolu takibe başladı.


    Ömer Öngüt : Sonra yine bir yol tutup gitti.


    Şaban Piriş : Sonra yoluna devam etti.


    Suat Yıldırım : Sonra o başka bir yol tuttu.


    Süleyman Ateş : Sonra yine bir yol tuttu.


    Tefhim-ul Kuran : (92-93) Sonra (yine) bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığı zaman orada hiç söz anlamayan bir kavim buldu.


    Ümit Şimşek : Sonra yine bir sebebi izledi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra yine bir sebebi izledi.
     


  12. حَتَّى إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوْمًا لَّا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا



    Hattâ izâ belega beynes seddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(kavlen).



    1. hattâ izâ : olduğu zaman

    2. belega : ulaştı

    3. beyne es seddeyni : iki seddin arası

    4. vecede : buldu

    5. min dûni-himâ : o ikisinden başka

    6. kavmen : bir kavim

    7. lâ yekâdûne yefkahûne : (neredeyse hiç) anlamayan

    8. kavlen : söz





    İmam İskender Ali Mihr : İki sed arasına ulaştığı zaman o ikisinden (o iki kavimden) başka, (neredeyse hiç) söz anlamayan bir kavim buldu.


    Diyanet İşleri : İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buldu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Tâ iki setin arasına vardı, onların yanında bir topluluk buldu ki hemen hiçbir söz anlamıyorlardı.


    Adem Uğur : Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.


    Ahmed Hulusi : Nihayet iki sed (set, dağ) arasına ulaştı. . . Orada neredeyse -hiçbir- uyarıyı değerlendirmeyecek hâlde bir kavim buldu.


    Ahmet Tekin : Nihayet iki dağ arasına ulaştığında, dağların eteğinde, nerdeyse anlaşabilecekleri müşterek bir dile sahip olmayan bir kavme rastladı.


    Ahmet Varol : Nihayet iki seddin arasına ulaştığında onların önünde neredeyse hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu.


    Ali Bulaç : seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiç bir sözü kavramayan bir kavim buldu.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet (sed yaptırmış olduğu Ermenistan ve Azerbaycan’daki) iki dağ arasına vardığı zaman, bu dağların önünde bir kavim buldu ki, söz anlamıyacak durumda idiler (lisan bilmiyorlardı).


    Bekir Sadak : Sonunda, iki dagin arasina varinca, orada nerdeyse hic laf anlamayan bir millete rastladi.


    Celal Yıldırım : Tâ ki, iki sed arasına ulaştığında, onların önünde neredeyse hiç söz anlamaz bir millete rastladı.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.


    Diyanet Vakfi : Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.


    Edip Yüksel : İki seddin arasına varınca, ötesinde, nerdeyse söz anlamayan bir topluluk buldu


    Elmalılı Hamdi Yazır : Tâ iki sedd arasına vardığı vakit önlerinde bir kavm buldu ki hemen hemen söz anlayacak bir halde değil gibi idiler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu.


    Fizilal-il Kuran : Sonunda iki seddin arasına varınca setlerin berisinde nerede ise hiç söz anlamayan bir toplumla karşılaştı.


    Gültekin Onan : İki seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiç bir sözü kavramayan (yefkahune) bir kavim buldu.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet iki dağ arasına ulaşdığı zaman onların önünde hemen hiç bir söz anlamaz bir kavm buldu.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet iki dağ arasına varınca, bunların önünde öyle bir kavim buldu ki, (lisan ve anlayış cihetiyle) hemen hemen söz anlamayacak bir hâlde idiler.


    İbni Kesir : En sonunda iki dağın arasına varınca; orada hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.


    Muhammed Esed : Ve derken, iki set arasında (bir yere) vardığında onların yamacında (yaşayan ve onun konuştuğu dilden) çok az şey anlayabilen bir kavme rastladı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.


    Ömer Öngüt : En sonunda iki dağın arasına ulaştığında, onların önünde öyle bir kavme rastladı ki, hemen hemen hiçbir sözü anlamıyorlardı.


    Şaban Piriş : Sonunda iki dağ arasında, hemen hemen hiçbir söz anlamayan bir kavme rastladı.


    Suat Yıldırım : Nihayet iki dağ arasına ulaştığında, onların önünde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir millet buldu.


    Süleyman Ateş : Nihâyet iki sed arasına ulaşınca onların önünde hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu.


    Tefhim-ul Kuran : (92-93) Sonra (yine) bir yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığı zaman orada hiç söz anlamayan bir kavim buldu.


    Ümit Şimşek : Nihayet iki dağ arasına geldiğinde, onun önünde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir kavme rastgeldi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nihayet, iki set arasına ulaştı. Setler arasında öyle bir topluluk buldu ki neredeyse söz anlamıyorlardı.
     


  13. قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَى أَن تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا



    Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden).



    1. kâlû : dediler

    2. yâ ze el karneyni : ey Zülkarneyn

    3. inne : muhakkak

    4. ye'cûce : yecüc

    5. ve me'cûce : ve mecüc

    6. mufsidûne : fesat çıkaranlar

    7. fî el ardı : yeryüzünde

    8. fe : bu yüzden, bu sebeple

    9. hel : mı

    10. nec'alu : biz kılalım, biz yapalım

    11. leke : sana

    12. harcen : harç, ücret

    13. alâ : üzerine, e karşı, karşılık

    14. en tec'ale : senin yapman

    15. beyne-nâ ve beyne-hum : onlarla bizim aramız

    16. sedden : bir set







    İmam İskender Ali Mihr : “Ey Zülkarneyn! Muhakkak ki yecüc ve mecüc, yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Bu sebeple, onlarla bizim aramıza bir set yapman için, sana harç verelim mi?” dediler.


    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dediler ki: Ey Zülkarneyn, Ye'cuc'la Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk yapan tâifelerdir, onlarla bizim aramıza bir set yapmak şartıyle sana mallarımızdan versek râzı olur musun, yapar mısın?


    Adem Uğur : Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?


    Ahmed Hulusi : Dediler: "Ey Zül-Karneyn! Şüphesiz ki yecüc ve mecüc Arz'da bozgunculuk yapmaktadırlar! Bizimle onlar arasına bir set oluşturman için, sana bir ücret ödeyelim mi?"


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Ey Zülkarneyn, Ye’cüc ve Me’cüc bu topraklarda fesat çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir set yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?' dediler.


    Ahmet Varol : Onlar dediler ki: 'Ey Zulkarneyn! Doğrusu Ye'cuc ve Me'cuc (bu) yerde bozgunculuk etmektedirler. Onlarla bizim aramızda bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?"


    Ali Fikri Yavuz : (Tercümanları vasıtasıyla) şöyle dediler: “Ey Zü’l-Karneyn (İki kabile olan) Ye’cüc ve Me’cüc bu yerde fesad çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek?”


    Bekir Sadak : N/A


    Celal Yıldırım : Onlar: «Ey Zülkarneyn ! Doğrusu şu Ye'cûc - Me'cûc yeryüzünde durmadan fesâd çıkarıyorlar; bizimle onlar arasında bir SED yapman için sana bir harç (gereken vergi ve masrafı) versek olmaz mı ?»


    Diyanet İşleri (eski) : Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?


    Edip Yüksel : Dediler ki, 'Ey İki Nesle Sahip Olan (Zül Karneyn), Yecuc ve Mecuc yeryüzünde kötülük işliyorlar. Bizimle onların arasında bir engel koyman için sana bir vergi ödeyebilir miyiz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dediler ki ey Zülkarneyn! haberin olsun Ye'cuc ile Me'cuc bu Arzda fesad yapıp duruyorlar, onun için onlarla bizim aramıza bir sed yapman şartile sana biz bir harc versek olur mu?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Ey Zulkarneyn, haberin olsun, Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar; bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu?» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki: «Ey Zülkarneyn! Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?»


    Fizilal-il Kuran : Bu adamlar «Ey Zülkarneyn, Ye'cuc ile Me'cuc bu yörede sürekli kargaşa çıkaran topluluklardır. Sana bir miktar mal versek, karşılığında onlar ile aramızda bir set yapar mısın?» dediler.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Yecuc ve Mecuc yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?"


    Hasan Basri Çantay : Onlar dediler ki: «Zülkarneyn, hakıykat, Ye'cûc ve Me'cûc (bu) yerde fesâd çıkaran (kabile) lerdir. Bizimle onların arasına bir sed yapman üzerine sana bir vergi verelim mi»?


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye’cüc ve Me’cüc bu memlekette fesad çıkaran kimselerdir. Bu yüzden bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi(bir ücret) verelim mi?'


    İbni Kesir : Dediler ki: Ey Zülkarneyn; Ye'cuc ve Me'cuc bu ülkede doğrusu bozgunculuk yapıyorlar. Bizim ve onların arasına bir sed yapman için sana vergi verelim mi?


    Muhammed Esed : Bunlar (ona): "Sen ey Zulkarneyn!" dediler, "Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen şartıyla sana bir baç (vergi) verelim mi?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ey Zülkarneyn! Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Bizimle onların arasına bir sed yapmaklığın için sana bir bedel versek olur mu?»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cüc ve Me'cüc bu memlekette bozgunculuk yapıp duruyorlar. Bizimle onların arasında bir sed yapman için sana biz bir vergi verelim mi?”


    Şaban Piriş : -Ey Zülkarneyn, dediler, Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir set yapman için sana vergi verelim mi?


    Suat Yıldırım : "Ey Zülkarneyn!" dediler, "Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?"


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Ey Zu'l-Karneyn, Ye'cûc ve Me'cûc, bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Ey Zu'l-Karneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktalar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?»


    Ümit Şimşek : 'Ey Zülkarneyn,' dediler. 'Ye'cüc ile Me'cüc yeryüzünde bozgunculuk ediyorlar. Sana bir vergi versek, onlarla bizim aramıza bir sed yapar mısın?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana vergi verelim mi?"
     


  14. قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا



    Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fe eînûnî bi kuvvetin ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen).



    1. kâle : dedi

    2. mâ mekken-nî : beni kuvvetlendirdiği (desteklediği) şeyler

    3. fîhi : onda, hakkında, o konuda

    4. rabbî : benim Rabbim

    5. hayrun : daha hayırlı

    6. fe : öyleyse, şimdi

    7. eînû-nî : bana yardım edin

    8. bi kuvvetin : güçle, kuvvetle

    9. ec'al : yapayım

    10. beyne-kum ve beyne-hum : onlarla sizin aranıza

    11. redmen : çok sağlam engel







    İmam İskender Ali Mihr : (Zülkarneyn): “Bu konuda Rabbimin beni kuvvetlendirdiği (desteklediği) şeyler daha hayırlıdır. Şimdi (siz) bana kuvvet ile yardım edin. Onlarla sizin aranıza çok sağlam bir engel yapayım.” dedi.


    Diyanet İşleri : Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbimin bana verdiği devlet ve servet, daha hayırlıdır bana dedi, siz bana emeğinizle yardım edin de aranıza bir sed yapayım.


    Adem Uğur : Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım."


    Ahmed Hulusi : (Zül-Karneyn) dedi ki: "Rabbimin bende açığa çıkardıkları daha hayırlıdır. . . Gücünüzle bana yardım edin de, sizinle onlar arasına büyük bir set oluşturayım. "


    Ahmet Tekin : Zülkarneyn:
    'Rabbimin bana verdiği servet, saltanat ve itibar sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana iş gücünüzle yardımda bulunun da, sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Rabbimin beni içinde bulundurduğu güç (ve nimet) daha hayırlıdır. Bana (bedensel) güçle yardım edin sizinle onların arasına kuvvetli bir engel yapayım.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım."


    Ali Fikri Yavuz : Zü’l-Karneyn dedi ki: “- Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar, (sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Haydin, bedenî kuvvetle bana yardım edin de, sizinle onların arasına bir engel yapayım.


    Bekir Sadak : (95-96) «ORabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gucunuzle yardim edin de sizinle onlarin arasina saglam bir sed yapayim.» Bana demir kutleleri getirin» dedi. Bunlar iki dagin arasini doldurunca: «Korukleyin» dedi. Demirler akkor haline gelince; «Bana erimis bakir getirin de uzerine dokeyim» dedi.


    Celal Yıldırım : Zülkarneyn onlara dedi ki: «Rabbimin bana verdiği imkân, kudret ve iktidar daha hayırlıdır. Bununla beraber siz gücünüzle bana yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir SED yapayım.


    Diyanet İşleri (eski) : (95-96) 'Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin' dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin' dedi. Demirler akkor haline gelince; 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi.


    Diyanet Vakfi : Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım.»


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Rabbimin bana verdikleri daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir duvar kurayım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi ki: rabbımın beni içinde bulundurduğu iktidar çok hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvet ile yardım edin de ben onlarla sizin aranıza bir redim yapayım


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dedi ki: «Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana maddî yardımda bulunun da sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım.


    Fizilal-il Kuran : Zülkarneyn onlara dedi ki; «Rabb'imin bana bağışladığı güç, sizin bana vereceğiniz maldan daha hayırlıdır. Siz bana beden gücünüzle yardımcı olunuz da onlar ile aranıza aşılmaz bir set çekeyim.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım."


    Hasan Basri Çantay : Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu ni'met (sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Haydin, siz bana (bedenî) kuvvetle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir maania yapayım».


    Hayrat Neşriyat : (Zülkarneyn:) 'Rabbimin beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin vereceğinizden) hayırlıdır; şimdi bana bir kuvvetle (gücünüzle) yardım edin de sizinle onların arasına aşılmaz bir sed yapayım.'


    İbni Kesir : Dedi ki: Rabbımın bana verdikleri sizinkinden daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin de, sizin ve onların arasına sağlam bir duvar yapayım.


    Muhammed Esed : (Zulkarneyn:) "Rabbimin bana sağladığı güvenli durum (sizin bana verebileceğiniz her şeyden) daha hayırlıdır;" dedi, "bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Rabbimin beni içinde bulundurduğu (nîmetler sizin bana vereceğiniz bedelden) hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ile yardım edin, sizinle onların arasına bir kuvvetli sedd (haciz) yapayım.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu kuvvet ve makam (sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetle yardım edin de sizinle onlar arasına aşılmaz sağlam bir sed yapayım. ”


    Şaban Piriş : (95-96) -Rabbimin bana verdikleri, sizinkinden daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin, bana demir kütleleri getirin de sizinle onlar arasına sağlam bir duvar yapayım, dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: -Körükleyin, dedi. Sonunda onu ateş haline getirdi. -Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.


    Suat Yıldırım : O da şöyle cevap verdi: "Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden gücüyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım."


    Süleyman Ateş : Dedi ki: "Rabbimin, beni içinde bulundurduğu imkânlar, (sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Siz bana (insan) güc(üy)le yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir engel yapayım."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkân), daha hayırlıdır. Madem öyle, siz bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım.»


    Ümit Şimşek : Zülkarneyn dedi ki: 'Rabbimin bana bağışladığı imkânlar daha hayırlıdır. Siz bana gücünüzle yardım edin de onlarla sizin aranıza sağlam bir sed yapayım.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Rabbimin beni içinde tuttuğu imkân ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza çok muhkem bir engel çekeyim."
     



  15. آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُوا حَتَّى إِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ آتُونِي أُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا



    Atûnî zuberel hadîd(hadîdi), hattâ izâ sâvâ beynes sadafeyni kâlenfuhû, hattâ izâ cealehu nâren kâle âtûnî ufrig aleyhi kıtrâ(kıtren).



    1. atû-nî : bana verin, getirin

    2. zubere el hadîdi : demir parçaları

    3. hattâ izâ : oluncaya kadar, olunca

    4. sâvâ : müsavi, aynı seviye

    5. beyne es sadafeyni : iki dağın arası

    6. kâle infuhû : körükleyin dedi

    7. hattâ : e kadar, oluncaya kadar

    8. izâ ceale-hu : onu yaptığı zaman

    9. nâren : ateş (hali)

    10. kâle : dedi

    11. âtû-nî : bana verin, getirin

    12. ufrig : boşaltacağım, dökeceğim

    13. aleyhi : onun üzerine

    14. kıtren : erimiş bakır






    İmam İskender Ali Mihr : “Bana demir parçaları getirin. İki dağın arası aynı seviye olunca üfleyin (körükleyin).” dedi. Onu ateş haline koyunca, “Bana erimiş bakır getirin, onun üzerine dökeceğim.” dedi.


    Diyanet İşleri : “Bana (yeterince) demir madeni getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince, “körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Siz bana demir parçaları getirin. Dağların iki tarafı birbirine müsâvî olunca üfleyin dedi. Onu ateş haline sokunca da getirin de dedi, üstüne erimiş bakır dökeyim.


    Adem Uğur : Bana, demir kütleleri getirin. Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): "Üfleyin (körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi.


    Ahmed Hulusi : Bana demir kütleleri getirin. . . Nihayet iki taraf arasını eşitleyince: "Nefhedin = körükleyin" dedi. . . Tâ ki onu (demiri) kor hâline getirince, "Getirin bana, üzerine eritilmiş bakır dökeyim" dedi.


    Ahmet Tekin : 'Bana demir kütükleri getirin.' Demir kütükler, iki dağın zirvesiyle aynı seviyeye geldiği vakit:
    'Körükleyin' dedi. Demiri kor haline getirince:
    'Getirin bana, üzerine bir miktar bakır eriyiği dökeyim.' dedi.


    Ahmet Varol : Bana demir kütleleri getirin.' İki dağ yakasının arası denkleşince: 'Körükleyin' dedi. Onu ateş haline getirdiğinde de: 'Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim' dedi.


    Ali Bulaç : "Bana demir kütleleri getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır
    dökeyim."


    Ali Fikri Yavuz : Bana demir pikleri getirin, (dağların) tam iki ucu denkleştiği vakit körükleyin” dedi. Nihayet demiri bir ateş hâline koyduğu vakit: “-Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim.” dedi.


    Bekir Sadak : (95-96) «ORabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gucunuzle yardim edin de sizinle onlarin arasina saglam bir sed yapayim.» Bana demir kutleleri getirin» dedi. Bunlar iki dagin arasini doldurunca: «Korukleyin» dedi. Demirler akkor haline gelince; «Bana erimis bakir getirin de uzerine dokeyim» dedi.


    Celal Yıldırım : Bana demir kütleleri getirin». Bununla iki dağ arasını (doldurup eşit duruma gelince) Zülkarneyn, «körükleyin !» diye emretti. Sonunda demirler ateş haline gelince, «bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : (95-96) 'Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin' dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: 'Körükleyin' dedi. Demirler akkor haline gelince; 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi.


    Diyanet Vakfi : «Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): «Üfleyin (körükleyin)!» dedi. Artık onu kor haline sokunca: «Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim» dedi.


    Edip Yüksel : 'Bana demir kütleleri getirin.' Her iki barikatın arasını doldurunca, 'Üfleyin!,' dedi. Onu bir ateş haline sokunca da, 'Getirin, üstüne erimiş bakır dökeyim,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bana demir kütleleri getirin, tam iki ucu denkleştirdiği vakit körükleyin dedi, tam onu bir ateş haline koyduğu vakit getirin bana dedi: üzerine erimiş bakır dökeyim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bana demir kütleleri getirin. İki ucu denkleştirdiği vakit: «Körükleyin!» dedi. Demiri bir ateş haline getirince: «Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: «Ateş yakıp körükleyin» dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. «Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Bana demir parçaları getiriniz. Getirdikleri demir parçalarının oluşturduğu yığını yanlardaki setlerin tepeleri ile aynı düzeye çıkarınca adamlara «körükleri çalıştırınız» dedi. Demir yığınını ateş haline getirince «Bana biraz erimiş bakır getiriniz de üzerine dökeyim» dedi.


    Gültekin Onan : "Bana demir kütleleri getirin"; iki dağın arası eşit düzeye gelince "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra) dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim."


    Hasan Basri Çantay : «Bana demir kütleleri getirin». (O karşılıklı iki dağın) iki yanı tam denkleşdiği vakit «üfleyin» dedi. Nihayet onu (demiri) bir ateş haaline koyduğu zaman da «Getirin bana, dedi, üstüne erimiş bakır dökeyim».


    Hayrat Neşriyat : 'Bana demir kütleleri getirin!' (dedi). İki dağ arası (bunlarla dolup) aynı seviyeye geldiği zaman: 'Körükleyin!' dedi. Nihâyet onu (o demir kütlelerini) kor hâline getirince: 'Getirin bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!' dedi.


    İbni Kesir : Bana demir kütleleri getirin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca; körükleyin, dedi. Nihayet o, bir ateş haline gelince; bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.


    Muhammed Esed : "Bana demir külçeleri getirin!" derken, demir (külçelerini) yığıp, iki yar arasındaki boşluğa doldurunca (onlara) "(Bir ocak kurun ve) körükleyin!" dedi. Nihayet, (demir iyice) kor haline gelince, "Bana ergimiş bakır getirin bunun üzerine dökeyim" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Bana demir parçaları getirin,» iki dağın arası bir seviyeye gelince «körükleyin,» dedi. Onu ateş haline koyduğu zaman da «getirin bana,» dedi, «Üzerine erimiş bakır dökeyim.»


    Ömer Öngüt : “Bana demir kütleleri getirin!” Nihayet bunlar iki dağın arasını doldurup aynı seviyeye gelince: “Körükleyin!” dedi. Sonunda o demirleri kor haline getirdiğinde: “Getirin şimdi bana, üzerine erimiş bakır dökeyim!” dedi.


    Şaban Piriş : (95-96) -Rabbimin bana verdikleri, sizinkinden daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin, bana demir kütleleri getirin de sizinle onlar arasına sağlam bir duvar yapayım, dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: -Körükleyin, dedi. Sonunda onu ateş haline getirdi. -Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim, dedi.


    Suat Yıldırım : "Demir kütleleri getirin bana!" Zülkarneyn iki dağın arasını demir kütleleriyle doldurtup dağlarla aynı seviyeye getirince: "Körükleyin!" dedi. Tam onu bir ateş haline getirince, "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim." dedi.


    Süleyman Ateş : "Bana demir kütleleri getirin." (Zu'l-Karneyn) iki dağın arasını (demir kütleleriyle doldurtup dağlarla) aynı seviyeye getirince: "Üfleyin!" dedi. Nihâyet o(demir kütleleri)ni bir ateş haline sokunca "Getirin bana, üzerine erimiş katran dökeyim," dedi.


    Tefhim-ul Kuran : «Bana demir kütleleri getirin,» iki dağın arası eşit düzeye gelince, «Körükleyin» dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: «Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim.»


    Ümit Şimşek : 'Bana demir kütleleri getirin.' İki dağın arasını demir kütleleriyle düzleyince, 'Şimdi körükleyin' dedi. Onu ateş haline getirince de 'Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim' dedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Bana demir kütleleri getirin!" İki ucu tam denkleştirince, "Körükleyin!" dedi. Onu ateş haline koyunca da "Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim!" diye seslendi.
     


  16. فَمَا اسْطَاعُوا أَن يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا



    Femestâû en yazherûhu ve mestetâû lehu nakbâ(nakben).



    1. femestâû (fe ma istetaû) : böylece, artık güçleri yetmez

    2. en yazherû-hu : ona zahir olmaya (üstün gelmeye), onu aşmaya

    3. ve mestetâû (ma istetaû) : ve muktedir olamazlar, güçleri yetmez

    4. lehu : onu

    5. nakben : delerek





    İmam İskender Ali Mihr : Artık ona zahir olmaya (onu aşmaya) güçleri yetmez ve onu delmeye muktedir olamazlar.


    Diyanet İşleri : Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık bu seti aşmaya da güçleri yetmez, delmeye de güçleri yetmez.


    Adem Uğur : Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.


    Ahmed Hulusi : Artık onu, ne aşmaya muktedir olabildiler ve ne de delebildiler!


    Ahmet Tekin : Artık Ye’cüc ve Me’cüc bu seti ne aşabildiler, ne de delebildiler.


    Ahmet Varol : Böylece onlar (Ye'cuc ve Me'cuc) ne onu aşmaya ne de delmeye güç yetirebildiler.


    Ali Bulaç : Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler.


    Ali Fikri Yavuz : Artık onu (seddi), ne aşabildiler, ne de delebildiler.


    Bekir Sadak : Artik Yecuc ve Mecuc onu ne asabildiler ve ne de delip gecebildiler.


    Celal Yıldırım : Artık o Ye'cûc - Me'cûc ne onu aşabildiler, ne de bir gedik açmaya güç getirebildiler.


    Diyanet İşleri (eski) : Artık Yecüc ve Mecüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.


    Diyanet Vakfi : Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu delebildiler.


    Edip Yüksel : Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Artık onu ne aşabilirler ne de delebilirler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Artık ne onu aşabildiler, ne de delebildiler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Artık Ye'cuc ve Me'cuc bu seti ne aşabildiler ne de delebildiler.


    Fizilal-il Kuran : Ye'cuc ile Me'cuc, bu setin ne üzerinden aşabildiler ve ne de bir yerinde delik açabildiler.


    Gültekin Onan : Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler.


    Hasan Basri Çantay : Artık onu aşmıya da güc yetiremediler, onu delmiye de muktedir olamadılar.


    Hayrat Neşriyat : Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşmaya güç yetirebildiler! Ne de onu delmeye tâkatleri yetti!


    İbni Kesir : Onlar; artık onu, ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.


    Muhammed Esed : Ve böylece (set inşa edilmiş oldu, öyle ki) artık onların düşmanları ne onu aşabilirlerdi ne de onda gedik açabilirlerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık ne onun üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için delik açmaya güçleri yetti.


    Ömer Öngüt : Artık onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.


    Şaban Piriş : Artık, seddi aşmaya güçleri yetmedi ve delip geçmediler.


    Suat Yıldırım : Artık o Ye’cüc ve Me’cüc’ün, ne seddi aşmaya, ne de onda delik açmaya güçleri yetmedi.


    Süleyman Ateş : Artık (Ye'cûc Me'cûc) onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.


    Tefhim-ul Kuran : Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne de onu delmeye güç yetirebildiler.


    Ümit Şimşek : Ondan sonra ne seddi aşabildiler, ne de onda bir delik açabildiler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Artık onu ne aşabildiler ne delebildiler.
     


  17. قَالَ هَذَا رَحْمَةٌ مِّن رَّبِّي فَإِذَا جَاء وَعْدُ رَبِّي جَعَلَهُ دَكَّاء وَكَانَ وَعْدُ رَبِّي حَقًّا



    Kâle hâzâ rahmetun min rabbî, fe izâ câe va’du rabbî cealehu dekkâ’(dekkâe), ve kâne va’du rabbî hakkâ(hakkan).



    1. kâle : dedi

    2. hâzâ : bu

    3. rahmetun : rahmet

    4. min rabbî : Rabbimden

    5. fe : öyleyse, o zaman, ama

    6. izâ câe : geldiği zaman

    7. va'du rabbî : Rabbimin vaadi

    8. ceale-hu : onu kılar, yapar

    9. dekkâe : kırıp ufaladı, yerle bir etti

    10. ve kâne : ve oldu

    11. va'du rabbî : Rabbimin vaadi

    12. hakkan : hak






    İmam İskender Ali Mihr : (Zülkarneyn): “Bu, Rabbimden bir rahmettir. Ama Rabbimin vaadi geldiği zaman, onu kırıp ufalar (yerle bir eder). Ve Rabbimin vaadi haktır.” dedi.


    Diyanet İşleri : Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bu dedi, Rabbimin rahmetinden bir lütuf. Rabbimin vaadettiği zaman gelince bu seti dümdüz yapar, yerle bir eder ve Rabbimin vaadi de gerçektir.


    Adem Uğur : Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.


    Ahmed Hulusi : (Zül-Karneyn) dedi: "Bu Rabbimden bir rahmettir. . . Dolayısıyla Rabbimin vaadi gelince, onu yerle bir eder. . . Rabbimin vaadi Hak'tır. "


    Ahmet Tekin : Zülkarneyn:
    'Bu Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin va’di gerçekleşince, Kıyamet kopunca o bu seddi de yerle bir eder. Rabbimin va’di, tehdidi kesinkes gerçekleşecektir.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiğinde onu dümdüz eder. Rabbimin vaadi haktır.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va'di geldiği zaman, O, bunu dümdüz eder; Rabbimin va'di haktır."


    Ali Fikri Yavuz : Zü’l-Karneyn dedi ki: “- Bu sed, Rabbimden (kullarına bir nimet ve) rahmettir. Rabbimin vaadi geldiği (kıyamet günü yaklaştığı) zaman onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.”


    Bekir Sadak : Zulkarneyn: «Iste bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettigi zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdigi soz gercektir» dedi.


    Celal Yıldırım : Zülkarneyn: «Bu Rabbimden verilen bir rahmettir. Rabbimin belirlediği vakit gelince bunu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz haktır, (hedefinden, amacından) şaşmaz,» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Zülkarneyn: 'İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir' dedi.


    Diyanet Vakfi : Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.


    Edip Yüksel : 'Bu, Rabbimden bir rahmettir,' dedi. 'Rabbimin belirlediği an gelince onu paramparça eder. Rabbimin sözü gerçektir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu, dedi: rabbımdan bir rahmettir, rabbımın va'di vakit de onu düm düz edecektir, rabbımın va'di hakkoldu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Zulkarneyn: «Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin va'dettiği an gelince, onu dümdüz edecektir. Rabbimin va'di de haktır.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Zülkarneyn dedi ki: «Bu Rabbimin bir lütfudur. Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.»


    Fizilal-il Kuran : Zülkarneyn «Bu set, Rabb'imin rahmetidir. Fakat Rabbimin belirlediği an gelince onu yerle bir eder. Hiç kuşkusuz Rabb'imin sözü gerçektir» dedi.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Bu benim rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi geldiği zaman, O, bunu dümdüz eder; rabbimin vaadi haktır."


    Hasan Basri Çantay : «Bu, dedi, Rabbimden bir merhametdir. Fakat Rabbimin va'di gelince, O bunu dümdüz yapar. Rabbimin va'di bir hakdır».


    Hayrat Neşriyat : (Zülkarneyn:) 'Bu (sed) Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin ta'yîn ettiği zaman (kıyâmet günü) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin va'di ise haktır' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Bu, Rabbımın bir rahmetidir. Rabbımın vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbımın verdiği söz, gerçektir.


    Muhammed Esed : (Zulkarneyn:) "Rabbimden bir rahmettir bu!" dedi, "Bununla birlikte, Rabbimin belirlediği zaman gelince bu (seddi) yerle bir edecektir; çünkü Rabbimin verdiği söz mutlaka gerçekleşir!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin vaadi bir hak olmuştur.»


    Ömer Öngüt : Zülkarneyn: “Bu Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin belirlediği vakit gelince, onu yerle bir eder, Rabbimin verdiği söz şüphesiz ki gerçektir. ” dedi.


    Şaban Piriş : -Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Bu, Rabbimin gerçek bir vaadidir, dedi.


    Suat Yıldırım : Zülkarneyn: "Bu, Rabbimden bir rahmettir, bir lütuftur, dedi. Rabbimin tayin ettiği vakit gelince, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi mutlaka gerçekleşir."


    Süleyman Ateş : (Zu'l-Karneyn) dedi: "Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin va'di gel(ip Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkması, yahut kıyâmetin kopması gerek)diği zaman onu yerle bir eder; şüphesiz Rabbimin va'di gerçektir."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va'di geldiği zaman, O, bunu dümdüz eder; Rabbimin va'di haktır.»


    Ümit Şimşek : Zülkarneyn, 'Bu Rabbimden bir rahmettir,' dedi. 'Rabbimin belirlediği vade erişince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi ise gerçektir.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır."
     


  18. وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ فِي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا



    Ve teraknâ ba’dahum yevmeizin yemûcu fî ba’dın ve nufiha fis sûri fe cema’nâhum cem’â(cem’an).



    1. ve teraknâ : ve biz terkettik, bıraktık

    2. ba'da-hum
    (ba'da-hum fî ba'dın) : onların bir kısmını
    : (birbirlerine)

    3. yevmeizin : izin günü

    4. yemûcu : (birbirlerine) karışır

    5. fî ba'dın : bir kısmı içinde

    6. ve nufiha : ve üfürüldü

    7. fî es sûri : sur'a

    8. fe : artık, o zaman

    9. cema'nâ-hum : onları topladık

    10. cem'an : hepsini





    İmam İskender Ali Mihr : Ve izin günü onları, birbirlerine karışmış halde bıraktık. Ve sur'a üfürüldü. O zaman onların hepsini topladık.


    Diyanet İşleri : O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra üfürülür de onları toptan bir araya getiririz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün deniz gibi dalgalanır, dalga dalga birbirlerine karışır onlar ve sûr üfürülür de onların hepsini toplarız.


    Adem Uğur : O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.


    Ahmed Hulusi : O gün onları serbest bırakırız, dalgalar hâlinde (iki tür) birbirlerine girerler! Sur'a da üflenmiştir; artık hepsini cem etmişizdir.


    Ahmet Tekin : O gün, Kıyamet gününde, biz onları birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakırız. Sûra da üfürülür, böylece onların hepsini biraraya toplamış oluruz.


    Ahmet Varol : O gün onları birbirleri içinde dalgalanır halde bırakırız. Sur'a da üflenir ve artık onların tümünü biraraya toplarız.


    Ali Bulaç : Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sur'a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.


    Ali Fikri Yavuz : (Ye’cüc ve Me’cüc’un veya pek kalabalık insanların çıkacağı) o gün, onları, birbiri içinde dalgalanır hale bırakmışızdır; Sûr’a üfürülmüştür. Artık hepsini hesap için toplamışızdır.


    Bekir Sadak : Biz o gun onlari birakiriz, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sura uflenince hepsini bir araya toplariz.


    Celal Yıldırım : O gün onları bırakırız da dalgalanır halde kaynaşırlar. Sûr'a üflenince onları hep biraraya getiririz.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sura üflenince hepsini bir araya toplarız.


    Diyanet Vakfi : O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.


    Edip Yüksel : O gün onları bırakırız. Dalgalar halinde birbirlerine girerler. Boruya üflenir; hepsini bir araya toplarız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o gün onları bırakıvermişizdir, bir kısmı diğerinin içinde dalgalanıyorlar, Sura da üfürülmüştür, artık hepsini toplamış da toplamışızdır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve o gün Biz onları, birbirlerinin içinde dalgalanır bir durumda bırakıvermişizdir Sura da üfürülmüştür, artık hepsini toplamış da toplamışızdır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.


    Fizilal-il Kuran : O gün biz insan yığınlarını önce dalgalanmaya bırakırız. Sonra Sur'a üflenince hepsini biraraya toplarız.


    Gültekin Onan : Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sura da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.


    Hasan Basri Çantay : O gün biz onları birbiri içinde dalgalanır bir halde bırakmışızdır (bırakacağız. Artık) «Şuur» da üfürülmüşdür (üfürülecekdir.) Bu suretle hepsini (mahşerde) derleyip toparlamışızdır
    (toplayacağız).


    Hayrat Neşriyat : (Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkacakları) o gün (o âhir zaman fitnesinde) onları birbiri içinde dalgalanır bir hâlde bırakmışızdır; nihâyet (mühletleri bittiğinde) sûra üfürülmüş, böylece onları hep berâber (mahşerde) bir araya getirmişizdir.


    İbni Kesir : O gün; Biz, onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur'a üflenince hepsini bir araya toplarız.


    Muhammed Esed : O gün onları bırakırız, dalga dalga yürüyüp birbirlerine karışsınlar; ve sura üflenir: Böylece hepsini bir araya toplarız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o gün (Yecüc ile Mecüc'ün çıktıkları zaman) Onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır (muztarip) bir halde bırakmışızdır ve sura üfürülmüştür, artık onların hepsini toptan
    toplamışızdır.


    Ömer Öngüt : Biz o gün onları bırakırız da dalgalar halinde birbirine girerler. Sur'a da üfürülmüş, böylece biz onların hepsini bütünüyle bir araya getirmişizdir.


    Şaban Piriş : Günü gelince biz onları bırakırız. Dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur’a üflendiği zaman da hepsini bir araya toplarız.


    Suat Yıldırım : O gün, yani kıyamet günü onlar deniz dalgaları gibi birbirine çarparak çalkalanırlar. Sûr’a da üfürülür, insanların hepsini bir araya toplarız.


    Süleyman Ateş : Biz o gün (Ye'cûc ve Me'cûc'u) bırakmışızdır: Birbiri içinde dalgalanır(lar). Sûr'a da üflenmiştir ve onları hep bir araya toplamışızdır.


    Tefhim-ul Kuran : Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz. Sur'a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.


    Ümit Şimşek : O gün Biz insanları birbirlerinin üzerinde dalgalanır halde bırakmışızdır. Sûra üfürülmüş, hepsini bir araya getirmişizdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.
     


  19. وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِّلْكَافِرِينَ عَرْضًا



    Ve aradnâ cehenneme yevmeizin lil kâfirîne ardâ(ardan).



    1. ve aradnâ : ve arz ettik, gösterdik

    2. cehenneme : cehennemi

    3. yevmeizin : izin günü, o gün

    4. li el kâfirîne : inkâr edenlere, kâfirlere

    5. ardan : arz ederek





    İmam İskender Ali Mihr : Ve izin günü cehennemi, kâfirlere çok şiddetli birarz edişle, arz ettik (gösterdik).


    Diyanet İşleri : (100-101) O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o gün kâfirlere, cehennemi öyle bir gösteririz ki.


    Adem Uğur : Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.


    Ahmed Hulusi : Hakikat bilgisini inkâr edenlerin gözlerinin önüne o süreçte Cehennemi, öyle apaçık sermişizdir ki!


    Ahmet Tekin : O gün, Cehennem’le kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirleri yüzyüze getireceğiz.


    Ahmet Varol : O gün cehennemi kâfirlere (açık) bir sunuşla sunarız.


    Ali Bulaç : Ve o gün, cehennemi, inkâr edenlere tam bir sunuşla sunmuşuz.


    Ali Fikri Yavuz : Cehennem’i de o kıyamet günü, kâfirlere açık olarak göstermişizdir.


    Bekir Sadak : (100-10) 1 Gozleri bizim ogudumuze karsi kapali olan ve ofkelerinden onu dinlemeye tahammul edemeyen kafirlere o gun cehennemi oyle bir gosteririrz ki! *


    Celal Yıldırım : (100-101) Beni anmak (öğüdümü kabullenmek) hususunda gözle/i perdeli olup (Kur'ân'ı) dinlemeye tahammülleri olmayan kâfirlere o gün Cehennem'i gösterip karşı karşıya getiririz.


    Diyanet İşleri (eski) : (100-101) Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!


    Diyanet Vakfi : (100-101) Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.


    Edip Yüksel : O gün cehennemi sunarız o kafirlere...


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve Cehennemi o gün kâfirlere bir gösteriş göstermişizdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve o gün cehennemi kafirlere öyle bir gösteriş göstermişizdir ki...


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki!


    Fizilal-il Kuran : O gün cehennemi, kâfirlerin gözleri önüne dikeriz.


    Gültekin Onan : Ve o gün, cehennemi, kafirlere tam bir sunuşla sunmuşuz.


    Hasan Basri Çantay : (100-101) Beni anmak (hakıykatı görmek) hususunda gözleri perdeli olan, (Kur'ânı) dinlemiye tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir göstereceğiz ki!


    Hayrat Neşriyat : Ve o gün Cehennemi kâfirlere açıkça göstermişizdir.


    İbni Kesir : O gün; kafirlere cehennemi öyle bir gösteririz ki;


    Muhammed Esed : Ve o Gün hakkı inkar edenlerin karşısına cehennemi çıkarırız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (100-101) Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir. Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kâdir olmaz olmuşlardı.


    Ömer Öngüt : Cehennemi o gün kâfirlere öyle bir gösteririz ki!


    Şaban Piriş : O gün, kafirlere cehennemi tam bir gösterişle sunarız.


    Suat Yıldırım : (100-101) Gözleri Benim kitabım karşısında perdeli olup, Kur’ân’ı dinlemeye tahammül edemeyen kâfirlere, o gün cehennemi gösteririz, cehennemle karşı karşıya koyarız onları.


    Süleyman Ateş : O gün cehennemi kâfirlere açıkça göstereceğiz.


    Tefhim-ul Kuran : Ve o gün, cehennemi, küfre sapanlara tam bir sunuşla sunmuşuz.


    Ümit Şimşek : Cehennemi de o gün öyle bir sunuşla kâfirlerin önüne sermişizdir ki!


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün, cehennemi, inkârcılara öyle bir sunmuşuzdur ki!...
     


  20. الَّذِينَ كَانَتْ أَعْيُنُهُمْ فِي غِطَاء عَن ذِكْرِي وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا



    Ellezîne kânet a’yunuhum fî gıtâin an zikrî ve kânû lâ yestetîûne sem’â(sem’an).



    1. ellezîne : onlar

    2. kânet : idi, oldu

    3. a'yunu-hum : onların gözleri

    4. fî gıtâin : perdeli

    5. an zikrî : benim zikrimden, beni zikretmekten

    6. ve kânû : ve oldular

    7. lâ yestetîûne : güçleri yetmez, muktedir olamazlar

    8. sem'an : işitmeye






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, gözleri “Beni zikretmekten” perdeli olanlardır. Ve onlar, (Beni) işitmeye muktedir olamadılar.


    Diyanet İşleri : (100-101) O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme zahmetine dahi katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onların delillerimi görüp beni anmak husûsunda gözleri perdelenmişti ve Kur'ân'ı dinlemeye tahammülleri yoktu onların.


    Adem Uğur : Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.


    Ahmed Hulusi : Onların, Benim zikrim (hatırlanmam) konusunda, basîretleri perdeliydi! Dinleyip algılamaya da kapasiteleri yetmiyordu!


    Ahmet Tekin : Onlar, gözleri, beni hatırlatan âyetleri, delilleri, övünç kaynağı Kur’ân’ımı görmeye kapalı olanlar, Kur’ân’ımın âyetlerine kulak vermeye de tahammülü olmayanlardır.


    Ahmet Varol : Onlar ki gözleri benim zikrime karşı perde içindeydi ve (Kur'an'ı) dinlemeye katlanamıyorlardı.


    Ali Bulaç : Ki onlar, Beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi. (Kur'an'ı) dinlemeye katlanamazlardı.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar, kâfirlerdir ki, gözleri beni hatırlatan âyetlerimden bir perde içinde idi ve (kelâmımı) işitmeğe de tahammül edemiyorlardı.


    Bekir Sadak : (100-10) 1 Gozleri bizim ogudumuze karsi kapali olan ve ofkelerinden onu dinlemeye tahammul edemeyen kafirlere o gun cehennemi oyle bir gosteririrz ki! *


    Celal Yıldırım : (100-101) Beni anmak (öğüdümü kabullenmek) hususunda gözle/i perdeli olup (Kur'ân'ı) dinlemeye tahammülleri olmayan kâfirlere o gün Cehennem'i gösterip karşı karşıya getiririz.


    Diyanet İşleri (eski) : (100-101) Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!


    Diyanet Vakfi : (100-101) Ve, gözleri beni görmeye kapalı bulunan, kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.


    Edip Yüksel : Onlar ki mesajıma karşı gözleri perdeliydi, dinleyemezlerdi de...


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki beni ıhtar eden âyetlerimden gözleri bir gıtâ içinde idi, işitmeğe de tehammül edemiyorlardı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, gözleri, Beni hatırlatan ayetlerin karşısında bir örtü içindeydi, işitmeye de tahammül edemiyorlardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar ki, beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı.


    Fizilal-il Kuran : Dünyada onların gözlerini, bizi hatırlarına getirmelerini engelleyen bir perde örtmüştü ve kulakları da işitme yeteneğini yitirmişti.


    Gültekin Onan : Ki onlar, beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi. (Kuran'ı) dinlemeye katlanamazlardı.


    Hasan Basri Çantay : (100-101) Beni anmak (hakıykatı görmek) hususunda gözleri perdeli olan, (Kur'ânı) dinlemiye tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir göstereceğiz ki!


    Hayrat Neşriyat : Onlar ki, beni anmaktan (ve âyetlerimi görmekten) gözleri bir perde içinde idi ve(Kur’ân’ı) dinlemeye tahammül edemiyorlardı.


    İbni Kesir : Onların gözleri Bizim öğüdümüze karşı kapalıdır ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemezler.


    Muhammed Esed : O inkarcılar ki, (gerçeğin sesini) işitmeye katlanamadıklarından ötürü gözlerine Beni hatırlatıcı şeylere karşı perde çekilmişti.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (100-101) Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir. Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kâdir olmaz olmuşlardı.


    Ömer Öngüt : Onlar ki gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı idi ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemezlerdi.


    Şaban Piriş : Onların gözleri öğütlerime/uyarılarıma karşı örtülü ve kulakları da duymuyordu.


    Suat Yıldırım : (100-101) Gözleri Benim kitabım karşısında perdeli olup, Kur’ân’ı dinlemeye tahammül edemeyen kâfirlere, o gün cehennemi gösteririz, cehennemle karşı karşıya koyarız onları.


    Süleyman Ateş : Onlar ki beni anmağa karşı gözleri perde içinde idi ve (Kur'ân'ı) dinlemeğe tahammül edemezlerdi.


    Tefhim-ul Kuran : Ki onlar, beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi, (Kur'an'ı) dinlemeye katlanamazlardı.


    Ümit Şimşek : Onlar, Benim zikrime karşı gözleri perdelenmiş, kulakları da işitmez olmuş kimselerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar, gözleri benim zikrim/Kur'anım karşısında perde içinde olan insanlardı. Dinlemeye dayanamıyorlardı.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş