Kuran-ı Kerim KEHF Suresi Türkçe Meali ve açıklaması, Kehf Suresi Türkce açıklaması ve arapçası, Kur

goktepeli26 7 Haz 2013



  1. الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُ عِوَجَا


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






    El hamdulillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec'al lehu ıvecâ(ıvecen).




    1. el hamdulillâhillezî : hamd Allah'adır, o ki

    2. enzele : indirdi

    3. alâ abdi-hi : kuluna

    4. el kitâbe : kitabı

    5. ve lem yec'al : ve kılmadı, olmadı

    6. lehu : onda

    7. ivecen : bir çarpıklık, eğrilik





    İmam İskender Ali Mihr : Allah'a hamdolsun ki O, kuluna Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) indirdi. Ve O'nda, bir eğrilik kılmadı.


    Diyanet İşleri : Hamd, kuluna Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hamt Allah'a ki kuluna kitap indirdi ve o kitapta hiçbir eğrilik, ifrat veya tefrit yoktur.


    Adem Uğur : Hamd olsun Allah'a ki kulu (Muhammed'e), Kitab'ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.


    Ahmed Hulusi : HAMD o Allâh'a mahsustur ki, kuluna Hakikat ve Sünnetullah BİLGİsini (KİTAP), kendisinde hiçbir tutarsızlık olmaksızın inzâl etti.


    Ahmet Tekin : Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman olarak Allah’a bağlanan, saygılı kuluna, Muhammed’e, kitabı, Kur’ân’ı indiren, ona tezat, tenakuz, pürüz, yalan, bâtıl ve çapraşıklık karıştırmayan, onda haktan, doğrudan ayrılmayan Allah’a hamdolsun.


    Ahmet Varol : Kuluna Kitab'ı indiren ve ona hiç bir çarpıklık koymayan Allah'a hamd olsun.


    Ali Bulaç : Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiç bir çarpıklık kılmayan Allah'a aittir.


    Ali Fikri Yavuz : Hamd o Allah’a mahsustur ki, kulu Muhammed’e (Aleyhisselâma) Kur’ân’ı indirdi, onun mâna ve lâfzında bir çarpıklık yapmadı.


    Bekir Sadak : (1-4) Hamd Allah'a muhsustur ki, kendi katindan siddetli bir baskini haber vermek ve yararli is yapan muminlere, icinde temelli kalacaklari guzel bir mukafati mujdelemek ve : «Allah cocuk edindi» diyenleri uyarmak icin kuluna egri bir taraf birakmadigi dosdogru Kitap'i indirmistir.


    Celal Yıldırım : (1-2-3-4) Hamd O Allah'a ki, (inkarcı sapıkları) kendi katından şiddetli bir azâb ile korkutmak; iyi-yararlı amellerde bulunan mü'minleri, içinde devamlı kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru sapasağlam tuttu.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-4) Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve : 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Hamd olsun Allah'a ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedî kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlât edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammed'e), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitab'ı indirdi.


    Edip Yüksel : ALLAH'a övgü olsun, kuluna kitabı indirmiş ve onda hiç bir eğriliğe yer vermemiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hamd o Allaha ki kuluna kitab indirdi, hem ona hiç bir yamıklık yapmaksızın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hamd o Allah'a mahsustur ki, kuluna Kitab indirdi, içinde hiçbir yamukluk yapmadan,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.


    Fizilal-il Kuran : Hiçbir çarpık yeri olmayan, bu tutarlı kitab'ı (Kur'an'ı) kulu Muhammed'e indiren Allah'a hamdolsun.


    Gültekin Onan : Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiç bir çarpıklık kılmayan Tanrı'ya aittir.


    Hasan Basri Çantay : (1-2-3-4) (Kâfirleri) cânib (-i ilâhîsi) nden en çetin bir azâb ile korkutmak, güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunan mü'minlere de içinde ebedî kalacakları güzel bir ecr (ve mükâfat) ı müjdelemek, (hele) «Allah evlâd edindi» diyenlere ma'ruz kalacakları kötü aakıbetleri haber vermek için, kendisinde hiç bir eğrilik yapmadığı, o dosdoğru kitabı (Kur'ânı) kulu (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellem) üzerine indiren Allaha hamd olsun.


    Hayrat Neşriyat : Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indirdi ve onda (lâfzında ve ma'nâsında) hiçbir eğrilik (ihtilâf) bulundurmadı.


    İbni Kesir : Hamd, O Allah'a ki; kuluna dosdoğru kitabı indirdi ve onda hiç bir eğrilik koymadı.


    Muhammed Esed : Bütün övgüler Allah'a yakışır; O (Allah) ki, kuluna bu ilahi kelamı indirmiş ve onun anlaşılmasını güçleştirecek hiçbir çapraşıklığa yer vermemiştir:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hamd Allah Teâlâ'ya olsun ki, kulunun üzerine kitabı indirdi ve onun için bir ihtilâf (bir tenakuz) yapmadı.


    Ömer Öngüt : Hamd O Allah'a mahsustur ki, kuluna Kitab'ı indirdi ve onda herhangi bir eğrilik koymadı.


    Şaban Piriş : Kuluna kitabı, onda hiç bir eğrilik bırakmadan, dosdoğru olarak indiren Allah’a hamd olsun.


    Suat Yıldırım : Hamd O Allah’a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı.


    Süleyman Ateş : Allah'a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.


    Tefhim-ul Kuran : Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiç bir çarpıklık kılmayan Allah'a aittir.


    Ümit Şimşek : Hamd bütünüyle o Allah'a aittir ki, kuluna kitabı indirmiş ve onda hiçbir tutarsızlığa yer vermemiştir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hamt o Allah'a ki, kuluna Kitap'ı, kendisinde hiçbir eğiklik ve çelişme yapmaksızın indirdi.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. قَيِّمًا لِّيُنذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِن لَّدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا



    Kayyimen li yunzire be'sen ؛edîden min ledunhu ve yube؛؛irel mu'minînellezîne ya'melûnes sâlihâti enne lehum ecren hasenâ(hasenen).



    1. kayyimen : kayyum olarak, k‎yâmete kadar devam ederek

    2. li yunzire : uyarmas‎ için

    3. be'sen : bir azapla

    4. ‏edîden : ‏iddetli

    5. min ledun-hu : (onun) kat‎ndan, kendi kat‎ndan

    6. ve yube‏‏ire : ve müjdeler

    7. el mu'minîne ellezîne : mü'minleri, o kimseler ki

    8. ya'melûn es sâlihâti : salih (nefsi ‎slâh edici) ameller yaparlar

    9. enne : muhakkak, olduًunu

    10. lehum : onlar için

    11. ecren : bir ecir, mükâfat

    12. hasenen : (en) güzel






    فmam فskender Ali Mihr : (Kur'ân-‎ Kerim), kayyum (k‎yâmete kadar devam edecek) olarak, kat‎ndan ‏iddetli azapla uyarmak ve salih amel yapan mü'minlere en güzel ecrin onlar‎n olduًunu müjdelemek için (indirildi).


    Diyanet ف‏leri : (2-4) (Allah onu), kat‎ndan gelecek ‏iddetli bir azap ile (inanmayanlar‎) uyarmak, salih ameller i‏leyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacaklar‎ güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoًru bir kitap k‎ld‎.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Dosdoًru bir kitapt‎r, kat‎ndan kâfirlere çetin bir azâp olduًunu haber verip onlar‎ korkutmak ve inan‎p iyi i‏lerde bulunanlar‎ da onlara güzel bir mükâfât olduًunu sِyleyip müjdelemek için indirdi.


    Adem Uًur : Onu dosdoًru (bir Kitab) olarak indirdi ki kat‎ndan gelecek ‏iddetli azaba kar‏‎ (insanlar‎)uyarmak ve yararl‎ i‏ler yapan müminlere kendileri için güzel mükafat bulunduًunu müjdelemek için.


    Ahmed Hulusi : Dosdoًru (bir Kitap't‎r) da. . . O'nun ledünnündendir; ‏iddetli bir s‎k‎nt‎ya kar‏‎ uyarmak ve de iman‎n gereًi çal‎‏malar yapan iman edenlere, kendileri için güzel bir kar‏‎l‎k olduًunu müjdelemek içindir.


    Ahmet Tekin : Kendi taraf‎ndan aً‎r bir cezaya maruz kalacaklar‎ konusunda insanlar‎ uyarmak, hâlis niyet ve amaçlarla, فslâm esaslar‎n‎, فslâmî düzeni hayata geçiren, i‏ bar‎‏‎ içinde bilinçli, planl‎, mükemmel, me‏rû, faydal‎, verimli çal‎‏arak nimetin-ürünün bolla‏mas‎n‎ saًlayan, yerinde, hakl‎ ç‎k‎‏lar yaparak, düzelmeye, iyiliًe, iyile‏tirmeye ِn ayak olan, cârî-kal‎c‎ hay‎rlar-sâlih ameller i‏leyen mü’minlere güzel mükâfatlar bulunduًunu müjdelemek için, Kur’ân’‎, hakk‎ bât‎ldan ay‎ran, doًru ve saًlam bir dayanak k‎lan Allah’a hamdolsun.


    Ahmet Varol : (Onu) kat‎ndan (gelecek) ‏iddetli bir azapla uyarmas‎ ve salih ameller i‏leyen mü'minleri kendileri için güzel bir mükafatla müjdelemesi için dosdoًru (bir kitap) olarak (indirdi).


    Ali Bulaç : Dosdoًru (bir Kitapt‎r) ki, kendi kat‎ndan ‏iddetli bir azabla uyar‎p korkutmak ve salih amellerde bulunan mü'minlere müjde vermek için (onu indirdi); ‏üphesiz onlara güzel bir ecir vard‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Dosdoًru olarak kendi kat‎ndan imans‎zl‎klar‎ ‏iddetli bir azap ile korkutmak ve sâlih ameller i‏liyen müminlere güzel bir ecir (cennet) olduًunu müjdelemek için yapt‎.


    Bekir Sadak : (1-4) Hamd Allah'a muhsustur ki, kendi katindan siddetli bir baskini haber vermek ve yararli is yapan muminlere, icinde temelli kalacaklari guzel bir mukafati mujdelemek ve : «Allah cocuk edindi» diyenleri uyarmak icin kuluna egri bir taraf birakmadigi dosdogru Kitap'i indirmistir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : (1-2-3-4) Hamd O Allah'a ki, (inkarc‎ sap‎klar‎) kendi kat‎ndan ‏iddetli bir azâb ile korkutmak; iyi-yararl‎ amellerde bulunan mü'minleri, içinde devaml‎ kalacaklar‎ güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammed'e) kitab‎ indirdi ve onda hiçbir eًrilik meydana getirmedi; onu dosdoًru sapasaًlam tuttu.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (1-4) Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi kat‎ndan ‏iddetli bir bask‎n‎ haber vermek ve yararl‎ i‏ yapan müminlere, içinde temelli kalacaklar‎ güzel bir mükafat‎ müjdelemek ve : 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için kuluna eًri bir taraf b‎rakmad‎ً‎ dosdoًru Kitap'‎ indirmi‏tir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Hamd olsun Allah'a ki, O, (insanlar‎) kendi taraf‎ndan çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi i‏ ve davran‎‏larda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedî kalacaklar‎ (cennette) güzel bir ecir bulunduًunu müjdelemek ve «Allah evlât edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammed'e), kendisinde hiçbir (tezat ve) eًrilik bulunmayan dosdoًru Kitab'‎ indirdi.


    Edip Yüksel : Kusursuz bir (kitap)... O'ndan gelecek ‏iddetli bir cezaya kar‏‎ uyars‎n ve erdemli davranan müminlere kendileri için güzel bir ِdülü müjdelesin.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Dosdoًru, ledünnünden ‏iddetli bir beis ile inzar etmek, ve salih salih ameller yapan mü'minlere ‏unu müjdelemek için ki kendilerine cidden güzel bir ecir var


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : dosdoًru; taraf‎ndan ‏iddetli bir azap ile korkutmak ve yararl‎ yararl‎ i‏ler yapan müminlere ‏unu müjdelemek için: Kendilerine gerçekten güzel bir mükafat var;


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Onu dosdoًru (bir kitap) olarak (indirdi) ki kat‎ndan gelecek ‏iddetli azaba kar‏‎ (insanlar‎) uyars‎n ve yararl‎ i‏ler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduًunu müjdelesin.


    Fizilal-il Kuran : Peygamber, insanlar‎, Allah'dan gelecek aً‎r bir azap konusunda uyars‎n ve iyi amel i‏leyen mü'minlere de kendilerini iyi bir ِdülün beklediًi müjdesini versin diye bu dosdoًru kitap indirildi.


    Gültekin Onan : Dosdoًru (bir Kitapt‎r) ki, kendi kat‎ndan ‏iddetli bir azabla uyar‎p korkutmak ve salih amellerde bulunan inançl‎lara müjde vermek için (onu indirdi); ‏üphesiz onlara güzel bir ecir vard‎r.


    Hasan Basri اantay : (1-2-3-4) (Kâfirleri) cânib (-i ilâhîsi) nden en çetin bir azâb ile korkutmak, güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunan mü'minlere de içinde ebedî kalacaklar‎ güzel bir ecr (ve mükâfat) ‎
    müjdelemek, (hele) «Allah evlâd edindi» diyenlere ma'ruz kalacaklar‎ kِtü aak‎betleri haber vermek için, kendisinde hiç bir eًrilik yapmad‎ً‎, o dosdoًru kitab‎ (Kur'ân‎) kulu (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellem) üzerine indiren Allaha hamd olsun.


    Hayrat Ne‏riyat : (Onu) dosdoًru (bir Kitab) olarak (indirdi) ki, taraf‎ndan ‏iddetli bir azâb ile (inkâr edenleri) korkutsun ve sâlih ameller i‏leyen mü’minlere, ‏übhesiz kendileri için güzel bir mükâfât bulunduًunu müjdelesin!


    فbni Kesir : Kendi kat‎ndan ‏iddetli bir bask‎n‎ haber vermek ve salih amel i‏leyen mü'minlere güzel bir mükafat olduًunu müjdelemek için.


    Muhammed Esed : (Bu) tutarl‎ ve dosdoًru (kitap, inkarc‎lar‎) O'nun kat‎ndan zorlu bir cezayla uyarmak ve dürüst, erdemli davran‎‏larda bulunan müminlere hak ettikleri güzel kar‏‎l‎ً‎ müjdelemek içindir,


    ضmer Nasuhi Bilmen : (2-3) Müstak‎m olarak (indirdi ki) taraf‎ndan sad‎r olan bir ‏iddetli azap ile (kâfirleri) korkutsun ve sâlih sâlih amellerde bulunan mü'minleri de teb‏ir eylesin, ki onlar için ‏üphe yok güzel bir mükâfaat vard‎r. Orada (o mü'minler) ebedîyyen ikamette bulunacaklard‎r.


    ضmer ضngüt : O dosdoًru bir kitapt‎r. Kendi kat‎ndan ‏iddetli bir bask‎n‎ haber vermek ve sâlih ameller yapan müminlere, onlar için güzel bir mükâfat olduًunu (cennete gireceklerini) müjdelemek için.


    قaban Piri‏ : (2-3) Kitab‎, O’ndan gelecek ‏iddetli bir azab‎n uyar‎s‎n‎ yapmas‎ ve doًrular‎ yapan müminlere de içinde ebedi kalacaklar‎ güzel bir mükafaat‎n olduًunu müjdelemesi


    Suat Y‎ld‎r‎m : (2-4) Dosdoًru bir kitap olarak gِnderdi. Ta ki Kendi nezdinde inkârc‎lar için haz‎rlad‎ً‎ ‏iddetli azab‎ bildirerek onlar‎ uyars‎n. Makbul ve güzel i‏ler yapan müminleri de ebediyyen içinde kalacaklar‎ güzel bir mükâfatla müjdelesin ve ta ki "Allah evlat edindi" diyenleri uyars‎n.


    Süleyman Ate‏ : Onu dosdoًru (bir Kitâp) olarak indirdi ki kat‎ndan gelecek ‏iddetli azâba kar‏‎ (insanlar‎) uyars‎n ve iyi i‏ler yapan mü'minlere de kendileri için güzel mükâfât bulunduًunu müjdelesin.


    Tefhim-ul Kuran : Dosdoًru (bir Kitapt‎r) ki, kendi kat‎ndan ‏iddetli bir azabla uyar‎p korkutmak ve salih amellerde bulunan mü'minlere müjde vermek için (onu indirdi) ; ‏üphesiz onlara güzel bir ecir vard‎r.


    ـmit قim‏ek : O dosdoًru kitab‎, kendi kat‎ndan gelecek ‏iddetli bir azaptan insanlar‎ sak‎nd‎rmak ve iyi i‏ler yapan mü'minleri de güzel bir ِdülle müjdelemek üzere indirmi‏tir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Kat‎ndan dosdoًru gelen aç‎k bir sِz olarak indirdi onu. Ki, zorlu bir i‏ ve olu‏ konusunda uyars‎n ve bar‎‏a yِnelik hay‎rl‎ ameller sergileyen müminlere, kendileri için güzel bir ِdül ِngِrüldüًünü mu‏tulas‎n...
     


  3. مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا



    Mâkisîne fîhi ebedâ(ebeden).



    1. mâkisîne : kalıcıdırlar

    2. fî-hi : orada

    3. ebeden : ebediyyen





    İmam İskender Ali Mihr : Orada ebedî olarak kalıcıdırlar (kalacaklardır).


    Diyanet İşleri : (2-4) (Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O mükâfât yurdunda ebedî kalacaktır onlar.


    Adem Uğur : Onlar orada ebedî kalacaklarlardır.


    Ahmed Hulusi : Ki (bu iman edenler) onun içinde sonsuza dek kalacaklardır.


    Ahmet Tekin : Onlar cennet nimetleri içinde ebedî kalacaklar.


    Ahmet Varol : Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır.


    Ali Bulaç : Onlar orda ebedi olarak kalıcıdırlar.


    Ali Fikri Yavuz : Ebediyyen orada (cennet’de) kalacaklardır.


    Bekir Sadak : (1-4) Hamd Allah'a muhsustur ki, kendi katindan siddetli bir baskini haber vermek ve yararli is yapan muminlere, icinde temelli kalacaklari guzel bir mukafati mujdelemek ve : «Allah cocuk edindi» diyenleri uyarmak icin kuluna egri bir taraf birakmadigi dosdogru Kitap'i indirmistir.


    Celal Yıldırım : (1-2-3-4) Hamd O Allah'a ki, (inkarcı sapıkları) kendi katından şiddetli bir azâb ile korkutmak; iyi-yararlı amellerde bulunan mü'minleri, içinde devamlı kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru sapasağlam tuttu.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-4) Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve : 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Hamd olsun Allah'a ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedî kalacakları (cennette) güzel bir
    ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlât edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammed'e), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitab'ı indirdi.


    Edip Yüksel : Ki orada sürekli kalacaklardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ebediyyen onda ârâm edecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ebedi olarak orada kalacaklar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar orada sürekli kalacaklardır.


    Fizilal-il Kuran : Mü'minler o ödül yerinde (cennette) sürekli kalacaklardır.


    Gültekin Onan : (Onlar) Orada ebediyen kalıcıdırlar.


    Hasan Basri Çantay : (1-2-3-4) (Kâfirleri) cânib (-i ilâhîsi) nden en çetin bir azâb ile korkutmak, güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunan mü'minlere de içinde ebedî kalacakları güzel bir ecr (ve mükâfat) ı müjdelemek, (hele) «Allah evlâd edindi» diyenlere ma'ruz kalacakları kötü aakıbetleri haber vermek için, kendisinde hiç bir eğrilik yapmadığı, o dosdoğru kitabı (Kur'ânı) kulu (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellem) üzerine indiren Allaha hamd olsun.


    Hayrat Neşriyat : (Ki o mü’minler) orada ebedî olarak kalıcıdırlar.


    İbni Kesir : Orada temelli kalacaklardır.


    Muhammed Esed : içinde sonsuza kadar kalacakları (bir mutluluk esenlik halini müjdelemek için).


    Ömer Nasuhi Bilmen : (2-3) Müstakım olarak (indirdi ki) tarafından sadır olan bir şiddetli azap ile (kâfirleri) korkutsun ve sâlih sâlih amellerde bulunan mü'minleri de tebşir eylesin, ki onlar için şüphe yok güzel bir mükâfaat vardır. Orada (o mü'minler) ebedîyyen ikamette bulunacaklardır.


    Ömer Öngüt : Orada ebedî kalacaklardır.


    Şaban Piriş : (2-3) Kitabı, O’ndan gelecek şiddetli bir azabın uyarısını yapması ve doğruları yapan müminlere de içinde ebedi kalacakları güzel bir mükafaatın olduğunu müjdelemesi


    Suat Yıldırım : (2-4) Dosdoğru bir kitap olarak gönderdi. Ta ki Kendi nezdinde inkârcılar için hazırladığı şiddetli azabı bildirerek onları uyarsın. Makbul ve güzel işler yapan müminleri de ebediyyen içinde kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelesin ve ta ki "Allah evlat edindi" diyenleri uyarsın.


    Süleyman Ateş : Onlar sürekli olarak o mükâfât içinde bulunacaklardır.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar orda ebedi olarak kalıcıdırlar.


    Ümit Şimşek : O mü'minler orada ebediyen kalacaklardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar, o hal üzere sonsuza dek kalıcıdırlar.
     


  4. وَيُنذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا



    Ve yunzirellezîne kâlûttehazellâhu veledâ(veleden).



    1. ve yunzire : ve uyarır, korkutur

    2. ellezîne : o kimseleri

    3. kâlû : dediler

    4. ittehaze allâhu : Allah edindi

    5. veleden : bir çocuk






    İmam İskender Ali Mihr : Ve (Kur'ân-ı Kerim), “Allah, bir çocuk edindi.” diyenleri uyarır.


    Diyanet İşleri : (2-4) (Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Allah, kendisine oğul edindi diyenleri korkutmak için indirdi.


    Adem Uğur : Ve "Allah evlât edindi" diyenleri de uyarmak için.


    Ahmed Hulusi : "Allâh çocuk edindi" diyenleri de uyarmak için.


    Ahmet Tekin : 'Allah oğul edindi.' diyenleri uyarmak için de, Kur’ân’ı doğru ve sağlam bir dayanak kılan Allah’a hamdolsun.


    Ahmet Varol : 'Allah çocuk edindi' diyenleri de uyarması üzere (indirdi).


    Ali Bulaç : (Bu Kur'an) "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarıp korkutur.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de “Allah çocuk edindi” diyenleri (azabla) korkutmak için yapmıştır. (*) Dikkat!...(Secde) âyetidir.


    Bekir Sadak : (1-4) Hamd Allah'a muhsustur ki, kendi katindan siddetli bir baskini haber vermek ve yararli is yapan muminlere, icinde temelli kalacaklari guzel bir mukafati mujdelemek ve : «Allah cocuk edindi» diyenleri uyarmak icin kuluna egri bir taraf birakmadigi dosdogru Kitap'i indirmistir.


    Celal Yıldırım : (1-2-3-4) Hamd O Allah'a ki, (inkarcı sapıkları) kendi katından şiddetli bir azâb ile korkutmak; iyi-yararlı amellerde bulunan mü'minleri, içinde devamlı kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelemek ve «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarmak için kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve onda hiçbir eğrilik meydana getirmedi; onu dosdoğru sapasağlam tuttu.


    Diyanet İşleri (eski) : (1-4) Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve : 'Allah çocuk edindi' diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.


    Diyanet Vakfi : (1-4) Hamd olsun Allah'a ki, O, (insanları) kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için, içinde ebedî kalacakları (cennette) güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek ve «Allah evlât edindi» diyenleri de uyarmak için kuluna (Muhammed'e), kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitab'ı indirdi.


    Edip Yüksel : Ve 'ALLAH çocuk edindi,' diyenleri de uyarsın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem şunları inzar etmek için ki «Allah veled edindi» demekteler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de, «Allah çocuk edindi.» diyenleri uyarmak için.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve «Allah çocuk edindi» diyenleri de uyarsın.


    Fizilal-il Kuran : Bir de «Allah evlat edindi» diyenleri uyarsın diye.


    Gültekin Onan : (Bu Kuran) "Tanrı çocuk edindi" diyenleri uyarıp korkutur.


    Hasan Basri Çantay : (1-2-3-4) (Kâfirleri) cânib (-i ilâhîsi) nden en çetin bir azâb ile korkutmak, güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunan mü'minlere de içinde ebedî kalacakları güzel bir ecr (ve mükâfat) ı müjdelemek, (hele) «Allah evlâd edindi» diyenlere ma'ruz kalacakları kötü aakıbetleri haber vermek için, kendisinde hiç bir eğrilik yapmadığı, o dosdoğru kitabı (Kur'ânı) kulu (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellem) üzerine indiren Allaha hamd olsun.


    Hayrat Neşriyat : Hem: 'Allah çocuk edindi' diyenleri korkutsun (diye o Kitâb’ı indirdi)!


    İbni Kesir : Ve: Allah çocuk edindi, diyenleri uyarman için.


    Muhammed Esed : Ayrıca, (bu ilahi kelam,) "Allah kendine bir oğul edindi" iddiasında bulunanları uyarmak için(dir).


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve, «Allah (kendisi için) veled edindi» diyenleri de korkutsun (diye o kitabı indirdi).


    Ömer Öngüt : Ve “Allah çocuk edindi. ” diyenleri uyarmak için.


    Şaban Piriş : Ve “Allah çocuk edinmiştir.” diyen kimseleri uyarması için indirmiştir.


    Suat Yıldırım : (2-4) Dosdoğru bir kitap olarak gönderdi. Ta ki Kendi nezdinde inkârcılar için hazırladığı şiddetli azabı bildirerek onları uyarsın. Makbul ve güzel işler yapan müminleri de ebediyyen içinde kalacakları güzel bir mükâfatla müjdelesin ve ta ki "Allah evlat edindi" diyenleri uyarsın.


    Süleyman Ateş : Ve: "Allâh çocuk edindi" diyenleri de uyarsın.


    Tefhim-ul Kuran : (Bu Kur'an) «Allah çocuk edindi» diyenleri uyarıp korkutmaktadır.


    Ümit Şimşek : Bir de 'Allah evlât edindi' diyenleri uyarmak için kitabı indirdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve "Allah bir çocuk edindi" diyenleri uyarsın diye indirdi onu.
     


  5. مَّا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِبًا



    Mâ lehum bihî min ilmin ve lâ li âbâihim, keburet kelimeten tahrucu min efvâhihim, in yekûlûne illâ kezibâ(keziben).



    1. mâ : yoktur

    2. lehum : onların

    3. bi-hi : ona ait, ona dair

    4. min ılmin : (ilimden) bir ilimleri

    5. ve lâ : ve yoktur

    6. li âbâi-him : onların babalarının, atalarının

    7. keburet : çok büyük, büyük oldu

    8. kelimeten : bir kelime

    9. tahrucu : çıkıyor

    10. min efvâhi-him : ağızlarından

    11. in yekûlûne : söylerlerse

    12. illâ : ancak, sadece

    13. keziben : yalan (olarak)






    İmam İskender Ali Mihr : Onların ve babalarının (atalarının), ona (buna; Allah'ın evlât edinmeyeceğine) dair bir ilimleri yoktur. Onların ağızlarından çıkan kelimeler (sözler) çok büyük! Onlar, (söylerlerse) ancak yalan söylüyorlar.


    Diyanet İşleri : Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ne büyük bir söz (bu) ağızlarından çıkan! Onlar ancak yalan söylüyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ne onların bir bilgisi var, ne atalarının; ağızlarından çıkan söz, ne de büyük söz. Onlar, ancak yalan söylüyorlar.


    Adem Uğur : Ne onların (Allah evlât edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


    Ahmed Hulusi : O konuda ne onların ne de atalarının bir ilmi vardır! Ağızlarından çıkan, ne büyük laftır! (Dolayısıyla) onlar yalandan başka şey konuşmuyorlar!


    Ahmet Tekin : Ne onların, Allah evlât edindi diyenlerin, ne de atalarının bu konuda doğru bir bilgileri var. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar kesinlikle yalan yanlış şeyler söylüyorlar.


    Ahmet Varol : Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan söz ne kadar büyüktür! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


    Ali Bulaç : Bu konuda ne kendilerinin, ne atalarının hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne (kadar da) büyük. Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Allah çocuk edindiğine dair ne kendilerinin bir ilmi vardır, ne de (taklid ettikleri) babalarının. Ağızlarından çıkan o söz ne büyük!... Onlar, ancak yalan söylüyorlar.


    Bekir Sadak : Allah'in cocuk edindigine dair ne kendilerinin ve ne de babalarinin bir bilgisi vardir. Agizlarindan cikan soz ne buyuk iftiradir. Onlar yalniz ve yalniz yalan soylerler.


    Celal Yıldırım : (Allah çocuk edindi) iddiasiyle ilgili ne kendilerinin, ne de babalarının bir bilgisi var. Ağızlarından çıkan söz ne büyük! Onlar yalandan başka bir şey söylemezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.


    Diyanet Vakfi : Ne onların (Allah evlât edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


    Edip Yüksel : Ne onların, ne de atalarının bu konuda bir bilgileri yoktur. Ağızlarından ne büyük bir söz çıkıyor! Yalandan başka şey söylemiyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buna dâir ne kendilerinin ılmi vardır ne de babalarının, o ne büyük bir kelime ki ağızlarından çıkıyor, sırf bir yalan söylüyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bu hususta ne kendilerinin bir bilgisi vardır, ne de babalarının; o, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür; sadece yalan söylüyorlar!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Allah'ın evlat edindiği konusunda ne onların ve ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Rastgele ağızlarından çıkan bu söz ne ağır bir iftiradır! Söyledikleri, yalandan başka bir şey değildir.


    Gültekin Onan : Bu konuda ne kendilerinin, ne atalarının hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne (kadar da) büyük. Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Ne onların, ne atalarının buna dâir hiç bir ilgisi yokdur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük! Onlar yalandan başkasını söylemezler.


    Hayrat Neşriyat : Buna (Allah’a çocuk isnâdına) dâir ne kendilerinin bir ilmi vardır, ne de atalarının! Ağızlarından çıkan bir söz olarak (bu iddiâları) ne büyük (bir küfür) oldu! (Onlar)yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


    İbni Kesir : Ne onların, ne de babalarının buna dair bilgileri vardır. O, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.


    Muhammed Esed : (Oysa,) O'nun hakkında ne kendilerinin, ne de atalarının doğru bir bilgisi var: Ne ağır bir söz, bu ağızlarından çıkan! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buna dair ne kendilerinin bir bilgisi vardır ve ne de babalarının. Ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor. Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar.


    Ömer Öngüt : Bu hususta ne onların ne de atalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.


    Şaban Piriş : Onların da atalarının da o konu hakkında bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz büyük bir günahtır. Çünkü söyledikleri yalandan başka bir şey değildir.


    Suat Yıldırım : Bu hususta, ne kendilerinin ne de babalarının hiçbir bilgileri yoktur. Ağızlarından çıkan o söz ne dehşetli bir söz!Ama onların iddia ettikleri, sırf yalandan ibaret!


    Süleyman Ateş : Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından ne büyük (küstahça) söz çıkıyor! Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiç bir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne (kadar da) büyük. Onlar yalandan başkasını söylemiyorlar.


    Ümit Şimşek : Bu konuda ne onların bir bilgisi var, ne atalarının. Ağızlarından çıkan ise, pek büyük bir sözdür. Fakat söyledikleri yalandan başka birşey değildir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ona ilişkin ne kendilerinin bir ilmi vardır ne de atalarının. Söz olarak ne büyüktür ağızlarından çıkıveren! Onlar bir yalandan başka şey söylemiyorlar.
     


  6. فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا



    Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu'minû bi hâzel hadîsi esefâ(esefen).



    1. fe lealle-ke : bundan sonra, o zaman belki sen, neredeyse sen

    2. bahiun : öldürücü, helâk edici

    3. nefse-ke : sen kendini

    4. alâ âsâri-him : onların izi üzere, onların arkalarından

    5. in : eğer

    6. lem yu'minû : inanmazlar

    7. bi hâzâ el hadîsi : bu söze

    8. esefen : üzüntü (ile), esefle, esef ederek






    İmam İskender Ali Mihr : Bu durumda eğer onlar, (Kur'ân-ı Kerim'deki) bu sözlere inanmazlarsa, onların arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin.


    Diyanet İşleri : Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şu Kur'ân'a inanmadıkları ve senden yüz çevirdikleri için üzülüp hayıflanarak kendini helâk mi edeceksin?


    Adem Uğur : Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve bu yüzden helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.


    Ahmed Hulusi : Şimdi bu olaya iman etmezlerse, arkalarından, kendini harap edercesine üzecek misin?


    Ahmet Tekin : Onlar bu söze, Kur’ân’a inanmazlarsa, onların peşinde, üzüntüden kendini mi harap edeceksin?


    Ahmet Varol : Demek bu söze inanmayacak olurlarsa, arkalarından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin.


    Ali Bulaç : Şimdi onlar bu söze (Kur'an'a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?


    Ali Fikri Yavuz : Şimdi bu Kur’ân’a iman etmezlerse, belki arkalarından esef ederek kendini üzeceksin.


    Bekir Sadak : Bu soze inanmayanlarin ardindan uzulerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!


    Celal Yıldırım : Bu söze (Kur'ân'a) inanmıyacak olurlarsa, arkalarından üzüntü duyup hayıflanarak kendini yoksa tüketecek misin ?


    Diyanet İşleri (eski) : Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!


    Diyanet Vakfi : Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve bu yüzden helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.


    Edip Yüksel : Bu söze inanmazlarsa onların ardından kendini sorumlu tutarak suçlayacaksın, üzüleceksin (öyle mi)?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şimdi bu söze inanmazlarsa belki arkalarından esef ile kendini üzeceksin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi bu söze (Kur'an'a) inanmazlarsa belki arkalarından üzülerek kendini tüketeceksin!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, eğer onlar bu yeni mesaja (Kur'ana) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin.


    Gültekin Onan : Şimdi onlar bu söze (Kuran'a) inanmayacak olurlarsa, sen onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?


    Hasan Basri Çantay : Demek, bu söze (Kur'ana) inanmazlarsa bir üzüntü duyarak arkalarından kendini aadetâ tüketeceksin!


    Hayrat Neşriyat : Şimdi bu söze (Kur’ân’a) îmân etmezlerse, belki sen arkalarından üzülerek kendini harâb edeceksin!


    İbni Kesir : Demek ki bu söze inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin.


    Muhammed Esed : Peki ama, onlar bu mesaja inanmak istemiyorlarsa, (inansınlar diye) kendini mi paralayacaksın?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Demek ki, onlar bu Kur'an'a inanmazlarsa arkalarından bir şiddetli hüzün ile kendini tüketeceksin.


    Ömer Öngüt : Demek bu söze inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini tüketeceksin Resulüm!


    Şaban Piriş : -Belki de sen, bu söze iman etmiyorlar diye onların arkasından üzüntüden kendini helak edeceksin.


    Suat Yıldırım : Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!


    Süleyman Ateş : Herhalde sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye, peşlerinde üzüntüden kendini helâk edeceksin!


    Tefhim-ul Kuran : Şimdi onlar bu söze (Kur'an'a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi) ?


    Ümit Şimşek : Onlar bu Kur'ân'a inanmıyorlar diye onların arkalarından eseflenmekle neredeyse kendini tüketeceksin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şimdi sen, bu söze inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.
     


  7. وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا



    Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ(curuzen).



    1. ve innâ : ve muhakkak biz

    2. le câilûne : elbette kılıcılarız, yapanlarız

    3. mâ aleyhâ : onun üzerinde olan şeyler

    4. saîden : toprak

    5. curuzen : üzerinde nebat bulunmayan çorak, kuru toprak







    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki onun (arzın) üzerinde olan şeyleri, kuru toprak yapacak olan elbette Biziz.


    Diyanet İşleri : Biz, elbette (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi bir kuru toprak hâline getireceğiz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz, elbette yeryüzünde ne varsa hepsini kupkuru toprak haline getiririz sonunda.


    Adem Uğur : (Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki biz arzda (bedende) bulunan her şeyi çorak bir toprak hâline getireceğiz!


    Ahmet Tekin : Şu bir gerçektir ki, yeryüzündeki cezbedici güzelliği olan her şeyi kuru bir toprağa dönüştüreceğiz.


    Ahmet Varol : Biz elbette onun üzerinde olanları kupkuru bir toprak da yaparız.


    Ali Bulaç : Biz gerçekten (yeryüzü) üzerinde olanları kupkuru, çorak bir toprak yapabiliriz.


    Ali Fikri Yavuz : Şu da muhakkak ki, biz, yeryüzünde olan şeyleri (süsleri) kupkuru bir toprak yaparız.


    Bekir Sadak : suphesiz Biz, yeryuzunde olanlari kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.


    Celal Yıldırım : Ve elbette biz yeryüzünün üstündeki şeyleri kuru bir toprak haline getiricileriz.


    Diyanet İşleri (eski) : Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.


    Diyanet Vakfi : (Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.


    Edip Yüksel : Ve elbette biz onun üzerinde bulunanları çorak bir toprak haline dönüştüreceğiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bununla beraber şu da muhakkak ki biz onun üzerinde ne varsa hepsini bir kuru toprak etmekteyiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bununla beraber şu da bir gerçek ki Biz, onun üzerinde olan herşeyi kupkuru bir toprak yapmaktayız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şüphesiz biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız.


    Fizilal-il Kuran : Günü gelince yeryüzünün bütün gözalıcı yeşilliklerini kesinlikle kupkuru bir toprak düzlüğüne çevireceğiz.


    Gültekin Onan : Biz gerçekten yeryüzü üzerinde olanları kupkuru, çorak bir toprak yapabiliriz.


    Hasan Basri Çantay : Bununla beraber biz onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak yapanlarız.


    Hayrat Neşriyat : Bununla berâber muhakkak ki biz, orada (yeryüzünde) ne varsa, elbette kupkuru bir toprak edicileriz.


    İbni Kesir : Şüphesiz ki Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.


    Muhammed Esed : ve hiç şüphe yok ki (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi kupkuru toprak haline getireceğiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve mamafih onun üzerinde ne varsa muhakkak ki, Biz hepsini de kupkuru, dağınık bir toprak edicileriz.


    Ömer Öngüt : Biz onun üzerindeki her şeyi elbette kupkuru bir toprak haline getireceğiz.


    Şaban Piriş : Aynı zamanda biz, yerin üzerindekileri çorak bir arazi de yapabiliriz.


    Suat Yıldırım : Ve elbette Biz yer üstünde ne varsa hepsini, kupkuru yapıp dümdüz edeceğiz.


    Süleyman Ateş : Biz elbette (bir gün) yerin üzerindekileri kupkuru bir toprak yaparız.


    Tefhim-ul Kuran : Biz gerçekten (yeryüzü) üzerinde olanları kupkuru, çorak bir toprak yapabiliriz.


    Ümit Şimşek : Onun üzerindeki herşeyi Biz toza toprağa çevireceğiz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve şu da bir gerçek ki biz, yeryüzündeki her şeyi, bitki bitirmeyen/kıtlık ve ölüme yol açan kupkuru bir toprak haline elbette getireceğiz.
     


  8. أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا



    Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min âyâtinâ acabâ(acaben).



    1. em : yoksa, veya

    2. hasibte : sen sandın

    3. enne : olduğunu

    4. ashâbe el kehfi : kehf (mağara) ehli (mağarada bulunanlar)

    5. ve er rakîmi : ve Rakîm

    6. kânû : oldular

    7. min âyâti-nâ : âyetlerimizden

    8. acaben : acayip olan, garip olan






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa sen, Ashabel Kehf ve Rakîm'in, bizim acayip âyetlerimizden biri olduğunu mu sandın?


    Diyanet İşleri : Yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm’i mi bizim ibret verici delillerimizden sandın?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kehf ve Rakıym ashâbının ahvâlini, delillerimiz içinde şaşılacak bir delil mi sandın?


    Adem Uğur : (Resûlüm)! Yoksa sen, bizim âyetlerimizden (sadece) Kehf ve Rakîm sahiplerinin ibrete şâyan olduklarını mı sandın?


    Ahmed Hulusi : Yoksa bizim işaretlerimizden (sadece) Ashab-ı Kehf (mağara arkadaşları) ve Rakîm'in (bilgi yazılı taş levha) bilgisinin mi şaşılacak şey olduklarını sandın?


    Ahmet Tekin : Yoksa sen, bizim âyetlerimizden mûcizelerimizden Eshâb-ı Kehf (mağara arkadaşları) ve Eshâb-ı Rakım’in (Rakımli, üzerlerine yazılı anıt dikilenlerin) sadece, ibrete şâyân, şaşılacak basit birer olaydan ibaret olduklarını mı sanıyorsun?


    Ahmet Varol : Yoksa sen Kehf ve Rakim ashabının bizim şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın? [1]


    Ali Bulaç : Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, (ey Rasûlüm), uzun zaman mağarada uykuda kalan Kehf ve Rakîm ashâbı, bizim mûcizelerimizden şaşılacak bir şey oldular mı sandın? (Kehf: Geniş mağaraya denir. Rakîm: uykuya dalanların köy adı ve köpeklerinin adıdır. Bir rivayette de uykuda kalanların adlarının yazılı bulunduğu kitabın ismidir).


    Bekir Sadak : Yoksa sen Magara ve Kitap ehlini sasilacak ayetlerimizden mi zannettin?


    Celal Yıldırım : Yoksa sen mağara ve yazılı levha sahiplerini bizim şaşılacak âyetlerimizden mi sandın ?


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa sen Mağara ve Kitap ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm)! Yoksa sen, bizim âyetlerimizden Ashâb-ı Kehf ve Ashâb-ı Rakîm'in durumlarını şaşırtıcı mı buldun?


    Edip Yüksel : Mağaradakilerin ve onlarla ilgili rakamların ilginç kanıtlarımızdan başka bir şey olduğunu mu sandın?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa Eshab-ı Kehf ü Rakıym bizim âyâtımızdan bir acîbe oldular mı sandın?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa sen Ashab-ı Kehf ve Rakim'ın, ayetlerimizden şaşılacak bir olay olduklarını mı sandın?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa sen Ashab-ı Kehf'i ve Rakim'i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?


    Fizilal-il Kuran : Sen «Ashab-ı Kehf» ve «Ashab-ı Rakım» olayının, bizim şaşırtıcı mucizelerimizden biri olduğunu mu sanıyorsun?


    Gültekin Onan : Sen yoksa Kehf ve Rakim Ehlini bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?


    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) sen, bizim âyetlerimiz içinde (yalınız) Kehf ve Rakıym yaranının ibrete şayan olduklarını mı sandın? (öyle değil).


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Yoksa gerçekten (sâdece) Ashâb-ı Kehf ve Rakim’inmi şaşılacak âyetlerimizden olduklarını sandın?


    İbni Kesir : Yoksa; sen, mağara ve kitabe ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?


    Muhammed Esed : (Bu dünya hayatı bir sınamadan ibaret olduğuna göre, imdi) sen Mağara İnsanlarını(n) ve (onların kendilerini) yazıtlara/kitabelere (adamalarının kıssasını)n, gerçekten, Bizim (öteki) mesajlarımızdan daha meraka değer bulunacağını mı düşünüyorsun?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa sandın mı ki Ashâb-ı Kehf ile Rakım, bizim âyetlerimizden bir aceb şey olmuşlardır?


    Ömer Öngüt : Resulüm! Yoksa sen Ashab-ı Kehf'i ve Rakîm'i, bizim şaşılacak âyet (mucize) lerimizden mi sandın?


    Şaban Piriş : Ashab-ı Kehf ve Rakim’i, şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin sen?


    Suat Yıldırım : Ne o, yoksa sen, bizim âyetlerimiz içinde yalnız Ashab-ı Kehf ve Rakîm’in mi ibrete şayan olduklarını sandın? İş öyle değil!


    Süleyman Ateş : Yoksa sen, sadece Kehf ve Rakim sâhiplerinin bizim şaşılacak âyetlerimizden olduklarını mı sandın? (onlardan başka çok daha acâip âyetlerimiz vardır. Arzı yeşertip sonra kurutmamız da şaşılacak âyetlerimizden değil midir?)


    Tefhim-ul Kuran : Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?


    Ümit Şimşek : Sen Kehf ve Rakîm Ashabını Bizim âyetlerimiz içinde garip birşey mi sandın?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa sen o Ashab-ı Kehf'i, mağara ve kitabe yâranını, bizim ayetlerimizden, hayrete düşüren bir tanesi mi sandın?
     


  9. إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا



    İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ re؛edâ(re؛eden).



    1. iz evâ : sığındıkları zaman

    2. el fityetu : gençler

    3. ilel kehfi (ilâ el kehfi) : mağaraya

    4. fe kâlû : o zaman dediler

    5. rabbe-nâ : Rabbimiz

    6. âti-nâ : bize ver

    7. min ledun-ke : senin kat‎ndan

    8. rahmeten : bir rahmet

    9. ve heyyi' : ve baً‎‏la, lütfet

    10. lenâ : bize

    11. min emri-nâ : emrimizden, içimizden

    12. re‏eden : ir‏ad edecek






    فmam فskender Ali Mihr : Gençler maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎ zaman ‏ِyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin kat‎ndan bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvât‎ ula‏t‎racak ki‏iyi) mür‏idi tayin et.”


    Diyanet ف‏leri : Hani o gençler maًaraya s‎ً‎nm‎‏lard‎ da, “Ey Rabbimiz! Bize kat‎ndan bir rahmet ver ve içinde bulunduًumuz ‏u durumda bize kurtulu‏ ve doًruluًa ula‏may‎ kolayla‏t‎r” demi‏lerdi.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Hani o zaman o yiًitler, maًaraya s‎ً‎nm‎‏lard‎ da Rabbimiz demi‏lerdi, kat‎ndan bir rahmet ihsân et bize ve i‏imizin ba‏ar‎yla doًruluًa ula‏mas‎ için sebepler haz‎rla bize.


    Adem Uًur : O (yiًit) gençler maًaraya s‎ً‎nm‎‏lar ve: Rabbimiz! Bize taraf‎ndan rahmet ver ve bize, (‏u) durumumuzdan bir kurtulu‏ yolu haz‎rla! demi‏lerdi.


    Ahmed Hulusi : Hani o delikanl‎lar, o maًaraya s‎ً‎nm‎‏lar ve "Rabbimiz (hakikatimiz olan Esmâ bile‏imimiz) bize ledünnünden (asl‎n olan mutlak El Esmâ mertebesinden aç‎ًa ç‎kan ِzel bir kuvve ile) bir rahmet (lütfunla olu‏acak bir nimet) ver ve bize (bu) i‏te bir kemâl hâli olu‏tur" demi‏lerdi.


    Ahmet Tekin : Hani, o yiًit gençler maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎nda:
    'Rabbimiz, bize taraf‎ndan rahmet ve merhamet ihsan eyle. Bizim ‏u içinde bulunduًumuz durumdan kurtulmam‎z için, kurtulu‏ plan‎m‎z‎ kolayla‏t‎r.' demi‏lerdi.


    Ahmet Varol : O gençler maًaraya s‎ً‎nm‎‏ ve ‏ِyle demi‏lerdi: 'Ey Rabbimiz! Bize kendi kat‎ndan bir rahmet ver ve bize i‏imizde bir ba‏ar‎ haz‎rla.'


    Ali Bulaç : O gençler, maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎ zaman, demi‏lerdi ki: "Rabbimiz, kat‎ndan bize bir rahmet ver ve i‏imizden bize doًruyu kolayla‏t‎r (bizi ba‏ar‎l‎ k‎l)."


    Ali Fikri Yavuz : Hat‎rla ki, o vakit, o genç yiًitler maًaraya s‎ً‎nd‎lar da ‏ِyle dediler: “-Ey Rabbimiz! Bize, taraf‎ndan bir rahmet ihsan buyur ve i‏imizden bize bir ba‏ar‎ haz‎rla.”


    Bekir Sadak : Birkac genc magaraya siginmis: «Rabbimiz! Katindan bize rahmet ver ve isimizde dogruyu goster, bizi basarili kil» demislerdi.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Hani bir grup genç, maًaraya çekilmi‏ler ve : «Ey Rabbimiz ! Bize kendi kat‎ndan bir rahmet ver; i‏imizde doًruyu gِster de bizi ba‏ar‎l‎ k‎l» demi‏lerdi.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Birkaç genç maًaraya s‎ً‎nm‎‏: 'Rabbimiz! Kat‎ndan bize rahmet ver ve i‏imizde doًruyu gِster, bizi ba‏ar‎l‎ k‎l' demi‏lerdi.


    Diyanet Vakfi : O (yiًit) gençler maًaraya s‎ً‎nm‎‏lar ve: Rabbimiz! Bize taraf‎ndan rahmet ver ve bize, (‏u) durumumuzdan bir kurtulu‏ yolu haz‎rla! demi‏lerdi.


    Edip Yüksel : Gençler maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎nda, 'Rabbimiz bize merhametini yaًd‎r ve bu durumdan bize bir kurtulu‏ yolu gِster,' demi‏lerdi.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : O vak‎t ki o genç yiًitler kehfe çekildiler de ‏ِyle dediler: ya rabbenâ! Bizlere ledünnünden bir rahmet ihsan eyle ve bizim için i‏imizden bir muvaffak‎yyet haz‎rla


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : O vakit o genç yiًitler maًaraya çekildiler ve ‏ِyle dediler: « Ey Rabbimiz, bizlere taraf‎ndan bir rahmet ihsan et ve bizim için i‏imizden bir muvaffakiyet haz‎rla!»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : O gençler maًaraya s‎ً‎n‎nca ‏ِyle dediler: «Rabbimiz! Bize kat‎ndan bir rahmet ver ve bizim için ‏u i‏imizden bir kurtulu‏ yolu haz‎rla.»


    Fizilal-il Kuran : Hani birkaç genç o maًaraya s‎ً‎nm‎‏lar ve «Ey Rabb'imiz, bize kat‎ndan rahmet baً‎‏la ve ‏u i‏imizde bize ç‎k‎‏ yolu gِster» dediler.


    Gültekin Onan : O gençler, maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎ zaman demi‏lerdi ki: "Rabbimiz, kat‎ndan bize bir rahmet ver ve buyruًumuzdan / buyrultumuzdan (isteًimizden, istediklerimizden) bize doًruyu kolayla‏t‎r (bizi ba‏ar‎l‎ k‎l)."


    Hasan Basri اantay : O zaman o gene yeًitler maًaraya s‎ً‎nm‎‏ (lar) d‎ da: «Ey Rabbimiz, bize taraf‎ndan bir rahmet ver ve i‏imizden bizim için bir muvaffak‎yyet haz‎rla» demi‏lerdi


    Hayrat Ne‏riyat : Hani o gençler, Kehf’e (maًaraya) s‎ً‎nm‎‏d‎ da: 'Rabbimiz! Bize, taraf‎ndan bir rahmet ver ve bize ‏u i‏imizden bir kurtulu‏ yolu haz‎rla!' demi‏lerdi.


    فbni Kesir : Hani o yiًitler; maًaraya s‎ً‎nm‎‏lard‎ da: Rabb‎m‎z; bize kat‎ndan rahmet ver, i‏lerimizde ba‏ar‎l‎ k‎l, demi‏lerdi.


    Muhammed Esed : Hani, o gençler maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎ zaman, "Ey Rabbimiz!" demi‏lerdi, "Bize kat‎ndan bir rahmet bah‏et; ve içinde bulunduًumuz (harici) ‏artlar ne olursa olsun bizi doًruluk bilinciyle donat!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : O vakit ki, o gençler maًaraya s‎ً‎nd‎lar da dediler ki: «Ey Rabbimiz! Bize kendi indinde bir rahmet ver ve bizim için i‏imizden dolay‎ bir muvaffakiyet haz‎rla.»


    ضmer ضngüt : Hani o gençler maًaraya s‎ً‎nm‎‏lar ve: “Ey Rabbimiz! Bize kendi kat‎ndan rahmet ver ve i‏imizde doًruyu gِster, bizi ba‏ar‎l‎ k‎l. ” demi‏lerdi.


    قaban Piri‏ : Hani birkaç genç maًaraya s‎ً‎nm‎‏t‎ ve ‏ِyle demi‏lerdi: -Rabbimiz, bize kat‎ndan bir rahmet ver ve i‏imizde doًruyu ba‏armay‎ bize nasip et!


    Suat Y‎ld‎r‎m : Vakta ki o genç yiًitler maًaraya çekildiler. قِyle niyaz ettiler: "Ulu Rabbimiz! Kat‎ndan bir rahmet ver ve ‏u dâvam‎zda doًruluk ve muvaffakiyet ihsan eyle bize!"


    Süleyman Ate‏ : O gençler maًaraya s‎ً‎nd‎lar: "Rabbimiz, bize kat‎ndan bir rahmet ver ve bize ‏u i‏imizden bir ç‎k‎‏ yolu haz‎rla!" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : O gençler, maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎ zaman, demi‏lerdi ki: «Rabbimiz, kat‎ndan bize bir rahmet ver ve i‏imizden bize doًruyu kolayla‏t‎r (bizi ba‏ar‎l‎ k‎l).»


    ـmit قim‏ek : O gençler maًaraya s‎ً‎nd‎klar‎nda, 'Ey Rabbimiz,' demi‏lerdi. 'Bize yüce kat‎ndan bir rahmet baً‎‏la ve i‏imizde doًruluk nasip et.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hani, o yiًit gençler o maًaraya s‎ً‎nd‎lar da ‏ِyle dediler: "Ey Rabbimiz, kat‎ndan bir rahmet ver bize ve bizim için bir ç‎k‎‏ yolu lütfet i‏imize."
     


  10. فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا



    Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).



    1. fe : o zaman, böylece, böylelikle

    2. darabnâ : vurduk, yatırdık, uyuttuk

    3. alâ : üzerine, ...e, ...a

    4. âzâni-him : onların kulakları

    5. fî el kehfi : mağarada, mağara içinde

    6. sinîne : seneler, yıllar

    7. adeden : adet, sayı






    İmam İskender Ali Mihr : Böylece mağarada kulakları üzerine (kalplerinin zikrini duyabilmeleri için yan üstü) senelerce yatırdık (uyuttuk).


    Diyanet İşleri : Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık (Onları uyuttuk).


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları bir uykuya daldırdık, yıllarca hiçbir şey duymadılar.


    Adem Uğur : Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)


    Ahmed Hulusi : Bu sebeple uzun yıllar o mağarada onların kulakları üzerine vurduk (algılamalarını dünyaya kapadık, uyuttuk).


    Ahmet Tekin : Bunun üzerine, biz de o mağarada, nice yıllar, dışardan gelecek seslere, onların kulaklarını kapattık. Onları derin uykuya daldırdık.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine mağarada nice yıllar onları ağır bir uykuya daldırdık.


    Ali Bulaç : Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).


    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine, nice seneler mağarada üzerlerine uyku bıraktık ve kendilerini (üç yüz dokuz yıl) uyuttuk.


    Bekir Sadak : (11-12) Magaranin icinde onlari yillarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamis oldugunu belirtmek icin onlari uyandirdik.*


    Celal Yıldırım : Bu sebeple mağarada nice yıllar onların kulakları üzerine (duymamaları için engel) koyduk.


    Diyanet İşleri (eski) : (11-12) Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)


    Edip Yüksel : Bunun üzerine sayılı yıllar süresince mağarada kulaklarını kapadık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine müteaddid seneler kehifte kulakları üzerine vurduk


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun üzerine yıllarca mağarada kulakları üzerine vurduk (uyuttuk).


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine onları mağarada yıllarca uykuya yatırdık.


    Gültekin Onan : Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).


    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine biz nice yıllar mağarada onların kulaklarına (perde) vurduk.


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine o mağarada kulaklarına nice yıllar (perde) vurduk (uykuya daldırdık).


    İbni Kesir : Bunun üzerine yıllarca mağarada onların kulaklarına perde vurduk.


    Muhammed Esed : Biz de bunun üzerine mağarada onların kulaklarını yıllarca (dış dünyaya) kapalı tuttuk,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bunu müteakip onları kulakları üzerine mağarada senelerce (perde) vurmuş olduk.


    Ömer Öngüt : Bunun üzerine biz de mağarada nice yıllar onların kulaklarına perde koyduk.


    Şaban Piriş : (11-12) Mağarada onları yıllarca uyuttuk. Sonra iki gruptan hangisinin bekledikleri sonucu daha iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları kaldırdık.


    Suat Yıldırım : Bunun üzerine mağarada onları uykuya daldırdık. Nice yıllar öylece kaldılar.


    Süleyman Ateş : Bunun üzerine mağarada nice yıllar onların kulaklarına ağırlık vurduk (onları derin bir uykuya daldırdık)


    Tefhim-ul Kuran : Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına (ağır bir uyku) vurduk.


    Ümit Şimşek : Biz de onları mağarada pek çok seneler boyunca uyuttuk.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine birçok yıl boyunca mağarada onların kulakları üzerine ağırlık vurduk.
     


  11. ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا



    Summe beasnâhum li na'leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ(emeden).



    1. summe : sonra

    2. beasnâ-hum : onları uyandırdık, dirilttik

    3. li na'leme : bilmemiz için, belirtmemiz için

    4. eyyu : hangisi

    5. el hızbeyni : iki topluluk

    6. ahsâ : daha iyi hesaplar

    7. limâ : o şeyi

    8. lebisû : kaldılar

    9. emeden : uzun zaman, uzun süre, müddet





    İmam İskender Ali Mihr : Sonra ne kadar süre kaldıklarını, iki topluluktan hangisinin daha iyi hesap edeceğini bilmemiz (belirtmemiz) için onları beas ettik (dirilttik, uyandırdık).


    Diyanet İşleri : Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra da iki taraftan hangisi, onların ne kadar yatıp kaldıklarını hesâb edip ayırt edecek, bilelim diye tekrar onları uyandırdık.


    Adem Uğur : Sonra da iki guruptan (Ashâb-ı Kehf ile hasımlarından) hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık.


    Ahmed Hulusi : Sonra onları bâ'settik, iki grubun hangisinin, kaldıkları süreyi daha iyi tahmin edeceğini bilelim (daha iyi hesap edeceği ortaya çıksın) diye. (Burada bilelim demek, açığa çıkaralım, fiilen tahakkuk ettirelim de kendileri de anlasın demektir. {Elmalı tefsir; cilt:5 sayfa:3226})


    Ahmet Tekin : Sonra da, iki gruptan hangisinin, Eshâb-ı Kehf’in mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları dirilterek uyandırdık.


    Ahmet Varol : Sonra iki gruptan hangisinin bekledikleri süreyi iyi hesab ettiğini bilmek (ortaya çıkarmak) için onları uyandırdık.


    Ali Bulaç : Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra onları uyandırdık ki, (mümin ve kâfir) iki topluluğun hangisi, onların mağarada bekledikleri müddeti daha iyi hesap etmiştir, fiilen bilelim.


    Bekir Sadak : (11-12) Magaranin icinde onlari yillarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamis oldugunu belirtmek icin onlari uyandirdik.*


    Celal Yıldırım : Sonra da iki gruptan hangisinin mağarada ne kadar kaldıklarını daha iyi hesaplamasını belirlemek için onları uyandırıp kaldırdık.


    Diyanet İşleri (eski) : (11-12) Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.


    Diyanet Vakfi : Sonra da iki guruptan hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık.


    Edip Yüksel : Sonra onları dirilttik ki onların orada kalış sürelerini hangi grubun daha iyi hesaplayacağını bilelim.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra da onları ba'settik ki hep bilelim: iki hızbin hangisi bekledikleri gayeyi iyi hisab etmiş?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra da onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri gayeyi daha iyi hesap etmiş olduğunu bilelim.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra da iki gruptan hangisinin, onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık.


    Fizilal-il Kuran : Sonra iki gruptan hangisinin ne kadar uyuduklarını doğru olarak hesap edebileceğini belirlemek üzere onları uyandırdık.


    Gültekin Onan : Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.


    Hasan Basri Çantay : Sonra da onları uyandırdık, iki zümreden hangisi bekledikleri gayeyi daha iyi (zabt ve) hesâb edicidir, ayırd edelim diye.


    Hayrat Neşriyat : Sonra onları uyandırdık ki, (uykuda) kaldıkları müddeti, (kendi aralarındaki) iki fırkadan hangisinin daha iyi hesâb edeceğini ortaya çıkaralım.


    İbni Kesir : Sonra iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu daha iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.


    Muhammed Esed : sonra onları uyandırdık, ki (mağarada) geçen sürenin iki bakış açısından hangisiyle daha iyi değerlendirildiğini (insanlara) gösterelim.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra onları uyandırdık; iki tâifeden hangisinin bekledikleri müddeti daha iyi hesab ettiklerini bilelim diye.


    Ömer Öngüt : Sonra onları uyandırdık ki, iki taraftan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edeceğini belirtelim.


    Şaban Piriş : (11-12) Mağarada onları yıllarca uyuttuk. Sonra iki gruptan hangisinin bekledikleri sonucu daha iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları kaldırdık.


    Suat Yıldırım : Sonra da o iki takımdan (Ashab-ı Kehf ile hasımlarından) hangisinin onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladıklarını ortaya koyalım diye onları uyandırdık.


    Süleyman Ateş : Sonra onları uyandırdık ki, (onların uyuma müddetleri hakkında ihtilâf eden) iki zümreden hangisinin, (onların) kaldıkları süreyi daha iyi hesâb edeceğini bilelim.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık.


    Ümit Şimşek : Sonra, onlar ile hasımlarından, mağarada kaldıkları süreyi kim daha iyi hesaplayacak diye onları uyandırdık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra onları dirilttik ki, iki zümreden hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edebileceğini bilelim.
     


  12. نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى



    Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı), innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ(huden).



    1. nahnu : biz

    2. nakussu : anlat‎yoruz

    3. aleyke : sana

    4. nebe'e-hum : onlar‎n haberlerini

    5. bi el hakk‎ : hak ile, gerçek olarak

    6. inne-hum : muhakkak onlar

    7. fityetun : gençler

    8. âmenû : âmenû oldular, inand‎lar

    9. bi rabbi-him : Rab'lerine

    10. ve zidnâ-hum : ve onlara art‎rd‎k

    11. huden : hidayet






    فmam فskender Ali Mihr : Biz, sana onlar‎n haberlerini gerçek olarak k‎ssa ediyoruz. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine âmenû olmu‏ gençlerdi. Ve onlara hidayeti art‎rd‎k.


    Diyanet ف‏leri : Biz sana onlar‎n haberlerini gerçek olarak anlat‎yoruz: قüphesiz onlar Rablerine inanm‎‏ birkaç genç yiًitti. Biz de onlar‎n hidayetlerini art‎rm‎‏t‎k.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Onlar‎n ahvâlini gerçek olarak sana haber veriyor, hikâye ediyoruz. قüphe yok ki onlar, Rablerine inanm‎‏lard‎ ve biz de hidâyetlerini artt‎rm‎‏t‎k onlar‎n.


    Adem Uًur : Biz sana onlar‎n ba‏‎ndan geçenleri gerçek olarak anlat‎yoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanm‎‏ gençlerdi. Biz de onlar‎n hidayetini artt‎rd‎k.


    Ahmed Hulusi : (Rasûlüm) Onlar‎n haberlerini Hak olarak sana hikâye ediyoruz. . . Muhakkak ki onlar Rablerine (Bi-Rabbihim = hakikatleri olan ‏uurlar‎nda olarak) iman etmi‏ delikanl‎lard‎. . . Biz de onlar‎n hakikatlerini ya‏amalar‎n‎ kuvvetlendirdik.


    Ahmet Tekin : Biz sana, onlar‎n ba‏‎ndan geçenleri, doًru ve hikmete dayal‎ olarak, k‎ssalar‎yla anlat‎yoruz. Hakikaten onlar Rablerine inanm‎‏ gençlerdi. Biz de, onlar‎n, imanda, hak yolda, hay‎rl‎ yolda sebat edenlerin ‏evklerini art‎rd‎k.


    Ahmet Varol : Biz sana onlar‎n k‎ssalar‎n‎ gerçek olarak anlat‎yoruz: Onlar Rabblerine iman etmi‏ gençlerdi. Biz de hidayetlerini art‎rm‎‏t‎k.


    Ali Bulaç : Biz sana onlar‎n haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktar‎yoruz. Gerçekten onlar Rablerine iman etmi‏ gençlerdi ve biz de onlar‎n hidayetlerini artt‎rm‎‏t‎k.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, sana, onlar‎n haberlerini doًru olarak anlatal‎m: Gerçekten bunlar, Rablerine iman eden birkaç gençlerdi. Biz de onlar‎n hidayetlerini (sebatlar‎n‎) art‎rm‎‏t‎k.


    Bekir Sadak : (13-15) Onlarin olayini sana Biz gercek olarak anlatiyoruz: Onlar Rablerine inanmis birkac gencti. Onlarin hidayetlerini artirmis ve kalblerini pekistirmistik. Durup, soyle demislerdi: «Rabbimiz goklerin ve yerin Rabbidir, O'nu birakip baska bir tanriya yalvarmayiz, yoksa and olsun ki, batil soz soylemis oluruz. su bizim milletimiz, Allah'i birakip O'ndan baska tanrilar edindiler. Onlarin gercek olduguna apacik delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karsi yalan uydurandan daha zalim kimdir?»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Biz sana onlar‎n ba‏‎ndan geçen olay‎ anlat‎yoruz; onlar Rablerine imân eden bir grup genç idi; biz de onlar‎n doًru yolu bulup (Rablar‎na daha çok) baًlanmalar‎n‎ art‎rd‎k.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (13-15) Onlar‎n olay‎n‎ sana Biz gerçek olarak anlat‎yoruz: Onlar Rablerine inanm‎‏ birkaç gençti. Onlar‎n hidayetlerini art‎rm‎‏ ve kalblerini peki‏tirmi‏tik. Durup, ‏ِyle demi‏lerdi:
    'Rabbimiz gِklerin ve yerin Rabbidir, O'nu b‎rak‎p ba‏ka bir tanr‎ya yalvarmay‎z, yoksa and olsun ki, bat‎l sِz sِylemi‏ oluruz. قu bizim milletimiz, Allah'‎ b‎rak‎p O'ndan ba‏ka tanr‎lar edindiler. Onlar‎n gerçek olduًuna apaç‎k delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a kar‏‎ yalan uydurandan daha zalim kimdir?'


    Diyanet Vakfi : Biz sana onlar‎n ba‏‎ndan geçenleri gerçek olarak anlat‎yoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanm‎‏ gençlerdi. Biz de onlar‎n hidayetini artt‎rd‎k.


    Edip Yüksel : Onlar‎n haberini sana gerçek olarak anlat‎yoruz. Onlar Rab'lerine inanm‎‏ gençlerdi. Onlar‎n hidayetini artt‎rm‎‏t‎k.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Biz sana onlar‎n k‎ssalar‎n‎ doًru olarak naklediyoruz: hak‎kat bunlar, bir kaç genç yiًit rablar‎na iyman ettiler, biz de hidayetlerini art‎rd‎k ve kalblerine rab‎ta verdik


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Biz sana onlar‎n k‎ssalar‎n‎ doًru olarak naklediyoruz: Hakikaten bunlar, Rablerine iman eden birkaç genç yiًitti; Biz de hidayetlerini art‎rd‎k.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Biz sana onlar‎n k‎ssalar‎n‎ gerçek olarak anlatacaً‎z. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onlar‎n hidayetlerini art‎rd‎k.


    Fizilal-il Kuran : Biz sana onlar‎n hikâyelerini doًru olarak anlat‎yoruz. Onlar Râbb'lerine inanm‎‏, bir grup gençti; onlar‎n hidayet bilincini artt‎rm‎‏t‎k.


    Gültekin Onan : Biz sana onlar‎n haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktar‎yoruz. Gerçekten onlar rablerine inanm‎‏ gençlerdi ve biz de onlar‎n hidayetlerini artt‎rm‎‏t‎k.


    Hasan Basri اantay : (قimdi) sana onlar‎n k‎ssas‎n‎, hak‎ykat‎ vech ile, anlatal‎m: Doًrusu onlar Rablerine îman eden gene yeًitlerdi. Biz de onlar‎n hidâyetini art‎rm‎‏d‎k.


    Hayrat Ne‏riyat : Biz sana onlar‎n haberini hakk‎yla anlat‎yoruz. قübhesiz ki onlar, Rablerine îmân etmi‏ gençlerdi; ve (biz) onlar‎n hidâyetlerini art‎rd‎k.


    فbni Kesir : Sana; onlar‎n k‎ssalar‎n‎ gerçek olarak anlatal‎m: Doًrusu onlar; Rabblar‎na inanm‎‏, genç yiًitlerdi. Biz de onlar‎n hidayetini art‎rm‎‏t‎k.


    Muhammed Esed : (قimdi) onlar‎n k‎ssas‎n‎ bütün gerçeًiyle sana anlatacaً‎z. Onlar gerçekten de Rablerine yürekten inanan gençlerdi; ve biz de kendilerini doًru yolda derin bir bilinç ve duyarl‎kla güçlendirmi‏,


    ضmer Nasuhi Bilmen : Biz sana onlar‎n haberlerini doًru olarak hikaye ediyoruz. Onlar genç bir zümre idiler. Rablerine imân etmi‏lerdi ve Biz de onlar‎n hidâyetini artt‎rm‎‏ idik.


    ضmer ضngüt : Biz sana onlar‎n ba‏‎ndan geçenleri gerçek olarak anlat‎yoruz. Onlar Rablerine inanm‎‏ gençlerdi, biz de onlar‎n hidayetlerini art‎rd‎k.


    قaban Piri‏ : Biz sana onlar‎n haberlerini doًru olarak anlat‎yoruz. Onlar, Rab’lerine iman etmi‏ gençlerdi. Biz onlar‎n hidayetini art‎rm‎‏t‎k.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Ba‏lar‎ndan geçen olay‎ Biz sana doًru olarak anlat‎yoruz. Gerçekten onlar Rab’lerine tam iman etmi‏ gençlerdi. Biz de onlar‎n hidâyetlerini ve yakinlerini art‎rd‎k.


    Süleyman Ate‏ : Biz sana onlar‎n haberlerini gerçek olarak anlat‎yoruz: Onlar Rablerine inanm‎‏ gençlerdi. Biz de onlar‎n hidâyetlerini art‎rm‎‏t‎k.


    Tefhim-ul Kuran : Biz sana onlar‎n haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarmaktay‎z. Gerçekten onlar, Rablerine iman etmi‏ gençlerdi ve biz de onlar‎n hidayetlerini artt‎rm‎‏t‎k.


    ـmit قim‏ek : Onlar‎n haberlerini Biz sana hak ile bildiriyoruz. Onlar Rablerine iman etmi‏ gençler idi; Biz de onlar‎n hidayetini artt‎rd‎k.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Biz onlar‎n haberlerini sana doًru bir ‏ekilde anlatacaً‎z. قu bir gerçek ki onlar, Rablerine iman etmi‏ bir yiًitler grubuydu. Ve biz de onlar‎n hidayetini art‎rd‎k.
     


  13. وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا



    Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ rabbus semâvâti vel ardı len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).



    1. ve rabatnâ : ve bağladık, kuvvetlendirdik, takviye ettik, rabıta kurduk


    2. alâ : üzerine, üzerinde

    3. kulûbi-him : onların kalpleri

    4. iz kâmû : kıyam ettikleri zaman, ayağa kalkınca

    5. fe : böylece, o zaman

    6. kâlû : dediler

    7. rabbu-nâ : Rabbimiz

    8. rabbu es semâvâti : semaların Rabbi

    9. ve el ardı : ve yeryüzü, arz

    10. len ned'uve : asla dua etmeyiz

    11. min dûni-hi : ondan başkasına

    12. ilâhen : ilâh

    13. lekad : andolsun

    14. kulnâ : söyledik, dedik

    15. izen : öyleyse, öyle olursa, bu taktirde

    16. şetaten : haddi aşma, taşkınlık, yanlış





    İmam İskender Ali Mihr : Onların kalpleri üzerine rabıta kurduk (kalplerini Bize bağladık). Ayağa kalktıkları zaman (kalkınca) şöyle dediler: “Bizim Rabbimiz, semaların ve arzın Rabbidir. O'ndan başkasına ilâh olarak asla dua etmeyiz. Öyle yaparsak, andolsun ki haddi aşarak yanlış söylemiş olurduk.”


    Diyanet İşleri : (14-15) Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kalplerini gerçeğe bağladık kalkıp da Rabbimiz, göklerin ve yeryüzünün Rabbidir, ondan başka bir mabuda tapmayız biz ve andolsun ki böyle bir şey söyledik mi gerçekten uzaklaşmış oluruz dedikleri zaman.


    Adem Uğur : Onların kalplerini metîn kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.


    Ahmed Hulusi : Onların kalplerine râbıta koyduk (şuurlarını, müşahede hâlinde devamlı kıldık)! İşte (o delikanlılar) ayağa kalktılar da şöyle dediler: "Rabbimiz (aslımız olan El Esmâ mertebesi), semâların ve arzın Rabbidir (varlıkta olan her şeyi El Esmâ'sıyla oluşturandır)! O'nun dûnunda (o kavrama denk olmayan) ilâh (varlıkta tasarruf eden) kabul edemeyiz! Andolsun, bunun aksini dillendirirsek o takdirde akıl ve mantığın alamayacağı kadar saçma bir laf etmiş oluruz. "


    Ahmet Tekin : Onların akıllarını, kalplerini metin kıldık, sıkıntılara karşı iradelerini bileyledik. O yiğit gençler, ülkenin hükümdarının karşısına dikilerek:
    'Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin yaratıcısı, düzeninin hâkimi, Rabbidir. Biz onun dışında, kulları durumundakilere tanrı deyip, asla yalvarmayız. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.' dediklerini insanlara hatırlat.


    Ahmet Varol : Biz onların kalplerini sağlam kılmıştık. (Kralın önünde) durduklarında şöyle dediler: 'Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına tapmayacağız. Aksi takdirde, andolsun ki, çok saçma bir söz söylemiş oluruz.


    Ali Bulaç : Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız."


    Ali Fikri Yavuz : (Padişah Dekyanos kâfirin huzurunda putlara tapmayı terkeden bu yiğitler), ayağa kalkıp da: “-Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; asla ondan başkasına ilâh deyip tapmayız, o takdirde muhakkak saçma söylemiş oluruz.


    Bekir Sadak : (13-15) Onlarin olayini sana Biz gercek olarak anlatiyoruz: Onlar Rablerine inanmis birkac gencti. Onlarin hidayetlerini artirmis ve kalblerini pekistirmistik. Durup, soyle demislerdi: «Rabbimiz goklerin ve yerin Rabbidir, O'nu birakip baska bir tanriya yalvarmayiz, yoksa and olsun ki, batil soz soylemis oluruz. su bizim milletimiz, Allah'i birakip O'ndan baska tanrilar edindiler. Onlarin gercek olduguna apacik delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karsi yalan uydurandan daha zalim kimdir?»


    Celal Yıldırım : Ve (hükümdarın karşısında) ayakta durup, «bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbıdır, ondan başka hiçbir tanrıya mümkün değil tapmayız ; bunun aksini söylersek ancak yalan söylemiş oluruz,» dedikleri zaman kalblerini (dayanma ve sebat gösterme duygusuyla) pekiştirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : (13-15) Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: 'Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?'


    Diyanet Vakfi : Onların kalplerini metîn kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.


    Edip Yüksel : Kalktıklarında kalplerini sağlamlaştırmıştık. 'Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O'ndan başka tanrı edinmeyeceğiz. Yoksa, yanlış söz söylemiş oluruz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O vakıt ki kıyam ettiler de dediler: bizim rabbımız Göklerin ve Yerin rabbı, biz ıhtimali yok ondan başka bir ilâhe tapmayız, doğrusu o surette cidden saçma söylemiş oluruz
    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve kalplerini pekiştirdik. O vakit ayağa kalkıp dediler ki: «Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; kesinlikle O'ndan başka hiçbir tanrıya tapmayız; yoksa gerçekten saçma sapan konuşmuş oluruz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.


    Fizilal-il Kuran : Kalplerini pekiştirmiştik. Hani, kâfirlerin karşısına dikilip şöyle demişlerdi; «Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin Rabb'idir; O'ndan başkasına yalvarmayız, yoksa saçmalamış oluruz.»


    Gültekin Onan : Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir; tanrı olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun gerçeğin dışına çıkarız."


    Hasan Basri Çantay : (14-15) Ve (zaalim hükümdarın önünde) dikilib de: «Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına Tanrı demeyiz. (Dersek) o halde, andolsun ki, hakıykatden uzaklaşmış oluruz. Şunlar, şu bizim kavmimiz Ondan (Allahdan) başka Tanrılar edindiler. Bunların üzerine baari açık bir bürhan getirselerdi ya. Artık Allaha karşı yalan yere iftira edenlerden daha zaalim kimdir?» dedikleri zaman onların kalblerini (sabr ve sebat ile tamamen Hakka) bağlamışdık.


    Hayrat Neşriyat : Ve (kralın önünde) ayağa kalktıklarında onların kalblerini kuvvetlendirdik de şöyle dediler: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir! O’ndan başkasına aslâ ilâh olarak yalvarmayız! Yoksa yemîn olsun ki bâtıl söz söylemiş oluruz.'


    İbni Kesir : Kalkıp da; Bizim Rabbımız göklerin ve yerin Rabbıdır; biz O'ndan başkasına tanrı demeyiz, yoksa andolsun ki; batıl söz söylemiş oluruz, dedikleri zaman kalblerini pekiştirmiştik.


    Muhammed Esed : kalplerini pekiştirmiştik; öyle ki, doğrulup (birbirlerine): "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir", demişlerdi "Biz asla O'ndan başkasına yalvarıp yakarmayacağız, (çünkü böyle bir şey yaparsak) çok çirkin bir şey dile getirmiş oluruz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik, o vakit ki kıyam ettiler de dediler ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir, O'ndan başkasına bir ilâh diye tapamayız. Diyecek olsak elbetteki haktan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.»


    Ömer Öngüt : Kalplerini kuvvetlendirdik. Ayağa kalkarak dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasını ilâh olarak çağırmayız. Yoksa andolsun ki gerçek dışı söz söylemiş oluruz. ”


    Şaban Piriş : Ayağa kalkarak: -Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka bir ilaha dua etmeyeceğiz. Yoksa batıl söz söylemiş oluruz, dedikleri zaman onların kalplerini sağlamlaştırmıştık.


    Suat Yıldırım : Kalplerine kuvvet ve metanet verdik de onlar ayağa kalkıp:"Rabbimiz, dediler, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz.Şayet böyle bir şey yapacak olursak, gerçek dışı, pek saçma bir söz söylemiş oluruz."


    Süleyman Ateş : Kalblerinin üstüne metânet bağlamıştık. Kalktılar, dediler ki: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O'ndan başkasına Tanrı demeyiz. Yoksa saçma söylemiş oluruz."


    Tefhim-ul Kuran : Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: «Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız.»


    Ümit Şimşek : Hükümdara karşı çıktıklarında, Biz onların kalplerine metanet verdik. Onlar 'Rabbimiz, Göklerin ve Yerin Rabbidir,' dediler. 'Biz ondan başka bir tanrıya dua etmeyiz; öyle birşey yaparsak saçmalamış oluruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kalpleriyle aramızda bir bağ kurduk/kalplerini dayanıklı kıldık. Kalkıp şöyle dediler: "Rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir. O'ndan başka hiçbir ilaha yakarmayız. Aksini yaparsak saçma söz söylemiş oluruz."
     


  14. هَؤُلَاء قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِم بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا



    Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye'tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).



    1. hâulâi : işte bunlar

    2. kavmu-nâ : bizim kavmimiz

    3. ittehazû : edindiler

    4. min dûni-hi : ondan başka

    5. âliheten : ilâhlar

    6. lev : olsa, olmasına rağmen

    7. lâ ye'tûne : gelmez

    8. aleyhim : onlara

    9. bi sultânin : bir delil, bir sultan

    10. beyyinin : açıkça

    11. fe men : o zaman kim

    12. azlemu : daha zalim

    13. mimmenifterâ : iftira eden kimseden

    14. alallâhi (alâ allahi) : Allah'a karşı, Allah'a

    15. keziben : yalanla






    İmam İskender Ali Mihr : İşte bu bizim kavmimizdir. Onlara açıkça bir delil (sultan) gelmemesine rağmen Allah'tan başkasını ilâhlar edindiler. Öyleyse Allah'a yalanla iftira edenden daha zalim kim vardır?


    Diyanet İşleri : (14-15) Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz, O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya! Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların kalplerine kuvvet vermiştik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şu kavmimiz, ondan başka mabut kabûl etti, bâri bu hususta açık bir delilleri olsaydı, kimdir yalan yere Allah'a iftirâ edenden daha zâlim dedikleri zaman.


    Adem Uğur : Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?


    Ahmed Hulusi : İşte şunlar (asılsız zanlarının getirisini ilâh edinenler); şu bizim halkımız, O'nun dûnunda tanrılar edindiler. . . Bari bu ilâhlarının gücüne dair, açık bir delil gösterebilseler! Bu durumda, Allâh üzerine yalan söyleyerek iftira edenden daha zâlim kim olabilir?


    Ahmet Tekin : 'Şu bizim kavmimiz Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir ferman, güçlü bir delil getirmiş olsalardı!.. Allah adına yalan uydurandan, kulluk ve ibadette ona ortak koşandan daha zâlim kim olabilir?'


    Ahmet Varol : İşte şunlar kavmimiz; O'ndan başka ilahlar edindiler. Onlar (tanrıları) hakkında açık bir delil getirmeli değiller mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?'


    Ali Bulaç : "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?"


    Ali Fikri Yavuz : Şu bizim kavmimiz, Allah’dan başka ilâh’lar edindiler. Bunlara ibadet etmek lâzım geldiğine dair açık bir delil getirselerdi ya! Artık bir yalan uydurup Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir?” dedikleri zaman, kalblerine sebat verdik.


    Bekir Sadak : (13-15) Onlarin olayini sana Biz gercek olarak anlatiyoruz: Onlar Rablerine inanmis birkac gencti. Onlarin hidayetlerini artirmis ve kalblerini pekistirmistik. Durup, soyle demislerdi: «Rabbimiz goklerin ve yerin Rabbidir, O'nu birakip baska bir tanriya yalvarmayiz, yoksa and olsun ki, batil soz soylemis oluruz. su bizim milletimiz, Allah'i birakip O'ndan baska tanrilar edindiler. Onlarin gercek olduguna apacik delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karsi yalan uydurandan daha zalim kimdir?»


    Celal Yıldırım : İşte şu bizim milletimiz, Allah'tan başka ilâhlar edindiler; onların (ilâh) olduğuna karşılık açık delil ve belge getirselerdi ya.. Artık Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?


    Diyanet İşleri (eski) : (13-15) Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi:
    'Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?'


    Diyanet Vakfi : Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı?


    Edip Yüksel : 'Şu halkımız O'ndan başkasını tanrılar edindi. Onların tanrı olduğunu açık bir delille kanıtlamaları gerekmez miydi? ALLAH'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şunlar şu bizim kavmimiz olacaklar, tuttular ondan başka ilâhlar edindiler, onlara karşı açık bir bürhan getirselerdi ya, artık bir yalanı Allaha iftira edenden daha zalim kim olabilir?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şunlar, bizim kavmimiz, tuttular O'ndan başka tanrılar edindiler; onların tanrı olduğuna açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a bir yalanı uydurandan daha zalim kim olabilir?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Şu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?


    Fizilal-il Kuran : Şu soydaşlarımız, Allah'ı bir yana bırakarak çeşitli ilahlar edindiler, onların gerçekten ilah olduklarına ilişkin kesin delil göstermeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?


    Gültekin Onan : "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını tanrılar edindiler onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Tanrı'ya karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?"


    Hasan Basri Çantay : (14-15) Ve (zaalim hükümdarın önünde) dikilib de: «Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz ondan başkasına Tanrı demeyiz. (Dersek) o halde, andolsun ki, hakıykatden uzaklaşmış oluruz. Şunlar, şu bizim kavmimiz Ondan (Allahdan) başka Tanrılar edindiler. Bunların üzerine baari açık bir bürhan getirselerdi ya. Artık Allaha karşı yalan yere iftira edenlerden daha zaalim kimdir?»
    dedikleri zaman onların kalblerini (sabr ve sebat ile tamamen Hakka) bağlamışdık.


    Hayrat Neşriyat : 'Şu bizim kavmimiz O’ndan başka ilâhlar edindiler. Onların üzerine (hak olduklarına dâir) apaçık bir delil getirselerdi ya! Artık Allah’a yalan yere iftirâ edenden daha zâlim kim olabilir?'


    İbni Kesir : Şu bizim kavmimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?


    Muhammed Esed : Oysa, bu bizim soydaşlarımız, inançlarını destekleyen açık ve akla uygun bir delil getiremedikleri halde O'ndan başka varlıkları tanrı ediniyorlar: Allah hakkında yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir?


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Şunlar, şu bizim kavmimiz O'ndan başkasını ilâh ittihaz ettiler. Onların üzerine bir zahir hüccet getirmeli değil mi idiler? Artık bir yalanı Allah'a karşı iftira edenden daha zalim kim vardır?»


    Ömer Öngüt : “Şu bizim kavmimiz O'nu bırakıp başka ilâhlar edindiler. Onların ilâh olduğuna dâir apaçık bir delil getirmeleri gerekmez mi? Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?”


    Şaban Piriş : Onlar düşünüp, şöyle konuşuyorlardı -Şu bizim halkımız, Allah’tan başka ilah edindiler. Onların hakkında açık delil getirmeleri gerekmez miydi?


    Suat Yıldırım : "Şu bizim halkımız var ya, işte onlar tuttular O’ndan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduklarına dair açık delil getirmeleri gerekmez miydi?Uydurduğu yalanı Allah’a mal edenden daha zalim kim olabilir ki?"


    Süleyman Ateş : "Şunlar, şu kavmimiz O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna açık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?"


    Tefhim-ul Kuran : «Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan düzüp uydurandan daha zalim kimdir?


    Ümit Şimşek : 'Şu kavmimiz ise, Ondan başka tanrılar edindi. O zaman, niçin onların tanrılıklarına dair açık bir delil getirmiyorlar? Allah adına yalan uydurandan daha zalim kimse olur mu?


    Yaşar Nuri Öztürk : "Şunlar, şu kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler. Onlar hakkında açık bir kanıt getirselerdi ya! Yalan düzerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?!"
     


  15. وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلَّا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنشُرْ لَكُمْ رَبُّكُم مِّن رَّحمته ويُهَيِّئْ لَكُم مِّنْ أَمْرِكُم مِّرْفَقًا



    Ve izi'tezeltumûhum ve mâ ya'budûne illâllâhe fe'vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi' lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).



    1. ve izi'tezeltumû-hum
    (i'tezele) : ve onlardan ayrıldığınız zaman
    : (ayrıldı)

    2. ve mâ ya'budûne : ve kul olduğunuz şeyler

    3. illâllâhe (illâ allâhe) : Allah'tan başka

    4. fe'vû (fe evû) : artık, o halde, sığının

    5. ilel kehfi (illâ el kehfi) : mağaraya

    6. yenşur : neşretsin, göndersin, ulaştırsın

    7. lekum : sizin için, size

    8. rabbu-kum : Rabbiniz

    9. min rahmeti-hi : rahmetinden

    10. ve yuheyyi' : ve kolaylaştırsın, düzenlesin, lütfetsin

    11. lekum : sizin için, size

    12. min emri-kum : sizin emrinizden, sizin işinizden (işinizi)

    13. mirfekan : yardımcı olarak, arkadaş, destek olarak







    İmam İskender Ali Mihr : Ve siz, Allah'tan başkasına kul olmayarak onlardan ayrıldığınız zaman artık bir mağaraya sığının! Rabbiniz size rahmetini neşretsin (ulaştırsın). Ve size, refik (destek) olarak işlerinizi kolaylaştırsın.


    Diyanet İşleri : (İçlerinden biri şöyle dedi:) “Mademki onlardan ve Allah’tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o hâlde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve mâdemki dediler, onlardan ayrıldınız ve Allah'tan başkasına ibâdet etmeyeceksiniz, sığının mağaraya da Rabbiniz, rahmetiyle bir genişlik versin size ve işinizde de kolaylık sebepleri hazırlasın size.


    Adem Uğur : (İçlerinden biri şöyle demişti:) "Madem ki siz onlardan ve onların Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın."


    Ahmed Hulusi : Mâdemki onlardan ve Allâh'tan ayrı olarak taptıklarından uzaklaştınız, o hâlde o mağaraya sığının ki, Rabbiniz Rahmetinden size yaysın ve yaptığınızda sizin için yararlı bir şey oluştursun.


    Ahmet Tekin : İçlerinden biri arkadaşlarına:
    'Mademki siz, onlardan ve Allah’ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan ve uydukları, boyun eğdikleri düzenden uzaklaştınız. O halde dağdaki mağaraya çekilin. Rabbiniz, rahmetini size biraz genişletsin, size yeniden hayat versin. Planlarınızı kolaylaştırsın, sizi muvaffak etsin.' dedi.


    Ahmet Varol : (Denildi ki): 'Madem ki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin ve işinizde kolaylık hazırlasın.'


    Ali Bulaç : (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın."


    Ali Fikri Yavuz : (Yiğitlerden biri, diğer arkadaşlarına şöyle demişti): “- Madem ki siz, kavminizden ve onların Allah’dan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve size, işinizde bir kolaylık hazırlasın.”


    Bekir Sadak : Onlara: «Siz onlardan ve Allah'tan baska taptiklarindan ayrildiniz, bunun icin Magaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysin ve size isinizde kolaylik gostersin» denildi.


    Celal Yıldırım : Onlardan da, Allah'tan başka taptıklarından da ayrılıp çekildiğiniz zaman mağaraya yerleşin ki Rabbiniz üzerinize kendi rahmetinden yaysın ve işlerinizi de size uygun ve yararlı şekilde hazırlasın.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara: 'Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin' denildi.


    Diyanet Vakfi : (İçlerinden biri şöyle demişti:) «Madem ki siz onlardan ve onların Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın.»


    Edip Yüksel : 'Madem ki siz onlardan ve ALLAH'ın dışında taptıklarından ayrıldınız, öyleyse mağaraya sığının. Olur ki Rabbiniz size rahmetini yağdırır, işinizde size olumlu sonuç hazırlar.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Madem ki onlardan ve Allahdan maada taptıklarından uzleti ıhtiyar ettiniz, o halde kehfe (mağaraya) çekilin ki sizin için rabbınız rahmetinden kısmet neşretsin ve size işinizden bir kolaylık hazırlasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (İçlerinden biri demişti ki): «Madem ki, onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından uzaklaşmayı tercih ettiniz, o halde mağaraya çekilin ki, sizin için Rabbiniz rahmetini yaysın ve size işinizden bir kolaylık hazırlasın.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (İçlerinden biri şöyle demişti:) «Mademki siz, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın.»


    Fizilal-il Kuran : İçlerinden biri dedi ki; «Madem ki, soydaşlarınızla ve onların Allah'ı bir yana bırakarak taptıkları ile ilişkinizi kestiniz, öyleyse mağaraya sığınınız, Rabb'iniz engin rahmetinden size bir pay göndersin ve şu işinizde size kurtuluş yolu göstersin.


    Gültekin Onan : (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Tanrı'dan başka taptıklarından kopup ayrıldınız, o halde (dağlara çekilip) mağaraya sığının da rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve buyruğunuzdan / buyrultunuzdan (isteğinizden, istediklerinizden) size bir yarar kolaylaştırsın."


    Hasan Basri Çantay : (Birbirine şöyle demişlerdi:) «Madem ki siz onlardan ve Allahdan başka tapmakda olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya (çekilib) sığının ki Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizden de size fâide hazırlasın».


    Hayrat Neşriyat : (İçlerinden biri şöyle dedi:) 'Mâdem ki onlardan ve (onların) Allah’dan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, öyle ise mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden(bir genişlik) yaysın ve size işinizde bir kolaylık sağlasın!'


    İbni Kesir : Onlara: Madem siz, onlardan ve Allah'tan başka tapmakta olduklarınızdan ayrıldınız; o halde mağaraya çekilin ki Rabbınız; size, rahmetinden genişlik versin, işinizde kolaylık göstersin, denildi.


    Muhammed Esed : Bunun içindir ki, şimdi siz onlardan da, onların Allah'tan başka tapındıkları bütün o asılsız şeylerden de uzaklaşıp şu mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetini size ulaştırsın ve sizi durumunuza göre ruhlarınızın ihtiyaç duyabileceği şeylerle donatsın!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, onlardan ve Allah'tan başka tapındıkları şeylerden siz içtinab ettiniz, artık mağaraya çekiliniz, sizin için Rabbiniz rahmetinden neşreder ve sizin için işlerinizden bir kolaylık .


    Ömer Öngüt : Onlara: “Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin ve işinizde size bir kolaylık hazırlasın. ”
    denildi.


    Şaban Piriş : Onlardan ve onların Allah’tan başka kulluk ettikleri şeylerden ayrıldınız. O halde mağaraya çekilin ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işlerinizde kolaylık sağlasın.


    Suat Yıldırım : "Mademki onları ve onların Allah’tan başka taptıkları putları terk ettiniz, haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin."


    Süleyman Ateş : (İçlerinden biri şöyle dedi): "Mâdem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden bir parça yaysın (rızkınızı açıp bollaştırsın) ve (şu) işinizden size yararlı bir şey hazırlasın."


    Tefhim-ul Kuran : (İçlerinden biri demişti ki:) «Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın.»


    Ümit Şimşek : 'Madem ki onlardan ve onların Allah'tan başka taptıklarından uzaklaşmış bulunuyoruz. Öyleyse mağaraya çekilelim de Rabbimiz bize rahmetini yaysın ve işimizde hayır nasip etsin.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Madem ki onlardan ve Allah dışındaki taptıklarınızdan yüz çevirip kenara çekildiniz, hadi mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetinden bir nasip yaysın ve işinizde size kolaylık ve başarı sağlasın."
     


  16. وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَاوَرُ عَن كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِّنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُّرْشِدًا



    Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).



    1. ve tere : ve görürsün

    2. eş şemse : güneş

    3. izâ taleat : doğduğu zaman

    4. tezâveru : (ziyaret eder) uğrar, meyleder, gelir

    5. an kehfi-him : onların mağarasından (mağarasına)

    6. zâte el yemîni : sağ taraf

    7. ve izâ garabet : ve battığı zaman

    8. takrıdu-hum : onların kenarlarından, yanlarından geçer

    9. zâte eş şimâli : sol taraf

    10. ve hum : ve onlar

    11. fî : içinde

    12. fecvetin : geniş yer, mağaranın içindeki geniş boşluk

    13. min-hu : ondan

    14. zâlike : işte bu

    15. min âyâti allâhi : Allah'ın âyetlerinden

    16. men : kim

    17. yehdi allâhu : Allah hidayete erdirir (kendisine ulaştırır)

    18. fe : böylece

    19. huve : o

    20. el muhtedi : hidayete eren kişi (hidayete ermiştir)

    21. ve men : ve kim, kimi

    22. yudlil : dalâlette bırakır

    23. fe len tecide : artık bulamazsın

    24. lehu : onun için

    25. veliyyen : velî, dost

    26. murşiden : bir mürşid, irşad eden






    İmam İskender Ali Mihr : Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


    Diyanet İşleri : (Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir görseydin, güneş doğunca ışığı, mağaralarının içine değil de sağ tarafına vurmadaydı, batarken de sol tarafına ve onlar, mağaranın geniş bir yerindeydiler ve bu, Allah'ın delillerindendir. Allah, kimi doğru yola sevk ederse odur doğru yolu bulan ve kimi saptırırsa artık ona, kesin olarak doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.


    Adem Uğur : (Resûlüm! Orada bulunsaydın) güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.


    Ahmed Hulusi : Güneş doğduğunda, mağaralarınının sağından döner. . . Gurubunda da sol taraflarından geçer. . . Onlar mağaranın geniş avlusu içindedirler. . . İşte bu, Allâh'ın işaretlerindendir. . . Allâh kime hidâyet ederse, işte o hakikate erdirilmiştir. . . Kimi de saptırmışsa artık onu aydınlatacak bir velî bulamazsın.


    Ahmet Tekin : Rasûlüm, orada bulunsaydın, güneşle mağara arasındaki ilişkiyi görürdün. Güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneliyor, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçiyordu. Böylece onlar güneş ışığından rahatsız olmaksızın, mağaranın geniş bir yerinde uyuyorlardı. İşte bu Allah’ın kudretini gösteren delillerdendir. Allah, kimlere hak yolu aydınlatıcı bilgiler lütfederse, onlar doğru yolu bulup tercih eder. Kimlerin de hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine özgürlük tanırsa, artık onu doğru yola sevkedecek bir dost bulamazsın.


    Ahmet Varol : Güneşin, doğduğunda onların mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini battığında da onların sol yanlarını kesip geçtiğini görürsün. Kendileri ise oranın geniş bir yerindedirler. Bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa onun için doğru yola iletici bir dost bulamazsın.


    Ali Bulaç : (Onlara baktığında) Görürsün ki, güneş doğduğunda mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir veli bulamazsın.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, bir baksaydın) görürdün ki, güneş doğduğu zaman, mağaranın sağ tarafına yönelir (ışınları onlara zarar vermez); battığı zaman da, onları sol taraftan terkederdi, Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu, Allah’ın mûcizelerindendir. Allah’ın hidayet ettiği kimse, o, doğru yol üzeredir. Şaşırttığı kimse için de, asla doğru yolu gösterici bir yardımcı bulamazsın.


    Bekir Sadak : Baksaydin, gunesin magaralarinin sag tarafindan dogup meylettigini, sol tarafindan onlara dokunmadan battigini, onlarin da Magaranin genisce bir yerinde bulundugunu gorurdun. Bu, Allah'in mucizelerindendir; Allah'in dogru yola eristirdigi kimse hak yoldadir. Kimi de saptirirsa artik ona, dogru yola goturecek bir rehber bulamazsin.*



    Celal Yıldırım : Bir görsen, Güneş doğunca mağaralarının sağına meyleder; batınca da onların sol tarafını kesip geçer. Onlar mağaranın genişçe bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın açık belgelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, artık onun için irşâd edecek bir dost ve yardımcı bulamazsın.


    Diyanet İşleri (eski) : Baksaydın, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm! Orada bulunsaydın) güneşi görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder; batarken de sol taraftan onlara isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar (güneş ışığından rahatsız olmaksızın) mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.


    Edip Yüksel : Tan ağardığında, onlar mağara boşluğunda iken, mağaralarının üzerinden Güneşin sağa doğru hareket ettiğini, battığı zaman da onları yalayıp sola doğru kaydığını görürdün. Bu, ALLAH'ın işaretlerindendir. ALLAH kime yol gösterirse o kişi doğruyu bulmuştur; kimi de saptırırsa onun için aydınlatıcı bir dost bulamazsın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Güneşi görüyorsun â doğduğu vakıt kehiflerinden sağ tarafa meyleder, battığı vakıt da onları sol tarafa makaslar ve onlar, onun içinde bir geniş sahadadır, bu işte Allahın âyâtındandır, Allah her kime hidayet ederse işte o, irmiştir, her kimi de saptırırsa artık onu irşad edecek bir veliy bulamazsın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Güneşi görüyorsun ya, doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa meyleder, battığı vakit de onları sol tarafa makaslar. Onlar mağaranın geniş bir yerindedir. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o hidayete ermiştir; kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir yardımcı bulamazsın.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.


    Fizilal-il Kuran : Eğer orada olsaydın görecektin ki, doğan güneşin ışınları mağaralarının sağına sapıyor, batan güneşin ışınları ise sol tarafa kayıyordu. Böylece mağara tabanının geniş bir alanına dağılmış olarak uyudukları halde güneşten rahatsız olmuyorlardı. Bu olay, Allah'ın mucizelerinden biridir. Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.


    Gültekin Onan : (Onlara baktığında) Görürsün ki, güneş doğduğunda mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Tanrı'nın ayetlerindendir. Tanrı, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir veli bulamazsın.


    Hasan Basri Çantay : (Onlara baksaydın) görürdün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yönelir, batdığı vakit da onların sol yanını kesib giderdi. Kendileri ise oranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allahın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet ederse o, doğru yola erdirilmiş, kimi de şaşırırsa artık onun için hiç bir zaman irşâd edici bir yâr bulamazsın.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Hem (sen onlara bir baksaydın) güneşi görürdün ki, doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına meylediyor, battığı zaman ise onların sol tarafını kesiyordu (böylece ışığı onları rahatsız etmiyordu) ve onlar oranın genişçe bir yerinde idiler. (Onların) bu (hâlleri), Allah’ın delillerindendir. Allah, kime (hikmetine binâen fazlından) hidâyet (nasîb) ederse, işte hidâyete eren odur. Kimi de (kendi küfrü sebebiyle)dalâlete atarsa, artık onun için aslâ bir yardımcı ve (hak yolu gösteren) bir mürşid bulamazsın.


    İbni Kesir : Güneşin doğduğu zaman; mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini, battığı zaman da; sol tarafa gittiğini görürsün. Kendileri de mağaranın iç tarafında idiler. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah, kimi hidayete erdirirse; o, doğru yola ermiştir, kimi de şaşıracak olursa; artık onun için yol gösterici bir dost bulamazsın.


    Muhammed Esed : Ve (yıllarca) güneşin, doğarken onların mağarasını sağ yandan yalayıp geçtiğini, batarken de onlara dokunmadan sol yandan geçip gittiğini ve onların, mağaranın genişçe bir odasında bulunduğunu görürdün: Rabbinin alametlerinden biriydi bu; Allah kime yol gösterirse doğru yolu bulan odur ve kimi de sapıklık içinde bıraksa, artık onun için doğru yolu gösteren bir dost, bir koruyucu bulamazsın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve güneşi görürsün ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve gurub ettiği vakit de onların sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidâyet ederse o hidâyet bulmuş olur ve kimi de idlâl ederse artık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın.


    Ömer Öngüt : Güneşi görürsün ki, doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder, batınca da onların sol tarafını kesip geçer. Onlar mağaranın genişçe bir yerinde idiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse, o kimse hak yoldadır. Kimi de sapıklığında bırakırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bir mürşid bulamazsın.


    Şaban Piriş : Güneş doğduğunda mağaranın sağ tarafından meyledip, batarken de sol yanından onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağarada geniş bir alan içinde idiler. İşte bu Allah’ın ayetlerindendir. Allah kime yol gösterirse o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de dalalette bırakırsa, ona da yol gösterecek bir veli bulamazsın.


    Suat Yıldırım : Onlara baksaydın görürdün ki güneş doğunca mağaralarının sağından dolaşır, batarken de sol taraftan onları makaslardı. Onlar da mağaranın genişçe dehlizinde bulunuyorlardı. İşte onların böylece uyumaları Allah’ın alâmetlerindendir. Allah kime hidâyet verirse doğru yolda olan odur; kimi de hidâyetten mahrum eder şaşırtırsa, artık imkânı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.


    Süleyman Ateş : Güneşi görürsün, doğduğu zaman mağaralarından sağa doğru eğiliyor, battığı zaman da sola doğru onları makaslayıp geçiyor (hiçbir halde onların üzerine düşüp kendilerini rahatsız etmiyor) ve onlar, mağaranın geniş bir dehlizi içindedirler. Bu (durum), Allâh'ın âyetlerindendir. Allâh kimi doğru yola iletirse o, yolu bulmuştur; kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onun için yol gösteren bir dost bulamazsın.


    Tefhim-ul Kuran : (Onlara baktığında) Görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi de saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir veli bulamazsın.


    Ümit Şimşek : Güneşin doğarken mağaranın sağ tarafına meylettiğini, batarken de onları sol tarafından makaslayıp geçtiğini görürdün ki, onlar mağaranın genişçe bir yerindeydiler. İşte bu Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulmuştur. Onun saptırdığı kimse için ise doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Güneş'i görüyorsun: Doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa kayar, battığı vakit ise onları sol tarafa doğru makaslayıp geçer. Böylece onlar mağaranın geniş boşluğu içindedirler. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah'ın kılavuzluk ettiği, doğruyu bulmuştur. Şaşırttığına gelince, sen ona yol gösteren bir velî asla bulamazsın.


    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız.


    Abdullah Aydın : (Ey Habibim! Baksaydın) görürdün ki, güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yönelir, battığı vakit de onları sol taraftan terkederdi. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kimi doğru yola sevkederse, doğru yola ermiştir. Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın.


    Ahmet Davudoğlu : Güneşi görürsün; doğduğu vakit, mağaralarının sağ taradına meyleder (onlara zararı dokunmaz); battığı vakit de, onların sol tarafını makaslardı. Onlar, (mağaranın) geniş bir yerindeydiler. İşte bu, Allah'ın kudreti delillerindendir. Allah kime hidâyet verirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, artık ona aslâ doğru yolu gösterecek bir velî bulamazsın.


    Ali Arslan : Allah kime hidayet ederse, o doğru yola ulaşmıştır, Kimi de hidayetten mahrum bırakırsa artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.


    Arif Pamuk : Habibim! Baksaydın, güneşin, mağaralarının sağ tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir. Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık onu doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.


    Ayntabî Mehmet Efendi : (Ya Muhammed!) Şayed Sen, onları görseydin, güneş doğduğu vakit, mağaralarının, sağ tarafına meyleder ve battığında da sol tarafına giderdi. Onlarsa mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu Kudretullah'ın delillerindendir. Allahû Tealâ kime hidayet ederse, felâh ve reşâda yol bulmuştur. Kimi de dalâlete düşürürse, artık onu irşâd edecek bir velî bulamazsın.


    Bahaeddin Sağlam : Allah, kime yol gösterirse, o doğru yolu bulmuş demektir. Kimi de saptınrsa, artık sen ona doğru yol gösterici bir sahip bulamazsın.


    Diyanet Vakfı (1993) : Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse, artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.


    Hasan Tahsin Feyizli : Allah, kimi doğru yola iletirse o, artık doğru yolu bulmuştur. Kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onun için asla yol gösteren bir dost bulamazsın.


    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın.


    Hüseyin Kaleli : “Onlar, mağaranın geniş bir yerinde iken güneşi, doğduğu zaman mağaralarının sağ yanından uğrar, battığı zaman da solundan geçer görürsün. Bu, Allâh’ın âyetlerindendir. Allâh kime hidâyet ederse, işte o hidâyete erendir. Kimi de saptırırsa, artık ona yol gösteren bir dost kesinlikle bulamazsın.”


    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : Uyuduklarında onlara baksaydın, güneşin doğarken mağaranın sağ tarafında meylettiğini, batarkende onları rahatsız etmeksizin sol tarafından terk ettiğini görürdün. Onlar ise mağaranın ortasında, geniş bir yerde idiler. İşte bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet verirse o doğru yolu bulmuştur. Kimi de sapıttırırsa, artık sen onu doğru yola eriştirmek icin bir yardımcı bulamazsın.


    Mustafa İslamoğlu : Ve onlar o mekânın geniş bir bölümünde bulunuyorlarken, sen, güneş doğarken onların mağarasını sağ tarafından teğet geçip gittiğini, batarken de sol tarafından teğet geçip gittiğini gözünde canlandırabilirsin: Allah’ın âyetlerinden biriydi bu. Allah kimi doğru yola yöneltirse, işte odur doğru yolu bulan; ama kimi de sapıklığa terk ederse, artık onun için ne bir dost ne bir kılavuz bulabilirsin.


    Nedim Yılmaz : (Baksaydın) Görürdün ki güneş doğduğu zaman onların içinde bulunduğu mağaranın sağına meylediyor. Battığı zaman da soldan onlara isabet etmeden geçiyor. Halbuki onlar mağaranın geniş bir yerinde bulunuyorlardı. Bu Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet vermişse işte doğru yolu bulan odur. Kimi de (kötü ameli nedeniyle) saptırırsa artık onun için yol gösterici hiçbir dost bulamazsın.


    Ömer Rıza Doğrul : Güneş’in doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına meylettiğini, battığı zaman da sol tarafa gittiğini görürdüm. Onlar mağaranın kuytu bir yerindeydiler. Bu Allah'ın mucizelerindendir. Hak Tealâ kime hidayet verirse hidayeti bulur. Kimi sapıklıkta bırakırsa onu irşad edecek bir dost bulunamaz.


    Talat Koçyiğit : Allah, kime hidayet ederse, o doğru yoldadır. Kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.


    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : Allah'ın hidayet eylediği doğru yola iletilmiştir. Kimi de şaşırtırsa onun için hiçbir zaman irşad edici bir dost bulamazsın.


    Bir Heyet : Allah'ın doğru yola gideceğini bildiği için hidayete erdirdiği kimse doğru yoldadır. Allah'ın sapacağını bildiği için saptırdığı kimse de kendisine doğru yolu gösterecek bir dost bulamaz.
     


  17. وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُم بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا



    Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi), levittala'te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le muli'te minhum ru'bâ(ru'ben).



    1. ve tahsebu-hum : ve onları sanırsın

    2. eykâzan : uyanık

    3. ve hum rukûdun : ve onlar uykudadır

    4. ve nukallibu-hum : ve onları çeviririz, döndürürüz

    5. zâte el yemîni : sağ taraf

    6. ve zâte eş şimâli : ve sol taraf

    7. ve kelbu-hum : ve onların köpeği (Ashabı Kehf'in köpeği)

    8. bâsitun : uzatmıştır, uzatmış vaziyettedir

    9. zirâayhi : iki kol, ön ayakları (hayvanlar için)

    10. bi : ile

    11. el vasîdi : mağaranın dış kısmı, giriş, avlu

    12. levittala'te (lev ittala'te) : muttali olsaydın, yakından görseydin

    13. aleyhim : onlara, onları

    14. le velleyte : mutlaka (geri) dönerdin

    15. min-hum : onlardan

    16. firâren : kaçarak

    17. ve le muli'te : ve sen mutlaka dolardın

    18. min-hum : onlardan

    19. ru'ben : korku ile (korkarak)





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz. Onların köpeği, ön ayaklarını (mağaranın) giriş kısmına uzatmış vaziyettedir. Eğer sen, onlara muttali olsaydın (yakından görseydin), mutlaka onlardan kaçarak (geri) dönerdin. Ve mutlaka sen, onlardan korkuyla dolardın (çok korkardın).


    Diyanet İşleri : Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları uyanık sanırsın, halbuki uyuyor onlar ve biz onları sağ ve sol taraflarına çevirip durmadayız ve köpekleri de mağaranın girilecek yerinde, ön ayaklarını yere uzatmış, yatmada. Hallerini anlasaydın mutlaka onlardan kaçardın ve mutlaka onların halinden korku dolardı içine.


    Adem Uğur : Kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.


    Ahmed Hulusi : Onlar (ölü gibi) uykuda oldukları hâlde, sen onları ayıktırlar sanırdın. . . Onları sağlarına sollarına çevirdik. . . Köpekleri de (mağaranın) önüne iki kolunu uzatıp yaymıştı! Onları o hâlde görseydin, arkanı döner uzaklaşırdın! Onların bu durumundan heyecanlanır ürkerdin!


    Ahmet Tekin : Onlar uykuda oldukları halde, sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın eşiğinde, ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarını görse idin, dönüp kaçardın. Gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.


    Ahmet Varol : Sen onları uyanık sanırsın. Oysa onlar uykudadırlar. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu uzatmış (yatmakta)dır. Onların durumlarını görecek olsaydın mutlaka arkanı dönüp kaçardın ve onlardan için korku dolardı.


    Ali Bulaç : Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de onları, (gözleri açık olduğu için) uyanık kimseler sanırsın, halbuki onlar uykudalardır. Biz onları, (yanları incinmesin diye) sağa ve sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın giriş yerinde iki kolunu uzatıp yatmaktaydı. Eğer durumlarını göreydin, (heybetlerinden ötürü) muhakkak kendilerinden (ürküp) döner kaçardın ve onlardan, içine korku dolardı.


    Bekir Sadak : Magara ehli uykuda iken sen onlari uyanik sanirdin. Biz onlari saga ve sola dondururduk. Kopekleri dirseklerini esige uzatmisti. Onlari gorsen, icin korkuyla dolar, geri donup kacardin.


    Celal Yıldırım : Onları uyanık sanırsın, oysa uyku halindedirler; sağa sola onları çevirip dururuz. Köpekleri de iki kolunu eşiğine uzatmış vaziyette. Onları bir görseydin dönüp onlardan kaçardın ve için korku dolup ürperirdin.


    Diyanet İşleri (eski) : Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.


    Diyanet Vakfi : Kendileri uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer onların durumlarına muttali olsa idin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.


    Edip Yüksel : Uykuda olmalarına rağmen onları uyanık sanırsın. Onları sağa ve sola doğru çeviririz. Köpekleri de kollarını eşikte uzatmıştır. Onlara baksaydın onlardan dönüp kaçardın ve onlardan dolayı korkuyla dolardın.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de onları uyanıklar zannedersin halbuki uykudalardır ve biz onları sağa sola çeviririz, köpekleri de medhalde iki kolunu uzatmış, üzerlerine çıkıversen mutlaka onlardan döner kaçardın ve her halde onlardan dehşet dolardın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de onları uyanık sanırdın, halbuki uykudadırlar ve biz onları sağa sola çevirirdik; köpekleri de giriş kısmında iki kolunu uzatmıştı. Onları görseydin mutlaka onlardan kaçar ve elbette için dehşet ile dolardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.


    Fizilal-il Kuran : Onları görseydin, uyanık sanırdın; oysa uyuyorlardı. Biz onları gâh sağ yanlarına, gâh sol yanlarına çeviriyorduk. Köpekleri de ön ayaklarını mağaranın eşiğine dayamıştı. Eğer karşılarına çıksan hemen geri dönüp kaçardın, içine saldıkları korkudan ödün patlardı.


    Gültekin Onan : Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk (nükallibühüm). Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.


    Hasan Basri Çantay : Sen onları uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar uyuyanlardır. Biz onları (gâh) sağ yanına, (gâh) sol yanına çeviriyorduk. Köpekleri de (mağaranın) giriş yerinde iki kolunu (ayağını) uzat (ıb yat) makda idi. Üzerlerine tırmanıb da (hallerini bir) görseydin mutlakaa onlardan yüz çevirir, kaçardın ve her halde için onlardan korku ile dolardı.


    Hayrat Neşriyat : Ve onlar(a baksan, mağarada) uyuyan kimseler oldukları hâlde onları uyanık sanırdın; hem onları (bir taraflarına yatıp kalmakla zarar görmemeleri için) sağ tarafa ve sol tarafa döndürüyorduk;

    köpekleri de (mağaranın) giriş(in)de iki kolunu (ön ayaklarını)uzatan (bir muhâfız olarak yatmakta) idi. Onlara (o hâllerinde) muttali' olsaydın (öylece görseydin), gerçekten kendilerinden (ürker ve) kaçarak geri dönerdin; hem onlardan dolayı elbette korku ile dolardın!


    İbni Kesir : Onlar uykuda iken; sen, onları uyanık sanırdın. Biz, onları sağa ve sola döndürüyorduk. Köpekleri de dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen; için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.


    Muhammed Esed : Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Öyle ki, Biz onları bir sağa çeviriyorduk, bir sola; ve köpekleri de eşikte ön ayaklarını uzatıp (uyuyakalmıştı). Onlara (bu halleriyle) rastlamış olsaydın arkanı dönüp kaçardın; onlardan yana için korkuyla dolardı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onları uyanıklar sanırsın, halbuki, onlar uykudadırlar ve onları sağ taraflarına ve sol taraflarına çeviririz ve köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış bir haldedir. Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin elbette onlardan döner, firar ederdin ve onlardan korku ile dolardın.


    Ömer Öngüt : Sen onları uyanık sanırsın, halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa ve sola çevirirdik. Köpekleri de mağaranın giriş yerinde iki kolunu uzatıp yatmaktaydı. Onları bir görseydin, mutlaka dönüp giderdin ve için korkuyla dolardı.


    Şaban Piriş : Onlar uykuda iken sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola döndürüyorduk. Köpekleri de ön ayaklarını eşiğe uzatmıştı. Onları görseydin, onlardan korkup arkana dönüp kaçardın.


    Suat Yıldırım : Sen onları uyanık sanırdın, halbuki gerçekte onlar uykuda idiler.(Yanları ezilmesin diye) Biz onları gâh sağa, gâh sola çevirirdik. Köpekleri ise mağara girişinde ön ayaklarını yaymış vaziyette duruyordu. Onları görseydin sen de ürker, derhal dönüp kaçardın, için korku ile dolardı.


    Süleyman Ateş : Uykuda oldukları halde sen onları uyanıklar sanırsın onları (uykuda) sağa sola çeviririz. Köpekleri de girişte iki kolunu (ön ayaklarını) uzatmış vaziyettedir. Onların durumunu görseydin, mutlaka onlardan dönüp kaçardın. Ve onlardan içine korku dolardı.


    Tefhim-ul Kuran : Sen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Onların köpekleri de iki kolunu uzatmış yatmaktaydı. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın, onlardan içini korku kaplardı.


    Ümit Şimşek : Onları görecek olsan uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudaydılar; Biz ise onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağara girişinde iki ayağını uzatmış yatıyordu. Onları o halde görsen dehşete düşer ve döner, kaçardın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sen onları uyanıktırlar sanırsın; oysaki onlar uykudadırlar. Onları sağ tarafa da sol tarafa da çeviririz. Köpekleri de iki kolunu girişe uzatıp yaymıştır. Onların durumunu görseydin kesinlikle onlardan yüz çevirip kaçırdın. Ve onlardan içinde mutlaka korku doldurulurdu.
     


  18. وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِّنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُم بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُم بِرِزْقٍ مِّنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا



    Ve kezâlike beasnâhum li yetesâelû beynehum, kâle kâilun minhum kem lebistum, kâlû lebisnâ yevmen ev ba'da yevm(yevmin), kâlû rabbukum a'lemu bi mâ lebistum feb'asû ehadekum bi verıkıkum hâzihî ilel medîneti fel yanzur eyyuhâ ezkâ taâmen fel ye'tikum bi rızkın minhu vel yetelattaf ve lâ yuş'ırenne bikum ehadâ(ehaden).



    1. ve kezâlike : ve böylece

    2. beasnâ-hum : onları dirilttik, uyandırdık

    3. li yetesâelû : karşılıklı birbirlerine sorsunlar diye

    4. beyne-hum, : aralarında

    5. kâle : dedi

    6. kâilun : diyen, söyleyen

    7. min-hum : onlardan

    8. kem lebistum : ne kadar kaldınız

    9. kâlû : dediler

    10. lebisnâ : biz kaldık

    11. yevmen : bir gün

    12. ev : veya

    13. ba'da yevmin : günün bir kısmı

    14. kâlû : dediler

    15. rabbu-kum : sizin Rabbiniz

    16. a'lemu : en iyi bilir

    17. bi mâ lebistum : siz ne kadar kaldınız

    18. feb'asû : bundan sonra gönderin

    19. ehade-kum : sizden birisi

    20. bi verıkı-kum : sizin gümüş (paranız) ile

    21. hâzihî : bu

    22. ilel medîneti : şehre

    23. fe li yanzur : böylece baksın

    24. eyyu-hâ : hangisi

    25. ezkâ
    (zekâ) : daha temiz
    : (temiz)

    26. taâmen : yiyecek

    27. fel ye'tikum (fe li ye'tikum) : böylece getirsin

    28. bi rızkın : bir rızkı

    29. min-hu : ondan

    30. ve li yetelattaf : ve dikkat etsin (en ince hususa kadar ifa etsin) tedbirli olsun

    31. ve lâ yuş'ırenne : ve sakın sezdirmesin, hissettirmesin, farkına vardırmasın

    32. bi-kum : sizleri

    33. ehaden : birisi







    İmam İskender Ali Mihr : Ve böylece aralarında sorsunlar diye onları dirilttik (uyandırdık). Onlardan konuşan biri şöyle dedi: “Ne kadar kaldınız?” “Günün bir kısmı veya bir gün (kadar).” dediler. (Diğerleri de): “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” dediler. Artık sizden birisini, sizin bu gümüş paranızla şehre gönderin. Böylece en temiz yiyecek hangisi, baksın (da) ondan size bir rızık getirsin. Ve tedbirli (dikkatli) olsun. Sakın sizi bir kimseye sezdirmesin (varlığınızı hiç kimseye hissettirmesin).


    Diyanet İşleri : Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”, dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları uyuttuğumuz gibi birbirlerine sormaları için öylece de uyandırdık ve içlerinden biri, ne kadar kaldık burada dedi. Bir gün uyumuşuz, yahut günün bir kısmını uykuyla geçirmişiz dediler ve Rabbiniz, daha iyi bilir dediler, ne kadar kaldığınızı, hele şimdi birinizi şu gümüş parayla şehre yollayın da yiyeceklerin hangisi daha temizse bir miktar alsın, bir rızık getirsin size, ancak çok ihtiyatlı davransın ve hiçbir kimse sizi duyup anlamasın.


    Adem Uğur : Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler; (kimi de) şöyle dediler: "Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nâzik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."


    Ahmed Hulusi : İşte böylece, onları bâ's ettik (BAİS isminin işaret ettiği bir özellik onlarda açığa çıktı) aralarında yaşadıklarını sorgulasınlar, diye. . . Onlardan biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. . . (Bazıları): "Bir gün veya bir günün bir parçası kaldık" dediler. . . (Diğerleri de) şöyle dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. . . Şimdi içinizden birini şu gümüşle (parayla) şehre gönderin de şehrin en temiz yiyeceği hangisiyse bir bakıp, ondan size biraz yaşam gıdası getirsin; çok dikkatli davransın ve sizi kimseye fark ettirmesin. "


    Ahmet Tekin : Onları nasıl uyutan biz isek, yine biz onları dirilterek uyandırdık. Aralarında hallerini birbirlerine sorsunlar istedik. İçlerinden biri:
    'Mağarada ne kadar uyuyup kaldınız?' dedi.
    'Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldık' dediler. Biri de:
    'Rabbimiz kaldığımız süreyi daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehire gönderin de, hangi yiyeceklerin daha temiz, ucuz ve haram karışmamış olduğuna baksın, temizinden size erzak getirsin. Ayrıca dikkatli davransın, sizin burada olduğunuzu kimseye sezdirmesin.' dedi.


    Ahmet Varol : Bunun gibi, aralarında birbirlerine (hallerini) sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden bir sözcü: 'Ne kadar kaldınız?' dedi. 'Bir gün veya günün bir parçası kadar kaldık' dediler. (Sonra) dediler ki: 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi birinizi şu paranızla şehire gönderin. Hangi yiyeceğin daha temiz olduğuna baksın da size ondan bir rızık getirsin. Ancak çok dikkatli davransın da sakın sizi birine sezdirmesin.


    Ali Bulaç : Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."


    Ali Fikri Yavuz : Onları bir mûcize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini (kudretimizle) uyandırdık da, içlerinden bir sözcü şöyle dedi: “- Ne kadar durup kaldınız?” (Cevaben): “- Bir gün yahud bir günün bir kısmı kadar eğleştik.” dediler. Bir kısmı da: “-Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz, birinizi, bu gümüş paranızla şehre (Tarsus’a) gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temizse ondan size bir rızık getirsin; hem çok kurnaz davransın da asla sizi hiç kimseye sezdirmesin” dediler.


    Bekir Sadak : Birbirlerine sorsunlar diye onlari uyandirdik. Iclerinden biri: «Ne kadar kaldiniz?» dedi. «Bir gun veya daha az bir muddet kaldik» dediler. «Ne kadar kaldiginizi Rabbiniz daha iyi bilir. Paranizla birinizi sehre gonderin, sakin sizi kimseye duyurmasin» dediler.


    Celal Yıldırım : Kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırıp kaldırdık. Onlardan bir sözcü, «ne kadar burada eyleştiniz ?» dedi. «Ya bir gün, ya da daha az bir süre...» dediler. «Ne kadar kaldığımızı Allah daha iyi bilir. Şimdi siz şu gümüş paranızla birinizi şehre gönderin de daha iyi ve temiz bir yiyeceğe bakıp ondan size bir rızık getirsin ; (alış-veriş ederken) ince ve nazik davransın, sakın sizi birine sezdirmesin !» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: 'Ne kadar kaldınız?' dedi. 'Bir gün veya daha az bir müddet kaldık' dediler. 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, sakın sizi kimseye duyurmasın' dediler.


    Diyanet Vakfi : Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. (Kimi) «Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık» dediler; (kimi de) şöyle dediler: «Rabbiniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca, nâzik davransın (gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.»


    Edip Yüksel : Böylece onları uyandırdık ki birbirlerine sorsunlar. Onlardan biri, 'Ne kadar kaldınız,' diye sordu. 'Bir gün, yahut günün bir parçası kadar kaldık,' dediler. 'Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Birinizi şu para ile şehre gönderelim de en temiz ve leziz yiyecekleri seçip size bir azık getirsin. Dikkatli davranarak kimsenin dikkatini üstüne çekmesin ,' diye eklediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yine böyle onları ba's de ettik ki aralarında soruşsunlar diye: içlerinden bir söyliyen «ne kadar durdunuz?» dedi, bir gün yâhud bir günün birazı dediler, ne kadar durduğunuza dediler:
    rabbınız a'lemdir, şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın hangisi yiyecekçe daha temiz ondan size bir rızık getirsin, hem çok kurnaz davransın ve zinhar sizi birine sezdirmesin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yine böylece onları uyandırdık ki, birbirlerine sorsunlar. İçlerinden biri: «Ne kadar durdunuz!» dedi. «Bir gün yahut daha az.» dediler. Bir kısmı da: «Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi siz şu gümüş paranızla birinizi şehre gönderin de, baksın kimin yemeği daha temizse ondan size yiyecek alıp getirsin; hem de çok kurnaz davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: «Ne kadar durup kaldınız?» (Kimi) «Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık» dediler. (Kimi de) şöyle dediler: «Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin.»


    Fizilal-il Kuran : Sonra da günün birinde onları uyandırdık. Uyanınca birbirlerine soru sormaya başladılar. İçlerinden biri arkadaşlarına «Burada ne kadar kaldınız?» dedi. Arkadaşları «Birgün ya da daha az bir süre kaldık» dediler. Arkasından dediler ki; «Ne zamandan beri burada olduğumuzu Allah hepinizden iyi bilir. Şimdi şu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin. Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğunuzu hissettirmesin.»


    Gültekin Onan : Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin."


    Hasan Basri Çantay : Bunun gibi onları aralarında soruşsunlar diye uyandırdık da, içlerinden bir sözcü dedi ki: «Ne kadar eğleşdiniz»?. (Ba'zıları) «Bir gün, yahud bir günün bir parçasında eğleşdik» dediler. (Diğerleri de) «Ne kadar eğlendiğinizi Rabbiniz daha iyi bilendir. Şimdi siz birinizi bu gümüş para ile şehre gönderin de baksın, onun hangi yiyeceği daha temizse ondan size bir rızık getirsin. Çok nâzik hareket etsin, sizi hiç bir kimseye sakın hissettirmesin» dediler.


    Hayrat Neşriyat : İşte böylece, (hâllerini) aralarında birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden konuşan biri (hâllerindeki acâibliği görerek): 'Ne kadar kaldınız?' dedi.(Diğerleri): 'Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık!' dediler. (İçlerinden bir kısmı da)dediler ki: 'Rabbiniz, ne kadar kaldığınızı en iyi bilendir; şimdi içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, yiyecek olarak hangisi daha temiz ise artık ondan size bir rızık getirsin; fakat dikkatli olsun ve sakın sizi kimseye sezdirmesin!'


    İbni Kesir : Böylece, birbirine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri; ne kadar kaldınız? dedi. Bir gün veya daha az bir müddet kaldık, dediler. Ne kadar kaldığınızı Rabbınız daha iyi bilendir. Şimdi siz, birinizi paranızla şehre gönderin de yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise ondan size getirsin. Orada nazik davransın da sakın sizi kimseye duyurmasın, dediler.


    Muhammed Esed : Derken (günü gelince) onları uykudan kaldırdık; ve (olup biteni) birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinden biri: "(Burada) bu şekilde ne kadar kaldınız?" diye sordu. Ötekiler: "Ya bir gün ya da günün bir kısmı kadar" dediler. (İçlerinden daha derin bir sezgiyle donanmış olanlar:) "Ne kadar kaldığımızı en iyi Rabbimiz bilir" dediler ve (şöyle eklediler:) "Şimdi içinizden birini şu gümüş paralarla şehre gönderin de, baksın yiyeceklerden en temizi hangisi ise size ondan azık olarak alıp getirsin. Ama çok dikkatli davransın, sakın kimseye sizden bahsetmesin:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onları böylece uyandırdık ki, aralarında soruşturuversinler. Onlardan bir sözcü dedi ki: «Ne kadar durdunuz?» Dediler ki: «Bir gün veya bir günün birazı kadar.» Dediler ki: «Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz daha ziyâde bilendir. Şimdi birinizi şu gümüş akçanız ile şehre gönderiniz, taamca hangisi daha temiz ise ondan size bir rızk getirsin ve çok dikkatli hareket etsin ve sizi sakın bir kimseye haber vermesin.»


    Ömer Öngüt : İşte böyle! Kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırıp kaldırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” diye sordu. “Bir gün, yahut günün bir parçası kadar!” dediler. “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size yiyecek getirsin. Fakat çok dikkatli davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin. ” dediler.


    Şaban Piriş : Böylece, birbirlerine sorsunlar diye onları tekrar uyandırdık. Onlardan biri şöyle dedi: “Ne kadar kaldınız?” -Bir gün veya daha az.” dediler. “Ne kadar kaldığınızı en iyi Rabbiniz bilir. Şimdi, içinizden birine para verip şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha temiz ise ondan size azık getirsin. Çok dikkatli olun, sizi kimse hissetmesin.” dediler.


    Suat Yıldırım : (19-20) İşte, onları nasıl uyuttuysak öylece de uyandırdık. Derken aralarında konuşmaya başladılar. Birisi: "Ne kadar uykuda kaldınız?" diye sorunca bazıları: "Bir gün, belki bir günden de az!" diye cevap verdiler. Diğerleri de: "Uykuda ne kadar kaldığınızı tam tamına ancak Rabbiniz bilir." dediler. "Siz onu bırakın da, açlığımızı gidermeye bakalım. Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin." "Bir de gayet nazik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin." "Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazsınız."


    Süleyman Ateş : Yine böyle onları dirilttik ki, kendi aralarında (birbirlerine) sorsunlar: İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün, ya da günün bir parçası (kadar kaldık)." dediler. (Fakat işin içyüzünü iyice bilmediklerinden herşeyi en iyi bilenin Allâh olduğunu ifade ettiler): "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir, dediler, birinizi şu gümüş (para) ile şehre gönderin, baksın, hangi yiyecek daha temiz (ve nefis) ise ondan size bir azık getirsin; fakat çok dikkatli davransın, sakın sizi birisine sezdirmesin."


    Tefhim-ul Kuran : Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık) . İçlerinden bir sözcü dedi ki: «Ne kadar kaldınız?» Dediler ki: «Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.» Dediler ki: «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.»


    Ümit Şimşek : Derken onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar. İçlerinden biri 'Ne kadar uyuduk?' dedi. 'Belki bir gün, belki de günün bir kısmı kadar' dediler. Sonra da 'Ne kadar uyuduğumuzu en iyi Rabbimiz bilir,' dediler. 'İçimizden birini şu para ile şehre gönderelim de hangi yiyecekler temizse araştırıp ondan bize bir parça rızık getirsin. Yalnız dikkat etsin de durumumuzu kimseye fark ettirmesin.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte böyle! Onları dirilttik ki, birbirlerine sorup dursunlar. İçlerinden biri şöyle konuştu: "Ne kadar durdunuz?" Dediler: "Bir gün yahut günün bir parçası kadar." Dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Siz şimdi birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; kentin hangi yiyeceği daha temizse ondan size bir rızık getirsin. Ama nazik ve kurnaz davransın ki, sizi kimseye fark ettirmesin."
     


  19. إِنَّهُمْ إِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَن تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا



    İnnehum in yazherû aleykum yercumûkum ev yuîdûkum fî milletihim ve len tuflihû izen ebedâ(ebeden).



    1. inne-hum : muhakkak onlar

    2. in yazherû : gâlip gelirse

    3. aleykum : sizin üzerinize, size

    4. yercumû-kum : sizi ta؛larlar

    5. ev : veya

    6. yuîdû-kum : dِndürürler, geri çevirirler

    7. fî : içine, ...e

    8. milleti-him : kendi dînlerine

    9. ve len tuflihû : ve asla felâha eremezsiniz, kurtulamazs‎n‎z

    10. izen ebeden : o zaman ebediyyen






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki onlar, eًer size kar‏‎ gâlip gelirlerse, sizi ta‏larlar veya sizi kendi dînlerine dِndürürler. O zaman asla ebediyyen kurtulu‏a eremezsiniz.


    Diyanet ف‏leri : “اünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya ta‏layarak ِldürürler, yahut kendi dinlerine dِndürürler. O zaman da bir daha asla kurtulu‏a eremezsiniz.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : اünkü anlarlar, duyarlarsa ya ta‏larlar sizi, yahut da dinlerine dِndürürler ve art‎k kesin olarak kurtulamazs‎n‎z onlardan.


    Adem Uًur : اünkü onlar eًer size muttali olurlarsa, ya sizi ta‏layarak ِldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazs‎n‎z.


    Ahmed Hulusi : Zira durumunuza vâk‎f olurlarsa, (ya) sizi ta‏layarak ِldürürler ya da kendi inançlar‎na dِndürürler. . . O zaman sonsuza dek kurtulu‏ imkân‎ bulamazs‎n‎z!


    Ahmet Tekin : 'Onlar sizi, tan‎y‎p yakalarlarsa, ya sizi ta‏layarak ِldürürler veya kendi dinlerine dِndürürler, hayat tarzlar‎n‎ benimsetirler. O zaman bir daha ebediyyen iflâh olmazs‎n‎z, ebedî nimetlerle mutluluًa eremezsiniz.' dedi.


    Ahmet Varol : اünkü onlar sizi ele geçirirlerse ta‏a tutarlar veya kendi dinlerine dِndürürler. O takdirde asla kurtulu‏a eremezsiniz.'


    Ali Bulaç : "اünkü onlar üzerinize ç‎k‎p gelirlerse, sizi ta‏a tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtulu‏ bulamazs‎n‎z."


    Ali Fikri Yavuz : اünkü ‏ehir halk‎, sizi, ellerine geçirirlerse, muhakkak sizi ta‏la ِldürürler, yahud zorla dinlerine dِndürürler. Bu takdirde ebediyyen kurtulamazs‎n‎z...


    Bekir Sadak : «ira onlarin sizden haberi olacak olursa, ya taslayarak oldururler veya dinlerine dondururler ve bu takdirde asla kurutulamazsiniz.


    Celal Y‎ld‎r‎m : اünkü onlar elbette üzerinize ç‎k‎p gelirlerse, ya sizi ta‏layarak ِldürürler, ya da kendi dinlerine dِndürüler ve o takdirde ebediyen kurtulu‏ bulamazs‎n‎z.


    Diyanet ف‏leri (eski) : 'Zira onlar‎n sizden haberi olacak olursa, ya ta‏layarak ِldürürler veya dinlerine dِndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazs‎n‎z.'


    Diyanet Vakfi : «اünkü onlar eًer size muttali olurlarsa, ya sizi ta‏layarak ِldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen iflah olmazs‎n‎z.»


    Edip Yüksel : 'Onlar sizi farkederlerse sizi ta‏larlar veya sizi zorla kendi dinlerine dِndürürler ki bu durumda asla ba‏ar‎ya ula‏amazs‎n‎z.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : اünkü ellerine geçirirlerse sizi muhakkak recmederler yâhud milletlerine dِndürürler ve bu takdirde ebedâ felâh bulamazs‎n‎z


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : اünkü sizi ellerine geçirirlerse muhakkak ِldürürler, yahut kendi dinlerine dِndürürler. O zaman asla kurtulu‏a eremezsiniz.»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «اünkü ‏ehir halk‎, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi ta‏layarak ِldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtulu‏a eremezsiniz.»


    Fizilal-il Kuran : اünkü eًer hem‏ehrileriniz sizi ele geçirirlerse ya ta‏a tutarak ِldürürler ya da kendi dinlerine dِndürürler ki, o taktirde bir daha iflah olmazs‎n‎z.»


    Gültekin Onan : "اünkü onlar üzerinize ç‎k‎p gelirlerse, sizi ta‏a tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebediyen kurtulu‏ bulamazs‎n‎z."


    Hasan Basri اantay : «اünkü onlar size galebe ederlerse sîzi ya ta‏la ِldürürler, yahud sizi (zorla) kendi dînlerine dِndürürler. Bu takdîrde ise ebedî felah bulmazs‎n‎z».


    Hayrat Ne‏riyat : 'اünki onlar, sizden haberdâr olursa, sizi ta‏la(yarak ِldürü)rler veya sizi dinlerine dِndürürler; bu takdirde ebediyen kurtulu‏a eremezsiniz!'


    فbni Kesir : اünkü sizden haberleri olacak olursa; sizi, ya ta‏la ِldürürler veya dinlerine dِndürürler. Bu takdirde ise asla kurtulamazs‎n‎z.


    Muhammed Esed : çünkü, bak‎n, sizin varl‎ً‎n‎z‎ ًِrenirlerse ya sizi ta‏layarak ِldürürler ya da zor alt‎nda sizi kendi dinlerine dِndürürler ki, bu durumda, bir daha asla kurtulamazs‎n‎z!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «قüphe yok ki, onlar eًer size galebe ederlerse sizi ya ta‏layarak ِldürürler, veya sizi kendi milletlerine (dinlerine) dِndürürler ve o takdirde art‎k ebedîyyen felâh bulamazs‎n‎z.»


    ضmer ضngüt : “اünkü onlar, eًer fark‎na var‎rlarsa sizi ta‏la ِldürürler veya kendi dinlerine dِndürürler. Bِyle bir durumda aslâ kurtulu‏a eremezsiniz. ”


    قaban Piri‏ : Eًer onlar‎n sizden haberi olacak olursa, ta‏a tutarlar veya sizi dinlerine dِndürürler. O zaman asla kurtulu‏a eremezsiniz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (19-20) ف‏te, onlar‎ nas‎l uyuttuysak ِylece de uyand‎rd‎k. Derken aralar‎nda konu‏maya ba‏lad‎lar. Birisi: "Ne kadar uykuda kald‎n‎z?" diye sorunca baz‎lar‎: "Bir gün, belki bir günden de az!" diye cevap verdiler. Diًerleri de: "Uykuda ne kadar kald‎ً‎n‎z‎ tam tam‎na ancak Rabbiniz bilir." dediler. "Siz onu b‎rak‎n da, açl‎ً‎m‎z‎ gidermeye bakal‎m. قu akçeyi verip içinizden birini ‏ehre gِnderin de baks‎n hangi yiyecek daha ho‏ ve helâl ise ondan size az‎k tedarik etsin." "Bir de gayet nazik ve tedbirli davrans‎n, varl‎ً‎n‎z‎ ve bulunduًunuz yeri sak‎n hiç kimseye hissettirmesin." "اünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya ta‏a tutar, ya da kendi dinlerine dِndürürler, bu takdirde de ebediyyen felah bulamazs‎n‎z."


    Süleyman Ate‏ : "اünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ta‏layarak ِldürürler, yahut kendi dinlerine dِndürürler ki, o takdirde asla iflâh olamazs‎n‎z."


    Tefhim-ul Kuran : «اünkü onlar üzerinize ç‎k‎p gelirlerse, sizi ta‏a tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtulu‏ bulamazs‎n‎z.»


    ـmit قim‏ek : 'Eًer bizi ele geçirirlerse ta‏larlar; yahut kendi dinlerine çevirirler ki, o takdirde ebediyen iflâh olmay‎z.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "اünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya ta‏layarak ِldürürler yahut da sizi kendilerinin milletine dِndürürler. O takdirde bir daha asla kurtulamazs‎n‎z."
     


  20. وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِم بُنْيَانًا رَّبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِم مَّسْجِدًا



    Ve kezâlike a'sernâ aleyhim li ya'lemû enne va'dallâhi hakkun ve ennes sâate lâ reybe fîhâ, iz yetenâzeûne beynehum emrehum fe kâlûbnû aleyhim bunyânâ(bunyânen), rabbuhum a'lemu bihim, kâlellezîne galebû alâ emrihim le nettehızenne aleyhim mescidâ(mesciden).



    1. ve kezâlike : ve böylece, işte böyle

    2. a'sernâ : bildirdik

    3. aleyhim : onlara, onları

    4. li ya'lemû : bilmeleri için, bilsinler diye

    5. enne : muhakkak, olduğunu

    6. va'dallâhi (va'de allâhi) : Allah'ın vaadi

    7. hakkun : bir hak'tır

    8. ve enne es sâate : ve muhakkak o saat, o vakit

    9. lâ reybe : şüphe yok

    10. fî-hâ : onda, onun hakkında

    11. iz : olduğu zaman

    12. yetenâzeûne : çekişiyorlar, niza ediyorlar

    13. beyne-hum : onlar aralarında

    14. emre-hum : onların işleri, durumu

    15. fe kâlûbnû (fe kâlû ubnû) : öyleyse "inşa edin" dediler

    16. aleyhim : onların üzerine

    17. bunyânen : binalar

    18. rabbu-hum : onların Rabbi

    19. a'lemu : en iyi bilir

    20. bi-him : onları

    21. kâlellezîne (kâle ellezîne) : dediler o kimseler

    22. galebû : gâlip oldular, üstün oldular (sözü geçenler)

    23. alâ emri-him : onların işleri üzerine, onların işlerine

    24. le nettehızenne : mutlaka edinelim, yapalım

    25. aleyhim : onların üzerine

    26. mesciden : bir mescid





    İmam İskender Ali Mihr : Ve böylece “Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve o saat (kıyâmet) hakkında şüphe olmadığını” bilsinler diye onları (şehir halkına) bildirdik. Aralarında onların durumu hakkında niza ediyorlar (çekişiyorlar)dı. “Onların üzerine binalar inşa edin.” dediler. Onların Rabbi, onları en iyi bilir. Onların işlerinde gâlip olanlar (sözü geçenler): “Onların üzerine mutlaka mescid yapacağız.” dedi.


    Diyanet İşleri : Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), “Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İşte böylece Allah'ın vaadinin hak ve gerçek olduğunu ve gerçekten de kıyâmetin kopacağını ve onda hiçbir şüphe bulunmadığını bilmeleri için, tam bu hususlarda birbirleriyle çekişip dururlarken, insanları haberdâr ettik de müşrikler dediler ki: Onların bulunduğu yere bir yapı yapın, halktan gizli kalsınlar. Halbuki Rableri, onların ahvâlini daha iyi bilir. Hallerine vâkıf olanlarsa onların bulundukları mağaranın önüne mutlaka bir mescit yapmalıyız dediler.


    Adem Uğur : Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allah'ın vâdinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashâb-ı Kehfin durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir." Onların durumuna vâkıf olanlar ise: "Bizler, kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız" dediler.


    Ahmed Hulusi : Böylece onlar hakkında bilgilendirdik ki, Allâh'ın bildiriminin Hak olduğunu (bâ'sı) ve o saatin (ölümün) şüphe götürmez olduğunu bilsinler! Hani onlar, aralarında onların olayını tartışıyorlardı. . . Şöyle dediler: "Onlar üzerine bina yapın; (ne olduklarını) Rableri daha iyi bilir". . . Onların hakkında sözü geçenler ise; "Elbette biz onların (Ashab-ı Kehf'in) üzerine ibadethâne yapacağız" dediler.


    Ahmet Tekin : Onları uyuttuğumuz ve dirilttiğimiz gibi, insanları, onlardan haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin hak ve doğru olduğunu, kıyametin kopacağı ânın geleceğinde ve gerçekleşeceğinde de şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar, aralarında Eshâb-ı Kehf’in durumunu tartışıyorlardı.


    'Üzerlerine bir anıt dikin. Rableri onların başına geleni, hallerini daha iyi bilir.' dediler. Eshâb-ı Kehf konusunda düşündüklerini, planlarını gerçekleştirme gücüne sahip olanlar:
    'Biz onların üzerlerine bir mescit yapacağız' dediler.


    Ahmet Varol : Böylece, Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin geleceğinde şüphe olmadığını bilmeleri için (insanlara) onları buldurduk. Onların durumlarını aralarında tartışıyorlardı. (Bazıları): 'Üzerlerine bir bina yapın' dediler. Rabbleri onları daha iyi bilir. Onların işlerine üstün gelenler de: 'Mutlaka onların yanlarında bir mescid edineceğiz' dediler.


    Ali Bulaç : Böylece, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin, kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir." Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler.


    Ali Fikri Yavuz : Böylece, insanları onların hallerine muttali kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyametin vukuunda hiç şüphe olmadığını bilsinler. Çünkü (daha önce, dirilmenin ruh ve cesedle veya yalnız ruhla olacağı hususunda) dinlerinin emrini aralarında tartışıyorlardı. (Allah, mağaradaki bu yiğitleri öldürünce, kâfirler) şöyle dediler: “- Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onların hallerini daha iyi bilir.” Sözlerinde üstün gelen müminler: “- Mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz.” dediler (ve mağaranın kapısı önünde namaz kılmak için bir mescid yaptılar).


    Bekir Sadak : Boylece, Allah'in sozunun gercek oldugunu ve kiyametin kopmasindan suphe edilemiyecegini bilmeleri icin, insanlarin onlari bulmalarini sagladik. Nitekim halk, bunlarin hakkinda cekisip duruyor: «Onlarin magaralarinin cevresine bir bina kurun» diyorlardi. Oysa, Rableri onlari cok iyi bilir. Tarstimayi kazananlar: «Onlarin magaralarinin cevresinde mutlaka bir mescid kuracagiz» dediler.


    Celal Yıldırım : Böylece, Allah va'dinin hak olduğunu, Kıyametin kopuşunda hiçbir şüphe bulunmadığını bilmeleri için (insanları) onların durumu hakkında bilgi sahipleri kıldık. Öyle ki, halk onların durumuyla İlgili kendi aralarında tartışıp duruyorlardı: «Onların üzerine bir bina yapın» diyorlardı. Halbuki Rableri onları çok iyi bilendir. Görüşleri üstün gelenler ise, «and olsun ki, onların üzerine elbette bir mescid kurmalıyız!» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: 'Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun' diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: 'Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız' dediler.


    Diyanet Vakfi : Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik ki, Allah'ın vâdinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani onlar aralarında Ashâb-ı Kehf'in durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: «Üzerlerine bir bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir.» Onların durumuna vâkıf olanlar ise: «Bizler, kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit yapacağız» dediler.


    Edip Yüksel : Böylece onları (halka) buldurduk ki ALLAH'ın sözünün gerçek olduğunu öğrensinler ve Saat (dünyanın sonu) konusunda da kuşkuları kalmasın. Halk onların durumunu aralarında tartışırken bir kısmı, 'Onların üzerine bir bina yapın,' dedi. Rab'leri onları daha iyi bilir. Onların durumuna karar verme yetkisini ellerine geçirenler, 'Onların üstüne bir mescid yapacağız,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu suretle de kendilerine vukuf peyda ettirdik ki Allahın va'di hakk olduğunu ve saat, hakıkaten şüphesiz bulunduğunu bilsinler, o sırada aralarında emirlerine niza' ediyorlardı, bunun üzerine dediler ki: üstlerine bir bina yapın, rabları onları daha iyi bilir, onların emri üzerine galebe etmiş olanlar elbette, dediler: biz bunların üzerine bir mescid ediniriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Böylece kendilerini haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyamet gününün şüphesiz bulunduğunu bilsinler. O sırada kavimleri kendi aralarında bunların olayını tartışıyorlardı. Bunun üzerine dediler ki: «Üstlerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir!» Düşmanlarına karşı galip gelenler: «Biz muhakkak bunların üzerine bir mescit yaparız.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dediler ki: «Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir.» Sözlerinde üstün gelen müminler: «Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız.» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Böylece hemşehrilerinin onları bulmalarını sağladık. Amacımız, Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu, kıyamet gününün mutlaka geleceğini, bunda hiçbir kuşku olmadığını öğrenmeleridir. Hemşehrileri o sırada bu gençlerin durumunu tartışmaya koyuldular. Bir bölümü 'Uyudukları mağaranın önüne bir anıt dikin, Rabb'leri onları hepimizden iyi bilir' dedi. Fakat inançlarının içyüzünü iyi bilenler ise 'Mağaralarının önünde mutlaka bir mescid yapacağız' dediler.


    Gültekin Onan : Böylece, Tanrı'nın vaadinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin, kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları görenler) Kendi aralarında buyruklarını / buyrultularını (isteklerini) tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların üstüne bir bina inşa edin, rableri onları daha iyi bilir." Onların buyrultularına galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler.


    Hasan Basri Çantay : Böylece (kullarımızı ve mü'minleri) onlar (ın ahvaaline) muttali' kıldık ki Allahın (tekrar dirilteceğine dâir olan) va'dinin şübhesiz bir hak olduğunu, kıyamet (in vukuunda) da hiç bir şübhe bulunmadığını bilmiş olsunlar. O sırada onlar, bunların işini aralarında niza'laşıyorlardı. Bunun üzerine «Onların etrafına bir bina yapın» dediler. Rabları onları daha iyi bilendir. Onların işine gaalib (ve vaakıf) olanlar ise: «Mutlakaa yanlarında bir mescid edineceğiz» dedi (ler).


    Hayrat Neşriyat : Böylece (insanları) onlardan haberdâr ettik ki, şübhesiz Allah’ın va'dinin, hak olduğunu, yine şübhesiz kıyâmet(in geleceğin)de hiç şübhe olmadığını bilsinler! O vakit(ahâli) kendi aralarında (artık va'deleri yeterek ölen bu gençlerin hâtırasına ne yapabileceklerine dâir) onların hâlini tartışıyorlardı; nihâyet (bir kısmı): 'Onların üzerlerine (mağaralarının kapısına) bir binâ yapın!' dediler. Rableri onları en iyi bilendir. Onların durumları hakkında (sözleri) üstün gelen (mü’min)ler: 'Elbette onların üzerine(yanıbaşlarına) bir mescid yapacağız!' dedi.


    İbni Kesir : Böylece, insanların onları bulmalarını sağladık ki Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilmeyeceğini bilsinler. Nitekim bunlar hakkında çekişip duruyorlar: Onların mağaralarının önüne bir bina kurun, diyorlardı. Halbuki Rabbları onları çok daha iyi bilendir. Onların yerlerine galib gelenler ise: Onların mağaralarının önüne mutlaka bir mescid yapacağız, dediler.


    Muhammed Esed : İşte bu yolla (insanların) dikkatini onların kıssası üzerine çektik, ki onların başına gelenler konusunda aralarında tartıştıkları zaman bilsinler ki, Allah'ın (ölümden sonraki kalkış konusundaki) vaadi bütünüyle gerçektir ve Son Saat'in gelip çatacağına hiç şüphe yoktur. Ve böylece (o şehrin ahalisinden) bazıları: "Onların anısına bir anıt dikin; onların başına gelen her neyse, bunu en iyi Allah bilir" dediler. Görüşleri genel kabul gören başkaları ise: "Doğrusu, onların anısına mutlaka bir mescid yükseltmeliyiz!" dediler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve böylece onların ahvaline başkalarını muttali kıldık ki, vaad-i İlâhînin şüphesiz bir hak olduğunu ve Kıyametin vukubulacağında da bir şüphe bulunmadığını bilsinler. O sıradaki, (o şehir ahalisi) aralarında onların işlerine ait münazaada bulunuyorlardı. Binaenaleyh dediler ki: «Onların üzerlerine bir bina yapınız.» Onları, Rableri daha ziyâde bilicidir. Onların işine malumatları galip olanlar da dedi ki: «Elbette onların yanlarında bir mescid ittihaz edineceğiz.»


    Ömer Öngüt : Böylece onlardan haberdar ettik ki, Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu, kıyametin geleceğinde hiç şüphe bulunmadığını bilsinler. Nitekim halk o sırada onların (Ashab-ı Kehf'in) durumları ile ilgili olarak kendi aralarında tartışıyorlardı. “Onların üzerine bir bina yapın!” dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Onların işine vâkıf olanlar ise: “Biz bunların üzerine mutlaka bir mescid yapacağız!” dediler.


    Şaban Piriş : İşte bu şekilde insanların onları bulmalarını sağladık ki Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu ve kıyamet hakkında şüphe olmayacağını bilsinler. Aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. -Onların üzerine bina yapın. Onları en iyi Rableri bilir, diyorlardı. Onlar hakkında tartışmada galip gelenler: -Oraya mescid yapacağız, dediler.


    Suat Yıldırım : Fakat bizim takdirimiz başka idi. Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa, aynı şekilde öbür kullarımızı da Ashab-ı Kehfin durumundan haberdar ettik ki, Allah’ın haşir vâdinin gerçeğin ta kendisi olup hakkında hiçbir şüphe olmayacağını onlar da anlasınlar. Derken onları bulan halk, kendi aralarında onlar hakkında ne yapacaklarını tartışmaya girişti. Bazıları: "Onların anısına bir anıt dikin, biz gerçek durumlarını anlayamadık, onların Rabbi hallerini pek iyi bilir" derken, görüşleri ağır basan müminler ise: "Mutlaka onların yanı başlarına bir mescid yapacağız." dediler.


    Süleyman Ateş : (Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa yine) böylece onları (bazı insanlara) buldurduk ki, Allâh'ın (öldükten sonra diriltme) va'dinin gerçek olduğunu ve (Duruşma) saatin(in geleceğin)de asla şüphe olmadığını bilsinler. (Bulanlar), o sırada kendi aralarında onların durumlarını tartışıyorlardı: "Onların üstüne bir binâ yapın!" dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Onların işine gaalip gelen(yetkili)ler: "Mutlaka onların üstüne bir mescid yapacağız" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Böylece onları (Şehir halkına) duyurduk ki, Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu ve kıyametin mutlaka geleceğini, onda asla şüphe olmadığını bilsinler. (Fakat onlar meseleyi böyle ele alacakları yerde) kendi aralarında onların (Mağarada uyuyanlar) durumunu tartışıyorlardı. Bazıları: «Onların üzerine bir bina yapın. Çünkü Rableri onları daha iyi bilendir,» dediler. Fakat onların işine galip gelenler ise: «Mutlaka onların üstüne bir mescit yapacağız» dediler.


    Ümit Şimşek : Böylece Biz insanları onlardan haberdar ettik-tâ ki Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin geleceğinde hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Derken insanlar, onların hakkında tartışmaya giriştiler. Bazıları 'Üzerlerine bir anıt dikin; onların halini Rableri daha iyi bilir' dediler. Görüşleri ağır basanlar ise 'Onların bulunduğu yerde bir mescid yapacağız' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Böylece insanları onlar hakkında bilgilendirdik ki, Allah'ın vaadinin hak, kıyamet saatinin de kuşkusuz olduğunu bilsinler. Çünkü onlar, aralarında mağara yaranının durumunu tartışıyorlardı. "Onların üstüne bir bina kurun." dediler. Rableri onları daha iyi bilir. Onlar hakkında görüşleri galip gelenlerse şöyle dediler: "Üzerlerine mutlaka bir mescit edineceğiz."
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş