Kuran-ı Kerim İSRÂ Suresi Türkçe Meali türkce açıklaması, İsra suresi türkce açıklaması, İSRA suresi

goktepeli26 5 Haz 2013

Son Konular



  1. فَأَرَادَ أَن يَسْتَفِزَّهُم مِّنَ الأَرْضِ فَأَغْرَقْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ جَمِيعًا



    Fe erâde en yestefizzehum minel ardı fe agraknâhu ve men meahu cemîâ(cemîan).



    1. fe : o zaman, böylece, bundan sonra

    2. erâde : istedi, diledi

    3. en yestefizze-hum : onları tedirgin etmek (yerinden oynatmak, çıkarmak)

    4. min el ardı : yeryüzünden (yurttan)

    5. fe : böylece, bunun üzerine

    6. agraknâ-hu : biz onu boğduk

    7. ve men mea-hu : ve beraberindekiler

    8. cemîan : topluca, hepsi





    İmam İskender Ali Mihr : Bundan sonra onları arzdan (bulundukları yerden) çıkarmak istedi. Bunun üzerine Biz, onu ve beraberindekilerin hepsini boğduk.


    Diyanet İşleri : Bunun üzerine Firavun (işkence etmek ve öldürmek suretiyle) o yerden onların kökünü kazımak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birden suda boğduk.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları Mısır'dan çıkarmayı kurunca onu da onunla berâber bulunanların hepsini de sulara boğduk.


    Adem Uğur : Derken, Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi. Bu yüzden biz onu ve maiyyetindekilerin hepsini (denizde) boğduk.


    Ahmed Hulusi : (Firavun) onları arzdan sürüp çıkarmayı irade etti. . . Biz de onu ve onunla beraber olan kimseleri toptan, suda boğduk!


    Ahmet Tekin : Firavun onların kökünü yeryüzünden kazımak istedi. Bu yüzden, biz onu ve beraberindekilerin hepsini denizde boğduk.


    Ahmet Varol : Derken (Firavun), onları [6] o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri toptan suda boğduk.


    Ali Bulaç : Böylelikle, onları o yerden sürüp sarsıntıya uğratmayı istedi, biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte boğuverdik.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet Firavun, Mûsa ve kavmini Mısır arazısinden çıkarmak istedi. Biz de hem kendisini, hem beraberindekileri toptan denizde boğuverdik.


    Bekir Sadak : Firavun bunun uzerine onlari memleketten surmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda bogduk.


    Celal Yıldırım : Bunun üzerine Fir'avn onları yerlerinden oynatıp çıkarmak istedi, derken onu da, beraberindekilerin hepsini de (denizde) boğduk.


    Diyanet İşleri (eski) : Firavun bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.


    Diyanet Vakfi : Derken, Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi. Bu yüzden biz onu ve maiyyetindekilerin hepsini (denizde) boğduk.


    Edip Yüksel : Onları ülkeden çıkarmak isteyince de onu ve beraberindekileri topluca suda boğduk


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derken onları Arzdan belinletmek istedi, biz de hem kendisini ve hem maıyyetindekileri hepsini birden garkediverdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (103-104) Derken Firavun onları o yerden belinletmek (sürüp çıkarmak) istedi, Biz de hem kendisini, hem de beraberindekilerin tümünü birden boğuverdik; arkasından da İsrailoğullarına dedik ki: «Haydi, yeryüzünde yerleşin; sonra ahiret va'di geldiği vakit hepinizi dürüp bükerek (bir araya) getireceğiz.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Derken Firavun, Musa'yı ve İsrailoğullarını Mısır'dan sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.


    Fizilal-il Kuran : Firavun İsrailoğulları'nı yurtlarından sürmek istedi, biz onu yanındakiler ile birlikte denizde boğuverdik.


    Gültekin Onan : Böylelikle, onları o yerden sürüp sarsıntıya uğratmayı istedi, biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte boğuverdik.


    Hasan Basri Çantay : Derken onları o yerden sürüb çıkarmak istedi. Biz de hem kendisini, hem maiyyetindekileri, topdan suda boğuverdik.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet (Fir'avun) onları o yerden (Mısırdan) çıkarmak istedi de onu ve berâberindekileri, hep birlikte suda boğduk.


    İbni Kesir : Bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekileri bütünüyle suda boğduk.


    Muhammed Esed : Ve sonunda Firavun onları yeryüzünden söküp atmaya karar verdi; bunun üzerine Biz de onu ve onunla beraber olan herkesi (denizde) boğduk.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bunun üzerine Fir'avun onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Artık Biz de onu ve kendisiyle beraber olanları toptan garkettik.


    Ömer Öngüt : Böylece Firavun onları o yerden (Mısır'dan) çıkarmak istedi. Biz de onu ve maiyyetindekilerin hepsini suda boğduk.


    Şaban Piriş : Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi. Biz de onu yanındakilerin hepsini suda boğduk.


    Suat Yıldırım : Firavun onları ülkeden söküp atmak istedi. Ama Biz onu ve beraberindeki bütün ordusunu suda boğduk.


    Süleyman Ateş : Fir'avn onları o ülkeden sürüp çıkarmak istedi, biz de onu, yanındakilerle birlikte toptan boğduk.


    Tefhim-ul Kuran : Böylelikle, onları o yerden sürüp sarsıntıya uğratmayı istedi, Biz de onu ve beraberindekileri hep birlikte boğuverdik.


    Ümit Şimşek : Firavun onları ülkeden sürmek istedi; Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini birden boğduk.


    Yaşar Nuri Öztürk : Firavun onları o topraktan sürüp çıkarmak istedi de biz onu ve yanındakilerin tümünü boğduk.
     


  2. وَقُلْنَا مِن بَعْدِهِ لِبَنِي إِسْرَائِيلَ اسْكُنُواْ الأَرْضَ فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَفِيفًا



    Ve kulnâ min ba’dihî li benî isrâîleskunûl arda fe izâ câe va’dul âhıreti ci’nâ bikum lefîfâ(lefîfen).



    1. ve kulnâ : ve dedik, söyledik

    2. min ba'di-hî : ondan sonra

    3. li benî isrâîle : İsrailoğullarına

    4. uskunû el arda : yeryüzünde (orada) yerleşin, iskân olun

    5. fe : o zaman, böylece

    6. izâ câe : geldiğinde, geldiği zaman, hasıl olduğu zaman

    7. va'dul âhıreti : ahiret vaadi, ahiret zamanı

    8. ci'nâ bi : getireceğiz, derleyip toplayacağız

    9. kum : sizi

    10. lefîfen : beraber, birarada (biraraya)





    İmam İskender Ali Mihr : Ondan sonra benî İsraile, “Arzda (orada) iskân olun (yerleşin)!” dedik. Ahiretin vadesi (vaadi) gelince sizi biraraya getireceğiz.


    Diyanet İşleri : Bunun ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: “Bu topraklarda oturun, ahiret va’di (kıyamet) gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bundan sonra İsrailoğullarına dedik ki: Yeryüzünde oturun, eğleşin, âhiret hakkındaki vaadimizin yerine gelme zamânı çatınca hepinizi derleyip tapımıza getirirler.


    Adem Uğur : Arkasından da İsrailoğullarına: "O topraklarda oturun! Ahiret vâdi tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz" dedik.


    Ahmed Hulusi : Ondan sonra İsrailoğullarına dedik ki: "O arzda mesken edinin. . . Gelecek hayatın vâdesi geldiğinde de, topunuzu hep bir arada toplayacağız. "


    Ahmet Tekin : Arkasından da İsrâiloğulları’na:
    'O topraklarda siz oturun. Âhiret ve kıyametle ilgili vaat gerçekleştiği zaman hepinizi, mü’mini, kâfiri toplayıp bir araya getireceğiz.' dedik.


    Ahmet Varol : Onun ardından İsrailoğullarına dedik ki: 'Bu yerde siz oturun. Ahiret vaadi geldiğinde hepinizi biraraya getiririz.'


    Ali Bulaç : Ve onun ardından İsrailoğullarına söyledik: "O toprak (yurt)ta oturun, ahiret va'di geldiğinde hepinizi derleyip toplayacağız."


    Ali Fikri Yavuz : Arkasından İsraîloğullarına şöyle dedik: Firavun’un sizi çıkarmak istediği arazide siz oturun. Sonra ahiret vaadi (kıyamet) geldiği zaman, onları da sizi de bir araya getireceğiz (Sonra aranızda hüküm vererek iyi ve kötü olanlarınızı ayıracağız).


    Bekir Sadak : Sonra Israilogullarina: «Bu memlekette siz oturun, kiyamet koptugunda hepinizi bir araya getiririz.» dedik.


    Celal Yıldırım : Bu olaydan sonra israil oğulları'na, «siz artık bu (söz verilen) toprakta oturun. Âhiret va'di (günü) gelince sizi (onlarla) derleyip biraraya getiririz» dedik.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra İsrailoğullarına: 'Bu memlekette siz oturun, kıyamet koptuğunda hepinizi bir araya getiririz.' dedik.


    Diyanet Vakfi : Arkasından da İsrailoğullarına: «O topraklarda oturun! Ahiret vâdi tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz» dedik.


    Edip Yüksel : Ondan sonra İsrail oğullarına, 'Bu ülkede yerleşin. Verilen son söz geldiğinde sizi bir araya toplayacağız,' dedik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Arkasından da Benî İsraîle dedik ki: haydin Arzda sâkin olun, sonra Âhıret va'di geldiği vakıt hepinizi dürüp bükerek getireceğiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (103-104) Derken Firavun onları o yerden belinletmek (sürüp çıkarmak) istedi, Biz de hem kendisini, hem de beraberindekilerin tümünü birden boğuverdik; arkasından da İsrailoğullarına dedik ki: «Haydi, yeryüzünde yerleşin; sonra ahiret va'di geldiği vakit hepinizi dürüp bükerek (bir araya) getireceğiz.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Arkasından İsrailoğullarına şöyle dedik: «Firavun»un sizi çıkarmak istediği arazide siz oturun! Sonra ahiret vaadi (kıyamet) geldiği vakit, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.»
    Fizilal-il Kuran : Onun ardından İsrailoğulları'na «Bu ülkede oturunuz. Ahiret günü gelince sizleri hep birlikte mahşerde biraraya getiririz» dedik.


    Gültekin Onan : Ve onun ardından İsrailoğullarına söyledik: "O toprak (yurt)ta oturun, ahiret vaadi geldiğinde hepinizi derleyip toplayacağız."


    Hasan Basri Çantay : Arkasından da İsrâîl oğullarına (şöyle) dedik: (Haydin), o yerde siz oturun. Sonra âhiret va'di geldiği vakit onları da, sizi de bir araya getireceğiz».


    Hayrat Neşriyat : Ve onun ardından İsrâiloğullarına şöyle buyurduk: '(Fir'avun’un sizi çıkarmak istediği) bu yerde oturun; artık âhiret va'di (kıyâmet) geldiği zaman, hepinizi (sizi ve onları toplayıp) bir araya getireceğiz.'


    İbni Kesir : Onun ardından İsrailoğullarına dedik ki: Haydin, o memlekette siz oturun. Ahiret vaadi geldiği zaman; onları da sizi de bir araya getiririz.


    Muhammed Esed : Ve sonra İsrailoğulları'na: "Şimdi artık yeryüzünde güvenlik içinde yerleşin" dedik, "fakat, (unutmayın ki,) Son Gün'e ilişkin söz gerçekleştiği zaman, karışık bir bütün(ün parçaları) olarak hepinizi bir araya getireceğiz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve ondan sonra İsrailoğullarına dedi ki: «O yerde oturun, sonra ahiret vaadi gelince sizleri dürülüp toplanılmış bir halde (Mahşere) getireceğiz.»


    Ömer Öngüt : Ardından da İsrâiloğullarına: “O topraklarda oturun! Ahiret vaadi geldiği zaman (mümin-kâfir) hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz. ” dedik.


    Şaban Piriş : İsrailoğullarına: -Ülkede oturun, ahiret vaadi geldiği zaman hepinizi bir araya getireceğiz. dedik.


    Suat Yıldırım : Bu olaydan sonra İsrailoğullarına da dedik ki: "Haydin, yerleşin size gösterilen yere!Ne zaman ki âhiret vâdesi gelir, işte o vakit hepinizi bir araya toplar, hakkınızda gereken hükmü veririz!"


    Süleyman Ateş : Onun ardından İsrâil oğullarına: "O ülkede oturun, âhiret zamanı gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz," dedik.


    Tefhim-ul Kuran : Ve onun ardından İsrailoğullarına söyledik: «O toprak (yurt) ta oturun, ahiret va'di geldiğinde hepinizi derleyip toplayacağız.»


    Ümit Şimşek : Ondan sonra da İsrailoğullarına 'Ülkeye yerleşin,' buyurduk. 'Âhiretin vadesi geldiğinde, hepinizi derleyip huzurumuza getiririz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun ardından, İsrailoğullarına şöyle dedik: "Şu toprakta oturun. Âhiret vaadi/ikinci vaat gelince, sizi toplayıp bir araya getireceğiz."
     


  3. وَبِالْحَقِّ أَنزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا



    Ve bil hakkı enzelnâhu ve bil hakkı nezel(nezele), ve mâ erselnâke illâ mube؛؛iren ve nezîrâ(nezîren).



    1. ve bi el hakkı : ve hakkı

    2. enzelnâ-hu : onu biz indirdik

    3. ve bi el hakkı : ve hak ile

    4. nezele : indi

    5. ve mâ erselnâ-ke : ve seni gِndermedik

    6. illâ : ancak, yalnızca, den ba؛ka

    7. mube؛؛iren : müjdeleyici

    8. ve nezîren : ve nezir, uyarıcı






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Hakk'ı (Kur'ân'ı), O'nu, Biz indirdik. Ve Hakk ile indi. Seni, müjdeleyici ve uyarıcı olmandan ba؛ka bir ؛ey için gِndermedik.


    Diyanet İ؛leri : Biz onu (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ve o da hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gِnderdik.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ve biz Kur'ân'ı hak ve gerçek olarak indirdik, o da hak ve gerçek hükümlerle indi ve seni de ancak müjdeci ve korkutucu olarak gِnderdik.


    Adem Uğur : Biz Kur'an'ı hak olarak indirdik; o da hakkı getirdi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gِnderdik.


    Ahmed Hulusi : Biz Onu Hak olarak inzâl ettik, O da Hak olarak nüzûl etti! Seni sadece müjdeleyici ve uyar‎c‎ olarak irsâl ettik.


    Ahmet Tekin : Biz, Kur’ân’‎, gerekçeli, hikmete dayal‎, toplumda hakça bir düzen gerçekle‏tirecek bir kitap olarak indirdik. O, bütün hakikatleri içinde toplayarak bütün ihtiyaçlar‎ giderecek ‏ekilde indi. Seni de, ancak rahmetimizi, merhametimizi, ihsan‎m‎z‎, sevgimizi müjdeleyici ve sorumluluk, hesap ve cezay‎ hat‎rlatan bir uyar‎c‎ olarak ِzgürce sorumluluklar‎n‎ yerine getirmek üzere gِnderdik.


    Ahmet Varol : Biz onu (Kur'an'‎) hak olarak indirdik ve o, hakla indi. Biz seni ancak bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gِnderdik.


    Ali Bulaç : Biz onu (Kur'an'‎) hak olarak indirdik ve o hak ile indi; seni de yaln‎zca bir müjde verici ve uyar‎p korkutucu olarak gِnderdik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, bu Kur’an’‎ hakk‎ tesbit için indirdik ve o hikmet ile indi. Seni de ancak itaatkârlar‎ müjdeleyici ve asileri korkutucu olarak gِnderdik.


    Bekir Sadak : Kuran'i ancak hak olarak indirdik ve o da indigi gibi hak olarak kaldi. Seni de yalniz mujdeci ve uyarici olarak gonderdik.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Kur'ân'‎ da hak ile indirdik ve hak ile indi. Seni de ancak (rahmetimizin) mü|decisi, (azab‎m‎z‎n) uyar‎c‎s‎ olarak gِnderdik.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Kuran'‎ ancak hak olarak indirdik ve o da indiًi gibi hak olarak kald‎. Seni de yaln‎z müjdeci ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Diyanet Vakfi : Biz Kur'an'‎ hak olarak indirdik; o da hakk‎ getirdi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Edip Yüksel : Gerçekten onu biz indirdik ve o gerçek ile indi. Seni de ancak bir müjdeleyici ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Bunu da bihakk‎n indirdik ve bihakk‎n indi ve seni ancak sevab‎m‎z‎n müjdecisi ve azâb‎m‎z‎n habercisi olarak gِnderdik


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bunu (Kur'an'‎) gerçeًin ifadesi olarak indirdik, o da gerçek bir ‏ekilde indi. Seni ancak sevab‎m‎z‎n müjdecisi ve azab‎m‎z‎n habercisi olarak gِnderdik.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Biz bu Kur'an'‎ hak olarak indirdik, O, bütün hakikatleri içinde toplayarak indi. Ey Peygamber! Biz seni ancak müjdeci ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Fizilal-il Kuran : Biz Kur'an'‎ Hak içerikli olarak indirdiًimiz gibi, onun ini‏ amac‎ da hakk‎ gerçekle‏tirmektir. Ey Muhammed, seni müjdeleyici ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Gültekin Onan : Biz onu (Kuran'‎) hak olarak indirdik ve o hak ile indi; seni de yaln‎zca bir müjde verici ve uyar‎p korkutucu olarak gِnderdik.


    Hasan Basri اantay : Biz o (Kuran‎) hak olarak indirdik ve o, hak olarak indi. Seni de (sevab‎n) bir müjdeci (sin) den, (azab‎n) bir haberci (sin) den ba‏ka bir (s‎fatla) gِndermedik.


    Hayrat Ne‏riyat : Ve onu (Kur’ân’‎) hak ile indirdik; o da (emîn ellerde hiç deًi‏meden size) hak ile indi. (Ey Resûlüm!) Seni de ancak bir müjdeleyici ve (ayn‎ zamanda) korkutucu olarak gِnderdik.


    فbni Kesir : Biz onu hak ile indirdik. O da hak olarak indi. Seni de ancak müjdeci ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Muhammed Esed : Ve biz bu (vahyi) deًi‏meyen gerçeًe i‏aret olarak indirdik ve o da (sana, ey Peygamber) hak olarak ula‏t‎; çünkü Biz seni yaln‎zca bir müjdeci ve bir uyar‎c‎ olarak gِnderdik;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve onu hak ile indirdik ve hak ile indi ve seni de ancak bir müjdeleyici ve bir korkutucu olarak gِnderdik.


    ضmer ضngüt : Biz Kur'an'‎ hak olarak indirdik, o da hak olarak indi. Resulüm! Biz seni de ancak müjdeci ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    قaban Piri‏ : Hak olan‎ indirdik. O da hak olarak indi. Seni de ancak müjdeleyici ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Biz Kur’ân’‎ hak olarak indirdik. O da hakk‎n ve gerçeًin ta kendisi olarak indi. Seni de ey Resulüm, sadece rahmetle müjdelemen ve inanmayanlar‎ ise azapla uyarman için gِnderdik.


    Süleyman Ate‏ : Biz o(Kur'â)n‎ hak olarak indirdik ve o, hak ile inmi‏tir. Seni de ancak bir müjdeleyici ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Tefhim-ul Kuran : Biz onu (Kur'an'‎) hak olarak indirdik ve o hak ile indi; seni de yaln‎zca bir müjde verici ve uyar‎p korkutucu olarak gِnderdik.


    ـmit قim‏ek : Biz Kur'ân'‎ hak ile indirdik; o da hak ile indi. Seni de Biz ancak bir müjdeci ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Biz onu hak ile indirdik ve o hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyar‎c‎ olarak gِnderdik.
     


  4. وَقُرْآناً فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنزِيلاً



    Ve kur’ânen faraknâhu li takreehu alen nâsi alâ muksin ve nezzelnâhu tenzîlâ(tenzîlen).



    1. ve kur'ânen : ve Kur'ân-ı Kerim

    2. faraknâ-hu : onu kısımlara ayırdık

    3. li takree-hu : onu okuman için

    4. alen nâsi (alâ en nâsi) : insanlara

    5. alâ muksin : uzun sürede

    6. ve nezzelnâ-hu : ve onu indirdik

    7. tenzîlen : bir indirme ile, indiriş ile, tenzil ederek





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Kur'ân-ı Kerim; onu kısımlara (sure sure ve âyet âyet) ayırdık. İnsanlara, onu muksin olarak (uzun sürede) okuman için tenzîlen (kısımlara ayırıp, uzun sürede okunabilecek şekilde), bir indirişle indirdik.


    Diyanet İşleri : Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir Kur'ân'dır ki onu insanlara dura dura, yavaş yavaş okuman için âyet âyet, sûre sûre ayırdık ve onu azar azar indirdik.


    Adem Uğur : Biz onu, Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik.


    Ahmed Hulusi : Kurân'ı birbirinin tamamlayıcısı bölümlere ayırdık ki, insanlara, Onu hazmetmelerine imkân tanıyarak, zaman içinde yavaş yavaş okuyasın. . . Biz Onu kısım kısım indirdik.


    Ahmet Tekin : Sana bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esasları içeren, okunan bir kitap, Kur’ân verdik. Onu insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet, sûre sûre ayırdık. Biz onu bölüm bölüm indirdik.


    Ahmet Varol : Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için (ayet ayet) ayırdık ve onu (ihtiyaca göre) kademe kademe indirdik.


    Ali Bulaç : Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Hem onu, bir Kur’ân olarak âyetlere ayırdık ki, insanlara dura dura okuyasın. Biz, onu yavaş yavaş (ve âyet âyet yirmi üç yılda) indirdik.


    Bekir Sadak : Kuran'i, insanlara agir agir okuman icin, bolum bolum indirdik ve onu gerektikce indirdik.


    Celal Yıldırım : İnsanlara, ağır ağır, aralıklı, nefes ala ala okuyasın diye Kur'ân'ı parça parça sunduk, gerektikçe (ihtiyaca göre) indirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Kuran'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm indirdik ve onu gerektikçe indirdik.


    Diyanet Vakfi : Biz onu, Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik.


    Edip Yüksel : Uzun bir zaman dilimi içerisinde halka okuman için ayırdığımız bir Kuran'dır. Onu topluca indirmiştik


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem onu bir Kur'an olmak üzere âyet âyet ayırdık ki nâsa dura dura okuyasın hem de tenzil suretiyle ceste ceste indirdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hem onu bir Kur'an olarak ayet ayet ayırdık ki, insanlara dura dura okuyasın, hem de gerektikçe parça parça indirdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sana Kur'ân'ı verdik ve onu insanlara sindire sindire okuyasın diye (kısımlara) ayırdık ve biz onu yavaş yavaş indirdik.


    Fizilal-il Kuran : Kur'an'ı insanlara ağır ağır okuyasın diye bölümlere ayırdık ve ihtiyaçlar gerektikçe bölüm bölüm indirdik.


    Gültekin Onan : Onu bir Kuran olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.


    Hasan Basri Çantay : Biz onu bir Kur'an olmak üzere (âyet âyet) ayırdık ki insanlara karşı, dura dura (ağır ağır, dâne dâne) okuyasın. Biz onu tedricen indirdik.


    Hayrat Neşriyat : Hem onu, bir Kur’ân olarak (âyet âyet) kısımlara ayırdık ki, insanlara onu (iyice anlayabilmeleri için) dura dura okuyasın! Çünki onu (hâdiselere göre, size bir ders olmak üzere) azar azar indirdik.


    İbni Kesir : Bir de Kur'an'ı insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm ve gerektikçe indirdik.


    Muhammed Esed : ve ayrıca onu, insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir Kuran, temel bir okuma metni olarak bölüm bölüm açıkladık, ayet ayet indirdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onu Kur'an olarak vakit vakit (müneccemen) indirdik, onu nâsa teennî ile (dura dura) okuyasın diye. Ve onu birbiri ardınca (müteferrik surette) indirmiş olduk.


    Ömer Öngüt : Sana Kur'an'ı verdik ve onu insanlara yavaş yavaş okuman için kısım kısım indirdik.


    Şaban Piriş : Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye kısım kısım indirdik. O’nu yavaş yavaş indirdik.


    Suat Yıldırım : Hem o vahyi, insanların zihinlerine sindire sindire okuman için, zaman zaman gelen Kur’ân dersleri halinde indirdik


    Süleyman Ateş : Onu, insanlara ağır ağır okuman için, okuma parçalarına ayırdık ve onu azar azar indirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.


    Ümit Şimşek : Hem Kur'ân'ı insanlara fasılalar halinde okuyasın diye bölümlere ayırdık ve parça parça indirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu, bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye kısımlara ayırıp ağır ağır indirdik.
     


  5. قُلْ آمِنُواْ بِهِ أَوْ لاَ تُؤْمِنُواْ إِنَّ الَّذِينَ أُوتُواْ الْعِلْمَ مِن قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا



    Kul âminû bihî ev lâ tu’minû, innellezîne ûtul ilme min kablihî izâ yutlâ aleyhim yahırrûne lil ezkâni succedâ(succeden). (SECDE ÂYETİ)



    1. kul : de

    2. âminû : inanın (inandılar)

    3. bi-hi : ona

    4. ev : veya

    5. lâ tu'minû : inanmayın

    6. inne ellezîne : muhakkak onlar, o kimseler

    7. ûtu : verildi

    8. el ilme : ilim

    9. min kabli-hi : ondan önce

    10. izâ yutlâ : okunduğu zaman

    11. aleyhim : onlara

    12. yahırrûne : kapanırlar

    13. li el ezkâni : çenelerine (çeneleri üstüne)

    14. succeden : secde ederek





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “O'na inanılsın veya inanılmasın, O'ndan önce kendilerine ilim verilen kimseler, onlara (Kur'ân'ın secde âyetleri) okunduğu zaman, secde ederek çeneleri (alınları) üstüne kapanırlar.”


    Diyanet İşleri : De ki: “Ona ister inanın, ister inanmayın. Şüphesiz, daha önce kendilerine ilim verilenler, Kur’an kendilerine okunduğunda derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: İster inanın, ister inanmayın; bundan önce kendilerine bilgi verilenlere okundu mu onlar, yüzüstü kapanıp secde ediyorlar


    Adem Uğur : De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur'an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.


    Ahmed Hulusi : De ki: "İster iman edin Ona, ister iman etmeyin! Ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara gelince, (Kur'ân) onlara okunulduğu zaman, saygıyla yere kapanırlar. " (107. âyet secde âyetidir. )


    Ahmet Tekin : 'Siz Kur’ân’a iman edin ki, size faydası dokunsun. İsterseniz etmeyin, o zaman zarar görürsünüz. Kur’ân’ın indirilişinden önce kendilerine ilim verilen, sorumluluk sahibi âlimlere, vahyin ne olduğunu bilenlere Kur’ân okunduğu zaman onlar, saygılarından, sübhânallahi ve bihamdihî diyerek yüzüstü secdeye kapanırlar.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Ona ister iman edin ister iman etmeyin. O, daha önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okunduğunda çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler.


    Ali Bulaç : De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), de ki: “- İster ona inanın ister inanmayın (bu tutumunuz, Kur’ân’ın kemalini değiştirmez.) çünkü Kur’ân’dan önce kendilerine Tevrat’la, ahir zaman Peygamberinin vasfına dair ilim verilenlere karşı, Kur’ân okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanıyorlar. (Allah’a şükrediyorlar). (*)


    Bekir Sadak : (107-10) 8 De ki: «Kuran'a ister inanin, isten inanmayin, O'ndan onceki bilginlere o okundugu zaman, yuzleri uzerine secdeye varirlar» ve «Rabbimiz munezzehtir. Rabbimiz'in sozu suphesiz yerine gelecektir» derler.


    Celal Yıldırım : De ki: O'na ister inanın, İster inanmayın, ondan önce kendilerine ilim verilenlere karşı Kur'ân okununca çeneleri üzerine secdeye kapanırlar :


    Diyanet İşleri (eski) : (107-10 De ki: 'Kuran'a ister inanın, isten inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar' ve 'Rabbimiz münezzehtir. Rabbimiz'in sözü şüphesiz yerine gelecektir' derler.


    Diyanet Vakfi : De ki: Siz ona ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur'an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar.


    Edip Yüksel : De ki: 'Ona ister inanın, ister inanmayın!' Daha önce kendilerine bilgi verilmiş olanlara okunduğu zaman secde ederek yüz üstü kapanırlar


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki; ister inanın ona ister inanmayın, çünkü bundan evvel ılim verilmiş olanlar kendilerine tilâvet olununca çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «İster ona inanın, ister inanmayın; zira bundan önce kendilerine bilgi verilmiş olanlara okununca çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar ve diyorlar ki:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Siz bu Kur'an'a ister inanın, ister inanmayın, o bundan önce kendilerine bilgi verilenlere okunduğunda, onlar çeneleri üzerine secdeye kapanırlar.»


    Gültekin Onan : De ki: "İster ona inanın, ister inanmayın. O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Ona ister îman edin, ister îman etmeyin. Çünkü bundan evvel ilim verilmiş olanlar bile kendilerine karşı o tilâvet olununca çenelerinin üstüne (yüzü koyun) kapanarak secde ediyorlar».


    Hayrat Neşriyat : De ki: '(Artık) ona ister îmân edin, ister îmân etmeyin!' Çünki ondan önce kendilerine ilim verilmiş olanlar (ehl-i kitâbın mü’minleri, Kur’ân) kendilerine okunduğu zaman, secde edici kimseler olarak, yüzleri üstü yere kapanırlar.


    İbni Kesir : De ki: Ona ister inanın, ister inanmayın, muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi verilenlere, o okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar.


    Muhammed Esed : De ki: "Ona ister inanın, ister inanmayın". Kendilerine önceden doğru bilgi ve kavrayış yeteneği verilmiş olanlara bu (ilahi metin) okunduğu zaman, hemen yüzleri üzerine yere kapanır,


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «İmân edin veya imân etmeyin. Şüphe yok ki, bundan evvel kendilerine bilgi verilmiş olanlar, kendilerine karşı tilâvet edilince secde eder oldukları halde çeneleri üstüne kapanırlar.»


    Ömer Öngüt : De ki: Kur'an'a ister inanın, ister inanmayın, ondan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar.


    Şaban Piriş : De ki: -İster iman edin; ister iman etmeyin. Daha önce kendilerine ilim verilenlere o okunduğu zaman ağız üstü secdeye kapanırlar.


    Suat Yıldırım : De ki: "İster inanın ona, ister inanmayın. Şu bir gerçektir ki daha önce kendilerine ilim verilenlere Kur’ân okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar."


    Süleyman Ateş : De ki: "Siz ister ona inanın, ister inanmayın, O, daha önce kendilerine bilgi verilenlere okunduğu zaman onlar, derhal çeneleri üstüne secdeye kapanırlar."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «İster ona inanın, ister inanmayın; O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler.»


    Ümit Şimşek : De ki: Ona ister inanın, ister inanmayın. Kendilerine daha önce ilim verilenlere Kur'ân okunduğu zaman, onlar yüz üstü secdeye kapanırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "İster inanın ona, ister inanmayın. O, kendilerine daha önce ilim verilmiş olanlara okunduğunda, onlar, çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar."
     


  6. وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا إِن كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولاً



    Ve yekûlûne subhâne rabbinâ in kâne va’du rabbinâ le mef’ûlâ(mef’ûlen).



    1. ve yekûlûne : ve derler

    2. subhâne : yücedir, sübhandır, herşeyden münezzehtir

    3. rabbi-nâ : Rabbimiz

    4. in kâne : olursa

    5. va'du : vaadetti

    6. rabbi-nâ : Rabbimiz

    7. le mef'ûlen : mutlaka, elbette yapılmıştır, ifa edilmiştir





    İmam İskender Ali Mihr : Ve derler ki: “Rabbimiz, Sübhan'dır (herşeyden münezzehtir). Eğer Rabbimiz vaadettiyse, (o) mutlaka ifa edilmiştir.”


    Diyanet İşleri : “Rabbimizin şanı yücedir. Rabbimizin va’di mutlaka gerçekleşecektir” derler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve noksan sıfatlardan münezzehtir Rabbimiz diyorlar, gerçekten de Rabbimizin vaadi, yerine gelmiştir.


    Adem Uğur : Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vâdi mutlaka yerine getirilir.


    Ahmed Hulusi : Ve derler ki: "Subhan'dır Rabbimiz! Muhakkak ki Rabbimizin vaadi elbette yerine gelecektir. "


    Ahmet Tekin : 'Rabbimizi tenzih ve tesbih ederiz. Rabbimizin va’di mutlaka yerine getirilir.' de.


    Ahmet Varol : Ve: 'Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi kesinlikle yerine gelmiştir' derler.


    Ali Bulaç : Ve derler ki: "Rabbimiz yücedir, Rabbimizin va'di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor."


    Ali Fikri Yavuz : Ve şöyle diyorlar: “- Rabbimizi tenzih ederiz (vaadini yerine getirir). Gerçekten Rabbimiz vaadi yerine getirilmiş bulunuyor.”


    Bekir Sadak : (107-10) 8 De ki: «Kuran'a ister inanin, isten inanmayin, O'ndan onceki bilginlere o okundugu zaman, yuzleri uzerine secdeye varirlar» ve «Rabbimiz munezzehtir. Rabbimiz'in sozu suphesiz yerine gelecektir» derler.


    Celal Yıldırım : «Rabbımızı tenzîh ederiz; Rabbınızın va'di mutlaka yerine gelmiş bulunuyor» derler.


    Diyanet İşleri (eski) : (107-10 De ki: 'Kuran'a ister inanın, isten inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar' ve 'Rabbimiz münezzehtir. Rabbimiz'in sözü şüphesiz yerine gelecektir' derler.


    Diyanet Vakfi : Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vâdi mutlaka yerine getirilir.


    Edip Yüksel : 'Rabbimiz yücedir. Rabbimizin sözü gerçekleşmiştir,' derler


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve diyorlar ki tesbih rabbımıza, hakıkat rabbımızın va'di kat'ıyyen fi'le çıkarılmış bulunuyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rabbimizi tenzih ederiz. Gerçekten Rabbimizin va'di kesinlikle gerçekleşmiş bulunuyor;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve derler ki: Rabbimizi tenzih ederiz. Şüphesiz ki Rabbimizin vaadi gerçekleşir.


    Fizilal-il Kuran : Ve derler ki, «Rabbimizin şanı yücedir, O'nun verdiği söz kesinlikle yerine gelecektir.»


    Gültekin Onan : Ve derler ki: "Rabbimiz yücedir, rabbimizin vaadi gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor."


    Hasan Basri Çantay : Ve: «Rabbimizi tenzîh ederiz. Hakıykat, Rabbimizin va'di kat'iyyen fi'le çıkarılmışdır» diyorlar.


    Hayrat Neşriyat : Ve derler ki: 'Rabbimizi tenzîh ederiz; gerçekten Rabbimizin (kitablarımızda haber verdiği üzere âhir zaman peygamberi hakkındaki) va'di, doğrusu yerine getirilmiş oldu.'


    İbni Kesir : Ve derler ki: Tenzih ederiz Rabbımızı. Rabbımızın vaadi şüphesiz yerine gelmiş olacaktır.


    Muhammed Esed : ve şöyle derler: "Sınırsız kudretiyle ne yücedir Rabbimiz! İşte Rabbimizin vaadi apaçık gerçekleşti!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve derler ki, «Rabbimizi takdis ve tenzih ederiz. Rabbimizin vaadı hakikaten fiile çıkarılmış oldu.»


    Ömer Öngüt : Ve derler ki: “Rabbimiz münezzehtir, Rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilir. ”


    Şaban Piriş : Ve şöyle derler: “Rabbimiz sen her türlü eksiklikten uzaksın, Eğer Rabbimiz bir söz verdiyse o elbette yerine gelecektir."


    Suat Yıldırım : "Ulu Rabbimizin şanı yücedir. Ne vaad ederse mutlaka gerçekleşir." derler.


    Süleyman Ateş : "Rabbimizin şânı yücedir, gerçekten Rabbimizin sözü mutlaka yerine getirilir!" derler.


    Tefhim-ul Kuran : Ve derler ki: «Rabbimiz yücedir, Rabbimizin va'di gerçekten gerçekleşmiş bulunuyor.»


    Ümit Şimşek : 'Rabbimizi her türlü kusurdan uzak tutarız,' derler. 'Hiç kuşku yok ki, Rabbimizin vaadi gerçekleşecektir.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve diyorlar: "Rabbimizin şanı yücedir, Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir!"
     


  7. وَيَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا*



    Ve yahırrûne lil ezkâni yebkûne ve yezîduhum hu؛ûâ(hu؛ûan).



    1. ve yah‎rrûne : ve kapan‎yorlar, kapan‎rlar

    2. li el ezkâni : çenelerine (çeneleri üstüne)

    3. yebkûne : aًl‎yorlar, aًlarlar

    4. ve yezîdu-hum : ve onlar‎n art‎yor

    5. hu‏ûan : hu‏û





    فmam فskender Ali Mihr : Ve çeneleri (al‎nlar‎) üstüne kapan‎rlar. Ve hu‏ûlar‎ artarak aًlarlar.


    Diyanet ف‏leri : Onlar aًlayarak yüzüstü yere kapan‎rlar. Bu da onlar‎n derin sayg‎s‎n‎ art‎r‎r.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Aًlaya aًlaya yüzüstü yere kapan‎yorlar ve Kur'ân'‎ dinleyi‏ onlar‎n gِnül alçakl‎ً‎n‎ ve itâatlerini artt‎r‎yor.


    Adem Uًur : Aًlayarak yüz üstü yere kapan‎rlar. (Kur'an okumak) onlar‎n sayg‎s‎n‎ art‎r‎r.


    Ahmed Hulusi : Aًlayarak yüzüstü kapan‎rlar. (Kurân'‎n okunu‏u) onlar‎n HUقغsunu art‎r‎r!


    Ahmet Tekin : Onlar Allah korkusundan aًlayarak, sübhânallahi ve bihamdihî diyerek yüzüstü yere, secdeye kapan‎rlar. Kur’ân’‎ dinlemek, onlar‎n teslimiyetlerini, sayg‎lar‎n‎, tam bir samimiyetle Allah’a kulluk ve itaat anlay‎‏lar‎n‎ art‎r‎r.


    Ahmet Varol : اeneleri üstüne kapan‎p aًlarlar ve (Kur'an) onlar‎n gِnüllerindeki derin sayg‎y‎ (hu‏uyu) art‎r‎r.


    Ali Bulaç : اeneleri üstüne kapan‎p aًl‎yorlar ve (Kur'an) onlar‎n hu‏u (sayg‎ dolu korku)lar‎n‎ artt‎r‎yor.


    Ali Fikri Yavuz : Hem aًlayarak yüzleri üstü secdeye kapan‎yorlar, hem de bu Kur’ân’‎ i‏itmek, onlar‎n kalb yumu‏akl‎ً‎n‎ art‎r‎yor.


    Bekir Sadak : چSظ Aglayarak yuz ustu yere kapanirlar; bu, onlarin gonullerindeki saygiyi artirir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Yine çeneleri üzerine yere kapan‎p aًlarlar ve bu onlar‎n sayg‎ dolu korkusunu art‎r‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Aًlayarak yüz üstü yere kapan‎rlar; bu, onlar‎n gِnüllerindeki sayg‎y‎ art‎r‎r.


    Diyanet Vakfi : Aًlayarak yüz üstü yere kapan‎rlar. (Kur'an okumak) onlar‎n sayg‎s‎n‎ art‎r‎r.


    Edip Yüksel : Aًlayarak yüz üstü kapan‎rlar; çünkü o (ayetler) onlar‎n sayg‎s‎n‎ artt‎r‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ve aًl‎yarak çeneleri üstü kapan‎yorlar, o onlar‎n hu‏ûunu da art‎r‎yor


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Ve aًlayarak çeneleri üstü kapan‎yorlar; o onlar‎n ürpertilerini de art‎r‎yor.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Ve aًlayarak yüzleri üstü secdeye kapan‎rlar. Hem de bu Kur'ân'‎ i‏itmek onlar‎n Allah'a teslimiyetlerini daha da art‎r‎r.


    Fizilal-il Kuran : اeneleri üzerine secdeye kapan‎rlarken, gِzya‏lar‎ dِkerler. Kur'an onlar‎ ürpertir, sayg‎lar‎n‎ art‎r‎r.


    Gültekin Onan : اeneleri üstüne kapan‎p aًl‎yorlar ve (Kuran) onlar‎n hu‏u (sayg‎ dolu korku)lar‎n‎ artt‎r‎yor.


    Hasan Basri اantay : Aًlayarak çeneleri üstüne (yüzü koyun) kapan‎yorlar ve bu, onlara derin sayg‎s‎n‎ art‎r‎yor.


    Hayrat Ne‏riyat : Ve aًlayarak yüzleri üstü yere kapan‎rlar ve (Kur’ân) onlara, (Allah’a) gِnülden baًl‎l‎ً‎ art‎r‎r.


    فbni Kesir : Yüzleri üstü kapanarak aًlarlar. Ve bu, onlar‎n hu‏u'unu art‎r‎r.


    Muhammed Esed : ف‏te (bِyle deyip) aًlayarak yüzüstü yere kapan‎rlar ve (Allah'tan yana gِsterdikleri) bu (bilinç ve duyarl‎k) onlar‎n sayg‎ ve sak‎nmas‎n‎ art‎r‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve aًlayarak çeneleri üstüne kapan‎rlar ve (Kur'an) onlar‎n tevazusunu artt‎r‎r.


    ضmer ضngüt : Aًlayarak yüzüstü yere kapan‎rlar, bu onlar‎n gِnüllerindeki sayg‎y‎ art‎r‎r.


    قaban Piri‏ : Aًlayarak artan bir hu‏u içinde yüzüstü secdeye kapan‎rlar.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Yine aًlayarak yüzüstü secdeye kapan‎rlar. ف‏te Kur’ân, onlar‎n sayg‎s‎n‎ bِyle art‎r‎r.


    Süleyman Ate‏ : Aًlayarak çeneleri üstüne kapan‎rlar ve Kur'ân onlar‎n derin sayg‎s‎n‎ art‎r‎r.


    Tefhim-ul Kuran : اeneleri üstüne kapan‎p aًl‎yorlar ve (Kur'an) onlar‎n hu‏û (sayg‎ dolu korku) lar‎n‎ artt‎r‎yor.


    ـmit قim‏ek : Bِylece aًlayarak yüzüstü kapan‎rlar. Zira Kur'ân onlar‎n sayg‎s‎n‎ artt‎r‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Aًlayarak çeneleri üstü kapan‎yorlar; o onlar‎n hu‏ûunu art‎r‎yor.
     


  8. قُلِ ادْعُواْ اللّهَ أَوِ ادْعُواْ الرَّحْمَنَ أَيًّا مَّا تَدْعُواْ فَلَهُ الأَسْمَاء الْحُسْنَى وَلاَ تَجْهَرْ بِصَلاَتِكَ وَلاَ تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً




    Kulid’ullâhe evid’ur rahmân(rahmâne), eyyen mâ ted’û fe lehul esmâul husnâ, ve lâ techer bi salâtike ve lâ tuhâfit bihâ vebtegı beyne zâlike sebîlâ(sebîlen).



    1. kulid'ullâhe (kul ud'u allâhe) : de ki Allah (diye) çağır

    2. evid'u (ev ud'û) : veya çağır

    3. er rahmâne : rahmân

    4. eyye : hangisi

    5. mâ ted'û : çağırdığınız şey (isim)

    6. fe : böylece, hepsi

    7. lehu : onun

    8. el esmâu el husnâ : esmaül hüsna, en güzel isimler

    9. ve lâ techer : ve çok yükseltme, çok belli etme

    10. bi salâtike : namazında

    11. ve lâ tuhâfit : ve gizleme

    12. bi-hâ : onu

    13. vebtegı (ve ibtegi) : ve ibtiga et, iste

    14. beyne : arasında

    15. zâlike : bu

    16. sebîlen : bir sebîl, bir yol





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Allah diye çağırın veya Rahmân diye çağırın. Nasıl çağırırsanız hepsi O'nun Esmaül Hüsnası'dır (Allah'ın en güzel isimleridir).” Namazında (sesini) yükseltme ve onu (sesini) alçaltma. Bu ikisi arasında bir yol tut.


    Diyanet İşleri : De ki: “(Rabbinizi) ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: İster Allah adıyla duâ edin, ister rahman adıyla, hangi adla duâ ederseniz edin, gerçekten de bütün güzel adlar, O'nundur ve namazında pek yüksek sesle okuma, sesini pek de yavaşlatma, ikisinin arasında bir yol tut.


    Adem Uğur : De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır." Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut.


    Ahmed Hulusi : De ki: "'Allâh' diye yönelin veya 'Rahman' diye yönelin! Hangi anlayış ile yönelseniz, El Esmâ ül Hüsnâ O'na aittir (Esmâ ül Hüsnâ ile işaret olunan hep aynı TEK! TEK'in değişik özelliklerine işaret eden isimler; illâ "HÛ")! Salâtında sesini yükseltme, onu gizleyip kısma da; ikisi arası bir yol tut. "


    Ahmet Tekin : 'İster Allah diye ibadet ve dua edin. İster Rahman diye ibadet ve dua edin. Hangisiyle ibadet ve dua ederseniz edin, bütün güzel isimler, Esma-i Hüsna O’nundur.' diye ilan et.
    Namazını kılarken bağırarak okuma. Çok gizli de okuma. İkisinin arası bir yol seç.


    Ahmet Varol : De ki: 'İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırsanız sonuçta en güzel isimler O'nundur.' Namazında sesini çok yükseltme çok da kısma. Bu ikisinin arasında (orta) bir yol tut.


    Ali Bulaç : De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “-İster, Allah deyip dua edin, ister Rahman deyin; hangisini derseniz, onundur en güzel isimler (Esma-i Hüsnâ), Namazında sesini pek yükseltme, çok da gizleme. Bu ikisinin arasını bir yol tut. (Ebû Cehil, Peygamber Efendimizin Ya Allah!... Ya Rahman!, diye dua ettiğini işitince: “- Bizi iki ilâha ibadet etmekten alıkoyuyor, halbuki kendisi başka bir ilâha dua ediyor.” demiş ve bu âyet-i kerime, bunun üzerine nâzil olmuştur).


    Bekir Sadak : De ki: «Ister Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en guzel isimler O'nundur.» Namaz kilarken sesini yukseltme, gizli de okuma, ikisi ortasinda bir yol tut.


    Celal Yıldırım : De ki: İster «Allah» deyin, ister «Rahman» deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur. Namazında sesini pek yükseltme, onu pek kısma, bu ikisi arasında bir yol (bir ses tonu) tut.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur.' Namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma, ikisi ortasında bir yol tut.


    Diyanet Vakfi : De ki: «İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır.» Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut.


    Edip Yüksel : De ki: 'İster ALLAH diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız, tüm güzel isimler O'nundur. ' Namazında ne ilan et, ne de gizle; ikisinin arasında bir yol tut.


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki; Allah diyin rahman diyin hangisini deseniz hep onundur o en güzel isimler; bununla beraber salâtında pek bağırma, pek de gizleme ikisinin arası bir yol tut!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Allah deyin, Rahman deyin; hangisini derseniz, hep O'nundur, o en güzel isimler.» Bununla beraber namazında çok bağırma, çok da gizleme; ikisinin arası bir yol tut.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Sen onlara) de ki: İster «Allah» deyin, ister «Rahmân» deyin, nasıl çağırırsanız çağırın. En güzel isimler O'nundur.» Namazında sesini pek yükseltme, çok da gizli okuma, orta yolu seç.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Onu ister «Allah» diye çağırın, ister «Rahman» diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur. Namazda sesini fazla yükseltme, fazla da kısık tutma, bu ikisi arasında bir yol tut.»


    Gültekin Onan : De ki: "Tanrı", diye çağırın, "Rahman" diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur. Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Gerek Allah diye (ad verib) çağırın, gerek Rahman diye (habîbim) (ad verib) çağırın, hangisi ile çağırırsanız nihayet en güzel isimler Onundur». Namazında pek bağırma, sesini o kadar kısma da. İkisinin arası bir yol tut.


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'İster Allah diye duâ edin, ister Rahmân diye duâ edin! Hangisiyle duâ etseniz, işte en güzel isimler O’nundur.' (Ey Habîbim!) Namazında sesini çok yükseltme; onda o kadar da gizleme; bu (ikisi)nin arasında bir yol tut!


    İbni Kesir : De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin ; en güzel isimler O'nun içindir. Namazında sesini yükseltme de, gizleme de. İkisi arasında bir yol bul.


    Muhammed Esed : De ki: "İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye: O'nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, (O hep Birdir; ve) bütün güzel ve üstün nitelikler O'nundur". (O'na dua et, ama) duanda sesini fazla yükseltme, çok fazla alçaltma da, ikisinin ortası bir yol tut;


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Allah diye dua edin, Rahmân diye dua edin, hangisiyle dua etseniz nihâyet en güzel isimler O'na mahsustur». Ve namazında sesini pek ziyâde kaldırma, ve onu büsbütün de kısma ve bunun arasında bir yol talep et.


    Ömer Öngüt : Resulüm! De ki: “İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın, hangisi ile çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur. ” Namazında sesini yükseltme, sesini o kadar da kısma, ikisi arasında bir yol tut.


    Şaban Piriş : De ki: -İster Allah diyerek dua edin, ister Rahman diyerek. Hangisiyle dua ederseniz edin, çünkü en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma! İkisinin arasında bir yol tut.


    Suat Yıldırım : De ki: "Dua ederken ister "Allah" ister "Rahman" diye hitab edin. Hangisini deseniz en güzel isimler hep O’nundur!" Namazında sesini pek yükseltme, ama iyice de kısma, ikisinin arası bir yol tut.


    Süleyman Ateş : De ki: "İster Allâh diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırsanız en güzel isimler O'nundur." Namazında pek bağırma, pek de sesini gizleme, bu ikisinin arasında bir yol tut.


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «'Allah', diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur.» Namazında sesini çok yükseltme, onda çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.


    Ümit Şimşek : De ki: İster Allah diye, ister Rahmân diye dua edin. Hangisiyle dua edecek olsanız, en güzel isimler Onundur. Namazda sesini fazla yükseltme, büsbütün de kısma; ikisi arasında bir yol tut.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler/Esmâül Hüsna O'nundur. Namazında sesini yükseltme, kısma da. İkisi ortası bir yol tut."
     


  9. وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَم يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve kulil hamdu lillâhillezî lem yettehız veleden ve lem yekun lehu şerîkun fîl mulki ve lem yekun lehu veliyyun minez zulli ve kebbirhu tekbîrâ(tekbîren).



    1. ve kulil hamdu : ve hamd ile de

    2. lillâhillezî (li allâhi ellezî) : Allah'a ki o

    3. lem yettehız : edinmedi, edinmez

    4. veleden : bir çocuk

    5. ve lem yekun : ve olmamıştır, olmaz

    6. lehu : onun

    7. şerîkun : bir ortak

    8. fî el mulki : mülkte

    9. ve lem yekun : ve olmamıştır, olmaz

    10. lehu : onun

    11. veliyyun : dost, yardımcı

    12. min ez zulli : zilletten

    13. ve kebbir-hu : ve onu tekbir et, onu büyült, yücelt

    14. tekbîren : tekbir ile, (onun) büyüklüğünü ifade ederek, üstün kılarak






    İmam İskender Ali Mihr : Ve de ki: “Hamd, çocuk edinmeyen Allah'a mahsustur ve O'nun mülkte ortağı olmamıştır (yoktur). Ve (O, zillete düşmez) O'nun, Kendisini zilletten (kurtaracak) bir dosta (ihtiyacı) yoktur.” O'nu tekbir ile (üstün kılarak) yücelt (büyüklüğünü ifade et).


    Diyanet İşleri : “Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zillet ve âcizliğin gerektirdiği bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur” de ve O’nu tekbir ile yücelt.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve de ki: Hamd Allah'a ki oğul edinmemiştir kendisine ve saltanatta, tasarrufta ortağı yoktur ve âciz olmadığından yardımcıya da ihtiyâcı yoktur ve pek büyük bil, onu, büyüklüğünü de bildir.


    Adem Uğur : Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim de ve tekbir getirerek O'nun şanını yücelt!


    Ahmed Hulusi : "Hamd, çocuk edinmemiş, mülkte ortağı olmayan ve yetersizlik dolayısıyla velîye de muhtaçlığı söz konusu olmayan Allâh'a aittir" de; O'nu (muhteşem azametini) tekbir et (hisset) (Allahu Ekber)!


    Ahmet Tekin : 'Oğul edinmeyen, mülkte ve hükümranlıkta ortağı olmayan, kendisini acz ve zillete düşmekten koruyacak dosta, koruyucuya, yardımcıya, otoriteye ihtiyacı olmayan Allah’a hamdolsun.' de.
    Tekbir getirerek onun şanını yücelt.


    Ahmet Varol : 'Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, düşkünlük sebebiyle dosta (ihtiyacı) bulunmayan Allah'a hamdolsun' de ve O'nu yücelttikçe yücelt.


    Ali Bulaç : Ve de ki: "Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah'adır." Ve O'nu tekbir edebildikçe tekbir et.


    Ali Fikri Yavuz : Şöyle de : “- Evlâd edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmıyan ve zelil kimselerden yardımcısı olmayan Allah’a hamd olsun...” O’nu noksanlıklardan yücelt de yücelt...


    Bekir Sadak : De ki: «Hamd, cocuk edinmemis olan, hukumranliginda ortagi bulunmayan, duskun olmayip yardimciya da ihtiyac gostermeyen Allah'a mahsustur.» O'nu geregi gibi buyukle. *


    Celal Yıldırım : De ki: Hamd O Allah'a ki çocuk edinmemiştir; mülkünde de hiçbir ortağı yoktur; kendini horluk ve acizlikten (kurtarmak hususunda) yardımcıya ve dosta ihtiyacı da olmadı. O'nun büyüklüğünü an da an.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp yardımcıya da ihtiyaç göstermeyen Allah'a mahsustur.' O'nu gereği gibi büyükle.


    Diyanet Vakfi : «Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah'a hamd olsun» de ve tekbir getirerek O'nun şanını yücelt!


    Edip Yüksel : Ve de ki: 'Övgü, ALLAH'adır. O çocuk edinmemiştir, yönetimde ortağı ve zayıflıktan ötürü de bir yardımcısı yoktur.' O'nu alabildiğine Yücelt.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve şöyle de; hamd o Allah ki hiç bir veled edinmedi, ona milkte bir şerik de olmadı, ona zülden bir veliy de olmadı, onu tekbir ile büyükle de büyükle


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve şöyle de: «Hamd o Allah'a ki, hiçbir çocuk edinmedi; O'na mülkte bir ortak da olmadı; O'na aczi yüzünden bir yardımcı da olmadı.» O'nu tekbir ile büyükle de büyükle!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve şöyle de: Hamd o Allah'a ki, hiçbir çocuk edinmedi, mülkte ortağı yoktur, aciz olmayıp bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Tekbir getirerek O'nu noksanlıklardan yücelt de yücelt.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Hamd, çocuk edinmemiş olan, egemenlikte ortağı bulunmayan ve güçsüzlüğünü telafi edecek bir destekçiye gerek duymayan Allah'a mahsustur.» O'nun büyüklüğünü gereğince dile getir.


    Gültekin Onan : Ve de ki: "Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Tanrı'yadır." Ve O'nu tekbir edebildikçe tekbir et.


    Hasan Basri Çantay : (Şöyle) de: «Evlâd edinmeyen, mülk (ün) de hiç bir ortağı olmayan, züll (-ü aciz) den nâşî yardımcıya da (ihtiyâcı) bulunmayan Allaha hamd olsun». Onu büyük bil, büyüklükle an.


    Hayrat Neşriyat : Ve de ki: 'Hamd O Allah’a mahsustur ki, çocuk edinmemiştir; hem mülkte kendisine hiçbir ortak olmamıştır; âcizlikten (münezzeh olduğundan) dolayı O’nun için hiçbir yardımcı da olmamıştır. Artık O’nu tekbir getirerek yücelt!'


    İbni Kesir : Ve de ki: Hamd, O Allah'a mahsustur ki; bir çocuk edinmemiş ve O'nun mülkünde bir ortak bulunmamıştır. Düşkünlükten dolayı O'nun bir yardımcısı olmamıştır. Ve O'nu tekbir et.


    Muhammed Esed : Ve de ki: "Bütün övgüler, döl edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, güçsüzlükten, düşkünlükten ötürü herhangi bir yardıma, yardımcıya gereksinme duymayan Allah'a yakışır". İşte, O'nu (hep böyle) yücelterek an.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve de ki: «Hamd o Allah Teâlâ'ya mahsustur ki, bir veled ittihaz edinmedi ve O'nun için mülkte bir ortak da yoktur O'nun için mezelletten nâşi bir hamiye (ihtiyaç) da yoktur ve O'na kemal-i tazîm ile tazîmde bulun.


    Ömer Öngüt : De ki: “Çocuk edinmeyen, mülkünde hiç ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir yardımcıya bir ihtiyaç göstermeyen Allah'a hamdolsun!” O halde tekbir getirerek O'nu yücelt.


    Şaban Piriş : De ki: -Hamd, çocuk edinmeyen, hakimiyetinde ortağı olmayan, düşkün olmayıp, bir yardımcıya da ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur.” Öyleyse O’nun büyüklüğünü “Allahu Ekber” diyerek dile getir.


    Suat Yıldırım : Her türlü hamd O Allah’a mahsustur ki, asla evlad edinmemiştir. "Hakimiyetinde hiç bir ortağı yoktur. Acze düşüp de bir desteğe muhtaç olmamıştır." de ve tekbir getirerek O’nun büyüklüğünü ilan et!


    Süleyman Ateş : "Çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, acze düşüp de yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah'a hamdolsun!" de ve O'nu gereği gibi tekbir et (saygı ve tekbir ile an).


    Tefhim-ul Kuran : Ve deki: «Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah'adır.» Ve O'nu tekbir edebildikçe tekbir et.


    Ümit Şimşek : 'Evlât edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, bir yardımcıya da ihtiyacı olmayan Allah'a hamd olsun' de ve tekbir getirerek Onun büyüklüğünü ilân et.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle de: "Hamt, o Allah'a özgüdür ki, çocuk edinmemiştir; mülk ve yönetiminde ortağı yoktur; âcizlik yüzünden dost edinmemiştir." Ve tekbir edip yücelt O'nu!

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  10. [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    İSRÂ Suresinin Arapça yazılışı
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]







     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 5 Haz 2013


  11. paylaşım için tskrler
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş