Kuran-ı Kerim İSRÂ Suresi Türkçe Meali türkce açıklaması, İsra suresi türkce açıklaması, İSRA suresi

goktepeli26 5 Haz 2013



  1. وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَارًا



    Ve nunezzilu minel kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun lil mu’minîne ve lâ yezîduz zâlimîne illâ hasârâ(hasâran).





    1. ve nunezzilu : ve indiriyoruz

    2. min el kur'ani : Kur'ân'dan

    3. mâ : şey

    4. huve : o

    5. şifâun : şifa

    6. ve rahmetun : ve rahmet

    7. li el mu'minîne : mü'minler için, mü'minlere

    8. ve lâ yezîdu : ve artırmaz

    9. ez zâlimîne : zalimler

    10. illâ : sadece, den başka

    11. hasâran : ziyan, hüsran, derece kaybı






    İmam İskender Ali Mihr : Kur'ân'dan indirdiğimiz şeyler, mü'minler için şifadır ve rahmettir. Ve zalimlerin sadece hüsranını (kaybettiği dereceleri) arttırır.


    Diyanet İşleri : Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak zararını artırır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz, Kur'ân'dan, inananlara şifâ ve rahmet olan âyetleri indirmedeyiz ve bunlar, zâlimlerin ancak ziyanlarını arttırır.


    Adem Uğur : Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.


    Ahmed Hulusi : Kurân'dan, iman edenler için şifa (sağlıklı düşünme bilgileri) ve rahmet (Hakikatlerindeki özellikleri hatırlatma) olan şeyleri inzâl ediyoruz (hakikatinden şuuruna yansıtıyoruz)! (Bu), zâlimlerin (nefsinin hakikatini inkâr ederek nefsine zulmedenlerin) ise sadece hüsranını arttırır.


    Ahmet Tekin : Biz, mü’minlere şifa ve rahmet olan Kur’ân âyetlerini bölüm bölüm indiriyoruz. Bu âyetler, inkâr ile isyan ile baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, İslâm aleyhinde propaganda yapan zâlimlerin yalnızca hüsranını artırıyor.


    Ahmet Varol : Kur'an'dan mü'minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Zalimlerin ise zarardan başka bir şeylerini artırmaz.


    Ali Bulaç : Kur'an'dan mü'minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz.


    Ali Fikri Yavuz : Biz Kur’ân’dan öyle âyetler indirmekteyiz ki, müminler için şifa ve rahmettir. Zalimlerin de ancak sapıklığını artırır.


    Bekir Sadak : Kuran'dan inananlara rahmet ve sifa olan seyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybini artirir.


    Celal Yıldırım : Kur'ân'dan mü'minlere şifâ ve rahmet olan (parçalar, bölümler) indiririz. Zâlimlerin ise ancak ziyanını artırır.


    Diyanet İşleri (eski) : Kuran'dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını artırır.


    Diyanet Vakfi : Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.


    Edip Yüksel : Kuran'ı, inananlar için bir şifa ve rahmet olarak indirdik. Zalimlerin ise ancak zararını arttırır


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz de Kur'andan peyderpey öylesini indiririz ki mü'minler için o bir şifâ ve bir rahmettir, zalimlerin ise ancak hasarını artırır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz de Kur'an'dan müminler için bir şifa ve bir rahmet olan ayetleri peyderpey indiririz. Zalimlerin ise ancak zararını artırır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak zararını artırır.


    Fizilal-il Kuran : Kur'an'da mü'minler için şifa ve rahmet olan ayetler indiriyoruz. Fakat bu ayetler zalimlere sadece yeni yıkımlar, yeni kayıplar getirirler.


    Gültekin Onan : Kuran'dan inançlılar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz.


    Hasan Basri Çantay : Biz Kur'andan peyderpey onu indiriyoruz ki (herbiri) mü'minler için şifâ ve rahmetdir o. Zaalimlerin ise o, (maddî ve ma'nevî) ziyanından başkasını artırmaz.


    Hayrat Neşriyat : Hem Kur’ân’dan öyle şeyler indiriyoruz ki o, mü’minler için bir şifâ ve bir rahmettir; zâlimlere ise ancak hüsran arttırır.


    İbni Kesir : Kur'an'dan; müminler için rahmet ve şifa olanı indiririz. Zalimler için ise ancak hüsranı artırır.


    Muhammed Esed : Biz, işte böyle böyle, Kuran'dan müminler için (ruhen) sağaltıcı, rahmet bahşedici olan ve zalimlerin de yalnızca yıkımını artıran şeyler indiriyoruz:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Kur'an'dan mü'minler için bir şifa, bir rahmet olan şeyi indiririz. Zalimler için ise, noksandan başka bir şey arttırmaz.


    Ömer Öngüt : Biz Kur'an'dan öyle şeyler indiriyoruz ki, müminler için şifâ ve rahmettir. Zâlimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.


    Şaban Piriş : Kur’an’dan müminler için şifa ve rahmeti indiriyoruz. Bu, zalimlere de hüsrandan başka bir şeyi artırmıyor.


    Suat Yıldırım : Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.


    Süleyman Ateş : Biz Kur'ân'dan mü'minlere şifâ ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama bu, zâlimlerin ziyanını artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz.


    Tefhim-ul Kuran : Kur'an'dan mü'minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indirmekteyiz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz.


    Ümit Şimşek : Biz Kur'ân'dan mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz. Bu ise zalimler için hüsrandan başka birşey arttırmıyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz Kur'an'dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Ama bu, zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor.
     


  2. وَإِذَآ أَنْعَمْنَا عَلَى الإِنسَانِ أَعْرَضَ وَنَأَى بِجَانِبِهِ وَإِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُوسًا



    Ve izâ en’amnâ alel insâni a’rada ve neâbi cânibih(cânibihî), ve izâ messehuş şerru kâne yeûsâ(yeûsen).



    1. ve izâ en'amnâ : ve ni'met verdiğimiz (ni'metlendirdiğimiz) zaman

    2. alâ el insâni : insana

    3. a'rada : yüz çevirdi

    4. ve neâ : ve uzaklaştı

    5. bi cânibi-hi : yanına (yan çizerek)

    6. ve izâ : ve olduğu zaman

    7. messehu eş şerru : ona bir şerr dokundu

    8. kâne : oldu

    9. yeûsen : umutsuz, ümitsiz, yeis, üzüntü






    İmam İskender Ali Mihr : Ve insanı ni'metlendirdiğimiz zaman yüz çevirir ve yan çizerek uzaklaşır. Ve ona bir şerr dokunduğu zaman yeise düşer.


    Diyanet İşleri : İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da umutsuzluğa düşer.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İnsana nîmet verdik mi yüz çevirir, uzaklaşır, fakat bir şerre uğradı mı ümidini tamâmıyla keser, yeise düşer.


    Adem Uğur : İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.


    Ahmed Hulusi : İnsana in'amda bulunduğumuz vakit yüz çevirir ve yan çizer! Kendisine hoşlanmadığı şey isâbet ettiğinde de umutsuzluğa düşer.


    Ahmet Tekin : İnsanoğluna nimet verdiğimiz zaman, şükretmez, küstahlık yaparak bize itaatten uzaklaşır. Ona bir zarar ziyan dokunacak olursa da, iyice karamsarlığa düşer.


    Ahmet Varol : İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizer. Ona bir şer dokunduğunda da ümitsizliğe kapılır.


    Ali Bulaç : İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, insana (sağlık ve genişlik gibi) nimet verdiğimiz zaman, Allah’ı anmaktan yüz çevirip yan çizer. Ona fenalık dokununca da pek ümitsiz olur, (Allah’ın ihsanından ümidini keser).


    Bekir Sadak : Insana nimet verdigimiz zaman yuz cevirerek yan cizer; basina bir kotuluk gelince de yese duser.


    Celal Yıldırım : İnsana nîmet verdiğimiz zaman yüzçevirir de yançizer. Kendisine kötülük dokunduğu zaman ümitsizliğe kapılır.


    Diyanet İşleri (eski) : İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince de yese düşer.


    Diyanet Vakfi : İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.


    Edip Yüksel : İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip yan çizer. Kendisine kötülük dokununca da umutsuzluğa düşer


    Elmalılı Hamdi Yazır : Öyleya biz insana ni'met verdiğimiz zaman aldırmaz, yan büker, kendisine şer dokunduğu zaman da pek me'yus olur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Öyledir, Biz insana nimet verdiğimiz zaman aldırmaz, yan büker; kendisine kötülük dokunduğu zaman da pek umutsuz olur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah'ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.


    Fizilal-il Kuran : Biz insana nimet verdiğimiz zaman sırt çevirir, bizden uzaklaşır. Başına bir kötülük gelince de umutsuzluğa kapılır.


    Gültekin Onan : İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer, ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır.


    Hasan Basri Çantay : İnsana ni'met verdiğimiz zaman (zikrullahdan) yüz çevirip yan çizer. Ona şer dokununca da pek ümidsiz olur.


    Hayrat Neşriyat : İnsana ni'met verdiğimiz zaman, (şükürden) yüz çevirip yan çizer. Ona (fakirlik ve hastalık gibi) şer dokunduğu zaman da iyice ümidsiz olur.


    İbni Kesir : İnsana nimet verdiğimiz vakit; yüz çevirir ve yan çizer. Başına bir kötülük gelince de ümitsiz olur.


    Muhammed Esed : çünkü, Biz insana ne zaman nimet bahşetsek yüz çevirir, (Bizi düşünmekten) küstahça yan çizer; ve kendisine bir kötülük, bir darlık dokunsa hemen mutsuzluğa düşer.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İnsana nîmet verdiğimiz zaman kaçınır, yan çizer ve ona bir şer isabet edince de pek mey'us olur.


    Ömer Öngüt : İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer. Ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa, iyice karamsarlığa düşer.


    Şaban Piriş : İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüzçevirir ve yan çizer. Başına bir bela gelince de ümitsizliğe düşer.


    Suat Yıldırım : İnsana her ne zaman nimet versek, Allah’ı anmaktan yan çizer, umursamaz. Başına bir dert gelince de ümitsizliğe düşer.


    Süleyman Ateş : İnsana ni'met verdiğimiz zaman, yüz çevirip yan çizer. Ona bir zarar dokununca da umutsuzluğa düşer.


    Tefhim-ul Kuran : İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır.


    Ümit Şimşek : Biz ne zaman insana bir nimet bağışlasak, o yüz çevirir, yan çizer. Başına bir kötülük gelince de ümitsizliğe düşer.


    Yaşar Nuri Öztürk : İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da hemen ümitsiz oluverir.
     


  3. قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلَى شَاكِلَتِهِ فَرَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ أَهْدَى سَبِيلاً



    Kul kullun ya’melu alâ şâkiletih(şâkiletihî), fe rabbukum a’lemu bi men huve ehdâ sebîlâ(sebîlen).



    1. kul : de ki

    2. kullun : hepsi

    3. ya'melu : bilir

    4. alâ : üzerine, ...a, ...e

    5. şâkileti-hi : onun (kendi) şekli, durumu, hüviyeti, karakteri

    6. fe : o zaman, böylece

    7. rabbu-kum : (sizin) Rabbiniz

    8. a'lemu : en iyi bilir

    9. bi men : kim, kimin

    10. huve : o

    11. ehdâ : daha çok hidayete erdi

    12. sebîlen : sebîl, yol






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Herkes kendi şekline (hüviyetine, karakterine) göre amel eder.” Öyleyse kimin daha çok hidayet yolunda olduğunu en iyi Rabbiniz bilir.


    Diyanet İşleri : De ki: “Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Herkes huylandığı huya göre hareket eder. Gerçekten de Rabbiniz, en doğru yolu kim bulmuştur, pek iyi bilir onu.


    Adem Uğur : De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Herkes yaratılış programı (fıtratı - şâkılesi) doğrultusunda fiiller ortaya koyar! İşte bu yüzden (Fâtır'ınız olan) Rabbiniz yol itibarıyla kimin hakikat yolunda olduğunu en iyi bilendir!"


    Ahmet Tekin : 'Herkes kendi mizaç, meşreb ve yaratılışına, benimsediği hayat tarzına göre, bilinçli, amaçla örtüşen niyete dayalı ameller işleyerek bir ömür geçirir. Rabbiniz, kimin doğru yolda olduğunu iyi bilir.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Herkes durumuna (yapısına ve anlayışına) göre hareket eder. Şu halde kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.'


    Ali Bulaç : De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Herkes bulunduğu hal ve niyyetine göre iş yapar. O halde, kimin yolca daha doğru olduğunu, Rabbin daha iyi bilir.


    Bekir Sadak : De ki: «Herkes yaradilisina gore davranir. Rabbiniz kimin en dogru yolda oldugunu bilir.» *


    Celal Yıldırım : De ki: Herkes mizacına ve inancına göre amel eder. O halde kimin daha doğru yolda bulunduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.


    Edip Yüksel : De ki: 'Her kes inancına göre davranır. Kimin daha doğru yolda olduğunu ise Rabbim daha iyi bilir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: her biri kendi uyarına göre hareket ediyor, o halde yolca en doğru olan kim olduğunu daha ziyade rabbınız bilir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Herkes kendi uyarına (temayülüne) göre hareket ediyor. O halde kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Herkes kendi kişiliği ve inancı uyarınca hareket eder. Rabbiniz kimin daha doğru yolda olduğunu herkesten daha iyi bilir.»


    Gültekin Onan : De ki: "Herkes kendi yaratılışına (fitrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu rabbin daha iyi bilir."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Her biri kendi aslî tabıy'atına göre hareket eder. O halde kimin daha doğru yolda bulunduğunu Rabbin daha iyi bilicidir.


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Herkes kendi hâline (mizâcına) göre amel eder.' Fakat Rabbin, kimin daha doğru bir yolda olduğunu en iyi bilendir.


    İbni Kesir : De ki: Herkes, yaratılışına göre hareket eder. Ve Rabbınız kimin yol bakımından daha doğru olduğunu en iyi bilendir.


    Muhammed Esed : De ki: "Herkes kendi yapısına göre davranmaktadır; ve bunun içindir ki Rabbiniz kimin en iyi yolu seçtiğini çok iyi bilmektedir".


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Herkes kendi kabiliyetine göre amelde bulunur. Rabbin ise doğru yolu takib edenleri daha ziyâde bilendir.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Herkes kendi yaratılışına (mizaç ve karakterine) göre hareket eder. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Herkes aldığı şekle göre hareket eder. Hanginizin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.


    Suat Yıldırım : De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.


    Süleyman Ateş : De ki: "Herkes kendi karakterine göre hareket eder. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu daha iyi bilir."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir.»


    Ümit Şimşek : De ki: Herkes seciyesine göre davranır. Rabbiniz ise kimin daha doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Herkes, kendi varlık yapısına uygun iş görür. Yolca daha doğru gidenin kim olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir."
     


  4. وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً



    Ve yes’elûneke anir rûh(rûhı), kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).



    1. ve yes'elûne-ke : ve sana sorarlar

    2. anir rûhı (an er rûhi) : ruhtan

    3. kulir rûhu (kul er rûhu) : de ki ruh

    4. min emri rabbî : Rabbimin emrinden

    5. ve mâ ûtîtum : ve size verilmedi

    6. min el ilmi : ilimden (onun ilminden)

    7. illâ : ancak, den başka, sadece

    8. kalîlen : az, pek az





    İmam İskender Ali Mihr : Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait) ilimden sadece az bir şey verildi.


    Diyanet İşleri : Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve sana rûhu soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin işindendir ve zâten size pek az bir bilgiden başka bir şey de verilmemiştir.


    Adem Uğur : Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.


    Ahmed Hulusi : (Yahudiler) sana Ruh'tan soruyorlar. . . De ki: "Ruh, Rabbimin hükmündendir. İlimden size pek az verilmiştir (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!"


    Ahmet Tekin : Sana ruh ile, ilgili sorular soruyorlar.
    'Ruh Rabbimin varettiği, koruduğu aslî düzenin bir bölümüdür. Size verilen azıcık ilimle çok az şeyi kavrayabilirsiniz.' de.


    Ahmet Varol : Sana ruhtan soruyorlar. De ki: 'Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.'


    Ali Bulaç : Sana ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm) bir de sana rûh’dan, (Rûh’un hakîkatından) soruyorlar. De ki; rûh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.


    Bekir Sadak : Sana ruhun ne oldugunu soruyorlar, de ki: «Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmistir.»


    Celal Yıldırım : Sana ruhtan soruyorlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden az bir şey verilmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: 'Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.'


    Diyanet Vakfi : Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.


    Edip Yüksel : Sana ruhtan (vahiyden) sorarlar. De ki: 'Vahiy Rabbimden gelir. Size verilen bilgi ise pek azdır.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de sana ruhtan soruyorlar, de ki: ruh rabbımın emrindendir ve size ılimden ancak az bir şey verilmiştir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de sana ruhtan soruyorlar. De ki: «Ruh Rabbimin emrindendir. Size ise pek az bilgi verilmiştir.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: «Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.»


    Fizilal-il Kuran : Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki; «Ruh Rabbimin tekelinde olan bir olgudur. Size bilginin çok az bir bölümü verilmiştir. (Tercih edilen görüşe göre bu soruyu kitap ehli sormuştu. Bu ayet ve ondan sonraki yedi ayet yine bu görüşe göre Medine'de inmişlerdi.)


    Gültekin Onan : Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, rabbimin buyruğundandır, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir."


    Hasan Basri Çantay : Sana «ruuh» u sorarlar. De ki: «Ruuh, Rabbimin emri (cümlesi) ndendir. (Zâten) size az bir ilimden başkası verilmemişdir».


    Hayrat Neşriyat : Hem sana ruhdan soruyorlar. De ki: 'Ruh Rabbimin emrindendir; size ise ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.'


    İbni Kesir : Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbımın emrindedir. Ve size bilgiden ancak, çok azı verilmiştir.


    Muhammed Esed : Bir de, sana ilahi esinlenme(nin mahiyeti) hakkında soru soruyorlar. De ki: "Bu esinlenme Rabbimin buyruğuyla (cereyan etmekte)dir; ve (ey insanlar, siz bunun mahiyetini anlıyamazsınız, çünkü) bu konuda size pek az bilgi verilmiştir".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sana ruhtan sual ederler. De ki: «Ruh Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak az birşey verilmiştir.»


    Ömer Öngüt : Resülüm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki: “Ruh Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir. ”


    Şaban Piriş : Sana ruhtan soruyorlar. De ki: -Ruh, Rabbimin emrindendir. Onun hakkında size çok az bilgi verilmiştir.


    Suat Yıldırım : Bir de sana "rûh" hakkında soru sorarlar. De ki: "Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir."


    Süleyman Ateş : Sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir."


    Tefhim-ul Kuran : Sana ruh'tan sorarlar; de ki: «Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.»


    Ümit Şimşek : Sana ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Bu konuda size pek az bilgi verilmiştir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size, ilimden sadece az bir şey verilmiştir."
     


  5. وَلَئِن شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ بِهِ عَلَيْنَا وَكِيلاً



    Ve lein ؛i’nâ le nezhebenne billezî evhaynâ ileyke summe lâ tecidu leke bihî aleynâ vekîlâ(vekîlen).



    1. ve le in : ve eğer

    2. ؛i'nâ : dileseydik

    3. le nezhebenne : mutlaka gideririz

    4. bi ellezî : onu

    5. evhaynâ : vahyettik

    6. ileyke : sana

    7. summe : sonra

    8. lâ tecidu : bulamazsın

    9. leke : senin, sana

    10. bi-hi : ona

    11. aleynâ : bize kar؛ı

    12. vekîlen : bir vekil





    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer Biz dileseydik, sana vahyettiklerimizi mutlaka giderirdik (silip yok ederdik). Sonra onu (yok etmememiz için) Bize kar؛ı sana (seni müdafaa edecek) bir vekil bulamazsın.


    Diyanet İ؛leri : Andolsun, dileseydik biz sana vahyettiğimizi tamamen ortadan kaldırırdık; sonra bu konuda bize kar؛ı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ve dilersek sana vahyettiğimizi senden de gidermeye muktediriz, sonra bize kar؛ı onu koruyacak bir kimse de bulamazsın.


    Adem Uğur : Hakikaten, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bu durumda sen de bize kar؛ı hiçbir koruyucu bulamazsın.


    Ahmed Hulusi : Dilersek sana vahyettiğimizi elbette gideririz. . . Yaptığımıza kar؛ı sana arka çıkacak bir vekîl bulamazsın. . .


    Ahmet Tekin : Yemin olsun ki, sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olsa sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Sonra sen de bize kar؛ı, bu konuda kendini savunacak bir hâmi, bir koruyucu bulamazsın.


    Ahmet Varol : Andolsun, eğer dilersek sana vahyettiğimizi tamamen gideririz. Sonra onun için bize kar؛ı bir vekil bulamazsın. [5]


    Ali Bulaç : Andolsun, eğer dilersek, sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun için bize kar؛ı bir vekil bulamazsın.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, eğer dilesek, sana vahyettiğimiz Kur’an’ı kalblerden ve yazılı satırlardan gideririz; sonra onu kalblere ve satırlara geri çevirecek bize kar؛ı, kendine bir vekil bulamazsın.


    Bekir Sadak : Dileseydik and olsun ki, sana vahyettigimizi alip gotururduk. Sonra bize karsi duracak bir vekil de bulamazdin.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi giderip gِtürürüz (hafızandaki her ؛eyi sileriz). Sonra bize kar؛ı kendinden yana bir vekil de bulamazsın.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Dileseydik and olsun ki, sana vahyettiğimizi alıp gِtürürdük. Sonra bize kar؛ı duracak bir vekil de bulamazdın.


    Diyanet Vakfi : Hakikaten, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bu durumda sen de bize kar؛ı hiçbir koruyucu bulamazsın.


    Edip Yüksel : Dilesek sana vahyettiğimizi geri alırız ve bize kar؛ı her hangi bir koruyucu da bulamazsın


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için dilersek sana vahyettiğimizi de tamamen gideriveririz, sonra bize kar؛ı kendine bir vekîl de bulamazsın


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Andolsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi tamamen gideriveririz; sonra Bize kar؛ı kendine bir vekil de bulamazsın.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize kar؛ı kendine bir vekil (koruyucu) bulamazsın.


    Fizilal-il Kuran : İstesek sana vahiy yolu ile indirdiğimiz mesajları tümü ile ortadan kaldırırız. Sonra bu konuda bize kar؛ı senin savunmanı üstlenebilecek birini bulamazsın.


    Gültekin Onan : Andolsun, eğer dilersek, sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun için bize kar؛ı bir vekil bulamazsın.


    Hasan Basri اantay : Andolsun sana vahy etdiğimizi de, dilersek, muhakkak gideriveririz. Sonra bize kar؛ı onu (geri getirmek için) kendine bir vekîl de bulamazsın.


    Hayrat Ne؛riyat : Celâlim Hakkı için, eğer dilersek sana vahyettiğimizi (Kur’ân’ı) tamâmen ortadan kaldırırız; sonra onun (geri getirilmesi) için bize kar؛ı kendine bir vekîl de bulamazsın.


    İbni Kesir : Eğer Biz istemi؛ olsaydık; sana, vahyetmi؛ olduğumuzu gِtürürdük. Sonra onun için Bize kar؛ı duracak bir vekil de bulamazdın.


    Muhammed Esed : Ve eğer dileseydik, sana ne ki vahyettiysek (hepsini) giderirdik; ve o zaman sen de seni Bize kar؛ı kayıracak kimse bulamazdın.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Zât-ı akdesime andolsun ki, eğer dilesek, sana vahyetmi؛ olduğumuzu elbette gideririz, sonra senin için Bize kar؛ı onunla (o giderileni iade için) bir vekil bulamazsın.


    ضmer ضngüt : Eğer biz dilersek, sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Sonra bu durumda sen bize kar؛ı duracak bir vekil de bulamazdın.


    ھaban Piri؛ : Eğer dileseydik, sana vahyettiğimizi elbette giderirdik. Sonra sen kendine, bize kar؛ı bir vekil de bulamazdın.


    Suat Yıldırım : Eğer dileseydik sana vahyettiğimiz Kur’ân’ı hafızalardan ve sayfalardan giderirdik. Sonra, sen de onu ele geçirmek için kar؛ımızda bir yardımcı da bulamazdın.


    Süleyman Ate؛ : Andolsun, biz dilesek, sana vahyettiğimiz(âyetler)i tamamen gideririz; sonra onun (geri alınması) için bize kar؛ı sana bir yardımcı bulamazsın.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, eğer dilersek, sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun için bize kar؛ı bir vekil bulamazsın.


    ـmit ھim؛ek : Dileseydik, sana vahyettiklerimizi gideriverirdik; sen ise Bize kar؛ı dayanacak bir vekil bulamazdın.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Yemin olsun, biz dilesek sana vahyetmi؛ olduğumuzu tamamen gideriveririz, sonra onu elde etmek için bizim katımızda kendine bir vekil de bulamazsın.
     


  6. إِلاَّ رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ إِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَبِيرًا



    İllâ rahmeten min rabbik(rabbike), inne fadlehu kâne aleyke kebîrâ(kebîren).



    1. illâ : ancak, sadece

    2. rahmeten : bir rahmet

    3. min rabbi-ke : senin Rabbinden

    4. inne : muhakkak

    5. fadle-hu : onun fazlı

    6. kâne : oldu

    7. aleyke : senin üzerinde

    8. kebîren : büyük






    İmam İskender Ali Mihr : (Bu) sadece Rabbinden bir rahmettir. Muhakkak ki O'nun (Rabbinin), senin üzerindeki fazlı büyüktür.


    Diyanet İ؛leri : Ancak Rabbin’den bir rahmet olarak bِyle yapmadık. اünkü O’nun sana olan lütfu büyüktür.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ancak Rabbinin rahmeti onu korumu؛tur; gerçekten de onun lütfü, ihsânı pek büyüktür sana.


    Adem Uğur : Ancak Rabbinin rahmeti (sayesinde Kur'an bâki kalmı؛tır). اünkü O'nun sana lütufkârlığı çok büyüktür.


    Ahmed Hulusi : Rabbinden olan bir Rahmet dı؛ında! Muhakkak ki O'nun senin üzerine olan lütfu çok büyüktür!


    Ahmet Tekin : Ancak Rabbinin rahmeti sayesinde Kur’ân bâki kalmı؛tır. Onun sana olan lütufkârlığı çok büyüktür.


    Ahmet Varol : Ancak (onu bırakması) Rabbinin bir rahmetidir. ھüphesiz O'nun senin üzerindeki lütfu büyüktür.


    Ali Bulaç : (Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden ba؛ka (sı değildir). ھüphesiz O'nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat Kur’ân’ı kalbinde ezberlemen, ancak Rabbinin bir ihsanıdır. Gerçekten O’nun, senin üzerindeki ihsânı çok büyüktür.


    Bekir Sadak : Bunu yapmayisi ancak Rabbinin sana merhamet etmesindendir. unku O'nun sana olan nimeti buyuktur.


    Celal Yıldırım : Ancak Rabbinden bir rahmet (onu gidermi؛tir. ھüphesiz ki O'nun sana iyilik ve ikramı pek büyüktür.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Bunu yapmayı؛ı ancak Rabbinin sana merhamet etmesindendir. اünkü O'nun sana olan nimeti büyüktür.


    Diyanet Vakfi : Ancak Rabbinin rahmeti (sayesinde Kur'an bâki kalmı؛tır). اünkü O'nun sana lütufkârlığı çok büyüktür.


    Edip Yüksel : Ancak Rabbinin rahmeti var... O'nun sana olan nimeti büyüktür.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ancak rabbından bir rahmet ba؛ka, hakıkat senin üzerinde onun fazlı pek büyük bulunuyor


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (vahyettiklerini ortadan kaldırma i؛ini) yapmadık. Gerçekten O'nun sana olan lütfü çok büyüktür.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Fakat Rabbinden bir rahmet olarak (biz bunu yapmadık). Gerçekten O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.


    Fizilal-il Kuran : Bunun bِyle olmayı؛ı, Rabbinin sana yِnelik rahmetidir. Onun sana yِnelik lütfu büyüktür.


    Gültekin Onan : (Vahyi sende bırakan) rabbin rahmetinden ba؛ka(sı değildir). ھüphesiz O'nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür.


    Hasan Basri اantay : Ancak Rabbinden olan bir rahmetdir (ki onu ibkaa etmi؛dir). Hakıykat, Onun, senin üzerindeki fazl (-u keremi) büyükdür.


    Hayrat Ne؛riyat : Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (Kur’ân’ı ortadan kaldırmadık); gerçekten O’nun, senin üzerindeki ihsânı (çok) büyüktür.


    İbni Kesir : Ancak Rabbından bir rahmet iledir. Muhakkak ki O'nun sana olan lutfu, pek büyüktür.


    Muhammed Esed : (Bِyle bir ؛ey olmuyorsa bu) yalnızca Rabbinden bir rahmet nedeniyledir: gerçekten de O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ancak Rabbinden bir rahmettir ki, (O vahyetiğini gidermiyor) ؛üphe yok ki, O'nun inâyeti senin üzerinde pek büyüktür.


    ضmer ضngüt : Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (bâki kalmı؛tır). اünkü O'nun senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.


    ھaban Piri؛ : Ancak, Rabbinden bir rahmettir. Onun üzerindeki ikramı çok büyüktür.


    Suat Yıldırım : Ama bِyle yapmayıp Kur’ân âyetlerini muhafaza etmesi, sırf Rabbinin ihsanının sonucudur. Gerçekten O’nun sana olan lütfu pek büyüktür.


    Süleyman Ate؛ : Ancak Rabbin sana acıyarak âyetlerini geri almamaktadır. اünkü O'nun sana olan lutfu cidden büyüktür.


    Tefhim-ul Kuran : (Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden ba؛ka(sı değildir). ھüphesiz O'nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür.


    ـmit ھim؛ek : Sana vahyettiklerimiz ancak Rabbinden bir rahmet ile korunur. Gerçekten de senin üzerinde Onun pek büyük lütfu vardır.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Ancak, Rabbinden bir rahmet müstesna. Ku؛kusuz, O'nun sana lütfu pek büyüktür.
     


  7. قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا



    Kul leinictemeâtil insu vel cinnu alâ en ye’tû bi misli hâzel kur’âni lâ ye’tûne bi mislihî ve lev kâne ba’duhum li ba’dın zahîrâ(zahîran).



    1. kul : de

    2. le in ictemeâti (le in ictemeâti) : eğer toplansalar

    3. el insu : insan

    4. ve el cinnu : ve cin

    5. alâ : üzerine, ...e

    6. en ye'tû : getirmek

    7. bi misli : bir misli, bir benzeri

    8. hâzâ el kur'âni : bu Kur'ân

    9. lâ ye'tûne : getiremezler

    10. bi misli-hi : onun bir benzeri

    11. ve lev kâne : ve eğer olsa, olsaydı, olsa bile

    12. ba'du-hum : onların bir kısmı

    13. li ba'dın : bir kısmına

    14. zahîren : zahir, yardımcı, destek veren






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Eğer ins ve cin (insanlar ve cinler) bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için içtima etseler (biraraya gelseler); onların bir kısmı, bir kısmına yardımcı olsa bile onun bir benzerini getiremezler.”


    Diyanet İşleri : De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: İnsanlar ve cinler, bu Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmek için bir araya gelseler bir benzerini meydana koyamazlar, hattâ bir kısmı bir kısmına yardım etse bile.


    Adem Uğur : De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Andolsun, eğer İNS (türü - insan denmiyor) ve CİNN şu Kurân'ın benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, gene de onun benzerini getiremezler!"


    Ahmet Tekin : 'Andolsun, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun bir benzerini meydana getiremezler' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Andolsun, insanlar ve cinler şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek için toplansalar ve birbirlerine yardımcı da olsalar onun bir benzerini getiremezler.'


    Ali Bulaç : De ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler."


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, de ki: “- Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”


    Bekir Sadak : De ki: «Insanlar ve cinler, birbirine yardimci olarak bu Kuran'in bir benzerini ortaya koymak icin bir araya gelseler, and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar.»


    Celal Yıldırım : De ki: Eğer insanlarla cinler, birbirlerine yardımcı ve destek de olsalar, bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için biraraya gelseler, yine de onun bir benzerini (yazıp) getiremezler.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'İnsanlar ve cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kuran'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.


    Edip Yüksel : De ki: 'Tüm insanlar ve cinler bu Kuran'ın bir benzerini oluşturmak amacıyla toplansalar ve bu konuda birbirlerine destek olsalar bile onun bir benzerini oluşturamazlar.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: yemin ederim eğer İns-ü Cinn bu Kur'anın mislini getirmek üzere toplansalar bir mislini getiremezler, birbirlerine zahîr de olsalar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Yemin ederim eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı bile olsalar onun bir benzerini getiremezler.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey Muhammed! De ki: «Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Eğer tüm insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak amacı ile biraraya gelseler, ne kadar birbirlerine yardım etseler de onun bir benzerini ortaya koyamazlar.»


    Gültekin Onan : De ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kuran'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Andolsun, ins-ü cin şu Kur'ânın benzerini (meydana) getirmeleri için bir araya toplansa, yekdiğerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler».


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar,(yine) onun benzerini getiremezler.'


    İbni Kesir : De ki: İnsanlar ve cinnler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek için toplansalardı; birbirlerine yardımcı da olsalar onun bir benzerini getiremezlerdi.


    Muhammed Esed : De ki: "Bütün insanlar ve görünmeyen varlıklar bu Kuran'ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelselerdi ve, birbirlerine (bu konuda) destek olmak için ellerinden gelen her şeyi yapsalardı, yine de onun benzerini ortaya koyamazlardı!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Andolsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir mislini getirmek üzere toplanacak olsalar, elbette onun bir mislini getiremeyeceklerdir. Velev ki, bazıları bazılarına yardımcı olsun.»


    Ömer Öngüt : Resulüm! De ki: “Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini meydana getirmek için bir araya gelseler, birbirine yardım da etseler, imkânı yok onun benzerini getiremezler. ”


    Şaban Piriş : De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini yapmak için bir araya gelseler; birbirlerine arka çıksalar bile, onun bir benzerini yapamazlar.”


    Suat Yıldırım : De ki: "Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler."


    Süleyman Ateş : De ki: "Andolsun eğer insan(lar) ve cin(ler) bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine arka ol(up yardım et)seler yine onun benzerini getiremezler."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.»


    Ümit Şimşek : De ki: Bu Kur'ân'ın benzerini getirmek için bütün insanlar ve cinler toplanıp da birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler."
     


  8. وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلاَّ كُفُورًا



    Ve lekad sarrafnâ lin nâsi fî hâzel kur’âni min kulli meselin fe ebâ ekserun nâsi illâ kufûrâ(kufûran).



    1. ve lekad : ve andolsun

    2. sarrafnâ : anlattık, açıkladık

    3. li en nâsi : insanlar için, insanlara

    4. fî : içinde, de

    5. hâzâ : bu

    6. el kur'âni : Kur'ân-ı Kerim

    7. min kulli : hepsinden, bütün

    8. meselin : misâl, mesele, durum

    9. fe : o zaman, öyleyse, buna rağmen

    10. ebâ : çekindi, direndi

    11. ekseru : daha çok, çoğu

    12. en nâsi : insanlar

    13. illâ : başka, sadece

    14. kufûran : inkâr ederek






    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki Biz, bu Kur'ân'da bütün meselelerden (misallerden) açıklama yaptık. Buna rağmen insanların çoğu sadece inkâr ederek direndi.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki bu Kur'ân'da insanlara bütün örnekleri tekrar tekrar anlattıksa da insanların çoğu kabûl etmedi, ancak küfre kapıldı.


    Adem Uğur : Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.


    Ahmed Hulusi : Andolsun, insanlar için şu Kurân'da (Hakikati) her türlü MİSALLERLE açıkladık. İnsanların çoğunluğu (misalleri orijin gibi gerçek olarak {muhkem} kabul ederek) hakikati örttüler.


    Ahmet Tekin : Andolsun biz bu Kur’ân’da, insanların iyiliği, kurtuluşu için dini hakikatların delillerini, gerekçelerini, insani ve ahlaki değerlerin zaruretini, değişik ifadelerle çok yönlü açıkladık. Yine de insanların çoğu Kur’ân’ı, Kurân’ın hükümlerini inkârda, nankörlükte ısrar ederler.


    Ahmet Varol : Andolsun, bu Kur'an'da insanlar için her tür örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Ama insanların çoğu inkarda ayak diretti.


    Ali Bulaç : Andolsun, bu Kur'an'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, biz bu Kur’an’da insanlar için her çeşit mânayı tekrar ettik. Fakat insanların çoğu kabulden yüz çevirdi, ancak küfrü seçti.


    Bekir Sadak : And olsun ki, biz Kuran'da insanlara turlu turlu misal gosterip acikladik. yleyken insanlarin cogu nankor olmakta direndiler.


    Celal Yıldırım : And olsun ki biz, bu Kur'ân'da (lüzumlu) her misâli tekrar tekrar açıkladık; yine de insanların çoğu inkâr ve nankörlükte ısrar edip dururlar.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, biz Kuran'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler.


    Diyanet Vakfi : Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.


    Edip Yüksel : Biz bu Kuran'da her türlü örneği verdik, ne var ki halkın çoğunluğu inkarda direniyor.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için biz bu Kur'anda dillere dasitan olacak her ma'nâda türlü türlü ifadeler yaptık, yine nâsın ekserisi gâvurlukta ısrar ettiler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki Biz bu Kur'an'da dillere destan olacak her manadan türlü türlü anlattık; ifadeler yaptık yine insanların çoğu gavurlukta ısrar ettiler;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yemin olsun ki biz bu Kur'ân'da insanlar için çeşitli misaller vermişizdir. Yine de insanların çoğu inkârlarında ısrar ederler.


    Fizilal-il Kuran : Biz bu Kur'an'da her türlü örneği verdik, öyleyken onların çoğu kâfirlikte direndi.


    Gültekin Onan : Andolsun, bu Kuran'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak küfürde ayak direttiler.


    Hasan Basri Çantay : Şânıma andolsun ki biz bu Kur'anda insanlar için her ma'nâdan nice türlüsünü açıklamışızdır. İnsanlardan pek çoğu ise ille gâvurlukda ayak dirediler.


    Hayrat Neşriyat : Şânım hakkı için, bu Kur’ân’da, insanlara her çeşit misâlden (ve ma'nâdan)muhtelif şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu, inkârdan başka bir şeyi kabûl etmediler.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Biz, bu Kur'an'da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu pek nankör oldu.


    Muhammed Esed : Çünkü, gerçekten de Biz bu Kuran'da her konuyu insanlığın (yararı için) değişik açılardan örneklerle açıklamış bulunuyoruz! Hal böyleyken, yine de insanların çoğu inkarcı bir tavırdan başkasını benimsemekten inatla kaçınmaktadır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Zât-ı Akdesim hakkı için ki, bu Kur'an'da nâs için her bir meselden muhtelif vecihler beyan ettik. Halbuki, nâsın ekserisi münkirler olarak kaçındılar.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde açıklamışızdır. Yine de insanların çoğu inkârda direndiler.


    Şaban Piriş : Bu Kur’an’da insanlar için her türlü örneği açıkladık, fakat, insanların çoğu küfürde direndi.


    Suat Yıldırım : Bu Kur’ân’da Biz her türlü mânayı, insanlar için çeşitli tarzlarda tekrar tekrar açıkladık. Ama insanların çoğu inkârcılıkta ısrar ettiler.


    Süleyman Ateş : Andolsun biz bu Kur'ân'da insanlara her çeşit misali türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu inkârda direttiler.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz bu Kur'an'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkârda ayak direttiler.


    Ümit Şimşek : Biz bu Kur'ân'da insanlara her türlü mânâyı çeşitli misallerle açıkladık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan geri durmuyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz bu Kur'an'da, insanlar için her örnekten nicelerini sıraladık. Ama insanların çoğu inkârdan başka bir şeyde diretmediler.
     


  9. وَقَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأَرْضِ يَنبُوعًا



    Ve kâlû len nu’mine leke hattâ tefcure lenâ minel ardı yenbûâ(yenbûan).



    1. ve kâlû : ve dediler

    2. len nu'mine : biz asla inanmayız

    3. leke : sana

    4. hattâ : oluncaya kadar, olmadıkça

    5. tefcure : fışkırtırsın (yerden çıkarırsın)

    6. lenâ : bizim için, bize

    7. min el ardı : yerden, yeryüzünden, arzdan

    8. yenbûan : pınar, menba, su kaynağı






    İmam İskender Ali Mihr : Ve dediler ki: “Sen, bize yerden bir memba (pınar) çıkarmadıkça (fışkırtmadıkça) sana asla inanmayız.”


    Diyanet İşleri : (90-93) Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi,
    gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dediler ki: Bize yeryüzünden bir kaynak çıkarıp akıtmadıkça inanmayız sana.


    Adem Uğur : Onlar: "Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız."


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Bizim için arzdan bir pınar fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz. "


    Ahmet Tekin : Onlar:
    'Sen bizim için, yerden bir kaynak, bir pınar büngüldetmedikçe asla biz sana güvenmeyeceğiz, inanmayacağız' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Yerden bir kaynak fışkırtmadığın sürece sana inanmayacağız.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız."


    Ali Fikri Yavuz : (Kur’an’ın belâgat ve azameti karşısında âciz kalan müşrikler şöyle) dediler: “- Biz, sana, asla inanmayız; tâ ki bizim için şu yerden (Mekke’den) bir pınar akıtırsın.


    Bekir Sadak : soyle soylediler: «Bize, yerden kaynaklar fiskirtmadikca sana inanmayacagiz",


    Celal Yıldırım : (Sapık kâfirler) dediler ki: Mümkün değil sana inanmayız, tâ ki bize yerden kaynak (su) çıkarasın.


    Diyanet İşleri (eski) : Şöyle söylediler: 'Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız',


    Diyanet Vakfi : Onlar: «Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.»


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'Yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça sana inanmayız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve biz dediler: sana ıhtimali yok inanmayız, tâ ki bizim için şu yerden bir menba' akıtasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve dediler: Biz sana asla inanmayız, ta ki bizim için şu yerden bir pınar akıtasın,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kâfirler şöyle dediler: «Sen, bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.»


    Fizilal-il Kuran : Bunlar dediler ki; «Bize yer altından pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça (tefcürelena) sana kesinlikle / asla inanmayız."


    Hasan Basri Çantay : «Biz, dediler, sana kat'iyyen inanmayız. Tâki bizim için şu yerden bir pınar akıtasın».


    Hayrat Neşriyat : Ve dediler ki: 'Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana aslâ îmân etmeyiz!'


    İbni Kesir : Dediler ki: Sen, bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.


    Muhammed Esed : Nitekim, "Ey Muhammed, bize yerden gözeler fışkırtmadıkça sana inanmayacağız" diyorlar,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve dediler ki: «Biz sana imân etmeyiz. Bize yerden suyu çok bir çeşme akıtıncaya kadar.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana aslâ inanmayız. ”


    Şaban Piriş : -Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız, demişlerdi.


    Suat Yıldırım : Ve "Biz" dediler; "Sana asla inanmayacağız. Ta ki yerden bir pınar akıtasın.


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Yerden bize bir göze fışkırtmadıkça sana inanmayız!"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız,»


    Ümit Şimşek : Dediler ki: 'Bize yerden bir pınar akıtmadıkça sana inanacak değiliz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadığın sürece sana asla inanmayacağız!"
     


  10. أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِّن نَّخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الأَنْهَارَ خِلالَهَا تَفْجِيرًا



    Ev tekûne leke cennetun min nahîlin ve inebin fe tufeccirel enhâre hılâlehâ tefcîrâ(tefcîren).



    1. ev : veya

    2. tekûne : (senin) olsun

    3. leke : sana ait, senin

    4. cennetun : bir cennet, bir bahçe

    5. min nahîlin : hurma ağaçlarından

    6. ve inebin : ve üzüm bağ(lar)ı

    7. fe tufeccire : böylece akıtırsın, fışkırtırsın

    8. el enhâre : nehirler

    9. hılâle-hâ : onun arasından

    10. tefcîren : akan, fışkırarak akan






    İmam İskender Ali Mihr : Veya senin, hurma ve üzüm bağlarından bir bahçen olsun. Öyle ki onun aralarından, fışkırarak akan nehirler akıt (çıkar).


    Diyanet İşleri : (90-93) Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yahut hurma fidanlarıyla, üzüm çotuklarıyla dolu bir bahçen olup içinde de ırmaklar gürül gürül akmadıkça.


    Adem Uğur : Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.


    Ahmed Hulusi : "Yahut senin hurma ağaçlarından ve üzümden bir bahçen olmalı, onların arasından gümbür gümbür nehirler fışkırtmalısın. "


    Ahmet Tekin : 'Veya senin bir hurma bahçen, bir üzüm bağın olmalı ki, içlerinden, çağlayan ırmaklar akıtmalısın' dediler.


    Ahmet Varol : Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden bir bahçen olmalı ve aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.


    Ali Bulaç : "Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın."


    Ali Fikri Yavuz : Yahud hurmalıklardan ve üzümlüklerden senin bir bahçen olsun da ortasından bol bol nehirler akıtasın.


    Bekir Sadak : «eya hurmaliklarin, baglarin olup, aralarinda irmaklar akitmalisin.»


    Celal Yıldırım : Veya sana ait hurmalık ve bağlar olup aralarından ırmaklar fışkırtarak akıtasın;


    Diyanet İşleri (eski) : 'Veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtmalısın.'


    Diyanet Vakfi : «Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın.»


    Edip Yüksel : 'Veya hurma ve üzüm bahçelerin olup aralarında ırmaklar fışkırtmalısın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yâhud senin için hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bağçe ola da aralarında şarıl şarıl çaylar akıtasın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : veya hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçen olsun da aralarında şarıl şarıl çaylar akıtasın,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Veyahut hurmalıklardan ve üzümlüklerden senin bir bahçen olsun da ortasından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.»


    Fizilal-il Kuran : Ya da kendi hurmalıkların ve üzüm bağların olmalı, bunların arasından ırmaklar akıtmalısın.


    Gültekin Onan : "Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın."


    Hasan Basri Çantay : «Yahud senin hurmalık (lar) dan, üzümlük (ler) den bir bağçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın.»


    Hayrat Neşriyat : 'Veya senin hurma ağaçlarından ve üzüm bağlarından bir bahçen olmalı da aralarından şarıl şarıl nehirler akıtmalısın!'


    İbni Kesir : Veya hurmalıklardan ve üzümden bahçelerin olsun ve aralarında ırmaklar akıtmalısın.


    Muhammed Esed : "yahut hurma ağaçlarıyla, asmalarla dolu bir bahçen olmadıkça; ve onların arasında çağıl çağıl dereler akıtmadıkça;


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Veya senin için hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe olsun da aralarında ırmakları şarıl şarıl akıtasın.»


    Ömer Öngüt : “Veya senin hurma bahçen ve üzüm bağın olsun ve içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. ”


    Şaban Piriş : Veya senin hurma bahçen ya da üzüm bağın olmadıkça ve de aralarından ırmaklar fışkırtmadıkça!


    Suat Yıldırım : Yahut senin hurma ve üzüm bağların olsun da aralarından gürül gürül ırmaklar akıtasın.


    Süleyman Ateş : "Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı, aralarından ırmaklar fışkırtmalısın!"


    Tefhim-ul Kuran : «Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın,»


    Ümit Şimşek : 'Yahut senin hurma ve üzümlerden bir bağın olsun da arasından gürül gürül ırmaklar akıt.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yahut senin, hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın."
     


  11. أَوْ تُسْقِطَ السَّمَاء كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا أَوْ تَأْتِيَ بِاللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ قَبِيلاً



    Ev tuskıtas semâe kemâ zeamte aleynâ kisefen ev te’tiye billâhi vel melâiketi kabîlâ(kabîlen).



    1. ev : veya

    2. tuskıta es semâe

    (sakata) : semayı dü؛ürürsün
    : (dü؛tü)

    3. kemâ : gibi

    4. zeamte : sِylediğin, zanda bulunduğun

    5. aleynâ : üzerimize

    6. kisefen : parça parça

    7. ev : veya

    8. te'tiye : getirirsin

    9. billâhi (bi allâhi) : Allah'ı

    10. vel melâiketi : ve melekleri

    11. kabîlen : açıkça, kar؛ımıza (mukabil)





    İmam İskender Ali Mihr : Veya iddia ettiğin gibi semayı parça parça üzerimize dü؛ürürsün. Veya Allah'ı ve melekleri açıkça (kar؛ımıza) getirirsin.


    Diyanet İ؛leri : (90-93) Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fı؛kırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden olu؛an bir bahçen olup, aralarından ؛arıl ؛arıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi,
    gِkyüzünü üzerimize parça parça dü؛ürmedikçe; yahut Allah’ı ve melekleri kar؛ımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da gِğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gِkten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe gِğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gِnderilen bir be؛erim.”


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Yahut umduğun gibi gِğü, parça parça üstümüze dü؛ürmedikçe, yahut Allah'la melekleri kar؛ımıza getirmedikçe.


    Adem Uğur : Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gِkten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri gِzümüzün ِnüne getirmelisin.


    Ahmed Hulusi : "Yahut tehdit ettiğin gibi semâyı parça parça üzerimize dü؛ürmelisin veya Allâh'ı ve melekleri kar؛ımıza kefil olarak getirmelisin. " (Allâh ismiyle i؛aret edileni anlamayıp, O'nu gِkte bir tanrı olarak dü؛ündükleri için bunu sِylüyorlar. )


    Ahmet Tekin : 'Veya sana iman etmemiz için gِğü kütleler halinde üzerimize indirmelisin. Yahut da, senin hak peygamber olduğuna ؛âhitlik etmek üzere, Allah’ı çıplak gِzle gِrecek ؛ekilde kar؛ımıza çıkarmalısın, melekleri de grup grup ِnümüze getirmelisin.' dediler.


    Ahmet Varol : Yahut ileri sürdüğün gibi gِğü üzerimize parça parça dü؛ürmeli veya Allah'ı ve melekleri kar؛ımıza getirmelisin.


    Ali Bulaç : "Veya ِne sürdüğün gibi, gِkyüzünü üstümüze parça parça dü؛ürmeli ya da Allah'ı ve melekleri kar؛ımıza (؛ahid olarak) getirmelisin."


    Ali Fikri Yavuz : Yahud sِyleyip zannettiğin gibi, semayı parça parça azab olarak üzerimize dü؛üresin, yahud Allah’ı ve melekleri sِylediğine ؛âhid getiresin.


    Bekir Sadak : «Yahut da iddia ettigin gibi, gogu tepemize parca parca dusurmeli, ya da Allah'i ve melekleri karsimiza getirmelisin.»


    Celal Yıldırım : Veya iddia ettiğin gibi gِğü parça parça üzerimize dü؛üresin ya da Allah'ı ve meleklerini kar؛ımıza (kanıt ve açık belge) olarak getiresin;


    Diyanet İ؛leri (eski) : 'Yahut da iddia ettiğin gibi, gِğü tepemize parça parça dü؛ürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri kar؛ımıza getirmelisin.'


    Diyanet Vakfi : «Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gِkten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri gِzümüzün ِnüne getirmelisin.»


    Edip Yüksel : 'Veya ileri sürdüğün gibi gِkten üzerimize parçalar dü؛ürmeli, yahut ALLAH'ı ve melekleri kar؛ımıza getirmelisin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yâhud zu'mettiğin gibi üzerimize Semayı kıt'a kıt'a dü؛üresin, yâhud Allahı ve Melekleri kefil getiresin


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : yahut iddia ettiğin gibi gِğü üzerimize parça parça dü؛üresin veya Allah'ı ve melekleri kefil getiresin,


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : «Yahut sِyleyip zannettiğin gibi, gِğü ba؛ımıza parça parça dü؛üresin veya Allah'ı ve melekleri sِylediğine ؛ahit getiresin.»


    Fizilal-il Kuran : Ya da iddia ettiğin gibi gِğü parça parça ba؛ımıza indirmeli, yahut Allah'ı ve melekleri kar؛ımıza getirmelisin.


    Gültekin Onan : "Veya ِne sürdüğün gibi, gِkyüzünü üstümüze parça parça dü؛ürmeli ya da Tanrı'yı ve melekleri kar؛ımıza (؛ahid olarak) getirmelisin."


    Hasan Basri اantay : «Yahud iddia etdiğin gibi gِk yüzünü üstümüze parça parça dü؛üresin veya Allahı ve melekleri kefil getiresin».


    Hayrat Ne؛riyat : 'Yâhut iddiâ ettiğin gibi, gِğü üzerimize parça parça dü؛ürmelisin; veya Allah’ı ve melekleri (açıkça buna) kefîl olarak getirmelisin!'


    İbni Kesir : Yahut iddia ettiğin gibi gِğü üzerimize parça parça dü؛üresin veya Allah ı ve melekleri kar؛ımıza getiresin.


    Muhammed Esed : yahut, tehdit edip durduğun gibi, gِğü parça parça üzerimize dü؛ürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri bizimle yüzyüze getirmedikçe;


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Veya gِğü zû'm ettiًin gibi üzerimize parça parça dü‏üresin veya Allah'‎ ve melekleri â‏ikâre olarak kar‏‎m‎za getiresin.»


    ضmer ضngüt : “Yahut iddiâ ettiًin gibi, gًِü üzerimize büyük parçalar halinde dü‏ürmelisin, veyahut Allah'‎ ve melekleri kar‏‎m‎za getirmelisin. ”


    قaban Piri‏ : Yahut iddia ettiًin gibi gًِü üzerimize parça parça dü‏ürmeli ya da kar‏‎m‎za Allah’‎ ve melekleri getirmelisin.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Yahut iddia ettiًin gibi gِkyüzünü parçalay‎p üzerimize k‎s‎m k‎s‎m dü‏üresin, ya da Allah’‎ ve melekleri kar‏‎m‎za getiresin de onlar senin sِylediklerine ‏ahitlik etsinler.


    Süleyman Ate‏ : "Yahut zannettiًin gibi üzerimize gِkten parçalar dü‏ürmelisin, yahut Allâh'‎ ve melekleri kar‏‎m‎za getirmelisin (onlar senin doًru sِylediًine ‏âhidlik etmelidirler)!"


    Tefhim-ul Kuran : «Veya ِne sürdüًün gibi, gِkyüzünü üstümüze parça parça dü‏ürmeli ya da Allah'‎ ve melekleri kar‏‎m‎za (‏ahid olarak) getirmelisin,»


    ـmit قim‏ek : 'Yahut, iddia ettiًin gibi, üzerimize gِkten bir parça dü‏ür. Veya Allah ile melekleri kar‏‎m‎za getir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Yahut iddia ettiًin gibi gًِü, parçalar halinde üzerimize dü‏ürmelisin, yahut Allah'‎ ve melekleri kar‏‎m‎za dikmelisin."
     


  12. أَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِّن زُخْرُفٍ أَوْ تَرْقَى فِي السَّمَاء وَلَن نُّؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَّقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْ كُنتُ إَلاَّ بَشَرًا رَّسُولاً



    Ev yekûne leke beytun min zuhrufin ev terkâ fîs semâ(semâi), ve len nu’mine li rukıyyike hattâ tunezzile aleynâ kitâben nakreuh(nakreuhu), kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeren resûlâ(resûlen).



    1. ev : veya

    2. yekûne : olur, olsun

    3. leke : sana ait, senin

    4. beytun : bir ev

    5. min zuhrufin : altından

    6. ev : veya

    7. terkâ : çıkarsın, yükselirsin

    8. fî es semâi : gökyüzünde, semada

    9. ve len nu'mine : ve asla inanmayız

    10. li rukıyyi-ke : senin yükselişine, çıkışına

    11. hattâ tunezzile : sen indirinceye kadar (indirmedikçe)

    12. aleynâ : bize

    13. kitâben : bir kitap

    14. nakreu-hu : onu okuruz

    15. kul : de

    16. subhâne : o sübhandır, o noksan sıfatlardan münezzehtir

    17. rabbî : Rabbim

    18. hel : mı

    19. kuntu : ben oldum

    20. illâ : sadece, den başka

    21. beşeren : beşer, insan

    22. resûlen : resûl, elçi






    İmam İskender Ali Mihr : Veya senin altından bir evin olsun veya semaya yüksel. Bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin yükselişine (miracına) asla inanmayız. De ki: “Benim Rabbim, Sübhan'dır (O, noksan sıfatlardan münezzehtir). Ben, insan resûlden başka bir şey miyim?”


    Diyanet İşleri : (90-93) Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yahut altından yapılma bir evin olmadıkça, yahut da gökyüzüne gözümüzün önünde çıkmadıkça ve bunu yapsan bile herbirimize gökten yazılı bir kitap indirmedikçe ve biz, onu okumadıkça gene gerçeklemeyiz, seni, gene inanmayız sana. De ki: Rabbimi tenzîh ederim, ben neyim, ancak insan bir peygamber.


    Adem Uğur : Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.


    Ahmed Hulusi : "Yahut senin altından bir evin olmalı ya da semâda uçmalısın. . . (Ayrıca) senin göğe uçmana da biz asla iman etmeyiz; tâ ki, kendisini okuyacağımız bir yazılı madde kitabı gökten bizim üzerimize indirinceye kadar!". . . De ki: "Subhan'dır Rabbim! Rasûl bir beşerden başka neyim ki?"


    Ahmet Tekin : 'Veya tezyinatlı, altın işlemeli bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın. Bize, seni tasdik eden, sana uymamızı emreden okuyacağımız bir kitap indirtmediğin sürece göğe çıktığına da asla inanmayacağız, itimat etmeyeceğiz.' dediler.
    'Rabbimi tenzih ederim. Ben peygamberlik görevi verilen insan neslinden farklı biri miyim?' de.


    Ahmet Varol : Yahut altından bir evin olmalı veya göğe yükselmelisin. Üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece yükselmene de inanmayacağız.' De ki: 'Rabbimi tenzih ederim! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?'


    Ali Bulaç : "Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız." De ki: "Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?"


    Ali Fikri Yavuz : Yahud altından bir evin olsun, yahud semaya çıkasın; ona çıktığına da asla inanmayız, tâ ki bize, okuyacağımız bir kitap indiresin (böylece Peygamber olduğunu orada okumuş olalım). De ki: “-Rabbimi tenzîh ederim. Ben, ancak diğer insanlar gibi bir insanım, diğer peygamberler gibi de bir Peygamberim.”


    Bekir Sadak : «eya altin bir evin olmali, yahut goge yukselmelisin ama oradan okuyacagimiz bir kitap indirmezsen yine o yukselmene inanmayacagiz.» De ki: «Fesubhanallah! Ben peygamber olan bir insandan baska bir sey miyim? «*


    Celal Yıldırım : Veya senin altınla kaplanmış (cinsten) bir evin olsun, ya da göğe yükselesin, —ama okuyabileceğimiz bir kitabı oradan üzerimize indirmedikçe senin göğe yükselmene de elbette inanmıyacağız— De ki: Rabbimi tenzîh ederim; ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim ?


    Diyanet İşleri (eski) : 'Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin ama oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız.' De ki: 'Fesubhanallah! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim? '


    Diyanet Vakfi : «Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.» De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.


    Edip Yüksel : 'Ya da altın bir evin olmalı, veya göğe yükselmelisin. Yükselsen bile okuyacağımız bir kitabı üzerimize indirmedikçe ona inanmayız.' De ki: 'Rabbim yücedir. Ben elçi olan bir insandan başka bir şey miyim ki.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yâhud senin altından bir evin olsun, Yâhud Semaya çıkasın, ona çıktığına da aslâ inanmayız tâ ki üzerimize okuyacağımız bir mektub indiresin, de ki: sübhanallah ben ancak beşer bir Resulüm


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : veyahut altından bir evin olsun ya da gökyüzüne çıkasın; ona çıktığına da asla inanmayız; ta ki bize okuyacağımız bir mektup indiresin!» De ki: «Rabbimin şanı yücedir, ben sadece beşer olan bir peygamberim.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Yahut altından bir evin olsun, ya da göğe çıkmalısın. Ona çıktığına da asla inanmayız. Ta ki bize, okuyacağımız bir kitap indiresin.» De ki: «Rabbimi tenzih ederim. Nihayet ben de, peygamber olan bir insandan başka bir şey değilim.»


    Fizilal-il Kuran : Ya da altından bir köşkün olmalı veya göğe çıkmalısın. Gökte bize okuyabileceğimiz somut bir kitap indirmedikçe de oraya çıktığına kesinlikle inanmayız.» Onlara de ki; «Subhanallah! Ben peygamberlikle gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?»


    Gültekin Onan : "Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız" De ki: "Rabbimi yüceltirim; ben elçi olan bir beşerden başkası mıyım?"


    Hasan Basri Çantay : «Yahud altından bir evin olsun, yahud semâya çıkasın. Ona çıkdığına da asla inanmayız a! Tâki üstümüze okuyacağımız bir kitab indiresin»! (Şöyle) de: «Rabbimin şaanı yücedir. Ben (Allahın) resûl (ü) bir beşerden başkası mıyım ki»?


    Hayrat Neşriyat : 'Yâhut, altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın! Fakat bize okuyacağımız bir kitab indirmedikçe, göğe çıkmana da aslâ inanmayacağız!' De ki: 'Rabbimi tenzîh ederim;(ben) sâdece peygamber olan bir insan değil miyim?'


    İbni Kesir : Yahut da altundan bir evin olsun veya göğe yükselesin. Oradan bize okuyacağımız bir kitab indirilinceye kadar, senin yükselmene de inanmayacağız. De ki: Tenzih ederim Rabbımı. Ben, peygamber olarak gönderilmiş bir beşerden başkası değilim.


    Muhammed Esed : yahut altından (yapılmış) bir evin olmadıkça; yahut göğe yükselmedikçe -kaldı ki göğe yükselmene dahi, bize (oradan, kendi gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe- inanmayız ya!" (Ey peygamber) de ki: "Kudret ve yüceliğinde sınırsız olan Rabbimdir! Ben ölümlü bir elçiden başka biri miyim ki?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Veyahut senin için altından bir hane olmalı veya göğe derece derece yükselesin ve senin yükselmene de asla inanmayız, tâ ki, üzerimize kendisini okuyacağımız bir kitap indiresin.» De ki: «Rabbimi tenzih ederim, ben bir beşer olan resûlden başka değilim.»


    Ömer Öngüt : “Yahut da altından bir evin olmalı veya göğe çıkmalısın. Oradan bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece, senin yükselmene de aslâ inanmayız. ” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece beşer olan bir peygamber değil miyim?”


    Şaban Piriş : -Veya altından bir evin olmalı ya da göğe yükselmelisin oradan bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe yine de sana inanmayacağız. De ki: -Rabbimi tenzih ederim, ben elçi olan bir insandan başka bir şey miyim?


    Suat Yıldırım : Yok, yok! Bu da yetmez, senin altundan bir evin olmalı yahut göğe çıkmalısın.(Ama unutma!) Sen bize oradan dönerken okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yine de senin oraya çıktığına inanmayız ha!" De ki: "Fe Sübhanallah! Ben sadece elçi olan bir insandan başka ne olabilirim ki?."


    Süleyman Ateş : "Yahut altundan bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Ama, sen üzerimize, okuyacağımız bir Kitap indirmedikçe senin sadece göğe çıkmana da inanmayız!" De ki: "Rabbimin şânı yücedir. (Böyle şeyleri yapmak benim işim değildir). Ben, sadece elçi ol(arak gönderil)en bir insan değil miyim?"


    Tefhim-ul Kuran : «Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.» De ki: «Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?»


    Ümit Şimşek : 'Yahut altından bir evin olsun. Yahut göğe çık. Gerçi göğe çıktığına da inanacak değiliz-meğer ki bize gözümüzle görüp okuyacağımız bir kitap indiresin.' Sen de ki: Rabbim her türlü noksandan uzaktır. Ben ise ancak beşerden bir elçiyim.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yahut altından bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak senin göğe çıktığına, okuyacağımız bir kitabı bize indireceğin zamana kadar, asla inanmayız!" De ki: "Rabbimin şanı yücedir. Ben, insan bir resulden başka neyim ki?"
     


  13. قُل لَّوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلآئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاء مَلَكًا رَّسُولاً



    Kul lev kâne fîl ardı melâiketun yemşûne mutmainnîne le nezzelnâ aleyhim mines semâi meleken resûlâ(resûlen).



    1. kul : de

    2. lev : eğer, şâyet

    3. kâne : oldu

    4. fî el ardı : yeryüzünde

    5. melâiketun : melekler

    6. yemşûne : yürürler

    7. mutmainnîne : mutmain olanlar (olarak), yerleşip yaşayanlar

    8. le nezzelnâ : elbette indirirdik

    9. aleyhim : onlara

    10. min es semâi : semadan

    11. meleken : melek

    12. resûlen : resûl





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Eğer yeryüzünde mutmain olarak yürüyenler melekler olsaydı, elbette onlara semadan melek resûl indirirdik.”


    Diyanet İşleri : De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Yeryüzünde melekler bulunsaydı da rahat rahat gezselerdi onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik.


    Adem Uğur : Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Eğer arzda yaşayanlar yürüyen melekler olsaydı, elbette onlar üzerine semâdan melek bir Rasûl indirirdik. "


    Ahmet Tekin : 'Eğer yeryüzünde yerleşip, yaşayan, gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara, gökten Rasul olarak bir melek gönderirdik.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Eğer yeryüzünde sakin sakin yürüyen melekler olsaydı elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.'


    Ali Bulaç : De ki: "Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik."


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, Mekke’lilere) şöyle de: “- Eğer (insanlar gibi) yeryüzünde, yürüyüp duran Melekler olsaydı, elbette onlara da gökten melek bir peygamber gönderirdik.


    Bekir Sadak : De ki: «Yeryuzunde yerlesip dolasanlar melek olsalardi, biz de onlara gokten peygamber olarak bir melek gonderirdik.»


    Celal Yıldırım : De ki: Eğer yeryüzünde eyleşip gönülleri mutmain ve huzur içinde yürüyen melekler bulunsaydı, elbette üzerlerine gökten peygamber olarak melek gönderirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.'


    Diyanet Vakfi : Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik.


    Edip Yüksel : De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler olsaydı onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Söyle onlara eğer, Arzda hep uslu uslu yürüyen Melâike olsa idi elbette onlara Semâdan Melek bir Resul gönderdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Söyle onlara: «Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek olan bir peygamber gönderirdik!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed! Mekkelilere) şöyle de: «Eğer yeryüzünde huzur içinde yürüyüp duran melekler olsaydı, elbette onlara gökten peygamber olarak bir melek indirirdik.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Eğer yeryüzünde doğallıkla, rahatça gezinen melekler yaşasaydı, onlara gökten melek kökenli bir peygamber gönderirdik.»


    Gültekin Onan : De ki: "Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Eğer (yüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökden melek bir peygamber gönderirdik».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Eğer yeryüzünde yerleşmiş kimseler olarak gezip dolaşanlar melekler olsaydı, elbette onlara (da kendi nev'lerinden) gökten melek bir peygamber gönderirdik.'


    İbni Kesir : De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı; Biz, ancak onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik.


    Muhammed Esed : Onlara (şu sözümüzü) ilet: "Eğer yeryüzünde yurt tutup dolaşan melekler olsaydı, o zaman onlara elçi olarak şüphesiz gökten bir melek indirirdik!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Eğer yeryüzünde mutmainler olarak yürür melekler olsa idi elbette onlara gökten resûl olan bir melek indirirdik.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Eğer yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melekler olsaydı, elbette onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Eğer yeryüzünde yürüyen ve nimetlerinden istifade eden melekler olsaydı; biz onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.


    Suat Yıldırım : Onlara de ki: "Eğer yeryüzünde melekler yerleşip dolaşsalardı o zaman Biz onlara melek elçi gönderirdik."


    Süleyman Ateş : De ki: "Eğer yer yüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik.»


    Ümit Şimşek : De ki: Yeryüzünün sakinleri olarak orada melekler dolaşsaydı, o zaman Biz onlara elçi olarak gökten bir melek indirirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Eğer yeryüzünde doygunluğa ulaşmış melekler dolaşır olsaydı, elbette gökten onlara bir melek resul gönderirdik."
     


  14. قُلْ كَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ إِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا



    Kul kefâ billâhi şehîden beynî ve beynekum, innehu kâne bi ıbâdihî habîren basîrâ(basîren).



    1. kul : de

    2. kefâ : yeter, kâfi oldu

    3. bi allâhi : Allah

    4. şehîden : şahit olarak

    5. beynî : benim

    6. ve beyne-kum : ve sizin aranızda

    7. inne-hu : muhakkak o

    8. kâne : olandır

    9. bi ıbâdi-hi : kulları için

    10. habîren : haberdar olan

    11. basîren : gören






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Benimle sizin aranızda, Allah şahit olarak yeter.” Muhakkak ki O, kullarından haberdar olandır, (onları) görendir.


    Diyanet İşleri : De ki: “Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarından hakkıyla haberdardır, onları hakkıyla görendir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah yeter; şüphe yok ki o, kullarından haberdardır, onları görür.


    Adem Uğur : De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. Zira O, kullarını hakikaten bilip görmektedir.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak, Esmâ'sıyla hakikatim olan Allâh yeterlidir! Muhakkak ki O, kullarıyla Habiyr'dir, Basıyr'dir. "


    Ahmet Tekin : 'Benimle sizin aranızdaki konularda, benim hak peygamber olduğum konusunda gerçek şâhit olarak Allah kâfidir. O, kullarının gizli-açık bütün davranışlarından haberdardır ve onları bilmekte, görmektedir.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Şüphesiz O kullarından haberdar olan, onları görendir.'


    Ali Bulaç : De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Allah, sizinle benim aramda şâhid yeter. Muhakkak ki o, kullarının yaptığından haberdardır, bütün hallerini görendir.


    Bekir Sadak : De ki: «Benimle sizin aranizda sahit olarak Allah yeter. Dogrusu O, kullarini gorur, haberdardir.»


    Celal Yıldırım : De ki: Benimle sizin aramızda şâhid olarak Allah yeter. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir ve (onların her hâlini) görendir.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. Zira O, kullarını hakikaten bilip görmektedir.


    Edip Yüksel : De ki: 'Benimle sizin aranızda ALLAH tanıktır. O, kullarından haber alır, görür.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: Allah sizinle benim aramda şâhid yeter, her halde o, kullarına habîr basîr bulunuyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Allah, sizinle benim aramda şahit olarak yeter. Gerçekten O, kullarından haberdardır, çok iyi görendir.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarının yaptığından haberdardır, yaptıklarını çok iyi görendir.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Benimle sizin aranızda Allah'ın şahitliği yeterlidir. O kullarının yaptıkları her işten haberdardır ve her şeyi görür.»


    Gültekin Onan : De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Tanrı yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Benimle sizin aranızda hakıykî şâhid olarak Allah yeter. Çünkü O, kullarının (her şeyinden) cidden haberdârdır, kemâliyle görendir».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Benimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter! Şübhesiz ki O, kullarından hakkıyla haberdardır, (onları) hakkıyla görendir.'


    İbni Kesir : De ki: Şahid olarak, benim ve sizin aranızda Allah yeter. Muhakkak ki O; kulları için Habir'dir, Basir'dir.


    Muhammed Esed : De ki: "Benimle sizin aranızda Allah'tan başkası tanıklık edemez; kullarından (onların kalplerinde olanı bütün açıklığıyla) görerek haberdar olan O'dur".


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Allah Teâlâ benimle sizin aranızda şahit olarak kifâyet eder. Şüphe yok ki, O, kullarından haberdardır (onları bihakkın) görücü bulunmaktadır.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Benimle sizin aranızda gerçek şâhit olarak Allah kâfidir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları görmektedir. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O kullarından haberdardır.


    Suat Yıldırım : De ki: "Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter! Doğrusu O kullarının bütün hallerini bilip görmektedir."


    Süleyman Ateş : De ki: "Benimle sizin aranızda şâhid olarak Allâh yeter. O, kulları(nın halleri)ni haber alır, görür."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.»


    Ümit Şimşek : De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak Allah kâfidir. Çünkü O kullarından haberdardır ve onları görmektedir.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah yeter. O, kullarından haberdardır, onları görmektedir."
     


  15. وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّا مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيرًا



    Ve men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehum evliyâe min dûnih(dûnihî), ve nahşuruhum yevmel kıyâmeti alâ vucûhihim umyen ve bukmen ve summâ(summen), me’vâhum cehennem(cehennemu), kullemâ habet zidnâhum saîrâ(saîren).



    1. ve men : ve kim, kimi

    2. yehdi allâhu : Allah (Kendisine) ulaştırır

    3. fe huve : artık, o zaman, o taktirde o

    4. el muhtedi : hidayete ermiştir

    5. ve men : ve kim, kimi

    6. yudlil : dalâlette bırakır

    7. fe len tecide : o zaman bulamazsın

    8. lehum : onlar, onlar için

    9. evliyâe : velîler, dostlar

    10. min dûni-hi : ondan başka

    11. ve nahşuru-hum : ve onları haşrederiz, toplarız

    12. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü

    13. alâ vucûhi-him : yüzleri üzerinde, yüzükoyun, yüzüstü

    14. umyen : kör olarak

    15. ve bukmen : ve dilsiz olarak

    16. ve summen : ve sağır olarak

    17. me'vâ-hum : onların barınağı, kalacağı yeri

    18. cehennemu : cehennem

    19. kullemâ : her seferinde, her defasında

    20. habet : sönmeye yüz tuttu

    21. zidnâ-hum : onlara artırırırz

    22. saîren : alevli ateş







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah, kimi (Kendisine) ulaştırırsa, artık o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse), o taktirde onlar için O'ndan (Allah'tan) başka dostlar
    bulamazsın. Ve kıyâmet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü (sürünerek) haşrederiz. Onların me'vası (kalacakları yer) cehennemdir. Ve Biz, onlara (ateşin) her sönmeye yüz tutuşunda (alevli ateşi) arttırdık (arttırırız).


    Diyanet İşleri : Allah, kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir. Cehennemin ateşi dindikçe, onlara çılgın ateşi artırırız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah, kimi doğru yola sevkederse odur doğru yolu bulan ve kimi saptırırsa o çeşit adamlara ondan başka hiçbir yardımcı bulamazsın ve biz onları, kıyâmet günü, yüzükoyun kapanmış olarak kör ve dilsiz haşrederiz, yurtları da cehennemdir; orasının ateşi ve harâreti sâkin oldukça alevini fazlalaştırır, yakar yandırırız.


    Adem Uğur : Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.


    Ahmed Hulusi : Allâh, kimi hakikate yönlendirirse, işte odur hakikati bulan! Kimi de saptırırsa, artık onlar için O'nun dûnunda velîler bulamazsın! Kıyamet sürecinde onları körler (Hakikati görmeyen); lâl olmuşlar (Hakikati dillendirmeyenler); ve sağırlar (Hakikati algılamayanlar) olarak yüzleri üzere haşr ederiz! Onların barınağı Cehennem'dir! Alevi söndükçe, onlara ateşlerini artırırız!


    Ahmet Tekin : Allah kime hak yolu aydınlatıcı bilgiler lütfederse, işte o doğru yolu bulup tercih eder. Kimlerin de hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihlerine özgürlük tanırsa artık onlara, Allah’ın dışında, kulları durumundakilerden asla koruyucular bulamazsın. Kıyamet günü, onları görme, konuşma ve duyma nimetinden mahrum bir halde yüzükoyun sürükleyerek toplar getiririz. Onların mekânları cehennemdir. Ateşi azaldıkça, cehennemin yakıtını takviye eder, körüklemeyi ve püsküren alevini artırırız.


    Ahmet Varol : Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa onlar için O'ndan başka dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü yüzleri üstüne, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Ateşi dindikçe onlara ateşin alevini artırırız.


    Ali Bulaç : Allah, kimi hidayete erdirirse, işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O'nun dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça, çılgın alevini onlara arttırırız.


    Ali Fikri Yavuz : Allah, kime hidayet ederse o doğru yoldadır, Kimi de sapıklığa düşürürse, artık bunlar için Allah’dan başka asla yardımcılar bulamazsın. Biz, o kâfirleri kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları halde yüzleri üstü sürünerek haşredeceğiz. Varacakları yer cehennem’dir, onun ateşi dindikçe, onlara ateşi artıracağız.


    Bekir Sadak : Allah'in dogru yola eristirdigi kimse hak yoldadir. Kimleri de saptirirsa, artik onlar icin Allah'dan baska dostlar bulamazsin. Biz onlari kiyamet gunu yuzukoyun, korler, dilsizler ve sagirlar olarak hasrederiz. Varacaklari yer cehennemdir. Onun atesi ne zaman sonmeye yuz tutsa hemen alevini artiririz.


    Celal Yıldırım : Allah kimi doğru yola iletirse, o doğru yolu bulmuş olur. Kimi de saptırırsa. artık Allah'tan başka onlar için elbette dost ve yardımcı bulamazsın. Kıyamet günü ise onları yüzükoyun körler, dilsizler, sağırlar olarak kaldırıp hesap alanına sevkedeceğiz. Varıp eyleşecekleri yer Cehennem'dir. Onun ateşi tesirini kaybetmeye yüz tutunca, biz onun çılgınca (yükselen) alevlerini onlardan yana artırırız.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de saptırırsa, artık onlar için Allah'dan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.


    Diyanet Vakfi : Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.


    Edip Yüksel : ALLAH kime yol gösterirse o kişi doğruyu bulmuştur. Kimi de saptırırsa onlar için O'ndan başka bir koruyucu da bulamazsın. Diriliş günü de onları kör, dilsiz ve sağır olarak yaka paça toplarız. Cehennemdir yerleri. Soğudukça alevlerini arttırırız


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve her kime Allah hidayet ederse o doğru yolu tutar, her kimi de dalâlette bırakırsa artık onlar için onun berisinden velîler bulamazsın ve biz onları Kıyamet günü kör, dilsiz, sağır oldukları halde yüzleri üstü haşrederiz, varacakları yer Cehennem, her dindikçe onlara bir saîr artırırız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve Allah her kime hidayet ederse, o doğru yolu tutar; her kimi de sapıklık içinde bırakırsa, artık onlar için Allah'tan başka yardımcılar bulamazsın. Ve Biz onları kıyamet günü, kör, dilsiz, sağır oldukları halde yüzükoyun haşrederiz; varacakları yer cehennemdir; alevi dindikçe onlara ateşi artırırız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah kime hidayet verirse, o doğru yoldadır. Kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık bunlar için Allah'tan başka hiçbir yardımcı bulamazsın. Ve biz, o kâfirleri kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları halde, yüzleri üstü sürünerek haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir; ateşi dindikçe onun ateşini artırırız.


    Fizilal-il Kuran : Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolda olur. Kimleri saptırırsa da onlar için kendisinden başka bir kurtarıcı bulamazsın. Kıyamet günü biz onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü süründürürüz. Varacakları yer cehennemdir. Oranın ateşi sönmeye yüz tuttukça onu yeniden tutuştururuz.


    Gültekin Onan : Tanrı, kimi hidayete erdirirse, işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O'nun dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça, çılgın alevini onlara arttırırız.


    Hasan Basri Çantay : Allah kime hidâyet (nasıyb) ederse işte o, doğru yolu bulmuşdur. Kimi de şaşırırsa artık bunlar için Ondan başka asla yardımcılar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler, sağırlar olarak yüzükoyun hasredeceğiz. Onların varacağı yer cehennemdir ki ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız.


    Hayrat Neşriyat : Allah kimi (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirirse, işte hidâyete eren odur. Kimi de (isyankârlığı yüzünden) dalâlete atarsa, artık kendilerine O’ndan başkayardımcılar aslâ bulamazsın! Ve onları kıyâmet günü yüzleri üstü, kör, dilsiz ve sağır olarak haşrederiz. Onların varacağı yer Cehennemdir. (Onun ateşi) her yavaşladığında, onlara bir alev artırırız.


    İbni Kesir : Allah kimi hidayete erdirirse; o, hidayete ermiştir. Kimi da dalalete düşürürse; O'ndan başka onlar için dostlar bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Yurtları cehennemdir. O ne zaman sönmeye yüz tutsa; hemen alevini artırırız.


    Muhammed Esed : Allah'ın yol gösterdiği kimsedir doğru yola erişen; O'nun saptırdığı kimselere gelince, böylelerini O'na karşı koruyacak kimse bulamazsın: Biz onları Kıyamet Günü, varacakları yer cehennem olmak üzere, yüzleri yerde, körler, dilsizler ve sağırlar olarak toplayacağız; (ve) ne zaman (ateş) yatışır gibi olsa, (onu hemen) harlı alevlerle onlar için canlandıracağız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah kime hidâyet ederse işte hidâyete eren odur ve kimi idlâl ederse artık onlar için onun gayrı asla yardımcılar bulamazsın ve onları Kıyamet gününde kâfirler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzleri üzerine haşrederiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Her ne zaman alev azalırsa onlar için cehennem ateşini arttırırız.


    Ömer Öngüt : Allah kimi hidayete erdirirse, işte asıl hidayeti bulan O'dur. Kimi de dalâlete düşürürse, onlar için O'ndan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir. Ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.


    Şaban Piriş : Allah kime doğru yolu gösterirse o doğru yolu bulmuştur. Kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onlar için Allah’tan başka veli bulamazsın. Biz onları Kıyamet günü yüzleri üzeri, kör, sağır ve dilsiz olarak haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Sönmeye yüz tuttukça onun alevini artırırız.


    Suat Yıldırım : Allah kimi doğru yola iletirse işte doğru yolda olan odur. Kimi şaşırtırsa, artık Allah’tan başka ona hâmi ve yardımcı bulamazsın. Kıyamet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzü koyun haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi zayıfladıkça alevlerini artırırız.


    Süleyman Ateş : Allâh kime hidâyet ederse, işte doğru yolu bulan odur. Kimi de sapıklıkta bırakırsa artık onlar için O'ndan başka veliler bulamazsın. Kıyâmet günü onları, yüzükoyun, kör, dilsiz ve sağır bir halde süreriz. Varacakları yer cehennemdir. Ateş her dindikçe, onlara çılgın alevi artırırız.


    Tefhim-ul Kuran : Allah, kimi hidayete ulaştırırsa, işte o, hidayet bulmuştur, kimi de saptırırsa onlar için O'nun dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükûn buldukça, çılgın alevini onlara arttırırız.


    Ümit Şimşek : Allah kime yol göstermişse o doğru yolu bulmuştur. Allah'ın saptırdıklarına ise Ondan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde de onları huzurumuzda kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü toplarız. Varacakları yer ise Cehennemdir; ateşi hafifledikçe Biz onu harlandırırız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah kime hidayet verirse doğru olan yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, böyleleri için O'nun dışında dostlar bulamazsın. Kıyamet günü böylelerini kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzleri üstüne sürerek haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir ki, alevi dindikçe kızgın ateşini körükleyiveririz.
     


  16. ذَلِكَ جَزَآؤُهُم بِأَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا وَقَالُواْ أَئِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَدِيدًا



    Zâlike cezâuhum bi ennehum keferû bi âyâtinâ ve kâlû e izâ kunnâ izâmen ve rufâten e innâ le meb’ûsûne halkan cedîdâ(cedîden).



    1. zâlike : işte bu

    2. cezâu-hum : onların cezası

    3. bi enne-hum : onların olması dolayısıyla, sebebiyle

    4. keferû : inkâr ettiler

    5. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi

    6. ve kâlû : ve dediler

    7. e izâ kunnâ : biz olduğumuz zaman mı

    8. izâmen : kemik

    9. ve rufâten : ve toz haline gelmiş (toprak)

    10. e innâ : gerçekten biz mi

    11. le meb'ûsûne : mutlaka beas edileceğiz, diriltileceğiz

    12. halkan : yaratılış

    13. cedîden : yeni olarak






    İmam İskender Ali Mihr : İşte bu, onların âyetlerimizi inkâr etmelerinden ve “Biz kemik ve toz haline gelmiş (toprak) olduğumuz zaman mı? Biz mi gerçekten yeni (bir) yaratılışla mutlaka beas edileceğiz (diriltileceğiz)?” demeleri sebebiyle onların cezasıdır.


    Diyanet İşleri : Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve, “Biz bir yığın kemik, bir yığın ufantı olduktan sonra mı yeniden bir yaratılışla diriltilecekmişiz, biz mi?” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bu da, delillerimizi inkâr edip kemik haline geldikten, toz olup gittikten sonra mı yeniden yaratılacağız da dirileceğiz demelerinin karşılığı.


    Adem Uğur : Cezaları işte budur! Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr etmişler ve: "Sahi bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi olacağız?" demişlerdir.


    Ahmed Hulusi : İşte bu onların yaptıklarının sonucudur! Çünkü onlar kendilerindeki işaretlerimizi, hakikat bilgisini inkâr edenlerdi ve: "Biz kemik yığını ve toz toprak olduğumuzda mı, gerçekten yepyeni bir yaradılış ile bâ'solunacaklarız?" dediler.


    Ahmet Tekin : Âyetlerimizi, kâinattaki kudretimizi, birliğimizi gösteren açık delilleri inkârda ısrar edip küfre saplanmaları,


    'Sahi bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toz toprak olduktan sonra mı, yepyeni bir yaratılışla mı, yeniden diriltileceğiz?' demeleri sebebiyle cezaları budur.


    Ahmet Varol : Bu, ayetlerimizi inkar etmelerine ve: 'Kemikler ve ufalanmış toz haline geldikten sonra mı, biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?' demelerine karşılık onların cezalarıdır.


    Ali Bulaç : Bu, şüphesiz, onların ayetlerimizi inkar etmelerine ve: "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" demelerine karşılık cezalarıdır.


    Ali Fikri Yavuz : Bu, onların cezasıdır; çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler ve şöyle dediler: “- Biz, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, gerçekten yeni bir yaratılışla diriltileceğiz!...”


    Bekir Sadak : Bu, ayetlerimizi inkar etmelerinin ve: «Kemik ve ufalanmis toprak oldugumuzda mi yeniden dirilecegiz?» demelerinin cezasidir.


    Celal Yıldırım : Bu, onların âyetlerimizi inkâr etmeleri ve «biz kemikler ve ufalıp toz-toprak haline geldikten sonra mı yeni bir yaratık olarak dirilip kaldırılacağız ?» demelerine karşılık cezalarıdır.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu, ayetlerimizi inkar etmelerinin ve: 'Kemik ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı yeniden dirileceğiz?' demelerinin cezasıdır.


    Diyanet Vakfi : Cezaları işte budur! Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr etmişler ve: «Sahi bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi olacağız?» demişlerdir.


    Edip Yüksel : Ayetlerimizi yalanladıkları, 'Kemik ve ufalanmış toprak olduktan sonra biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz,' dedikleri için cezaları budur


    Elmalılı Hamdi Yazır : O onların cezalarıdır, çünkü onlar âyetlerimize küfrettiler de: ya biz bir yığın kemik olduğumuz ve ufalanıp tozduğumuz vakıt mı, biz mi cidden yeni bir hılkatle ba'solunacağız? dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bu, onların cezasıdır, çünkü onlar ayetlerimizi inkar ettiler ve: «Sahi biz bir yığın kemik ve ufalanıp tozduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu onların cezasıdır! Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr etmişler ve: «Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?»
    demişlerdir.


    Fizilal-il Kuran : Onların cezaları budur. Çünkü ayetlerimizi yalanlamışlar ve «Biz kemik ve toz haline dönüştükten sonra diriltilerek yaratılışın yeni bir aşamasına mı geçeceğiz?» demişlerdi


    Gültekin Onan : Bu, şüphesiz, onların ayetlerimize küfretmelerine ve: "Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" demelerine karşılık cezalarıdır.


    Hasan Basri Çantay : Bu, onların cezasıdır. Çünkü, onlar âyetlerimizi tanımayarak kâfir oldular, «Bir yığın kemik ve kırıntı olunca mı, hakıykaten biz mi yeni bir yaratılışla diriltilecekmişiz?» dediler.


    Hayrat Neşriyat : İşte bu, onların cezâsıdır; çünki onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler ve: '(Biz) bir kemik yığını ve ufalanmış bir toprak hâline geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltilecek kimseleriz?' dediler.


    İbni Kesir : Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar; ayetlerimize küfrettiler ve: Kemik, ufalanmış toprak olduğumuzdan sonra mı, biz mi, yeniden bir yaratılışla diriltileceğiz? dediler.


    Muhammed Esed : Bu, onların mesajlarımızı inkar ederek ve "Demek, biz kemiğe, toza toprağa dönüştükten sonra gerçekten yepyeni bir yaratma eylemiyle diriltileceğiz, öyle mi?" diyerek hak ettikleri bir karşılık olacak.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bu onların cezasıdır. Çünkü onlar Bizim âyetlerimizi inkar ettiler ve dediler ki, «Biz birtakım kemikler ve parçalanmış nesneler olduğumuz vakit mi, biz mi yeni bir yaratılmış olarak diriltileceğiz?»


    Ömer Öngüt : Onların cezaları işte budur! Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve: “Biz bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olduktan sonra mı, biz mi yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” dediler.


    Şaban Piriş : Bu, ayetlerimizi inkar etmeleri ve “Kemik haline gelip, ufalanıp toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla tekrar mı diriltileceğiz?” demeleri sebebiyle onların cezasıdır.


    Suat Yıldırım : İşte onların cezaları budur! Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ediyorlar ve:"Bir kemik yığını ve ufalanan kırıntı haline geldikten sonra mı biz diriltilip yeniden yaratılacağız!" diye dinle alay ediyorlardı.


    Süleyman Ateş : İşte cezâları budur. Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler ve: "Biz kemikler ve ufalanmış toprak haline geldikten sonra mı, biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Bu, şüphesiz, onların ayetlerimizi inkâr etmelerine ve: «Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?» demelerine karşılık cezalandırır.


    Ümit Şimşek : Bu onların cezasıdır; çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve 'Biz kemik olup toza toprağa karıştıktan sonra mı yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?' demişlerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Cezaları işte budur. Çünkü ayetlerimizi inkâr ettiler ve şöyle dediler: "Biz, bir kemik yığını olduktan, unufak hale geldikten sonra mı, sahi bundan sonra mı, yeni bir yaratılışla
    diriltileceğiz?"
     


  17. أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّ اللّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلاً لاَّ رَيْبَ فِيهِ فَأَبَى الظَّالِمُونَ إَلاَّ كُفُورًا



    E ve lem yerev ennallâhellezî halakas semâvâti vel arda kâdirun alâ en yahluka mislehum ve ceale lehum ecelen lâ reybe fîh(fîhi), fe ebâz zalimûne illâ kufûrâ(kufûren).



    1. e ve lem yerev : ve onlar görmüyorlar mı

    2. ennallâhellezî : o Allah ki, onun olduğunu

    3. halaka es semâvâti : semaları yarattı

    4. ve el arda : ve yeryüzü, arz

    5. kâdirun : kaadir olan, gücü yeten

    6. alâ : üzerine, ...e

    7. en yahluka : yaratmak

    8. misle-hum : onların benzerini, bir mislini daha

    9. ve ceale : ve kıldı, yaptı

    10. lehum : onlara, onlar için

    11. ecelen : bir süre, bir ecel, belli bir zaman dilimi

    12. lâ reybe : şüphe yoktur

    13. fî-hi : onda

    14. fe ebâ : buna rağmen direttiler, dayattılar

    15. ez zalimûne : zulmedenler

    16. illâ : sadece, ancak, yalnız

    17. kufûren : inkâr ederek






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar; Allah'ın, semaları ve yeryüzünü yarattığını ve onların bir mislini daha yaratmaya kaadir (muktedir) olduğunu görmüyorlar mı? Onlar için, onda (hakkında) şüphe olmayan bir ecel kıldı (belli bir süre taktir etti). Buna rağmen zulmedenler, sadece inkâr ederek direndiler.


    Diyanet İşleri : Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Görmüyorlar mı ki Allah, öyle bir mabut ki hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratmıştır, onların benzerini de yaratmaya gücü yeter ve onlar için bir müddet tâyin etmiştir ki şüphe yok bunda. Fakat zulmedenler, kabûl etmezler de ancak küfre kapılırlar.


    Adem Uğur : Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah, onlar için bir vâde takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler, inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.


    Ahmed Hulusi : Görmediler mi ki, semâları ve arzı yaratmış olan Allâh, kendilerinin BENZERİNİ de yaratmaya Kaadir'dir! Onlar için, kendisinde şüphe olmayan bir ömür takdir etmiştir. Zâlimler sadece hakikati örtücü olarak yaklaştılar.


    Ahmet Tekin : Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın kendilerinin benzerini de yaratmaya kadir olduğunu düşünmediler mi? Allah onlar için bir vâde takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama âsiler, kâfirler, zâlimler, inkârda, küfürde, nankörlükte ısrar ettiler.


    Ahmet Varol : Görmediler mi ki gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerlerini de yaratmaya güç yetirebilir? Onlar için üzerinde şüphe olmayan bir ecel belirledi. Ancak zalimler küfürde ayak direttiler.


    Ali Bulaç : Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya kadir olduğunu görüp bilmediler mi? Allah, o insanlar için, bir de ecel (ölüm vakti) tayin buyurdu ki, onda hiç şüphe yok. Fakat zalimler, hakkı kabulden yüz çevirdiler; ancak küfrü seçtiler.


    Bekir Sadak : Gokleri ve yeri yaratan Allah'in, onlarin benzerlerini de tekrar yaratmaya Kadir oldugunu gormezler mi?» Onlar icin suphe goturmeyen bir sure tayin etmistir. yleyken, zalimler, inkarcilikta hala direnirler.


    Celal Yıldırım : Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın kendileri gibilerini yaratmaya kudretli bulunduğunu görmezler mi ? Allah onlar için belirli bir süre koymuştur ki, bunda hiç şüphe yoktur. Buna rağmen, zâlimler küfür! ve nankörlükte direnip dururlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerlerini de tekrar yaratmaya Kadir olduğunu görmezler mi? Onlar için şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir. Öyleyken, zalimler, inkarcılıkta hala direnirler.


    Diyanet Vakfi : Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah, onlar için bir vâde takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler, inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.


    Edip Yüksel : Gökleri ve yeri yaratan ALLAH'ın onların bir benzerini tekrar yaratmaya gücü yeteceğini düşün müyorlar mı? Nitekim onlar için belli ve kesin bir süre koymuştur. Zalimler hala inkar ediyorlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gökleri ve Yeri yaratmış olan Allahın kendilerinin mislini yaratmağa kadir olduğunu görmedilerde mi? Kendileri için de bir ecel ta'yin etmiş onda hiç şüphe yok? Fakat zalimlerin gâvurluktan başkasına baktıkları yok


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'ın, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Kendileri için şüphe edilmeyen bir vade tayin etmiştir. Fakat zalimlerin gavurluktan başkasına baktıkları yok!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya da kadir olduğunu görüp bilmediler mi? Allah onlar için şüphe edilmeyen bir vâde takdir etmiştir. Fakat zalimler, inkârlarında yine de ısrar ederler.


    Fizilal-il Kuran : Onlar gökleri ve yeri yoktan vareden Allah'ın kendi benzerlerini bir kez daha yaratmaya gücünün yeteceğini görmüyorlar mı? Üstelik Allah onlar için bir gün sona ereceği kuşkusuz olan sınırlı bir yaşama süresi belirledi. Buna rağmen bu zalimler kâfirlikte direndiler.


    Gültekin Onan : Görmüyorlar mı, gökleri ve yeri yaratan Tanrı, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir ecel kılmıştır. Zulmedenler ise ancak küfürde ayak direttiler.


    Hasan Basri Çantay : Onlar gözleri ve yeri yaratan Allahın kendileri gibilerini de yaratmıya kaadir olduğunu görmediler mi? (Allah) onlar için bir ecel ta'yîn etdi ki onda hiç şübhe yokdur. Böyle iken zaalimler ancak gâvurlukda ayak dayamışdır.


    Hayrat Neşriyat : Görmediler mi ki, şübhesiz gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da hakkıyla gücü yetendir. Kendileri için bir ecel ta'yîn etti ki, onda hiç şübhe yoktur. Fakat zâlimler, inkârdan başka bir şeyi kabûl etmediler.


    İbni Kesir : Görmezler mi ki; gökleri ve yeri yaratmış olan Allah; onların benzerlerini de yaratmaya Kadir'dir. Onlar için şüphe olmayan bir ecel kılmıştır Buna rağmen zalimler küfürden başka bir şeyde diretmediler.


    Muhammed Esed : Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onları kendi eşkalleri üzere yeniden yaratacak güce sahip olduğunu ve onları yeniden diriltmek için, sonu geleceğinden şüphe olmayan bir süre belirlemiş bulunduğunu kavrayamıyorlar mı? Ama şu var ki, zalimler küfürden başka her şeye karşı çekimser davranırlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah Teâlâ, elbette ki onların mislini yaratmaya da kâdirdir ve onlar için bir ecel de tayin etmiştir ki, onda bir şüphe yoktur. Öyle iken zalimler, ancak küfürde ısrar eder durur, başkasından çekinmiş bulunurlar.


    Ömer Öngüt : Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerlerini yaratmaya da kâdirdir. Onlar için şüphe olmayan bir ecel kılmıştır. Buna rağmen zâlimler küfürden başka bir şeyde diretmediler.


    Şaban Piriş : Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, onların benzerlerini de yaratmaya ve onlara hiç şüphesiz bir ecel tayin etmeye gücünün yettiğini görmüyorlar mı? Buna rağmen zalimler yine de küfürde direnmektedirler.


    Suat Yıldırım : Görüp düşünmüyorlar mı ki gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya elbette kadirdir?O, kendileri için asla, şüphe götürmeyecek bir vâde belirlemiştir. Ama zalimlerin işleri güçleri inkârdan ibaret!


    Süleyman Ateş : Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan Allâh, kendilerinin benzerini yaratmağa da kâdirdir? Kendileri için, bir süre koymuştur, onda hiç şüphe yoktur. Ama zâlimler inkârdan başka bir şey yapmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için de kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkârda ayak direttiler.


    Ümit Şimşek : Onlar görmüyor mu ki, gökleri ve yeri yaratan Allah'ın gücü, onların benzerini yaratmaya da yeter? Allah, onlar için de geleceğinde kuşku olmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler yine inkârdan geri durmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Görmediler mi ki, o, gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerlerini yaratmaya da Kaadir'dir. Onlar için bir süre belirlemiştir, bunda kuşku yok. Ama zalimler, inkârdan başka bir şeyde direnmiyorlar.
     


  18. قُل لَّوْ أَنتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَآئِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَّأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الإِنفَاقِ وَكَانَ الإنسَانُ قَتُورًا




    Kul lev entum temlikûne hazâine rahmeti rabbî izen le emsektum haşyetel infâk(infâkı), ve kânel insânu katûrâ(katûren).



    1. kul : de

    2. lev : eğer, şâyet

    3. entum : siz

    4. temlikûne : siz maliksiniz, sahipsiniz

    5. hazâine : hazineler

    6. rahmeti : rahmet

    7. rabbî : Rabbim

    8. izen : olduğu zaman, öyle olursa

    9. le emsektum : mutlaka siz tuttunuz (tutardınız)

    10. haşyete el infâkı : infâk (harcama, tükenme) korkusu

    11. ve kâne : ve oldu, ...dir

    12. el insânu : insan

    13. katûren
    (katere) : çok cimri
    : (fazla sıktı, daralttı)






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Eğer siz, Rabbimin rahmet hazineleri(ne) malik (sahip) olsaydınız, o zaman infâk (harcanıp tükenecek) korkusu ile (onu) mutlaka (elinizde) tutardınız.” İnsan çok cimridir.


    Diyanet İşleri : De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Rabbimin rahmet hazîneleri elinizde olsaydı harcayıp tükenmeden korkar, hasislik ederdiniz, zâten de insan, pek hasistir.


    Adem Uğur : De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!


    Ahmed Hulusi : De ki: "Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz mâlik olsaydınız, harcanır - biter korkusu ile cimrilik ederdiniz". . . İnsan çok cimridir!


    Ahmet Tekin : 'Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır, biter korkusuyla sıkı sıkıya tutardınız. İnsan her zaman çok eli sıkı, çok tamahkârdır, başkalarını nasiplendirmez.' de.
    Ahmet Varol : De ki: 'Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız harcama(kla tükeneceği) korkusuyla tutardınız. Gerçekten insan pek cimridir.'


    Ali Bulaç : De ki: "Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine malik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız." İnsan pek cimridir.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, kâfirlere) de ki: “- Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o vakit, harcayıp tüketmek korkusuyla muhakkak tutkunluk ederdiniz.” İnsan çok cimri bulunuyor.


    Bekir Sadak : De ki: «Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydiniz, tukenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir.» *


    Celal Yıldırım : De ki: Eğer sizler Rabbimin^ rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o takdirde harcamakla tükenir korkusuyla (cimrilik edip) elinizde tutardınız. Zaten insan (tabiatı gereği) çok cimridir.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli sıkıdır!


    Edip Yüksel : De ki: 'Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsaydı, harcamakla tükenir korkusuyla onları tutacaktınız. İnsan cimridir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: rabbımın rahmeti hazînelerine siz malik olsa idiniz o vakıt elden çıkarmak korkusuyla imsâk ederdiniz, insan bir de cimri olmuştur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: « Rabbimin rahmet hazinelerine siz malik olsaydınız, o zaman da elden çıkar korkusuyla kimseye birşey vermezdiniz. İnsan zaten çok cimridir!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) De ki: «Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, fakirlik korkusunu yine de elden bırakmazdınız.» Doğrusu insan çok cimridir.


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; «Rabbimin rahmet hazineleri sizin elinizde olsa, bu hazineler tükenir kaygısı ile kimseye bir şey vermezdiniz. Zaten insan son derece cimridir.»


    Gültekin Onan : De ki: "Eğer siz rabbimin rahmet hazinelerine malik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız." insan pek cimridir.


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Rabbimin rahmet hazînelerine siz mâlik olsaydınız o zaman harcama (kdan tükenir) korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz». Çok cimridir insan!


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Eğer Rabbimin rahmet hazînelerine siz sâhib olsaydınız, o zaman (dahi)harcamak(la tükenir) korkusuyla gerçekten cimrilik ederdiniz. Zâten insan çok cimridir.'


    İbni Kesir : De ki: Eğer siz, Rabbımın rahmet hazinelerine sahip olsaydınız; o zaman tükenir korkusuyla onları saklardınız. Zaten insan pek cimridir.


    Muhammed Esed : De ki: "Rabbimin bağış ve bolluk hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, o zaman (onlara), harcayıp tüketme korkusuyla, mutlaka sımsıkı sarılırdınız: çünkü insan gerçekten çok tamahkardır, (sınırsız cömert olan ise sadece Allah'tır)".


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Eğer siz Rabbimin rahmet-i hazinelerine malik olacak olsaydınız, yine sarfetmek korkusuyla elbette imsakta bulunurdunuz ve insan pek cimri olmuştur.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcamakla tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz. Gerçekten insan pek cimridir.


    Şaban Piriş : De ki: -Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, yine de harcamaktan korkardınız. Gerçekten insan çok cimridir.


    Suat Yıldırım : De ki: "Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, harcamakla tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Çok cimridir insan!"


    Süleyman Ateş : De ki: "Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sâhip olsaydınız, harcamaktan korkarak tutardınız." Gerçekten insan çok cimridir!


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine malik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız.» İnsan pek cimridir.


    Ümit Şimşek : De ki: Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, harcamakla tükeneceğinden korkar da elinizi sıkı tutardınız. Gerçekten de insan çok cimridir.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır biter korkusuyla cimri davranırdınız." İnsan çok cimridir.
     


  19. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَونُ إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا



    Ve lekad âteynâ musa tis’a âyâtin beyyinâtin fes’el benî isrâîle iz câehum fe kâle lehu fir’avnu innî le ezunnuke yâ musa meshûrâ(meshûren).



    1. ve lekad : ve andolsun

    2. âteynâ : biz verdik

    3. mûsâ : Musa

    4. tis'a : dokuz

    5. âyâtin : âyetler, mucizeler

    6. beyyinâtin : beyyine, açıkça, beyan olunanlar, ispat vasıtaları

    7. fes'el (fe es'el) : o zaman artık sor

    8. benî isrâîle : İsrailoğullarına

    9. iz câe-hum : onlara gelmişti

    10. fe : o zaman

    11. kâle : dedi

    12. lehu : ona

    13. fir'avnu : firavun

    14. in-nî : muhakkak (ki) ben, mutlaka ben

    15. le ezunnu-ke : kesin bir şekilde senin olduğunu zannediyorum (kesinlikle inanıyorum)

    16. yâ mûsâ : ey Musa

    17. meshûren : büyülenmiş, sihir yapılmış






    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun Biz, Musa (A.S)'a apaçık 9 âyet (mucize) verdik. Bunları benî İsraile (İsrailoğullarına) sor. Onlara (Musa A.S) gelmişti. O zaman firavun şöyle demişti: “Ey Musa! Ben, sana mutlaka sihir yapıldığına kesin şekilde inanıyorum.”


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Mûsâ onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Mûsâ!” demişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz, Mûsâ'ya dokuz tane apaçık delil vermiştik; sor İsrailoğullarına; Mûsâ, onlara gelince Firavun yâ Mûsâ demişti, şüphe yok ki ben seni büyülenmiş sanıyorum.


    Adem Uğur : Andolsun biz, Musa'ya açık açık dokuz âyet verdik. Haydi İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, "Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!"


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki biz, Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. . . İsrailoğullarına sor, (Musa) onlara geldiğinde, Firavun Ona demişti ki: "Muhakkak ki ben, senin büyücü olduğunu zannediyorum, yâ Musa!"


    Ahmet Tekin : Andolsun ki biz Mûsâ’ya, hak peygamber olmasının delili olarak açık açık dokuz âyet, dokuz mûcize verdik. İsrâiloğulları’na sor. Mûsâ kendilerine geldiğinde Firavun ona:
    'Ey Mûsâ, kesinlikle ben senin büyülenerek aklının etki altına alındığını zannediyorum' dedi.


    Ahmet Varol : Andolsun biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik. İşte İsrailoğullarına sor: Hani o (Musa) onlara gelmişti de, Firavun ona: 'Doğrusu ey Musa, ben seni büyülenmiş sanıyorum' demişti.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, biz Mûsa’ya apaçık dokuz mûcize verdik. İsrailoğullarına sor, Mûsa onlara geldiği vakit, Firavun ona şöyle demişti: “Ya Mûsa! Ben seni, muhakkak büyülenmiş zannediyorum.”


    Bekir Sadak : And olsun ki, Musa'ya dokuz tane apacik mucize verdik. Israilogullarina sor, Musa onlara geldiginde, Firavun kendisine: «Ey Musa! Ben seni buyulenmis saniyorum» demisti.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, Musa'ya, İsrail oğulları'na geldiği zaman dokuz âyet (mu'cize, açık belge) verdik. Sen onu İsrail oğulları'na bir sor. Fir'avn ona : Ey Musa! Doğrusu seni büyülenmiş sanıyorum, demişti.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Musa'ya dokuz tane apaçık mucize verdik. İsrailoğullarına sor, Musa onlara geldiğinde, Firavun kendisine: 'Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum' demişti.


    Diyanet Vakfi : Andolsun biz, Musa'ya açık açık dokuz âyet verdik. Haydi İsrailoğullarına sor. Musa onlara geldiğinde Firavun ona, «Ey Musa! dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!»


    Edip Yüksel : Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. Dilersen İsrail oğullarına sor. Onlara gittiğinde, Firavun ona, 'Musa, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum,' demişti


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için Musâya açık açık dokuz âyet verdik, sor Benî İsraîle, onlara geldiği vakıt Fir'avn ona dedi ki: her halde ben seni ya Musâ! Bir büyüye tutulmuş zannediyorum
    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. Sor İsrail oğullarına; Musa onlara geldiği vakit, Firavun ona dedi ki: «Ey Musa ben seni kesin büyüye tutulmuş sanıyorum!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. (Ey Peygamber!) İsrailoğullarına sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun ona: «Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum» demişti.


    Fizilal-il Kuran : Biz Musa'ya dokuz somut mucize verdik. Sor İsrailoğulları'na istersen. Musa onlara peygamber olarak geldiğinde, Firavun kendisine «Ya Musa, benim görüşüme göre sen büyülenmişsin» dedi.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz Musa'ya apaçık dokuz ayet vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz Musâya açık açık dokuz âyet verdik. İşte İsrail oğullarına sor: O, bunlara geldiği vakit Fir'avn ona: «Musa, ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum» demişdi.


    Hayrat Neşriyat : Celâlim hakkı için, (biz) Mûsâ’ya apaçık dokuz mu'cize verdik; (Ey Resûlüm!)İşte İsrâiloğullarına sor! (Mûsâ) onlara geldiği zaman, bunun üzerine Fir'avun ona: 'Ey Mûsâ! Doğrusu ben seni sihirlenmiş zannediyorum' demişti.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Biz, Musa'ya dokuz tane apaçık ayet verdik. Sor, İsrailoğullarına, hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: Ey Musa, doğrusu ben, seni büyülenmiş zannediyorum.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, Biz Musa'ya dokuz açık mesaj verdik. Nitekim, sor İsrailoğulları'na, (Musa) onlara geldiğinde (ve Firavun'a başvurduğunda neler olduğunu sana anlatsınlar). Firavun ona: "Ey Musa!" demişti, "Gerçek şu ki, ben senin büyüyle donanmış olduğunu düşünüyorum!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kasem olsun ki, Biz Mûsa'ya açık açık dokuz âyet verdik. İşte İsrailoğullarına sor. Onlara geldiği zaman O'na Fir'avun dedi ki: «Ey Mûsa! Şüphe ki ben seni elbette büyülenmiş zannetmekteyim.»


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz Musa'ya dokuz tane apaçık âyet (mucize) verdik. İsrâiloğullarına sor! Musa onlara geldiğinde, Firavun ona: “Ey Musa! Senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!” demişti.


    Şaban Piriş : Andolsun ki Musa’ya apaçık dokuz ayet verdik. İsrailoğullarına sor! Musa onlara geldiğinde Firavun kendisine: -Ey Musa, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu zannediyorum, demişti.


    Suat Yıldırım : Mûsâ’ya, açık açık dokuz mûcize (açık belge) verdik. İşte İsrailoğullarına sor: Mûsâ kendilerine geldiğinde Firavun ona: ("Bana bak) Mûsâ!" dedi, "Ben senin büyülendiğini zannediyorum."


    Süleyman Ateş : Andolsun biz Mûsâ'ya açık açık dokuz mu'cize vermiştik. İşte İsrâil oğullarına sor: Mûsâ onlara gelmiş; Fir'avn ona: "Ey Mûsâ, ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: «Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum» demişti.


    Ümit Şimşek : Biz Musa'ya apaçık dokuz âyet vermiştik. İstersen İsrailoğullarına sor: Musa onlara geldiğinde, Firavun 'Ey Musa,' demişti, 'ben senin büyülendiğini düşünüyorum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz, Mûsa'ya açık seçik dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor: Hani, Mûsa onlara geldiğinde Firavun ona şöyle demişti: "Ben senin kesinlikle büyülendiğini düşünüyorum, ey Mûsa!"
     


  20. قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزَلَ هَؤُلاء إِلاَّ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ بَصَآئِرَ وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا فِرْعَونُ مَثْبُورًا



    Kâle lekad alimte mâ enzele hâulâi illâ rabbus semâvâti vel ardı basâir(basâire), ve innî le ezunnuke yâ fir’avnu mesbûrâ(mesbûran).



    1. kâle : dedi

    2. lekad : andolsun

    3. alimte : sen bildin, biliyordun

    4. mâ enzele : indirmedi

    5. hâulâi : bunlar

    6. illâ : ancak, den başka

    7. rabbu : Rabb

    8. es semâvâti : semalar

    9. ve el ardı : ve yeryüzü, arz

    10. basâire : basiretle (ibretle) görülen, görünür bir şekilde, görülmek üzere

    11. ve innî : ve muhakkak ki ben

    12. le ezunnu-ke : mutlaka seni sanıyorum, kesin şekilde inanıyorum

    13. yâ fir'avnu : ey firavun, ya firavun

    14. mesbûren : yıkılmış, helâk olmuş






    İmam İskender Ali Mihr : ““Andolsun bunları (9 mucizeyi), görünür bir şekilde, semaların ve arzın Rabbinden başkasının indirmediğini sen biliyordun. Ve ey firavun! Muhakkak ki ben, senin helâk olacağına kesin şekilde inanıyorum.” dedi.


    Diyanet İşleri : Mûsâ ise, “İyi biliyorsun ki, bunları ancak, göklerin ve yerin Rabbi apaçık deliller olarak indirmiştir. Ey Firavun, ben de seni kesinlikle helâk olmuş bir kişi olarak görüyorum” demişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O da, sen de biliyorsun ki demişti, bunları, insanlara apaçık deliller olmak üzere ancak göklerin ve yeryüzünün Rabbi indirmiştir ve şüphe yok ki ey Firavun, ben de seni küfriyle helâk olmuş sanıyorum.


    Adem Uğur : (Musa Firavun'a:) "Pek âlâ biliyorsun ki, dedi, bunları, birer ibret olmak üzere, ancak, göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu sanıyorum!"


    Ahmed Hulusi : (Musa da Firavun'a) dedi ki: "Andolsun ki, bunları, doğruluğumu sana gösteren kanıtlar olarak semâların ve arzın Rabbinden başkasının inzâl etmediğini pekâlâ bilirsin. . . Muhakkak ki ben de senin hüsrana uğramış olduğunu zannediyorum, ey Firavun!"


    Ahmet Tekin : Mûsâ Firavun’a:
    'Pekâlâ biliyorsun ki, bunları, birliğinin ve kudretinin delili olan gözünle gördüğün mûcizeleri, birer ibret olarak göklerin ve yerin yaratıcısı, düzeninin hâkimi, Rabbinden başkası indirmedi. Ey Firavun ben de senin hakikaten mahvolduğunu biliyorum.' dedi.


    Ahmet Varol : Demişti ki: 'Andolsun bunları ancak göklerin ve yerin Rabbinin görülen belgeler olarak indirdiğini bilmişsindir. Ey Firavun! Ben de seni helak olmuş sanıyorum.'


    Ali Bulaç : O da: "Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış, harab olmuş sanıyorum" demişti.


    Ali Fikri Yavuz : Mûsa dedi ki: “Pekalâ bilirsin ki, bu mûcizeler birer ibret olsunlar diye, göklerin ve yerin Rabbinden başkası indirmemiştir. Ben de, ey Firavun! Seni helak olmuş zannediyorum.”


    Bekir Sadak : Musa da: «And olsun ki, bunlari goklerin ve yerin Rabbinin acik belgeler olarak indirdigini biliyorsun. Ey Firavun! Dogrusu senin mahvolacagini saniyorum» demisti.


    Celal Yıldırım : Musa da ona: «Yemin ederim ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabbinin açıkça görülecek belgeler halinde indirdiğini sen de çok iyi bilirsin ve elbette ben de seni yok edilmiş sanıyorum»
    demişti.


    Diyanet İşleri (eski) : Musa da: 'And olsun ki, bunları göklerin ve yerin Rabbinin açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvolacağını sanıyorum' demişti.


    Diyanet Vakfi : (Musa Firavun'a:) «Pek âlâ biliyorsun ki, dedi, bunları, birer ibret olmak üzere, ancak, göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu sanıyorum!»


    Edip Yüksel : 'Göklerin ve yerin Rabbi'nden başkasının bu delilleri indirmediğini iyi biliyorsun. Firavun, seni mahvolmuş biri olarak görüyorum!'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Alimallah dedi: pek âlâ bilirsin ki bunları o Göklerin Yerin rabbı, sırf birer basîret olmak üzere indirdi, her halde ben de seni ya Fir'avn! Helâk olmuş zannediyorum


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa da: «Pekala bilirsin ki, bunları, göklerin ve yerin Rabbi ancak birer ibret olmak üzere indirdi. Mutlaka ben de seni, ey Firavun helak olmuş sanıyorum!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Musa dedi ki: «Ey Firavun! Pekâlâ bilirsin ki, bu mucizeleri, birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de seni helak olmuş zannediyorum.»


    Fizilal-il Kuran : Musa ona dedi ki; «Bu mucizelerin, getirdiğimiz ilahi mesajın gerçek olduğunu gösteren kanıtlar olarak yerin ve göklerin Rabbi tarafından gönderildiklerini kesin biliyorsun. Ey Firavun, bana göre sen mahvolmaya aday oluyorsun.»


    Gültekin Onan : O da: "Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış, harab olmuş sanıyorum" demişti.


    Hasan Basri Çantay : O da: «Andolsun, dedi, bunları (her biri basıyretle görülecek) birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini bilmişsindir. Ben de, Fir'avn, seni herhalde helak edilmiş sanıyorum».


    Hayrat Neşriyat : (Mûsâ ise:) 'Gerçekten (sen de) bilirsin ki, bunları birer delil olarak, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Fir'avun! Şübhesiz ki ben de seni mahvolmuş zannediyorum' dedi.


    İbni Kesir : O da demişti ki: Andolsun ki sen; bunları göklerin ve yerin Rabbının, açık deliller olarak indirmiş olduğunu biliyorsun. Ben, doğrusu ey Firavun, senin mahvolacağını sanıyorum.


    Muhammed Esed : (Musa) da ona: "Bu (mucizevi olguları, sana) uyarıcı, aydınlatıcı belirtiler olarak göklerin ve yerin (gerçek) sahibinden başkasının indiremeyeceğini pekala biliyorsun!" diye karşılık verdi, "Ve ey Firavun, (onları doğru değerlendirme yolunu seçmediğin için) ben de senin bütünüyle ziyan içinde olduğunu düşünüyorum!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Andolsun, sen bilirsin ki, bunları indirmedi, ancak göklerin ve yerin Rabbi birer basiret olmak üzere indirdi. Ve muhakkak ki, ey Fir'avun, ben seni elbette helâk olmuş sanıyorum.»


    Ömer Öngüt : Musa da: “Sen çok iyi biliyorsun ki, kalp gözlerini açmak üzere bunları ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu sanıyorum. ” dedi.


    Şaban Piriş : Musa da ona: -Elbette bunları deliller olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini bilirsin. Ben de kesinlikle senin mahvolacağını zannediyorum ey Firavun! dedi.


    Suat Yıldırım : Mûsâ da şöyle cevap verdi: "Pek iyi bilirsin ki bu âyetleri, birer belge olmak üzere, indiren, göklerin ve yerin Rabbinden başkası değildir. Ey Firavun! Ben de senin mahvolduğunu zannediyorum."


    Süleyman Ateş : Mûsâ dedi ki: "Bunları, ancak göklerin ve yerin Rabbinin, (benim doğruluğumu belgeleyen) kanıtlar olarak indirdiğini pekâlâ bildin. Ey Fir'avn, ben de seni mahvolmuş görüyorum."


    Tefhim-ul Kuran : O da: «Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış, harab olmuş sanıyorum» demişti.


    Ümit Şimşek : Musa dedi ki: 'And olsun, sen de biliyorsun ki, gerçeği gösteren birer delil olarak bunları indiren, Yer ve Gökler Rabbinden başkası değildir. Ey Firavun, ben de senin helâke uğrayacağını düşünüyorum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa dedi: "Yemin olsun, sen bilmektesin ki, bunları, basîretle görülebilecek ibretler halinde/basîretler olarak o, göklerin ve yerin Rabbinden başkası indirmedi. Vallahi ben de seni mahvolmuş görüyorum, ey Firavun!"
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş