Kuran-ı Kerim İSRÂ Suresi Türkçe Meali türkce açıklaması, İsra suresi türkce açıklaması, İSRA suresi

goktepeli26 5 Haz 2013

Son Konular



  1. قَالَ أَرَأَيْتَكَ هَذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ أَخَّرْتَنِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لأَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ إَلاَّ قَلِيلاً



    Kâle e raeyteke hâzellezî kerremte aley(aleyye), le in ahharteni ilâ yevmil kıyâmeti le ahtenikenne zurriyyetehû illâ kalîlâ(kalîlen).



    1. kâle : dedi

    2. e : mi

    3. raeyte-ke : senin görüşün

    4. hâzâ : bu

    5. ellezî : ki o

    6. kerremte : sen yücelttin, kerim kıldın, üstün kıldın, şerefli kıldın

    7. aleyye : bana, benim üzerime

    8. le in ahharte-ni : gerçekten eğer beni ertelersen

    9. ilâ yevmil kıyâmeti : kıyâmet gününe

    10. le ahtenikenne : muhakkak ele geçireceğim, kumanda edeceğim, bana tâbî kılacağım

    11. zurriyyete-hu : onun soyunu, zürriyetini

    12. illâ : ancak, başka, hariç

    13. kalîlen : az





    İmam İskender Ali Mihr : (İblis) dedi ki: “Senin görüşüne göre, benim üzerime (benden daha) mükerrem (ikram edilmiş, şerefli) kıldığın kimse bu mu? Eğer beni kıyâmet gününe (kadar) tehir edersen (ertelersen), onun zürriyetinden (neslinden) pek azı hariç, mutlaka bana (kendime) tâbî kılacağım.”


    Diyanet İşleri : Yine demişti ki: “Benden üstün tuttuğun kişi bu mu, söyler misin? Andolsun eğer beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bildir bana demişti, benden daha şerefli ve yüce olarak yarattığın bu mahlûk kimdir? Kıyamet gününe dek yaşatırsan beni andolsun ki pek azı müstesna, onun soyunu azdıracağım.


    Adem Uğur : Dedi ki: "Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!"


    Ahmed Hulusi : "Benden şerefli kıldığın şu kimseye bak! Andolsun ki, eğer bana kıyamet sürecine kadar zaman verirsen onun neslini, pek azı hariç, mutlaka boyunduruğum altına alacağım" dedi (İblis).


    Ahmet Tekin : ' Şu benden asâletli, şerefli kıldığını görüyor musun? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendi buyruğum altına alacağım, onları kendime bağlayacağım.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Şu bana üstün kıldığına bir baksana! Andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan çok azı dışında onun soyunu kendime bağlayacağım.'


    Ali Bulaç : Demişti ki: "Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu -pek az dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım."


    Ali Fikri Yavuz : İblis, baksana şu üzerime mükerrem kıldığın kimseye! Eğer kıyamet gününe kadar beni geciktirirsen, yemin ederim ki, Âdem’in zürriyetini (nesilini) -azı müstesna olmak üzere- muhakkak kandırıp kendime bağlarım, demişti.


    Bekir Sadak : «enden ustun kildigini goruyor musun? Kiyamet gunune kadar beni ertelersen, and olsun ki, azi bir yana, onun soyunu kendi buyrugum altina alacagim» demisti.


    Celal Yıldırım : «Baksana benden üstün ve şerefli kıldığın bu da kim ? Eğer beni Kıyamet gününe kadar geciktirirsen, and olsun ki pek azı dışında onun soyunu emir ve kumandam altına alacağım» diye ilâve etti.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Benden üstün kıldığını görüyor musun? Kıyamet gününe kadar beni ertelersen, and olsun ki, azı bir yana, onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım' demişti.


    Diyanet Vakfi : Dedi ki: «Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım!»


    Edip Yüksel : 'Benden üstün kıldığın şu kişiyi görüyor musun? Beni diriliş gününe kadar geciktirirsen, onun soyunu, pek azı hariç sahiplenip perişan edeceğim.,' dedi


    Elmalılı Hamdi Yazır : Baksan a dedi: şu benim üzerime tekrim ettiğine, kasem ederim ki eğer beni Kıyamet gününe kadar te'hır edersen ben onun zürriyyetini pek azı müstesna olmak üzere mutlak kumandam altına alırım


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dedi ki: «Şu benim üzerime üstün kıldığın kişiye baksana!» Yemin ederim ki eğer beni kıyamet gününe kadar yaşatırsan, ben onun zürriyetini pek azı hariç kesinlikle kumandam altına alacağım.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Yine İblis) dedi ki: «Şu benden üstün kıldığını gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım.»


    Fizilal-il Kuran : İblis dedi ki; «Benden üstün tuttuğun şu canlıyı görüyor musun? Eğer bana kıyamet gününe kadar mühlet verirsen, onun soyunu, pek az bir bölümü dışında, avucumun içine alıp mahvederim.


    Gültekin Onan : Demişti ki: "Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu -pek azı dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım."


    Hasan Basri Çantay : (Yine) dedi ki: «Benden şerefli kıldığın bu (adam da) kim oluyormuş, bana haber ver! Eğer beni kıyamet gününe kadar gecikdirirsen, andolsun ki, onun zürriyetini, birazı müstesna olmak üzere, behemehal kendime bendederim».


    Hayrat Neşriyat : 'Şu bana üstün kıldığını gördün mü? Yemîn olsun ki, eğer beni kıyâmet gününe kadar geciktirir (ve bana mühlet verir)sen, onun zürriyetini, pek azı müstesnâ, mutlakahâkimiyetim altına alacağım' dedi.


    İbni Kesir : Benden üstün kıldığını görüyor musun? Eğer beni kıyamet gününe kadar tehir edersen; pek azı müstesna, onun soyunu emrim altına alırım, demişti.


    Muhammed Esed : ve "Benden üstün tuttuğun (şu aptal) şeye bak! Eğer bana Kıyamet Günü'ne kadar zaman verirsen, çok azı dışında, onun soyundan gelenleri mutlaka peşime takacağım" diye ekledi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Bana haber ver, şunu ki, benim üzerime mükerrem kıldın. Yemin ederim ki, eğer beni Kıyamet gününe kadar tehir eder isen elbette onun zürriyetini, birazı müstesna olmak üzere mutlaka hakimiyetimin altına alırım.»


    Ömer Öngüt : İblis: “Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Eğer kıyamet gününe kadar beni ertelersen, yemin ederim ki pek azı dışında onun neslini kendime bağlayacağım. ” dedi.


    Şaban Piriş : Benden üstün kıldığın adam bu mu? Eğer, bana kıyamet gününe kadar süre verirsen, çok azı dışında onun soyunu emir ve kumandam altına alacağım! dedi.


    Suat Yıldırım : (61-62) Bir zaman meleklere: "Ademe secde edin!" dedik, onlar da hemen secdeye kapandılar, yalnız İblis secde etmeyip: "Çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim!" "Benden üstün kıldığın adam bu mu? Eğer kıyamet gününe kadar bana bir mühlet versen, gör bak nasıl da onun soyunu pek azı dışında kumandam altına alacağım!" dedi.


    Süleyman Ateş : "Şu benden üstün yaptığını gördün mü (nesi var onun ki onu benden üstün kıldın)? Andolsun, eğer beni kıyâmet gününe kadar ertelersen, onun zürriyetini, pek azı hariç kökünden koparıp sürükleyeceğim!" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Demişti ki: «Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu -pek azı dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım.»


    Ümit Şimşek : 'Bana üstün kıldığın şu kimseye bak,' dedi. 'Eğer beni kıyamet gününe kadar bırakacak olursan, and olsun ki, pek azı dışında ben onun neslini kendime bağlarım.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Yine dedi: "Şu benden üstün kıldığına bir baksana! Yemin olsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım."
     


  2. قَالَ اذْهَبْ فَمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَآؤُكُمْ جَزَاء مَّوْفُورًا



    Kâlezheb fe men tebiake minhum fe inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(mevfûren).



    1. kâlezheb (kâle izheb) : "git" dedi

    2. fe men : artık kim

    3. tebia-ke : sana tâbî oldu

    4. min-hum : onlardan

    5. fe : o zaman, artık

    6. inne : muhakkak

    7. cehenneme : cehennem

    8. cezâu-kum : sizin cezanız

    9. cezâen : ceza olarak

    10. mevfûren : eksiksiz, tam





    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Git! Artık onlardan kim sana tâbî olursa, o zaman muhakkak ki sizin cezanız, eksiksiz bir ceza olarak cehennemdir.”


    Diyanet İşleri : Allah, şöyle dedi: “Çekil, git.” Onlardan kim sana uyarsa, kuşkusuz cehennem tam bir karşılık olarak hepinizin cezası olacaktır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Git demişti, kim sana uyarsa onlardan, hepinizin de cezâsı cehennemdir gerçekten ve o cezâ, noksansız, tastamam bir cezâ.


    Adem Uğur : Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza!


    Ahmed Hulusi : (Allâh) buyurdu: "Git! Onlardan kim sana tâbi oldu ise, muhakkak ki cehennem sizin yaptığınızın sonucudur! Tam karşılık!" (Vehmine tâbi olarak kendini yalnızca beden sanıp şuurunu = hakikatini inkâr eden, bedenselliğin cehennemini yaşar. )


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Git! Onlardan kimler sana uyarsa, bilin ki, cezanız ağır, okkalı bir ceza olan cehennemde yanma cezasıdır.' buyurdu.


    Ahmet Varol : (Allah da) dedi ki: 'Git. Onlardan kim sana uyarsa şüphesiz sizin cezanız cehennemdir. Eksiksiz bir ceza!


    Ali Bulaç : Demişti ki: "Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza."


    Ali Fikri Yavuz : Allah, şöyle buyurdu: Def ol git! Artık onlardan kim sana uyarsa, biliniz ki, cehennem de sizin cezanızdır; mükemmel bir ceza!...


    Bekir Sadak : Allah: «Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil ki, cehennem hepinizin cezasi olur, hem de tam bir ceza» dedi.


    Celal Yıldırım : Allah ona: «Yıkıl da git, artık onlardan kim sana uyarsa. Cehennem hepinizin cezasıdır, hem de eksiksiz bir ceza...» buyurdu.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah: 'Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil ki, cehennem hepinizin cezası olur, hem de tam bir ceza' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Tam bir ceza!


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Onlardan seni izleyenler ile birlikte git. Tam size göre bir ceza olan cehenneme kadar yolunuz var.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah buyurdu ki: def'ol haydi onlardan her kim sana tabi' olursa haberiniz olsun ki Cehennem de sizin cezanızdır, mükemmel bir ceza


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah buyurdu ki: «Haydi defol! Onlardan her kim sana uyarsa, biliniz ki cehennem de sizin cezanızdır, hem de mükemmel bir ceza!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah buyurdu ki: «Haydi git! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki, cezanız cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza.»


    Fizilal-il Kuran : Allah dedi ki: «Defol git. Onun soyundan kim sana uyarsa onlarla senin ortak ve yeterli cezanız cehennemdir.


    Gültekin Onan : Demişti ki: "Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza."


    Hasan Basri Çantay : (Allah da): «(Defol) git, dedi, artık onlardan kim sana uyarsa şüphesiz ki cehennem hepinizin cezasıdır, tastamam bir ceza».


    Hayrat Neşriyat : (Allah) buyurdu ki: '(Çık) git! Artık onlardan kim sana uyarsa, hiç şübhesiz ki tam bir karşılık olarak cezânız, Cehennemdir!'


    İbni Kesir : Buyurmuştu ki: Haydi git, onlardan her kim sana uyarsa; muhakkak cehennem sizin cezanızdır. Hem de tam bir ceza.


    Muhammed Esed : (Allah) "Haydi, (seçtiğin yolda elinden geleni ardına koymamak üzere) git! Ancak, haberin olsun ki, onlardan sana uyanlar(la beraber) hepinizi bekleyen ceza, yaptıklarınızın tam karşılığı olmak üzere, cehennem olacaktır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Cenâb-ı Hak da) Buyurdu ki: «Çık git, imdi onlardan her kim sana tâbi olursa artık şüphe yok ki, sizin cezanız cehennemdir. Vafî mükemmel bir ceza.»


    Ömer Öngüt : Allah buyurdu ki: “Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir, hem de tam bir ceza!”


    Şaban Piriş : Allah: -Defol, onlardan kim sana tabi olursa, sizin cezanız cehennemdir. Eksiksiz ve tam bir ceza!


    Suat Yıldırım : "Defol! oradan" buyurdu Allah; "Onlardan kim sana tâbi olursa, iyi bilin ki cehennem de sizin cezanızdır. Ceza ki ne ceza!"


    Süleyman Ateş : (Allâh) "(defol) git, dedi, onlardan kim sana uyarsa cezânız cehennemdir, mükemmel bir cezâ (size)!"


    Tefhim-ul Kuran : Demişti ki: «Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza.»


    Ümit Şimşek : Allah ona 'Çık, git,' buyurdu. 'Onlardan kim sana uyacak olursa, hepinizin cezası Cehennemdir. İşte size lâyık bir ceza!


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah buyurdu: "Defol git! Onlardan kim sana uyarsa, cezanız cehennem olacaktır. Ne de mükemmel ceza."
     


  3. وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَأَجْلِبْ عَلَيْهِم بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الأَمْوَالِ وَالأَوْلادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا



    Vestefziz menisteta’te minhum bi savtike ve eclib aleyhim bi haylike ve recilike ve ؛ârikhum fîl emvâli vel evlâdi vaıdhum, ve mâ yaiduhumu؛ ؛eytânu illâ gurûrâ(gurûren).



    1. vestefziz (ve istefsiz) : ve aldat, rahats‎z et

    2. men isteta'te : kime güç yetirirsen

    3. min-hum : onlardan

    4. bi savti-ke : sesinle

    5. ve eclib : ve baً‎rarak sevket (yِnlendir)

    6. aleyhim : onlar‎n üzerine

    7. bi hayli-ke : senin atl‎lar‎nla

    8. ve recili-ke : ve senin yayalar‎n

    9. ve ‏ârik-hum : ve onlara ortak ol

    10. fî el emvâli : mallarda

    11. ve el evlâdi : ve evlâtlarda, çocuklarda

    12. vaid-hum, : onlara vaadet

    13. ve mâ yaidu-hum : ve onlara vaadettiًi ‏eyler

    14. e‏ ‏eytânu : ‏eytan

    15. illâ : ancak, fakat

    16. gurûren : aldanma, aldatma






    فmam فskender Ali Mihr : “Ve onlardan güç yetirdiklerini, sesinle aldat. Atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎ baً‎rarak yِnlendir (cehenneme sevket). Evlâtlar‎nda ve mallar‎nda onlara ortak ol. Ve onlara (yalan ‏eyler) vaadet.” قeytan‎n vaadettikleri gurur (aldatma)dan ba‏ka bir ‏ey deًildir.


    Diyanet ف‏leri : “(Haydi) onlardan gücünün yettiًinin ayaً‎n‎ çaًr‎nla kayd‎r. Atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üzerine yürü. Onlar‎n mallar‎na ve evlatlar‎na ortak ol. Onlara vaadlerde bulun.” Hâlbuki ‏eytan onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey va’detmez.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Onlardan kime gücün yeterse seslen, oynat yerinden onu, atl‎, yaya, bütün ordunla yürü üstlerine, malda, evlâtta ortak ol onlarla ve vaadet onlara ve قeytan, yalandan ba‏ka bir ‏ey vaat edemez ki onlara.


    Adem Uًur : Onlardan gücünün yettiًi kimseleri dâvetinle ‏a‏‎rt; süvarilerinle, yayalar‎nla onlar‎ yaygaraya boً; mallar‎na, evlâtlar‎na ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. قeytan, insanlara, aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vâdetmez.


    Ahmed Hulusi : "Onlardan gücün yettiًini sesleni‏inle (vesveseyle) yerinden oynat; atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üzerine çullan; mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol ve onlara vaatte bulun! (Ne var ki) ‏eytan onlara aldan‎‏tan ba‏ka bir ‏ey vaat etmez!"


    Ahmet Tekin : 'Onlardan gücünün yettiًi kimseleri, te‏vikin, vesvesen, f‎s‎lt‎lar‎nla, gürültüyü and‎ran ‏ark‎lar‎n ve çalg‎ seslerinle küçük dü‏ürerek peri‏an et. Süvarilerinle, yayalar‎nla onlar‎ yaygaraya boً, mallar‎n‎, evlâtlar‎n‎ vas‎ta ederek onlara günah i‏let, kendilerine vaatlerde bulun.' buyurdu. قeytan, ‏eytan t‎ynetli ahlâks‎z azg‎nlar, ‏eytanî güçler onlara, aldatmaktan ba‏ka bir ‏ey va’detmez.


    Ahmet Varol : Onlardan gücünün yettiًini sesinle yerlerinden oynat. Atl‎lar‎nla ve yayalar‎nla üzerlerine yaygaray‎ kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara vaadlerde bulun.' قeytan onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vaad etmez.


    Ali Bulaç : "Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sars‎nt‎ya uًrat, atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üstüne yaygaray‎ kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çe‏itli vaadlerde bulun." قeytan, onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vadetmez.


    Ali Fikri Yavuz : Hem insanlardan gücün yettiًi kimseleri, sesinle (قehevî çalg‎larla) kayd‎r ve fenal‎ًa gِtüren süvarilerinle, piyadelerinle üzerlerine yaygara kopar. (Haram kazand‎rmakla) mallar‎na ve (zina yapt‎rmakla) evlâdlar‎na ortak ol; onlara (yalan yere) vaadlerde bulun. Fakat قeytan, onlara, yaln‎z bir aldan‎‏ vaad eder.


    Bekir Sadak : «esinle, gucunun yettigini yerinden oynat, onlara karsi yaya ve atlilarinla haykirarak yuru, mallarina ve cocuklarina ortak ol, onlara vaadlerde bulun ama seytan sadece onlari aldatmak icin vaadeder.


    Celal Y‎ld‎r‎m : «Hem onlardan gücün yettiًince sesinle yerinden oynat, süvarinle piyadenle üzerlerine yürü ; mallar‎na ve çocuklar‎na ortak ol, onlara va'dlerde bulun, —ama قeytan onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey va'detmez—».


    Diyanet ف‏leri (eski) : 'Sesinle, gücünün yettiًini yerinden oynat, onlara kar‏‎ yaya ve atl‎lar‎nla hayk‎rarak yürü, mallar‎na ve çocuklar‎na ortak ol, onlara vaadlerde bulun ama ‏eytan sadece onlar‎ aldatmak için vaadeder.


    Diyanet Vakfi : Onlardan gücünün yettiًi kimseleri dâvetinle ‏a‏‎rt; süvarilerinle, yayalar‎nla onlar‎ yaygaraya boً; mallar‎na, evlâtlar‎na ortak ol, kendilerine vaadlerde bulun. قeytan, insanlara, aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vâdetmez.


    Edip Yüksel : 'Onlardan gücünün yettiًini sesinle yerinden oynat, onlara kar‏‎ tüm gücünü ve adamlar‎n‎ seferber et, paralar‎n‎n ve çocuklar‎n‎n bir bِlümüne ortak ol ve onlara umut ver. قeytan, onlara ancak sahte umutlar verir.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hem onlardan gücün yettiًini sesinle oynat, süvarilerin ve piyadelerinle üzerlerine bas gürültüyü, ve mallar‎na evlâdlar‎na ortak ol ve onlarla va'dler yap, fakat قeytan onlara bir aldan‎‏tan ba‏ka ne va'd eder?


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Onlardan gücünün yettiًini sesinle yerinden oynat; süvarilerin ve piyadelerinle üzerlerine bas gürültüyü; mallar‎na, evlatlar‎na ortak ol; ve onlara va'dlerde bulun.» Fakat ‏eytan onlara bir aldan‎‏tan ba‏ka ne va'd eder?


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : «Onlardan gücünün yettiًini yerinden oynat. Atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üzerine yaygaray‎ bas! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaadlerde bulun.» Fakat ‏eytan onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vaad etmez.


    Fizilal-il Kuran : Gücünün yettiklerini sesinle ayart‎p siperlerinden ç‎kar, atl‎lar‎n‎ ve piyadelerini nara att‎rarak, üzerlerine çulland‎r, mallar‎na ve evlâtlar‎na ortak ol, onlara çe‏itli vaadler yap, ‏eytan‎n insanlara yapt‎ً‎ vaadler aldatmacadan ba‏ka bir ‏ey deًildir.


    Gültekin Onan : "Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sars‎nt‎ya uًrat, atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üstüne yaygaray‎ kopar. Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çe‏itli vaadlerde bulun." قeytan, onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vadetmez.


    Hasan Basri اantay : «Onlar‎n içinden gücünün yetdiًi kimseleri sesinle yerinden oynat, onlara kar‏‎ süvarilerinle, piyadelerinle yaygara ç‎kar, mallar‎na, evlâdlar‎na ortak ol. Onlara va'd et». قeytan (bu)! Onlara bir aldat‎‏dan ba‏ka ne va'd eder o?


    Hayrat Ne‏riyat : 'Hem onlardan gücünün yettiًi kimseleri sesinle (vesvesenle) yerinden oynat; süvârilerin ve yayalar‎nla üzerlerine yaygaray‎ bas; mallarda ve evlâdlarda kendilerine ortak ol ve onlara (yalan) va'dlerde bulun!' Zâten ‏eytan, onlara aldatmadan ba‏ka ne va'd eder?


    فbni Kesir : Sesinle onlardan gücünün yettiًini yerinden oynat. Atl‎lar‎nla ve yayalar‎nla onlara kar‏‎ hayk‎rarak yürü. Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol. Ve vaadde bulun kendilerine. قeytan ancak aldatmak için vaad eder onlara.


    Muhammed Esed : Haydi, ‏imdi onlardan gücünün yettiًini sesinle ayart; atlar‎nla ve adamlar‎nla onlar‎n üzerine yüklen ve (bِylece) onlar‎n, mallar‎yla çocuklar‎yla (ilgili olarak i‏leyecekleri günahlara) ortak ol; onlara vaadlerde bulun; çünkü (onlar bilmezler ki) قeytan'‎n vaad ettiًi her ‏ey sadece ak‎l çelmek içindir.


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Ve onlardan kime gücün yeterse onu sesin ile oynat ve onlar‎n üzerlerine süvarilerinle, piyâdelerinle sayhada bulun ve onlara mallarda ve evlatlarda ortak ol, ve onlara vaadler yap, onlar‎ ‏eytan‎n vaadedeceًi ‏ey ise bir aldat‎‏tan ba‏ka deًildir.»


    ضmer ضngüt : “Onlardan gücünün yettiًi kimseleri sesinle yerinden oynat, ‏a‏‎rt! Atl‎lar‎nla, yayalar‎nla onlar‎ yaygaraya boً! Mallar‎nda ve evlatlar‎nda onlara ortak ol! Kendilerine vaadlerde bulun!” قeytan insanlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vâdetmez.


    قaban Piri‏ : فnsanlardan gücünün yettiklerini sesinle titret! Atl‎ ve yayalar‎nla onlar‎n üzerine yürü! Onlar‎n mallar‎na ve evlatlar‎na ortak ol, onlara vaadde bulun! قeytan onlara aldatmadan ba‏ka ne vaat edebilir?


    Suat Y‎ld‎r‎m : Allah sonra ‏ِyle buyurdu: "Onlardan gücünün yettiًini sesinle aldat‎p kِtülüklere kayd‎r. Süvari veya piyade olarak bütün kuvvetlerini toplayarak onlar‎n üzerine yürü, mallar‎na ve evlatlar‎na ortak ol, bol bol vaadlerde bulun onlara!" قeytan bu! Onlar‎ aldatmadan ba‏ka ne vaad eder ki!


    Süleyman Ate‏ : "Onlardan gücünün yettiًini sesinle yerinden oynat; atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üzerine yaygaray‎ bas; mallarda ve evlâdlarda onlara ortak ol; onlara (çe‏itli) va'dler yap (va'dlerinle onlar‎ oyala)"; ‏eytân, onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey va'detmez.


    Tefhim-ul Kuran : «Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sars‎nt‎ya uًrat, atl‎lar‎n ve yayalar‎nla onlar‎n üstüne yaygaray‎ kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çe‏itli vaadlerde bulun.» قeytan, onlara aldatmadan ba‏ka bir ‏ey vadetmez.


    ـmit قim‏ek : 'Onlardan gücünün yettiًini sesinle yoldan ç‎kar. Süvarilerinle, piyadelerinle onlar‎n üzerine yürü. Mallar‎na, evlâtlar‎na ortak ol. Onlara vaadlerde bulun. Ama قeytan‎n onlara vaad edeceًi, bir aldatmadan ba‏ka nedir ki?


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Onlardan güç yetirdiًini sesinle yerinden oynat. Atl‎lar‎n ve yayalar‎nla yaygara ç‎kar‎p üzerlerine çullan. Mallarda, evlatlarda onlara ortak ol, onlara ha bire vaatte bulun." قeytan onlara bir aldan‎‏tan ba‏ka ne vaat eder ki?!
     


  4. إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفَى بِرَبِّكَ وَكِيلاً



    İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân(sultânûn), ve kefâ bi rabbike vekîlâ(vekîlen).



    1. inne : muhakkak

    2. ibâdî : kullar‎m

    3. leyse : deًil, yoktur

    4. leke : senin

    5. aleyhim : onlar‎n üzerine

    6. sultânûn : sultanl‎k, yapt‎r‎m gücü

    7. ve kefâ bi : ve yeterli, kâfi

    8. rabbi-ke : senin Rabbin

    9. vekîlen : vekil olarak






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Benim kullar‎m‎n üzerinde, senin bir sultanl‎ً‎n (yapt‎r‎m gücün) yoktur. Ve senin Rabbin, vekil olarak kâfidir (yeter).


    Diyanet ف‏leri : “قüphesiz, (gerçek) kullar‎m üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacakt‎r. Vekil olarak Rabbin yeter!”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki gerçek kullar‎m‎n üstünde hiçbir hükmün yoktur, onlara kar‏‎ hiçbir gücün olmaz senin ve Rabbin, koruyucu olarak yeter onlara.


    Adem Uًur : قuras‎ muhakkak ki, benim (ihlâsl‎) kullar‎m üzerinde senin hiçbir aً‎rl‎ً‎n olmayacakt‎r. (Onlar‎) koruyucu olarak Rabbin yeter.


    Ahmed Hulusi : "Muhakkak ki Benim kullar‎m (Hakikatlerine = ‏uur varl‎k olduklar‎na iman etmi‏ olanlar) üzerinde senin bir sultan (zorlay‎c‎ gücün) yoktur! Rabbin Vekiyl olarak kâfidir. "


    Ahmet Tekin : Beni ilâh tan‎yan, candan müslüman olarak bana baًlanan, sayg‎l‎ kullar‎m‎n üzerinde onun nüfuzu, etkili bir gücü yoktur. Ona kar‏‎ Rabbin, hâmi ve güvence olarak yeter.


    Ahmet Varol : 'قüphesiz benim (gerçek) kullar‎m‎n üzerinde senin bir gücün olamaz.' Vekil olarak Rabbin yeter.


    Ali Bulaç : "Benim kullar‎m; senin onlar üzerinde hiç bir zorlay‎c‎ gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak Rabbin yeter.


    Ali Fikri Yavuz : Doًrusu, benim o gerçek kullar‎m var ya! Senin (ey فblis) onlar üzerine hiç bir hâkimiyetin yoktur. Rabbin ise, vekil olarak yeter.


    Bekir Sadak : Dogrusu Benim mumin kullarim uzerinde senin bir hakimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : «قüphesiz ki benim (gerçek mü'min) kullar‎m üzerinde senin hiçbir sultan olamaz. Vekîl olarak Rabbin yeter.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Doًrusu Benim mümin kullar‎m üzerinde senin bir hakimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.'


    Diyanet Vakfi : قuras‎ muhakkak ki, benim (ihlâsl‎) kullar‎m üzerinde senin hiçbir aً‎rl‎ً‎n olmayacakt‎r. (Onlar‎) koruyucu olarak Rabbin yeter.


    Edip Yüksel : 'Kullar‎ma gelince, senin onlar üzerine hiç bir gücün yoktur.' Koruyucu olarak Rabbin yeter.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Doًrusu o benim kullar‎m yok mu! Senin onlar üzerine hiç bir saltanat‎n yoktur, vekîl ise rabb‎n yeter


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : «Doًrusu o benim kullar‎m yok mu, senin onlar üzerine hiçbir saltanat‎n yoktur! Vekil olarak Rabbin yeter!»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Doًrusu benim (ihlasl‎) kullar‎m üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.


    Fizilal-il Kuran : Benim gerçek kullar‎ma gelince, senin onlar üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur. Allah, onlar için yeterli koruyucudur.


    Gültekin Onan : "Benim kullar‎m; senin onlar üzerinde hiç bir zorlay‎c‎ gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak rabbin yeter.


    Hasan Basri اantay : «Benim gerçek kullar‎m (var ya.) Senin onlar üzerinde hiç bir haakimiyyetin yokdur. (Onlara) vekîl olarak Rabbin yeter».


    Hayrat Ne‏riyat : 'قübhesiz ki kullar‎m‎n üzerinde senin için bir hâkimiyet yoktur. (Onlara) Vekîl olarak ise Rabbin yeter!'


    فbni Kesir : Muhakkak ki Benim kullar‎m üzerine senin bir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabb‎n yeter.


    Muhammed Esed : (Bununla birlikte yine de) bil ki, (Bana güven baًlayan) kullar‎m üzerinde senin bir etkin olmayacakt‎r; çünkü kimse Rabbin kadar güvene lay‎k deًildir."


    ضmer Nasuhi Bilmen : «قüphesiz benim kullar‎m var ya, senin için onlar‎n üzerinde bir hakimiyet yoktur. Vekil olarak da Rabbin kâfidir.»


    ضmer ضngüt : “قuras‎ muhakkak ki benim kullar‎m üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter. ”


    قaban Piri‏ : قüphesiz kullar‎m‎n üzerinde senin bir gücün yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.


    Suat Y‎ld‎r‎m : "Benim gerçek kullar‎ma senin asla bir hakimiyetin olamayacakt‎r. Rabbinin onlar‎ koruyucu olmas‎ yeter de artar!"


    Süleyman Ate‏ : "Benim (gerçek) kullar‎m(a gelince) senin onlar(‎ kand‎rmaً)a gücün yetmez!" vekil olarak Rabbin yeter.


    Tefhim-ul Kuran : «Benim kullar‎m; senin onlar üzerinde hiç bir zorlay‎c‎ gücün (hakimiyetin) yoktur.» Vekil olarak Rabbin yeter.


    ـmit قim‏ek : 'Benim kullar‎m üzerinde ise senin hiçbir gücün yoktur. Vekil olarak Rabbin onlara yeter.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : "Ku‏kusuz, benim kullar‎m üzerinde senin hiçbir sultan olmayacakt‎r." Vekil olarak Rabbin yeter.
     


  5. رَّبُّكُمُ الَّذِي يُزْجِي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُواْ مِن فَضْلِهِ إِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا



    Rabbukumullezî yuzcî lekumul fulke fîl bahri li tebtegû min fadlih(fadlihî), innehu kâne bi kum rahîmâ(rahîmen).



    1. rabbu-kum : sizin Rabbiniz

    2. ellezî : ki o

    3. yuzcî : sevkeder (yüzdürür)

    4. lekum : sizi, sizin için

    5. el fulke : gemiler

    6. fî el bahri : denizde

    7. li tebtegû : aramanız için

    8. min fadli-hi : onun fazlından

    9. inne-hu : muhakkak o, çünkü o

    10. kâne : oldu

    11. bi kum : size

    12. rahîmen : merhametli, rahmet eden, rahmet nuru gönderen





    İmam İskender Ali Mihr : Sizin Rabbiniz ki; O, onun fazlından (nasip) arayasınız diye denizde gemileri sizin için sevkeder (yüzdürür). Çünkü O, size rahmet edicidir.


    Diyanet İşleri : Rabbiniz, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütendir. Şüphesiz O, size karşı çok merhametlidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbiniz, öyle bir Rabdir ki lütuf ve ihsânını arayın diye sizin için denizde gemileri yürütür. Şüphe yok ki o, size rahîmdir.


    Adem Uğur : (Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna nâil olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok merhametlidir.


    Ahmed Hulusi : Rabbiniz ki, lütfunu arayasınız diye gemileri (bedenlerinizi) sizin için deniz (ilim) içinde yüzdürüyor! Muhakkak ki O, sizden Rahıym'dir (El Esmâ mânâlarının özelliklerini açığa çıkaran)!


    Ahmet Tekin : Rabbiniz, lütfuna nail olmanız, ticaret yapmanız için denizde gemileri, filoları sizin için yüzdürendir. Şüphesiz o size merhametiyle muamele etmektedir.


    Ahmet Varol : Rabbiniz, lütfundan arayasınız diye sizin için gemileri denizde yürütendir. Şüphesiz o size karşı merhametlidir.


    Ali Bulaç : Sizin Rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür. Gerçekten O, size karşı merhametli olandır.


    Ali Fikri Yavuz : Rabbiniz o varlıktır ki, fazlından nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor. Muhakkak ki, O, size, çok merhametli bulunuyor.


    Bekir Sadak : Rabbiniz, bol nimetinden elde edesiniz diye, denizde gemileri sizin icin yuzdurur. O, size merhamet eder.


    Celal Yıldırım : Rabbiniz (o sınırsız kudret sahibidir ki) O'nun geniş nîmet ve ihsanından (geçiminizi) arayasınız diye denizde sizin için gemiyi yüzdürür. Doğrusu Rabbiniz sizin hakkınızda çok merhametlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbiniz, bol nimetinden elde edesiniz diye, denizde gemileri sizin için yüzdürür. O, size merhamet eder.


    Diyanet Vakfi : (Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna nâil olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok merhametlidir.


    Edip Yüksel : Rabbiniz, nimetlerini aramanız için gemileri okyanuslarda yüzdürendir. O size karşı Rahim'dir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Rabbınız o kadirdir ki fadlından nasîb arayasınız diye sizin için denizde gemiler sevkediyor, hakıkaten o size rahîm bulunuyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rabbiniz o kudret sahibidir ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor; gerçekten O, size karşı çok merhametidir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Rabbiniz, lütfundan nasib arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürüten kudret sahibidir. Şüphesiz O, size çok merhametlidir.


    Fizilal-il Kuran : Rabbinizin size sunduğu nimetleri arayasınız diye gemileri denizde yüzdüren O'dur. Hiç şüphesiz O, size karşı pek merhametlidir.


    Gültekin Onan : Sizin rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür. Gerçekten O, size karşı merhametli olandır.


    Hasan Basri Çantay : Rabbiniz, fazl (-u kerem) inden (nasıyb) arayasınız diye, sizin için denizde gemileri yürütendir. Şübhe yok ki O sizi çok esirgeyicidir.


    Hayrat Neşriyat : (Ey insanlar!) Rabbiniz, fazlından (rızkınızı) arayasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdürendir. Muhakkak ki O, size karşı çok merhametlidir.


    İbni Kesir : Rabbınız O'dur ki; lutfundan elde edesiniz diye gemileri sizin için denizde yüzdürür. Muhakkak ki O; sizin için Rahim olandır.


    Muhammed Esed : Rabbinizdir, bolluğundan, bereketinden (payınızı) arayasınız diye sizin için denizde gemileri yüzdüren; O'dur size gerçekten acıyan, sahip çıkan.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Rabbiniz, o (Zât-ı Kerîm)dir ki, sizin için denizde gemileri cereyan ettirir, tâ ki, O'nun fazlından talepte bulunasınız. Şüphe yok ki, o sizin için pek ziyâde merhametlidir.


    Ömer Öngüt : Rabbiniz O'dur ki, lütfundan (nasip) aramanız için gemileri denizde sizin için yüzdürüyor. Çünkü O, size çok merhametlidir.


    Şaban Piriş : Denizde nimetini arayasınız diye gemileri sizin için sevk ve idare eden Rabbinizdir. Çünkü O, size çok merhamet eder.


    Suat Yıldırım : Rabbiniz o muazzam kudret sahibidir ki lütfundan nasibinizi aramanız için denizde gemiler yürütür. Gerçekten O’nun size ihsan ve merhameti pek fazladır.


    Süleyman Ateş : (Ey insanlar), Rabbiniz O'dur ki lutfundan (payınızı) aramanız için size gemileri denizde yürütür. Doğrsu O, size çok acır.


    Tefhim-ul Kuran : Sizin Rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür. Gerçekten O, size karşı merhametli olandır.


    Ümit Şimşek : Sizin Rabbiniz, Onun lütfundan rızkınızı arayasınız diye, denizde sizin için gemiler yürütür. Gerçekten O size karşı pek merhametlidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Rabbiniz odur ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor. O, size karşı gerçekten çok merhametlidir.
     


  6. وَإِذَا مَسَّكُمُ الْضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَن تَدْعُونَ إِلاَّ إِيَّاهُ فَلَمَّا نَجَّاكُمْ إِلَى الْبَرِّ أَعْرَضْتُمْ وَكَانَ الإِنْسَانُ كَفُورًا



    Ve izâ messekumud durru fîl bahri dalle men ted’ûne illâ iyyâh(iyyâhu), fe lemmâ neccâkum ilel berri a’radtum, ve kânel insânu kefûrâ(kefûren).



    1. ve izâ messe-kum : ve size dokunduğu zaman

    2. ed durru : bir zarar, bir sıkıntı, bir tehlike

    3. fî el bahri : denizde

    4. dalle : saptı, gitti

    5. men ted'ûne : çağırdığınız, davet ettiğiniz, dua ettikleriniz

    6. illâ iyyâ-hu : sadece o hariç, ondan başka

    7. fe lemmâ : böylece, olduğu zaman, olunca

    8. neccâ-kum : sizi kurtardık

    9. ilâ el berri : karaya

    10. a'radtum : yüz çevirdiniz

    11. ve kâne : ve oldu

    12. el insânu : insan

    13. kefûren : çok nankör





    İmam İskender Ali Mihr : Ve size, denizde bir darlık (tehlike) dokunduğu zaman, sadece o hariç, dua ettikleriniz sapıp gider. Fakat sizi, karaya çıkarınca (kurtarınca) yüz çevirirsiniz. Ve insan çok nankördür.


    Diyanet İşleri : Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda bütün taptıklarınız (sizi yüzüstü bırakıp) kaybolur, yalnız Allah kalır. Fakat sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Denizde bir zarara uğradınız mı tapıp çağırdıklarınızın hepsi kaybolup gider, ancak o kalır. Sizi kurtarıp karaya çıkardı mı da yüz çevirirsiniz ve insan, pek nankördür.


    Adem Uğur : Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.


    Ahmed Hulusi : Denizde size sıkıntı dokunduğunda, O'ndan gayrı çağırdıklarınız kayboldu. . . Sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirdiniz. . . İnsan çok nankördür!


    Ahmet Tekin : Denizde başınıza bir felâket geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, yine eski halinize dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür, azgın, inkârı alışkanlık haline getirmiş biridir.


    Ahmet Varol : Size denizde bir darlık dokunduğunda O'ndan başka çağırdıklarınız (taptıklarınız) kaybolur. Ama sizi karaya (çıkarıp) kurtardığında yüz çevirirsiniz. Doğrusu insan pek nankördür.


    Ali Bulaç : Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür.


    Ali Fikri Yavuz : Denizde boğulma korkusunun şiddeti, size geldiği zaman, Allah’dan başka taptığınız bütün putlar hatırınızdan, kaybolur; yalnız O’na dua edersiniz. Fakat Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca da (tevhîd dininden) yüz çevirirsiniz. İnsan, çok nankör bulunuyor.


    Bekir Sadak : Denizde bir sikintiya dustugunuz zaman, Allah'tan baska yalvardiklariniz kaybolup gider, fakat O sizi karaya cikararak kurtarinca yuz cevirirsiniz. Zaten insan pek nankordur.


    Celal Yıldırım : Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O'ndan başka taptıklarınız ortadan yok olur, derken O, sizi kurtarıp karaya ulaştırınca yüzçevirirsiniz. İnsan çok nankör bulunuyordun


    Diyanet İşleri (eski) : Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah'tan başka yalvardıklarınız kaybolup gider, fakat O sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan pek nankördür.


    Diyanet Vakfi : Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.


    Edip Yüksel : Okyanusta size bir sıkıntı dokunursa O'ndan başka çağırmakta olduklarınız kaybolur. Fakat sizi kurtarıp karaya çıkarınca, dönersiniz. İnsan nankördür


    Elmalılı Hamdi Yazır : Denizde size bir tazyık elverdiği vakıt ondan başka yalvardıklarınız gaib olur, derken o sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüzü çeviriverirsiniz. İnsan da çok nankör bulunuyor


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Denizde başınıza bir bela geldiği zaman, O'ndan başka yalvardıklarınız kaybolur; derken O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Denizde başınıza bir felaket geldiği zaman, Allah'tan başka yalvardığınız bütün putlar kaybolur. Allah sizi tehlikeden kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.


    Fizilal-il Kuran : Eğer denizde başınıza bir bela gelirse, Allah dışında imdada çağırdığınız ilahlar ortalıkta görünmez olur. Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca O'na sırt çevirirsiniz. İnsan gerçekten son derece nankördür.


    Gültekin Onan : Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan (pek) kafirdir.


    Hasan Basri Çantay : Denizde size bir sıkıntı değdiği zaman Ondan (Allahdan) başka (bütün) tapdığınız kişiler gaaib olur (gider. Yalınız Allahdan yardım istersiniz). Fakat O, sizi kurtarıb karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür.


    Hayrat Neşriyat : Denizde size zarar (boğulma korkusu) dokunduğu vakit, O’ndan (Allah’dan)başka yalvarmakta olduklarınız (hatırınızdan) kaybolup gider. Fakat, sizi karaya(çıkarmakla) kurtarınca da (O’na itâatten) yüz çevirirsiniz. Zâten insan çok nankördür.


    İbni Kesir : Denizde size bir sıkıntı dokununca; yalvardıklarınızın hepsi kaybolur. Ancak O, kalır. Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca, yüz çevirirsiniz. Ve insan, zaten pek nankör olandır.


    Muhammed Esed : Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O'ndan başka bütün o yalvarıp yakardığınız şeyler sizi yüzüstü bırakır; ama ne zamanki sizi sağ salim karaya çıkarır, hemen yüz çevirip (unutuverirsiniz O'nu); çünkü, insanoğlu gerçekten çok nankördür!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve size denizde bir şiddet isabet ettiği zaman, ondan başka ibadet eder olduklarınız kaybolurlar. Sonra sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüzçevirirsiniz. İnsan çok nankör olmuştur.


    Ömer Öngüt : Denizde başınıza bir musibet (boğulma tehlikesi) geldiği zaman, Allah'tan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur gider. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca, yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan çok nankördür.


    Şaban Piriş : -Denizde başınıza bir felaket gelse O’ndan başka dua ettikleriniz kaybolur. Fakat sizi kurtarıp, karaya çıkarınca hemen yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.


    Suat Yıldırım : Denizde musîbete mâruz kaldığınızda Allah’tan başka yalvardığınız bütün putlar ortada görünmez olur. Ama O sizi kurtarıp selâmetle karaya çıkarınca, Ona arkanızı dönersiniz. İşte öyle nankördür bu insanoğlu!


    Süleyman Ateş : Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur (artık o zaman, Allah'tan başka kimseden yardım istemezsiniz. Çünkü O'ndan başka sizi kurtaracak kimse yoktur). Fakat (O) sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine (Allâh'ı bir tanımaktan) yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür.


    Tefhim-ul Kuran : Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O'nun dışında taptıklarınız kaybolur gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür.


    Ümit Şimşek : Denizde başınıza bir sıkıntı geldiğinde, Ondan başka dua ettikleriniz kaybolur gider. Sizi sağ salim karaya çıkardığımızda ise yüz çevirirsiniz. İnsan öylesine nankördür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O'nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür.
     


  7. أَفَأَمِنتُمْ أَن يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ أَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لاَ تَجِدُواْ لَكُمْ وَكِيلاً



    E fe emintum en yahsife bikum cânibel berri ev yursile aleykum hâsiben summe lâ tecidû lekum vekîlâ(vekîlen).



    1. e fe emintum : bundan sonra emin mi oldunuz

    2. en yahsife : yere geçirmesi

    3. bi-kum : sizi

    4. cânibe : taraf

    5. el berri : kara

    6. ev : veya

    7. yursile : gönderir

    8. aleykum : sizin üzerinize

    9. hâsiben : taş yağdıran fırtına

    10. summe : sonra

    11. lâ tecidû : bulamazsınız

    12. lekum vekîlen : sizin için bir vekil






    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse sizi, kara tarafında yere geçirmesinden (geçirmeyeceğinden) veya sizin üzerinize, taş yağdıran bir fırtına göndermesinden (göndermeyeceğinden) emin mi oldunuz? Sonra sizin için bir vekil (koruyucu) bulamazsınız.


    Diyanet İşleri : Peki, karada sizi yere geçirmesinden, yahut üzerinize taşlar savuran kasırga göndermesinden, sonra da kendinize bir vekil bulamamaktan güvende misiniz?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Eminmisiniz sizi herhangi bir yerde orasıyla berâber yere geçirmeyeceğinden, yahut üstünüze taşlı topaçlı bir kasırga göndermeyeceğinden? Sonra bir koruyucu da bulamazsınız kendinize.


    Adem Uğur : O'nun, sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.


    Ahmed Hulusi : Sizde yerin dibini (bedenselliğin en beterini) yaşatmayacağından yahut üzerinize bir hortum (yaşamınızı allak bullak eden olaylar) göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize bir vekîl de bulamazsınız.


    Ahmet Tekin : O’nun sizi, kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut üstünüzde taş yağdıran bir kasırga estirmeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinizi savunan bir hâmi, bir koruyan da bulamazsınız.


    Ahmet Varol : O'nun sizi kara tarafında yere geçirmeyeceğinden veya üzerinize çakıl savuran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.


    Ali Bulaç : Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız.


    Ali Fikri Yavuz : Acaba denizden karaya çıkmanızla, kara tarafında sizi yere geçirmesinden, yahud üzerinize çakıllı bir rüzgâr salıvermesinden emin mi oldunuz? (Allah bunu da yapar). Sonra (kendinizi
    koruyucu) hiç bir vekil bulamazsınız.


    Bekir Sadak : Onun karada da, sizi yere batirmasindan veya basiniza tas yagdirmasindan guvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsiniz.


    Celal Yıldırım : Ya sizi kara tarafında yere batırmasından ya da üzerinize taşlı-topraklı bir kasırga göndermesinden güvende misiniz ? Sonra da kendinize (kurtarıp koruyucu) bir vekil de bulamazsınız.


    Diyanet İşleri (eski) : Onun karada da, sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.


    Diyanet Vakfi : O'nun, sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.


    Edip Yüksel : Kıyıyı üstünüze çevirip sizi yutmasından, yahut üzerinize şiddetli bir kasırga yollamasından emin misiniz? Sonra hiç bir koruyucu da bulamazsınız


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya çıktığınızda kara tarafında sizi yere geçirivermesinden veya üzerinize çakıllı bir rüzgâr salıvermesinden sonra da kendinize hiç vekîl bulamamanızdan emniyyete mi erdiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Karaya) çıktığınızda, sizi tarafından yere geçirmeyeceğinden veya üzerinize çakıllı bir rüzgar salıvermesinden sonra da kendinize hiç vekil bulamamanızdan güvencede misiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Denizden karaya çıktığınızda) O'nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden, yahut üzerinize taş yağdıran bir kasırga gördermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.


    Fizilal-il Kuran : Allah'ın sizi karadayken yerin dibine geçirmeyeceğinden ya da üzerinize taş yağdırmayacağından emin misiniz ki, bu olayların arkasından bir koruyucu bulamazsınız.


    Gültekin Onan : Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden güvencede (emin) misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız.


    Hasan Basri Çantay : Onun kara tarafında sizi yere geçirmesinden, yahud üzerinize çakıllı bir (kasırga) göndermesinden (selâmetinize) emîn mi oldunuz? (Olmayın). Sonra kendinize hiç bir vekîl bulamazsınız.


    Hayrat Neşriyat : Yoksa O’nun, kara tarafında sizi yere batırmasından veya üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emîn mi oldunuz? Sonra kendinize, (sizi koruyan) bir vekîl de bulamazsınız.


    İbni Kesir : Kara tarafında sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil de bulamazsınız.


    Muhammed Esed : Peki, O'nun sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut üzerinize taşı toprağı kaldıran can alıcı bir rüzgar göndermeyeceğinden çok mu eminsiniz? (Hayır, o zaman) kendinize asla bir koruyucu bulamazsınız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sizinle beraber karanın bir tarafını yere batırmasından veya sizin üzerinize taşlı bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil bulamazsınız.


    Ömer Öngüt : Sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden veya başınıza taş yağdırmayacağından emin mi oldunuz? Sonra kendinize bir vekil (koruyucu) da bulamazsınız.


    Şaban Piriş : Kara tarafında da sizi batırmayacağından veya üzerinize taşlar yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? O zaman bir koruyucu da bulamazsınız.


    Suat Yıldırım : Karada sizi yerin dibine geçirmesinden yahut çakıl savuran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.


    Süleyman Ateş : (Allâh'ın) Karayı ters çevirip sizi batırmayacağından, yahut üzerinize taşlar savuran bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? (Ki bunlar olduktan) Sonra kendinize bir koruyucu bulamazsınız!


    Tefhim-ul Kuran : Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.


    Ümit Şimşek : Yoksa Onun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden veya başınıza taşlar yağdırmayacağından emin mi oldunuz? O zaman sizi koruyup gözetecek bir vekil de bulamazsınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Peki, kara tarafında sizi yere geçirivermesinden yahut üstünüze çakıl savuran bir kasırga göndermesinden emin misiniz? Sonra kendinize hiçbir vekil bulamazsınız.
     


  8. أَمْ أَمِنتُمْ أَن يُعِيدَكُمْ فِيهِ تَارَةً أُخْرَى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفا مِّنَ الرِّيحِ فَيُغْرِقَكُم بِمَا كَفَرْتُمْ ثُمَّ لاَ تَجِدُواْ لَكُمْ عَلَيْنَا بِهِ تَبِيعًا



    Em emintum en yuîdekum fîhi târeten uhrâ fe yursile aleykum kâsıfen miner rîhı fe yugrikakum bimâ kefertum summe lâ tecidû lekum aleynâ bihî tebîâ(tebîan).



    1. em emintum : emin mi oldunuz

    2. en yuîde-kum : sizi döndürmesi

    3. fî-hi : ona, oraya, orada

    4. târeten : bir defa daha

    5. uhrâ : diğer, başka

    6. fe : o zaman, artık

    7. yursile : gönderir

    8. aleykum : sizin üzerinize

    9. kâsıfen : kasıp kavuran, şiddetle deviren (kasırga)

    10. min er rîhi : fırtınadan, bir fırtına (rüzgâr)

    11. fe : o zaman, artık

    12. yugrika-kum : sizi (suda) boğar

    13. bi-mâ kefertum : inkâr etmenizden dolayı

    14. summe : sonra

    15. lâ tecidû : bulamazsınız

    16. lekum : sizin için

    17. aleynâ : bize, bize karşı

    18. bi-hi : ona

    19. tebîan : yardımcı olan, destek olan






    İmam İskender Ali Mihr : Başka bir sefer sizi oraya (geri) döndürmesinden böylece sizin üzerinize kâsif (şiddetli, deviren) bir fırtına gönderip, inkârlarınızdan dolayı sizi (denizde) boğmasından emin mi oldunuz? Sonra Bize karşı (boğulmamanız) için (sizi koruyacak) bir yardımcı bulamazsınız.


    Diyanet İşleri : Yahut sizi tekrar denize döndürüp üstünüze, kasıp kavuran bir fırtına yollayarak nankörlüğünüz sebebiyle sizi boğmasından, sonra da bize karşı kendiniz için arka çıkacak bir yardımcı bulamama (durumun)dan güvende misiniz?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa emin misiniz bir kere daha sizi denize döndürüp üstünüze kırıp döken bir fırtına yollamayacağından ve nankörlüğünüze karşı sizi sulara gark etmeyeceğinden? Sonra bizden öcünüzü alacak bir kimse de bulamazsınız kendinize.


    Adem Uğur : Yahut O'nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikamınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.


    Ahmed Hulusi : Yoksa sizi o denize tekrar döndürüp, üzerinize bir kasırga göndermesinden ve böylece nankörlüğünüzün sonucu olarak sizi suda boğmasından emin mi oldunuz? Sonra kendinize, bize kafa tutacak birini de bulamazsınız!


    Ahmet Tekin : Yoksa, O’nun sizi, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına itip örtbas ederek inkârınız, küfrünüz, nankörlüğünüz sebebiyle, bir kez daha oraya, denize gönderip, bulunduğunuz yerde bir fırtına çıkararak boğmayacağından emin misiniz? Sonra bundan dolayı kendinize, intikamınızı alacak, sizi arayıp bulacak bir koruyucu da bulamazsınız.


    Ahmet Varol : Yoksa O'nun bir başka kez sizi tekrar oraya (denize) döndürmeyeceğinden ve üzerinize kırıp geçiren bir rüzgar gönderip inkar etmenize karşılık sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bizim (yaptığımızın) peşine düşecek bir yardımcı da bulamazsınız. [3]


    Ali Bulaç : Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra onun öcünü Bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa, sizi tekrar denize döndürüp de üzerinize, kırıp dökücü bir rüzgâr fırtınası göndermesinden ve böylece sizi ettiğiniz nankörlük sebebiyle boğmasından emin mi oldunuz? Sonra bu yaptığımıza karşı aleyhimize size yardım edecek (intikam alacak) bir koruyucu bulamazsınız.


    Bekir Sadak : Yoksa sizi tekrar denize dondurup, uzerinize ortaligi yikan bir firtina gonderip, inkarlarinizdan oturu sizi suda bogmasindan guvende misiniz? O zaman bize soru soracak bir yardimci da bulamazsiniz.


    Celal Yıldırım : Yoksa sizi tekrar denize çevirip üzerinize her şeyi alt-üst eden bir fırtına gönderip inkâr ve nankörlüğünüzden dolayı sizi boğmasından güvende misiniz ? Sonra da bize karşı, sizin için, onun öcünü alacak bir yardımcı da bulamazsınız.


    Diyanet İşleri (eski) : Yoksa sizi tekrar denize döndürüp, üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına gönderip, inkarlarınızdan ötürü sizi suda boğmasından güvende misiniz? O zaman bize soru soracak bir yardımcı da bulamazsınız.


    Diyanet Vakfi : Yahut O'nun, sizi bir kez daha oraya (denize) gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra, bundan dolayı kendinize (intikamınızı almak için) bizi arayıp soracak bir destekçi de bulamazsınız.


    Edip Yüksel : Sizi tekrar denize göndermeyeceğinden ve üstünüze kırıp geçiren bir fırtına salarak inkarınızdan dolayı sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra sizin için peşinize düşecek birini de bulamazsınız


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa sizi bir def'a daha oraya iade edip de üstünüze kırıp büken bir fırtına salıvererek hepinizi ettiğiniz küfrân ile gark edivermesinden, sonra da bize karşı onun bir öcünü alacak bulamamanızdan emin mi oldunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa sizi tekrar denize döndürüp de üzerinize herşeyi kırıp büken bir fırtına salıvererek hepinizi yaptığınız nankörlük sebebiyle boğmayacağından, sonra da Bize karşı onun öcünü alacak birini bulamamanızdan emin misiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa sizi tekrar denize döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermeyeceğinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra bu yaptığımıza karşı, bizim aleyhimize size yardım edecek bir koruyucu bulamazsınız.


    Fizilal-il Kuran : Ya da Allah'ın sizi tekrar denize döndürüp üzerinize şiddetli bir kasırga estirmek suretiyle kâfirliğinizden ötürü sizi boğmayacağından emin misiniz ki, böyle bir olay üzerine bizden tazminatınızı isteyebilecek birini bulamazsınız.


    Gültekin Onan : Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak küfretmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı güvencede (emin) misiniz? Sonra onun öcünü bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.


    Hasan Basri Çantay : Yoksa Onun, sizi tekrar oraya (denize) döndürüb de üstünüze kırıb büken bir fırtına yollamasına ve nihayet yapdığınız nankörlük sebebiyle sizi boğmasına karşı emniyyete mi girdiniz? (Bu suretde de) yine bize karşı onun öcünü alacak bulamazsınız.


    Hayrat Neşriyat : Yoksa O’nun, sizi başka bir def'a daha oraya (denize) döndürüp de, üzerinize şiddetli bir kasırga göndermesinden (ve) böylece nankörlük etmeniz sebebiyle sizi boğmasından emîn mi oldunuz? Sonra bunun için bize karşı kendinize bir yardımcı da bulamazsınız.


    İbni Kesir : Yoksa sizi tekrar bir kere daha oraya döndürüp üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına göndererek, küfretmiş olmanızdan dolayı sizi suda boğmasından mı emin oldunuz? Sonra, Bize karşı sizi takib edecek birini de bulamazsınız.


    Muhammed Esed : Yahut, sizi tekrar denize döndürüp, üzerinize ortalığı kasıp kavuran bir fırtına göndermeyeceğinden ve böylece, nankörlüğünüze karşılık sizi boğmayacağından çok mu eminsiniz? (Hayır,) o zaman bizim karşımızda size arka çıkacak kimse bulamazsınız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa sizi tekrar oraya iade etmesinden, sonra da üzerinize şiddetli bir rüzgar gönderip de sizi küfrettiğinizden dolayı garkedeceğinden emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için Bize karşı intikam alacak da bulamazsınız.


    Ömer Öngüt : Yahut sizi tekrar gönderip de üzerinize bir kasırga salarak, inkâr etmenizden ötürü sizi boğmayacağından emin mi oldunuz? Sonra bu yaptığınıza karşı, bizim aleyhimize size yardım edecek bir kimseyi de bulamazsınız.


    Şaban Piriş : Yoksa sizi, bir başka sefer için denize döndürdüğümüzde, üzerinize kırıp geçiren bir fırtına gönderip, nankörlük ettiğiniz için sizi suda boğmayacağından güvencede misiniz? Sonra bizim karşımızda sizin intikamınızı alacak birini de bulamazsınız.


    Suat Yıldırım : Yahut sizi tekrar denize gönderip de üzerinize kırıp geçiren bir fırtına göndererek, inkârınız ve nankörlüğünüz sebebiyle sizi boğmayacağından emin mi oldunuz?Sonra Bize karşı size arka çıkacak hiç bir kuvvet bulamazsınız.


    Süleyman Ateş : Yoksa O'nun sizi bir kez daha denize gönderip, üstünüze, kırıp geçiren bir fırtına salarak inkâr ettiğinizden dolayı sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı sizi izleyip koruyacak birini bulamazsınız!


    Tefhim-ul Kuran : Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra onun öcünü bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız.


    Ümit Şimşek : Yahut sizi bir kere daha denize döndürüp de üzerinize bir kasırga göndererek nankörlüğünüz yüzünden sizi boğmayacağından mı emin oldunuz? O zaman Bize karşı sizi kollayacak birisini bulamazsınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa sizi bir kez daha oraya gönderip üstünüze kırıp geçiren bir fırtına salarak, inkâr ettiğinizden dolayı sizi boğmayacağından emin misiniz? Sizin adınıza, bizden bunun öcünü alacak birini de bulamazsınız.
     


  9. وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً



    Ve lekad kerremnâ benî âdeme ve hamelnâhum fîl berri vel bahri ve razaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alâ kesîrin mimmen halaknâ tafdîlâ(tafdîlen).



    1. ve lekad : ve andolsun

    2. kerremnâ : biz yücelttik, şereflendirdik, kerim kıldık

    3. benî âdeme : Âdemoğlu

    4. ve hamelnâ-hum : ve onları taşıdık

    5. fî el berri : karada

    6. ve el bahri : ve denizde

    7. ve razaknâ-hum : ve onları rızıklandırdık

    8. min et tayyibâti : temiz, helâl şeylerden

    9. ve faddalnâ-hum : ve onları üstün kıldık

    10. alâ : üzerine

    11. kesîrin : çok, hepsi

    12. mimmen(min men) halaknâ : yarattıklarımızdan

    13. tafdîlen : üstünlük (fazilet)






    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; Âdemoğlunu kerem sahibi (şerefli) kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın çoğundan fazilet (açısından) üstün kıldık.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün ettik, karada suda taşıdık onları, tertemiz şeylerle rızıklandırdık onları ve yarattıklarımızın çoğundan üstün ettik onları.


    Adem Uğur : Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, Ademoğullarını (şuur boyutunda yaratılmışın oğullarını) ikramlarla şerefli kıldık! Onları karada (beden) ve denizde (bilinç boyutunda) taşıdık. . . Onları temiz - yararlı yaşam gıdalarıyla besledik. . . Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün tuttuk!


    Ahmet Tekin : Andolsun ki, biz Âdemoğulları’nı asâletli, şerefli ve saygıya lâyık kıldık, ikrama lâyık gördük. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânları sağladık. Onlara helâlinden, temizinden ve helalinden rızık ve servetler verdik. Lütufta bulunarak onları yarattığımız birçok varlıklardan gerçekten üstün kıldık.


    Ahmet Varol : Andolsun biz, Adem oğullarını yücelttik. Onları karada ve denizde (bineklerle ve araçlarla) taşıdık. Temiz şeylerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz Ademoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz, Âdemoğullarını (diğer hayvanlar üzerine) üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara hoş rızıklar verdik. Kendilerini, yarattıklarımızdan çoğunun üzerine üstün kıldık.


    Bekir Sadak : And olsun ki, biz insanogullarini serefli kildik, onlarin karada ve denizde gezmesini sagladik, temiz seylerle onlari riziklandirdik, yaratiklarimizin pek cogundan ustun kildik.*


    Celal Yıldırım : And olsun ki, biz Âdem oğullarını aziz, saygıdeğer kıldık; karada ve denizde onları taşıyacak araçlar (imâl etme yeteneğini) verdik; onları yararlı, temiz ve iyi nimetlerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık da kıldık.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.


    Diyanet Vakfi : Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.


    Edip Yüksel : Adem oğullarına onur verdik. Onları karada ve denizde taşıdık. Onları güzel nimetlerle besledik. Yarattıklarımızın bir çoğundan daha üstün kıldık


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için biz benî ademi tekrîm ettik karada ve denizde binidlere yükledik ve hoş hoş ni'metlerden besledik, yarattıklarımızdan çoğunun üzerine geçirdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki: Biz, Adem oğullarını üstün bir şerefe mazhar kıldık; karada ve denizde binitlere yükledik ve güzel güzel nimetlerle besledik; yarattıklarımızdan çoğunun üzerine geçirdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.


    Fizilal-il Kuran : Biz Ademoğulları'nı gerçekten çeşitli ayrıcalıklarla donattık. Onlara karada ve denizde taşıtlar sağladık, kendilerine temiz besin maddeleri bağışladık, onları yarattığımız diğer canlıların çoğundan üstün kıldık.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz Ademoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz Âdem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışadır. Onlara karada, denizde taşıyacak (vaasıtalar) verdik, onlara güzel güzel rızıklar verdik, onları yaratdığımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık.


    Hayrat Neşriyat : Şânım hakkı için (biz), Âdemoğullarını şerefli kıldık; onları karada ve denizde(çeşitli nakil vâsıtaları üzerinde) taşıdık; onları temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğuna fazîletli tutarak üstün kıldık.


    İbni Kesir : Andolsun ki Biz, ademoğlunu mükerrem kıldık. Karada ve denizde taşıdık. Ve onları temiz nimetlerden rızıklandırdık. Yaratmış olduklarımızdan çoğuna onları üstün kıldık.


    Muhammed Esed : Gerçek şu ki, Biz Ademoğullarını üstün ve onurlu kıldık; karada ve denizde onların ulaşımını sağladık; temiz besinlerle onları rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın pek çoğundan üstün tuttuk:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, Biz ademoğullarını mükerrem kıldık ve onları karada ve denizde (nakil vasıtalarına) yükledik ve onları leziz, temiz şeylerden merzûk ettik ve onları mahlûkatımızdan birçokları üzerine ziyâdesiyle üstün kıldık.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerine temiz rızıklardan verdik. Yaratmış olduklarımızdan bir çoğuna onları üstün kıldık.


    Şaban Piriş : Andolsun ki Ademoğullarını şereflendirdik. Onları karada ve denizde taşıdık. Onları temiz rızklarla rızıklandırdık. Yarattığımız şeylerin çoğuna onları üstün kıldık.


    Suat Yıldırım : Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.


    Süleyman Ateş : Andolsun biz, Âdem oğullarına çok ikrâm ettik: onları karada ve denizde (hayvanlar ve taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz Ademoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık çoğundan üstün kıldık.


    Ümit Şimşek : Gerçekten, Biz Âdem oğullarına şerefli bir makam verdik; onları karada ve denizde taşıdık; onları hoş ve temiz nimetlerle rızıklandırdık; yarattıklarımızın birçoğundan da onları ziyadesiyle üstün kıldık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, biz, âdemoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlerle yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları, yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.
     


  10. يَوْمَ نَدْعُو كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ فَمَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَأُوْلَئِكَ يَقْرَؤُونَ كِتَابَهُمْ وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً



    Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ(fetîlen).



    1. yevme : o gün

    2. ned'û : davet edeceğiz (ederiz), çağıracağız (çağırırız)

    3. kulle : herkes, hepsi, bütün

    4. unâsin : insanlar

    5. bi imâmi-him : imamları ile

    6. fe : o zaman

    7. men : kim, kimse

    8. ûtiye : verilir

    9. kitâbe-hu : onun kitabı (kendi kitabı)

    10. bi yemîni-hi : onun sağında

    11. fe ulâike : o zaman işte onlar

    12. yakreûne : okurlar

    13. kitâbe-hum : onların kitapları

    14. ve lâ yuzlemûne : ve zulmedilmezler

    15. fetîlen : hurma çekirdeğindeki küçük iplik (zerre kadar)






    İmam İskender Ali Mihr : O gün bütün insanları, (Allah'ın tayin ettiği) imamları ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz).


    Diyanet İşleri : Bütün insanları kendi önderleriyle birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün, herkesi, her topluluğu, uydukları kişilerle berâber çağıracağız. Gerçekten de kitabı, sağ eline verilenler, çekirdekteki kıl kadar bile zulüm görmeden kitaplarını okuyacaklar.


    Adem Uğur : Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.


    Ahmed Hulusi : O süreçte, her insan grubunu kendi önderleriyle çağırırız. . . Kimin kitabı (kaydedilmiş bilgisi) sağındaki kuvvesiyle verildi ise, işte onlar yaptıklarının bilgisiyle yüzleşirler (okurlar) ve bir hurma lifi (kıl) kadar haksızlıkla karşılaşmazlar!


    Ahmet Tekin : Her insan topluluğunu, kitapları ve önderleriyle çağıracağımız gün, kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar kıl kadar bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.


    Ahmet Varol : Her insan grubunu önderleriyle çağıracağımız gün, kimlere kitapları sağ yanlarından verilirse onlar kitaplarını okurlar ve bir iplikçik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.


    Ali Bulaç : Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), bütün insanları peygamberleriyle çağıracağımız kıyamet gününü hatırla... O gün (amellerinin) kitabı sağ eline verilenler, işte onlar kitablarını (sevinçle) okuyacaklar ve kıl kadar zulme uğratılmıyacaklar.


    Bekir Sadak : Bir gun butun insanlari onderleriyle beraber cagiririz. O gun kitabi sagindan verilenler, iste onlar kitablarini okurlar. Onlara kil kadar haksizlik edilmez.


    Celal Yıldırım : Bir gün bütün insanları önder ve liderleriyle birlikte çağıracağız. Artık kimin (amel) kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını (rahatlıkla, güven duyarak) okuyacaklar ve bir hurma fitili kadar haksızlığa uğramıyacaklar.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler, işte onlar kitablarını okurlar. Onlara kıl kadar haksizlik edilmez.


    Diyanet Vakfi : Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.


    Edip Yüksel : Her bir halkı önderleriyle birlikte çağırdığımız gün, kitabı sağından verilenler kitaplarını okurlar ve en ufak bir haksızlığa uğratılmazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Günün birinde her sınıf insanları imamlarile çağıracağız, o gün her kime kitabı sağ elile verilirse işte onlar kitablarını okuyacaklar ve kıl kadar zulmedilmiyecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Günün birinde bütün insanları önderleriyle çağıracağız; o gün her kime kitabı sağ eliyle verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve kıl kadar zulmedilmeyecekler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle çağıracağız. O gün, kimin amel defteri sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar.


    Fizilal-il Kuran : Biz o gün bütün insan gruplarını önderleri ile birlikte huzurumuza çağırırız. Kimlere amel defterleri sağ taraftan verilirse, onlar defterlerini sevine sevine okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.


    Gültekin Onan : Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik' kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.


    Hasan Basri Çantay : (Hatırla) o gün (ü) ki insan sınıflarından her birini biz imanlarıyle çağıracağız. Artık kimin kitabı sağından verilirse onlar kitablarını en küçük haksızlığa uğratılmaksızın (kendileri) okuyacaklardır.


    Hayrat Neşriyat : O gün her sınıftan insanları imamlarıyla birlikte çağırırız. Artık, kimin kitâbı sağından verilirse, işte onlar kitablarını (sevinerek) okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.


    İbni Kesir : O bütün insanları imamları ile çağırdığımız gün; kime kitabı sağından verilmişse; işte onlar, kitablarını okuyacaklar, kıl kadar zulüm olunmayacaklardır.


    Muhammed Esed : (ama) gün gelecek, bütün insanları huzurumuza çağıracağız (ve onları, yaşarken) davranışlarına yön veren bilinçli eğilimlerine, seciyelerine göre (yargılayacağız): sicilleri sağ ellerine verilecek olanlar, işte bunlar, tutanaklarını (sevinçle) okuyacak olanlardır. Bununla birlikte kimseye kıl kadar haksızlık yapılmayacaktır:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bir gün bütün insanları imamlarıyla çağıracağız, artık onlardan her kimin kitabı sağ eline verilirse işte onlar kitaplarını okurlar ve onlar bir zerre kadar bile zulme uğramazlar.


    Ömer Öngüt : İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamlarıyla (önderleriyle) beraber çağıracağız. Kimlerin amel defterleri sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmazlar.


    Şaban Piriş : Bütün insanları, liderleriyle birlikte çağırdığımız gün, kimin kitabı sağından verilirse, işte onlar kitablarını okurlar ve onlara en küçük bir haksızlık yapılmaz.


    Suat Yıldırım : Gün gelir, her sınıftan insanları, tâbi oldukları önderlerine nisbet ederek çağırırız. Kimin hesap defteri sağından verilirse işte onlar defterlerini emin olarak okur ve kıl kadar olsun, haksızlığa uğratılmazlar.


    Süleyman Ateş : Her milleti, imâmıyla (eylemlerini saptayan defteriyle veya izlediği önderiyle) çağırdığımız gün, kimlerin Kitabı sağından verilirse işte onlar, Kitaplarını okurlar ve en ufak bir haksızlığa uğratılmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ elinde verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki ipince iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar.


    Ümit Şimşek : O gün bütün insanları önderleriyle birlikte çağırırız. Kitabı sağdan verilenler, en küçük bir haksızlığa uğratılmadan kitaplarını okurlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gün olur, insan gruplarından herbirini kendi önderiyle çağırırız. O gün kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar.
     


  11. وَمَن كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً



    Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe huve fîl âhıreti a’mâ ve edallu sebîlâ(sebîlen).



    1. ve men : ve kim

    2. kâne : oldu

    3. fî hâzihî : burada

    4. a'mâ : kör

    5. fe huve : artık o

    6. fî el âhıreti : ahirette

    7. a'mâ : kör

    8. ve edallu : ve daha çok dalâlette, daha çok saptı

    9. sebîlen : yol





    İmam İskender Ali Mihr : Ve burada (bu dünyada), kim kör ise artık o ahirette de kördür. Ve yoldan daha çok sapmıştır.


    Diyanet İşleri : Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve burada kör olan, âhirette de kördür ve yolunu da tam sapıtmıştır, şaşırmış gitmiştir.


    Adem Uğur : Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.


    Ahmed Hulusi : Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)! (Düşünce) yolu (tarzı) itibarıyla daha da sapmıştır!


    Ahmet Tekin : Her kim, bu dünyada, hak ve hakikati, çevresinde olup bitenleri görmekte kör kesiliyorsa, âhirette, ebedî yurtta da kördür. Üstelik hiçbir çıkış yolu bulamayacak derecede felâketle karşı karşıyadır.


    Ahmet Varol : Kim burada kör olursa ahirette de kördür ve yolca da daha şaşkındır.


    Ali Bulaç : Kim bunda (dünyada) kör ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha 'şaşkın bir sapıktır.'


    Ali Fikri Yavuz : Kim de bu dünyada (hakkı görüp kabul etmiyecek şekilde) kör olursa, artık o, ahirette de kördür ve yol bakımından da daha sapıktır.


    Bekir Sadak : Bu dunyada kalbi kor olan, ahirette de kor ve daha saskindir.


    Celal Yıldırım : Kim bu Dünya'da korse, Âhiret'te de o kördür ve yol cihetiyle daha da şaşkındır.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu dünyada kalbi kör olan, ahirette de kör ve daha şaşkındır.


    Diyanet Vakfi : Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.


    Edip Yüksel : Bu dünyada (Kitaba) kör olanlara gelince, onlar ahirette de kördür ve yol bakımından daha da sapıktır


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim de bu Dünyada körlük ettise o artık Âhırette daha kör ve gidişçe daha şaşgındır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim de bu dünyada körlük ettiyse, o artık ahirette daha kör ve gidişçe daha şaşkındır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Her kim bu dünyada (manen) kör ise ahirette de kördür. Ve gidişçe daha şaşkındır.


    Fizilal-il Kuran : Bu dünyada gerçekler karşısında kör olan kimse ahirette de kör, doğru yoldan sapmışlık oranı da daha büyük olur.


    Gültekin Onan : Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha 'şaşkın bir sapıktır.'


    Hasan Basri Çantay : Kim bu (dünyâ) da kör olursa o, âhiretde de kördür, yolca da daha şaşkındır.


    Hayrat Neşriyat : Ve kim burada (bu dünyada, kalbi) kör olursa, o takdirde o, âhirette de kördür ve yolca en sapık olandır.


    İbni Kesir : Kim de, burada kör ise ahirette de kördür. Yol bakımından da daha sapıktır.


    Muhammed Esed : Ve bu (dünyada kalbi) kör olan, ahirette de kör olacak ve (doğru yoldan) daha da sapmış bulunacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve her kim burada (hakikatları görmeyip kalben) kör oldu ise işte o, ahirette de kördür, yolca da daha sapıktır.


    Ömer Öngüt : Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür. Üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.


    Şaban Piriş : Her kim dünyada kör olursa, o ahirette de kördür ve daha da şaşkındır.


    Suat Yıldırım : Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür, hatta yol bulmadaki şaşkınlığı daha da beterdir.


    Süleyman Ateş : Şu dünyâda kör olan kimse, âhirette de kördür (dünyâda doğru yolu göremeyen, âhirette de kurtuluş yolunu göremeyecektir, hattâ onun) yolu daha da sapıktır.


    Tefhim-ul Kuran : Kim bunda (dünyada) kör ise, O, ahirette de kördür ve yol bakımından daha 'şaşkın bir sapıktır'.


    Ümit Şimşek : Kim bu dünyada kör ise, işte o âhirette de kördür ve daha da şaşkın bir yoldadır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bu dünyada kör olan, âhirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o.
     


  12. وَإِن كَادُواْ لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ وَإِذًا لاَّتَّخَذُوكَ خَلِيلاً



    Ve in kâdû le yeftinûneke anillezî evhaynâ ileyke li tefteriye aleynâ gayreh(gayrehu) ve izen lettehazûke halîlâ(halîlen).



    1. ve in : ve eğer

    2. kâdû : neredeyse, az kalsın (oluyordu)

    3. le yeftinûne-ke : gerçekten seni fitneye düşürüyorlar

    4. anillezî (an ellezî) : ondan

    5. evhaynâ : sana vahyettik

    6. ileyke : sana

    7. li tefteriye : iftira etmen, uydurman için

    8. aleynâ : bize

    9. gayre-hu : ondan başka

    10. ve izen : ve o taktirde, o zaman

    11. lettehazû-ke (le ittehazû-ke) : seni mutlaka edinirler

    12. halîlen : bir dost





    İmam İskender Ali Mihr : Ve neredeyse sana vahyettiğimiz şeyden başkası ile Bize iftira etmen için gerçekten seni fitneye düşürüyorlardı. Ve o taktirde seni mutlaka dost edinirlerdi.


    Diyanet İşleri : Onlar, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için az kalsın seni ondan şaşırtacaklardı. (Eğer böyle yapabilselerdi) işte o zaman seni dost edinirlerdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, sana vahyettiğimizden başka şeyler düzüp bize iftirâ etmen için az kaldı ki seni bile fitneye düşüreceklerdi ve o vakit seni dost edineceklerdi işte.


    Adem Uğur : Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.


    Ahmed Hulusi : Neredeyse seni bile, sana vahyettiğimizin gayrını bizim aleyhimize uydurasın diye, fitneye düşüreceklerdi! (Başarsalardı) işte o takdirde seni dost edinirlerdi!


    Ahmet Tekin : Seni sana vahyettiklerimizden ayırarak, vahyimizin dışında, bizim adımıza, gelişigüzel şeyler uydurman konusunda az kalsın büyük bir sıkıntıya sokacaklardı. Bunu başarabilselerdi, kesinlikle seni dost edineceklerdi.


    Ahmet Varol : Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira etmen için seni fitneye düşürecek ve o zaman seni dost edineceklerdi.


    Ali Bulaç : Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi.


    Ali Fikri Yavuz : Az kalsın seni bile, sana vahy ettiğimizden başkasını bize iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. (Bu âyet-i kerime, Sakîf kabilesinin, Hz. Peygamber efendimizden din hükümlerini kendi menfaatlerine uygun olarak değiştirmesini istemeleri üzerine nâzil olmuştur.)


    Bekir Sadak : Seni, sana vahyettigimizden ayirip baska bir seyi Bize karsi uydurman icin ugrasirlar. O zaman seni dost edinirler.


    Celal Yıldırım : Neredeyse onlar sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni bile fitneye düşürecek ve o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler.


    Diyanet Vakfi : Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.


    Edip Yüksel : Başka bir şeyi uydurup bize yakıştırman için nerdeyse seni sana vahyettiğimizden ayırıp saptıracaklardı. İşte o zaman seni dost edineceklerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Az daha seni bile, sana vahyettiğimizden gayrısını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni halîl ittihaz edeceklerdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, müşrikler az kalsın seni, indirdiğimiz vahiyden ayırıp adımıza başka sözler uydurmanı sağlıyorlardı, eğer bunu başarabilselerdi, seni dost edineceklerdi.


    Gültekin Onan : Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman içir seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi.


    Hasan Basri Çantay : (Akıllarınca) onlar sana vahy etdiğimzden başkasını uydurub bize (atf ve) iftira edesin diye seni bile hemen hemen fitneye düşürecekler, o takdirde seni (candan) dost edineceklerdi.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Neredeyse (o müşrikler) seni dahi, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftirâ edesin diye, gerçekten fitneye düşüreceklerdi ve(sen onlara uysaydın) o takdirde seni dost edineceklerdi.


    İbni Kesir : Onlar; sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için, seni fitneye düşürmeye çalışırlar. O zaman, seni dost edineceklerdi.


    Muhammed Esed : O (Yolunu şaşırmış) kimseler, Bizim adımıza, vahyettiğimizden başka bir şey ortaya atasın diye seni ayartarak, seni vahyettiğimiz (gerçeklerden) uzaklaştırmaya çalışmaktalar; öyle ki, bunu başarabilselerdi seni hemen kendilerine dost edinirlerdi!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlar az kalsın sana vahyettiğimiz şeyden başkasını Bize iftira edesin diye seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni elbette dost edineceklerdi.


    Ömer Öngüt : Neredeyse onlar sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için akıllarınca seni bile fitneye düşürecek ve o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi.


    Şaban Piriş : -Sana vahyettiğimizden başka bir şeyi bizim hakkımızda uydurarak neredeyse seni fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edineceklerdi.


    Suat Yıldırım : Az kalsın, seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi uydurup, Bize mal etmen için akılları sıra kandıracak ve ancak o takdirde seni dost edineceklerdi.


    Süleyman Ateş : Az daha onlar, baskı ile seni, sana vahyettiğimizden ayırarak ondan başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı. İşte o zaman seni dost edinirlerdi.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi.


    Ümit Şimşek : Sana vahyettiğimizden başka birşeyi Bize yakıştırman için, akıllarınca seni fitneye düşürecekler ve o zaman seni dost edineceklerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Az kalsın seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan gayrısını bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni dost edinirlerdi.
     


  13. وَلَوْلاَ أَن ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدتَّ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلاً



    Ve lev lâ en sebbetnâke lekad kidte terkenu ileyhim şey’en kalîlâ(kalîlen).



    1. ve lev lâ : ve olmasaydı

    2. en sebbetnâ-ke : biz seni sağlamlaştırmamız

    3. lekad : andolsun ki

    4. kidte : az kalsın, neredeyse

    5. terkenu : meyledersin

    6. ileyhim : onlara

    7. şey'en : bir şey

    8. kalîlen : az, biraz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve seni sebat ettirmeseydik, andolsun ki sen, onlara biraz meylederdin.


    Diyanet İşleri : Eğer biz sana sebat vermiş olmasaydık, az kalsın onlara biraz meyledecektin.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sana sebât etme kabiliyeti vermeseydik andolsun ki birazcık meyledecektin onlara.


    Adem Uğur : Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.


    Ahmed Hulusi : Eğer biz seni, direnç verip sarsılmaz kılmasaydık, neredeyse onlara birazcık meyledecektin!


    Ahmet Tekin : Eğer biz sana güven, ihtiyat, cesaret, güç ve sebat vermemiş olsaydık, neredeyse birazcık onlara meyledecektin.


    Ahmet Varol : Andolsun, eğer seni kararlı kılmasaydık, az da olsa onlara meyledecektin.


    Ali Bulaç : Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara az bir şey meyledecektin.


    Bekir Sadak : Sana sebat vermemis olsaydik, and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.


    Celal Yıldırım : Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, az da olsa, onlara neredeyse meyledecektin.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.


    Diyanet Vakfi : Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.


    Edip Yüksel : Seni sağlamlaştırmasaydık, onlara neredeyse bir parça meyledecektin


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve eğer biz sana sebat vermemiş olsa idik sen onlara az bir şey meyledeyazdındı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara nerede ise meylettindi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.


    Fizilal-il Kuran : Eğer sana direnme gücü vermeseydik, azıcık onlara yanaşmak üzereydin.


    Gültekin Onan : Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.


    Hasan Basri Çantay : Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, andolsun ki, sen onlara (belki) biraz meyl edecekdin.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (biz) sana sebat vermemiş olsaydık, gerçekten nerede ise onlara az bir şey meyledecektin.


    İbni Kesir : Şayet sana sebat vermemiş olsaydık; andolsun ki, az da olsa onlara meyl edecektin.


    Muhammed Esed : Eğer seni(n imanını) berkitmemiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim gösterecektin.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve eğer Biz seni tesbit etmemiş olsa idik, az kaldı onlara biraz meyil edecek idin.


    Ömer Öngüt : Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse onlara birazcık meyledecektin.


    Şaban Piriş : Eğer seni sağlam tutmamış olsaydık, az da olsa onlara meyledecektin.


    Suat Yıldırım : Eğer sana sebat vermeseydik nerdeyse azıcık da olsa onlara meyledecektin.


    Süleyman Ateş : Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça yanaşacaktın.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, sen onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.


    Ümit Şimşek : Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen de bir parça onlara meyledecektin.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, yemin olsun, onlara birazcık meylediverecektin.
     


  14. إِذاً لَّأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا



    İzen le ezaknâke di’fal hayâti ve di’fal memâti summe lâ tecidu leke aleynâ nasîrâ(nasîran).



    1. izen : o taktirde, o zaman

    2. le ezaknâ-ke : elbette sana tattırdık (tattırırdık)

    3. di'fa el hayâti : hayatın zayıflığı (sıkıntısı)

    4. ve di'fa el memâti
    (di'fa) : ve ِlümün zayıflığı (sıkıntısı)
    : (kat kat, iki kat), (zayıflık, güçsüzlük, sıkıntı)

    5. summe : sonra

    6. lâ tecidu : bulamazsın

    7. leke : senin için

    8. aleynâ : bize kar؛ı

    9. nasîran : bir yardımcı






    İmam İskender Ali Mihr : O taktirde, elbette hayatın ve ِlümün di'fasını (sıkıntılarını, üzüntülerini, acılarını) kat kat sana tattırırdık. Sonra senin için Bize kar؛ı bir yardımcı bulunmazdı.


    Diyanet İ؛leri : İ؛te o zaman sana, hayatın da, ِlümün de katmerli acılarını tattırırdık. Sonra bize kar؛ı kendine hiçbir yardımcı bulamazdın.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Eğer bunu yapsaydın hayâtın acısını da iki kat olarak tattıracaktık sana, ِlümün acısını da iki kat, sonra da bize kar؛ı hiçbir yardımcı bulamayacaktın kendine.


    Adem Uğur : O zaman, hiç ؛üphesiz sana hayatın ve ِlümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize kar؛ı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.


    Ahmed Hulusi : İ؛te o takdirde biz sana hayatın da, ِlümün de (sıkıntılarını) kat katını tattırırdık! Sonra kendine, bize kar؛ı bir yardımcı bulamazdın.


    Ahmet Tekin : O takdirde, kesinlikle, sana dünya hayatında, kat kat ceza, âhiret hayatında da kat kat azap tattıracaktık. Sonra, bize kar؛ı, kendine yardım edecek birini de bulamayacaktın.


    Ahmet Varol : O durumda mutlaka sana hayatın da ِlümün de kat kat (acısını) tattırırdık. Sonra bize kar؛ı kendine bir yardımcı da bulamazdın.


    Ali Bulaç : Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ِlümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize kar؛ı bir yardımcı bulamazdın.


    Ali Fikri Yavuz : O takdirde, dünya ve ahiret azabını iki kat olarak sana muhakkak taddıracaktık. Sonra bize kar؛ı kendin için hiç bir yardımcı bulamıyacaktın.


    Bekir Sadak : O takdirde sana, hayatin da olumun de, kat kat azabini taddirirdik. Sonra bize karsi bir yardimci da bulamazdin.


    Celal Yıldırım : Ve o takdirde sana hayatın da, ِlümün de (acısını) kat kat tattırırdık, sonra da kendine, bize kar؛ı bir yardımcı da bulamazdın.


    Diyanet İ؛leri (eski) : O takdirde sana, hayatın da ِlümün de, kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize kar؛ı bir yardımcı da bulamazdın.


    Diyanet Vakfi : O zaman, hiç ؛üphesiz sana hayatın ve ِlümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize kar؛ı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.


    Edip Yüksel : O zaman da hayatın ve ِlümün azabını katlayarak sana tattırırdık. Sonra bize kar؛ı bir yardımcı da bulamazdın


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o takdirde biz sana muhakkak hayatın da katmerli, mematın da katmerli acısını tattırdık, sonra bize kar؛ı kendin için hiç bir yardımcı bulamazdın


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : O takdirde, muhakkak hayatın da, ِlümün de katmerli acısını tattırırdık; sonra Bize kar؛ı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : O takdirde, muhakkak hayatın da, ِlümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize kar؛ı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.


    Fizilal-il Kuran : Eğer onlara yana؛saydın sana dünya hayatının ve ِlüm ِtesinin azabını katlayarak tattırırdık da bize kar؛ı kendine yardım edebilecek hiç kimse bulamazdın.


    Gültekin Onan : Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ِlümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize kar؛ı bir yardımcı bulamazdın.


    Hasan Basri اantay : O takdirde ise biz dirimin de katmerli, ِlümün de katmerli (acısını) sana tatdıracakdık muhakkak. Sonra bize kar؛ı kendin için hiç bir yardımcı da bulamayacakdın.


    Hayrat Ne؛riyat : O takdirde sana hayâtın kat kat (azâb)ını, ِlümün de kat kat (azâb)ını tattırırdık; sonra bize kar؛ı kendine bir yardımcı da bulamazdın.


    İbni Kesir : Ve o zaman Biz; sana, hayatın da kat katını, ِlümün de kat katını tattırdık. Sonra Bize kar؛ı, sana bir yardımcı da bulamazdın.


    Muhammed Esed : O zaman sana hayatta da, ِlümden sonra da kat kat (azap) tattırırdık; ve Bize kar؛ı sana yardım edecek kimseyi de bulamazdın!


    ضmer Nasuhi Bilmen : O takdirde sana hayatın da kat kat azabını, ِlümün de kat kat azabını tattırmı؛ olurduk. Sonra kendin için Bize kar؛ı bir yardımcı da bulamazdın.


    ضmer ضngüt : O takdirde sana hayatın ve ِlümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık. Sonra bize kar؛ı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.


    ھaban Piri؛ : O zaman ise, sana hayatın da ve ِlümün de azabını kat kat tattırırdık. Hem de bize kar؛ı bir yardımcı da bulamazdın.


    Suat Yıldırım : O takdirde de hem hayatın, hem de ِlümün acısını sana kat kat tattırırdık. Sonra Bize kar؛ı hiçbir yardımcı da bulamazdın.


    Süleyman Ate؛ : O takdirde sana hayâtın da, ِlümün de kat kat(azâb)ını taddırırdık. Sonra bize kar؛ı bir yardımcı da bulamazdın.


    Tefhim-ul Kuran : Bu durumda, biz sana, hayatın da kat kat, ِlümün de kat kat (acısını) taddırırdık; sonra bize kar؛ı bir yardımcı bulamazdın.


    ـmit ھim؛ek : O zaman sana hayatın azabını da, ِlümün azabını da kat kat tattırırdık; sen ise Bize kar؛ı kendine bir yardımcı bulamazdın.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : İ؛te o zaman sana, hayatın da ِlümün de katmerli acılarını tattırdık. Ve bize kar؛ı hiçbir yardımcı da bulamazdın.
     


  15. وَإِن كَادُواْ لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الأَرْضِ لِيُخْرِجوكَ مِنْهَا وَإِذًا لاَّ يَلْبَثُونَ خِلافَكَ إِلاَّ قَلِيلاً



    Ve in kâdû le yestefizzûneke minel ardı li yuhricûke minhâ ve izen lâ yelbesûne hilâfeke illâ kalîlâ(kalîlen).



    1. ve in : ve eğer

    2. kâdû : neredeyse, az kalsın

    3. le yestefizzûne-ke : seni tedirgin ediyorlar

    4. min el ardı : arzdan, yurttan, dünyadan

    5. li yuhricû-ke : seni çıkarmak için

    6. min-hâ : oradan

    7. ve izen : ve o taktirde, artık, bundan sonra

    8. lâ yelbesûne : (orada) kalmazlar, kalamazlar

    9. hilâfe-ke : senden sonra, senin arkandan

    10. illâ : ancak, sadece

    11. kalîlen : az







    İmam İskender Ali Mihr : Neredeyse gerçekten, seni dünyada bulunduğun yerden çıkarmak için tedirgin ediyorlardı (edeceklerdi). Ve eğer öyle olsaydı, onlar da senden sonra sadece az bir süre kalabilirlerdi.


    Diyanet İşleri : Seni o yerden (Mekke’den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi, senin ardından orada pek az kalırlardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, nerdeyse seni yurdundan çıkarmak için tacîz edip duracaklar, fakat sen çıktıktan sonra arkandan onlar da pek az bir müddet kalacaklar.


    Adem Uğur : Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.


    Ahmed Hulusi : Seni oradan (Mekke'den) çıkarmak için taciz edeceklerdi. . . İşte o takdirde onlar da senin ardından (dünyada) pek az kalacaklardı. (Bunu yaptılar ve Bedr'de öldürüldüler. A. H. )


    Ahmet Tekin : Seni yurdundan, Mekke’den çıkarmak için, huzursuz hale getirerek, neredeyse dünyayı başına dar edecekler. O zaman, sana muhalefet ettikleri için, senin ardından, kendileri de orada fazla kalamayacaklar.


    Ahmet Varol : Neredeyse seni bu yerden çıkarmak için tedirgin edeceklerdi. O durumda kendileri de senden sonra ancak az (bir süre) kalabilirler.


    Ali Bulaç : Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), yakında seni bu Mekke’den çıkarmak için muhakkak ki, seni rahatsız edecekler ve o takdirde kendileri de arkandan pek az kalacaklar (helâk olacaklardır).


    Bekir Sadak : Memleketinden cikarmak icin seni nerdeyse zorlayacaklardi. O takdirde senin ardindan onlar da pek az kalabilirlerdi.


    Celal Yıldırım : Yakında seni bu yerden çıkartmak için seni rahatsız edip dururlar. O takdirde kendileri de senin ardından pek az bir süre kalıp (sonra da) yok olup giderler.


    Diyanet İşleri (eski) : Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.


    Diyanet Vakfi : Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.


    Edip Yüksel : Seni ülkeden çıkarmak için neredeyse seni zorla sürecekler. Bu taktirde senden sonra onlar da fazla kalmayacaklar


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve az daha seni bu Arzdan çıkarmak için iz'ac edeceklerdi ve o takdirde kendileri de arkandan pek az kalacaklardı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Az daha seni bu yerden çıkarmak için rahatsız edeceklerdi ve o takdirde kendileri de senin ardından pek az kalacaklardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Yakında seni yurdundan çıkarmak için, muhakkak ki rahatsız edecekler ve o takdirde onlar da senin ardından pek az kalacaklardır.


    Fizilal-il Kuran : Gerçi müşrikler seni tedirgin ederek, bıktırarak Mekke'den çıkarmak amacındadırlar, ama o takdirde senden sonra orada ancak kısa bir süre kalabilirler.


    Gültekin Onan : Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.


    Hasan Basri Çantay : Yakında seni, neredeyse, bu yerden çıkarmak için her halde rahatsız edecekler, (fakat) o takdirde kendileri de arkandan pek az kalacaklardır.


    Hayrat Neşriyat : Yine nerede ise seni bu yerden (Mekke’den) çıkarmak için gerçekten rahatsız edeceklerdi; hâlbuki o takdirde (kendileri de) senin ardından (orada) ancak pek az kalacaklardır.


    İbni Kesir : Neredeyse seni memleketten çıkarmak için zorlayacaklardı. O zaman, senin ardından onlar da ancak çok az kalabilirler.


    Muhammed Esed : Ve (seni ikna edemediklerini görünce, bu sefer) aralarından büsbütün çıkarıp atmak için (doğduğun) toprakta seni tedirgin etmeye çalışıyorlar. Ama, sen ayrıldıktan sonra, onların kendileri de pek fazla kalamayacaklar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve az kaldı seni yurttan çıkarmak için rahatsız edeceklerdi. O halde onlar da senden sonra pek az kalacaklardır.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Onlar seni bu yerden söküp atmak için rahatsız edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra yurtlarında pek az kalabilecekler.


    Şaban Piriş : Neredeyse seni yurdundan çıkarmak için zorlayacaklar. O zaman, onlar da senin ardından çok az bir zaman kalabilirler.


    Suat Yıldırım : Onlar yurdundan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra pek az kalır, sonra da yok olur giderler.


    Süleyman Ateş : Neredeyse seni yurdundan çıkarmak için tedirgin edeceklerdi. O takdirde kendileri de senin ardından pek az kalabilirler.


    Tefhim-ul Kuran : Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.


    Ümit Şimşek : Seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar edecekler. Lâkin senden sonra kendileri de orada fazla kalmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Az kalsın bu topraktan çıkarmak için seni sıkıştıracaklardı. Böyle bir durumda onlar orada senin arkandan çok az bir süre kalacaklardı.
     


  16. سُنَّةَ مَن قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِن رُّسُلِنَا وَلاَ تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلاً



    Sunnete men kad erselnâ kableke min rusulinâ ve lâ tecidu li sunnetinâ tahvîlâ(tahvîlen).



    1. sunnete : sünnet (Allah'ın kanunu)

    2. men : kimse, kim

    3. kad : olmuştu

    4. erselnâ : biz gönderdik

    5. kable-ke : senden önce

    6. min rusuli-nâ : resûllerimizden

    7. ve lâ tecidu : ve bulamazsın

    8. li sunneti-nâ : sünnetimizde

    9. tahvîlen : bir değişiklik






    İmam İskender Ali Mihr : Senden önce de gönderdiğimiz resûllerimizin sünneti (sünnetullah: Allah'ın kanunu) budur. Ve sünnetimizde (kanunumuzda) bir değişiklik bulamazsın.


    Diyanet İşleri : Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun böyledir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki yol yordam da buydu ve yolumuzda yordamımızda bir değişiklik bulamazsın.


    Adem Uğur : Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.


    Ahmed Hulusi : Senden önce irsâl ettiğimiz Rasûllerimiz ile de ilgili sünnetimizdir! (Rasûller doğdukları yerden çıkarılırlar; ardından da onları çıkaran toplumlar helâk edilir!) Bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.


    Ahmet Tekin : Senden önce özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevlendirip gönderdiğimiz Rasullere karşı çıkarak, onları sürgüne gönderenlere uyguladığımız ceza kanunları böyledir. Bizim sünnetimizde, bizim kanunlarımızın uygulanmasında, ne geri çevrilme, ne zaman-mekân sapması yapılarak değiştirilme, ne de hak edenlerinden başkalarına yönlendirilme göremezsin.


    Ahmet Varol : (Bu) senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizin bir sünnetidir (kanunudur). Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın.


    Ali Bulaç : (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.


    Ali Fikri Yavuz : Senden önce göndermiş olduğumuz peygamberler için, bunu (Peygamberleri yerlerinden çıkaranların helâk edilişini, Allah bir) âded etmiştir. (Ey Rasûlüm) sen bizim âdetimizde (kurduğumuz yolda) hiç bir değişiklik bulamazsın.


    Bekir Sadak : Bu, senden once gonderdigimiz peygamberelerimize de uyguladigimiz yasadir. Sen bizim yasamizda degisiklik bulamazsin. *


    Celal Yıldırım : Bu senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkında (câri) bir sünnettir ve sen sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de uyguladığımız yasadır. Sen bizim yasamızda değişiklik bulamazsın.


    Diyanet Vakfi : Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.


    Edip Yüksel : Senden önce gönderdiğimiz tüm elçiler için öngördüğümüz sistem (sünnet) budur. Sistemimizde herhangi bir değişiklik göremezsin.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Senden evvel gönderdiğimiz bütün Peygamberlerin sünneti vechile ki: sen bizim sünnetimize bir tahvil bulamazsın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere uygulanan bir kanundur ki sen Bizim bu kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu, senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlerimiz hakkındaki sünnetimizdir. Bizim sünnetimizde herhangi bir değişme göremezsin.


    Fizilal-il Kuran : Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere ilişkin değişmez yasamız bu yolda işleye gelmiştir. Bizim yasamızın değiştiğini göremezsin.


    Gültekin Onan : (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.


    Hasan Basri Çantay : (Biz bunu) senden evvel gönderdiğimiz peygamberler için de sünnet (ve kaaide yapmışızdır). Sen bizim sünnetimizde (Habîbim) hiç bir değişiklik bulmazsın.


    Hayrat Neşriyat : Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki (İlâhî) kanun (böyledir) ve(onları yurtlarından çıkaranlara verilen cezâ) olarak bizim kanûnumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.


    İbni Kesir : Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimizin kanunu. Sen, Bizim kanunumuzda değişiklik bulamazsın.


    Muhammed Esed : Elçilerimizden senden önce gönderdiklerimiz için de (izlediğimiz) yol buydu; Bizim (çizdiğimiz) yolda bir değişme göremezsin.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Senden evvel göndermiş olduğumuz peygamberlerin sünneti (de böyle idi) ve Bizim sünnetimiz için bir değiştirme bulamazsın.


    Ömer Öngüt : Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun da budur. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.


    Şaban Piriş : Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin sünnetidir. Bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.


    Suat Yıldırım : Senden önce gönderdiğimiz resuller hakkında cari olan ilahî kanun budur. Sen Bizim nizamımızda asla bir değişiklik bulamazsın!


    Süleyman Ateş : Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasası (budur). Bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.


    Tefhim-ul Kuran : (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin bir sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.


    Ümit Şimşek : Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkında da geçerli olan yasamızdır. Bizim yasamızda asla değişiklik bulmazsın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Senden önce gönderdiğimiz resullerimize uygulanan yöntem de buydu. Sen bizim yol ve yöntemimizde değişme bulamazsın.
     


  17. أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا



    Ekımis salâte li dulûki؛ ؛emsi ilâ gasakıl leyli ve kur’ânel fecr(fecri), inne kur’ânel fecri kâne me؛hûdâ(me؛hûden).



    1. ek‎m‎ es salâte : namaz‎ k‎l, ikame et

    2. li dulûki : dِnmesi

    3. e‏ ‏emsi : güne‏

    4. ilâ gasak‎ el leyli (gasaka) : gecenin kararmas‎na kadar (karard‎)

    5. ve kur'âne : ve Kur'ân-‎ Kerim

    6. el fecri : fecr vakti, günün ilk ayd‎nlanmaya ba‏lad‎ً‎ vakit

    7. inne : muhakkak

    8. kur'âne : Kur'ân-‎ Kerim

    9. el fecri : fecr vakti, günün ilk ayd‎nlanmaya ba‏lad‎ً‎ vakit

    10. kâne : dir, idi, oldu

    11. me‏hûden : ‏ahitli olan, ‏ahit olunan, mü‏ahede edilen






    فmam فskender Ali Mihr : Güne‏in dِnmesinden, gecenin kararmas‎na kadar namaz k‎l. Fecrin Kur'ân'‎n‎ (fecr vakti okunan Kur'ân'‎) ikame et (yerine getir)! اünkü fecrin Kur'ân'‎ ‏ahitlidir.


    Diyanet ف‏leri : Güne‏in zevalinden (ًِle vaktinde Bat‎’ya kaymas‎ndan) gecenin karanl‎ً‎na kadar (belli vakitlerde) namaz‎ k‎l. Bir de sabah namaz‎n‎ k‎l. اünkü sabah namaz‎ ‏ahitlidir.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve namaz k‎l güne‏in zevâl vaktinde, geceleyin karanl‎k bas‎nca ve fecir çaً‎nda; ‏üphe yok ki sabah namaz‎, meleklerin tan‎k olduًu bir namazd‎r.


    Adem Uًur : Gündüzün güne‏ dِnüp gecenin karanl‎ً‎ bast‎r‎ncaya kadar (belli vakitlerde) namaz k‎l; bir de sabah namaz‎n‎. اünkü sabah namaz‎ ‏ahitlidir.


    Ahmed Hulusi : Güne‏'in, bat‎da gِzden kaybolmas‎ndan gecenin kararmas‎na kadar ki süreçte salât‎ ikame et. FECفR KURآN'‎n‎ da (sabah salât‎n‎ da). . . Muhakkak FECفR KUR'آN OKUMAs‎ ‏ahitlendirilmi‏tir.


    Ahmet Tekin : Güne‏in bat‎ya dِnmesinden, gecenin karanl‎ً‎ bast‎r‎ncaya kadar, âdâb‎na riayet ederek aksatmadan vakitleri belli olan namazlar‎ k‎l. Bir de bütün ilâhî kitaplardaki dinî-ilmî esaslar‎ içeren Kur’ân’‎n çok okunduًu sabah namaz‎n‎ k‎l. Sabah namaz‎nda okunan Kur’ân, gece ve gündüz melekleri taraf‎ndan dinlenir ve ‏âhitlik edilir.


    Ahmet Varol : Güne‏in bat‎ya yِnelmesinden gecenin kararmas‎na kadar namaz k‎l. Sabah namaz‎n‎ da (k‎l). قüphesiz sabah namaz‎ ‏ahid olunand‎r. [4]


    Ali Bulaç : Güne‏in sarkmas‎ndan gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ k‎l, fecir vakti (namazda okunan) Kur'an'‎, i‏te o, ‏ahid olunand‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Güne‏in ًِlede zevali dolay‎siyle gece karanl‎ً‎na kadar (ًِle, ikindi, ak‏am ve yats‎ vakitlerinde) gereًi üzere namaz‎ k‎l, bir de sabah namaz‎ k‎l. اünkü, sabah namaz‎nda gece ve gündüz melekleri haz‎r bulunur.


    Bekir Sadak : Gunesin batiya yonelmesinden gecenin kararmasina kadar namaz kil; sabah vakti de namaz kil, zira sabah namazina melekler sahit olur.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Güne‏'in (zeval vaktinde) kaymas‎ndan, gecenin kararmas‎na kadar namaz k‎l; bir de Kur'ân'‎n (feyiz ve bereketiyie içice olan) sabah namaz‎n‎ k‎l; ‏üphesiz ki sabah namaz‎na (melekler) ‏âhid olur.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Güne‏in bat‎ya yِnelmesinden gecenin kararmas‎na kadar namaz k‎l; sabah vakti de namaz k‎l, zira sabah namaz‎na melekler ‏ahit olur.


    Diyanet Vakfi : Gündüzün güne‏ dِnüp gecenin karanl‎ً‎ bast‎r‎ncaya kadar (belli vakitlerde) namaz k‎l; bir de sabah namaz‎n‎. اünkü sabah namaz‎ ‏ahitlidir.


    Edip Yüksel : Güne‏in kaymas‎ndan gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ gِzet. Sabah Kuran'‎n‎ da gِzet. Sabahleyin Kuran (okumas‎) tan‎k olunur


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Güne‏in kaymas‎ndan gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ güzel k‎l, bir de k‎raetiyle mümtaz olan sabah namaz‎n‎, zira sabah Kur'an‎ hak‎katen me‏huddur (‏ühuda mazhard‎r)


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Güne‏in kaymas‎ndan, gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ güzel k‎l; bir de k‎raat‎yle seçkin olan sabah namaz‎n‎; çünkü sabah Kur'an'‎ gerçekten ‏ahitlidir.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Güne‏in bat‎ya kaymas‎ndan, gecenin karanl‎ً‎na kadar (belirli vakitlerde) gereًi üzere namaz‎ k‎l, bir de sabah namaz‎n‎ k‎l. اünkü sabah namaz‎nda, gece ve gündüz melekleri haz‎r bulunur.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, güne‏in batmaya yِneldiًi andan, gece karar‎ncaya kadar namaz k‎l, sabahleyin Kur'an okumay‎ da ihmal etme. اünkü sabahleyin okunan Kur'an'‎ izleyen (melek)ler vard‎r.


    Gültekin Onan : Güne‏in sarkmas‎ndan gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ k‎l ve fecir (vakti) Kuran'‎ (sabah namaz‎n‎) da (unutma); i‏te o, fecir (vakti) Kuran'‎ ‏ahid olunand‎r. (اe‏itli çeviriler...)


    Hasan Basri اantay : Güne‏in (zeval vakf‎nda) kaymas‎ ân‎ndan gecenin kararmas‎na kadar güzelce namaz k‎l. Sabah namaz‎n‎ da (ِylece edâ et). اünkü sabah namaz‎ ‏ahidlidir.


    Hayrat Ne‏riyat : (ضًle üzeri) güne‏in zevâlinden (sonra ًِle, daha sonra ikindi namaz‎n‎), gecenin kararmas‎na kadar (gün bat‎m‎nda ak‏am, iyice karard‎ً‎nda yats‎) namaz‎(n‎) k‎l; bir de sabah namaz‎n‎ (k‎l)! اünki sabah namaz‎ (gece ve gündüz melekleri taraf‎ndan) ‏âhid olunan (bir namaz)d‎r.


    فbni Kesir : Güne‏in bat‎ya yِnelmesinden gecenin kararmas‎na kadar namaz k‎l. Sabah vakti de. Zira sabah vakti gِrülmesi gerekli bir ibadettir.


    Muhammed Esed : Güne‏in doruًu a‏mas‎ndan gecenin çِkü‏üne kadar(ki süre içinde) namaz‎(n‎) gereًi üzere yerine getir; sabah (namaz‎) okumas‎n‎ da (tam bir dikkat ve duyarl‎k içinde gerçekle‏tir); çünkü sabah okumas‎(nda insan) gerçekten de (ulvi olan her ‏eye) aç‎kt‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Namaz‎ güne‏in zevalinden gecenin karanl‎ً‎na kadar güzelce k‎l, sabah namaz‎n‎ da. قüphe yok ki, sabah namaz‎ mü‏ahede olunmu‏ bulunmaktad‎r.


    ضmer ضngüt : Gündüz güne‏in dِnüp bat‎ya yِnelmesinden, gecenin karanl‎ً‎ bast‎r‎ncaya kadar, (belli vakitlerde) namaz k‎l. Bir de sabah namaz‎ k‎l. اünkü sabah namaz‎ ‏âhitlidir.


    قaban Piri‏ : Güne‏in bat‎ya yِnelmesinden, gece karanl‎ً‎ bast‎r‎ncaya kadar namaz‎ ve fecr okumas‎n‎ da yerine getir. اünkü fecir Kur’an’‎n‎n ‏ahitleri vard‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Gündüzün güne‏ dِnüp gecenin karanl‎ً‎ bast‎r‎ncaya kadar belli vakitlerde namaz k‎l ve ِzellikle sabah namaz‎n‎! Zira sabah namaz‎ ‏ahitlidir.


    Süleyman Ate‏ : Güne‏in sarkmas‎ndan (a‏aً‎ kaymas‎ndan) gecenin kararmas‎na (yats‎ vaktine) kadar namaz k‎l ve sabah‎n Kur'ân'‎n(‎, uzunca Kur'ân okunan sabah namaz‎n‎) da (unutma). اünkü sabah Kur'ân (okumas‎) gِrülecek ‏eydir.


    Tefhim-ul Kuran : Güne‏in sarkmas‎ndan gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ k‎l, fecir vakti Kur'an'‎n‎ (namaz‎n‎) da; çünkü fecir vakti (namazda okunan) Kur'an'‎, i‏te o, ‏ahid olunand‎r.


    ـmit قim‏ek : Güne‏in ini‏e geçmesinden gece karanl‎ً‎n‎n bast‎rmas‎na kadarki namazlar‎ dosdoًru k‎l. Sabah namaz‎n‎ da ِylece k‎l; çünkü sabah namaz‎ ‏ahitlidir.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Güne‏in kaymas‎ndan/a‏aً‎ sarkmas‎ndan, gecenin kararmas‎na kadar namaz‎ k‎l. Sabah Kur'an'‎n‎ da gِzet. اünkü sabah Kur'an'‎ tan‎klarca izlenmektedir.
     


  18. وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَّحْمُودًا



    Ve minel leyli fe tehecced bihî nâfileten lek(leke), asâ en yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ(mahmûden).



    1. ve min el leyli : ve geceden, gecenin bir kısmında

    2. fe tehecced : ve teheccüde kalk, teheccüd namazı kıl

    3. bihî : onunla

    4. nâfileten : ilâve olarak

    5. leke : sana özel, senin için

    6. asâ : umulur, yakında olur

    7. en yeb'ase-ke : seni gönderir

    8. rabbu-ke : senin Rabbin

    9. makâmen : makam

    10. mahmûden : mahmut, hamdedilen, övülen






    İmam İskender Ali Mihr : Gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafile (ilâve) olarak O'nunla (Kur'ân'la) teheccüd namazı kıl! Rabbinin seni Makam-ı Mahmut'a beas etmesi (ulaştırması) yakındır.


    Diyanet İşleri : Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gecenin bir kısmında uyanıp namaz kıl, bu namaz, sana mahsustur ve farz namazlardan fazla bir namazdır. Umulur ki Rabbin, seni Makam-ı Mahmûd'a sâhip kılar.


    Adem Uğur : Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin.


    Ahmed Hulusi : Ayrıca gecenin bir kısmında, yararını göreceğin, Kurân'la teheccüde kalk (uyanarak salâtı yaşa)! Umulur ki Rabbin sende Makam-ı Mahmud'u bâ'seder (sende o makamın özelliklerini açığa çıkartır. . . {Ve çıkartmıştır da "İnna fetahnaleke" âyetinde bildirilen husus ile. A. H. })!


    Ahmet Tekin : Gecenin bir kısmında, son üçte birinde uyanarak, farz namazına ilâveten, sadece sana mahsus bir ibadet olmak üzere uzun uzun Kur’ân okuyarak teheccüt namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmud’a, bütün insanlık tarafından övüldüğün bir makama, şefaat makamına göndermesi ümit edilir.


    Ahmet Varol : Gecenin bir kısmında da uyanıp sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama eriştirir.


    Ali Bulaç : Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kur'an'la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm), sana mahsus fazla bir namaz olarak, gece uykudan kalk da, Kur’ân ile teheccüd (gece namazı) kıl. Rabbinin, seni bir Makam-ı Mahmud’a (ahiretteki Şefaat Makamına) göndermesi yakındır.


    Bekir Sadak : Geceleyin uyanip, yalniz sana mahsus olarak fazladan namaz kil. Belki de Rabbin seni ovulecek makama yukseltir.


    Celal Yıldırım : Gecenin bir bölümünde uykudan kalk da sana has, fazladan bir namazı, onunla (Kur'ân ile) kıl. Umulur ki Rabbin seni MAKAM-I MAH-MÛD'a (=Övülmeğe lâyık makama, Şefaat makamına) eriştirir.


    Diyanet İşleri (eski) : Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek makama yükseltir.


    Diyanet Vakfi : Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur.


    Edip Yüksel : Fazladan bir kredi olarak geceleyin meditasyonda bulun ki Rabbin seni onurlu bir makama yükseltsin


    Elmalılı Hamdi Yazır : Geceden de sana mahsus fazla bir namaz olarak uykudan kalk, Kur'an ile teheccüd kıl, yakındır ki rabbın seni bir makam-ı mahmud'a ba's ede.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gecenin bir bölümünde de sana mahsus fazla bir namaz olarak uykudan kalk. Kur'an ile teheccüd kıl; yakındır ki Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştıra.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gecenin bir kısmında da sadece sana mahsus bir nafile olmak üzere uykudan kalk, Kur'ân ile teheccüd namazı kıl, Rabbinin seni bir makam-ı mahmud'a (şefaat makamına) göndermesi kesindir.


    Fizilal-il Kuran : Gecenin bir bölümünde sırf sana mahsus bir nafile olmak üzere Teheccüd ibadetini yap ki, belki Rabbin seni «övülmüş makam»'a erdirir.


    Gültekin Onan : Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kuran'la) namaz kıl. Umulur ki rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.


    Hasan Basri Çantay : Gecenin bir kısmında da uyanıb, sırf sana mahsus fazla (bir ibâdet) olmak üzere onunla (Kur'an ile) gece namazı kıl. Ümîd edebilirsin, Rabbin seni bir makaam-ı mahmuda gönderecekdir.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Hem gecenin bir kısmında (uyanıp) da sana mahsus bir fazla (farz namaz) olmak üzere, onunla (Kur’ân’la) teheccüd (namazı) kıl! Tâ ki Rabbin, seni Makam-ı Mahmûd’a (övülen bir makama) ulaştırsın.


    İbni Kesir : Geceleyin yalnız sana mahsus olmak üzere teheccüd namazı kıl. Umulur ki, Rabbın seni öğülmüş bir makama gönderiverir.


    Muhammed Esed : Ve gecenin bir vaktinde kalkıp, kendi isteğinle yaptığın ilave bir eylem olarak namaz kıl: ki böylece Rabbin seni belki (ahirette) övgüye değer bir konuma yükseltir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve geceleyin kalk, sana mahsus bir nafile olmak üzere gece namaz kıl. Ümitvar ol ki, Rabbin seni bir makamı Mahmud'a gönderecektir.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Gecenin bir kısmında uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere (Kur'an ile) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin ki, Rabbin seni bir Makam-ı mahmud'a (övülen bir makama) gönderecektir.


    Şaban Piriş : Geceleyin uykudan uyanınca da senin için nafile olan namazı kıl! Umulur ki Rabbin seni övgüye layık bir mevkiye yükseltir


    Suat Yıldırım : Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni makam-ı mahmûda eriştireceğini umabilirsin.


    Süleyman Ateş : Ayrıca sana özgü olarak gecenin bir kısmında da Kur'ân oku(yup namaz kıl)mak üzere uyan! Rabbinin seni güzel bir makama ulaştırması umulur.


    Tefhim-ul Kuran : Gecenin bir kısmında uyanıp Teheccüd namazı kıl, bu sadece sana mahsus bir ibadettir. Belki böylece Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.


    Ümit Şimşek : Gecenin bir vaktinde de, sana özgü bir fazlalık olmak üzere, teheccüd namazı kıl. Umulur ki, böylece Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a eriştirir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sana özgü bir davranış olarak, gecenin bir kısmında, o Kur'an'la meşgul olmak üzere uyanık ol/uykudan uyan. Böylece Rabbinin seni övgüye layık bir konuma ulaştırması umulur.
     


  19. وَقُل رَّبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَل لِّي مِن لَّدُنكَ سُلْطَانًا نَّصِيرًا



    Ve kul rabbi edhılnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec’al lî min ledunke sultânen nasîrâ(nasîren).



    1. ve kul : ve de ki

    2. rabbi : Rabbim

    3. edhıl-ni : beni dahil et

    4. mudhale : giri؛ ile

    5. sıdkın : sıdk ile, doğrulukla, sadakatle, sadık olarak

    6. ve ahric-ni : ve beni çıkar

    7. muhrece : çıkı؛ ile

    8. sıdkın : sıdk ile, doğrulukla, sadakatle, sadık olarak

    9. vec'al (ve ic'al) : ve kıl, yap

    10. lî : bana, benim için

    11. min ledun-ke : senin katından (gizli ilminden)

    12. sultânen : bir sultan, bir güç

    13. nasîren : yardım





    İmam İskender Ali Mihr : Ve de ki: “Rabbim beni sıdk ile dahil et ve beni sıdk ile çıkar. Ve bana senin katından (gizli ilminden) bir yardımcı sultan kıl.”


    Diyanet İ؛leri : De ki: “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (اıkacağım yerden de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ve de ki: Yâ Rabbi, beni gireceğim yere gerçek olarak sok, çıkacağım yerden gerçek olarak çıkar ve katından, bana yardım eden bir kudret, kuvvet ver.


    Adem Uğur : Ve ؛ِyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver.


    Ahmed Hulusi : Rabbim, girdiğim yere sıdk hâlinde girdir ve çıktığım yerden sıdk ile çıkart; ledünnünden zafere erdirici bir kudret olu؛tur bende!


    Ahmet Tekin : 'Rabbim, dürüst olarak yiğitçe girilmesi gereken yere, emniyetle girmemi sağla. Dürüst olarak yiğitçe çıkılması gereken yerden emniyetle çıkmamı sağla. Bana kendi katından yardımcı bir güç, beni destekleyen bir devlet, bir iktidar ver.' diye niyaz et.


    Ahmet Varol : De ki: 'Rabbim! Beni (girdireceğin yere) doğruluk girdiri؛i ile girdir, (çıkaracağın yerden de) doğruluk çıkarı؛ıyla çıkar ve bana katından yardım edici bir kuvvet ver.'


    Ali Bulaç : Ve de ki: "Rabbim, beni (girilecek yere) doğru bir girdiri؛le girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarı؛la çıkar ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “-Rabbim! Beni, rıza ve kolaylık konulu؛u ile kabre koy ve kıyamet dirili؛inde de, beni, iyi bir çıkarı؛la çıkar; tarafından bana, kâfirleri mağlûp edecek kudretli bir yard‎mc‎ ver.”


    Bekir Sadak : De ki: «Rabbim! Beni dahil edecegin yere hosnutluk ve esenlikle dahil et; cikaracagin yerden de hosnutluk ve esenlikle cikar. Katindan beni destekleyecek bir kuvvet ver.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : De ki: Rabbim ! Beni gireceًim yere s‎dk ile sok, ç‎karacaً‎n yerden s‎dk ile ç‎kar ve kendi kat‎ndan bana yard‎mc‎ bir kuvvet ver.


    Diyanet ف‏leri (eski) : De ki: 'Rabbim! Beni dahil edeceًin yere ho‏nutluk ve esenlikle dahil et; ç‎karacaً‎n yerden de ho‏nutluk ve esenlikle ç‎kar. Kat‎ndan beni destekleyecek bir kuvvet ver.'


    Diyanet Vakfi : Ve ‏ِyle niyaz et: Rabbim! Gireceًim yere dürüstlükle girmemi saًla; ç‎kacaً‎m yerden de dürüstlükle ç‎kmam‎ saًla. Bana taraf‎ndan, hakk‎yla yard‎m edici bir kuvvet ver.


    Edip Yüksel : Ve de ki: 'Rabbim, beni doًru bir giri‏le kabul et ve beni doًru bir ç‎k‎‏la ç‎kar. Kat‎ndan beni destekleyecek bir güç ver.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ve de ki: rabb‎m beni s‎d‎k girdirimi girdir ve s‎d‎k ç‎kar‎‏‎ ç‎kar ve benim için ledünnünden bir sultan‎ nasîr k‎l


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : De ki: «Rabbim, gireceًim yere doًrulukla girmemi saًla, ç‎kacaً‎m yerden de doًrululukla ç‎kmam‎ nasip et ve benim için kendi kat‎ndan yard‎m edici bir kuvvet ver.»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : (Ey Muhammed!) De ki: «Rabbim! Beni, takdir ettiًin yere gِnül rahatl‎ً‎ ve huzur içinde koy ve ç‎kacaً‎m yerden de dürüstlükle ve selametle ç‎kmam‎ saًla. Bana kat‎ndan yard‎m edici bir kuvvet ver.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Ey Rabbim, bir yere girerken oraya doًru olarak girmemi ve bir yerden ç‎karken oradan doًruluk ilkesine baًl‎ olarak ç‎kmam‎ nasip eyle. Bana kendi kat‎ndan destekleyici bir güç ver.»


    Gültekin Onan : Ve de ki: "Rabbim, beni (girilecek yere) doًru bir girdiri‏le girdir ve (ç‎kar‎lacak yerden) doًru bir ç‎kar‎‏la ç‎kar ve kat‎ndan bana yard‎mc‎ bir kuvvet ver."


    Hasan Basri اantay : Ve ‏ِyle de: «Rabbim, beni s‎dk (ve selâmet) girdirili‏i ile girdir. S‎dk (ve selâmet) ç‎kar‎‏‎ ile ç‎kar ve taraf‎ndan bana hakk‎yle yard‎m edici bir hüccet (-i kaahire ve kudret-i kâmile) ver».


    Hayrat Ne‏riyat : Ve de ki: 'Rabbim! Beni doًru olan (râz‎ olacaً‎n) bir girdiri‏le (Medîne’ye) girdir ve beni doًru olan (râz‎ olacaً‎n) bir ç‎kar‎‏la (Mekke’den) ç‎kar ve bana taraf‎ndan yard‎mc‎ bir güç ver!'


    فbni Kesir : Ve de ki: Rabb‎m; beni doًruluk yerine koy. Ve doًruluk yerinden ç‎kar. Ve kat‎ndan bana destekleyecek bir kuvvet ver.


    Muhammed Esed : Ve (dua ederken) de ki: "Ey Rabbim, (giri‏eceًim her i‏e) doًruluk ve içtenlik üzere girmemi; (b‎rakacaً‎m her i‏ten de) doًruluk ve içtenlik gِstererek ç‎kmam‎ saًla; ve bana kat‎ndan destekleyici bir güç, bir tutamak bah‏et!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve de ki: «Yarabbi! Beni bir s‎dk medhalini idhal et ve beni bir s‎dk mahrecine ihrac eyle ve benim için kendi taraf‎ndan bir yard‎mc‎ kuvvet (nâsip) k‎l.»


    ضmer ضngüt : Resulüm! De ki: “Ey Rabbim! Beni koyacaً‎n yere s‎dk ile ho‏nutlukla koy, ç‎karacaً‎n yerden de s‎dk ile ho‏nutlukla ç‎kar. Kat‎ndan beni destekleyecek bir kuvvet ver. ”


    قaban Piri‏ : De ki: “Rabbim, beni girdireceًin yere ho‏nutluk ve esenlikle girdir. ا‎karacaً‎n yerden ho‏nutlukla ç‎kar ve bana kat‎ndan yard‎mc‎ bir kuvvet ver.”


    Suat Y‎ld‎r‎m : De ki: "Ya Rabbî, gireceًim yere dürüst olarak girmemi, ç‎kacaً‎m yerden de dürüst olarak ç‎kmam‎ nasib et ve Kendi kat‎ndan beni destekleyecek kuvvetli bir delil ver bana!"


    Süleyman Ate‏ : De ki: "Rabbim, beni doًruluk girdiri‏iyle girdir ve beni doًruluk ç‎kar‎‏iyle ç‎kar. Bana kat‎ndan yard‎mc‎ bir güç ver."


    Tefhim-ul Kuran : Ve de ki: «Rabbim, beni (girilecek yere) doًru bir girdiri‏le girdir ve (ç‎kar‎lacak yerden) doًru bir ç‎kar‎l‎‏la ç‎kar ve kat‎ndan bana yard‎mc‎ bir kuvvet ver.»


    ـmit قim‏ek : De ki: Yâ Rabbi, gireceًim yere doًrulukla girmemi, ç‎kacaً‎m yerden de doًrulukla ç‎kmam‎ nasip eyle; yüce kat‎ndan bana yard‎mc‎ bir kuvvet ver.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : قِyle yakar: "Rabbim! Beni, gireceًim yere doًruluk dürüstlükle sok, ç‎kacaً‎m yerden doًruluk dürüstlükle ç‎kar. Kat‎ndan bana yard‎mc‎ bir güç / kan‎t ver."
     


  20. وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا



    Ve kul câel hakku ve zehekal bâtıl(bâtılu), innel bâtıle kâne zehûkâ(zehûkan).



    1. ve kul : ve de, söyle

    2. câe : geldi

    3. el hakku : hak

    4. ve zeheka : ve yok oldu, zail oldu, ortadan kalktı

    5. el bâtılu : bâtıl, boş olan, yanlış olan

    6. inne : muhakkak

    7. el bâtıle : bâtıl

    8. kâne : oldu

    9. zehûkan : yok olan, ortadan kalkan





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Hak geldi, bâtıl zail oldu (yok oldu). Muhakkak ki bâtıl yok olacaktır (yok olmaya mahkûmdur).”


    Diyanet İşleri : De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve de ki: Gerçek geldi, bâtıl yok olup gitti, şüphe yok ki bâtıl, zâten yok olur gider.


    Adem Uğur : Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Hak geldi, bâtıl yok oldu gitti! (Hakikat bildirildi, asılsız boş görüşler geçerliliğini yitirdi) Muhakkak ki bâtıl yok olmak zorundadır. "


    Ahmet Tekin : 'Toplumda hakça bir düzen gerçekleştirmek için İslâm, hak kitap Kur’ân geldi, batıl yıkılıp gitti. Batıl yıkılmaya mahkûmdur.' diye ilan et.


    Ahmet Varol : De ki: 'Hak geldi batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olucudur.'


    Ali Bulaç : De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Hak geldi ve bâtıl yok oldu gitti. Gerçekten bâtıl daima yokluğa mahkûm bulunmaktadır.”


    Bekir Sadak : De ki: «Hak geldi, batil ortadan kalkmaya mahkumdur.


    Celal Yıldırım : De ki: Hakk geldi, bâtıl yok oldu ; çünkü gerçekten bâtıl yok olmaya mahkûmdur.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Hak geldi, batıl ortadan kalkmaya mahkumdur.'


    Diyanet Vakfi : Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.


    Edip Yüksel : Ve şunu bildir ki: 'Gerçek gelmiş, yanlış ise ortadan kalkmıştır. Zaten yanlış, yok olmağa mahkumdur.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve de ki: hak geldi bâtıl zevale erdi hakıkaten bâtıl pek zavallıdır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve de ki: «Hak geldi, batıl yok oldu; gerçekten batıl pek zavallıdır!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) De ki: «Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.»


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Hak geldi, batıl yokoldu. Zaten batıl yokolmaya mahkumdur.»


    Gültekin Onan : De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Hak geldi, baatıl zeval buldu. Şübhesiz ki baatıl dâim zeval bulucudur».


    Hayrat Neşriyat : Yine de ki: 'Hak geldi, bâtıl zâil oldu! Şübhesiz ki bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.'


    İbni Kesir : De ki: Hak geldi, batıl yıkıldı. Muhakkak batıl zaten yıkılacaktı.


    Muhammed Esed : Ve yine de ki: "Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er geç yıkılıp gitmek zorundadır!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve de ki: «Hak geldi ve bâtıl müzmahil oldu. Şüphe yok ki, bâtıl muzmahil olmuştur.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur. ”


    Şaban Piriş : Deki, “Hak geldi, batıl yıkıldı. Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur.”


    Suat Yıldırım : De ki: "Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkûmdur."


    Süleyman Ateş : De ki: "Hak geldi, bâtıl gitti; zaten bâtıl yok olmağa mahkûmdur."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Hak geldi, batıl yok oldu; hiç şüphesiz batıl yok olucudur.»


    Ümit Şimşek : Yine de ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz ki bâtıl yok olmaya mahkûmdur.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve de ki: "Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti. Bâtıl, yok olmaya zaten mahkûmdu."

     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş