Kuran-ı Kerim İSRÂ Suresi Türkçe Meali türkce açıklaması, İsra suresi türkce açıklaması, İSRA suresi

goktepeli26 5 Haz 2013



  1. سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






    Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr(basîru).




    1. subhâne : o sübhandır, bütün noksanlıklardan münezzehtir

    2. ellezî : ki o

    3. esrâ bi : gece yürüttü

    4. abdi-hî : kulunu

    5. leylen : geceleyin

    6. min el mescidi el harâmi : Mescid-i Haram'dan

    7. ilâ el mescidi el aksa : Mescid-i Aksa'ya

    8. ellezî : ki o, ki onu

    9. bâreknâ : hayırlı, mübarek ve bereketli kıldık

    10. havle-hu : onun etrafını, çevresini

    11. li nuriye-hu : ona göstermemiz için

    12. min âyâti-nâ : âyetlerimizden

    13. inne-hu : muhakkak o

    14. huve es semîu el basîru : o en iyi işitendir, en iyi görendir






    İmam İskender Ali Mihr : Âyetlerimizi göstermek için, kulunu geceleyin Mescid-i Haram'dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüten Allah, Sübhan'dır (bütün noksanlıklardan münezzehtir). Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi görendir.


    Diyanet İşleri : Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Noksan sıfatlardan münezzehtir kulunu geceleyin Mescid-i Harâm'dan çevresini kutladığımız Mescid-i Aksâ' ya götüren, âyetlerimizden bir kısmını ona da gösterelim diye, şüphe yok ki o, her şeyi duyar, görür.


    Adem Uğur : Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.


    Ahmed Hulusi : Subhan ki, kulunu gece Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya isrâ (tayy'i mekân) etti. . . O'na delillerimizi gösterelim diye. . . Hakikat şu; "HÛ"; Semi'dir, Basıyr'dir!


    Ahmet Tekin : Bir gece, kulu Muhammedin Mescidi Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya, en yüce makama vuslatını gerçekleştiren, huzurunda secdesini sağlayan Allah’ı tesbih, tenzih ve takdis ederiz. Kudretimizin açık delillerinden olan o evrensel peygamberi ins-ü cinne, bütün kainata tanıtalım; kainat ve ötesinin, geçmişte olanlar ve gelecekte olacakların bir kısmını ona müşahede ettirelim diye bu miracı gerçekleştirdik.Şüphesiz Rasulü Muhammedin, kainat ve ötesinin duyduklarını ve gördüklerini duyuran ve gösteren Odur.


    Ahmet Varol : Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir.


    Ali Bulaç : Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.


    Ali Fikri Yavuz : Her türlü noksanlıktan münezzeh olan O Allah’dır ki, kulunu (Hz. Peygamber Aleyhisselâmı) gece Mescid-i Harâm’dan (Mekke’den alıp) o etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya kadar götürdü; ona, âyetlerimizden (kudretimize delâlet eden acaibliklerden) gösterelim diye yaptık. Hakikat bu: O Semî’dir = her şeyi işitir, Basîr’dir= her şeyi görür.


    Bekir Sadak : Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescidi Haram'dan, kendisine bir kisim ayetlerimizi gostermek icin, cevresini mubarek kildigimiz Mescidi Aksa'ya goturen Allah'in sani yucedir. dogrusu O, isitir ve gorur.


    Celal Yıldırım : Kulu (Muhammedi) gecenin bir bölümünde —kendisine bir kısım âyetlerimizi (kudretimizi yansıtan belgelerimizi) göstermek için— Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah (bütün noksanlıklardan) yücedir, münezzehtir, işiten ve gören O'dur.


    Diyanet İşleri (eski) : Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescidi Haram'dan (Mekke'den), kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya (Kudüs'e) götüren Allah'ın şanı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür.


    Diyanet Vakfi : Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.


    Edip Yüksel : Bazı ayetlerimizi kendisine göstermek için kulunu geceleyin (Mekke'deki) Kutsal Mescitten, çevresini kutlu kıldığı en uzak mescide (secde yerine) alıp götüren çok Yücedir. O kuşkusuz İşitendir, Görendir


    Elmalılı Hamdi Yazır : Tenzih o Sübhana ki kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan o havalisini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya isrâ buyurdu ona âyetlerimizden gösterelim diye, hakıkat bu: odur o işiden gören


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Uzaktır bütün noksanlıklardan O ki, kulunu bir gece Mescidi Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya götürdü; ona ayetlerimizden gösterelim diye. Gerçek şu ki, O'dur işiten gören!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kulu Muhammed'i geceleyin, Mescid-i Haram'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid- i Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O'dur.


    Fizilal-il Kuran : Kulu Muhammed'i bir gece Mescidi Haram'dan (Kabe'den) yola çıkararak, kendisine bazı mucizelerimizi, olağanüstülüklerimizi gösterelim diye, çevresini kutsal kıldığımız Mescidi Aksa'ya (Kudüs'e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.


    Gültekin Onan : Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Tanrı) yücedir. Gerçekten O işitendir, görendir.


    Hasan Basri Çantay : Kulunu (Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellemî) bir gece Mescid-i haramdan (alıb) Mescid-i Aksaaya kadar götüren (Zât-i ecelle ve a'lâ her dürlü nakıysalardan) münezzehdir. (O Mescid-i Aksaa ki) biz onun etrafına (feyz ve) bereket verdik (ve bu gece yolculuğunu) ona (o peygambere) âyetlerimizden ba'zısını gösterelim diye (yapdırdık). Şübhesiz ki O, (asıl) O (her şey'i) hakkıyle işiden, (her şey'i) kemâliyle görendir.


    Hayrat Neşriyat : Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Harâm’dan, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya (İsrâ -gece yürüyüşü- ile) götüren (Allah, her türlü noksanlıktan) münezzehtir. Şübhesiz ki Semî'(herşeyi işiten), Basîr (hakkıyla gören), ancak O’dur.


    İbni Kesir : Şanı yücedir o Allah'ın ki; kulunu geceleyin Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götürmüştür. Bir kısım ayetlerimizi gösterelim diye. Muhakkak ki O'dur O, Semi', Basir.


    Muhammed Esed : Yüceliğinde sınır olmayan O (Allah) ki kulunu geceleyin, kendisine bazı alametlerimizi göstermek için (Mekke'deki) Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götürdü. Çünkü, gerçekten her şeyi işiten, her şeyi gören O'dur.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Münezehtir o (Hâlik-i Kudret) ki, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürüttü. Tâ ki, O'na âyetlerimizden gösterelim. Şüphe yok ki, ancak O (Hâlik-i Kadîm)dir ve herşeyi işiten, gören.


    Ömer Öngüt : Kulunu (Muhammed'i) gecenin bir anında Mescid-i Haram'dan alıp civarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Ona âyetlerimizden nicelerini gösterelim diye böyle yaptık. Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir.


    Şaban Piriş : Bir gece kulunu, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya ayetlerimizi O’na göstermek için götüren (Allah) her türlü noksanlıktan uzaktır. Şüphesiz O, her şeyi işiten ve görendir.


    Suat Yıldırım : Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammedi, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren O zatın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O! Gerçekten, her şeyi işiten, her şeyi gören O’dur.


    Süleyman Ateş : Eksiklikten uzaktır O (Allâh) ki gecenin bir vaktinde kulunu, âyetlerimizden bir bölümünü, kendisine göstermemiz için, Mescid-i Harâm'dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. Gerçekten O, işitendir, görendir.


    Tefhim-ul Kuran : Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir görendir.


    Ümit Şimşek : Her türlü eksiklikten münezzehtir o Allah ki, bir kısım âyetlerimizi göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alarak çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya seyahat ettirmiştir.
    O herşeyi işiten, herşeyi görendir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bütün varlıkların tespihi o kudretdir ki, ayetlerimizden bazılarını kendisine gösterelim/kendisini ayetlerimizden bir parça olarak gösterelim diye kulunu, gecenin birinde Mescit-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya yürütmüştür. Hiç kuşkusuz, O'dur Semî' ve Basîr.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ أَلاَّ تَتَّخِذُواْ مِن دُونِي وَكِيلاً



    Ve âteynâ mûsel kitâbe ve cealnâhu huden li benî isrâîle ellâ tettehızû min dûnî vekîlâ(vekîlen).



    1. ve âteynâ : ve verdik

    2. mûsâ : Musa

    3. el kitâbe : kitap

    4. ve cealnâ-hu : ve onu kıldık

    5. huden : hidayete erdiren, hidayetçi

    6. li benî isrâîle : İsrailoğulları için

    7. ellâ tettehızû : edinmeyin (diye)

    8. min dûnî : ondan başka

    9. vekîlen : bir vekil







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Musa (A.S)'a kitap verdik. Ve O'nu, “Benden (Allah'tan) başkasını vekil edinmeyin (tevekkül etmeyin).” diye İsrailoğullarına hidayetçi kıldık.


    Diyanet İşleri : Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve onu, “Benden başkasını vekil edinmeyin” diyerek, İsrailoğullarına bir rehber yaptık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz, Mûsâ'ya kitap verdik ve o kitabı, benden başka hiçbir koruyucu tanımayın emriyle İsrailoğulları için doğru yola bir rehber ettik.


    Adem Uğur : Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: "Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin" diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık.


    Ahmed Hulusi : Musa'ya hakikat BİLGİsi (Kitap) verdik. . . Onu: "Ben'im dûnumu vekîl edinmeyin!" diye İsrailoğullarına bir kılavuz kıldık.


    Ahmet Tekin : Biz Mûsâ’ya kutsal kitabı verdik. Bu kitabı İsrâiloğulları’na bir hidayet rehberi olarak hazırladık.


    'Beni bırakıp, kullarım durumundaki başkalarını hâmi edinmeyin ve güvence haline getirmeyin' dedik.


    Ahmet Varol : Musa'ya da Kitab'ı verdik ve: 'Benden başka vekil edinmeyin' diye onu İsrailoğullarına yol gösterici kıldık.


    Ali Bulaç : Musa'ya kitap verdik ve "Benden başka vekil edinmeyin" diye onu İsrailoğullarına kılavuz kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : Mûsa’ya da kitap verdik ve benden başka bir vekil edinmeyin diye, onu İsraîloğulları için bir hidayet rehberi kıldık.


    Bekir Sadak : (2-3) Musa'ya kitap verdik. Ey Nuh'la beraber tasiyarak kurtardigimiz kimselerin soyundan olanlar! Beni birakip baskasini vekil edinmeyesiniz diye onu Israilogullarina dogruluk rehberi kildik.
    Dogrusu Nuh, cok sukreden bir kuldu.


    Celal Yıldırım : Musa'ya da kitap verdik ve benden başkasını vekîl edinmeyin diye onu İsrail oğulları için doğru yolu gösteren bir rehber kıldık.


    Diyanet İşleri (eski) : (2-3) Musa'ya kitap verdik. Ey Nuh'la beraber taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Beni bırakıp başkasını vekil edinmeyesiniz diye onu İsrailoğullarına doğruluk rehberi kıldık. Doğrusu Nuh, çok şükreden bir kuldu.


    Diyanet Vakfi : Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: «Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin» diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık.


    Edip Yüksel : Aynı şekilde, Musa'ya kitabı vermiştik. İsrail oğullarını şu gerçeğe iletmek için: 'Benden başka bir sahip edinmeyin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Musaya da kitab verdik ve onu Beni İsrail için bir hidayet rehberi kıldık, şöyle ki: benden başka bir vekil tutmayın diye


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Musa'ya da Kitap verdik ve onu İsrail oğullarına bir hidayet rehberi kıldık; Benden başka bir vekil tutmayın diye.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Musa'ya da kitap verdik ve beni bırakıp başkasını vekil edinmeyiniz diye onu İsrail oğulları için bir hidayet rehberi kıldık.


    Fizilal-il Kuran : Musa ya Tevrat'ı verdik ve «Bundan başkasını dayanak edinmeyiniz» diyerek bu kitabı yahudilere doğru yol kılavuzu yaptık.


    Gültekin Onan : Musa'ya kitap verdik ve "Benden başka vekil edinmeyin" diye onu İsrailoğullarına kılavuz kıldık.


    Hasan Basri Çantay : Biz Musâya kitab verdik ve o (kitabı) «Benden başka hiçbir vekîl tutmayın» diye israil oğulları için bir hidâyet (rehberi) kıldık.


    Hayrat Neşriyat : (Biz) Mûsâ’ya da Kitab verdik ve: 'Benden başka bir Vekîl edinmeyin!' diye onu İsrâiloğullarına bir hidâyet rehberi kıldık.


    İbni Kesir : Musa'ya da kitabı verdik. Ve onu, İsrailoğulları için bir hidayet kıldık. Beni bırakıp başkasını vekil edinmeyesiniz diye.


    Muhammed Esed : Ve Biz (aynı şekilde) Musa'ya (da) kitap vermiştik ve onu İsrailoğulları için bir doğru yol rehberi kılmış (ve onlara şöyle demiştik:) "Kaderinizi belirleme gücünü Benden başkasında aramaya kalkmayın.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Mûsa'ya kitap verdik ve onu (o kitabı) İsrailoğullarına bir hidâyet rehberi kıldık, Benden başkasını vekil tutmayın diye.


    Ömer Öngüt : Biz Musa'ya Kitap verdik ve: “Benden başka hiçbir vekil tutmayın. ” diye o Kitab'ı İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kıldık.


    Şaban Piriş : Musa’ya kitap verdik. O kitabı, İsrailoğulları için, ‘benden başkasını vekil edinmeyin!’ diye rehber kıldık.


    Suat Yıldırım : Biz Mûsâ’ya kitap verdik ve onu, İsrailoğullarına "Benden başkasını Rab edinmeyin, benden başkasının himayesine girmeyin." diye, doğru yolu gösteren bir rehber kıldık.


    Süleyman Ateş : Biz Mûsâ'ya Kitabı verdik ve onu İsrâil oğullarına "Benden başka bir vekil tutmayın!" diye bir kılavuz yaptık.


    Tefhim-ul Kuran : Musa'ya kitap verdik ve «Benden başka vekil edinmeyin» diye onu İsrailoğulları için kılavuz kıldık.


    Ümit Şimşek : Biz Musa'ya da kitabı vermiş ve onu, 'Benden başkasını vekil edinmeyin' diye, İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kılmıştık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Mûsa'ya Kitap'ı verdik ve onu, "benden başka bir vekil tutmayın" buyruğuyla Beniisrail'e bir kılavuz kıldık.
     


  3. ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا



    Zurriyyete men hamelnâ mea nûh(nûhin), innehu kâne abden şekûrâ(şekûren).



    1. zurriyyete : zürriyet, nesil

    2. men hamelnâ : taşıdığımız kimse

    3. mea : beraberinde, birlikte

    4. nûhin : Nuh

    5. inne-hu : muhakkak o, çünkü o

    6. kâne : oldu, idi

    7. abden : bir kul

    8. şekûren : çok şükreden






    İmam İskender Ali Mihr : (Ey) Nuh (A.S) ile beraber taşıdıklarımızın zürriyyeti (onların soyundan olanlar)! Muhakkak ki O (Nuh A.S), çok şükreden bir kul idi.


    Diyanet İşleri : Ey kendilerini Nûh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin çocukları! Gerçek şu ki, o çok şükreden bir kuldu.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey Nûh'la beraber gemiye bindirip kurtardığımız insanların soyundan gelenler, şüphe yok ki Nûh, çok şükreden bir kuldu.


    Adem Uğur : (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.


    Ahmed Hulusi : (Ey) Nuh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın torunları. . . Muhakkak ki O, çok şükreden bir kul idi.


    Ahmet Tekin : Ey, Nuh’la beraber gemide taşıyarak kurtardığımız kimselerin nesli! Unutmayın o devamlı çok şükreden, Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman olarak Allah’a bağlanan saygılı bir kuldu.


    Ahmet Varol : Ey Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler! Şüphesiz o çok şükreden bir kuldu.


    Ali Bulaç : (Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.


    Ali Fikri Yavuz : Ey Nûh ile beraber gemiye yüklediğimiz kimselerin zürriyeti (Olan siz insanlar, bunu düşünün ve benden başka vekil edinmeyin), doğrusu bu ki, Nûh, çok şükreden bir kuldu.


    Bekir Sadak : (2-3) Musa'ya kitap verdik. Ey Nuh'la beraber tasiyarak kurtardigimiz kimselerin soyundan olanlar! Beni birakip baskasini vekil edinmeyesiniz diye onu Israilogullarina dogruluk rehberi kildik. Dogrusu Nuh, cok sukreden bir kuldu.


    Celal Yıldırım : Ey Nûh ile beraber (gemiye) yüklediğimiz kimselerin soyundan olanlar! (Nuh'un sabrını taşıyın); şüphesiz ki, Nûh çok şükreden bir kul idi.


    Diyanet İşleri (eski) : (2-3) Musa'ya kitap verdik. Ey Nuh'la beraber taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Beni bırakıp başkasını vekil edinmeyesiniz diye onu İsrailoğullarına doğruluk rehberi kıldık. Doğrusu Nuh, çok şükreden bir kuldu.


    Diyanet Vakfi : (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.


    Edip Yüksel : Onlar, Nuh ile birlikte taşıttığımız kimselerin soyudur; o şükreden bir kuldu


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey Nuh ile beraber yüklediğimiz kimselerin zürriyyeti!, o doğrusu çok şükredici bir kul idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey Nuh ile birlikte (gemiye) yüklediğimiz kimselerin soyundan olanlar! O doğrusu çok şükredici bir kuldu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ey Nuh'la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Doğrusu o çok şükredici bir kuldu.


    Fizilal-il Kuran : Ey Nuh ile beraber gemiye bindirdiklerimizin soyundan gelenler! Hiç şüphesiz Nuh, şükür görevini yerine getiren bir kuldu.


    Gültekin Onan : (Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.


    Hasan Basri Çantay : Ey Nuh ile beraber (gemide) taşı (yıb selâmete çıkar) dığımız (insanlar) zürriyeti, (şu) bir hakıykatdır ki (Nuh) çok şükreden bir kuldu.


    Hayrat Neşriyat : (Ey) Nûh ile berâber (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli (olan insanlar)! Şübhesiz ki o (Nûh), çok şükreden bir kul idi.


    İbni Kesir : Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin soyunu da. Gerçekten o, çok şükreden bir kul idi.


    Muhammed Esed : Siz ey Nuh'la birlikte (gemide) taşıdığımız insanların soyundan gelenler! O (Nuh ki,) gerçekten de çok şükreden bir kuldu".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nûh ile beraber (gemiye) yüklediğimiz kimselerin zürriyeti! Şüphe yok ki o ziyâde şükredici bir kul idi.


    Ömer Öngüt : Ey Nuh ile beraber gemide taşıyıp selâmete çıkardığımız kimselerin soyundan olanlar! Doğrusu Nuh, çok şükreden bir kuldu.


    Şaban Piriş : -Ey Nuh’la birlikte taşıdığımız kimselerin soyu/torunları! Doğrusu Nuh çok şükreden bir kuldu.


    Suat Yıldırım : Ey Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin nesli! (Yalnız Bana güvenip, dayanın, Bana şükredin!) Şunu bilin ki Nûh çok şükreden bir kul idi.


    Süleyman Ateş : Ey Nûh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızın çocukları, doğrusu o (Nûh), çok şükreden bir kuldu. (Siz de atanız gibi olun.)


    Tefhim-ul Kuran : (Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu.


    Ümit Şimşek : Ey Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin nesilleri! O çok şükreden bir kul idi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ey Nûh ile beraber taşıdığımız kişilerin soyu! Gerçek şu ki, Nûh çok şükreden bir kuldu.
     


  4. وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا



    Ve kadaynâ ilâ benî isrâîle fîl kitâbi le tufsidunne fîl ardı merreteyni ve le ta’lunne uluvven kebîrâ(kebîren).



    1. ve kadaynâ : ve bildirdik

    2. ilâ benî İsrâîle : İsrailoğullarına

    3. fî el kitâbi : kitapta

    4. le tufsidunne : mutlaka fesat çıkaracaksınız

    5. fî el ardı : yeryüzünde

    6. merreteyni : iki defa, iki kere

    7. ve le ta'lunne
    (alâ) : ve gerçekten üstün geleceksiniz, gâlip geleceksiniz
    : (üstün, geldi)

    8. uluvven : üstünlük

    9. kebîren : büyük





    İmam İskender Ali Mihr : İsrailoğullarına kitapta (Tevrat'ta), “Yeryüzünde iki kere fesat çıkaracaksınız.” diye bildirdik. Ve gerçekten, büyük bir üstünlükle gâlip geleceksiniz.


    Diyanet İşleri : Biz, Kitap’ta (Tevrat’ta) İsrailoğullarına, “Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz” diye hükmettik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve İsrailoğullarına kitapta şu haberi vermiştik: Yurtta mutlaka iki kere bozgunculuk edeceksiniz ve iki kere baş kaldıracak, büyük bir taşkınlıkta bulunacaksınız.


    Adem Uğur : Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.


    Ahmed Hulusi : Kitapta (İlim boyutunda) İsrailoğullarına şu hükmü takdir ettik: "Siz, arzda iki kere bozgunculuk yapacaksınız ve alabildiğine benliğinizi büyüteceksiniz!"


    Ahmet Tekin : Biz kitapta, Tevrat’ta, İsrâiloğulları’na:
    'Sizler, Tevrat’ın hükümlerine riayet etmeyerek yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız. Ve azgınlık derecesinde küstah, zâlim, zorba, diktatör olacaksınız' diye kesin hükümler halinde bildirmiştik.


    Ahmet Varol : İsrailoğullarına kitapta şöyle bildirdik: 'Andolsun yeryüzünde iki kere bozgunculuk çıkaracak ve muhakkak büyük bir taşkınlık göstereceksiniz.


    Ali Bulaç : Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş, yükselişle kibirlenecek, yükseleceksiniz.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, İsrâil Oğullarına Tevrat’da şunu vahyettik: Muhakkak siz, Şam arazisinde iki defa fesad çıkaracaksınız (iki peygamber öldüreceksiniz) ve muhakkak ki, çok büyük bir azgınlıkla taşacaksınız.


    Bekir Sadak : Irsailogullarina Kitap'da: «Dogrusu yeryuzunde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikce kibirleneceksiniz» diye bildirdik.


    Celal Yıldırım : İsrail oğullan'na kitapta şunu hükmettik: Şanıma and olsun ki, yeryüzünde iki defa fesâd çıkaracaksınız ve elbette gururlanıp büyük bir serkeşlik göstereceksiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : İsrailoğullarına Kitap'da: 'Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz' diye bildirdik.


    Diyanet Vakfi : Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.


    Edip Yüksel : Kitapta, İsrail oğullarına: 'Yeryüzünde iki kere bozgunculuk çıkaracaksınız ve alabildiğine kibirleneceksiniz,' diye bildirdik,


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz Beni İsraîle kitabda şu kazıyyeyi de takdir ettik, muhakkak siz Arzda iki kerre fesad yapacaksınız, ve muhakkak büyük bir yükseliş yükseleceksiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz İsrail oğullarına Kitap'da şu hükmü verdik: «Muhakkak siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz İsrailoğulları'na Tevrat'ta şu hükmü verdik: «Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.»


    Fizilal-il Kuran : Tevrat'ta yahudiler hakkında «Yeryüzünde iki kez kargaşa çıkaracaksınız ve bu arada parlak bir yükseliş dönemi yaşayacaksınız» diye hüküm verdik.


    Gültekin Onan : Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş, yükselişle kibirlenecek, yükseleceksiniz.


    Hasan Basri Çantay : Biz kitabda Isrâîl oğullarına şu haberi verdik: «Siz arz (-ı mukaddes) de muhakkak iki defa fesâd çıkaracak ve muhakkak (bana karşı) büyük bir serkeşlik yapıb kabaracaksınız».


    Hayrat Neşriyat : Ve İsrâiloğullarına Kitab’da: '(Siz) yeryüzünde muhakkak iki def'a fesad çıkaracaksınız ve gerçekten büyük bir taşkınlıkla azacaksınız!' diye hükmettik(bildirdik).


    İbni Kesir : İsrailoğullarına kitabda hükmettik ki: Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz.


    Muhammed Esed : Ve İsrailoğulları'na vahiy yoluyla (şunu) bildirdik: "Muhakkak ki siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracak ve küstahça büyüklenip duracaksınız!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve İsrailoğullarına kitapta hükmettik ki, muhakkak siz yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak ki, büyük bir yükselişle yükseleceksiniz. (serkeşlik yapıp kabaracaksınız).


    Ömer Öngüt : İsrailoğullarına Kitap'ta: “Siz yeryüzünde iki defa fesat çıkarıp bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz. ” diye bildirdik.


    Şaban Piriş : Kitapta, İsrailoğullarına: “Yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız, büyük bir azgınlıkla zorbalık yapacaksınız.” diye bildirmiştik.


    Suat Yıldırım : Biz İsrailoğullarına kitapta şu hükmü de bildirdik: "Siz ülkede iki kere bozgunculuk yapacak ve açık zorbalıklar edeceksiniz."


    Süleyman Ateş : Kitapta İsrâil oğullarına şu hükmü verdik: "Siz o ülkede iki kez bozgunculuk yapacaksınız ve çok böbürleneceksiniz (zorbalık edeceksiniz)!


    Tefhim-ul Kuran : Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: «Muhakkak siz yer (yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve oldukça 'kibirli bir yükselişle' muhakkak 'kibirlenip yükseleceksiniz'.


    Ümit Şimşek : İsrailoğullarına da kitapta şunu bildirdik ki, siz yeryüzünde iki defa bozgun çıkaracak ve büyük bir taşkınlıkla azacaksınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz, Beniisrail'e Kitap'ta şu yolda bir yargıda bulunduk: Siz yeryüzünde muhakkak iki kez bozgun vücuda getireceksiniz ve muhakkak büyük bir kibirle böbürleneceksiniz.
     


  5. فَإِذَا جَاء وَعْدُ أُولاهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَّنَا أُوْلِي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُواْ خِلاَلَ الدِّيَارِ وَكَانَ وَعْدًا مَّفْعُولاً



    Fe izâ câe va’du ûlâhumâ beasnâ aleykum ibâden lenâ ulîbe’sin şedîdin fe câsû hılâled diyâr(diyâri), ve kâne va’den mef’ûlâ(mef’ûlen).



    1. fe : artık böylece

    2. izâ câe : geldiği zaman

    3. va'du : vade, zaman

    4. ûlâ-humâ : ikisinden birincisi

    5. beasnâ : gönderdik

    6. aleykum : sizin üzerinize

    7. ibâden : kullar

    8. lenâ : bizim

    9. ulî : sahip

    10. be'sin : kuvvet

    11. şedîdin : şiddetli, çok çetin

    12. fe : böylece

    13. câsû : aradılar

    14. hılâle ed diyâri : evlerin arası

    15. ve kâne : ve oldu

    16. va'den mef'ûlen : yapılması vaadedilen




    İmam İskender Ali Mihr : Artık ikisinden birincisinin vadesi (zamanı) geldiği zaman, (çok çetin) kuvvet sahibi kullarımızı sizin üzerinize gönderdik. Böylece evlerin aralarına girip (sizi) aradılar ve vaadedilen, yapılmış oldu.


    Diyanet İşleri : Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhâlde yerine gelmesi gereken bir va’d idi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O iki taşkınlıktan birincisinin mukadder zamânı gelince size, azâp etmede çetin, kuvvetli kullarımızı gönderdik de yurdunuzun tâ içine girip sizi araştırdılar ve bu, yerine getirilen bir vaatti.


    Adem Uğur : Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.


    Ahmed Hulusi : O ikisinden ilkinin zamanı geldiğinde, güçlü kullarımızı üzerinize getirdik. . . (Onlar) yurtların aralarına girip araştırdılar. . . (Bu) yerine getirilmiş bir vaat idi.


    Ahmet Tekin : 'Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar evlerin aralarında dolaşarak sizi aradılar, araştırdılar. İlk uyarı, vakti gelince böylece yerine getirilmiş oldu.'


    Ahmet Varol : Nitekim bu ikiden birincisinin vakti gelince üzerinize pek zorlu kullarımızı gönderdik ve onlar evlerin aralarına kadar girip (sizi) araştırdılar. Bu yerine gelecek bir vaaddi.


    Ali Bulaç : Nitekim o ikiden ilk vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.


    Ali Fikri Yavuz : Onlardan birinci fesadınızın ceza vakti gelince kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı üzerinize musallat ettik de (onlar sizi yakalayıp öldürmek veya esir etmek için) evlerin aralarına girip araştırdılar. Bu, yapılması kesinleşmiş bir vaad idi.


    Bekir Sadak : «Bu ikiden birincisinin vakti gelince, uzerinize pek guclu olan kullarimizi salacagiz. Onlar memleketlerinizde her koseyi kontrollerine alacaklar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir.»


    Celal Yıldırım : Onlardan birincisinin va'desi ( = mukadder vakti) gelince üzerinize çok güçlü (savaşçı) kullarımızı gönderdik, yurtları(nızın) arasına kadar sokulup (her tarafı didik didik edip) araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş bir va'd idi ki (gerçekleşti).


    Diyanet İşleri (eski) : 'Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir.'


    Diyanet Vakfi : Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.


    Edip Yüksel : 'Birincisinin zamanı gelince, büyük güce sahip kullarımızı üstünüze göndeririz. Evlerinize kadar girerek araştırırlar. Gerçekleşmesi gereken bir sözdü bu.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : İmdi birincisinin va'desi geldiği vakıt üzerinize milkiniz, şiddetli harb ehli bir takım kullar göndereceğiz de onlar tâ evlerin aralarına girib araştıracaklar, ve bu fı'le çıkarılmış bir va'd oldu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Birincisinin vakti gelince, üzerinize milkimiz güçlü, savaşçı bir takım kullar göndereceğiz; onlar evlerin aralarına girip araştıracaklar; ve bu gerçekleşmiş bir va'd oldu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.


    Fizilal-il Kuran : Birinci kargaşaya ilişkin ilahi cezanın vadesi gelince üzerinize son derece atılgan ve acımasız kullarımızı saldık. Bunlar evlerinizin köşe bucaklarını arayarak sizi yakalamaya giriştiler. Bu, Allah'ın yerine gelmesi kaçınılmaz bir sözü idi.


    Gültekin Onan : Nitekim o ikiden ilk vaad geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.


    Hasan Basri Çantay : İşte o ikiden birinci (fesadlarının ceza) va'de (si) gelince (muhaarebede) çok çetin bir kuvvete mâlik olan kullarımızı üzerinize musallat kıldık da onlar evlerin aralarına kadar girib (sizi) araşdırdılar. (Bu), yerine getirilmiş bir va'd idi.


    Hayrat Neşriyat : (Onlara dedik ki:) 'Artık, o ikisinden birincisinin va'desi geldiği (ve baştan çıktığınız) zaman, üzerinize şiddetli (kendileri de isyankâr), harb ehli bizim (mahlûkumuz)olan birtakım kullar gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu (zilletemahkûmiyetiniz) ise, yerine getirilmiş bir va'd idi.'


    İbni Kesir : O ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize çok güçlü olan kullarımızı saldık. Onlar, memleketin her köşesini kontrollarına aldılar. Bu, yerine gelmiş bir vaad idi.


    Muhammed Esed : Bu yüzden bunlardan ilki hakkında yapılan ön uyarı(nın günü) gelip çattığında kavgada çok çetin kullarımızdan saldık üzerinize, öyle ki bunlar ülkede kıyı bucak girmedik yer bırakmadılar; ve ön uyarının gereği böylece bütünüyle yerine gelmiş oldu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İmdi o ikiden (iki fesattan) birini vadesi (vakt-i cezası) gelince üzerinize Bizim çok şiddetli kuvvet sahibi olan kullarımızdan göndereceğiz. Artık evlerin aralarını bile araştıracaklardır. Bu, bir yerine getirilmiş hükümden ibaret bulunmuştur.


    Ömer Öngüt : Birinci bozgunculuğunuzun ceza vakti gelince üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız. Onlar memleketin her köşesini kontrollerine alacaklar, evlerin aralarına girip sizi araştıracaklar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir.


    Şaban Piriş : Birincisinin zamanı gelince, üzerinize çok şiddetli savaşçı kullarımızı gönderdik de ülkeyi baştan başa ele geçirdiler. Bu, gerçekleşmiş bir hüküm idi.


    Suat Yıldırım : Onlardan birincisinin vâdesi gelince, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize musallat ettik de onlar sizi yakalayabilmek için evlerin aralarına bile girerek her tarafı didik didik edip araştırdılar. Bu, yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.


    Süleyman Ateş : Birincisinin zamanı gelince üzerinize çok güçlü kullarımızı gönderdik, evlerin aralarına girip (sizi) araştırdılar. Bu, yapılması gereken bir va'd idi.


    Tefhim-ul Kuran : Nitekim o ikiden ilk vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.


    Ümit Şimşek : Bunlardan birincisinin vadesi dolduğunda, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı saldık da onlar evlerinizin aralarına kadar girdiler. Bu, yerine getirilecek bir vaad idi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nihayet, o ikiden birincinin vadesi geldiğinde, üzerinize aşılmaz bir güce sahip kullarımızı gönderdik de onlar, barınakların aralarına girip araştırdılar. Ve bu, yerine getirilmiş bir vaat idi.
     


  6. ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَأَمْدَدْنَاكُم بِأَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْنَاكُمْ أَكْثَرَ نَفِيرًا



    Summe redednâ lekumul kerrete aleyhim ve emdednâkum bi emvâlin ve benîne ve cealnâkum eksere nefîrâ(nefîren).



    1. summe : sonra

    2. redednâ : döndürdük, iade ettik

    3. lekum : size, sizi

    4. el kerrete : tekrar

    5. aleyhim : onlara, onların üzerine

    6. ve emdednâ-kum : ve destekledik, yardım (medet) ettik

    7. bi emvâlin : mal ile

    8. ve benîne : ve oğullar (erkek çocuklar)

    9. ve cealnâ-kum : ve sizi kıldık, yaptık

    10. eksere : ekser, daha çok

    11. nefîren : nefer olarak, cemiyet, birlik, topluluk olarak





    İmam İskender Ali Mihr : Sonra sizi, onlara karşı tekrar (yeniden zafere) döndürdük. Mallarla ve oğullarla, size imdat (yardım) ettik. Ve sizi, nefer (cemaat) olarak daha çok kıldık.


    Diyanet İşleri : Sonra onlara karşı size tekrar egemenlik verdik. Mallar ve çocuklarla sizi güçlendirdik; sayınızı daha da çoğalttık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra onlara karşı size gene devlet ve kudret verdik, mallar, oğullar ihsân ederek yardım ettik size ve sizi, topluluk bakımından da pek çoğalttık.


    Adem Uğur : Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.


    Ahmed Hulusi : Sonra sizi, onlar üzerine bir kere daha üstün kıldık. . . Mallar ve oğullar ile size yardım ettik. . . Savaşçılarınız itibarıyla sizi kalabalıklaştırdık.


    Ahmet Tekin : 'Sonra onlara karşı, size tekrar galibiyet ve zafer verdik. Servet ve oğullarla gücünüzü artırdık. Sayınızı, aşiretinizi daha da çoğalttık.'


    Ahmet Varol : Sonra tekrar onlara karşı size yeniden imkan verdik. Sizi mallarla ve oğullarla destekledik ve sayıca daha kalabalık hale getirdik.


    Ali Bulaç : Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : (Tevbekâr olduktan) sonra sizi, tekrar o istilâcılar üzerine galip getirdik, size mallarla ve oğullarla imdad ettik. Cemiyyetinizi de (önceki topluluğunuzdan) daha fazla yaptık.


    Bekir Sadak : «unun ardindan sizi onlara galip getirecegiz; mallar ve ogullarla size yardim edecek ve sizin sayinizi artiracagiz.»


    Celal Yıldırım : Sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik; size mallarla, oğullarla yardımda bulunduk ve topluluğunuzu çoğalttık.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz; mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı artıracağız.'


    Diyanet Vakfi : Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.


    Edip Yüksel : 'Sonra onları yenme olanağını size vereceğiz, sizi mal ve soy ile destekleyerek savaşçılarınızı çoğaltacağız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra size tekrar onların üzerine devleti iâde ettik ve size mallarla ve oğullarla imdad verdik ve sizi cemıyyetce daha çoğalttık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra sizi tekrar onların üzerine galip kıldık, size mal ve oğullarla yardımda bulunduk ve toplum olarak daha çoğalttık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra sizi tekrar o istilacılar üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve toplum olarak sizin sayınızı artırdık.


    Fizilal-il Kuran : Sonra eski iktidarınızı size geri vererek bu düşmanlarınıza karşı üstün konuma gelmenizi sağladık. Sizi mal ve evlâd artışı ile destekledik ve sizi güçlü orduya sahip kıldık.


    Gültekin Onan : Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.


    Hasan Basri Çantay : Sonra bunlara karşı size tekrar devlet ve galebe verdik. Mallarla, oğullarla sizin imdadınıza yetişdik, cem'iyyetinizi de (olduğunızdan) daha fazla çoğaltdık.


    Hayrat Neşriyat : 'Sonra onlara karşı (üstünlüğünüzü) size tekrar geri verdik, hem size mallarla ve oğullarla yardım ettik, hem sizi cem'iyetçe daha çok kıldık.'


    İbni Kesir : Bundan sonra sizi, onlara tekrar galip getirdik. Mallar ve oğullarla size yardım ederek sayınızı artırdık.


    Muhammed Esed : Bir süre sonra onlara yeniden üstün gelmenizi sağladık; ve sizi malca ve evlatça destekleyip sayınızı artırdık.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra da onların üzerine tekrar size bir galibiyet verdik ve size mallar ile ve oğullar ile imdat ettik ve sizi aşiretce (düşmanlarınızdan) daha ziyâde kıldık.


    Ömer Öngüt : Bunun ardından sizi o istilâcılara tekrar galip getireceğiz. Mallar ve oğullarla size yardım edecek, sayınızı artıracağız.


    Şaban Piriş : Sonra sizi yeniden onlara karşı galip getirmiş, mallar ve çocuklarla sizi güçlendirerek, sayınızı çoğaltmıştık.


    Suat Yıldırım : Sonra o istilacılara karşı size galibiyet ve zafer verdik, servet ve oğullarla kuvvetlendirdik, sayınızı daha da çoğalttık.


    Süleyman Ateş : Sonra tekrar size, onları yenme imkânı verdik ve sizi mallarla, oğullarla destekledik ve savaşçılarınızı çoğalttık.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak da sizi sayıca çok kıldık.


    Ümit Şimşek : Sonra size eski gücünüzü tekrar verdik; servet ve evlâtlarla sizi destekledik ve sayınızı çoğalttık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra onlar üzerinde size tekrar egemenlik verdik, mallar ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sizi toplum olarak çoğalttık.
     


  7. نْ أَحْسَنتُمْ أَحْسَنتُمْ لِأَنفُسِكُمْ وَإِنْ أَسَأْتُمْ فَلَهَا فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيرًا



    İn ahsentum ahsentum li enfusikum ve in ese’tum fe lehâ, fe izâ câe va’dul âhıreti li yesûu vucûhekum ve li yedhulûl mescide kemâ dehalûhu evvele merretin ve li yutebbirû mâ alev tetbîrâ(tetbîren).



    1. in ahsentum : eًer ahsen olursan‎z, ahsen davran‎rsan‎z

    2. ahsen-tum : ahsen oldunuz

    3. li enfusi-kum : kendi nefsiniz için

    4. ve in ese'tum : ve eًer kِtülük ederseniz, kِtü davran‎rsan‎z

    5. fe lehâ, : art‎k onun(dur)

    6. fe izâ câe : geldiًi zaman

    7. va'du : vade, zaman

    8. el âh‎reti : diًeri, sonraki

    9. li yesûu : fena olmas‎ için

    10. vucûhe-kum : sizin yüzleriniz

    11. ve li yedhulû : ve girsinler, dahil olsunlar

    12. el mescide : mescid

    13. kemâ : gibi

    14. dehalû-hu : ona girdiler

    15. evvele : evvel, ilk

    16. merretin : defa, kere

    17. ve li yutebbirû : ve helâk etmeleri için

    18. mâ alev : ele geçirdikleri, üstün olduklar‎ ‏eyler, üstünlükleri

    19. tetbîren : helâk ederek, mahvederek





    فmam فskender Ali Mihr : Eًer ahsen davran‎rsan‎z, kendi nefsiniz için en iyisi olur. Eًer kِtü davran‎rsan‎z, art‎k (o da) ona (nefsinize) aittir. Bِylece sonrakinin (ikinci fesad‎n‎z‎n) vadesi geldiًi zaman yüzünüzü kararts‎nlar ve mescide ilk defa girdikleri gibi girsinler. Ve üstünlük saًlad‎ً‎n‎z ‏eyleri mahvedip, helâk etsinler (yok etsinler).


    Diyanet ف‏leri : فyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz, kِtülük yaparsan‎z yine kendinize yapm‎‏ olursunuz. فkinci bozgunculuًun zaman‎ gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha ِnce girdikleri gibi yine mescide (Beyt-i Makdis’e) girsinler ve ellerine geçirdikleri her ‏eyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine dü‏manlar‎n‎z‎ gِnderdik.)


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : فyilik ederseniz faydas‎ kendinize kِtülükte bulunursan‎z zarar‎ gene size. فkinci vaadimizin mukadder zamân‎ gelince gene yüzünüzü karartacaklar, ilk defa girdikleri gibi gene mescide girecekler, üst geldiklerini büsbütün mahiv ve helâk edeceklerdir.


    Adem Uًur : Eًer iyilik ederseniz kendinize etmi‏, kِtülük ederseniz yine kendinize etmi‏ olursunuz. Art‎k diًer cezaland‎rma zaman‎ gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha ِnce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her ‏eyi büsbütün tahrip etsinler (diye, ba‏‎n‎za yine dü‏manlar‎n‎z‎ musallat k‎ld‎k).


    Ahmed Hulusi : (Bildirdik ki) eًer iyilik ederseniz, kendi nefsinize iyilik etmi‏ olursunuz; eًer kِtülük yaparsan‎z, o da kendinizedir! Sonrakinin süresi geldiًinde, yüzlerinizi kararts‎nlar, ilkinde oraya girdikleri gibi tekrar Mescid'e girsinler ve üstünlük saًlad‎klar‎ ‏eyleri yerle bir etsinler diye (kullar‎m‎z‎ tekrar gِnderdik). . .


    Ahmet Tekin : 'Eًer iyiliًi, iyi niyetleri, dinin, ahlâk‎n ve kamu vicdan‎n‎n emirlerini, devaml‎ davran‎‏lar‎na, ili‏kilerine, gِrevlerine, hayatlar‎na yans‎tan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliًe, iyi uygulamaya, iyile‏tirmeye ِrnek olan, i‏lerinde mükemmellik, dürüstlük ve ba‏ar‎ için dikkat harcayan, hay‎rl‎ icraatlar, kal‎c‎ hizmetler yapan mü’min olursan‎z, kendiniz, birbiriniz için iyilik etmi‏ olursunuz. Kِtü icraatlar yapar, kِtülük eder, i‏lerinizi kِtü yaparsan‎z, yine kendinize kِtülük etmi‏ olursunuz. Diًer cezaland‎rma zaman‎ geldiًinde, onurunuzu ayaklar alt‎na alarak sizi insanlar‎n yüzüne bakamaz hale getirsinler, daha ِnce girdikleri gibi yine Mescid’e, Süleyman Mabedi’ne girsinler ve istila ettikleri her yeri, ellerine geçirdikleri her ‏eyi büsbütün tahrip etsinler diye, ba‏‎n‎za yine dü‏manlar‎n‎z‎ musallat edeceًiz.'


    Ahmet Varol : Eًer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz. Kِtülük ederseniz o da kendi aleyhinizedir. Sonuncu vaad geldiًinde (ِyle kullar gِndeririz ki) yüzlerinizi kِtü duruma soksunlar, ilk keresinde girdikleri gibi yeniden Mescid'e girsinler ve ele geçirdiklerini darmadaً‎n edip b‎raks‎nlar.


    Ali Bulaç : Eًer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz ve eًer kِtülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldiًi zaman, (yine ِyle kullar gِndeririz ki) yüzlerinizi 'kِtü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadaً‎n edip mahvetsinler.'


    Ali Fikri Yavuz : Eًer iyilik ve güzellik i‏lerseniz, kendinize iyilik etmi‏ olursunuz; ve eًer kِtülük ederseniz yine kendinize... Art‎k diًer fesad‎n‎z‎n ceza vaadî gelince de, (ِnceki dü‏manlar‎n‎z size kِtülük ederek kederinizden doًan) fenal‎k eserini yüzlerinize ç‎kars‎nlar; birinci defa girdikleri (ve tahrip ettikleri) gibi, yine Beyt-i Makdis’e girsinler ve her istilâ ettikleri yeri mahvedip dursunlar diye, onlar‎ üzerinize musallat ettik.


    Bekir Sadak : Iyilik ederseniz kendinize iyilik etmis olursunuz. Kotuluk ederseniz o da kendinizedir. Iki vaadden ikincisinin vakti gelince, yuzunuzu uzuntuye sokmalari, kotuluk yapmalari, onceden Mescid'e girdikleri gibi girmeleri, ele gecirdikleri yerleri harap etmeleri icin onlari tekrar gonderecegiz.


    Celal Y‎ld‎r‎m : فyilik ederseniz, kendinize iyilik yapm‎‏ olursunuz ; kِtülük i‏lerseniz, onu da kendi aleyhinize (i‏lemi‏ olursunuz). Diًer ikinci fesad‎n vakti gelince, yüzlerinizi karart‎p kِtüle‏tirenleri, ilk defa girdikleri gibi Mescid'e girmeleri; alt-üst ettiklerini büsbütün mahvu peri‏an etmeleri için (üstünüze yeni güçlü dü‏manlar‎ gِndereceًiz).


    Diyanet ف‏leri (eski) : فyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz. Kِtülük ederseniz o da kendinizedir. فki vaadden ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmalar‎, kِtülük yapmalar‎, ِnceden Mescid'e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onlar‎ tekrar gِndereceًiz.


    Diyanet Vakfi : Eًer iyilik ederseniz kendinize etmi‏, kِtülük ederseniz yine kendinize etmi‏ olursunuz. Art‎k diًer cezaland‎rma zaman‎ gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha ِnce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her ‏eyi büsbütün tahrip etsinler (diye, ba‏‎n‎za yine dü‏manlar‎n‎z‎ musallat k‎ld‎k).


    Edip Yüksel : 'فyi davran‎rsan‎z, kendiniz için iyi davranm‎‏ olursunuz. Kِtü davran‎rsan‎z yine kendiniz içindir. Sonuncusunun zaman‎ gelince, sizi kedere boًacaklar ve ilk defa girdikleri gibi mescide girecekler. Ele geçirdiklerini yerle bir edecekler.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Eًer güzellik yaparsan‎z kendinize güzellik etmi‏ olursunuz, yok eًer kِtülük yaparsan‎z o da ona, derken sonrakinin va'desi geliverdi mi! Yüzlerinizi kِtületsinler için, evvelki defa girdikleri gibi yine Mescide girsinler için ve her istilâ ettiklerini mahvetsinler de etsinler için


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Eًer güzellik yaparsan‎z, kendinize güzellik etmi‏ olursunuz; eًer kِtülük yaparsan‎z yine kendinizedir. Art‎k sonraki fesad‎n‎z‎n vakti geldimi, yüzünüzü kِtületsinler, ilk defa girdikleri gibi yine Mescidi Aksa' ya girsinler ve bütün ele geçirdiklerini temelinden y‎ks‎nlar diye.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Eًer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmi‏ olursunuz ve eًer kِtülük ederseniz yine kendinizedir. Art‎k diًer fesad‎n‎z‎n zaman‎ gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmalar‎, kِtülük yapmalar‎ ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt- i Makdis'e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onlar‎ tekrar gِndereceًiz.


    Fizilal-il Kuran : Eًer, iyilik ederseniz, kendiniz için iyilik edersiniz, eًer kِtülük ederseniz, o da kendiniz içindir. ا‎karacaً‎n‎z ikinci karga‏aya ili‏kin cezan‎n vadesi gelince üzerinize salacaً‎m‎z ba‏ka sald‎rganlar ac‎n‎z‎n yüzlerinize yans‎mas‎na yol açarlar. فlk seferinde gelenlerin yapt‎klar‎ gibi Mescid- ‎ Aksa'ya girerler ve yükselttiًiniz her ‏eyi yerle bir ederler.


    Gültekin Onan : Eًer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz ve eًer kِtülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldiًi zaman, (yine ِyle kullar gِndeririz ki) yüzlerinizi 'kِtü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadaً‎n edip mahvetsinler'.


    Hasan Basri اantay : Eًer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz. Eًer kِtülük ederseniz (yine) kendinize kِtülük (etmi‏ olursunuz). Art‎k diًer (cezan‎n) vâde (si) gelince yüzlerinizi kِtülesinler, mescid (iniz) e birinci defa girdikleri gibi gir (ib tahrîb et) sinler, galebe ve istilâ etdiklerini mahv etdikce etsinler diye (ba‏‎n‎za yine dü‏manlar‎ musallat etdik).


    Hayrat Ne‏riyat : (Kendilerine bildirdik ki:) 'Eًer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmi‏ olursunuz; eًer kِtülük ederseniz, yine onun içindir (kendi nefsiniz aleyhinedir). Art‎k sonrakinin(ikinci fesâd‎n‎z‎n) va'desi geldiًi (ve tekrar azd‎ً‎n‎z) zaman ise, (yine birtak‎m kullar‎ ba‏‎n‎za musallat ettik ki) yüzlerinizi kِtü etsinler, ilk def'a girdikleri gibi, yine mescide(Beyt-i Makdis’e) girsinler ve ele geçirdikleri ‏eyleri tamâmen imhâ ederek mahvetsinler!'


    فbni Kesir : Eًer ihsan ederseniz; kendiniz için ihsan etmi‏ olursunuz. Kِtülük ederseniz; o da kendinizedir. Diًerinin vakti gelince; yüzünüzü kararts‎nlar, mescide ilk defa girdikleri gibi girsinler ve ele geçirdikleri yeri harab etsinler diye onlar‎ tekrar gِndeririz.


    Muhammed Esed : (Ve dedik ki:) "Eًer iyilikte sebat ederseniz, iyiliًi yaln‎zca kendiniz için yapm‎‏ olursunuz; eًer kِtülük yapmaya kalk‎‏‎rsan‎z bunu da kendiniz için yapm‎‏ olursunuz". Ve bِylece, ِn uyar‎lardan diًeri(nin günü) gelip çatt‎ً‎nda, onurunuzu bütünüyle ala‏aً‎ eden, ِnceki(ler) gibi Mabed'e (davetsiz) giren ve ele geçirdikleri her yeri yerle bir eden (ba‏ka dü‏manlar gِnderdik üzerinize).


    ضmer Nasuhi Bilmen : Eًer iyilik etmi‏ olursan‎z kendi nefisleriniz için iyilik etmi‏ olursunuz ve eًer fenal‎k etmi‏ olursan‎z kendi nefisleriniz için etmi‏ olursunuz. Art‎k ikinci va'de gelince yüzlerinizi çirkinle‏tirsinler için ve evvelce girdikleri gibi yine mescide girsinler için ve galebe ettikleri ‏eyleri helâk eylesinler diye (dü‏manlar‎n‎z‎ yine size musallat ettik).


    ضmer ضngüt : فyilik ederseniz kendinize iyilik etmi‏ olursunuz. Kِtülük ederseniz o da kendinizedir. فkinci bozgunculuًunuza kar‏‎ vâdedilen cezan‎n vakti eri‏ince; yüzlerinizi kararta kararta kِtülük yapmalar‎, ِnceden Mescid'e girdikleri gibi yine girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri mahvetmeleri için tekrar gِndereceًiz.


    قaban Piri‏ : Eًer iyilik ederseniz kendinize, kِtülük ederseniz yine kendinize etmi‏ olursunuz. فkincinin zaman‎ geldiًinde de yüzünüzü kararts‎nlar, birincisinde Mescid’i y‎kt‎klar‎ gibi yine y‎ks‎nlar ve ele geçirdikleri her ‏eyi mahvetsinler.


    Suat Y‎ld‎r‎m : فyilik ederseniz, kendinize iyilik etmi‏ olursunuz. Kِtülük ederseniz, onu da kendi aleyhinize i‏lemi‏ olursunuz. Derken sonraki ta‏k‎nl‎ً‎n‎z‎n vâdesi gelince, kederinizden suratlar‎n‎z as‎ls‎n, daha ِnce girdikleri gibi yine Mescide girsinler ve istila ettikleri yeri mahvedip dursunlar diye ba‏‎n‎za yine dü‏manlar‎n‎z‎ musallat ederiz.


    Süleyman Ate‏ : فyilik ederseniz, kendinize iyilik etmi‏ olursunuz. Kِtülük ederseniz, o da kendi aleyhinizedir. Son ta‏k‎nl‎ً‎n‎z‎n zaman‎ gelince (yine ِyle kullar gِndeririz) ki, yüzlerinizi kِtü duruma soksunlar (üzüntüden suratlar‎n‎z‎n as‎lmas‎na sebeb olsunlar) ve ilk kez girdikleri gibi yine Mescid'e (Kudüs'e) girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler.


    Tefhim-ul Kuran : Eًer iyilik ederseniz kendi nefsinize iyilik etmi‏ olursunuz ve eًer kِtülük ederseniz o da (kendinizin) aleyhindedir. Sonuncu vaad geldiًi zaman, (yine ِyle kullar gِndeririz ki) yüzlerinizi 'kِtü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs) e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadaً‎n edip mahvetsinler'


    ـmit قim‏ek : فyilik ederseniz, kendiniz için iyilik edersiniz. Kِtülük ederseniz, o da kendinizedir. Daha sonraki bozgunculuًunuzun vadesi dolduًunda da yüzünüze kara çals‎nlar, daha ِnce girdikleri gibi yine Mescide kadar girsinler ve istilâ ettikleri yerlerde ta‏ üstünde ta‏ b‎rakmas‎nlar diye kullar‎m‎z‎ yine size musallat ederiz.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Eًer güzel davran‎rsan‎z, kendi benlikleriniz için güzellik sergilemi‏ olursunuz. Ve eًer kِtülük yaparsan‎z o da benlikleriniz aleyhine olur. Bu s‎rada, yüzlerinizi çirkinle‏tirsinler, ilk kez girdikleri gibi mabede girsinler ve egemenlik alt‎na ald‎klar‎n‎ yerle bir etsinler diye ikinci vaat geldi.
     


  8. عَسَى رَبُّكُمْ أَن يَرْحَمَكُمْ وَإِنْ عُدتُّمْ عُدْنَا وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا



    Asâ rabbukum en yerhamekum, ve in udtum udnâ, ve cealnâ cehenneme lil kâfirîne hasîrâ(hasîren).



    1. asâ : umulur ki

    2. rabbu-kum : sizin Rabbiniz

    3. en yerhame-kum : size merhamet etmesi

    4. ve in udtum
    (âde) : ve eğer dönerseniz, döndüyseniz
    : (döndü)

    5. udnâ : biz döndük

    6. ve cealnâ : ve kıldık

    7. cehenneme : cehennemi

    8. li el kâfirîne : kâfirler için, kâfirlere

    9. hasîren : kuşatıcı





    İmam İskender Ali Mihr : Rabbinizin size rahmet (merhamet) etmesi umulur. Ve şâyet siz (fesada) dönerseniz, Biz de (cezalandırmaya) döneriz. Ve cehennemi, kâfirler için kuşatıcı kıldık.


    Diyanet İşleri : Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de (cezaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yapmışızdır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbinizin size acıyacağı umulur, fakat tekrar kötülüğe dönerseniz biz de döner, cezânızı veririz ve biz, cehennemi kâfirlere bir zindan olarak halkettik.


    Adem Uğur : Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.


    Ahmed Hulusi : Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. . . Eğer dönerseniz, biz de döneriz. . . Cehennemi, hakikat bilgisini inkâr edenler için kuşatıp kayıtlayan bir ortam kıldık.


    Ahmet Tekin : Ümit edilir ki, Rabbiniz size merhamet eder. Şayet siz tekrar bozgunculuğa, fesat çıkarmaya başlarsanız, biz de sizi, yine cezalandırırız. Biz cehennemi kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler için hisar-zindan haline getirdik.


    Ahmet Varol : Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama eğer siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (cezaya) döneriz. Cehennemi kâfirler için kuşatıcı (bir zindan) yaptık.


    Ali Bulaç : Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kuşatma yeri kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : Olur ki, bu ikinci azabdan sonra tevbe edersiniz de, Rabbiniz size merhamet eder; ve eğer tekrar fesada dönerseniz biz de (size ceza vermeye) döneriz. Biz, cehennem’i, kâfirlere bir zindan yaptık.


    Bekir Sadak : Umulur ki Rabbiniz size acir; ama siz donerseniz Biz de doneriz. Chennemi, inkarcilara bir zindan kilmisizdir.


    Celal Yıldırım : Ola ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer dönerseniz, biz de döneriz. Cehennemi de kâfirlere zindan kıldık.


    Diyanet İşleri (eski) : Umulur ki Rabbiniz size acır; ama siz dönerseniz Biz de döneriz. Cehennemi, inkarcılara bir zindan kılmışızdır.


    Diyanet Vakfi : Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.


    Edip Yüksel : Rabbiniz size rahmet eder. Siz (bozgunculuk yapmaya) dönerseniz biz de (cezalandırmaya) döneriz. Cehennemi kafirler için kuşatıcı kıldık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ola ki rabbınız size rahmetini göndere, eğer yine dönerseniz biz de döneriz öyle ya biz Cehennemi kâfirlere hısar yapmışız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer dönerseniz Biz de döneriz. Öyle ya, Biz cehennemi kafirlere zindan yapmışız!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama siz tekrar dönerseniz biz de döneriz. Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan yaptık.


    Fizilal-il Kuran : Bundan sonra rabbiniz size merhametli davranır. Fakat eğer kargaşaya dönerseniz, biz de sizi tekrar cezalandırırız. Biz cehennemi kâfirler için içinden çıkılmaz bir kale yaptık.


    Gültekin Onan : Umulur ki, rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kuşatma yeri kıldık.


    Hasan Basri Çantay : (Tevbe ederseniz) Rabbinizin sizi esirgeyeceğinizi umabilirsiniz. (Eğer tekrar fesada) dönerseniz biz de (sizi cezâlandırmıya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yapdık.


    Hayrat Neşriyat : '(Eğer tevbe ederseniz) umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Fakat tekrar(fesâda) dönerseniz, (biz de cezâya) döneriz. Ve (biz) Cehennemi, kâfirler için bir zindan yaptık.'


    İbni Kesir : Belki Rabbınız size merhamet eder. Eğer dönerseniz; Biz de döneriz ve Biz, cehennemi kafirler için bir zindan kılmışızdır.


    Muhammed Esed : Rabbinizin size acıyıp esirgemesi elbette umulabilir; ama eğer siz (günaha) geri dönerseniz, Biz de (azaba) geri döneriz. Ve (unutmayın ki,) Biz cehennemi hakkı inkar edenleri kuşatacak (bir hisar) kılmışızdır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Umulur ki, Rabbiniz size merhamet buyura ve eğer yine dönerseniz Biz de döneriz. Ve Biz cehennemi kâfirler için bir hisar (bir zindan) kılmışızdır.


    Ömer Öngüt : Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder, acır. Eğer dönerseniz, biz de döneriz. Cehennemi kâfirlere bir zindan kılmışızdır.


    Şaban Piriş : Rabbinizin size acıması umulur, eğer yine dönerseniz, biz de döneriz. Cehennemi kafirler için zindan yaptık


    Suat Yıldırım : Olur ki tövbe edersiniz de Rabbiniz size merhamet eder. Eğer tekrar bozgunculuğa dönerseniz, Biz de size ceza vermeye döneriz. Zaten cehennemi kâfirlere zindan kılmışız.


    Süleyman Ateş : (Bundan sonra) Belki Rabbiniz size acır, ama siz (bozgunculuk yapmaya) dönerseniz, biz de (sizi cezâlandırmağa) döneriz. Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı (bir zindan) yapmışızdır!


    Tefhim-ul Kuran : Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kâfirler için bir kuşatma yeri kıldık.


    Ümit Şimşek : Bakarsınız, Rabbiniz size merhamet eder. Fakat dönerseniz Biz de döneriz. Cehennemi ise kâfirler için bir zindan yapmışızdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Rabbiniz size belki rahmet eder. Ve eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de döneriz. Ve biz, cehennemi, küfre batanlar için çepeçevre kuşatan bir zından yapmışızdır.
     


  9. إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا



    İnne hâzel kur’âne yehdî lilletî hiye akvemu ve yube؛؛irul mu’minînellezîne ya’melûnes sâlihâti enne lehum ecren kebîrâ(kebîren).



    1. inne : muhakkak

    2. hâzâ el kur'âne : bu Kur'ân

    3. yehdî : hidayete erdirir

    4. li elletî : ki onu

    5. hiye : o

    6. akvemu : en kuvvetli, en kavi, en saًlam

    7. ve yube‏‏iru : ve müjdeler

    8. el mu'minîne ellezîne : mü'min kimseler ki, onlar

    9. ya'melûne : yaparlar, amel ederler

    10. es sâlihâti : salih ameller

    11. enne : muhakkak, vard‎r, olduًunu

    12. lehum : onlar için

    13. ecren kebîren : büyük bir ecir, mükâfat





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki Bu Kur'ân, en kuvvetli olan‎ hidayete erdirir (Allah'a ula‏t‎r‎r). Ve amilüssalihat (nefsi ‎slâh edici ameller) yapan mü'minlere, onlar için büyük ecir olduًunu müjdeler.


    Diyanet ف‏leri : (9-10) Gerçekten bu Kur’an en doًru olan yola gِtürür ve iyi i‏ler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduًunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap haz‎rlad‎ً‎m‎z‎ müjdeler.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki bu Kur'ân, insanlar‎ en doًru bir yola sevk eder ve iyi i‏lerde bulunan inanm‎‏ kimselere, gerçekten de büyük bir mükâfâta nâil olacaklar‎n‎ müjdeler.


    Adem Uًur : قüphesiz ki bu Kur'an en doًru yola iletir; iyi davran‎‏larda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduًunu müjdeler.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki ‏u Kur'ân, en saًlam gerçeًe hidâyet eder; yararl‎ çal‎‏malar yapan iman ehline kendileri için büyük kar‏‎l‎klar verileceًini müjdeler.


    Ahmet Tekin : قüphesiz bu Kur’ân, insanlara en doًru, en saًlam, en güvenli yolu, insanl‎ً‎ ayakta tutan en mükemmel düzeni saًlayan ayd‎nlat‎c‎ bilgiler verir. Hâlis niyet ve amaçlarla, فslâm esaslar‎n‎, فslâmî düzeni hayata geçiren, i‏ bar‎‏‎ içinde bilinçli, planl‎, mükemmel, me‏rû, faydal‎, verimli çal‎‏arak nimetin-ürünün bolla‏mas‎n‎ saًlayan, yerinde, hakl‎ ç‎k‎‏lar yaparak, düzelmeye, iyiliًe, iyile‏tirmeye ِn ayak olan, cârî-kal‎c‎ hay‎rlar-sâlih ameller i‏leyen mü’minlere, kendileri için büyük mükâfatlar olduًunu müjdele.


    Ahmet Varol : قüphesiz bu Kur'an en doًru yola yِneltir ve salih ameller i‏leyen mü'minleri kendileri için büyük ecir olduًunu müjdeler.


    Ali Bulaç : قüphesiz, bu Kur'an, en doًru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduًunu müjde verir.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten bu Kur’ân, insanlar‎ en doًru yola iletir ve sâlih ameller i‏leyen müminlere de, kendileri için büyük bir mükâfat olduًunu müjdeler.


    Bekir Sadak : (9-10) Dogrusu bu Kuran en dogru yola goturur ve yararli is yapan muminlere buyuk ecir oldugunu, ahirete inanmayanlara can yakici bir azap hazirladigimizi mujdeler. *


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki bu Kur'ân, en doًruya, en saًlama iletir. Güzel-yararl‎ amellerde bulunan mü'minlere büyük bir mükâfat‎ müjdeler.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (9-10) Doًrusu bu Kuran en doًru yola gِtürür ve yararl‎ i‏ yapan müminlere büyük ecir olduًunu, ahirete inanmayanlara can yak‎c‎ bir azap haz‎rlad‎ً‎m‎z‎ müjdeler.


    Diyanet Vakfi : قüphesiz ki bu Kur'an en doًru yola iletir; iyi davran‎‏larda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduًunu müjdeler.


    Edip Yüksel : Bu Kuran en iyi yola ula‏t‎r‎r ve erdemli davranan müminleri büyük bir ِdülle müjdeler


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Haberiniz olsun ki bu Kur'an, insanlar‎ en doًru yola hidayet eder ve salih salih ameller yapan mü'minlere teb‏ir eyler ki kendilerine büyük bir ecir vard‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Biliniz ki bu Kur'an, insanlar‎ en doًru yola hidayet eder ve iyi iyi i‏ler yapan müminlere büyük bir mükafat olduًunu müjdeler.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : قüphesiz ki bu Kur'ân, insanlar‎ en doًru ve en saًlam yola iletir ve salih amel i‏leyen müminlere büyük bir ecir olduًunu müjdeler.


    Fizilal-il Kuran : Hiç ku‏kusuz bu Kur'an insanlar‎ en doًru yola iletir ve iyi ameller i‏leyen mü'minlere, kendilerini büyük bir ِdülün beklediًi müjdesini verir.


    Gültekin Onan : قüphesiz, bu Kuran, en doًru yola iletir ve salih amellerde bulunan inançl‎lara onlar için gerçekten büyük bir ecir olduًunu müjde verir.


    Hasan Basri اantay : Gerçek bu Kur'an (insanlar‎) ِyle bir ‏ey'e (yola) doًrultub gِtürür ki o, en aadil ve en doًru bir (yol) dur. Güzel güzel amel (ve hareket) lerde bulunan mü'minlere kendileri için muhakkak bir ecr olduًunu da müjdeler o.


    Hayrat Ne‏riyat : Muhakkak ki bu Kur’ân, (insanlar‎) en doًru yola hidâyet eder ve sâlih ameller i‏leyen mü’minlere, kendileri için ‏übhesiz büyük bir mükâfât olduًunu müjdeler.


    فbni Kesir : Muhakkak ki bu Kur'an; en doًru olana gِtürür. Ve salih amel i‏leyen mü' minlere kendileri için büyük bir mükafat olduًunu müjdeler.


    Muhammed Esed : Gerçek ‏u ki, bu Kuran o dosdoًru olan yolu gِstermekte; dürüst ve erdemli davran‎‏lar ortaya koyan müminlere, ِdüllerinin çok büyük olacaً‎n‎ müjdelemektedir;


    ضmer Nasuhi Bilmen : قüphe yok ki bu Kur'an en doًru olan yola hidâyet eder ve sâlih sâlih amellerde bulunan mü'minlere müjde verir ki, onlar için muhakkak bir büyük mükâfaat vard‎r.


    ضmer ضngüt : Gerçekten bu Kur'an insanlar‎ en doًru yola gِtürür ve sâlih amellerde bulunan müminlere de kendileri için büyük bir mükâfat olduًunu müjdeler.


    قaban Piri‏ : قüphesiz bu Kur’an, en doًru yolu gِsterir. Doًrular‎ yapan müminlere, büyük mükafat olduًunu,


    Suat Y‎ld‎r‎m : Gerçekten bu Kur’ân insanlar‎ en doًru yola, en isabetli tutuma yِneltir. Güzel ve makbul i‏ler yapan müminlere nail olacaklar‎ büyük mükâfat‎ müjdeler.


    Süleyman Ate‏ : Gerçekten bu Kur'ân da en doًru yola iletir ve iyi i‏ler yapan mü'minlere, kendileri için büyük bir ecir olduًunu müjdeler.


    Tefhim-ul Kuran : قüphe yok ki, bu Kur'an, en doًru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduًunu müjde verir.


    ـmit قim‏ek : Bu Kur'ân, yolun en doًrusuna iletir; güzel i‏ler yapan mü'minlere de büyük bir ِdülü hak ettiklerini müjdeler.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : قüpheniz olmas‎n ki bu Kur'an en kal‎c‎, en doًru olana k‎lavuzlar ve müminlere ‏u yolda müjde verir: Hayra ve bar‎‏a yِnelik i‏ler yapanlar için büyük bir ِdül vard‎r.
     


  10. وأَنَّ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا



    Ve ennellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti a’tednâ lehum azâben elîmâ(elîmen).



    1. ve ennellezîne (enne ellezîne) : ve muhakkak o kimseler ki

    2. lâ yu'minûne : inanmazlar, mü'min olmazlar (kalplerine îmân yazılmaz)

    3. bi el âhıreti : ahirete

    4. a'tednâ : hazırladık

    5. lehum : onlar için, onlara

    6. azâben : bir azap

    7. elîmen : elîm, acı






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlar, muhakkak ki ahirete (Allah'a mülâki olmaya ve kıyâmet gününe) inanmayan (kalplerinde îmân yazmayan) kimselerdir. Onlar için elîm azap hazırladık.


    Diyanet İşleri : (9-10) Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükâfat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Âhirete inanmayanlara gelince: Onlara elemli bir azap hazırladık.


    Adem Uğur : Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.


    Ahmed Hulusi : Sonsuz gelecek yaşamları olduğuna iman etmeyenlere de, kendileri için acı azap hazırladığımızı (müjdeler).


    Ahmet Tekin : Âhirete, ebedî yurda inanmayacak olanlara da can yakıp inleten müthiş bir azap hazırladık.


    Ahmet Varol : Ahirete inanmayanlar için de acıklı bir azap hazırladığımızı (bildirir).


    Ali Bulaç : Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar için de acı bir azab hazırlamışızdır.


    Ali Fikri Yavuz : Ahirete iman etmiyenlere de, acıklı bir azab hazırladığımızı haber verir.


    Bekir Sadak : (9-10) Dogrusu bu Kuran en dogru yola goturur ve yararli is yapan muminlere buyuk ecir oldugunu, ahirete inanmayanlara can yakici bir azap hazirladigimizi mujdeler. *


    Celal Yıldırım : Âhiret'e inanmayanlara elem verici bir azabı hazırladığımızı bildirir.


    Diyanet İşleri (eski) : (9-10) Doğrusu bu Kuran en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan müminlere büyük ecir olduğunu, ahirete inanmayanlara can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler.


    Diyanet Vakfi : Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de elemli bir azap hazırlamışızdır.


    Edip Yüksel : Ahirete inanmıyanlara gelince, onlar için acı bir azap hazırlamış bulunuyoruz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Âhırete inanmıyanlara dahi elîm bir azâb hazırlamışızdır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ahirete inanmayanlara da acı bir azap hazırlamışızdır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ahirete inanmayanlara da can yakıcı bir azab hazırlamışızdır.


    Fizilal-il Kuran : Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için acıklı bir azap hazırladığımızı bildirir.


    Gültekin Onan : Ve şüphesiz ahirete inanmayanlar için de acı bir azab hazırlamışızdır.


    Hasan Basri Çantay : Âhirete îman etmezler (e gelince:) onlar için de şübhesiz pek acıklı bir azâb hazırladığımızı (bildirir).


    Hayrat Neşriyat : Hem âhirete îmân etmeyenlere, kendileri için hakikaten (pek) elemli bir azab hazırladığımızı (haber verir)!


    İbni Kesir : Ahirete inanmayanlar; onlar için elem verici bir azab hazırladık.


    Muhammed Esed : ve ahirete inanmayanlara da kendileri için çok can yakıcı bir azap hazırladığımızı (haber vermektedir).


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o kimseler ki, ahirete imân etmezler, muhakkak ki onlar için de pek acıklı bir azap hazırlamışızdır.


    Ömer Öngüt : Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de acıklı bir azap hazırladık.


    Şaban Piriş : Ahirete inanmayanlara ise, onlara da acı veren bir azap hazırlamış olduğumuzu müjdeler.


    Suat Yıldırım : Âhirete inanmayanlara ise gayet acı bir azap hazırladığımızı bildirir.


    Süleyman Ateş : Âhirete inanmayanlara da acı bir azâb hazırlamışızdır.


    Tefhim-ul Kuran : Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar için de acıklı bir azab hazırlamışızdır.


    Ümit Şimşek : Âhirete inanmayanlar için ise acı bir azap hazırladığımızı bildirir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Âhirete inanmayanlar var ya, onlar için biz korkunç bir azap hazırlamışızdır.
     


  11. وَيَدْعُ الإِنسَانُ بِالشَّرِّ دُعَاءهُ بِالْخَيْرِ وَكَانَ الإِنسَانُ عَجُولاً



    Ve yed’ul insânu biş şerri duâehu bil hayr(hayri), ve kânel insânu acûlâ(acûlen).



    1. ve yed'u : ve dua eder

    2. el insânu : insan

    3. bi eş şerri : şerre

    4. duâe-hu : onun duası

    5. bi el hayri : hayır için, hayra

    6. ve kâne : ve oldu

    7. el insânu : insan

    8. acûlen : aceleci






    İmam İskender Ali Mihr : İnsan, (sanki) onun duası hayırmış (gibi) şerre dua eder. İnsan, çok aceleci olmuştur.


    Diyanet İşleri : İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İnsan, hayra duâ ediyormuşçasına şerre de duâ eder ve insan, pek acelecidir.


    Adem Uğur : İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!


    Ahmed Hulusi : İnsan, hayrını davet eder gibi şerrini davette de (acele) eder! İnsan çok acelecidir!


    Ahmet Tekin : İnsan hayır dua edip hayrı davet ettiği gibi, şer dua da eder, şerri davet eder. İnsan pek aceleci bir tabiata sahiptir.


    Ahmet Varol : İnsan hayra dua ettiği gibi şerre de dua eder. İnsan pek acelecidir.


    Ali Bulaç : İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir.


    Ali Fikri Yavuz : İnsan, hayra dua eder gibi, (kızınca) fenalığa dua eder (zararına olarak bedduada bulunur). İnsan (akıbetini düşünmemekle) pek aceleci olmuştur.


    Bekir Sadak : Insan iyilgin gelmesine dua ettigi gibi, kotulugun gelmesine de dua eder. Esasen insanoglu acelecidir.


    Celal Yıldırım : İnsan hayra duâ eder gibi kötülük için duâ eder; zaten insan çok acelecidir.


    Diyanet İşleri (eski) : İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir.


    Diyanet Vakfi : İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!


    Edip Yüksel : İnsan, iyi bir şey için dua ettiğini sanırken aslında kötü bir şey için dua eder. İnsan çok acelecidir


    Elmalılı Hamdi Yazır : İnsan da şerri öyle da'vet ediyor ki hayra duâ eder gibi, ve insan pek aceleci olmuştur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İnsan, hayrı ister gibi şerre davet çıkarıyor; insan çok acelecidir!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnsan, hayrın gelmesine dua ettiği gibi kötülüğün gelmesine de dua eder. İnsan pek acelecidir.


    Fizilal-il Kuran : İnsan iyiliğe kavuşması için dua ettiği gibi aynı yönelişle başına kötülük gelsin diye de dua eder. Gerçekten insan pek aceleci, pek fevridir.


    Gültekin Onan : İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan pek acelecidir.


    Hasan Basri Çantay : İnsan, hayra olan düaası gibi, şerre de düaa eder. Pek acelecidir (bu) insan.


    Hayrat Neşriyat : İnsan ise, (bazen öfkelenerek, bazen bilmeyerek) hayra olan duâsı gibi (kendi aleyhine olarak) şerre duâ eder. Çünki insan, (işin sonunu düşünmez ve) çok acelecidir.


    İbni Kesir : İnsan; hayır istiyormuşçasına şer ister. Ve insan, esasen çok acelecidir.


    Muhammed Esed : Hal böyleyken, insan yine de (çoğu zaman) iyilik için dua ediyormuşcasına (tutkuyla) kötülük için dua eder; çünkü insan (yargılarında) tez canlıdır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve insan hayra dua ettiği gibi şerre de duada bulunur. Ve insan pek aceleci olmuştur.


    Ömer Öngüt : İnsan hayır istiyormuşcasına şer ister ve insan çok acelecidir.


    Şaban Piriş : İnsan, iyilik için dua ettiği gibi kötülük için de dua eder. Zaten insan çok acelecidir.


    Suat Yıldırım : İnsan, bazen şerri, tıpkı hayrı istercesine ister. Pek acelecidir bu insan!


    Süleyman Ateş : İnsan, hayra du'â eder gibi, şerre du'â etmekte(hayrı ister gibi şerri istemekte)dir. İnsan pek acelecidir.


    Tefhim-ul Kuran : İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir.


    Ümit Şimşek : İnsan, iyilik için dua eder gibi kötülük için dua eder. Çünkü insan çok acelecidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : İnsan, hayra davet eder gibi şerri çağırıyor/insan, hayra duasıyla şerri davet ediyor. İnsan çok acelecidir.
     


  12. وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ فَمَحَوْنَا آيَةَ اللَّيْلِ وَجَعَلْنَا آيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُواْ فَضْلاً مِّن رَّبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْصِيلاً



    Ve cealnel leyle ven nehâre âyeteyni fe mehavnâ âyetel leyli ve cealnâ âyeten nehâri mubsıraten li tebtegû fadlen min rabbikum ve li ta’lemû adedes sinîne vel hisâb(hisâbe), ve kulle şey’in fassalnâhu tafsîlâ(tafsîlen).



    1. ve cealnâ : ve kıldık

    2. el leyle : gece

    3. ve en nehâre : ve gündüz

    4. âyeteyni : iki âyet

    5. fe : böylece

    6. mehavnâ : mahvettik, sildik, giderdik

    7. âyete : âyet, delil, alâmet, belirti

    8. el leyli : gece

    9. ve cealnâ : ve biz kıldık

    10. âyete : âyet

    11. en nehâri : gündüz

    12. mubsıraten : gösteren, gösterici olan

    13. li tebtegû : istemeniz için

    14. fadlen : bir fazl

    15. min rabbi-kum : Rabbinizden

    16. ve li ta'lemû : ve bilmeniz (öğrenmeniz) için

    17. adede : adet, sayı

    18. es sinîne : yıllar, seneler

    19. ve el hisâbe : ve hesap

    20. ve kulle şey'in : ve herşeyi, hepsini

    21. fassalnâ-hu : onu açıkladık

    22. tafsîlen : tefsilatlı, ayrıntıları ile






    İmam İskender Ali Mihr : Senelerin adedini ve hesabını bilmeniz için geceyi ve gündüzü iki âyet (vasıta, alâmet) kıldık. Gecenin âyetini (belirtisini) (gecenin içindekileri) görünmez kıldık. Rabbinizden fazl istemeniz için gündüzün âyetini (belirtisini) (gündüzün içindekileri) görünür kıldık. Ve herşeyi detaylı olarak tafsil ettik (açıkladık).


    Diyanet İşleri : Biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki alâmet yaptık. Rabbinizden lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye gece alametini giderip gündüz alametini aydınlatıcı kıldık. İşte biz her şeyi açıkça anlattık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Geceyle gündüzü, iki delil olarak yarattık ve bir delil olan geceyi giderdik de Rabbinizin lutfunu aramanız, yılların sayısını bilmeniz, hesâbını anlamanız için yerine başka bir delîl olan ve her şeyi gösterip belirten gündüzü getirdik ve biz, her şeyi apaçık anlatmadayız.


    Adem Uğur : Biz, geceyi ve gündüzü birer âyet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine, eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.


    Ahmed Hulusi : Geceyi ve gündüzü iki işaret olarak meydana getirdik. . . Gecenin işaret ettiği karanlığı (cehli) kaldırıp, gündüzün işareti aydınlığı (ilmi) geçerli kıldık. . . Rabbinizden bir lütuf talep edesiniz ve senelerin adedini ve hesabı da bilesiniz diye. . . Biz her şeyi detaylarıyla açıkladık.


    Ahmet Tekin : Biz gece ve gündüzde, varlığımızı, birliğimizi, kudretimizi, ilmimizi, hikmetli icraatlarımızı gösteren iki önemli fizikî delil planlayıp yerleştirdik. Sonra Rabbinizin nimetlerini aramanız, iş ve ticaret yapmanız, kazanç sağlamanız, ayrıca yılları kayda geçirerek faydalanabilmeniz, zaman planlaması ve vakti belirleyip tayin edebilmeniz için, gece gördüğünüz delilin, ayın aydınlatma ve ısıtma özelliklerini gidererek, evreler halinde dönüşünü sağladık, gündüz gördüğünüz delilin, güneşin eşyayı, kâinatı iyice aydınlatmasını temin ettik. İşte biz her şeyi bütün ayrıntılarıyla anlattık.


    Ahmet Varol : Gece ile gündüzü iki ayet kıldık. Gecenin ayetini sildik; Rabbinizden lütuf aramanız ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için gündüz ayetini aydınlatıcı kıldık. Biz her şeyi genişçe anlattık.


    Ali Bulaç : Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık; gece ayetini sildik de Rabbinizden bir fazl aramanız, yılların sayısını ve hesabı öğrenmeniz için gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Biz, her şeyi yeterince açıkladık.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, geceyi ve gündüzü kudretimize delâlet eden iki alâmet yaptık da, sonra gece alâmetini giderip yerine gündüz alâmetini (eşyayı) gösterici kıldık, ki Rabbinizden (geçim için) bir lütuf arayasınız, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz. Biz, her şeyi apaçık olarak beyan ettik.


    Bekir Sadak : Gece ve gunduzu varligimiza birer delil kildik. Bir delil olan geceyi kaldirip yine bir delil olan gunduzu Rabbiniz'in bolnimetini aramaniz, yillarin sayisini ve hesabini bilmeniz iicin aydinlik kildik. Her seyi uzun uzadiya acikladik.


    Celal Yıldırım : Gece ve gündüzü (varlığımıza, kudretimize) birer delil ve belge kıldık; gece belgesini silip gündüz belgesini aydınlık yaptık; tâ ki Rabbinizin geniş lûtfu ve keremini isteyesiniz ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz; (böylece) her şeyi yeterince açıklayıp bildirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Gece ve gündüzü varlığımıza birer delil kıldık. Bir delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü Rabbinizin bol nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aydınlık kıldık. Her şeyi uzun uzadıya açıkladık.


    Diyanet Vakfi : Biz, geceyi ve gündüzü birer âyet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine, eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.


    Edip Yüksel : Geceyi ve gündüzü iki ayet (delil) kıldık. Rabbinizin nimetlerini arayasınız ve yılların hesabını bilesiniz diye gecenin ayetini sildik, gündüzün ayetini aydınlık kıldık. Biz her şeyi ayrıntısıyla açıklarız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki biz geceyi, gündüzü iki âyet yaptık, sonra gece âyetini mahvettik ve gündüz âyetini gösterici gıldık ki rabbınızdan fadıl taleb edesiniz ve senelerin sayısını ve hisabını bilesiniz, hem her şeyi tafsıl etmiş te etmişiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa Biz geceyi ve gündüzü iki delil yaptık; sonra gece delilini silip gündüz delilini gösterici yaptık ki, Rabbinizden lütuf ve ihsan isteğinde bulunasınız; bir de yılların sayısını ve hesabını bilesiniz. Artık herşeyi ayrıntılı olarak anlattık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz geceyi ve gündüzü varlığımıza delalet eden birer delil kıldık. Sonra Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine) eşyayı aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz her şeyi uzun uzadıya anlattık.


    Fizilal-il Kuran : Gece ile gündüzü varlığımızın ve yetkin gücümüzün iki ayeti, iki somut göstergesi olarak yarattık. Sonra Rabbinizin lütfu peşinde koşasınız ve yılların sayısı ile takvim hesabını bilesiniz diye geceyi karartarak gündüzü aydınlık yaptık. Her konuyu ayrıntılı biçimde anlattık.


    Gültekin Onan : Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık; gece ayetini sildik de rabbinizden bir fazl aramanız, yılların sayısını ve hesabı öğrenmeniz için gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Biz, her şeyi yeterince açıkladık.


    Hasan Basri Çantay : Biz gece ile gündüzü (kudretimize delâlet eden) iki âyet (nişane) kıldık da gece âyetini silib (giderib yerine eşyâyi) gösterici (zıyâdâr) gündüz âyetini getirdik. Tâki (gündüzün) Rabbinizden (geçiminize âid) bir lûtf-u inayet arayasınız, yılların sayısını, (vakıtların) hesabı (nı) bilesiniz. İşte biz (böylece) her şey'i gereği gibi anlatdık.


    Hayrat Neşriyat : Gece ile gündüzü de (kudretimize) iki delil yaptık; sonra gece delîlini silip (yerine)gündüz delîlini (etrâfınızı) gösterici (bir aydınlık) yaptık ki, Rabbinizin fazlından (rızkınızı)arayasınız, hem yılların sayısını ve (vakitlerin) hesâbı(nı) bilesiniz! Ve (biz) herşeyi açık açık beyân ettik.


    İbni Kesir : Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık. Rabbınızdan lutuf dileyesiniz ve yılların hesabını, sayısını bilesiniz diye gece ayetini silip gündüz ayetini aydınlık kıldık. Ve her şeyi uzun uzadıya açıkladık.


    Muhammed Esed : Oysa, Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık; öyle ki, gece ayetini gideriyoruz ve peşinden (onun yerine) ışık saçan gündüz ayetini getiriyoruz ki Rabbinizin cömertliğinden (payınıza düşeni) arayasınız ve bir de gelip geçen yılların ve (gelmesi kaçınılmaz olan) hesabın farkına varabilesiniz. Ve böylece, her şeyi açık açık ortaya koyduk!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve geceyi ve gündüzü iki alâmet kıldık, sonra gece alâmetini mahvettik. Gündüz alâmetini ise gösterici kıldık, tâ ki, Rabbinizden bir fazl ve kerem isteyesiniz. Ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz ve herşeyi mufassalan beyan etmişizdir.


    Ömer Öngüt : Biz geceyi ve gündüzü birer âyet (delil) kıldık. Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip, yerine (geçiminizi temin için) gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz her şeyi açık açık anlattık.


    Şaban Piriş : Gece ve gündüzü iki ayet/işaret kıldık. Bir ayet/işaret olan geceyi kaldırıp, yine bir ayet/ işaret olan gündüzü Rabbinizin bol nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aydınlık kıldık. Herşeyi de ayrıntılı olarak açıkladık.


    Suat Yıldırım : Biz gece ve gündüzü kudretimizi gösteren iki delil kıldık. Gece delili ay’ı sildik, gündüz delili güneş’i aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lütfedeceği nimetlerin peşine düşesiniz, hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi açık açık bildirdik.


    Süleyman Ateş : Biz gece ve gündüzü, (kudretimizi gösteren) iki âyet yaptık. Gece âyetini sildik, gündüz âyetini aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lutfunu arayasınız ve hem de yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi açık açık anlattık.


    Tefhim-ul Kuran : Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık; gece ayetini sildik ve Rabbinizden bir fazl aramanız, yılların sayısını ve hesabı öğrenmeniz için gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Biz her şeyi yeterince açıkladık.


    Ümit Şimşek : Biz geceyi ve gündüzü de iki âyet yaptık; Rabbinizin lütfundan rızkınızı aramanız ve yılların sayısı ile hesabınızı bilmeniz için gecenin âyetini giderip gündüz âyetini aydınlattık. Biz herşeyi böyle inceden inceye ayrıntılandırmış bulunuyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet yaptık; sonra gecenin ayetini silip gündüzün ayetini gösterici yaptık ki, Rabbinizden bir lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi ayrıntılı bir biçimde açıkladık.
     


  13. وَكُلَّ إِنسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنشُورًا



    Ve kulle insânin elzemnâhu tâirehu fî unukıh(unukıhî), ve nuhricu lehu yevmel kıyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(menşûren).



    1. ve kulle : ve hepsi, bütün

    2. insânin : insan

    3. elzemnâ-hu : onu bağladık, astık

    4. tâire-hu : onun kuşu, onun amellerinin neticesi

    5. fî unukı-hî : onun boynunda

    6. ve nuhricu : ve çıkarırız

    7. lehu : ona

    8. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü

    9. kitâben : bir kitap

    10. yelkâhu : onu ilka eder, arz eder

    11. menşûren : neşredilmiş olarak





    İmam İskender Ali Mihr : Bütün insanların kuşunu (kazandıkları ve kaybettikleri dereceleri) boynunda bağladık (boynuna astık). Ve kıyâmet günü ona, neşredilmiş kitabı (üç boyutlu olarak boşlukta oynayan hayat filmini) çıkarırız.


    Diyanet İşleri : Her insanın amelini boynuna yükledik. Kıyamet günü kendisine, açılmış olarak karşılaşacağı bir kitap çıkaracağız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Her insanın yaptığı işleri boynuna astık, kıyâmet günü de apaçık yazılmış bir kitap olarak meydana çıkaracağız onları, herkes, ne yapmışsa hepsini o kitapta yazılmış bulacak.


    Adem Uğur : Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.


    Ahmed Hulusi : Her insanın yaptıklarını (veya kaderini) kendi boynuna doladık. . . Kıyamet sürecinde kendisine (kişinin kıyameti olan ölümünde ya da genel anlamda mahşer sürecinde) kaydolmuş olarak bilgisini çıkarırız.


    Ahmet Tekin : Manevî ve ahlâkî tercihlerinin sonucu her insanın kaderini, uğurlarını ve uğursuzluklarını, hayır ve şerden paylarını boynuna astık. Kıyamet günü, açılmış olarak karşılaşacağı amel defterini önüne çıkarırız.


    Ahmet Varol : Her insanın kuşunu (amelini, uğurunu) kendi boynuna doladık. Kıyamet günü onun için, açılmış halde kendine ulaşacak bir kitap çıkarırız.


    Ali Bulaç : Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.


    Ali Fikri Yavuz : Herkesin amelini kendi boynuna taktık (ondan ayrılamaz). Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, ona açılmış olarak kavuşacak.


    Bekir Sadak : Her insanin boynuna islediklerini dolariz ve kiyamet gunu acilmis bulacagi Kitap'i onune cikaririz.


    Celal Yıldırım : Her insanın (Dünya'da işlediği) amelini boynuna dolarız; Kıyamet günü de açık vaziyette bulacağı bir kitabı önüne çıkaracağız.


    Diyanet İşleri (eski) : Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitap'ı önüne çıkarırız.


    Diyanet Vakfi : Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.


    Edip Yüksel : Her insanın kaderini kendi boynuna (kişisel seçimine) bağlamışızdır. Diriliş gününde, kendisi için bir kayıt çıkarıp yayımlarız


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır ve onun için Kıyamet günü bir kitab çıkarırız ki neşrolunarak onu şöyle karşılar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her insanın da kuşunu (nasibini) boynunda kendine takmışızdır. Onun önüne kıyamet günü kendisini şöyle karşılayacak açık bir kitap çıkarırız:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız.


    Fizilal-il Kuran : Her insanın amelini halka yapıp boynuna takarız. Kıyamet günü açık olarak bulacağı bir amel defteri önüne çıkarırız.


    Gültekin Onan : Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.


    Hasan Basri Çantay : Herkesin (dünyâdaki) amel (ve hareket) ini kendi boynuna doladık. Kıyamet günü onun için bir kitab çıkaracağız ki neşredilmiş olarak kendisine kavuş (ub şöyle çat) acak:


    Hayrat Neşriyat : Ve her insanın amelini, kendi boynuna bağladık. Kıyâmet günü onun için (oamellerinin yazıldığı) bir kitab çıkarırız ki, onu açılmış olarak önünde bulur.


    İbni Kesir : Her insanın işlediklerini boynuna dolarız. Ve onun için kıyamet gününde açılmış bulacağı bir kitab çıkarırız.


    Muhammed Esed : Öte yandan, Biz her insanın kaderini (kendi) boynuna dolamışızdır; öyle ki, Kıyamet Günü onun önüne, her şeyi açık açık kaydedilmiş bulacağı bir sicil çıkaracağız;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve her insanın amelini boynuna dolayıverdik ve Kıyamet günü onun için bir kitap çıkarırız ki, onu neşredilmiş olduğu halde karşılar.


    Ömer Öngüt : Biz herkesin dünyadaki amelini kendi boynuna doladık. İnsan için kıyamet gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.


    Şaban Piriş : Her insanın boynuna amelini dolarız. Kıyamet günü, onun için ortaya konacak bir kitap çıkarırız.


    Suat Yıldırım : Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık, (her insan yaptıklarına göre muamele görür). Nitekim kıyamet günü önüne açılan bir defter çıkaracağız. [İşaya 65,6; Daniel 7,10; Vahiy 20,12]


    Süleyman Ateş : Her insanın tâir(kuş)ini boynuna bağladık, kıyâmet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir kitâp çıkarırız:


    Tefhim-ul Kuran : Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.


    Ümit Şimşek : Biz her insanın hesabını kendi boynuna dolamışızdır. Kıyamet gününde onun için açılıp önüne konacak bir defter çıkarırız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Her insanın uğursuzluk kuşunu onun boynuna takmışızdır. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız:
     


  14. اقْرَأْ كَتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا



    Ikra’ kitâbek(kitâbeke), kefâ bi nefsikel yevme aleyke hasîbâ(hasîben).



    1. ikra' : oku

    2. kitâbe-ke : senin kitabın

    3. kefâ : kâfi oldu

    4. bi nefsike : senin nefsine

    5. el yevme : (bu) gün

    6. aleyke : sana

    7. hasîben : hesap görücü olarak





    İmam İskender Ali Mihr : Kitabını oku (hayat filmini izle)! Bugün hasib (hesap görücü) olarak (hayat filmindeki) nefsin(in cennete veya cehenneme gideceğini gösteren negatif ve pozitif derecelerinin neticeleri) sana kâfi oldu.


    Diyanet İşleri : “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter” denilecektir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Oku kitabını, bugün hesap görmek için sen yetersin sana.


    Adem Uğur : Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.


    Ahmed Hulusi : "OKU yaşam bilgini (kitabını)! Bilincin bu aşamada, yaptıklarının sonucunun ne olduğunu görmeye yeterlidir. "


    Ahmet Tekin : 'Kitabını, amel defterini oku. Bugün hesap gören olarak sana nefsin yeter.'


    Ahmet Varol : 'Oku kitabını! Bugün kendi nefsin hesap görücü olarak sana yeter.'


    Ali Bulaç : "Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter."


    Ali Fikri Yavuz : (Ona şöyle diyeceğiz): “- Oku kitabını, bugün üzerine hesap görücü olarak nefsin sana yeter.”


    Bekir Sadak : «itabini oku, bugun, hesap gorucu olarak sen kendine yetersin.»


    Celal Yıldırım : Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin.'


    Diyanet Vakfi : Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.


    Edip Yüksel : Kaydını oku. Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin


    Elmalılı Hamdi Yazır : Oku kitabını, muhasebeci bugün üzerinde nefsin yeter


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oku kitabını! Hesap görücü olarak bugün sana nefsin yeter!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter!» deriz.


    Fizilal-il Kuran : “Kitabını oku, bugün, kendi hesabını kendin göreceksin.”


    Gültekin Onan : "Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter."


    Hasan Basri Çantay : «Oku kitabını, bu gün sana karşı, iyi hesâb görücü olarak kendi nefsin yeter».


    Hayrat Neşriyat : 'Kitâbını oku! Bugün sana hesab sorucu olarak nefsin yeter!' (denilecek).


    İbni Kesir : Oku kitabını. Bugün kendi hesabın için kendi nefsin sana yeter.


    Muhammed Esed : (Ve o Gün ona:) "(Şimdi) oku sicilini!" (denecek,) "(çünkü) bugün kendi hesabını kendin çıkaracak durumdasın!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kitâbını oku, bugün senin nefsin senin üzerine muhasip olmaya kifâyet eder.


    Ömer Öngüt : Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin!


    Şaban Piriş : Kitabını oku, bugün hesabını görmek için kendi kendine yetersin.


    Suat Yıldırım : Şöyle deriz ona: "Defterini oku. Bugün muhasebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!"


    Süleyman Ateş : "Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter!" (deriz).


    Tefhim-ul Kuran : «Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.»


    Ümit Şimşek : Oku kitabını! Bugün hesap görücü olarak sana kendi nefsin yeter.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter."
     


  15. مَّنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً



    Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).



    1. men ihtedâ : kim hidayete erdiyse (ererse)

    2. fe : o taktirde, öyle olunca

    3. innemâ : sadece

    4. yehtedî : hidayete erer

    5. li nefsi-hi : kendi nefsi için

    6. ve men dalle : ve kim dalâlette ise

    7. fe : o taktirde, öyle olunca

    8. innemâ : sadece

    9. yadıllu : dalâlette kalır

    10. aleyhâ : (sorumluluğu) kendi üzerinedir

    11. ve lâ teziru : ve yük (ağırlık) taşımaz

    12. vâziretun : yük taşıyan (günah yüklenen) kimse

    13. vizre : ağırlık, yük, günah

    14. uhrâ : diğeri, başkası

    15. ve mâ kunnâ : ve biz olmadık

    16. muazzibîne : azap edenler, azap ediciler

    17. hattâ : oluncaya kadar, olmadıkça

    18. neb'ase : göndeririz, beas ederiz, vazifelendiririz

    19. resûlen : bir resûl






    İmam İskender Ali Mihr : Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.


    Diyanet İşleri : Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kim doğru yolu bulursa ancak kendisi için bulmuştur ve kim doğru yoldan sapmışsa kendisini sapıtmıştır ve kimse, bir başkasının yükünü yüklenmez ve biz, peygamber göndermedikçe hiçbir topluluğu azaplandırmayız.


    Adem Uğur : Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.


    Ahmed Hulusi : Kim hakikate ererse sadece kendinedir bu doğru yolu bulmuş oluşu; kim de saparsa (hakikatten) yalnızca kendi nefsi aleyhine sapmış olur! Hiç kimse, bir başkasının yaptığı yanlışların yükünü taşımaz! Biz bir Rasûl oluşturup (bâ's edip) onunla uyarmadıkça azap yaşatmayız!. .


    Ahmet Tekin : Kim hidayeti tercih eder, İslâm’da sebat ederse, sadece kendi iyiliği, kurtuluşu için hak yola girmiş, İslâmî hayatı yaşamış olur. Kim de başına buyruk hareket ederek hak yoldan uzaklaşır,
    dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih ederse, yalnızca kendi felâketini hazırlamış, kendisi zarara, ziyana uğramış olur. Hiçbir günahkâr, günah yüklü, suçlu bir kişi, başkasının günahının suçunun cezasını çekmez. Biz, tebliğ ile görevli, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir Rasul göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.


    Ahmet Varol : Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer. Kim de sapıtırsa yalnız kendi aleyhine sapıtır. Hiç bir günahkar başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.


    Ali Bulaç : Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiç bir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiç bir topluma) azab edecek değiliz.


    Ali Fikri Yavuz : Kim doğru yolda giderse ancak kendisi için doğru yolda bulunur (Sevab kendisinedir). Kim de sapıklık ederse, yalnız kendi aleyhine sapıklık eder (cezasını çeker). Hiç bir günâhkâr da başkasının günahını taşımaz. Bir de biz, bir Peygamber göndermedikçe azab etmeyiz.


    Bekir Sadak : Kim dogru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmis ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmistir. Kimse kimsenin gunahini cekmez. Biz peygamber gondermedikce kimseye azabetmeyiz.


    Celal Yıldırım : Kim doğru yolu bulup seçerse, onu ancak kendi lehine bulup seçer. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr diğer bir günahkârın günahını yüklenmez. Ve biz bir peygamber göndermedikçe azâb ediciler de değiliz.


    Diyanet İşleri (eski) : Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe kimseye azabetmeyiz.


    Diyanet Vakfi : Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.


    Edip Yüksel : Kim doğru yola gelirse kendisi için yola gelmiş bulunur. Kim saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçkimse başkasının yükünü çekmez. Biz bir elçi göndermeden hiç kimseyi cezalandırmayız


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kim doğru giderse sırf kendi lehine gider, kim de sapıklık ederse ancak aleyhine eder ve hiç bir vizir çeken diğerinin vizrini çekmez, biz bir Resul göndericiye kadar ta'zib de etmeyiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kim doğru yola giderse, sırf kendi iyiliği için gider; kim de sapıklık ederse, ancak kendi aleyhine eder; Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez! Biz bir peygamber göndermedikçe azap da etmeyiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir Peygamber göndermedikçe, hiç kimseye azab edecek değiliz.


    Fizilal-il Kuran : Kim doğru yolu izlerse kendisi için izler. Kim doğru yoldan saparsa kendi zararına sapıtmış olur. Hiç kimse bir başkasının günah yükünü taşımaz. Bir peygamber göndermedikçe hiç kimseyi azaba çarptırmayız.


    Gültekin Onan : Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiç bir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiç bir topluma) azab edecek değiliz.


    Hasan Basri Çantay : Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi fâidesine bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse o da yalınız kendi aleyhine sapmış olur. Hiç bir günahkâr başkasının günâh yükünü yüklenmez. Biz bir resul gönderinceye kadar (hiç bir kimseye ve kavme) azâb ediciler değiliz.


    Hayrat Neşriyat : Kim hidâyete ererse, artık ancak kendisi için hidâyete ermiş olur. Kim de dalâlete düşerse, o takdirde ancak kendi aleyhine dalâlete düşmüş olur. Hem hiçbir günahkâr, başkasının günâhını yüklenmez. (Biz) bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azâb ediciler değiliz.


    İbni Kesir : Kim, hidayete ererse; kendi nefsi için hidayete ermiş olur. Kim de dalalete düşerse; kendi nefsi aleyhine dalalete düşmüş olur. Hiç kimse başkasının yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azab ediciler değiliz.


    Muhammed Esed : Her kim ki doğru yolu izlemeyi seçerse, bunu kendi iyiliği için yapmış olacaktır. Ve her kim ki yoldan saparsa, bu kendi kötülüğüne olacaktır; kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir. Ayrıca, Biz, (kendilerine) bir elçi göndermeden (yaptığı haksızlıklardan ötürü hiçbir topluma) azap etmeyiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kim doğru yola giderse ancak kendisi için doğru yola gitmiş olur ve her kim sapıtırsa ancak kendi aleyhine olarak sapıtmış bulunur. Ve bir günahkar kimse başkasının günahını yüklenmez ve Biz bir resûl gönderinceye kadar azap ediciler olmadık.


    Ömer Öngüt : Kim yola gelirse kendi iyiliği için yola gelmiş olur. Kim de doğruluktan saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.


    Şaban Piriş : Doğru yola giren kimse ancak kendisi için girmiş olur. Sapan kimsenin de sapıklığı ancak kendi aleyhinedir. Hiç bir günahkar bir başkasının günahını yüklenmez. Biz, elçi göndermedikçe azap etmeyiz.


    Suat Yıldırım : Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.


    Süleyman Ateş : Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur, kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günâhkâr, başkasının günâh yükünü taşımaz. Biz elçi göndermedikçe azâb edecek değiliz.


    Tefhim-ul Kuran : Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber gönderinceye kadar (hiç bir topluma) azab edecek değiliz.


    Ümit Şimşek : Doğru yolu bulan, kendisi için bulmuştur. Yoldan sapan da kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Ve Biz peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur. Sapıtan da kendi aleyhine sapıtmış olur. Hiçbir günahkâr, bir başka günahkârın yükünü taşımaz. Ve biz, bir resul göndermedikçe azap edici değiliz.


    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız.


    Abdullah Aydın : Kim doğru yolda giderse ancak kendi lehinde yola gitmiş, kim doğru yoldan sapmışsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını yüklenmez. Biz, bir Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.


    Ahmet Davudoğlu : Kim doğru yolda giderse sırf kendi lehine gider. Kim de sapıklık ederse, ancak kendi aleyhine eder. Hiç bir suçlu başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, peygamber göndermedikçe kimseye azap edici değiliz.


    Ali Arslan : Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendisi için seçmiş olur.


    Arif Pamuk : Kim doğru yolu bulup seçerse, onu ancak kendi lehine bulup seçmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkar, diğer bir günahkarın günahını yüklenemez. Ve biz bir peygamber göndermedikçe azâb edici de değiliz.


    Ayntabî Mehmet Efendi : Kim doğru yolu bulursa, onu ancak, kendi faydasına bulmuş olur. Kim de saparsa, o da yalnız, kendi zararına sapmış olur. Hiç bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Biz, bir Resûl gönderinceye kadar, hiçbir ümmete azâb edici değiliz.


    Bahaeddin Sağlam : Kim doğru yolu bulursa, o kendisi için doğru yolu bulmuştur.


    Diyanet Vakfı (1993) : Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur.


    Hasan Tahsin Feyizli : Kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için doğru yola gelmiştir.


    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiştir.


    Hüseyin Kaleli : “Kim hidâyete erdi ise, ancak kendisi için hidâyete erer. Kim de sapıttı ise, yine ancak kendi aleyhine sapıtır. Bir günahkar da başkasının günahını taşımaz. Bir peygamber göndermedikçe de azap edenler değiliz.”


    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : Doğru yolda giden kendi lehine bir yol bulmuştur. Doğru yoldan sapanda kendi aleyhinde sapmıştır. Hiçbir günahkar başkalarının günahını yüklenmez. Peygamber göndermedikçe de Biz kimseye azap edici değiliz.


    Mustafa İslamoğlu : Kim doğru yola yönelirse, iyi bilsin ki o sadece kendisi lehine yönelmiş olacaktır; kim de saparsa, unutmasın ki o da yalnızca kendi aleyhine sapmış olacaktır: zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz; üstelik Biz, bir elçi gönderinceye kadar asla (bir toplumu) azaba sürüklememişizdir.


    Nedim Yılmaz : Kim doğru yola girerse sadece kendisi için doğru yola girmiş olur. Kim de yoldan saparsa sadece kendi aleyhine yoldan sapmış olur. Hiçbir günahkâr diğerinin günahını yüklenmez. Biz bir peygamber göndermedikçe asla azap etmeyiz.


    Ömer Rıza Doğrul : Her kim doğru yolu bulursa kendi öz canı için doğrulmuş olur. Her kim saparsa, gene kendi öz canının (zararına) sapmış olur. Hiçbir günahkâr bir başkasının yükünü taşıyamaz. Biz peygamber göndermedikçe hiçbir kavmi azaba uğratmayız.


    Talat Koçyiğit : Kim Hak yola girerse, kendisi için girmiş olur.


    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : Hidayete eren ancak kendi faidesine hidayete ermiş olur.


    Bir Heyet : Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiştir.
     


  16. وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا



    Ve izâ erednâ en nuhlike karyeten emernâ mutrafîhâ fe fesekû fîhâ fe hakka aleyhel kavlu fe demmernâhâ tedmîrâ(tedmîren).



    1. ve izâ : ve olduğu zaman

    2. erednâ : istedik

    3. en nuhlike : helâk etmeyi

    4. karyeten : bir ülke, bir karye, bir kasaba

    5. emernâ : emrettik

    6. mutrafî-hâ
    (etrefe) : onun refah içinde olan ileri gelenleri, zenginleri
    : (her istediği verildi)

    7. fe : böylece, buna rağmen

    8. fesekû : fesat çıkardılar

    9. fî-hâ : orada

    10. fe : böylece, artık

    11. hakka : haketti, hak oldu

    12. aleyhâ : onun üzerine

    13. el kavlu : söz

    14. fe : artık, bundan sonra, böylece

    15. demmernâ-hâ : onu dumura uğrattık, helâk ettik

    16. tedmîren : dumura uğratarak (malını, canını, evlâdını yok ederek)






    İmam İskender Ali Mihr : Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman onun (o ülkenin) mutrafilerine (refah içinde olan ileri gelenlerine, zenginlerine) emrettik. Buna rağmen orada fesat çıkardılar. Böylece (Allah'ın) söz(ü) üzerlerine hak oldu. Ve onu (o ülkeyi ve halkını) helâk ederek, yok ettik (dumura uğrattık).


    Diyanet İşleri : Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir şehri helâk etmek istersek ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz, buyruktan çıkar, orada isyâna koyulurlar da azâbı hak ederler, biz de onları tamamıyla helâk eder, orasını yerle yeksan ederiz.


    Adem Uğur : Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.


    Ahmed Hulusi : Bir bölgeyi helâk etmeyi irade ettiğimizde, oranın sefahat önderlerine (Rasûllerle düzelmelerini) emrederiz; (ama onlar) orada bozuk inançlarının gereğine devam ederler. . . Bu yüzden uyarımızın sonucunu yaşamayı hak ederler. . . Biz de onları helâk ederiz.


    Ahmet Tekin : Biz bir memleketi helâk etmek istediğimiz zaman, varlıklı şımarıklarını idareci yapar, iktidara getiririz. İlâhi-İslâmî emirleri uygulamayı emrettiğimiz halde, onlar orada, doğru ve mantıklı düşünmeyi terkederler, hak dine itaat dışına çıkarlar, günah, isyan, inkâr bataklığına dalarlar. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için, o memleket halkı gerekçeli olarak cezaya müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz.


    Ahmet Varol : Biz bir kenti helak etmek istediğimizde oranın varlıklılarına emrederiz. Onlar da (emirlerimize uymayıp) orada bozgunculuk çıkarırlar. Bunun üzerine artık söz hak olur ve orayı darmadağın ederiz.


    Ali Bulaç : Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.


    Ali Fikri Yavuz : Bir memleketi helâk etmek istediğimiz zaman, o memleketin zevke düşkün öncülerine Peygamberlerinin diliyle itaat emrederiz. Onlar, orada boyun eğmezler, itaat etmezler. Artık o memleket üzerine hüküm gerçekleşmiştir. İşte o memleketi kökünden helâk eder de ederiz...


    Bekir Sadak : Bir sehri yok etmek istedigimiz zaman, simarik varliklarina yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan cikarlar. Artik o sehir yok olmayi hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz.


    Celal Yıldırım : Bir memleketi yıkıp yok etmek istediğimiz zaman oranın lüks ve konfor içinde yaşayan şımarık varlıklılarına, (peygamber ve kitaba uyarak doğru yolu seçmelerini) emrederiz ; buna rağmen onlar itaatsizlik edip yanlış yolda yürümeye devam ederler; o takdirde o memleket üzerine (azâb ile ilgili) hüküm hakk olur ve artık orayı yıkıp yerle bir ederiz.


    Diyanet İşleri (eski) : Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz.


    Diyanet Vakfi : Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.


    Edip Yüksel : Biz bir toplumu yok etmek istediğimiz zaman onun ileri gelen varlıklılarının orada kötülük yapmasına izin veririz. Böylece o topluma verilmiş söz gerçekleşir ve onu yerle bir ederiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir memleketi helâk etmek murad ettiğimiz vakıt ise onun devletlerine (itaat) emrederiz, onlar itaat etmez de orada fısk yaparlar, bunun üzerine o memleket aleyhine huküm hakkolur, artık onu tedmir eder de ederiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman oranın devletlilerine (ileri gelenlerine) emrederiz; onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur! Artık onu yerle bir ederiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz bir ülkeyi yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helaka müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.


    Fizilal-il Kuran : Biz bir beldeyi yoketmek istediğimizde oranın şımarık ele başlarına emrederiz de kötülüğe dalarlar. Böylece o belde hakkında hükmümüz haklılık kazanır. Bunun üzerine orayı alt üst ederiz.


    Gültekin Onan : Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' buyururuz, böylelikle onlar onda fasıklıklık yaparlar / fısk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da onu kökünden darmadağın ederiz.


    Hasan Basri Çantay : Bir memleketi helak etmek dilediğimiz vakit onun ni'met ve refahdan şımarmış elebaşılarına emrederiz de orada (bu emre rağmen) itaatden çıkarlar. Artık o (memlekete) karşı söz (azâb) hak olmuşdur. İşte biz onu artık kökünden mahv-ü helak etmişizdir.


    Hayrat Neşriyat : Ve (biz) bir şehri (isyanları yüzünden) helâk etmek istediğimiz zaman, oranın şımarık ileri gelenlerine (Allah’a itâat etmelerini) emrederiz de (onlar) orada (emrimize)isyân ederler; böylece oraya (azab) söz(ü) hak olur; artık (biz de) orayı tamâmen mahvederek helâk ederiz.


    İbni Kesir : Bir kasabayı da helak etmek istediğimiz zaman; varlıklılarına emir veririz de, orada fasıklık yaparlar. Bunun üzerine artık oraya söz hak olur. Ve Biz de onları yerle bir ederiz.


    Muhammed Esed : Ama bir toplumu yok etmeyi irade ettiğimiz zaman o toplumun refaha gömülmüş seçkinlerine son uyarı(ları)mızı iletiriz; ve (eğer) onlar günahkarca yaşamaya devam ederler(se), cezalandırıcı yargı artık o toplum için kaçınılmaz olur; ve Biz de onu darmadağın ederiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Biz bir beldeyi helâk etmek murad edince onun devlet sahiplerine (hakka itaat etmelerini) emrederiz. Onlar ise orada fısk (ve fücurda) bulunmuş olurlar. Artık o beldenin üzerine söz (helâkları hakkındaki hüküm) hak olmuş olur. İmdi onu (o beldeyi) tamamen helâk ile helâk etmiş oluruz.


    Ömer Öngüt : Biz bir memleketi yıkıp yok etmek istediğimiz zaman, oranın şımarık varlıklılarına (iyilikleri) emrederiz. Buna rağmen onlar orada itaatsizlik edip kötülük işlerler. Artık o memleket helâke müstahak olur, biz de orayı darmadağın ederiz.


    Şaban Piriş : Bir ülkeyi yok etmeyi dilediğimizde oranın ileri gelenlerine emir veririz. Onlar ise emrimizden dışarı çıkarlar. Hüküm onların aleyhinde gerçekleşir. Orayı yerle bir ederiz.


    Suat Yıldırım : Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, orası hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz.


    Süleyman Ateş : Biz bir kenti helâk etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada kötü işler yaparlar, böylece o ülkeye (azâb) karâr(ı) gerekli olur, biz de orayı darmadağın ederiz.


    Tefhim-ul Kuran : Biz, bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun 'varlık ve güç sahibi önde gelenlerine' emrederiz, böylelikle onlar onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.


    Ümit Şimşek : Biz bir kavmi helâk etmeyi murad ettiğimizde, oranın refah şımarıklarına emirlerimizi bildiririz; onlar ise itaatten çıkarlar. Böylece azap sözü hak olur ve o beldeyi yerle bir ederiz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz.
     


  17. وَكَمْ أَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِن بَعْدِ نُوحٍ وَكَفَى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًَا بَصِيرًا




    Ve kem ehleknâ minel kurûni min ba’di nûh(nûhin) ve kefâ bi rabbike bi zunûbi ıbâdihî habîren basîrâ(basîren).



    1. ve kem : ve kaç, kaç tane, nice

    2. ehleknâ : biz helâk ettik

    3. min el kurûni : asırlar boyunca yaşayan insanlardan, nesillerden

    4. min ba'di nûhin : Nuh'tan sonra

    5. ve kefâ bi : ve ...'e kâfidir, kâfi oldu

    6. rabbi-ke : senin Rabbin

    7. bi zunûbi : günahlara

    8. ıbâdi-hi : onun kulları

    9. habîren : haberdar olarak, haberdar olan

    10. basîren : görerek, gören





    İmam İskender Ali Mihr : Nuh (A.S)'tan sonra asırlarca nice nesiller helâk ettik. Ve senin Rabbin, kullarının günahlarını gören ve (onlardan) haberdar olarak kâfidir.


    Diyanet İşleri : Nûh’tan sonra da nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla bilici ve görücü olarak Rabbin yeter.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Nûh'tan sonra nice toplulukları helâk ettik. Rabbin, kullarının suçlarından haberdardır, görür onları ve bu, yeter.


    Adem Uğur : Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeterlidir.


    Ahmed Hulusi : Nuh'tan sonra nice kuşaklar helâk ettik. . . Kullarının suçlarından Habiyr ve Basıyr'dir Rabbin!


    Ahmet Tekin : Hem Nûh’tan sonra nice nesiller helâk ettik. Kullarının gizli-açık günahlarının tamamından yalnız Rabbin haberdardır, yalnız Rabbin bilir, görür.


    Ahmet Varol : Nuh'tan sonra nice kuşakları helak ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter.


    Ali Bulaç : Biz, Nuh'tan sonra nice kuşakları yıkıma uğrattık. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter,


    Ali Fikri Yavuz : Nûh’dan sonra nice asırlar boyu insanları helâk ettik. Kullarının günahlarına Rabbinin Habîr, Bâsir olması yeter.


    Bekir Sadak : Nuh'dan sonra nice nesilleri yok etmisizdir. Kullarinin gunahlarindan haberdar ve onlari goren olarak Rabbin yeter.


    Celal Yıldırım : Nûh'dan sonra nice kuşakları yok ettik. Kullarının günahlarından haberli ve gören olarak Rabbin yeter.


    Diyanet İşleri (eski) : Nuh'dan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören olarak Rabbin yeter.


    Diyanet Vakfi : Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeterlidir.


    Edip Yüksel : Nuh'tan sonra nice toplumları yok ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı ve görücü olarak Rabbin yeter


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem Nuhtan sonra ne kadar karnler helâk ettik, kullarının günahlarına rabbının habîr basîr olması yeter


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hem Nuh'tan sonra nice yüzyılların halkını helak ettik. Kullarının günahlarına Rabbinin haberdar olması ve onları görmesi kafidir!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hem Nuh'tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilmek ve görmekte Rabbin yeter.


    Fizilal-il Kuran : Biz Nuh'tan sonra gelen nice milletleri yokettik. Kulların günahlarından haberdar olucu ve onları görücü merci olarak Rabbin yeterlidir.


    Gültekin Onan : Biz, Nuh'tan sonra nice kuşakları yıkıma uğrattık. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak rabbin yeter.


    Hasan Basri Çantay : Nuh (devrin) den sonra nice asırları (n halkını) helak etdik. Rabbin, kullarının günahlarından hakkıyle haberdârdır, (onları) hakkıyle görücüdür ya, (işte bu) yeter.


    Hayrat Neşriyat : Nûh’dan sonra da nice nesilleri (isyanları sebebiyle) helâk ettik. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar, kemâliyle görücü olarak Rabbin yeter!


    İbni Kesir : Nuh'tan sonra, nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahlarına Habir ve Basir olarak Rabbın yeter.


    Muhammed Esed : Nuh'tan bu yana Biz böyle nicelerini yok ettik! Çünkü kullarının günahlarını bütünüyle görüp haberdar olmakta senin Rabbin gibisi yoktur.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Nûh'tan sonra nice asırlar halkından helâk ettik ve kullarının günahlarına Rabbin haberdar ve görücü olması kifâyet eder.


    Ömer Öngüt : Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören olarak Rabbin yeter.


    Şaban Piriş : Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahından haberdar olan ve gören Rabbin (hesap görmeye) yeter.


    Suat Yıldırım : Hem Nuh’tan sonra öyle nesiller helâk ettik ki saymaya gelmez!Kullarının günahlarını senin Rabbinin görüp bilmesi yeter.


    Süleyman Ateş : Nitekim Nûh'dan sonra nice kuşakları helâk ettik. Kullarının günâhlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter.


    Tefhim-ul Kuran : Biz, Nuh'tan sonra nice kuşakları yıkıma uğrattık. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter.


    Ümit Şimşek : Nuh'tan sonra da Biz nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarından haberdar ve onları görücü olarak Rabbin kâfidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh'tan sonra da nice kuşakları helak ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı ve görücü olarak Rabbin yeter.
     


  18. مَّن كَانَ يُرِيدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ فِيهَا مَا نَشَاء لِمَن نُّرِيدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَ يَصْلاهَا مَذْمُومًا مَّدْحُورًا



    Men kâne yurîdul âcilete accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu li men nurîdu summe cealnâ lehu cehennem(cehenneme), yaslâhâ mezmûmen medhûrâ(medhûren).



    1. men : kim

    2. kâne : oldu

    3. yurîdu el âcilete : acil, acele olarak (bu dünyada) isterse

    4. accelnâ : acele verdik

    5. lehu : ona

    6. fî-hâ : orada

    7. mâ neşâu : dilediğimiz şeyi

    8. li men nurîdu : istediğimiz kimseye

    9. summe : sonra

    10. cealnâ : kıldık

    11. lehu : ona, onu

    12. cehenneme : cehennem

    13. yaslâ-hâ : ona maruz kalır (atılır)

    14. mezmûmen : ayıplanmış, kınanmış, zemmedilmiş

    15. medhûren : kovulmuş, uzaklaştırılmış olarak





    İmam İskender Ali Mihr : Kim acele (bu dünyada acil) olarak isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi ona orada acele verdik. Sonra onu cehennem ehli kıldık. Zemmedilmiş (ayıplanmış) ve (rahmetten) kovulmuş olarak, ona (cehenneme) atılır.


    Diyanet İşleri : Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona mekân yaparız. O, buraya kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak girer.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kim, şu hemencecik, pek tez geçen dünyâyı dilerse biz de dilediğimize, dilediğimiz şeyi hemencecik veririz orada, sonra biz, cehennemi de onun için halkettik, oraya kınanmış, kovulmuş bir halde girer.


    Adem Uğur : Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.


    Ahmed Hulusi : Kim önündeki dünyayı isterse, dilemişsek, dünyada ona istediğini veririz. Sonra onun için cehennemi mekân kılarız; aşağılanmış ve uzaklaştırılmış olarak ona yerleşir.


    Ahmet Tekin : Kim, dünya hayatının günlük geçici kazancını isterse, istediğimize, sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olan kadarını dünyada âcilen veririz. Sonra da, ona cehennemi hazırlarız. Kınanmış ve rahmetimizden kovulmuş olarak oraya yaslanır.


    Ahmet Varol : Kim bu çabucak geçeni (dünyayı) isterse, orada istediğimiz kimseye, dilediğimizi çabucak veririz. Sonra ona cehennemi nasip ederiz. Oraya kınanmış, (rahmetten) kovulmuş olarak ulaşır.


    Ali Bulaç : Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.


    Ali Fikri Yavuz : Kim ameli ile dünya menfaatını isterse, dilediğimiz kimseye istediğimiz şeyi, dünyada peşin veririz; sonra da onu cehennem’e koyarız; kötülenmiş ve rahmetten koğulmuş bir halde ona ulaşır.


    Bekir Sadak : Dunyayi isteyene istedigimiz kimseye diledigimiz kadar hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazirlariz; yerilmis ve kovulmus olarak oraya girer.


    Celal Yıldırım : Kim acele (ve peşin bir dünya hayatı) istiyorsa, biz Dünya'da dilediğimizi istediğimize acele olarak veririz. Sonra da Cehennem'i ona ayırırız ; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya varıp girer.


    Diyanet İşleri (eski) : Dünyayı isteyene istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer.


    Diyanet Vakfi : Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.


    Edip Yüksel : Kim bu geçici dünyayı isterse, orada istediğimize dilediğimiz kadar veririz. Ancak daha sonra onu, kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme mahkum ederiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim peşin istiyorsa ona Dünyada peşin veririz, dilediğimiz kadar istediğimize, sonra da ona Cehennemi tahsıs ederiz, mezmun, matrud bir halde ona yaslanır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim peşin isterse, ona, dünyada istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar peşin veririz; sonra da ona cehennemi tahsis ederiz; kınanmış kovulmuş olarak ona yaslanır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Her kim peşin isterse, dünyada ona, istediğimiz kimseye, dilediğimiz kadarını peşin veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; kınanmış ve (rahmetimizden) kovulmuş olarak oraya girer.


    Fizilal-il Kuran : Kim geçici dünyanın mutluluğunu isterse dilediğimiz kimselere orada dilediğimiz kadar geçici nimet veririz. Fakat sonra onu cehenneme yollarız, horlanmış ve Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak oraya girer.


    Gültekin Onan : Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.


    Hasan Basri Çantay : Kim bu çarçabuk geçen (dünyâyı) dilerse biz de burada ona, (evet) kimi dilersek ona, dileyeceğimiz şey'i çarçabuk veririz. Sonra da onu cehenneme sokarız. O, buraya kınanmış ve (rahmetimizden) koğulmuş olarak ulaşır.


    Hayrat Neşriyat : Kim çabuk geçen (bu dünyay)ı isterse, (artık) orada istediğimiz şeyi kimin için dilersek, kendisine çabucak veririz; sonra ona Cehennemi tahsîs ederiz; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.


    İbni Kesir : Kim geçici dünyayı isterse; onun için orada dilediğimiz kadar, dilediğimiz kimseye hemen veririz. Sonra onun için cehennemi hazırlarız. Kötülenmiş ve koğulmuş olarak oraya girer.


    Muhammed Esed : Kim ki, bu geçici hayatın (hazları) peşinde koşmak isterse, bu istediğinden dilediğimiz kadar, gerekli gördüğümüz kimseye hemen veririz; ama sonra onun payını cehennem kılarız ki oraya kınanmış ve kovulmuş olarak katlanmak zorunda kalacaktır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Her kim bu çabuk geçeni (bu dünya varlığını) dilerse onun için burada dilediğimiz miktarı çarçabuk veririz, dilediğimize. Sonra ona Cehennemi tahsis kılmış oluruz. Oraya kınanmış, kovulmuş bir halde yaslanır.


    Ömer Öngüt : Kim bu çarçabuk geçen dünyayı isterse, biz de burada ona, evet kimi dilersek ona, dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da ona cehennemi hazırlarız. Kınanmış ve rahmetimizden kovulmuş olarak oraya girer.


    Şaban Piriş : Kim, çarçabuk olanı/dünyayı isterse, burada dilediğimize acele isteğini veririz. Sonra ona cehennemi hazırladık. Yerilmiş ve koğulmuş olarak oraya girecektir.


    Suat Yıldırım : Kim şu peşin dünya zevkini isterse, Biz de dilediğimiz kimse hakkında ve dilediğimiz miktarda, o dünya zevkini ona veririz. Ama sonra ona cehennemi mekân kılarız,O da yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya atılır.


    Süleyman Ateş : Kim bu aceleci(dünyâ)yı isterse, orada ona, (evet) istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra yerini cehennem yaparız! Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.


    Tefhim-ul Kuran : Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra da ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.


    Ümit Şimşek : Kim bu peşin dünyayı isterse, Biz dilediğimiz kadarını dilediğimiz kimseye bu dünyada peşin olarak verir, sonra Cehennemi ona mekân yaparız. O da kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
    Yaşar Nuri Öztürk : Peşin isteyene dünyada peşin veririz: Dilediğimize dilediğimiz kadar. Sonra da ona cehennemi veririz; yaslanır ona, kınanmış ve kovulmuş olarak.
     


  19. وَمَنْ أَرَادَ الآخِرَةَ وَسَعَى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ كَانَ سَعْيُهُم مَّشْكُورًا



    Ve men erâdel âhırete ve saâ lehâ sa’yehâ ve huve mu’minun fe ulâike kâne sa’yuhum meşkûrâ(meşkûren).



    1. ve men : ve kim

    2. erâde el âhırete : ahireti istedi

    3. ve saâ : ve çalıştı

    4. lehâ : ona, onun için

    5. sa'ye-hâ : onun çalışması

    6. ve huve : ve o

    7. mu'minun : mü'min

    8. fe : o zaman, böylece

    9. ulâike : işte onlar

    10. kâne : oldu

    11. sa'yu-hum : onların çabası, onların çalışması

    12. meşkûren : şükre değer olan, şükredilen, karşılığını hakeden





    İmam İskender Ali Mihr : Kim mü'min olarak ahireti istedi ise ve onun (ahiret) için, onun gerektirdiği şekilde çalıştı ise işte onların çalışması, böylece meşkur (şükrün, karşılığını hakeden) oldu.


    Diyanet İşleri : Kim de mü'min olarak ahireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve kim, inanarak âhireti diler ve bu hususta adamakıllı çalışıp çabalarsa bu çeşit kimseler, çalışmalarının mükâfatını mutlaka görürler.


    Adem Uğur : Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.


    Ahmed Hulusi : Kim de gelecek sonsuz yaşamı irade eder ve imanlı olarak onun için gerekli çalışmaları yaparsa, işte onların çalışmaları da değerlendirilir, sonucu yaşatılır!


    Ahmet Tekin : Kim de, âhireti, ebedî yurdu isterse, mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile âhireti kazanmak için gayret gösterirse, işte onların niyetleri, çabaları, emekleri makbuldür,
    mükâfatlandırılacaktır.


    Ahmet Varol : Kim de ahireti ister ve mü'min olarak onun için gereken çabayı gösterirse işte onların çabaları kabul görür.


    Ali Bulaç : Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.


    Ali Fikri Yavuz : Kim de mümin olduğu halde ahireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbul olur.


    Bekir Sadak : Ahireti isteyip, inanmis olarak onun icin gerekli calismada bulunan kimselerin, iste onlarin calismalari sukre deger.


    Celal Yıldırım : Kim de Âhiret"! ister ve mü'min olarak orası için lâyık olduğu biçimde çalışıp çaba gösterirse, işte onların çalışıp çabalaması övülmeye ve kabul edilmeye lâyıktır.


    Diyanet İşleri (eski) : Ahireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları şükre değer.


    Diyanet Vakfi : Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.


    Edip Yüksel : Kim ahireti seçer ve mümin olarak gereken çabayı gösterirse, işte onların çabası takdir edilir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Her kim de Âhıreti ister ona lâyık bir sa'yile onun için mü'min olarak çalısırsa işte bunların sa'ıyleri meşkûr olur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Her kim de ahireti ister ve inanarak orası için gerekli çalışmayı yaparsa, işte bunların çalışması şükre değer.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kim de ahireti isterse ve mümin olarak kendine yaraşır bir çaba ile onun için çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.


    Fizilal-il Kuran : Buna karşılık, kim ahiret mutluluğunu ister de mü'min olmak şartı ile o uğurda gerekli çabayı harcarsa, böylelerinin çabaları takdir edilir, emeklerinin karşılığını alırlar.


    Gültekin Onan : Kim de ahireti ister ve bir inançlı olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.


    Hasan Basri Çantay : Kim de mü'min olarak âhireti diler, onun için (ona gereken) bir sa'y ile çalışırsa işte onların (bu) çalışmaları meşkûr (ve makbul) olur.


    Hayrat Neşriyat : Kim de âhireti ister ve mü’min olarak ona lâyık bir gayretle çalışırsa, işte onların çalışmaları (Allah katında) makbûldür.


    İbni Kesir : Kim de ahireti isterse ve onun için inanmış olarak gerekli çabayı gösterirse; işte onların say'i şükre değerdir.


    Muhammed Esed : Fakat ahiret hayatını(n güzelliğini) isteyen ve bunun için gösterilmesi gereken çabayı gösterenlere gelince, (gerçek) müminler bunlardır; çabalarına (Allah katında) değer verilen kimseler de işte böyleleridir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve her kim mü'min olduğu halde ahireti diler ve onun için (layık-ı veçhile) çalışmasıyla çalışırsa işte o gibi kimselerin çalışmaları şayan-ı şükran bulunur.


    Ömer Öngüt : Kim de inanmış olarak ahireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte onların bu çalışmaları meşkûr ve makbul olur.


    Şaban Piriş : Kim de ahireti isterse ve tüm çabasıyla onun için çalışırsa, o mümindir ve böyle yapanların çalışması övülmeye değerdir.


    Suat Yıldırım : Kim de âhireti ister ve ona lâyık bir biçimde mümin olarak gayret gösterirse, işte bunların çalışmaları makbul olur.


    Süleyman Ateş : Kim de âhireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.


    Tefhim-ul Kuran : Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.


    Ümit Şimşek : Kim de âhireti ister ve inanmış olarak ona lâyık bir çabayla çalışırsa, işte öylelerinin çabaları karşılık görür.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kim de âhireti ister ve inanmış olarak ona yaraşır bir gayretle çalışırsa, böylelerinin gayretleri teşekkürle karşılanır.
     


  20. كُلاًّ نُّمِدُّ هَؤُلاء وَهَؤُلاء مِنْ عَطَاء رَبِّكَ وَمَا كَانَ عَطَاء رَبِّكَ مَحْظُورًا



    Kullen numiddu hâulâi ve hâulâi min atâi rabbik(rabbike), ve mâ kâne atâu rabbike mahzûrâ(mahzûren).



    1. kullen : herkes, hepsi

    2. numiddu : yardım ederiz, arttırırız, veririz

    3. hâulâi : bunlar

    4. ve hâulâi : ve bunlar

    5. min atâi : ihsan(lar)dan

    6. rabbi-ke : senin Rabbinin

    7. ve mâ kâne : ve değildir, olmadı

    8. atâu : ihsan(lar)

    9. rabbi-ke : senin Rabbinin

    10. mahzûren : mahzur, hazer edilmiş, men edilmiş, sınırlı, kısıtlı






    İmam İskender Ali Mihr : Bunları herkese (dünyayı isteyene de ahireti isteyene de) veririz. Ve bunlar, Rabbinin atâ (ihsan)larındandır. Rabbinin atâları (ihsanları) mahzur (sınırlı, kısıtlı, men edilmiş) değildir.


    Diyanet İşleri : Rabbinin lütfundan her birine; onlara da, bunlara da veririz. Rabbinin lütfu (hiç kimseye) yasaklanmış değildir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara da, bunlara da, hepsine, Rabbinin lütuf ve ihsânından yardımda bulunuruz, bağışlar dururuz ve Rabbinin ihsânı, kimseden men edilmez.


    Adem Uğur : Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.


    Ahmed Hulusi : Hepsine, onlara da bunlara da Rabbinin lütfundan göndeririz. . . Rabbinin lütfu sınırlandırılmış değildir.


    Ahmet Tekin : Hepsine, dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı, sınırlı ve kısıtlanmış değildir.


    Ahmet Varol : Onlara da bunlara da herbirine Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.


    Ali Bulaç : Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından 'arttırarak veririz.' Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.


    Ali Fikri Yavuz : Her birine: dünyayı isteyen şunlara da, ahireti isteyen bunlara da, Rabbinin dünyadaki ihsanından veririz. Rabbinin dünyadaki ihsan ve bahşişi hiç kimseden menedilmiş değildir.


    Bekir Sadak : Onlarin ve bunlarin her birine Rabbinin nimetinden ulastirirz. Esasen Rabbinin nimeti kimseye yasak kilinmis degildir.


    Celal Yıldırım : Her birine: Onlara da, bunlara da Rabbinin bağış ve ihsanından ardarda veririz. Zaten Rabbinin bağış ve ihsanı (kimselerden) yasaklanmış değildir.


    Diyanet İşleri (eski) : Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden ulaştırırız. Esasen Rabbinin nimeti kimseye yasak kılınmış değildir.


    Diyanet Vakfi : Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.


    Edip Yüksel : Hepsine, onlara da bunlara da, Rabbinin nimetlerinden ulaştırırız. Rabbinin nimetleri sınırlanmamıştır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hepsine imdad ederiz: hem onlara hem onlara, mahzâ rabbının atâsından, rabbının atâsı yasak değildir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hepsine, onlara da onlara da Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin verişi yasak değildir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hepsine; (dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.


    Fizilal-il Kuran : Her iki grubu da yani berikilere de ötekilere de Rabbinin bağışından pay veririz. Hiç kimse Rabbinin bağışından mahrum edilmez. Onun bağış kapısı herkese açıktır.


    Gültekin Onan : Hepsine, onlara da, bunlara da rabbinin ihsanından 'arttırarak veririz.' Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.


    Hasan Basri Çantay : Her birine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabbinin vergisi (kimseden) men edilmiş değildir.


    Hayrat Neşriyat : Herbirine, onlara ve bunlara (dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de)Rabbinin ihsânından meded veririz. Rabbinin ihsânı ise (kimseye) yasaklanmış değildir.


    İbni Kesir : Her birine, bunlara da, onlara da Rabbının nimetinden ulaştırırız. Rabbının nimeti engellenmiş değildir.


    Muhammed Esed : Hepsine -bunlara da, ötekilere de- Rabbinin lütfundan ulaştırmaktayız; çünkü senin Rabbinin lütfu (insanların bir kısmıyla) sınırlı değildir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hepsine, onlara da ve ötekilerine de Rabbin atasından imdat ederiz. Ve Rabbin atası men'edilmiş değildir.


    Ömer Öngüt : Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyene de ahireti isteyene de) Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Esasen Rabbinin ihsanı hiç kimseye yasak kılınmış değildir.


    Şaban Piriş : Hepsine, hem onlara hem bunlara Rabbinin nimetlerinden veririz. Rabbinin bağışı kimseye yasak kılınmış değildir.


    Suat Yıldırım : Hepsine, dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.


    Süleyman Ateş : Hepsine onlara da, onlara da (dünyâyı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, mü'minlere de, kâfirlere de) Rabbinin vergisiden uzatırız. Rabbinin vergisi kesilmez.


    Tefhim-ul Kuran : Hepsine, onlara da bunlara da Rabbinin ihsanından 'artırarak veririz'. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.


    Ümit Şimşek : Biz onlara da, bunlara da Rabbinin lütfundan veririz. Rabbinin lütfu ise kısıtlanmış değildir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Rabbinin lütfundan nimetlerle hepsine uzanırız: Onlara da bunlara da. Rabbinin lütfu kimse tarafından engellenemez/kısıtlanamaz.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş