Kuran-ı Kerim HÛD Suresi Türkçe Meali açıklamaları, Hud Suresi İle İlgili türkce açıklamalı, HUD sur

goktepeli26 3 Haz 2013



  1. وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ مِن شَيْءٍ لِّمَّا جَاء أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ



    Ve mâ zalemnâhum ve lâkin zalemû enfusehum fe mâ agnet anhum âlihetuhumulletî yed’ûne min dûnillâhi min şey’in lemmâ câe emru rabbik(rabbike), ve mâ zâdûhum gayre tetbîb(tetbîbin).



    1. ve mâ zalemnâ-hum : ve biz onlara zulmetmedik

    2. ve lâkin : ve lâkin

    3. zalemû : zulmettiler

    4. enfuse-hum : onların nefsleri, kendileri

    5. fe : artık

    6. mâ agnet : gani olmadı, fayda vermedi

    7. an-hum : onlardan, onlara

    8. âlihetu-hum : onların ilâhları

    9. elletî yed'ûne : dua ettikleri (ki ona dua ederler)

    10. min dûni allâhi : Allah'tan başka

    11. min şey'in : bir şey

    12. lemmâ câe emru : emir geldiği zaman

    13. rabbi-ke : senin Rabbin

    14. ve mâ : ve olmadı

    15. zâdû-hum : onlara arttırdı

    16. gayre : başka

    17. tetbîbin : helâk olma, ziyana uğrama





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Biz, onlara zulmetmedik. Ve lâkin onlar, kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiği zaman Allah'tan başka dua ettikleri ilâhlar, onlara bir fayda sağlamadı (vermedi). Ve onların helâklarını artırmaktan başka (bir şey) olmadı.


    Diyanet İşleri : Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilâhları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlâhları onların sadece ziyanlarını artırdı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Biz zulmetmedik onlara, fakat onlar, kendi kendilerine zulmettiler; Rabbinin emri gelince, Allah'ı bırakıp da kulluk ettikleri tanrıları, onlara hiçbir fayda veremedi ve ziyanlarını arttırmaktan başka bir şey yapamadı.


    Adem Uğur : Onlara biz zulmetmedik; fakat, onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı, ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Ahmed Hulusi : Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefslerine zulmettiler! Rabbinin hükmü açığa çıktığında, Allâh dûnunda tapındıkları tanrılar kendilerine hiçbir fayda sağlamadı! (Tanrı anlayışları) onların helâk olmasından başka bir sonuç doğurmadı.


    Ahmet Tekin : Biz onlara zulmetmedik. Onlar kendilerine yazık ettiler, birbirlerine zulmettiler. Rabbinin planı icra edilirken Allah’ı bırakıp, kulu durumundakilerden, taptıkları, yalvardıkları tanrıları hiçbir şekilde kendilerine fayda sağlamadı. Onların helâk ve hüsranlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Ahmet Varol : Biz onlara zulmetmedik ama onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince onların Allah'tan başka tapmakta oldukları ilahları kendilerine bir şey sağlayamadı; kayıplarını artırmaktan başka bir yararları olmadı.


    Ali Bulaç : Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiç bir şey sağlayamadı, 'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.


    Ali Fikri Yavuz : Biz,onlara zulüm yapmadık, fakat onlar (küfre varmakla) kendilerine zulmettiler. Allah’dan başka taptıkları tanrıları, (Ey Rasûlüm) Rabbinin emri geldiği zaman, kendilerine hiç bir fayda vermedi ve zararlarını artırmaktan başka bir şey yapmadı.


    Bekir Sadak : Onlara Biz zulmetmedik, fakat onlar kendilerine yazik ettiler. Rabbinin buyrugu gelince, Allah'i birakip taptiklari tanrilar kendilerine bir fayda vermedi, kayiplarini artirmaktan baska bir seye yaramadi.


    Celal Yıldırım : Biz onlara zulmetmedik ; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbin buyruğu gelince, onlara, Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılar bir yarar sağlamadı; zararlarını, silinip yok olmalarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara Biz zulmetmedik, fakat onlar kendilerine yazık ettiler. Rabbinin buyruğu gelince, Allah'ı bırakıp taptıkları tanrılar kendilerine bir fayda vermedi, kayıplarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Diyanet Vakfi : Onlara biz zulmetmedik; fakat, onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap) emri geldiğinde, Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı, ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Edip Yüksel : Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbin emri geldiği zaman, ALLAH'tan başka yalvardıkları tanrıları onları hiç bir şeyden kurtaramadı. Aslında, onların yalnızca ziyanlarını arttırdı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz onlara zulmetmedik ve lâkin kendilerine zulmettiler de Allahın berisinden taptıkları ma'budları, rabbımın emri geldiği vakıt kendilerine hiç bir faide vermedi ve hasarlarını artırmaktan başka hiç bir şey'e yaramadı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz, onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler; Allah'tan başka taptıkları tanrıları, Rabbinin emri geldiği zaman kendilerine hiçbir yarar sağlamadı ve hasarlarını artırmaktan başka hiçbir işe yaramadı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir fayda sağlayamadılar. Hasarlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadılar.


    Fizilal-il Kuran : O şehirlerin halklarına biz zulmetmedik, tersine onlar kendilerine zalimlik ettiler. Allah'ın azaba ilişkin emri geldiğinde Allah dışında imdada çağırdıkları düzmece ilahları, hiçbir dertlerine deva olmadılar, yıkımlarını arttırmaktan başka hiçbir işlerine yaramadılar.


    Gültekin Onan : Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece rabbinin buyruğu geldiği zaman, Tanrı'yı bırakıp da taptıkları tanrıları onlara hiç bir şey sağlayamadı, 'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.


    Hasan Basri Çantay : Onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmetdiler. Binâen'aleyh Allâhı bırakıb tapdıkları (yalancı) Tanrılar, Rabbinin (azâb) emri geldiği zaman, onlara hiç bir fâide vermedi, ziyanlarını artırmakdan başka bir şey'e yaramadı.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (biz) onlara (hak ettiklerinin dışında cezâ vererek) zulmetmedik, velâkin(onlar küfür ve isyanlarıyla) kendilerine zulmettiler; artık Rabbinin emri gelince, Allah’dan başka (kendisine) yalvarmakta oldukları ilâhları kendilerine hiçbir fayda vermedi. Onlara zarar vermekten başka bir şey de artırmadılar.


    İbni Kesir : Onlara, Biz zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbının emri gelince de Allah'ı bırakıp taptıkları ilahları kendilerine bir fayda vermedi. Kayıplarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Muhammed Esed : Pek tabii, onlara Biz zulmetmedik; tersine onlar kendi kendilerine zulmettiler. Ve Rablerinin hükmü vaki olduğunda, Allah'ı bırakıp yalvarıp yakardıkları o (düzmece) tanrıları hiçbir işe yaramadı, yok olup gitmelerini hızlandırmaktan başka!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler. Allah Teâlâ'dan gayrı taptıkları tanrıları, Rabbin emri geldiği vakit onları hiçbir şeyden müstefid etmiş olmadı ve onlara hüsrândan başka bir şey arttırmış da olmadılar.


    Ömer Öngüt : Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince, Allah'ı bırakıp taptıkları ilâhları kendilerine bir fayda vermedi, zararlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Şaban Piriş : Onlara biz zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiği zaman Allah’ı bırakıp yalvardıkları ilahları onlara hiç bir fayda sağlamadı. Kayıplarını artırmaktan başka bir işe yaramadı.


    Suat Yıldırım : Biz onlara zulmetmedik, asıl onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince Allah’tan başka taptıkları tanrılar kendilerine hiçbir fayda vermedi. Hatta onların ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.


    Süleyman Ateş : Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı. Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'tan başka yalvardıkları tanrıları, kendilerinden hiçbir şeyi savamadı ve onların ziyanlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı!


    Tefhim-ul Kuran : Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiç bir şey sağlayamadı, 'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.


    Ümit Şimşek : Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine yazık ettiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah'ın yanı sıra yalvardıkları tanrılarından hiçbir fayda görmediler; tersine, onlar ancak hüsranlarını arttırdı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara biz zulmetmedik. Ama onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah'ı bırakıp da yakardıkları ilahları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. İlahları onların sadece hasar ve hüsranlarını artırdı.
     


  2. [​IMG]
    وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ



    Ve kezâlike ahzu rabbike izâ ehazel kurâ ve hiye zâlimeh(zâlimetun), inne ahzehû elîmun şedîd(şedîdun).



    1. ve kezâlike : ve onun gibi, böyle, böylece

    2. ahzu : yakalaması, alması

    3. rabbi-ke : senin Rabbin

    4. izâ : olduğu zaman

    5. ehaze : aldı, yakaladı

    6. el kurâ : belde, ülke, ülkeler, ülke halkı

    7. ve hiye : ve o

    8. zâlimetun : zulmetmek, zulüm işlemek, zalimdir

    9. inne : muhakkak, gerçekten

    10. ahze-hu : onun yakalaması, cezası

    11. elîmun : elîm, acı

    12. şedîdun : şiddetli





    İmam İskender Ali Mihr : Halkı zalim olan ülkeleri ahzettiği zaman senin Rabbinin yakalaması işte böyledir. Onun ahzı (yakalaması), muhakkak ki çok şiddetlidir, çok elîmdir.


    Diyanet İşleri : Zulme sapmış memleketlerin halkını yakaladığında, Rabbinin yakalaması işte böyledir! Şüphesiz O’nun yakalaması can yakıcı ve şiddetlidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İşte Rabbin, zulmeden şehirleri böyle alıverir, aldığı, azâbına uğrattığı zaman da şüphe yok ki onun kavrayışı pek elemlidir, pek çetindir.


    Adem Uğur : Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!


    Ahmed Hulusi : Rabbinin, zâlimlerin olduğu şehirleri yakalaması işte böyledir! Muhakkak ki O'nun yakalaması çok acı verici ve şiddetlidir!


    Ahmet Tekin : Baskıyı, zulmü, işkenceyi, isyanı ve küfrü alışkanlık haline getiren, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen bir memleketi cezalandırırken, senin Rabbin işte böyle cezalandırır.
    Onun cezalandırması çok can yakıcı, çok inletici, çok müthiştir.


    Ahmet Varol : Rabbinin, zulmeden şehirleri yakaladığında yakalaması işte böyledir. Şüphesiz O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.


    Ali Bulaç : Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.


    Ali Fikri Yavuz : İşte Rabbin, zulümkâr memleketleri çarptığı zaman, böyle yakalayıp çarpar. Doğrusu onun cezalandırması çok acıklıdır, pek şiddetlidir.


    Bekir Sadak : Allah, kasabalarin zalim halkini yakalayinca, boyle yakalar; yakalamasi da siddetli ve elimdir.


    Celal Yıldırım : İşte Rabbin kasabalar halkını —zalimlikleri üzere— yakaladığı zaman böyle yakalar. Şüphesiz ki, O'nun yakalaması çok elîm ve şiddetlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah, kasabaların zalim halkını yakalayınca, böyle yakalar; yakalaması da şiddetli ve elimdir.


    Diyanet Vakfi : Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!


    Edip Yüksel : İşte Rabbin, zulmetmekte olan kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. O'nun yakalaması acıdır, çetindir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve işte rabbın medeniyetleri zulmederlerken çarptığı vakıt böyle çarpar, çünkü onun muahazesi çok elîm, çok şiddetlidir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte Rabbin, zulmetmekte olan medeniyetleri çarptığı zaman böyle çarpar; çünkü O'nun cezası çok acı, çok çetindir!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte Rabbin, zalim memleketleri cezalandırdığı zaman böyle cezalandırır. Çünkü O'nun cezası çok acı, çok çetindir.


    Fizilal-il Kuran : İşte Rabbin, zalim halkların şehirlerinin yakasından tutunca böyle tutar. Hiç kuşkusuz O'nun yakaya yapışması pek sert ve acıklıdır.


    Gültekin Onan : Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman... rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.


    Hasan Basri Çantay : Rabbinin yakalayışı — (ahâlîsi) zulmeder halde bulunan memleketleri yakaladığı zaman — işte böyle (olur). Şübhesiz ki Onun çarpması (cezası) pek acıklıdır, pek çetindir.


    Hayrat Neşriyat : İşte, (halkı) zâlim bir hâlde bulunan şehirleri (azâbıyla) yakaladığı zaman, Rabbinin yakalaması böyledir. Şübhesiz ki O’nun yakalaması, pek elemlidir, pek şiddetlidir!


    İbni Kesir : İşte böyledir Rabbının yakalayışı; kasabaların zalim halkını yakaladığı zaman. Çünkü O'nun yakalaması hem şiddetli, hem de acıklıdır.


    Muhammed Esed : İşte senin Rabbin, tepelediği zaman böyle tepeler; halkı zalim olan kasabaları. Gerçekten de O'nun tepelemesi çok acı verici, çok zorludur!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve işte Rabbin yakalaması böyledir, karyeleri zalim oldukları halde yakaladığı zaman, şüphe yok ki O'nun yakalaması pek acıklıdır, pek şiddetlidir.


    Ömer Öngüt : Halkı zâlim olan memleketi Rabbin yakaladığı zaman işte böyle yakalar. O'nun yakalaması pek acı ve pek şiddetlidir.


    Şaban Piriş : Rabbin, zalim ülkeleri böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalaması acı verici, şiddetlidir.


    Suat Yıldırım : Halkı zalim olan ülkeleri cezaya çarptırdığı zaman Rabbinin çarpması işte böyle olur! Şüphesiz ki O’nun çarpması pek acı, pek çetindir!


    Süleyman Ateş : İşte Rabbin zulmeden kentleri yakaladığı zaman böyle yakalar. Doğrusu O'nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya kuşakları) yakaladığı zaman, Rabbinin yakalayıvermesi işte böyledir. Gerçekten O'nun yakalayıvermesi pek acıklı, pek şiddetlidir.


    Ümit Şimşek : Ahalisi zalim olan beldeyi Rabbin yakaladığı zaman işte böyle yakalar. Onun yakalayışı gerçekten pek acı ve pek şiddetlidir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Rabbin zulme sapan kentleri/medeniyetleri çarptığı zaman, işte böyle çarpar. O'nun çarpması gerçekten korkunçtur, şiddetlidir.
     


  3. إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِّمَنْ خَافَ عَذَابَ الآخِرَةِ ذَلِكَ يَوْمٌ مَّجْمُوعٌ لَّهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَّشْهُودٌ



    İnne fî zâlike le âyeten li men hâfe azâbel âhıreh(âhıreti), zâlike yevmun mecmûun lehun nâsu ve zâlike yevmun me؛hûd(me؛hûdun).



    1. inne : muhakkak, gerçekten

    2. fî zâlike : bunda vard‎r

    3. le âyeten : elbette bir âyet (delil)

    4. li men hâfe : korkan kimse için

    5. azâbe el âh‎reti : ahiret azab‎

    6. zâlike : i‏te bu

    7. yevmun mecmûun : toplanma günü

    8. lehu : ona

    9. en nâsu : insanlar

    10. ve zâlike : ve i‏te bu

    11. yevmun me‏hûdun : ‏ahadet günü





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki bunda, ahiret azab‎ndan korkan kimse için, elbette bir âyet (delil) vard‎r. ف‏te bu, insanlar‎n toplanma günüdür. Ve i‏te bu, ‏ahadet günüdür.


    Diyanet ف‏leri : قüphesiz, ahiret azab‎ndan korkanlar için bunda bir ibret vard‎r. Bu, insanlar‎n (hesap ve ceza için) toplanacaklar‎ bir gündür. Bu, herkesin toplan‎p bir araya geleceًi bir gündür.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Gerçekten de bunda, âhiret azâb‎ndan korkanlara bir ibret var; o gün, bütün insanlar‎n bir araya toplanacaً‎ bir gündür ve bütün insanlar‎n haz‎r olacaً‎ bir gün.


    Adem Uًur : ف‏te bunda, ahiret azab‎ndan korkanlar için elbette bir ibret vard‎r. O gün bütün insanlar‎n bir araya topland‎ً‎ bir gündür ve o gün (bütün mahlûkat‎n) haz‎r bulunduًu bir gündür.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki bunda, gelecekteki ya‏am azab‎ndan korkan için elbette bir i‏aret vard‎r. . . ف‏te bu, tüm insanlar‎n bir arada olduًu bir süreçtir! ف‏te bu, kendisinde hiçbir ‏eyin gizli kalmad‎ً‎ bir süreçtir!


    Ahmet Tekin : Bunda, âhiretin, ebedî yurdun azâb‎ndan korkanlar için gerçekten ibretler, uyar‎lar vard‎r. Hesap günü olmas‎ sebebiyle, k‎yamet günü bütün insanlar‎n toplanacaً‎ bir gündür. Bu, ümmetlerin ve insanlar‎n denetlendiًi, hesaba çekildiًi, delilleri, ‏âhitleri ortaya konarak, mü’minlere yap‎lan zulmün hesab‎n‎n sorulduًu bir gündür.


    Ahmet Varol : قüphesiz bunda, ahiret azab‎ndan korkan için ibret vard‎r. O, bütün insanlar‎n toplanacaً‎ bir gündür. O gün herkesin tan‎k olacaً‎ bir gündür.


    Ali Bulaç : Ahiret azab‎ndan korkan için bunda kesin ayetler vard‎r. O, bütün insanlar‎n kendisinde toplanacaً‎ bir gündür ve o, gِzlemlenebilen bir gündür.


    Ali Fikri Yavuz : Bu haberlerde, ahiret azab‎ndan korkanlar için muhakkak bir ibret vard‎r. O k‎yamet günü, bütün insanlar‎n bir arada toplanm‎‏ bulunacaً‎ bir gündür. O, herkesin haz‎r olacaً‎ bir gündür.


    Bekir Sadak : Ahiretin azabindan korkanlara, bunda, hic suphesiz ibret vardir. Bu, insanlarin toplanacagi gundur; bu, gorulecek bir gundur.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki bu (naklettiًimiz k‎ssalarda) آhiret azab‎ndan korkanlar için ibretli belge vard‎r; o, insanlar‎n biraraya gelip toplanacaً‎ bir gündür; o, haz‎r olup gِrülecek bir gündür.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Ahiretin azab‎ndan korkanlara, bunda, hiç ‏üphesiz ibret vard‎r. Bu, insanlar‎n toplanacaً‎ gündür; bu, gِrülecek bir gündür.


    Diyanet Vakfi : ف‏te bunda, ahiret azab‎ndan korkanlar için elbette bir ibret vard‎r. O gün bütün insanlar‎n bir araya topland‎ً‎ bir gündür ve o gün (bütün mahlûkat‎n) haz‎r bulunduًu bir gündür.


    Edip Yüksel : Ahiret azab‎ndan korkanlar için bunda bir ders vard‎r. Halk‎n topland‎ً‎ bir gündür o. Tan‎k olunan bir gündür o


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Her halde bunda آh‎ret azâb‎ndan korkanlar için muhakkak bir ‎bret vard‎r, o ِyle bir gündür ki onun için insanlar toplanacak, hem ِyle bir gün ki mutlak gِrülecektir


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Gerçekten bunda, ahiret azab‎ndan korkanlar için kesin bir ibret vard‎r. O, tüm insanlar‎n kendisi için toplanacaً‎ bir gündür; mutlaka gِrülecek bir gündür.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Ahiret azab‎ndan korkanlar için bunda muhakkak ki, bir ibret vard‎r. O, ِyle bir gündür ki, bütün insanlar onun için toplanacakt‎r ve o, ِyle bir gündür ki, mutlaka gِrülecektir.


    Fizilal-il Kuran : Ahiret azab‎ndan korkanlar için bu olaylardan ç‎kar‎lacak dersler vard‎r. O gün tüm insanlar‎n toplant‎ günüdür, herkes o günün canl‎ tan‎ً‎ olacakt‎r.


    Gültekin Onan : Ahiret azab‎ndan korkan için bunda kesin bir ayet vard‎r. O, bütün insanlar‎n kendisinde toplanacaً‎ bir gündür ve o, gِzlemlenebilen bir gündür.


    Hasan Basri اantay : Bunda (bu k‎ssalarda) âhiret azab‎ndan korkanlar için kat'î birer ibret vard‎r. O, bütün insanlar‎n bir arada toplanm‎‏ olacaklar‎ bir gündür. O, (istisnas‎z bütün halk‎n) haaz‎r olacaklar‎ bir gündür.


    Hayrat Ne‏riyat : Doًrusu bunda (bu k‎ssada), âhiret azâb‎ndan korkanlar için elbette bir ibret vard‎r. Bu (k‎yâmet vakti), insanlar‎n onda toplanm‎‏ olacaً‎ bir gündür ve bu, (herkes taraf‎ndan) gِrülecek bir gündür.


    فbni Kesir : Muhakkak ki ahiret azab‎ndan korkanlar için, bunda ayet vard‎r. O gün; bütün insanlar‎n toplanacaً‎ gündür ve o, gِrülecek gündür.


    Muhammed Esed : A‏ikar olan ‏u ki, bütün bu (anlat‎la)nlarda, o Son Gün ba‏a gelebilecek azaptan korkanlar için apaç‎k bir ders, bir uyar‎ vard‎r; o Gün ki, bütün insanl‎k için bir toplanma, bir araya gelme Gün'ü olacakt‎r; o Gün ki, her ‏eyin apaç‎k ortaya serildiًi Gün olacakt‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : قüphe yok ki, bunda ahiret azab‎ndan korkan kimse için bir ibret vard‎r. O bir gündür ki, O'nun için nâs toplanm‎‏ olacakt‎r ve o kendisinden ‏ehâdet yap‎lacak bir gündür.


    ضmer ضngüt : Hiç ‏üphesiz ki bunda ahiret azab‎ndan korkanlar için bir âyet (ibret) vard‎r. O gün bütün insanlar‎n bir araya topland‎ً‎ bir gündür ve o gün gِrülecek bir gündür.


    قaban Piri‏ : Ahiretin azab‎ndan korkanlara bunda ibretler vard‎r. Bu, toplanma günüdür. Bu, ‏ahitlik günüdür.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Bu anlat‎lan olaylarda, âhiret azab‎ndan korkanlar için elbette ibret verici bir ders vard‎r. O gün, bütün insanlar‎n bir araya topland‎ً‎ mah‏er günü olacakt‎r. O gün bütün gِk ve yer ehlinin tan‎k olacaً‎ gündür!


    Süleyman Ate‏ : قüphesiz âhiret azâb‎ndan korkanlar için, bunda elbette ibret vard‎r. O, bütün insanlar‎n topland‎ً‎ bir gündür ve o, gِrülecek bir gündür.


    Tefhim-ul Kuran : Ahiret azab‎ndan korkan için bunda kesin ayetler vard‎r. O, bütün insanlar‎n kendisinde toplanacaً‎ bir gündür ve o, gِzlemlenebilen bir gündür.


    ـmit قim‏ek : Bunda âhiret azab‎ndan korkanlar için bir ibret vard‎r. O gün bütün insanlar‎n topland‎ً‎ gündür. Ve o gün gِrülecek bir gündür.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : آhiret azab‎ndan korkan için bunda elbette ki bir ibret vard‎r. O, insanlar‎ bir araya getiren bir gündür. Gِrülesi bir gündür o!
     


  4. وَمَا نُؤَخِّرُهُ إِلاَّ لِأَجَلٍ مَّعْدُودٍ



    Ve mâ nuahhıruhû illâ li ecelin ma’dûd(ma’dûdin).



    1. ve mâ nuahhıru-hû : ve biz onu ertelemeyiz

    2. illâ : ancak, ...den başka

    3. li ecelin : bir ecele, bir zamana

    4. ma'dûdin : sayılı (adetli), belirli





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Biz, onu (o günü), sayılı (belirli) bir vadeden(ecelden) başka ertelemeyiz.


    Diyanet İşleri : Biz onu ancak belirli bir zamana kadar erteliyoruz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz o günün gelip çatmasını, ancak sayılı bir müddet için geciktiririz.


    Adem Uğur : Biz onu (kıyamet gününü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz.


    Ahmed Hulusi : Biz onu ancak süresi belirlenmiş bir ömür dolayısıyla geciktiriyoruz.


    Ahmet Tekin : Biz o günü geciktirmeyiz, yalnızca belirlenmiş vaktinin, saatinin dolmasını bekleriz.


    Ahmet Varol : Biz onu sadece belli bir süreye kadar geciktiririz.


    Ali Bulaç : Biz onu sayılı bir sürenin (ecelin) dışında ertelemeyiz.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, o kıyamet gününü ancak sayılı bir müddet için geriye bırakıyoruz.


    Bekir Sadak : Biz, o gunu, ancak belli bir sureye kadar geciktiririz.


    Celal Yıldırım : O günü ancak belli bir vakte kadar geciktiririz.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz, o günü, ancak belli bir süreye kadar geciktiririz.


    Diyanet Vakfi : Biz onu (kıyamet gününü) sadece sayılı bir müddete kadar bekletiriz.


    Edip Yüksel : Onu ancak sayılı bir süre için erteliyoruz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve biz onu ancak sayılı bir ecel için te'hir ediyoruz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz, onu ancak belirli bir süre için geciktiriyoruz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz onu sadece belli bir süreye kadar geciktiriyoruz.


    Fizilal-il Kuran : Biz o günü, sadece sayılı günlerin sonuna kadar erteliyoruz.


    Gültekin Onan : Biz onu sayılı bir ecelin dışında ertelemeyiz.


    Hasan Basri Çantay : Biz onu (kıyaamet gününü) ancak sayılı bir müddet için gecikdiririz.


    Hayrat Neşriyat : Fakat onu (o günü), ancak sayılı bir müddet için te’hîr ediyoruz.


    İbni Kesir : Biz, o günü, ancak sayılı bir süreye kadar erteleriz.


    Muhammed Esed : Ve o Gün'ü Biz, belli bir sürenin dışında artık ertelemeyeceğiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Biz onu ancak sayılı bir müddet için tehire bırakmış oluruz.


    Ömer Öngüt : Biz onu ancak sayılı bir müddetin sona ermesi için erteledik.


    Şaban Piriş : Biz, o günü belli bir süreye kadar erteleriz.


    Suat Yıldırım : Biz o günü ancak belirli bir müddete kadar erteleriz.


    Süleyman Ateş : Biz onu, sadece sayılı bir süre için erteliyoruz.


    Tefhim-ul Kuran : Biz onu sayılı bir sürenin (ecelin) dışında ertelemeyiz.


    Ümit Şimşek : O günü belirlenmiş vakitten geriye bırakmayız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz onu, sadece belirli bir süre için erteliyoruz.
     


  5. يَوْمَ يَأْتِ لاَ تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَعِيدٌ



    Yevme ye’ti lâ tekellemu nefsun illâ bi iznih(iznihî), fe minhum şakıyyun ve saîd(saîdun).



    1. yevme : gün

    2. ye'ti : gelir

    3. lâ tekellemu : konuşmaz (konuşamaz)

    4. nefsun : bir kimse

    5. illâ : ancak, başka, olmaksızın

    6. bi izni-hî : onun izni

    7. fe : artık, o zaman

    8. min-hum : onlardan bir kısmı

    9. şakıyyun : şâkîdir (bedbaht) (cehennemde kalacaklar)

    10. ve saîdun : ve saiddir (mutlu) (cennette kalacak lar)





    İmam İskender Ali Mihr : O gün gelince, O'nun izni olmaksızın kimse konuşamaz. O zaman onlardan bir kısmı şâkîdir (bedbaht), bir kısmı saiddir (mutlu).


    Diyanet İşleri : O gün geldiği zaman Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Onlardan mutsuz (cehennemlik) olanlar da vardır, mutlu (cennetlik) olanlar da.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün geldi mi hiçbir kimse, Rabbinin izni olmaksızın konuşamaz; onların bir kısmı kutsuzdur, bir kısmı kutlu.


    Adem Uğur : O geldiği gün Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.


    Ahmed Hulusi : O süreç başladığında, O'nun elvermesi dışında, hiçbir nefs konuşamaz! Onlardan kimi şakî (imanı olmayan, sonsuza dek cehennemlik) kimi de saîddir (imanı olan, sonsuza dek cennetlik).


    Ahmet Tekin : O gün gelince, Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. O gün, insanların bir kısmı bedbaht, bir kısmı mutludur.


    Ahmet Varol : O gün gelince, O'nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbaht kimi de mutludur.


    Ali Bulaç : (Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.


    Ali Fikri Yavuz : O gün gelince, Allah’ın izni olmadıkça, hiç kimse konuşamaz. Artık insanlardan bir kısmı muazzebdir; bir kısmı da bahtiyardır.


    Bekir Sadak : O gun gelince, Allah'in izni olmaksizin hic kimse konusamaz: Iclerinde bedbaht olanlar da, mesut olanlar da vardir.


    Celal Yıldırım : O gün geldikte Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbaht-mutsuz, kimi de bahtlı-mutludur.


    Diyanet İşleri (eski) : O gün gelince, Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz: İçlerinde bedbaht olanlar da, mesut olanlar da vardır.


    Diyanet Vakfi : O geldiği gün Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.


    Edip Yüksel : O gün geldiği zaman, hiç kimse O'nun izni olmadan konuşamaz. Onlardan kimi talihsiz, kimi de mutludur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O geleceği gün hiç bir nefis, tekellüm edemez, ancak onun iznile başka, artık kimi bedbaht kimi mes'ud


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onun geleceği günde hiçbir kimse, Allah'ın izni olmadan konuşamayacaktır. Artık onlardan kimi mutsuz, kimi mutludur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O gün gelince Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onların kimi bedbaht, kimi de mutludur.


    Fizilal-il Kuran : O gün geldiğinde Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamaz. O gün kimi insanlar mutlu, kimisi ise bedbahttır.


    Gültekin Onan : (Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.


    Hasan Basri Çantay : Gelecek olan o günde Allahdan izinsiz hiç bir kimse konuşmaz. Artık onlardan kimi şakıy (bedbaht), kimi de saîd (bahtiyar) dir.


    Hayrat Neşriyat : Gelecek olan o gün, O’nun izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz! Artık onlardan kimi şakidir (bedbahttır), kimi de saîddir (bahtiyârdır)!


    İbni Kesir : O gün gelince; Allah'ın izni olmadan kimse konuşamaz. Onlardan kimisi bedbaht, kimisi de bahtiyardır.


    Muhammed Esed : O Gün gelince, O'nun izni olmadıkça kimse konuşamayacak; ve (bir araya getirilenlerden) kimileri bedbaht, kimileri de bahtiyar olacak.


    Ömer Nasuhi Bilmen : O geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz. Ancak onun izniyle (konuşmak müstesna). Artık onlardan kimi şakidir, kimi de saiddir.


    Ömer Öngüt : O gün geldiği zaman Allah'ın izni olmadan kimse konuşamaz. İçlerinde bedbaht olanlar da vardır, bahtiyar olanlar da vardır.


    Şaban Piriş : O gün gelince, Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamaz. Onların bir kısmı şakidir, bir kısmı mesuttur.


    Suat Yıldırım : O gün gelince, Allah’ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz. Artık onlardan kimi bedbaht, kimi mutludur.


    Süleyman Ateş : O geldiği gün, hiç kimse O'nun izni olmadan konuşamaz. O(raya toplana)nlardan kimi şaki (bahtsız), kimi sa'id(mutlu)dur.


    Tefhim-ul Kuran : (Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.


    Ümit Şimşek : O gün geldiğinde, kimse Allah'tan izinsiz konuşamaz. Onlardan bedbahtlar da vardır, mutlu olanlar da.


    Yaşar Nuri Öztürk : O geldiği gün hiçbir benlik, O'nun izni olmadan söz söyleyemez. Onların bir kısmı bahtsız, bir kısmı mutludur.
     



  6. فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ



    Fe emmellezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).



    1. fe emmâ : ama, artık

    2. ellezîne şekû : şâkî olanlar, mutsuz olanlar, bed- baht olanlar

    3. fe : artık

    4. fî en nâri : ateş içinde, ateşte

    5. lehum : onlar

    6. fî-hâ : orada

    7. zefîrun : sesli nefes verme, inilti, hızlı soluk soluğa nefes almak

    8. ve şehîkun : ve nefesin içeri çekilip, şiddetli ve kötü bir sesle çıkması





    İmam İskender Ali Mihr : Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler.


    Diyanet İşleri : Mutsuz olanlara gelince; cehennemdedirler. Onların orada şiddetli bir soluyuşları vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ama kutsuz olanlar, gerçekten de ateştedir, onların inliyerek nefes almaları da oradadır, biten bir inilti gibi nefes vermeleri de.


    Adem Uğur : Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.


    Ahmed Hulusi : Şakî olanlar, Nâr'dadırlar (ışınsal ateş). . . Onlar orada (azaptan) hırlayarak ve inleyerek soluk alırlar!


    Ahmet Tekin : Bedbaht olanlar, dünyada işledikleri kötülüklerden dolayı Cehennemdedirler. Onlar orada şiddetli iniltiler ve hırıltılar içindedirler.


    Ahmet Varol : Bedbaht olanlar ateştedirler. Onların orada korkunç çığlıkları ve inlemeleri vardır.


    Ali Bulaç : Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Muazzeb olanlar, ateştedirler ki, onlar için orada feci bir inilti ve soluma vardır.


    Bekir Sadak : Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onlar orada ah edip inlerler.


    Celal Yıldırım : Bedbaht-mutsuz olanlar ateştedirler. Onların orada şiddetli inilti ve sesli sesli soluğu vardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onlar orada ah edip inlerler.


    Diyanet Vakfi : Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.


    Edip Yüksel : Talihsizler ateştedir. Onlar orada sızlayıp inlerler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İmdi bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlara öyle bir soluyuş ve hıçkırış vardır ki


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Mutsuzlar, ateştedirler; çok feci bir soluyuşları ve hıçkırıkları vardır orada.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada başka türlü soluyacak, başka türlü haykıracaklar.


    Fizilal-il Kuran : Bedbahtların varacakları yer cehennem ateşidir. Onların orada ahlandıkları, vahlandıkları, hırıltılı seslerle inledikleri duyulur.


    Gültekin Onan : Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır.


    Hasan Basri Çantay : Şakıy olanlara gelince: Onlar ateşdedirler ki orada (çok fecî) bir nefes alıb vermeleri vardır onların.


    Hayrat Neşriyat : İşte şaki olanlara gelince, artık (o gün) ateştedirler; onlar için orada ızdırablı (ve çirkin bir sesle) nefes alma ve (çirkin bir hıçkırıkla) nefes verme vardır!


    İbni Kesir : Bedbahtlara gelince; onlar, cehennenmdedirler. Orada yüksek sesle solurlar.


    Muhammed Esed : Bedbaht olanlar (dünyadayken yaptıklarından ötürü) ateşte (yaşayacak) ve orada ah çekip inleyecekler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İmdi şekavete düşmüş olanlar ateştedirler. Onlar için orada şiddetli bir soluyuş ve bir hıçkırık vardır.


    Ömer Öngüt : Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onların orada bir soluk alış-verişleri vardır ki!


    Şaban Piriş : Şaki olanlar ateştedirler. Orada ah edip inlerler.


    Suat Yıldırım : Bedbahtlar cehenneme atılacaklar. Çektikleri azabın dehşetinden, devamlı surette hıçkırıp canları çıkasıya feryad edecekler.


    Süleyman Ateş : Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada (o bunaltıcı ateş içinde) bir soluk alıp verişleri vardır ki!...


    Tefhim-ul Kuran : Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orda (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır.


    Ümit Şimşek : Bedbahtlar ateştedir; orada onlar anırırcasına soluk alıp verirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bahtsızlığa düşenler ateş içindedir. Çok ıstıraplı bir soluyuş ve hıçkırışları vardır orada.
     


  7. خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ



    Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), inne rabbeke fe'âlun limâ yurîd(yurîdu).



    1. hâlidîne : ebedî kalanlar

    2. fî-hâ : onun içinde, orada

    3. mâ dâmeti : devam ettikçe, durduğu müddetçe

    4. es semâvâtu : gökler, semalar

    5. ve el ardu : ve yeryüzü, arz

    6. illâ : ancak, başka, hariç

    7. mâ şâe : dilediği şey

    8. rabbu-ke : senin Rabbin

    9. inne : muhakkak

    10. rabbe-ke : senin Rabbin

    11. fe'âlun : yapandır

    12. li-mâ : şeyi

    13. yurîdu : diler





    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, semalar ve yeryüzü (cehennemin semaları ve arzı) durdukça orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır). Rabbinin dilediği şey (cehennemi yok etmeyi dilemesi) hariç. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.


    Diyanet İşleri : Onlar, gökler ve yerler durdukça orada ebedî olarak kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilemesi başka. Şüphesiz Rabbin istediğini yapandır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbinin dilediğinden başka hepsi de orada ebedî kalır göklerle yeryüzü durdukça; şüphe yok ki Rabbin, dilediğini dilediği gibi yapar.


    Adem Uğur : Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.


    Ahmed Hulusi : Semâlar ve arz (şuurları ve bedenleri) var oldukça onda ebedî kalırlar; Rabbinin dilemesi müstesna. . . Muhakkak ki Rabbin (hakikatin olan Allâh Esmâ'sının bileşimi) irade ettiğini fiile dönüştürür!


    Ahmet Tekin : Rabbinin sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan hal, daha ağır cezalar müstesna, gökler ve yer daim olup durdukça, o ateşte ebedî kalacaklar. Rabbin her an iradesinin tecellisini hakkıyla icra gücüne sahiptir, dilediği kanunları kor.


    Ahmet Varol : Rabbinin diledikleri dışında onlar, gökler ve yer durdukça orada sürekli kalıcıdırlar. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapandır.


    Ali Bulaç : Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır.


    Ali Fikri Yavuz : (Ahiretin) gökleri ve yeri durdukça, onlar, cehennem’de ebedî olarak kalıcıdırlar, Ancak Rabbinin dilediği başka (dilediğinin azabını başka bir azaba çevirir, veya azab çeken müminleri selâmete çıkarır, cennete kor.) Çünkü Rabbin, dilediğini, hemen noksansız yapar.


    Bekir Sadak : Rabbinin dilemesi bir yana, gokler ve yer durdukca, orada temelli kalacaklardir. Rabbin, suphesiz, her istedigini yapar.


    Celal Yıldırım : Gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır; ancak Rabbin dilediği müstesna. Çünkü Rabbin dilediğini (hakkıyle) yapıp yerine getirendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır. Rabbin, şüphesiz, her istediğini yapar.


    Diyanet Vakfi : Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.


    Edip Yüksel : Gökler ve yer durduğu sürece orada kalıcıdırlar; ancak Rabbin dilerse başka. Rabbin, dilediğini Yapandır


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar, orada Semavât ve Arz durdukça muhalled olacaklar ancak rabbının dilediği müddet başka, çünkü rabbın «dilediğini yapan»dır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbin dilediği süre başka; çünkü Rabbin, dilediğini yapandır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar orada gökler ve yer durdukça duracaklar. Ancak Rabb'inin diledikleri başka. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır.


    Fizilal-il Kuran : Gökler ile yer durdukça, Rabbinin dileği uyarınca cehennemlikler orada sürekli kalacaklardır. Hiç kuşkusuz Rabbin neyi isterse onu yapar.


    Gültekin Onan : Onlar, rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü rabbin, gerçekten dilediğini yapandır.


    Hasan Basri Çantay : Gökler ve yer durdukça orada ebedî kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği (müddet) başka. Çünkü Rabbin ne dilerse hakkıyle onu yapandır.


    Hayrat Neşriyat : Gökler ve yer durdukça orada ebedî olarak kalıcıdırlar; ancak Rabbinin dilediği müstesnâ. Çünki Rabbin, ne dilerse hakkıyla yapandır.


    İbni Kesir : Gökler ve yer durdukça orada temelli kalacaklardır. Rabbının dilediği müddet başka. Muhakkak ki Rabbın, dilediğini elbette yapandır.


    Muhammed Esed : (Ve) Rabbin aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece orada kalacaklar: çünkü, dilediğini yapan (Allah')tır, senin Rabbin.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Onlar) Orada gökler ve yer devam ettikçe ebedî surette duruculardır. Rabbinin dilediği müddet müstesna. Şüphe yok ki, senin Rabbin dilediğini bihakkın işleyicidir.


    Ömer Öngüt : Rabbinin dilediği hariç, diğerleri gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır. Muhakkak ki Rabbin dilediğini yapandır.


    Şaban Piriş : Rabbinin dilemesi dışında, gökler ve yer durdukça onlar da ateşte daimidirler. Şüphesiz Rabbin, dilediğini yapandır.


    Suat Yıldırım : Senin Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça, orada ebedî kalacaklardır. Çünkü Rabbin dilediğini yapar.


    Süleyman Ateş : Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Meğer Rabbin, çıkmalarını dilemiş olsun. Çünkü Rabbin, istediğini yapandır.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada temelli kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır.


    Ümit Şimşek : Gökler ve yer durdukça onlar da orada sürekli kalırlar-Rabbinin dilemesi müstesna. Şüphesiz ki Rabbin dilediğini yapar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar orada hep kalacaklardır. Rabbin, dilediğini öyle bir yerine getirir ki!...

     


  8. وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواْ فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ عَطَاء غَيْرَ مَجْذُوذٍ



    Ve emmellezîne suidû fe fîl cenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), atâen gayre meczûz(meczûzin).



    1. ve emmâ : ve fakat

    2. ellezîne suidû : mutlu olanlar, said olanlar

    3. fe : artık, böylece

    4. fî el cenneti : cennette

    5. hâlidîne : ebedî kalanlar

    6. fî-hâ : onun içinde, orada

    7. mâ dâmeti : devam ettikçe, durduğu müddetçe

    8. es semâvâtu : gökler, semalar

    9. ve el ardu : ve yeryüzü, arz

    10. illâ : başka, hariç

    11. mâ şâe : dilediği şey

    12. rabbu-ke : senin Rabbin

    13. atâen : lütuf, bağış, ihsan olarak

    14. gayre : olmayan

    15. meczûzin
    (gayre meczûzin) : kesinti, kesilmiş
    : (kesintisiz, devamlı, kesilmeyen)






    İmam İskender Ali Mihr : Fakat mutlu olanlar, artık cennettedir. (Cennetlerin) semaları ve arzı durdukça, Rabbinin dilediği şey (cenneti yok etmeyi dilemesi) hariç, onlar orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır).


    Diyanet İşleri : Mutlu olanlara gelince, gökler ve yerler durdukça içinde ebedî kalmak üzere cennettedirler. Ancak Rabbinin dilemesi başka. Bu, onlara ardı kesilmez bir lütuf olarak verilmiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ama kutlu olanlarsa cennettedir, orada ebedî kalır Rabbinin dilediğinden başka hepsi, gökler ve yeryüzü durdukça; bitip tükenmesi olmayan bir bağıştır bu.


    Adem Uğur : Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî kalacaklardır. Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.


    Ahmed Hulusi : Saîd olanlar ise, Cennet'tedirler. . . Semâlar ve arz (şuurları ve bedenleri) var oldukça onda ebedî kalıcılardır; Rabbinin dilemesi müstesna. . . Akışı kesilmeyen bağışla yaşarlar.


    Ahmet Tekin : Mutlu olanlarsa, Allah’a kulluk ve ibadetleri, iyilikleri dolayısıyla Cennettedirler. Rabbinin sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan hal, daha büyük mükâfatlar
    müstesna, gökler ve yer daim olup durdukça, orada ebedî yaşayacaklar. Bu, ardı arkası kesilmeyen bir lütuf, bir ihsandır.


    Ahmet Varol : Mutlu olanlar ise cennettedirler. Rabbinin diledikleri dışında, gökler ve yer durdukça onlar orada sürekli kalıcıdırlar. Bu, kesintisiz bir lütuftur.


    Ali Bulaç : Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.


    Ali Fikri Yavuz : Amma bahtiyar olanlar, cennetliktirler, Ahiretin gökleri ve yeri durdukça, onlar, cennette ebedî olarak kalıcıdırlar. Ancak Rabbinin (daha önce müminlerden bir kısım günahkârların azabını)
    dilediği müddet müstesna. Bu bitmez ve tükenmez bir lütûfdur.


    Bekir Sadak : Mesud olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilemesi bir yana, sonsuz bir lutuf olarak, gokler ve yer durdukca, orada temelli kalacaklardir.


    Celal Yıldırım : Bahtlı-mutlu olanlar ise, Cennet'tedirler; gökler ve yer durdukça orada temelli kalıcılardır; ancak Rabbin dilediği müstesna. Bu, ardı-arkası kesilmeyen bir bağıştır.


    Diyanet İşleri (eski) : Mesud olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilemesi bir yana, sonsuz bir lütuf olarak, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır.


    Diyanet Vakfi : Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî kalacaklardır. Bu (nimetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.


    Edip Yüksel : Mutluluğu hakkedenler ise, gökler ve yer kaldığı sürece cennette kalıcıdırlar. Rabbinin dilerse başka. Kesintisiz bir ödüldür bu.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Amma mes'ud olanlar Cennettedirler, rabbının dilediği müddetten başka Semavât ve Arz durdukça onlar onda muhalled kalacaklar, bir atâ ki kesilmesi yok


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ama mutlu olanlar cennettedirler, Rabbinin dilediği süreden başka, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedi kalacaklardır; kesintisiz bir lütuf olmak üzere.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Mutlu olanlar ise cennettedirler. Orada gökler ve yer durdukça duracaklar, ancak Rabbinin diledikleri başka. (Bu) ardı arası kesilmeyen bir ihsan olacak.


    Fizilal-il Kuran : Mutluların varacakları yer ise cennettir. Gökler ile yer durdukça Rabbinin dileği uyarınca cennetlikler kesintisiz bir bağış olarak orada sürekli kalacaklardır.


    Gültekin Onan : Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.


    Hasan Basri Çantay : Mes'ud olanlara gelince: Onlar da cennetdedirler. Rabbinin dilediği (müddet) müstesna olmak üzere gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Bu), bir lütf-ü ihsandır ki (tükenib) kesilmesi yokdur.


    Hayrat Neşriyat : Ve saîd (bahtiyâr) olanlara gelince, artık (onlar ise) Cennettedirler; gökler ve yer durdukça orada ebedî olarak kalıcıdırlar; ancak Rabbinin dilediği müstesnâ! (Bu) aslâ kesilmeyip devâm eden bir lütuftur.


    İbni Kesir : Bahtiyar olanlar ise cennettedirler. Gökler ve yer durdukça temelli kalacaklardır orada. Rabbının dilediği başka. Bu, ardı arkası kesilmeyen bir vergidir.


    Muhammed Esed : Bahtiyar olanlara gelince, onlar (da dünyada yaptıklarından ötürü) cennette (yaşayacak) ve Rabbin bunun aksini dilemedikçe, gökler ve yer yerinde durduğu sürece -bitmeyen bir lütfun sonucu olarak- orada kalacaklar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Velâkin said olanlar cennettedirler. Rabbin dilediği müddetten başka gökler ve yer devam ettikçe orada muhalleddirler. Bir atiyye ki, kesilmiş değildir.


    Ömer Öngüt : Mutlu kılınanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, bitmez tükenmez bir lütuftur.


    Şaban Piriş : Mesut olanlar ise cennettedirler. Rabbin dilemesi dışında gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır. Bu sonsuz bir lütufdur.


    Suat Yıldırım : Mutlu olanlar ise cennettedirler. Senin Rabbinin dilemesi hariç gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır. Kesintisi olmayan bir ihsan içinde olacaklardır.


    Süleyman Ateş : Mutlu kılınanlar ise cennettedirler. Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Meğer Rabbin, çıkmalarını dilemiş olsun. Bu, kesintisiz bir vergidir!.


    Tefhim-ul Kuran : Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orda temelli kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.


    Ümit Şimşek : Mutlu olanlar ise Cennettedirler. Onlar da gökler ve yer durdukça orada sürekli kalırlar-Rabbinin dilemesi müstesna. İşte bu ardı arkası kesilmeyecek bir ikramdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Mutluluğa erdirilenlere gelince, onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar, hep orada kalacaklardır. Kesintisiz bir lütuf olarak...
     


  9. فَلاَ تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِّمَّا يَعْبُدُ هَؤُلاء مَا يَعْبُدُونَ إِلاَّ كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُم مِّن قَبْلُ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنقُوصٍ



    Fe lâ teku fî miryetin mimmâ ya’budu hâulâ’(hâulâi), mâ ya’budûne illâ kemâ ya’budu âbâuhum min kabl(kablu), ve innâ le muveffûhum nasîbehum gayre menkûs(menkûsin).



    1. fe : o zaman, böylece, artık

    2. lâ teku : sen olma

    3. fî miryetin : şüphe içinde, kuşku içinde

    4. mimmâ (min mâ) : şeyden (dolayı)

    5. ya'budu : ibadet ediyor, kulluk ediyor, tapıyor

    6. hâulâi : bunlar, onlar

    7. mâ ya'budûne : onların taptıkları şey, ibadet ettikleri şey

    8. illâ : ancak, başka

    9. kemâ : gibi, nasıl ki

    10. ya'budu : ibadet ediyor, kulluk ediyor, tapıyor

    11. âbâu-hum : onların ataları, babaları

    12. min kablu : önceden

    13. ve in-nâ : ve muhakkak biz

    14. le muveffû-hum : elbette onlara ödeyen (vefa eden)

    15. nasîbe-hum : onların nasipleri

    16. gayre menkûsin : eksiltmeksizin (tenkis etmeksizin)






    İmam İskender Ali Mihr : Artık sen, onların taptığı şeylerden şüphe içinde olma. Onlar, ancak babalarının önceden ibadet ettiği gibi ibadet ediyorlar (onların taptığı şeylere tapıyorlar). Ve muhakkak ki Biz, onların nasiplerini eksiltmeksizin öderiz (ödeyenleriz).


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Şunların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme. Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık bunların taptıkları şeylerin boşluğunda bir şüphen olmasın; önceden ataları nasıl tapıyorsa onlar da tıpkı o çeşit tapıyorlar ve biz de onların nasîbini eksiksiz olarak vereceğiz.


    Adem Uğur : O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.


    Ahmed Hulusi : Şunların tapınmalarına bakıp şüpheye düşme! Daha önce atalarının tapındıkları gibi tapınıyorlar sadece (Allâh'a ibadet ettiklerini sanma)! Doğrusu biz onlara hak ettiklerini noksansız, tamı tamına vereceğiz.


    Ahmet Tekin : Onların tapmaya devam ettikleri şeylerin bâtıl olduğundan şüphen olmasın. Onlar, daha önce atalarının taptığına benzer şeylere tapıyorlar. Biz onların, hak ettikleri cezalarını kendilerine eksiksiz uygulayacağız.


    Ahmet Varol : Şunların taptıkları(nın batıl olduğu) üzerinde hiç bir tereddüdün olmasın. Onlar ancak, daha önce babalarının taptıkları gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onların paylarını da eksiksiz vereceğiz.


    Ali Bulaç : Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.


    Ali Fikri Yavuz : O halde, şu müşriklerin ibadet ettikleri putların dalâlet olduğunda sakın şüphe etme. Onlar, ancak babalarının önceden ibadet ettikleri gibi ibadet ediyorlar. Biz de onların azabdan olan nasiplerini muhakkak noksansız vereceğiz.


    Bekir Sadak : Bu putperestlerin taptiklarinin batil oldugunda suphen olmasin; daha once babalarinin tapmis olduklari gibi onlar da taparlar. Onlara paylarini suphesiz eksiksiz olarak odeyecegiz.*


    Celal Yıldırım : Artık bunların taptıklarının (böyle bir azaba yol açacak bir sapıklık olduğunda) şüphen olmasın ; onlar ancak daha önce babalarının taptıkları gibi taparlar. Biz de elbette (ateşten) nasiplerini noksansız vereceğiz.


    Diyanet İşleri (eski) : Bu putperestlerin taptıklarının batıl olduğunda şüphen olmasın; daha önce babalarının tapmış oldukları gibi onlar da taparlar. Onlara paylarını şüphesiz eksiksiz olarak ödeyeceğiz.


    Diyanet Vakfi : O halde onların tapmakta oldukları şeylerden (bu şeylerin onları azaba götürdüğünden) şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini mutlaka eksiksiz olarak vereceğiz.


    Edip Yüksel : Şunların taptıklarından hiç bir kuşkun olmasın. Aynen daha önceki atalarının taptığı gibi tapıyorlar. Onların nasiplerini eksiksiz olarak kendilerine ödeyeceğiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O halde sakın şunların ıbadet edişlerinden şüpheye düşme başka değil atalarının ıbadeti gibi ıbadet ediyorlar, biz de elbet kendilerine tamamile nasîblerini veririz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme! Onlar, yalnızca önceden atalarının taptıkları gibi tapıyorlar. Biz de mutlaka nasiplerini kendilerine tamamiyle vereceğiz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme. Daha önce ataları nasıl ibadet ediyor idiyseler bunlar da öyle ibadet ediyorlar. Biz de kendilerine nasiplerini elbette eksiksiz olarak öderiz.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, şu müşriklerin taptıkları ilahların düzmece oldukları konusunda sakın kuşkun olmasın. Onlar vaktiyle atalarının yaptıkları gibi asılsız ilahlara tapıyorlar. Onlara hakettikleri karşılığı eksiksiz olarak vereceğiz.


    Gültekin Onan : Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz Biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.


    Hasan Basri Çantay : Artık onların tapmakda oldukları şeyler (in kendilerini ne feci akıbetlere sürükleyeceğin) den şübhe içinde olma. Onlar, daha evvelden ataları nasıl tapıyorlar idiyse (başka suretle değil) tıbkı onun gibi tapıyorlar. Biz de elbet nasıyblerini (cezalarını) eksiksiz vericiyiz.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Habîbim!) O hâlde şunların tapmakta oldukları şeylerden (dolayı kendilerine azâb edileceği husûsunda) hiçbir şübhe içinde olma! (Onlar da) ancak daha önce atalarının tapageldiği gibi tapıyorlar. Şübhesiz biz de onlara, (azabdan) nasiblerini elbette eksiksiz vericiyiz.


    İbni Kesir : Öyleyse bunların taptıkları şeyler konusunda sakın şüphede olma. Daha önce babalarının taptıkları gibi onlar da taparlar. Onların paylarını eksiksiz ödeyeceğiz.


    Muhammed Esed : Bunun içindir ki, (ey Peygamber), o (eğri yolda olan) insanların tapınıp durdukları şeylerin ne idüğü hakkında en küçük bir şüphen olmasın: onların (ahmakça) tapınıp durduğu şeyler, atalarının da vaktiyle tapındığı şeylerdir. Onlara (iyi ya da kötü, her ne ki kazanmışlarsa) paylarına düşeni elbette eksiksiz vereceğiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık onların taptıkları şeyden bir şüphede bulunma. Onlar ibadette bulunmazlar, ancak evvelce babalarının taptıkları gibi tapınmakta bulunurlar. Ve Biz de şüphe yok ki, onlara nâsiplerini eksik olmaksızın ödeyeceğiz.


    Ömer Öngüt : Bunların taptıklarının bâtıl olduğunda şüphen olmasın. Onlar daha önce atalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların (azaptan) nasiplerini eksiksiz ödeyeceğiz.


    Şaban Piriş : Öyleyse sakın onların taptığı şeylerden kuşkun olmasın ki onlar, daha önce babalarının tapındığı gibi tapınıyorlar. Biz, onlara nasiblerini hiç eksiksiz ödeyeceğiz.


    Suat Yıldırım : Artık o müşriklerin taptıkları şeylerin kendilerini ne feci âkıbete sürükleyeceğinden hiç şüphen olmasın. Daha önce ataları nasıl tapınıyor idiyse bunlar da onları taklid ederek öylece tapınıyorlar. Biz de elbet müstehakları ne ise, eksiksiz tam tamına vereceğiz.


    Süleyman Ateş : Şunların taptıkları şeyler(in, yararsızlığın)dan hiç kuşkun olmasın. Onlar da önceden atalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz onların da paylarını eksiksiz vereceğiz!


    Tefhim-ul Kuran : Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, bunlar da ancak böyle tapıyorlar. Kuşkusuz biz, onların paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.


    Ümit Şimşek : Şunların taptıkları şey hakkında bir kuşkun olmasın. Bundan önce ataları nasıl tapıyor idiyse, bunlar da ancak öyle tapıyorlar. Biz ise onların nasiplerini hiç eksiksiz vereceğiz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.
     


  10. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ



    Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe fahtulife fîh(fîhi), ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudiye beynehum, ve innehum le fî şekkin minhu murîb(murîbun).



    1. ve lekad : ve andolsun ki

    2. âteynâ : biz verdik

    3. mûsâ : Musa'ya

    4. el kitâbe : kitap

    5. fahtulife (fe ıhtulife) : bundan sonra ihtilâfa (anlaşmazlığa) düştüler

    6. fî-hi : onun hakkında

    7. ve lev lâ : ve olmasaydı

    8. kelimetun : bir söz, bir kelime

    9. sebekat : geçti (söylendi)

    10. min rabbi-ke : Rabbinden

    11. le kudiye : mutlaka hüküm verilmiş olurdu

    12. beyne-hum : onların arasında

    13. ve inne-hum : ve gerçekten, muhakkak onlar

    14. le fî şekkin : kesin, ciddî, bir tereddüt (şüphe) içinde

    15. min-hu : ondan

    16. murîbun
    (reyb) : tatmin etmeyen, kanaat hasıl etmeyen, şüphe veren
    : (şüphe)





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun Musa (A.S)'a kitap verdik. Onun hakkında ihtilâfa (anlaşmazlığa) düştüler. Rabbinden bir söz (hesabın kıyâmet gününde görüleceği) geçmemiş olsaydı onların aralarında mutlaka hüküm verilmiş olurdu. Muhakkak ki onlar, mutlaka O'ndan (Kur'ân'dan) şüpheli bir tereddüt içindedirler.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik de onun hakkında ayrılığa düşülmüştü. Eğer daha önce Rabbinin bir sözü geçmemiş olsaydı, elbette aralarında hüküm verilirdi. Onlar da (müşrikler de) o Kur’an hakkında derin bir şüphe içindedirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz Mûsâ'ya da kitap vermiştik de onda ihtilâfa düşmüşlerdi; Rabbinin taktîr ettiği vaadi olmasaydı çoktan aralarında hükmedilir, iş bitmiş olurdu ve onlar, gerçekten de bu hususta şiddetli bir şüphe ve tereddüd içinde kalmışlardır.


    Adem Uğur : Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik; fakat onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, elbette onların arasında hüküm verilmişti (ve işleri de bitirilmişti). Şüphesiz ki onlar (Mekkeliler) de Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki Musa'ya Hakikat BİLGİsi verdik de onda ayrılığa düştüler! Eğer Rabbinden (hükmedilmiş) geçmiş bir söz olmasaydı, mutlaka aralarında iş bitirilirdi. . . Muhakkak ki onlar Ondan (vehimleri yüzünden) kuşku içindeler.


    Ahmet Tekin : Andolsun biz Mûsâ’ya kutsal kitabı vermiştik. Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, Mûsâ’ya ve Tevrat’a itibar etmedikleri için, Tevrat’ta da ihtilâfa düşüldü. Eğer insanların sorumlu tutularak muhakeme edileceği, mükâfata nâil olanla cezaya müstehak olanların hükümlerinin kesinleşeceği ile ilgili, rahmeti gazabına baskın olan Rabbinin koyduğu-kurduğu, mühlet verilen bir düzen olmasaydı, onların aralarında âcilen yargı gerçekleştirilir, hüküm icra edilirdi. Hâlâ onlar, hak kitaba, Kuran’a karşı da sû-i zanlarının-art niyetlerinin beslediği şüpheler içindedirler.


    Ahmet Varol : Andolsun Musa'ya Kitab'ı verdik de onda ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından önceden bir söz geçmiş olmasaydı aralarında hüküm verilmiş olurdu. Onlar bunun (Kur'an'ın) hakkında gocundurucu bir tereddüt içindedirler.


    Ali Bulaç : Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar, bundan (Kur'an'dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, biz Mûsa’ya Tevrat’ı verdik de onun hakkında (bazısı inanıp, bâzısı inanmamak suretiyle) ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden bir kelime (ilâhi bir takdîr) bulunup geçmiş olmasaydı, hemen aralarında hüküm verilmiş, cezaları görülmüştü. Gerçekten (Ey Rasûlüm) senin milletinin kâfirleri de Kur’ân dan kuşkulandırıcı bir şüphe içindedirler.


    Bekir Sadak : And olsun ki, Musa'ya Kitap verdik; onda ayriliga dustuler. Eger Rabbinin verilmis bir sozu olmasaydi, aralarinda coktan hukmedilmis olurdu. Dogrusu onlar, Kitap'in Allah katindan oldugunda suphe ve endise icindedirler.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, Musa'ya kitab verdik, ne var ki, (idraksizler yüzünden) onda anlaşmazlık meydana geldi. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı hemen aralarında hükmedilip (çoktan) sonuca bağlanmış olurdu bile. Ve doğrusu onlar bunda kuşku ve şüphe içindeler.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Musa'ya Kitap verdik; onda ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında çoktan hükmedilmiş olurdu. Doğrusu onlar, Kitap'ın Allah katından olduğunda şüphe ve endişe içindedirler.


    Diyanet Vakfi : Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik; fakat onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, elbette onların arasında hüküm verilmişti (ve işleri de bitirilmişti). Şüphesiz ki onlar (Mekkeliler) de Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.


    Edip Yüksel : Musa'ya kitabı verdik; ancak onda anlaşmazlığa düştüler. Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı aralarında hüküm verilecekti. Onlar ondan kuşku içindedirler, kararsızdırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kasem olsun ki Musâya kitabı verdik de onda ıhtılâf edildi, rabbından bir kelime sebk etmiş olmasa idi elbette aralarında huküm verilmiş bitmişti, ve her halde onlar bundan kuşkulu bir şekk içindedirler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, Musa' ya kitabı verdik de onda anlaşmazlığa düşüldü. Rabbinden önceden verilmiş bir söz olmasaydı, kesinlikle aralarında hüküm verilmiş, bitmiş olurdu. Onlar ise bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki, Musa'ya kitabı verdik, yine de onda ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir karar olmasa idi, elbette haklarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.


    Fizilal-il Kuran : Musa'ya kitap verdik, fakat bu kitap (Tevrat) hakkında insanlar görüş ayrılığına düştüler. Eğer Rabbinin daha önce verilmiş kesin hükmü olmasaydı, o anlaşmazlığa düşenler hakkında çoktan hüküm verilirdi. Onlar Tevrat konusunda koyu bir kuşku içindedirler.


    Gültekin Onan : Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar, bundan (Kuran'dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz Musâya o kitabı (Tevrâtı) verdik de onun hakkında da ihtilâf edildi. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı elbette aralarında (şimdiye kadar) hüküm verilmiş bitmişdi bile. Hakıykat onlar (senin kavmin) bu (Kur'an) dan yana şiddetli bir tereddüd ve şübhe içindedirler.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik; fakat onda ihtilâfa düşüldü(bazısı îmân etti, bazısı etmedi). Fakat Rabbin tarafından (azâbın te’hîrine dâir) önceden söylenmiş bir söz olmasaydı, elbette aralarında hüküm (çoktan) verilmiş olurdu. Çünki doğrusu onlar (kavmindeki kâfirler), bundan (Kur’ân’dan), (kendilerine) kuşku veren ciddî bir şübhe içindedirler.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Musa'ya kitabı verdik de hakkında ihtilafa düştüler. Eğer Rabbından bir söz geçmiş olmasaydı; aralarında hüküm verilmiş bitmişti bile. Doğrusu onlar, bundan yana şiddetli bir tereddüd ve şüphe içindedirler.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, Biz Musa'ya da (öz olarak aynı ilkeleri içine alan bir) kitap verdik, insanların bir kısmı ona karşı (da) kendi görüşleriyle karşı çıktılar. Eğer Rabbin tarafından önceden takdir edilmiş bir karar olmasaydı, şüphesiz, aralarında (hemen, o safhada) yargı gerçekleştirilir (ve işleri bitirilir)di: çünkü, onlar da (sana karşı çıkan kimseler gibi) (kendilerini Allah'a çağıran) kişi hakkında ciddi bir şüphe ve güvensizlik göstermişlerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve yemin olsun ki, Mûsa'ya kitabı verdik. Derken onda ihtilâf olundu. Eğer Rabbin tarafından bir kelime geçmiş olmasa idi elbette aralarında hükmolunurdu. Ve muhakkak ki, onlar ondan ızdıraba düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki Musa'ya Kitab'ı verdik, onda da ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hüküm verilmiş bitmişti bile. Doğrusu onlar (senin kavminin kâfirleri de), bu Kur'an'dan yana şiddetli bir tereddüt ve şüphe içindedirler.


    Şaban Piriş : Musa’ya kitab vermiştik. Onda ihtilaf ettiler. Daha önce Rabbin tarafından verilmiş bir söz olmasaydı, aralarındaki ihtilaf halledilirdi. Onlar, hala ondan şek ve şüphe içindedirler.


    Suat Yıldırım : Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik. Kur’ân hakkında senin halkının yaptığı gibi onun hakkında da ihtilâf edip kimi iman, kimi inkâr etti. Şayet Rabbinin, insanlara mühlet verme vaadi olmasaydı, elbette haklarında nihâi hüküm verilmiş, iş bitirilmiş olurdu. Bu gerçeğe rağmen, senin halkın hâlâ, Kur’ân’dan ve azaptan yana şiddetli bir tereddüt ve şüphe içindedir.


    Süleyman Ateş : Andolsun, Mûsâ'ya Kitabı verdik, onda da ayrılığa düşüldü. Rabbin, (süre tanıyacağına) söz vermemiş olsaydı, derhal aralarında hüküm verilmiş, (hak eden, cezâsını bulmuş) olurdu. Onlar, bu(Kur'â)n'dan kuşkulu bir şüphe içindedirler.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, Musa'ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar, bundan (Kur'an'dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.


    Ümit Şimşek : Biz Musa'ya kitabı verdik; sonra onda anlaşmazlık çıktı. Eğer daha önce Rabbin tarafından verilmiş bir söz olmasaydı, işleri çoktan bitirilirdi. Hâlâ da onlar kitap hakkında derin bir şüphe içindeler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, Mûsa'ya Kitap'ı verdik de onda da ihtilafa düşüldü. Rabbinden bir kelime, önceden gelmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Onlar bunun hakkında, kafaları karıştıran bir kuşku içindedirler.
     


  11. وَإِنَّ كُلاًّ لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ إِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ



    Ve inne kullen lemmâ le yuveffiyennehum rabbuke a’mâlehum, innehu bimâ ya’melûne habîr(habîrun).



    1. ve inne : ve muhakkak, şüphesiz

    2. kullen : tamamen, bütün, tüm, hepsi

    3. lemmâ : olduğu zaman

    4. le yuveffiyenne-hum : onlara mutlaka öder

    5. rabbuke : senin Rabbin

    6. a'mâle-hum : onların amelleri

    7. inne-hu : muhakkak ki o, çünkü o

    8. bi-mâ : dolayısıyla

    9. ya'melûne : yapıyorlar

    10. habîrun : haberdar olan





    İmam İskender Ali Mihr : Ve muhakkak ki Rabbin, onların hepsinin amellerinin karşılığını mutlaka onlara öder. Muhakkak ki O, onların amellerinden (yaptığı şeylerden) haberdar olandır.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve şüphe yok ki Rabbin, onların yaptıkları şeylere tam bir karşılık verecektir, şüphe yok ki o, ne yapıyorlarsa hepsinden de haberdardır.


    Adem Uğur : Şüphesiz Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin, onların yapmakta olduklarından haberdardır.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki Rabbin her birinin yaptıklarının karşılığını kendilerine tam verir. . . Çünkü O, yapmakta olduklarını (onların Esmâ'sıyla hakikati ve meydana getiricisi olarak) Habiyr'dir.


    Ahmet Tekin : Şüphesiz Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını, onlara tam olarak verecektir. Rabbin, onların işlemeye devam ettiği gizli-açık bütün amellerinden haberdardır.


    Ahmet Varol : Şüphesiz Rabbin onların tümünün yaptıklarını tastamam verecektir. O, onların yaptıklarından haberdardır.


    Ali Bulaç : Şüphesiz Rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp ettiklerinden haberdar olandır.


    Ali Fikri Yavuz : Muhakkak ki Rabbin, onların tümünün (iman edenlerle iman etmeyenlerin) amellerinin karşılığını verecektir, (müminleri cennete kâfirleri cehenneme koyacaktır); Çünkü Allah onların yaptığı her şeyden tamamiyle haberdardır.


    Bekir Sadak : Rabbin, onlarin islerinin karsiligini elbette tamamen verecektir. O, suphesiz, onlarin yaptiklarini bilir.


    Celal Yıldırım : Şüphesiz her birinin amellerinin (karşılığını) Rabbin tastamam verecektir. Doğrusu O, onların yapa geldiklerinden haberlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbin, onların işlerinin karşılığını elbette tamamen verecektir. O, şüphesiz, onların yaptıklarını bilir.


    Diyanet Vakfi : Şüphesiz Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin, onların yapmakta olduklarından haberdardır.


    Edip Yüksel : Rabbin hepsinin yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. O, onların yaptıklarından Haberdardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve hakikat her biri öyle kimselerdir ki lâbüd rabbın kendilerine amellerini tamamiyle ödeyecektir çünkü o, her ne yapıyorlarsa habîrdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçekten her biri öyle kimselerdi ki, Rabbin onlara yaptıklarının karşılığını mutlaka ödeyecektir. Çünkü O, bütün yaptıklarından haberdardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gerçekten de onların her biri öyle kimselerdir ki, yaptıklarının karşılığını Rabbin kendilerine hakkiyle ödeyecektir. Çünkü O, onların yaptıkları her şeyden haberdardır.


    Fizilal-il Kuran : Kuşku yok ki, Rabbin onların tümüne davranışlarının karşılığını tam olarak verecektir. Hiç şüphesiz, O, onların neler yaptıklarından haberdardır.


    Gültekin Onan : Şüphesiz rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp ettiklerinden haberdar olandır.


    Hasan Basri Çantay : Şübhesiz Rabbin, her birinin amellerini (amellerinin karşılığını) onlara tam olarak verecekdir. Çünkü O, ne yapıyorlarsa (hepsinden) hakkıyle haberdârdır.


    Hayrat Neşriyat : Muhakkak ki Rabbin, onların herbirine amellerinin karşılığını kesinlikle tam olarak verecektir. Çünki O, (onlar) ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.


    İbni Kesir : Hiç şüphe yok ki Rabbın; herkese amellerinin karşılığını tamamen ödeyecektir. Muhakkak ki O; yaptıklarınızdan haberdardır.


    Muhammed Esed : Şüphesiz, Rabbin onların her birine edip eyledikleri her şeyin karşılığını tam olarak ödeyecektir: çünkü O, onların edip eylediği her şeyin mutlaka farkındadır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki, Rabbin her birine amellerini tamamiyle ödeyecektir. Muhakkak ki O, yapar olduklarına bihakkın vâkıftır.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz ki Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü O, yaptıklarından haberdardır.


    Şaban Piriş : Rabbin onların yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Allah, onların yaptıklarından haberdardır.


    Suat Yıldırım : Hiç şüphe yok ki Rabbin herkesin işlerinin karşılığını tam tamına ödeyecektir. Çünkü O, onların bütün yaptıklarından haberdardır.


    Süleyman Ateş : Şüphesiz Rabbin, hepsinin işlerini(n karşılığını) tam verecektir. Çünkü Allâh, yaptıklarını bilmektedir.


    Tefhim-ul Kuran : Şüphesiz Rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp ettiklerinden haberdar olandır.


    Ümit Şimşek : Rabbin onların herbirine işlerinin karşılığını eksiksiz verecektir. Onların bütün yaptıklarından O haberdardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hiç kuşkusuz, Rabbin hepsinin amellerinin karşılığını tam tamına kendilerine verecektir. O, onların yapmakta olduklarından haberdardır.
     


  12. فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ



    Festekim kemâ umirte ve men tâbe meake ve lâ tatgav, innehu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).



    1. festekim (fe istekim) : istikamet üzere ol

    2. kemâ : gibi

    3. umirte : emrolundun

    4. ve men : ve o kimseler

    5. tâbe : tövbe etti (tövbe ederek tâbî oldu)

    6. mea-ke : seninle beraber, birlikte

    7. ve lâ tatgav : ve azgınlık etmeyin

    8. inne-hu : muhakkak ki o, çünkü o

    9. bi-mâ : şeyleri

    10. ta'melûne : yapıyorsunuz

    11. basîrun : gören





    İmam İskender Ali Mihr : Artık sen, sana tövbe ederek, tâbî olanlarla birlikte emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve azgınlık yapmayın (aşırı gitmeyin). Muhakkak ki O, yaptıklarınızı görendir.


    Diyanet İşleri : Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık sen, sana nasıl emredildiyse öylece dosdoğru hareket et ve seninle berâber bulunan ve tövbe etmiş olanlar da dosdoğru hareket etsinler ve taşkınlıkta bulunmayın, çünkü şüphe yok ki o, ne yapıyorsanız hepsini de görür.


    Adem Uğur : O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.


    Ahmed Hulusi : O hâlde sen hükmolunduğunca hakikati yaşa (istikamet sahibi olmak, hidâyetin açığa çıkması sonucu olarak hakikatin yaşanması, demektir. A. H. )! Seninle beraber, tövbe edenler de (hakikati yaşayamamalarına neden olan şeylere tövbe edenler). . . Sakın taşkınlık yapmayın! Çünkü O, yapmakta olduklarınızı (B sırrınca) Basıyr'dir.


    Ahmet Tekin : O halde, tevbe ederek seninle beraber olanlarla, günah işlemekten, isyandan vazgeçerek Allah’a itaate yönelenlerle birlikte emrolunduğun gibi ilâhî emirleri doğru uygulayarak itaatte daim ol.
    Aşırı da gitmeyin, azmayın. O sizin işlediğiniz amelleri biliyor, görüyor.


    Ahmet Varol : Emrolunduğun gibi dosdoğru ol; seninle birlikte tevbe edenler de (dosdoğru olsunlar) ve aşırı gitmeyin. O, yaptıklarınızı görmektedir.


    Ali Bulaç : Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O, yaptıklarınızı görendir.


    Ali Fikri Yavuz : Onun için sen, emrolunduğun şekilde, beraberinde tevbe edenlerle dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin; çünkü Allah, yaptıklarınızın hepsini kemaliyle görücüdür.


    Bekir Sadak : Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolundugun gibi dosdogru ol. Asiri gitmeyin, dogrusu Allah yaptiklarinizi gorur.


    Celal Yıldırım : O halde sen —ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte— em-rolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyin. Allah ne yaptıklarınızı şüphesiz ki iyiden iyiye görendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.


    Diyanet Vakfi : O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.


    Edip Yüksel : Emredildiğin gibi dosdoğru ol, seninle beraber yönelmiş olanlarla birlikte... Aşma ve azgınlaşma. O, sizin yaptıklarınızı Görendir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onun için emr olunduğun gibi doğruluk et: sen ve beraberinde tevbe eden de aşırı gitmeyin, çünkü o her ne yaparsanız basîrdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onun için emrolunduğun gibi doğruluk et; sen ve beraberinde tevbe edenler de böyle olsun ve aşırı gitmeyin! Çünkü O, bütün yaptıklarınızı görür.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed, sana emredildiği gibi dosdoğru ol; yanındaki eski sapıklıklarından tevbe edenler de öyle olsunlar. Sakın ölçüleri aşmayınız. Hiç kuşkusuz Allah bütün yaptıklarınızı görür,


    Gültekin Onan : Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte buyrulduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O, yaptıklarınızı görendir.


    Hasan Basri Çantay : O halde sen [habîbim), maiyyetindeki tevbe edenlerle beraber, emr olunduğun vech ile, dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, ne yaparsanız (hepsini) hakkıyle görücüdür.


    Hayrat Neşriyat : O hâlde, emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Berâberindeki tevbe edenler de! Ve(Allah’ın koyduğu) hudûdu aşmayın! Çünki O, ne yaparsanız hakkıyla görendir.


    İbni Kesir : Öyleyse sen, emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et. Beraberindeki tevbe edenler de. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görür.


    Muhammed Esed : Öyleyse, artık emredildiğin yönde, yanında yer alanlarla birlikte, doğru yolu tutun ve sizden hiç biriniz gurura kapılıp da çizgiyi aşmasın: çünkü, unutmayın, yaptığınız her şeyi O görüyor.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık emrolunduğun gibi istikamette bulun ve tevbe etmiş, seninle beraber bulunmuş olanlar da. Ve haddi tecâvüz etmeyin, şüphe yok ki O, yapar olduğunuz şeyleri bihakkın
    görücüdür.


    Ömer Öngüt : Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görmektedir.


    Şaban Piriş : Sen, yanındaki yönelmiş insanlarla birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Taşkınlık yapmayın. Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görür.


    Suat Yıldırım : Öyleyse ey Resulüm, sen beraberinde olup tövbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptığınız her şeyi görmekte olup işlerinizin karşılığını da size verecektir.


    Süleyman Ateş : Öyleyse emrolunduğun gibi doğru ol; seninle beraber tevbe edenler de (doğru olsunlar), aşırı gitmeyiniz! Zira O, yaptıklarınızı görmektedir.


    Tefhim-ul Kuran : Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O, yapmakta olduklarınızı görendir.


    Ümit Şimşek : Beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin. O sizin bütün yaptıklarınızı görür.


    Yaşar Nuri Öztürk : O halde sen, emrolunduğun gibi dosdoğru yürü! Seninle birlikte tövbe edenler de... Sakın aşırılık edip azmayın! O, yapmakta olduklarınızı görüyor.
     


  13. وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ



    Ve lâ terkenû ilellezîne zalemû fe temessekumun nâru ve mâ lekum min dûnillâhi min evliyâe summe lâ tunsarûn(tunsarûne).



    1. ve lâ terkenû : ve meyletmeyin, eğilim göstermeyin, dayanmayın

    2. ilâ ellezîne zalemû : zulmeden (zalim olan) kimselere

    3. fe temesse-kum : o zaman size dokunur

    4. en nâru : ateş

    5. ve mâ lekum : ve sizin için yoktur

    6. min dûni allâhi : Allah'tan başka

    7. min evliyâe : evliyadan, velîlerden, dostlardan bir dost

    8. summe : sonra

    9. lâ tunsarûne : yardım olunmazsınız





    İmam İskender Ali Mihr : Ve zalim olan kimselere meyletmeyiniz. O taktirde size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım olunmazsınız.


    Diyanet İşleri : Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve zulmedenlere meyletmeyin, sonra ateşle azâba uğrarsınız ve Allah'tan başka bir dostunuz yoktur, sonra yardım da görmezsiniz.


    Adem Uğur : Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!


    Ahmed Hulusi : (Nefsine) zulmedenlere meyletmeyin, (o takdirde) size Nâr dokunur. . . Sizin için Allâh dûnunda velî söz konusu olmaz! (Şayet edinirseniz) sonra yardım da görmezsiniz!


    Ahmet Tekin : Baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyenlere, haksızlık edenlere yakınlık, eğilim göstermeyin, onların fiillerine iştirak etmeyin, yardımcı olmayın, desteklemeyin ki, size ateş dokunmasın. Sizin Allah’ın dışında kulları durumundakilerden koruyucunuz, emirlerine itaat edeceğiniz otorite yoktur. Değilse Allah’ın yardımına nâil olamazsınız.


    Ahmet Varol : Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.


    Ali Bulaç : Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de zalimlere (sevgi beslemek, yağcılık yapmak veya yaptıkları işlere rızâ göstermek suretiyle) meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (Cehennemlik olursunuz). Allah’dan başka
    yardımcılarınız da yoktur; sonra azabından kurtarılamazsınız.


    Bekir Sadak : Haksizlik yapanlara yonelmeyin, yoksa ates size de dokunur. Sizin Allah'tan baska dostunuz yoktur; sonra, yardim da goremezsiniz.


    Celal Yıldırım : Ve bir de zulmedenlere meyletmeyin, yoksa dokunur size ateş. Allah'tan başka sizin dost ve sahibiniz de yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz.


    Diyanet Vakfi : Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!


    Edip Yüksel : Zalimlere sakın sempati duymayın, onları desteklemeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin ALLAH'tan başka dostlarınız yoktur, sonra size yardım da edilmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve zulm edenlere meyl etmeyin ki size ateş dokunur, ve Allahdan başka velîleriniz de yoktur sonra kurtulamazsınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve zulmedenlere meyl etmeyin; yoksa size ateş dokunur. Allah'tan başka kayıranlarınız da yoktur;sonra kurtulamazsınız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve zulüm yapanlara yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Allah'dan başka yardımcılarınız da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.


    Fizilal-il Kuran : Sakın zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi; Allah'dan başka bir dostunuz, bir dayanağınız yoktur. O zaman O'nun yardımını göremezsiniz.


    Gültekin Onan : Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Tanrı'dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.


    Hasan Basri Çantay : Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş çarpar. Zâten sizin Allahdan başka yardımcılarınız yokdur. Sonra (Ondan da) yardım göremezsiniz.


    Hayrat Neşriyat : Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur! Hem sizin, Allah’dan başka hiçbir dostunuz yoktur; sonra size yardım edilmez.


    İbni Kesir : Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.


    Muhammed Esed : Ve asla zulümde ısrar edenlerden yana eğilim göstermeyin.Yoksa, (ahirette) ateş size de dokunur; ve Allah'tan başka koruyucunuz olmadığına göre, o zaman (O'nun tarafından da) yardım edilmez size!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve zulmetmiş olanlara meyil etmeyiniz. Yoksa size ateş dokunur ve sizin için Allah Teâlâ'dan başka yardımcılardan (kimse) yoktur. Sonra nusrete nâil olamazsınız.


    Ömer Öngüt : Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.


    Şaban Piriş : Zalimlere yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka bir veliniz yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.


    Suat Yıldırım : Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O’ndan da yardım görmezsiniz.


    Süleyman Ateş : Sakın zulmedenlere dayanmayın, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım edilmez.


    Tefhim-ul Kuran : Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.


    Ümit Şimşek : Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz zaten yoktur; sonra hiç kimseden yardım görmezsiniz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Zulmedenlere eğilim göstermeyin! Yoksa ateş sizi sarmalar. Allah'tan başka dostlarınız kalmaz, size yardım de edilmez.
     


  14. وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ



    Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyl(leyli), innel hasenâti yuzhibnes seyyiât(seyyiâti), zâlike zikrâ liz zâkirîn(zâkirîne).



    1. ve ekımı es salâte : ve namazı kıl, ikame et

    2. tarafeyin : iki tarafında

    3. nehâri : gündüz

    4. ve zulefen : ve gecenin ilk saatleri

    5. min el leyli : geceden

    6. inne el hasenâti : muhakkak hasenat (iyilikler, kazanılan dereceler)

    7. yuzhibne : giderir, yok eder

    8. es seyyiâti : seyyiat, kِtülükler (kaybedilen dereceler)

    9. zâlike : i؛te bu

    10. zikrâ : zikir, ِğüt, hatırlatma

    11. li ez zâkirîne : ِğüt alanlar, zikredenler için





    İmam İskender Ali Mihr : Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın kısmında namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler (kazanılan dereceler), seyyiati (kaybedilen dereceleri) giderir. İ؛te bu, zikredenler için bir ِğüttür.


    Diyanet İ؛leri : (Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. اünkü iyilikler kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt alanlar için bir ِğüttür.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ve gündüzün ba؛langıcıyla son kısmında ve gecenin ilk çağlarında namaz kıl; ؛üphe yok ki güzel i؛ler, kِtülükleri giderir. İ؛te bu, iyi dü؛ünenlere bir ِğüttür.


    Adem Uğur : Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. اünkü iyilikler kِtülükleri (günahları) giderir. Bu, ِğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.


    Ahmed Hulusi : Gündüzün iki tarafında ve geceden zülfelerde (gündüze yakın saatlerinde) salâtı ikame et. . . Muhakkak ki hasenat (Hakikatini ya؛amak - ki؛iden açığa çıkan güzel ya؛antı) seyyiatı (hakikati ِrtme ve nefsaniyetten kaynaklanan suçların getirisini) giderir. . . Bu, idrak sahiplerine bir ِğüttür.


    Ahmet Tekin : Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde (sabah, ak؛am, yatsı) namazları âdâbına riâyet ederek, aksatmadan kıl. İyilikler, namazlar, câmiler, müesseseler, hukuk kurallarının i؛letilmesi, fazileti, sevabı yüksek hükümlere ِncelik verilmesi kِtülükleri, günahları, ba؛ıbozukluğu yok eder. Bu Kur’ân, dü؛ünebilenler için, kulağına sِz girecek kimseler için büyük bir ِğüttür.


    Ahmet Varol : Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın vakitlerinde namaz kıl. ھüphesiz iyilikler, kِtülükleri giderir. Bu ibret alanlara bir ِğüttür.


    Ali Bulaç : Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. ھüphesiz iyilikler, kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt alanlara bir ِğüttür.


    Ali Fikri Yavuz : Gündüzün iki tarafında (ِğle ve ikindi vakitlerinde) ve geceye yakın üç vakitte (ak؛am, yatsı ve sabah vakitlerinde) gereği üzre namaz kıl. Doğrusu bu hasenat (be؛ vakit namazın sevabı, küçük) günahları mahveder, Bu, ibretle dü؛ünenlere bir nasihattır.


    Bekir Sadak : Gunduzun iki ucunda ve gecenin gunduze yakin zamanlarinda namaz kil. Dogrusu iyilikler kotulukleri giderir. Bu, ogut kabul edenlere bir oguttur.


    Celal Yıldırım : Hem gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. اünkü iyilikler kِtülükleri (temizleyip) giderir. Bu, iyi dü؛ünenlere bir ِğüt, bir hatırlatmadır.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt kabul edenlere bir ِğüttür.


    Diyanet Vakfi : Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. اünkü iyilikler kِtülükleri (günahları) giderir. Bu, ِğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.


    Edip Yüksel : Gündüzün iki ucunda, gecenin yakın kısmında namazı gِzet. İyilikler kِtülükleri silip gِtürür. Bu, ِğüt alacak olanlara bir ِğüttür.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem namaz kıl gündüzün taraflarından ikisinde ve gecenin gündüze yakın saatlerinde, çünkü hasenat, seyyiatı giderir, bu, idrâki olanlara bir ِğüddür


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl! اünkü iyilikler, kِtülükleri giderir. Bu, algılaması olanlara bir ِğüttür.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kِtülükleri giderir. Bu ise, dü؛ünebilenlere bir ِğüttür.


    Fizilal-il Kuran : Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl ; iyi ameller kِtülükleri giderirler. Bu hatırlatmalar ِğüt alacak yetenekte olanlar için birer ِğüttür.


    Gültekin Onan : Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. ھüphesiz iyilikler, kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt alanlara bir ِğüttür.


    Hasan Basri اantay : Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. اünkü güzellikler kِtülükleri (günâhları) giderir. Bu, iyi dü؛ünenlere bir ِğüddür.


    Hayrat Ne؛riyat : Gündüzün iki tarafında (ِğle ve ikindi vakitlerinde) ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde (ak؛am, yatsı ve sabah vakitlerinde) ise namazı hakkıyla edâ et! Muhakkak ki iyilikler, (büyük günahlardan kaçınmak ؛artıyla) kِtülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir nasîhattir.


    İbni Kesir : Gündüzün iki tarafında ve gecenin de yakın saatlerinde namaz kıl. اünkü iyilikler kِtülükleri giderir. Bu; ِğüt kabul edenlere bir ِğüttür.


    Muhammed Esed : Ve gündüzün ba؛ında ve sonunda, bir de gecenin erken saatlerinde salatta devamlı ol; çünkü muhakkak ki iyi eylemler kِtü eylemleri giderir; (Allah'ı) hatırında tutanlar için bir ِğüt, bir hatırlatmadır bu.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve namazı gündüzün iki tarafında ve geceden de gündüze yakın saatlerde dosdoğru kıl. ھüphe yok ki güzellikler, kِtülükleri giderir. Bu, güzelce dü؛ünenler için bir iyi ِğüttür.


    ضmer ضngüt : Gündüzün iki ucunda ve gecenin de yakın saatlerinde namaz kıl! İyilikler kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır.


    ھaban Piri؛ : Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl, iyilikler kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt alanlara bir hatırlatmadır.


    Suat Yıldırım : Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Zira bِyle güzel i؛ler insandan uzak olmayan günahları silip giderir. Bu, dü؛ünen ve ibret alanlara bir nasihattır.


    Süleyman Ate؛ : Gündüzün iki tarafında (sabah, ak؛am) ve geceye yakın sâ'atlerde namaz kıl; çünkü iyilikler, kِtülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir ِğüttür.


    Tefhim-ul Kuran : Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. ھüphesiz iyilikler, kِtülükleri giderir. Bu, ِğüt alanlara bir ِğüttür.


    ـmit ھim؛ek : Gündüzün iki yanında, gecenin de yakın saatlerinde namaz kıl. İyilikler kِtülükleri giderir. İ؛te bu güzelce dü؛ünenler için bir ِğüttür.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl! Güzellikler kِtülükleri silip süpürür. İ؛te bu, Allah'ı ananlara bir ِğüttür.

     


  15. وَاصْبِرْ فَإِنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ



    Vasbir fe innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne).



    1. vasbir (ve isbir) : ve sabret

    2. fe innallâhe (inne allâhe) : muhakkak ki Allah

    3. lâ yudîu : zayi etmez

    4. ecre el muhsinîne : muhsinlerin ecrini





    İmam İskender Ali Mihr : Ve sabret, muhakkak ki Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez.


    Diyanet İşleri : Sabret! Çünkü, Allah iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve sabret, çünkü Allah, gerçekten de iyilik edenlerin ecrini zâyi etmez.


    Adem Uğur : (Ey Muhammed!) Sabırlı ol, çünkü Allah güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez.


    Ahmed Hulusi : Sabret. . . Muhakkak ki Allâh ihsan sahiplerinin mükâfatını zayi etmez.


    Ahmet Tekin : Sabrederek mücadeleye devam et. Allah, iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman önderlerin, idarecilerin, müslümanların mükâfatını zâyi etmez.


    Ahmet Varol : Sabret. Allah iyilik yapanların ecirlerini zayi etmez.


    Ali Bulaç : Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Rasûlüm, kavminin eziyetlerine ve ibadete) sabret; çünkü Allah, iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.


    Bekir Sadak : Sabret, Allah iyi davrananlarin ecrini elbette zayi etmez.


    Celal Yıldırım : Ve sabret; şüphesiz ki Allah iyiliği huy edinip iyilikte bulunanların mükâfatını zayi'etmez.


    Diyanet İşleri (eski) : Sabret, Allah iyi davrananların ecrini elbette zayi etmez.


    Diyanet Vakfi : (Ey Muhammed!) Sabırlı ol, çünkü Allah güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez.


    Edip Yüksel : Sabret, çünkü ALLAH, iyilik yapanların ödülünü savsamaz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve sabr et zira Allah muhsinlerin ecrini zayi' etmez


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve sabret, çünkü Allah iyi davrananların mükafatını ziyan etmez.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.


    Fizilal-il Kuran : Müşriklerin sana çektirdikleri sıkıntılara karşı sabret; çünkü Allah, iyi davranışları ödülsüz bırakmaz.


    Gültekin Onan : Ve sabret. Gerçekten Tanrı, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.


    Hasan Basri Çantay : Sabr-u sebat et. Zîrâ Allah iyi hareket edenlerin mükâfatını zaayi etmez.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık sabret! Zîrâ şübhesiz ki Allah, iyilik edenlerin mükâfâtını zâyi' etmez.


    İbni Kesir : Sabret, çünkü Allah ihsan edenlerin ücretini zayi etmez.


    Muhammed Esed : Ve sabret, sonuna kadar dayan: çünkü Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sabret. Zira şüphe yok ki, Allah Teâlâ muhsin olanların mükâfaatını zâyi etmez.


    Ömer Öngüt : Sabret! Çünkü Allah muhsinlerin mükâfatını zâyi etmez.


    Şaban Piriş : Sabret, Allah iyilerin ecrini zayi etmez.


    Suat Yıldırım : Sabret, zira Allah iyi davrananların mükâfatını zayi etmez.


    Süleyman Ateş : Sabret, çünkü Allâh güzel davrananların ecrini zayi etmez.


    Tefhim-ul Kuran : Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.


    Ümit Şimşek : Sabret; iyilik yapan ve iyi kulluk edenlerin ödülünü Allah zayi etmez.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sabret! Allah, güzel düşünüp güzel davrananların ödülünü yitirmez.
     



  16. فَلَوْلاَ كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِن قَبْلِكُمْ أُوْلُواْ بَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فِي الأَرْضِ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّنْ أَنجَيْنَا مِنْهُمْ وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا أُتْرِفُواْ فِيهِ وَكَانُواْ مُجْرِمِينَ



    Fe lev lâ kâne minel kurûni min kablikum ûlû bakıyyetin yenhevne anil fesâdi fil ardı illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum, vettebeallezîne zalemû mâ utrifû fîhi ve kânû mucrimîn(mucrimîne).



    1. fe : o zaman, bu durumda

    2. lev lâ kâne : olmaz mıydı, olmasaydı

    3. min el kurûni : nesillerden (asırlardan)

    4. min kabli-kum : sizden öncekilerden

    5. ûlû bakıyyetin : bakiye sahipleri (asırlarca münkerden nehyedenler ve ma'rufla emredenler)

    6. yenhevne : nehyederler, men ederler

    7. an el fesâdi : fesat(lar)dan

    8. fi el ardı : yeryüzünde

    9. illâ kalîlen : pek azı hariç

    10. mimmen (min men) enceynâ : kurtardıklarımızdan

    11. min-hum : onlardan

    12. vettebea (ve ittebea) : ve tâbî oldular

    13. ellezîne zalemû : zulmeden kimseler

    14. mâ utrifû

    (teref) : şımartıldıkları şeyler (mal, mülk)


    : (şımarıklık, ni'met ve bolluk içinde olup şımarmak)

    15. fî-hi : onun içinde, onda (o şeylerde)

    16. ve kânû : ve oldular

    17. mucrimîne : mücrimler, suçlular, günahkârlar






    İmam İskender Ali Mihr : Bu durumda, sizden önceki nesillerden bakiye sahiplerinden (asırlarca münkerden nehyedenler ve ma'rufla emredenler) onlardan kurtardıklarımızdan pek azı dışındakilerden de bir kısmı, yeryüzünde fesattan nehyetseler (men) olmaz mıydı? Zalim olanlar, onları şımartan şeylere (mal, mülk) tâbî oldular. Ve mücrimler (suçlular) oldular.


    Diyanet İşleri : Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sizden önceki çağlarda, halkı, yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışan idrâk ve ibâdet ehli bir bölük halk bulunsaydı ne olurdu; halbuki içlerinden kurtardıklarımız pek azdı ve zulmedenler, yalnız kendilerine verilmiş olan devlete uydular ve suçlu oldular.


    Adem Uğur : Sizden önceki asırlarda yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır (bunlar görevlerini yaptılar). Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkâr idiler.


    Ahmed Hulusi : Sizden önceki kuşaklardan geri kalanlar, arzda bozgunculuktan vazgeçirmeliydi onları değil mi? Onlardan kurtarmış olduklarımızdan az bir kısmı hariç (bunu yapan olmadı). . . Zâlim olanlar ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler. . . Suçlu oldular!


    Ahmet Tekin : Sizden önceki asırlarda yaşayan nesiller içinden, akıllı, ileri görüşlü, dindar fazilet sahipleri, yeryüzünde insanları bozgunculuktan, yozlaşmaktan, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünü yapmaktan vazgeçirmeye çalışsalardı, ne iyi olurdu. Ancak, onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. İsyan ile, inkâr ile, baskı zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, haksızlık eden zâlimler ise, kendilerine verilen servetin, eğlencenin, şımartıldıkları refahın peşine düştüler. Onlar zaten İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsi, suçlu, günahkâr idiler.


    Ahmet Varol : Sizden önceki nesillerden, yeryüzünde fesattan alıkoyan fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Onlardan kendilerini kurtardığımız çok azı dışında bunu yapan olmadı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine takıldılar ve suçlu kimseler oldular.


    Ali Bulaç : Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu günahkarlardı.


    Ali Fikri Yavuz : Şimdi, sizden önceki devirlerden geri kalan akıl sahipleri, yeryüzünde fesad çıkarmaktan (insanları) alıkoysalardı ya! Fakat onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz kimseler pek azdır. Zulüm yapanlar ise, kendilerine verilen refahın (lüks saltanatının) ardına düştüler ve hep mücrim, günahkâr oldular.


    Bekir Sadak : Sizden onceki nesillerin ileri gelenleri, yeryuzunde bozgunculuga engel olmali degil miydiler? Onlardan kurtardiklarimiz pek azdir. Kendilerine verilen nimete karsi haksizlik edenlere uyanlar ise suclu oldular.


    Celal Yıldırım : Sizden önceki nesillerden akıl ve idrâk sahiplerinin yeryüzünde fitne ve fesadı yasaklamaları gerekmiyor muydu ? Onlardan kurtardığımızın pek azı ancak (bu fazileti gösterip mücâdele etmişti). O zulmedenler ise kendilerine sunulan refahın peşine düştüler, zaten onlar suçlu günahkârlar idi.


    Diyanet İşleri (eski) : Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar ise suçlu oldular.


    Diyanet Vakfi : Sizden önceki asırlarda yeryüzünde (insanları) bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır (bunlar görevlerini yaptılar). Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkâr idiler.


    Edip Yüksel : Sizden önceki nesillerin erdem sahibi olanları, yeryüzünde kötülüklere engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardığımız az kişi hariç... Zalimler ise, kendilerine verilen refaha dalıp şımardılar; böylece suçlulara katıldılar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şimdi sizden evvelki karnlardan bakıyye sahipleri Yer yüzünde fesaddan nehyeder olsalardı; lâkin onlardan necata irdirdiğimiz pek az kimselerden başka yok, o zulmetmekte bulunanlar ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve hep mücrim oldular


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şimdi sizden önceki devirlerden yeryüzünde bozgunculuğu yasaklayan faziletli kimseler bulunmalıydı. Ancak onlardan, yalnızca kurtardığımız pek az kimselerden başka yok. Zulmedenler ise kendisi ile şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve hep suçlu oldular.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri (kitap ehli) yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ne iyi olurdu. Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. O zulmedenler ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler ve hepsi de suçlu oldular.


    Fizilal-il Kuran : Sizden önceki kuşaklardan, yeryüzünde bozgunculuktan sakındıran birtakım akıllı ve erdemli kimseler çıksaydı ya! Sadece toplu felaketlerden kurtardığımız az sayıda kimse bu görevi yerine getirdi. Zalimler ise kendilerini şımartan ihtiraslarına kapılarak ağır suçlara daldılar.


    Gültekin Onan : Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu günahkarlardı.


    Hasan Basri Çantay : Sizden önceki devirlerde (insanları) yer yüzünde fesâd (çıkarmak) dan vaz geçirmiye çalışacak (bu suretle onları helâkden kurtaracak) fazilet saahibleri bulunmalı değil miydi? (O devirlerin insanları) içinden (vazifelerini yapdıkları için) kurtardığımız (kimseler) ancak (pek) azdır. Zaalim olanlar ise yalınız kendilerine verilen (dünyevî) refahın ardına düşdüler, günahkâr insanlardı onlar.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki sizden önceki (helâk ettiğimiz) nesiller içinde, yeryüzünde fesad çıkarmaktan (insanları) men' eden fazîletli kimseler bulunmalı değil miydi? Onlardan, kurtardığımız pek az kimse müstesnâ (içlerinde fazîletli insanlar yoktu). Zulmedenler ise, içinde şımartıldıklarının (o sayısız ni'metlerin) peşine düştü ve günahkâr kimseler oldular.


    İbni Kesir : Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Zalim olanlar ise yalnız kendilerine verilen refahın ardına düştüler. Suçlu kimselerdi onlar.


    Muhammed Esed : Fakat, ne yazık ki, (yok ettiğimiz) sizden önceki kuşaklar arasından, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan -(doğru yolu izledikleri için) kendilerini kurtardığımız küçük toplulukların dışında- akıl / iz'an ve erdem sahibi kimseler çıkmadı. Ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sizden evvelki asırlarda yeryüzünde fesattan nehyeder bir kısım fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Ancak onlardan necâta erdirdiğimiz bir azı müstesna, ve o zulmedenler ise kendilerinin içinde bulundukları refaha (dünya varlığına) uydular ve günahkâr kimseler oldular.


    Ömer Öngüt : Sizden önceki asırlarda faziletli kimselerin yeryüzünde bozgunculuğu önlemeye çalışmaları gerekmez miydi? Ancak onlar arasından kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten onlar günahkâr idiler.


    Şaban Piriş : Sizden önceki devirlerde yeryüzünde fesattan vazgeçirmeye çalışacak fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Onlardan sadece çok azını kurtardık. Fakat zalimler kendilerine verilen nimetlerle azdılar. Günahkar oldular.


    Suat Yıldırım : Sizden önceki nesillerde, dünyada fesat ve düzensizliği menedecek, böylece onları helâk olmaktan koruyacak idrâk ve fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Onların içinden görevlerini yaptıklarından ötürü kurtardığımız az kimse var. Zalimler ise içinde bulundukları refahın ardına düştüler. Doğrusu onlar suçlu kimselerdi.


    Süleyman Ateş : Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men'etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar.


    Tefhim-ul Kuran : Sizden önceki kuşaklardan onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu günahkârlardı.


    Ümit Şimşek : Keşke sizden önceki nesillerden, yeryüzünde bozgunculuğun önüne geçecek söz sahibi insanlar olsaydı! Lâkin, onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz pek azı bunu yaptı. Zulmedenler ise daldıkları refahın peşine düştüler de mücrim olup çıktılar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sizden önceki kuşakların söz ve eser sahibi olanları, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise içine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler.
     


  17. وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ




    Ve mâ kâne rabbuke li yuhlikel kurâ bi zulmin ve ehluhâ muslihûn(muslihûne).



    1. ve mâ kâne : ve olmadı

    2. rabbu-ke : senin Rabbin

    3. li yuhlike : helâk edici

    4. el kurâ : beldeler, ülkeler

    5. bi zulmin : zulüm ile

    6. ve ehlu-hâ : ve halkı

    7. muslihûne : ıslâh eden kimseler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve senin Rabbin, halkı ıslâh edici olan beldeleri zulüm ile helâk edici olmadı.


    Diyanet İşleri : Rabbin, halkları salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbin, ahâlisi, birbirini ıslâh edip duran şehirleri zulümle helâk etmez.


    Adem Uğur : Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helâk etmez.


    Ahmed Hulusi : Senin Rabbin, sâlih (dürüst) insanların yaşadıkları bölgeleri, haksız olarak helâk edecek değildir!


    Ahmet Tekin : İdarecileri, halkı iyi ve ıslah iken, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkilerini düzelterek, geliştirerek yaşarlarken, senin Rabbin zulm ile bir memleketi helâk edecek değildir.


    Ahmet Varol : Rabbin, ahalisi ıslah edici iken o beldeleri haksız yere helak edecek değildi.


    Ali Bulaç : Halkı, ıslah eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi.


    Ali Fikri Yavuz : Memleketlerin halkı, zulümden berî bulundukları halde, Rabbin, asla o memleketleri zulümle helâk etmez.


    Bekir Sadak : Rabbin, kasabalarin halki islah olmusken, haksiz yere onlari yok etmez.


    Celal Yıldırım : Rabbin, halkından, kendilerini (ve çevrelerini) düzeltenler bulundukça kasabaları haksız yere yok edecek değildir.


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbin, kasabaların halkı ıslah olmuşken, haksız yere onları yok etmez.


    Diyanet Vakfi : Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helâk etmez.


    Edip Yüksel : Halkı erdemli davrandığı sürece, Rabbin kentleri yok edecek değildir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Rabbın da o memleketleri ahalisi muslihler iken zulmile helâk edecek değildi ya


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rabbin ahalisi iyi gidişatlı olan o memleketleri haksızlık yapacak helak edecek değildi ya!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Senin Rabbin, halkları iyi ve ıslahatçı iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.


    Fizilal-il Kuran : Sözkonusu şehirlerin halkları doğru yoldayken, Rabbin oraları haksızlıkla helak etmiş değildir.


    Gültekin Onan : Ahalisi (ehli) ıslah eden kimseler iken, senin rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi.


    Hasan Basri Çantay : Senin Rabbin — ehâlîsi (hem nefislerini, hem yekdiğerini) ıslaahedib dururken de — O memleketleri (sırf) şirk yüzünden helak edecek değildi ya.


    Hayrat Neşriyat : Rabbin o şehirleri, ahâlisi (kendi hâllerini ve diğer insanları) ıslâh eden kimseler iken, zulümle helâk edecek değildi.


    İbni Kesir : Kasabaların halkı ıslah edilip dururken Rabbın haksız yere onları helak etmez.


    Muhammed Esed : Yoksa, senin Rabbin, halkı (birbirlerine karşı) dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu (sırf) (çarpık inançları) yüzünden asla helak etmez.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve senin Rabbin, ahalisi muslih kimse oldukları halde şehirleri bir zulüm sebebiyle helâk eder olmadı.


    Ömer Öngüt : Halkı ıslah olmuş (sâlih ve ıslahtan yana) kimseler olsaydı, Rabbin o memleketleri haksız yere helâk edecek değildi.


    Şaban Piriş : Rabbin, halkı dürüst olan ülkeleri haksız yere helak edecek değildir.


    Suat Yıldırım : Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.


    Süleyman Ateş : Halkı uslu kimseler olsaydı, Rabbin o kentleri, zulüm ile helâk edecek değildi.


    Tefhim-ul Kuran : Halkı, ıslah eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi.


    Ümit Şimşek : Yoksa Rabbin, ahalisi düzgün kimseler olduğu halde beldeleri haksız yere helâk edecek değildi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Halkı iyilik ve barış sevenler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri zulümle helâk edecek değildi ya!
     


  18. وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلاَ يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ



    Ve lev ؛âe rabbuke le cealen nâse ummeten vâhideten ve lâ yezâlûne muhtelifîn(muhtelifîne).



    1. ve lev : ve eًer, olsa bile

    2. ‏âe : diledi

    3. rabbu-ke : senin Rabbin

    4. le ceale : elbette k‎ld‎, yapt‎

    5. en nâse : insanlar

    6. ummeten : bir ümmet

    7. vâhideten : tek, bir

    8. ve lâ yezâlûne : ve devam edecek (bitmeyecek, zail olmayacak)

    9. muhtelifîne : çe‏itli anla‏mazl‎klar, ihtilâflar





    فmam فskender Ali Mihr : Ve Rabbin, ‏âyet dileseydi insanlar‎ tek bir ümmet yapard‎. Oysa ihtilâflar devam edecek.


    Diyanet ف‏leri : (118-119) Rabbin dileseydi, insanlar‎ (ayn‎ inanca baًl‎) tek bir ümmet yapard‎. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onlar‎ bunun için yaratt‎. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracaً‎m” sِzü kesinle‏ti.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Rabbin dileseydi insanlar‎ bir tek ümmet haline getirirdi, fakat onlar, ayk‎r‎l‎ًa dü‏mekten bir türlü kurtulamazlar.


    Adem Uًur : Rabbin dileseydi bütün insanlar‎ bir tek millet yapard‎. (Fakat) onlar ihtilafa dü‏meye devam edecekler.


    Ahmed Hulusi : Eًer Rabbin dileseydi, elbette (tüm) insanlar‎ ümmet-i vahide (tek bir inanca sahip toplum) yapard‎! Oysa kar‏‎t gِrü‏e dayal‎ inançlar sürüp gidecektir.


    Ahmet Tekin : Eًer Rabbinin sünneti, düzeninin yasalar‎ içinde, iradesinin tecellisine uygun olsayd‎, insanlar‎ ayn‎ inanç ve dü‏ünceyi payla‏an bir tek millet yapard‎. Hür iradeye, ِzgürce seçme hakk‎na sahip olduklar‎, sana ve Kur’ân’a itibar etmedikleri için hâlâ farkl‎ dü‏ünmeye ve ihtilâfa devam ediyorlar.


    Ahmet Varol : Rabbin dileseydi insanlar‎ bir tek ümmet yapard‎. Ama onlar ihtilaf edip durmaktad‎rlar.


    Ali Bulaç : Eًer Rabbin dileseydi, insanlar‎ elbette tek bir ümmet k‎lard‎. Oysa, onlar, anla‏mazl‎ً‎ sürdürmektedirler:


    Ali Fikri Yavuz : Eًer Rabbin dileseydi, bütün insanlar‎ tek bir dine baًl‎ k‎lard‎. Halbuki onlar çe‏itli dinlere uyarak ihtilâf edip duracaklard‎r.


    Bekir Sadak : (118-11) 9 Eger Rabbin dileseydi insanlari tek bir ummet kilardi. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayriliktadirlar, esasen onlari bunun icin yaratmistir. Rabbinin «And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracagim» sozu yerine gelmistir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Eًer Rabbin dileseydi, insanlar‎ bir tek ümmet haline getirirdi. (Gِrüldüًü gibi) onlar durmadan anla‏mazl‎k halindeler.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (118-119) Eًer Rabbin dileseydi insanlar‎ tek bir ümmet k‎lard‎. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayr‎l‎ktad‎rlar, esasen onlar‎ bunun için yaratm‎‏t‎r. Rabbinin 'And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracaً‎m' sِzü yerine gelmi‏tir.


    Diyanet Vakfi : Rabbin dileseydi bütün insanlar‎ bir tek millet yapard‎. (Fakat) onlar ihtilafa dü‏meye devam edecekler.


    Edip Yüksel : Rabbin dileseydi halk‎ tek bir toplum yapard‎. Fakat onlar sürekli olarak (gerçeًi) tart‎‏‎p duracaklar.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hem rabb‎n dileseydi elbet bütün o nas‎ bir tek ümmet yapard‎, halbuki ‎htilâf edip duracaklard‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Rabbin dileseydi, kesinlikle bütün insanlar‎ bir tek ümmet yapard‎. Oysa ihtilaf edip duracaklard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Eًer Rabbin dileseydi elbette bütün insanlar‎ tek bir ümmet yapard‎. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklard‎.


    Fizilal-il Kuran : Eًer Rabbin dileseydi, tüm insanlar‎ tek bir ümmet yapard‎. Oysa insanlar sürekli gِrü‏ ve inanç ayr‎l‎ً‎ içindedirler.


    Gültekin Onan : Eًer rabbin dileseydi, insanlar‎ elbette tek bir ümmet k‎lard‎. Oysa, onlar anla‏mazl‎ً‎ sürdürmektedir.


    Hasan Basri اantay : Eًer Rabbin dileseydi bütün insanlar‎ muhakkak ki bir tek ümmet yapard‎. Onlar ihtilâf edici bir halde (i‏te bِylece) devam edib gideceklerdir.


    Hayrat Ne‏riyat : Eًer Rabbin dileseydi, insanlar‎ elbette (فslâm üzere) bir tek ümmet yapard‎; fakat (onlar) ihtilâf eden kimseler olarak, (bِyle) devâm edip duracaklard‎r.


    فbni Kesir : Rabb‎n dileseydi; bütün insanlar‎ tek bir ümmet yapard‎. Onlar ise hala ayr‎l‎ktad‎rlar.


    Muhammed Esed : Hem, Rabbin dileseydi, bütün insanl‎ً‎ bir tek ümmet yapard‎; fakat (O, yollar‎n‎ seçmekte kendilerini ِzgür b‎rakt‎ diye) hala farkl‎ gِrü‏ler benimsemekteler;


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve eًer Rabbin dilese idi, elbette bütün nâs‎ bir tek ümmet k‎lard‎. Fakat onlar ihtilâf eder kimseler olmaktan geri durmayacaklard‎r.


    ضmer ضngüt : Rabbin dileseydi insanlar‎ tek bir ümmet yapard‎, fakat onlar hâlâ ayr‎l‎ktad‎rlar.


    قaban Piri‏ : Eًer Rabbin dileseydi, insanlar‎ tek bir toplum k‎lard‎. Fakat onlar bir türlü ihtilaftan kurtulamazlar.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (118-119) Eًer Rabbin dileseydi bütün insanlar‎ hakta ittifak eden bir tek ümmet yapard‎. Fakat O bunu irade etmediًinden ittifak etmemi‏lerdir ve i‏te bِylece ihtilaf eder vaziyette devam edeceklerdir. Ancak Rabbinin lütfederek hakta birle‏meyi nasib ettiًi kimseler bunun d‎‏‎ndad‎r. Esasen O, insanlar‎ bunun için yaratm‎‏t‎r. Bِylece, Rabbinin "Ben cehennemi, bütün cin ve insanlardan müstehak olanlarla dolduracaً‎m." sِzü gerçekle‏ecektir.


    Süleyman Ate‏ : Rabbin dileseydi, insanlar‎ bir tek ümmet yapard‎. Ama ihtilâf edip durmaktad‎rlar.


    Tefhim-ul Kuran : Eًer Rabbin dileseydi, insanlar‎ elbette tek bir ümmet k‎lard‎. Oysa, onlar, anla‏mazl‎ً‎ sürdürmektedirler:


    ـmit قim‏ek : Rabbin dileseydi insanlar‎ tek bir ümmet yapard‎; fakat onlar‎n anla‏mazl‎klar‎ son bulmaz.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Eًer Rabbin dileseydi insanlar‎ elbette bir tek ümmet yapard‎. Ama birbiriyle tart‎‏maya devam edeceklerdir.
     


  19. إِلاَّ مَن رَّحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ



    İllâ men rahime rabbuk(rabbuke), ve li zâlike halakahum, ve temmet kelimetu rabbike le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).



    1. illâ : hariç

    2. men rahime : rahmet ettiği kimseler

    3. rabbu-ke : senin Rabbin

    4. ve li zâlike : ve bunun için

    5. halaka-hum, : onları yarattı

    6. ve temmet : ve tamamlandı

    7. kelimetu : sِz, kelime

    8. rabbi-ke : senin Rabbin

    9. le emleenne : muhakkak dolduracağım

    10. cehenneme : cehennem

    11. min el cinneti : cinlerden (cinlerle)

    12. ve en nâsi : ve insanlar

    13. ecmaîne : toplu olarak, hepsi, tamamı, tümü





    İmam İskender Ali Mihr : Rabbinin rahmet ettiği (Rahîm esmasıyla tecelli ederek rahmet nuru gِnderdiği) kimseler (ihtilâfa dü؛meyip Allah'a ula؛mayı dileyenler) hariç. Ve onları (insanları), bunun için (ihtilâfa dü؛enlerle dü؛meyenleri ayırmak için) yarattı. Rabbinin (ihtilâfa dü؛enler yani Allah'a ula؛mayı dilemeyenler için) sِzü tamamlandı: Cehennemi mutlaka tamamen insanlar ve cinlerle dolduracağım.


    Diyanet İ؛leri : (118-119) Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sِzü kesinle؛ti.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesnâ ve zâten de bunun için halketmi؛tir onları ve Rabbinin sِzü de tamamıyla yerine gelmi؛tir: Andolsun ki cehennemi, cinlerin ve insanların bir kısmıyla dolduracağım.


    Adem Uğur : Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, "Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım" sِzü yerini buldu.


    Ahmed Hulusi : Sadece Rabbinin rahmet ettiği kimse hariç (o Rasûlün getirdiklerine muhalefet etmez); i؛te bunun için onları halketti! Rabbinin: "Andolsun ki cehennemi tamamen cinn ve nas'tan dolduracağım" kelimesi tamamlanmı؛tır.


    Ahmet Tekin : Ancak Rabbinin rahmetiyle muamele yaptığı kimseler ihtilâfa dü؛mediler. Allah, hür iradeye, ِzgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar edip, ilâhî lütfa nail olmaları için onları yarattı. Rabbinin:


    'Andolsun ki, Cehennem’i cinler ve insanlarla tamamen dolduracağım' hükmü bِylece gerekçeli olarak kesinle؛ti.


    Ahmet Varol : Rabbinin rahmet ettikleri hariç. O, onları bunun için yarattı. Rabbinin: 'Andolsun ben cehennemi cinlerden ve insanlardan dolduracağım' sِzü tamamen yerine gelmi؛tir.


    Ali Bulaç : Rabbinin rahmet ettikleri dı؛ında. Onları bunun için yarattı. Bِylece Rabbinin (؛u) sِzü tamamlanıp gerçekle؛mi؛tir: "Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, (kafirlerin) tümüyle dolduracağım."


    Ali Fikri Yavuz : Ancak Rabbinin rahmetiyle, hak din üzere anla؛ıp ayrılmıyanlar müstesnadır. Allah, insanları bunun için (bir kısmının ihtilâfı ve bir kısmının hak din üzere bulunması için) yarattı ve Rabbinin meleklerine olan ؛u: “- And olsun, cehennemi tamamen insanlardan ve cinlerden dolduracağım”, sِzü tamamen yerine geldi.


    Bekir Sadak : (118-11) 9 Eger Rabbin dileseydi insanlari tek bir ummet kilardi. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayriliktadirlar, esasen onlari bunun icin yaratmistir. Rabbinin «And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracagim» sozu yerine gelmistir.


    Celal Yıldırım : Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesna. Zaten Rabbin insanları bunun için (bu duygu ve dü؛üncede) yaratmı؛tır. Ve Rabbinin ؛u sِzü tamamlanıp yerini bulmu؛tur : «And olsun ki, Cehennem'i tamamen cinlerden ve insanlardan (olan günahkâr suçlularla) dolduracağım.»


    Diyanet İ؛leri (eski) : (118-119) Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar, esasen onları bunun için yaratmı؛tır. Rabbinin 'And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım' sِzü yerine gelmi؛tir.


    Diyanet Vakfi : Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, «Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım» sِzü yerini buldu.


    Edip Yüksel : Rabbinin acıdıkları hariç. Bunun içindir ki onları yarattı. Rabbinin sِzü yerine gelmi؛tir: 'Cehennemi cinler ve insanlarla, topluca dolduracağım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ancak rabbının rahmetile yarlıgadığı kimseler müstesnâ ve onun içindir ki onları halketti ve rabbının ؛u kelimesi tamam oldu, ahdim olsun Cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Ancak Rabbinin rahmeti ile bağı؛ladığı kimseler ba؛ka. Zaten onları bunun için yarattı ve Rabbinin: «Andolsun ki, cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım!» sِzü tamamen yerine geldi.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Ancak Rabbinin rahmetle yarlığadığı kimseler ba؛ka. Onun içindir ki, onları yarattı. Ve Rabbinin «Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım» sِzü bِylece tamam oldu.


    Fizilal-il Kuran : Yalnız Rabbinin merhametine mazhar olabilenler doğru yolda gِrü؛ ve inanç birliği sağlayabiliyorlar. Zaten Allah insanları bunun için yarattı. Rabbinin «cehennemi, mutlaka insanlarla ve cinlerle dolduracağım» ؛eklindeki sِzü çoktan kesinle؛ti.


    Gültekin Onan : Rabbinin rahmet ettikleri dı؛ında. Onları bunun için yarattı. Bِylece rabbinin (؛u) sِzü tamamlanıp gerçekle؛mi؛tir: "Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, (kafirlerin) tümüyle dolduracağım."


    Hasan Basri اantay : Rabbinin, rahmet (ine mazhar) etdiği kimseler müstesna. (Allah) onları bunun için yaratmı؛dır. Bununla beraber Rabbinin ؛u sِzü de tastamam yerine gelmi؛dir: «Andolsun ki ben cehennemi bütün insan ve cinden (müstehık olanlarla) dolduracağım».


    Hayrat Ne؛riyat : Ancak Rabbinin merhamet buyurduğu kimseler müstesnâ. Zâten onları bunun için (rahmete ehil olanları rahmet, ihtilâfa ehil olanları ihtilâf için) yarattı. Bِylece Rabbinin, 'Celâlim hakkı için, Cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım!' sِzü tamâm oldu.


    İbni Kesir : Esasen onları bunun için yaratmı؛tır. Rabbının rahmet ettikleri müstesnadır. Bununla beraber, Rabbının ؛u sِzü de tamamen yerine gelmi؛tir: ھüphesiz ki Ben, cehennemi hep insan ve cinn ile dolduracağım.


    Muhammed Esed : pek tabii, Rabbinin (aydınlatıcı, yol gِsterici) lütfunu bah؛ettiği kimseler ba؛ka. Oysa, (i؛te) bu (lütfa eri؛meleri) için yarattı (hepsini.) Fakat, (bu ilahi yol gِsterme lütfunu tepenler için) Rabbinin, "Muhakkak ki Ben cehennemi hep, gِrünmeyen varlıklarla ve insanlarla dolduracağım" sِzü yerini bulmu؛ olacak.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ancak Rabbinin rahmet ettiği kimseler müstesna. Ve onun içindir, onları yaratmı؛tır. Ve Rabbinin ؛u beyanı da tamam olmu؛tur ki, «Elbette cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım.»


    ضmer ضngüt : Ancak Rabbinin rahmetine nâil olanlar müstesnâdır. (Onlar bu ihtilâfın dı؛ında kalmı؛lardır). Esasen onları bunun için (rahmet etmek için) yaratmı؛tır. Rabbinin: “Andolsun ki ben cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım!” sِzü tamamen yerine gelmi؛tir.


    ھaban Piri؛ : Yalnız Rabbinin merhamet ettikleri bunun dı؛ındalar. Esasen, Onları bunun için yarattı. Rabbinin “Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağım.” diye buyurduğu sِz yerine gelmi؛tir.


    Suat Yıldırım : (118-119) Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları hakta ittifak eden bir tek ümmet yapardı. Fakat O bunu irade etmediğinden ittifak etmemi؛lerdir ve i؛te bِylece ihtilaf eder vaziyette devam edeceklerdir. Ancak Rabbinin lütfederek hakta birle؛meyi nasib ettiği kimseler bunun dı؛ındadır. Esasen O, insanları bunun için yaratmı؛tır. Bِylece, Rabbinin "Ben cehennemi, bütün cin ve insanlardan müstehak olanlarla dolduracağım." sِzü gerçekle؛ecektir.


    Süleyman Ate؛ : Yalnız Rabbinin acıdıkları (bu ihtilâfın dı؛ında kalmı؛lardır). Zaten (Allâh) onları bunun için yaratmı؛tır. Rabbinin: "Andolsun, ben cehennemi hep cinlerden ve insanlardan bir kısmıyle dolduracağım!" sِzü tam yerine gelmi؛tir.


    Tefhim-ul Kuran : Rabbinin rahmet ettikleri dı؛ında onları bunun için yarattı. Bِylece Rabbinin (؛u) sِzü tamamlanıp gerçekle؛mi؛tir: «Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım.»


    ـmit ھim؛ek : Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesna. Zaten onları bunun için yarattı.(25 Rabbinin 'Ben cinlerin ve insanların bütün inkârcılarıyla Cehennemi doldururum' sِzü bِylece gerçekle؛mi؛tir.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. O, onları i؛te bunun için yaratmı؛tır. Rabbinin, "Yemin olsun ben cehennemi, tümden insanlar ve cinlerle dolduracağım!" sِzü tamamlanacaktır.
     


  20. وَكُلاًّ نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ وَجَاءكَ فِي هَذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ



    Ve kullen nakussu aleyke min enbâir rusuli mâ nusebbitu bihî fuâdek(fuâdeke) ve câeke fî hâzihil hakku ve mev’ızatun ve zikrâ lil muminîn(muminîne).



    1. ve kullen : ve hepsini, hepsi

    2. nakussu : anlattık, naklettik

    3. aleyke : sana

    4. min enbâi : haberlerden

    5. er rusuli : resûller

    6. mâ : şey

    7. nusebbitu : sabitleştiririz, sağlamlaştırırız

    8. bi-hi : onunla

    9. fuâde-ke : senin kalbindeki idrak hassasını (fiziğin ötesine açık idrak)

    10. ve câe-ke : ve sana geldi

    11. fî hâzihi : bunda

    12. el hakku : hak

    13. ve mev'ızatun : ve öğüt

    14. ve zikrâ : ve zikir

    15. li el muminîne : mü'minler için, mü'minlere





    İmam İskender Ali Mihr : Ve sana anlattığımız şeylerin hepsi, resûllerin haberlerindendir. Onlarla senin kalbindeki fuad hassasını (fiziğin ötesindeki idrak) sağlamlaştırırız. Ve bunda (bu haberlerde) sana hak, mü'minlere öğüt ve zikir geldi.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Peygamberlerin haberlerinden, kendileriyle senin kalbini pekiştirdiğimiz her bir haberi sana aktarıyoruz. Bunlarda, sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.
    Abdulbaki Gölpınarlı : Peygamberlere âit haberlerin hepsinden, gönlünü yatıştıracak olanlarını, sana hikâye ediyoruz ve bu kıssalarda, sana gerçek haberler, inananlara da öğüt ve ibret var.


    Adem Uğur : Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.


    Ahmed Hulusi : Rasûllerin haberlerinden her birini sana anlatmamızın sebebi anlayışını oturtmak içindir. . . Bu sûreyle de sana hak bildirilmiş, iman edenlere hatırlatma ve öğüt (ders) verilmiştir.


    Ahmet Tekin : Rasullerin karşılaştıkları sıkıntılı durumlardan bazılarını, senin aklını, kalbini peygamberlik görevini ifaya, eziyetlere tahammüle hazır hale getirecek, ihtiyatını ve cesaretini artıracak olanların hepsini sana kıssalarıyla anlatıyoruz. Bu sûrede sana doğru bilgiler anlatılıyor, mü’minlere de bir öğüt, bir uyarı, bir hatırlatma yapılıyor.


    Ahmet Varol : Peygamberlerin haberlerinden kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz. Bunda sana hak ve mü'minlere öğüt ve uyarı geldi.


    Ali Bulaç : Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü'minlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.


    Ali Fikri Yavuz : Peygamberlerin haberlerinden kalbini kuvvetle tatmin edeceğimiz her haberi, sana hâdise olarak anlatıyoruz. Bu sûrede de sana hak, müminlere bir öğüt ve bir ihtar geldi.


    Bekir Sadak : Peygamberlerin baslarindan gecenlerden, sana anlattigimiz her sey, senin gonlunu pekistirmemizi saglar; sana bu belgelerle gercek; inanananlara da ogut ve hatirlatma gelmistir.


    Celal Yıldırım : (İşte ey Muhammed !) Gelip gecen peygamberlerin olup biten bu haberlerinden senin kalbini yatıştırıp pekiştirecek kadarını sana anlattık. Bu sûrede de sana hak; mü'minlere öğüt ve (düşünüp gerçeği daha iyi kavrayabilmeleri için) hatırlatma gelmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Peygamberlerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.


    Diyanet Vakfi : Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.


    Edip Yüksel : Günlünü pekiştirmek için elçilerin tarihlerinden sana yeterince aktarmaktayız. Bunda, senin için gerçek, ve inananlar için de bir aydınlatma ve uyarı gelmiştir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Peygamberlerin haberlerinden kalbini tesbit edeceğimiz her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz, bu sûrede de sana hak ve mü'minlere bir mev'ıza ve tezkir geldi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Peygamberlerin haberlerinden kalbini kuvvetlendireceğimiz her türlüsünü sana anlatıyoruz. Bu surede de sana gerçek, mü'minlere bir öğüt ve uyarı geldi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Peygamberlere ait haberlerden kalbini yatıştıracak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.


    Fizilal-il Kuran : Sana anlattığımız, önceki peygamberlerin hayatına ilişkin her olay, gönlünü ferahlatmayı ve azmini pekiştirmeyi amaçlıyor. Bu hikâyeler sana gerçeği ilettikleri gibi mü'minler için de öğüt ve hatırlatma niteliğindedirler.


    Gültekin Onan : Sana elçilerin haberlerinden yüreğini (fuadek) sağlamlaştıracak doğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve müminlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.


    Hasan Basri Çantay : Peygamberlerin haberlerinden — onunla kalbini (tatmin ve) tesbîit edeceğimiz — her çeşidini sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda, (bu sûre ile) de sana hak ve mü'minlere bir öğüd ve bir muhtıra gelmişdir.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Peygamberlerin haberlerinden, kendisi ile senin kalbini takviye edeceğimiz herşeyi sana anlatıyoruz. Bunda (bu sûrede) de sana hak ve mü’minlere bir nasîhat ve bir ihtar geldi.


    İbni Kesir : Peygamberlerin haberlerinden hepsini senin kalbini bunlarla pekiştirmek için sana anlatıyoruz. Bununla sana hak, mü'minlere de öğüt ve nasihat geldi.


    Muhammed Esed : Ve böylece, elçilerin haberlerinden senin yüreğini güçlendirecek her şeyi sana anlatıyoruz. Öyle ki, bu kıssalarla hak ulaşıyor sana ve ayrıca müminlere de bir öğüt, bir hatırlatma.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Peygamberlerin bütün haberlerinden kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana hikaye ediyoruz. Ve bunda sana hak ve mü'minler için bir öğüt ve bir muhtıra gelmiştir.


    Ömer Öngüt : Peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar. Bunda da sana hak ve müminlere de bir öğüt ve uyarı gelmiştir.


    Şaban Piriş : Bizim sana her bir peygamberin haberini anlatmamız senin kalbini sağlamlaştırmak içindir. Bu konuda sana gerçek olan, güzel öğüt ve uyarı gelmiştir.


    Suat Yıldırım : Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini takviye edecek her şeyi sana anlatıyoruz. Bu sûrede de sana hak ve gerçek, müminlere de bir öğüt ve talimat gelmiştir.


    Süleyman Ateş : Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi sana anlatıyoruz. Bunda da sana hak ve inananlar için bir öğüt ve ibret gelmiştir.


    Tefhim-ul Kuran : Sana peygamberlerin haberlerinden -kalbini kendisiyle sağlamlaştıracak- doğru haberler aktarıyoruz. Bunda da sana hak ve mü'minlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.


    Ümit Şimşek : Peygamberlerin haberlerinden senin kalbine sebat verecek kıssaları Biz sana anlatıyoruz. Bu kitapta da sana hakkın tâ kendisi, mü'minler için bir öğüt ve hatırlatma gelmiştir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Resullerin haberlerinden, kendisiyle kalbini destekleyip sağlamlaştıracağımız her şeyi sana anlatıyoruz. Bunun içinde sana hak gelmiştir. Bunda, inananlar için bir öğüt ve hatırlatma
    da vardır.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş