Kuran-ı Kerim HÛD Suresi Türkçe Meali açıklamaları, Hud Suresi İle İlgili türkce açıklamalı, HUD sur

goktepeli26 3 Haz 2013



  1. أُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ



    Ulâikellezîne hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).



    1. ulâike : işte onlar

    2. ellezîne : o kimseler

    3. hasirû enfuse-hum : nefslerini hüsrana düşürdüler

    4. ve dalle an-hum : ve onlardan saptı, uzaklaştı (gitti)

    5. mâ kânû : oldukları şeyler


    6. yefterûne : uyduruyorlar, iftira ediyorlar




    İmam İskender Ali Mihr : İşte onlar nefslerini hüsrana düşüren kimselerdir. Ve uydurmuş oldukları şeyler onlardan uzaklaştı (gitti).


    Diyanet İşleri : İşte bunlar, kendilerini ziyana uğratan kimselerdir. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerini yüz üstü bırakıp kaybolup gitmiştir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, öyle kişilerdir ki kendilerine zarar verdiler ve uydurdukları şeyler de onlardan çekildi, kaybolup gitti.


    Adem Uğur : İşte onlar kendilerini ziyana uğrattılar. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.


    Ahmed Hulusi : İşte bunlar nefslerini hüsrana uğratanlardır! Uydurmakta oldukları şeyler de (varsandıkları tanrılar) onlardan kaybolup gitti.


    Ahmet Tekin : Onlar kendilerini, birbirlerini hüsrana uğratanlardır. Uydurmakta oldukları şeyler de, bir fayda sağlamamış, kendilerini terkedip kaybolmuştur.


    Ahmet Varol : İşte onlar kendilerini zarara sokanlardır ve uydurdukları [4] yanlarından kaybolmuştur.


    Ali Bulaç : İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurdukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp kaybolmuşlardır.


    Ali Fikri Yavuz : İşte bunlar, kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Allah’a şefaatçi diye uydurdukları putlar da kendilerinden kaybolup gitmiştir.


    Bekir Sadak : Iste bunlar kendilerine yazik edenlerdir. Uydurduklari putlar da onlardan uzaklasip kaybolmustur.


    Celal Yıldırım : İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir ve uydurdukları şeyler (putlar ve benzeri uydurma ilâhlar) de kendilerine yan çizip gitmiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir. Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur.


    Diyanet Vakfi : İşte onlar kendilerini ziyana uğrattılar. Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.


    Edip Yüksel : Onlar, kişiliklerini yitirenlerdir. Uydurdukları şeyler bile kendilerini terkedip kaybolmuştur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İşte bunlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir ve o iftira ettikleri uydurmaları hep kendilerinden gâib olup gitmişlerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte bunlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir ve uydurdukları uydurmaları da kendilerini bırakarak kaybolup gitmişlerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar kendilerine yazık etmiş olan kimselerdir. O iftira edip uydurdukları da kendilerinden yüz çevirip gitmişlerdir.


    Fizilal-il Kuran : Bunlar kendilerini hüsrana düşürmüşler ve uydurdukları ilahlar ortalıkta görünmez olmuşlardır.


    Gültekin Onan : İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurdukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp kaybolmuşlardır.


    Hasan Basri Çantay : Onlar nefislerine ziyan edenlerdir. Uydurmakda oldukları şeyler (putlar) da kendilerinden uzaklaşıb gaybolmuşdur.


    Hayrat Neşriyat : İşte onlar kendilerini hüsrâna uğratanlardır ve uydurmakta oldukları şeyler (o hesab günü) kendilerinden uzaklaşmıştır.


    İbni Kesir : Kendilerini kayba uğratanlar, işte bunlardır. Uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.


    Muhammed Esed : İşte kendi kendilerine (kendi güçlerine, yeteneklerine) yazık edenler böyleleridir; onların o yalana dayalı çürük tezlerinin kendilerine (Hesap Gününde) bir yararı olmayacak:


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte onlar o kimselerdir ki, kendi nefislerine yazık etmişlerdir. Ve onlardan iftira eder oldukları şeyler de gaib olup gitmiştir.


    Ömer Öngüt : İşte onlar kendilerine yazık ettiler. Uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.


    Şaban Piriş : Bunlar kendilerini mahvedenlerdir. Onları uydurdukları da terketmiştir.


    Suat Yıldırım : İşte bunlar kendilerini büyük ziyana uğratmışlar ve uydurdukları tanrılar da, ortalıkta görünmez olmuşlardır.


    Süleyman Ateş : İşte onlar canlarını ziyana sokan kimselerdir. Ve uydurdukları şeyler, kendilerinden kaybolup gitmiştir.


    Tefhim-ul Kuran : İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurmakta oldukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp kaybolmuşlardır.


    Ümit Şimşek : İşte onlar kendilerini hüsrana düşürmüş olanlardır. Uydurdukları şeyler ise kendilerini bırakıp kaybolmuştur.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte bunlardır öz benliklerini hüsrana uğratanlar. İftira için kullandıkları şeyler de kendilerini bırakıp kaybolmuştur.
     


  2. لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأَخْسَرُونَ



    Lâ cereme ennehum fil âhıreti humul ahserûn(ahserûne).



    1. lâ cereme : bedeli yok, kurtuluşu yok, mecburi, kesinlikle

    2. enne-hum : muhakkak onlar

    3. fî el âhıreti : ahirette

    4. hum el ahserûne : onlar en çok hüsrana uğrayanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Kesinlikle ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar muhakkak ki, onlardır.


    Diyanet İşleri : Şüphesiz bunlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gerçekten de onlar âhirette en çok ziyana uğrayanların ta kendileridir.


    Adem Uğur : Şüphesiz onlar, ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.


    Ahmed Hulusi : Gerçek şu ki onlar sonsuz gelecek sürecinde en fazla hüsrana uğrayanlar olacaklardır.


    Ahmet Tekin : Onlar, kesinlikle onlar âhirette, ebedî yurtta en çok hüsrana uğrayacak olanlardır.


    Ahmet Varol : Şüphesiz onlar, ahirette en fazla zararlı çıkanlardır.


    Ali Bulaç : Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Elbette onlar, ahirette en çok ziyan (perişanlık) çekenlerdir.


    Bekir Sadak : Ahirette en cok kayba ugrayacaklar suphesiz bunlardir.


    Celal Yıldırım : Şüphe yok ki, Âhiret'te de zarara uğrayanlar onlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Ahirette en çok kayba uğrayacaklar şüphesiz bunlardır.


    Diyanet Vakfi : Şüphesiz onlar, ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.


    Edip Yüksel : Hiç kuşku yok ki, ahirette en çok kaybedenler onlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şüphe yok bunlar Âhirette en ziyade husran çekenlerdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Şüphe yok ki, onlar, ahirette en çok zarara uğrayanlardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kesinlikle bunlar ahirette de en ziyade hüsrana uğrayacak olanlardır.


    Fizilal-il Kuran : Onlar, hiç kuşkusuz, ahirette en ağır hüsrana uğrayacak kimseler olacaklardır.


    Gültekin Onan : Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Şübhesiz onlar âhiretde en çok zarar görenlerin ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : Hiç şübhesiz, doğrusu onlar, âhirette en fazla hüsrâna uğrayanlardır.


    İbni Kesir : Şüphesiz ahirette büsbütün kayba uğrayanlar da bunlardır.


    Muhammed Esed : Ve hiç şüphe yok ki, öte dünyada kaybedecek olan da onlar olacak!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Şüphe yok ki, ahirette en ziyâde hüsrâna uğrayanlar onlardır.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz ki onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.


    Şaban Piriş : Hiç kuşkusuz ki onlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.


    Suat Yıldırım : Hiç şüphe yok ki âhirette en büyük hüsrana uğrayanlar bunlardır.


    Süleyman Ateş : Elbette âhirette en çok ziyana uğrayanlar onlardır.


    Tefhim-ul Kuran : Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır.


    Ümit Şimşek : Hiç şüphe yok ki, âhirette onlar en fazla ziyana uğrayacak olanlardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hiç kuşku yok ki bunlar, âhirette de hüsranın en beterine uğrayanlar olacaklardır.
     


  3. إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُواْ إِلَى رَبِّهِمْ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ



    İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve ahbetû ilâ rabbihim ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).



    1. inne ellezîne : muhakkak ki onlar

    2. âmenû : ِlmeden ِnce Allah'a ula؛mayı dilediler

    3. ve amilû es sâlihâti : ve ‎slâh edici amel (nefs tezkiyesi) yapt‎lar

    4. ve ahbetû : ve hu‏û duydular, boyun eًdiler (raz‎ ve itaatkâr oldular)

    5. ilâ rabbi-him : Rab'lerine

    6. ulâike : i‏te onlar

    7. ashâbu el cenneti : cennet halk‎, cennet ehli

    8. hum : onlar

    9. fî-hâ : orada

    10. hâlidûne : ebedî kalanlar





    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki; âmenû olanlar (ِlmeden evvel Allah'a ula‏may‎ dileyenler), ‎slâh edici amel (nefs tezkiyesi) yapanlar ve Rab'lerine hu‏û duyanlar (kalplerine ihbat konulanlar, raz‎ ve itaatkâr olanlar), i‏te onlar, cennet ehlidir. Onlar, orada ebedî kalanlard‎r.


    Diyanet ف‏leri : فman edip, salih ameller i‏leyen ve Rablerine gِnülden baًlananlara gelince, i‏te onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklard‎r.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : فnan‎p iyi i‏lerde bulunanlara ve Rablerine yalvar‎p yakaranlara gelince: Onlard‎r cennet ehli ve onlar, orada ebedî kal‎rlar.


    Adem Uًur : فnan‎p da güzel i‏ler yapan ve Rablerine gِnülden boyun eًenlere gelince, i‏te onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kal‎rlar.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki iman edip iman‎n gereًi fiilleri ortaya koyanlar ve Rablerine hu‏û ve itaat hâlinde olanlar var ya, i‏te onlar cennet ehlidir! Onlar orada ebedî kal‎c‎lard‎r.


    Ahmet Tekin : فman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, فslâm esaslar‎n‎, فslâmî düzeni hayata geçirenler, i‏ bar‎‏‎ içinde bilinçli, planl‎, mükemmel, me‏rû, faydal‎, verimli çal‎‏arak nimetin-ürünün bolla‏mas‎n‎ saًlayanlar, yerinde, hakl‎ ç‎k‎‏lar yaparak, düzelmeye, iyiliًe, iyile‏tirmeye ِn ayak olanlar, cârî-kal‎c‎ hay‎rlar-sâlih ameller i‏leyenler Rablerine kemâl-i edeple gِnülden boyun eًenler, i‏te onlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî ya‏ayacaklar.


    Ahmet Varol : فman edip iyi i‏ler i‏leyen ve Rabblerine gِnülden boyun eًenlere gelince; i‏te onlar cennetliklerdir. Onlar orada sonsuza kadar kalacaklard‎r.


    Ali Bulaç : فman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine kalbleri tatmin bulmu‏ olarak baًlananlar', i‏te bunlar da cennetin halk‎d‎rlar. Onda süresiz kalacaklard‎r.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat iman edip sâlih amellerde bulunanlar ve hu‏û ile Rablerine itaat edenler (var ya), i‏te bunlar cennetliktirler, orada onlar ebedî kal‎c‎d‎rlar.


    Bekir Sadak : Dogrusu inanan ve yararli is yapanlar ve Rablerine boyun egenler, iste onlar cennetliklerdir; orada temellidirler.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Onlar ki, imân edip iyi-yararl‎ amellerde bulundular ve Rablar‎na gِnülden baًlan‎p kalb yat‎‏kanl‎ً‎yla O'na yِnelip eًildiler, i‏te onlar Cennet yaran‎d‎rlar ve orada ebedî kal‎c‎lard‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Doًrusu inanan ve yararl‎ i‏ yapanlar ve Rablerine boyun eًenler, i‏te onlar cennetliklerdir; orada temellidirler.


    Diyanet Vakfi : فnan‎p da güzel i‏ler yapan ve Rablerine gِnülden boyun eًenlere gelince, i‏te onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kal‎rlar.


    Edip Yüksel : فnan‎p erdemli davrananlar ve Rab'lerine gِnülden boyun eًenler ise cennet halk‎d‎r. Onlar orada ebedi kal‎c‎d‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Fakat iyman edip salih salih ameller yapanlar ve mevlâlar‎na edeb ve ‎tmi'nan ile itaatkâr olanlar i‏te bunlar eshab‎ Cennet hep orada muhalleddirler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Fakat iman edip güzel i‏ler yapanlar ve Rablerine edeple gِnülden itaat edenler, i‏te bunlar, cennetliklerdir; orada sonsuza dek kalacaklard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Fakat iman edip salih amel i‏leyenler ve Rablerine kar‏‎ edepli olanlar, güvenen ve itaat edenler var ya, i‏te bunlar da cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kal‎rlar.


    Fizilal-il Kuran : فman edip iyi ameller i‏leyenlere ve Allah'a gِnülden sayg‎ besleyenlere gelince, onlar cennetliklerdir ve orada ebedi olarak kalacaklard‎r.


    Gültekin Onan : فnan‎p salih amellerde bulunanlar ve 'rablerine kalbleri tatmin bulmu‏ olarak baًlananlar', i‏te bunlar da cennetin halk‎d‎rlar. Onda süresiz kalacaklard‎r.


    Hasan Basri اantay : خman edib de güzel i‏ler yapanlar (a) ve hu‏u ve tevaazu'la Rablerine baًlananlar (a gelince) onlar cennetin yaran‎d‎rlar. Onun içinde ebedî kal‎c‎d‎rlar onlar.


    Hayrat Ne‏riyat : Muhakkak îmân edip sâlih ameller i‏leyenler ve Rablerine gِnülden boyun eًenler var ya, i‏te onlar Cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî olarak kal‎c‎d‎rlar.


    فbni Kesir : Doًrusu inanan, salih ameller i‏leyen ve Rabblar‎na boyun eًenler; i‏te onlard‎r cennetlik olanlar. Orada ebediyyen kalacaklard‎r.


    Muhammed Esed : (Buna kar‏‎l‎k,) gerçek imana eri‏en, dürüst ve erdemli davran‎‏lar ortaya koyan ve Rablerine alçak gِnüllülükle boyun eًen kimseler; cennetlik olanlar, orada yerle‏ip sonsuza kadar ya‏ayacak olanlar i‏te bِyleleridir.


    ضmer Nasuhi Bilmen : فmân edenler, ve sâlih amellerde bulunanlar ve Rablerine kemal-i itaat ve hu‏û ile mutmain olanlar (yok mu) i‏te ‏üphesiz ki onlar cennet sahibidirler, onlar orada ebedîyyen kal‎c‎lard‎r.


    ضmer ضngüt : فman edip sâlih ameller i‏leyen ve Rablerine gِnülden boyun eًenlere gelince, i‏te onlar cennet halk‎d‎rlar. Onlar orada ebedî kalacaklard‎r.


    قaban Piri‏ : فman edip, doًru i‏ler yapanlar ve Rab’lerine kesinkes baًlananlar, onlar, cennet halk‎d‎rlar. Onlar orada temelli kalacaklard‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Fakat iman edip makbul ve güzel i‏ler yapanlar ve mevlâlar‎na gِnülden baًlan‎p itaat edenler ise cennetliktir. Onlar orada ebedî kalacaklard‎r.


    Süleyman Ate‏ : فnan‎p iyi i‏ler yapan ve Rablerine gِnülden boyun eًenlere gelince; i‏te onlar da cennet halk‎d‎r, onlar orada ebedi kalacaklard‎r.


    Tefhim-ul Kuran : فman edip salih amellerde bulunanlar ve 'Rablerine kalbleri tatmin bulmu‏ olarak baًlananlar', i‏te bunlar da cennetin halk‎d‎rlar. Onda temelli olarak kalacaklard‎r.


    ـmit قim‏ek : فman eden, güzel i‏ler yapan ve Rablerine gِnülden itaat edenlere gelince, i‏te onlar Cennet ehlidir; orada sürekli kalacaklard‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : فman edip hayra ve bar‎‏a yِnelik i‏ler yaparak Rablerine içten bir baًl‎l‎kla boyun eًenlere gelince, onlar cennet halk‎d‎rlar. Sürekli kalacaklard‎r orada.
     


  4. مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأَعْمَى وَالأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ



    Meselul ferîkayni kel a’mâ vel esammi vel basîri ves semî’(semîı) hel yesteviyâni meselâ(meselen) e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).



    1. mesele : durum, hal, örnek

    2. el ferîkayni : iki grup, iki topluluk

    3. ke el a'mâ : âmâ, kör olan kimse (göremeyen) gibi

    4. ve el esammi : ve sağır olan kimse (işitmeyen)

    5. ve el basîri : ve gören (basar hassası çalışan)

    6. ve es semîı : ve işiten (sem'î hassası çalışan)

    7. hel yesteviyâni : ikisi eşit (müsavi) mi

    8. meselen : durum, hal, örnek

    9. e fe lâ tezekkerûne : hâlâ tezekkür etmez misiniz





    İmam İskender Ali Mihr : İki toplumun durumu, âmâ ve sağır ile gören (basar hassası çalışan) ve işitenin (sem'î hassası çalışan) durumu (örneği) gibidir. İkisinin hali (seviyesi) eşit midir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


    Diyanet İşleri : Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bu iki bölük, kör ve sağırla gören ve duyan adama benzer sanki; bu ikisi, birbirine eşit olur mu hiç? Yoksa düşünmez misiniz?


    Adem Uğur : Bu iki zümrenin (müminlerle kâfirlerin) durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hali hiç eşit olur mu? Hâla ibret almıyor musunuz?


    Ahmed Hulusi : Bu iki grubun misali, kör ve sağır ile gören ve algılayan farkına benzer! Misaldeki bu ikisi eşit olur mu? Hâlâ tezekkür etmiyor musunuz?


    Ahmet Tekin : Bu iki zümrenin, kâfirlerle mü’minlerin farkı, kör ve sağır olan kimseyle, gören ve duyan kimsenin farkı gibidir. Bunlar, bu misaldekiler, hiç birbirine eşit olabilirler mi? Hâlâ ibret alıp düşünmeyecek misiniz?


    Ahmet Varol : Bu iki topluluğun durumu, kör ve sağır ile gören ve işitenin durumu gibidir. Bunların durumları bir olur mu hiç? İbret almıyor musunuz?


    Ali Bulaç : Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?


    Ali Fikri Yavuz : Bu iki zümrenin (kâfirlerle müminlerin) hali, kör ve sağır olanlarla, gören ve işiten kimselerin durumu gibidir. Hiç bunlar eşit olurlar mı? Artık düşünmez misiniz?


    Bekir Sadak : Bu iki zumrenin durumu, kor ve sagir kimse ile goren ve isiten kimsenin durumuna benzer. Durumlari hic esit olabilir mi? Ibret almiyor musunuz? *


    Celal Yıldırım : Bu iki (zıt) zümrenin misâli, kör ile sağıra, gören ile işitene benzer ; hiç bunlar eşit olurlar mı ? Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?


    Diyanet İşleri (eski) : Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mi? İbret almıyor musunuz?


    Diyanet Vakfi : Bu iki zümrenin (müminlerle kâfirlerin) durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hali hiç eşit olur mu? Hâla ibret almıyor musunuz?


    Edip Yüksel : Her iki grubun örneği, kör ve sağır olan biri ile gören ve işiten biri gibidir. Durumları bir midir? Öğüt almaz mısınız?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bu iki fırkanın meseli kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir, hiç bunlar müsavi olurlar mı? Artık düşünmezmisiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bu iki grubun durumu, kör ve sağır ile gören ve işitenin durumu gibidir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Artık düşünmez misiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu iki ayrı grubun meseli, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç eşit olabilirler mi? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?


    Fizilal-il Kuran : Bu iki grup kör ve sağır ile görebilen ve işitebilen kimselere benzer. Hiç bu iki grubun durumu bir olur mu? Acaba ibret dersi almaz mısınız?


    Gültekin Onan : Bu iki grubun örneği, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?


    Hasan Basri Çantay : Bu iki zümrenin haali kör ve sağırla gören ve işiden (in haali) gibidir. Bunlar birbirine denk olurlar mı hiç? Haalâ iyi düşünmeyecek misiniz?


    Hayrat Neşriyat : Bu iki zümrenin (mü’minlerle kâfirlerin) hâli, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Hiç bunlar misâlce birbirine eşit olurlar mı? Artık ibret almaz mısınız?


    İbni Kesir : Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. İkisi bir olur mu hiç? Hala ibret almıyor musunuz?


    Muhammed Esed : Bu iki bölük insanın kıyaslanması, kör ve sağır olan kimseyle gören ve işiten kimsenin kıyaslanması gibidir: bu ikisi yapı olarak hiç bir tutulabilir mi? Hiç değilse, bunu aklınızda tutmayacak mısınız?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bu iki tâifenin meseli, kör ve sağır ile, gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç meselce müsavî olurlar mı? Artık güzelce düşünmez misiniz?


    Ömer Öngüt : (Mümin ve kâfir) iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hâli hiç eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?


    Şaban Piriş : Bu iki grup; ‘kör-sağır’ ile ‘görüp-işitene benzer. Örnekçe bu ikisi eşit mi? Hiç düşünmez misiniz?


    Suat Yıldırım : Bu iki zümrenin durumu, tıpkı âma ve sağıra kıyasla, gören ve işiten kimsenin durumu gibidir. Bunların hali hiç eşit olur mu? Artık düşünüp ibret almaz mısınız?


    Süleyman Ateş : Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar bir olur mu hiç? Hâlâ ibret almaz mısınız?


    Tefhim-ul Kuran : Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?


    Ümit Şimşek : Bu iki topluluğun durumu, kör ve sağır kişi ile gören ve işiten kişinin durumu gibidir. Bu ikisi bir olur mu hiç? Hâlâ düşünmez misiniz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Bu iki topluluğun durumu körle sağır, görenle işiten farkına benzer. Örnek olarak bu ikisi bir olur mu? Hâlâ düşünüp taşınıyor musunuz?
     


  5. وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ



    Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).



    1. ve lekad : ve andolsun ki

    2. erselnâ : biz gönderdik

    3. nûhan : Nuh'u

    4. ilâ kavmi-hi : kendi (onun) kavmine

    5. in-nî : muhakkak ben

    6. lekum : sizin için, size

    7. nezîrun : bir uyarıcıyım

    8. mubînun
    (ebâne) : ifadesi açık ve kesin olan, fasih konuşan, açıklayan, açıkça ifade eden kişi
    : (açık konuştu, kesin ifade etti)





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; Nuh'u kendi kavmine gönderdik. Muhakkak ki ben, sizin için ifadesi açık ve kesin bir uyarıcıyım.


    Diyanet İşleri : Andolsun, biz Nûh’u kavmine peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz Nûh'u, kavmine gönderdik de şüphe yok ki dedi, ben, size apaçık bir korkutucuyum.


    Adem Uğur : Andolsun, biz Nuh'u kavmine elçi gönderdik. Onlara: "Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.


    Ahmed Hulusi : Andolsun biz, Nuh'u kavmine irsâl ettik. . . (O da): "Muhakkak ki ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. "


    Ahmet Tekin : Nûh’u kavmine özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere Rasul olarak gönderdik.


    'Ben size gönderilmiş, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan apaçık bir uyarıcıyım' dedi.


    Ahmet Varol : Andolsun Nuh'u kendi kavmine göndermiştik. 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara:) "Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp korkutucuyum."


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten biz Nûh’u, şöyle desin diye, kavmine gönderdik: “- Haberiniz olsun, ben, size azabın sebeblerini ve kurtuluşun yolunu açıklayan bir korkutucuyum;


    Bekir Sadak : (25-26) And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gonderdik; «Ben sizin icin apacik bir uyariciyim; Allah'tan baskasina kulluk etmeyin; dogrusu ben hakkinizda can yakici bir gunun azabindan korkuyorum.» dedi.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, Nuh'u kendi kavmine (peygamber olarak) gönderdik. (O da kavmine): «Şüphesiz ben sizin için açık bir uyarıcıyım.


    Diyanet İşleri (eski) : (25-26) And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum' dedi.


    Diyanet Vakfi : Andolsun, biz Nuh'u kavmine elçi gönderdik. Onlara: «Ben (dedi), sizin için apaçık bir uyarıcıyım.


    Edip Yüksel : Nuh'u halkına gönderdik: 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım,'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için vaktıyle Nuhu kavmine gönderdik; şöyle diye ki haberiniz olsun ben size azâbın sebeblerini ve halâsın yolunu beyan eden bir nezîrim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, vaktiyle Nuh'u kavmine gönderdik. Nuh onlara: « Ben size azabın sebeplerini ve kurtuluşun yolunu açıklayan bir uyarıcıyım.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki, vaktiyle Nuh'u da kavmine gönderdik, O, onlara şöyle dedi: «Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.»


    Fizilal-il Kuran : Biz Nuh'u soydaşlarına peygamber olarak gönderdik. (O onlara dedi ki); «Ben sizin için açık bir uyarıcıyım.»


    Gültekin Onan : Andolsun, biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara:) "Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp korkutucuyum."


    Hasan Basri Çantay : (25-26) Andolsun ki biz Nuhu kavmine (peygamber olarak) göndermişizdir. (O, öyle demişdi:) «Şübhesiz ki ben sizi Allahın azabından apaçık korkutanım. Allahdan başkasına ibâdet etmeyin. Hakıykat, ben sizi başınıza acıklı bir günün azabı (gelib çatması) ndan endîyşe ediyorum».


    Hayrat Neşriyat : (25-26) And olsun ki (biz), Nûh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik. (Onlaradedi ki:) 'Şübhesiz ben, sizin için Allah’dan başkasına ibâdet etmeyesiniz diye(gönderilmiş) apaçık bir korkutucuyum. Doğrusu ben, sizin üzerinize (pek) elemli bir günün azâbından korkuyorum.'


    İbni Kesir : Gerçekten Nuh'u da kavmine göndermiştik. Ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, Biz Nuhu (da aynı mesajla) kavmine gönderdik: "Bilin ki, ben size açık, yalın bir uyarıyla geldim


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve and olsun ki, Nûh'u kavmine gönderdik, «Şüphe yok ki ben sizin için apaçık bir nezirim,» (diye).


    Ömer Öngüt : Andolsun ki Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara dedi ki): “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. ”


    Şaban Piriş : (25-26) Nuh’u halkına göndermiştik: -Ben, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye size, açık bir uyarıcıyım. Ben, acı bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.


    Suat Yıldırım : (25-26) Gerçekten Biz vaktiyle, Nuh’u kendi halkına gönderdik, şunu ilan etsin diye: "Bilesiniz ki ben sizi açıkça uyarmaya geldim. Sakın Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Doğrusu, bu gidişle, ben sizin canınızı yakacak, gayet acı bir günün azabına uğramanızdan endişe ederim."


    Süleyman Ateş : Andolsun biz Nûh'u da kavmine gönderdik: "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz Nuh'u kavmine gönderdik. (Onlara:) «Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp korkutucuyum.»


    Ümit Şimşek : Biz Nuh'u da kavmine gönderdik. O dedi ki: 'Ben size apaçık bir uyarıcıyım.


    Yaşar Nuri Öztürk : Andolsun biz, Nûh'u da toplumuna resul olarak göndermiştik. "Ben sizin için açık bir uyarıcıyım."
     



  6. أَن لاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ



    En lâ ta’budû illallâh(illallâhe), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin elîm(elîmin).



    1. en lâ ta'budû : kul olmayın

    2. illallâhe (illâ allâhe) : Allah'tan başkasına

    3. in-nî : muhakkak ben

    4. ehâfu : korkarım, korkuyorum

    5. aleykum : sizin için

    6. azâbe : azap

    7. yevmin : gün

    8. elîmin : acı






    İmam İskender Ali Mihr : Allah'tan başkasına kul olmamanız için (açıkça uyaran bir uyarıcıyım.) Muhakkak ki ben, elîm (acı) günün azabının sizin üzerinize olmasından korkuyorum.


    Diyanet İşleri : “Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ancak Allah'a kulluk edin, çünkü gerçekten de elemli bir günün azâbı gelip çatacak size, bundan korkuyorum ben.


    Adem Uğur : Allah'tan başkasına tapmayın! Ben, size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum."


    Ahmed Hulusi : "Allâh'tan başkasına tapınmayın. . . Gerçekten ben ulaşacağınız acı bir günün azabından korkarım" (dedi).


    Ahmet Tekin : 'Yalnızca Allah’ı ilâh tanıyın, candan müslümanlar olarak Allah’ın hükmüne teslim olun, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet edin. Yalnız Allah’ın şeriatına bağlanın, Allah’a boyun eğin. Ben, sizin adınıza, can yakıp inleten müthiş bir azaptan korkuyorum.' dedi.


    Ahmet Varol : Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin hakkınızda acıklı bir günün azabından korkuyorum.'


    Ali Bulaç : "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım" (dedi).


    Ali Fikri Yavuz : Allah’dan başkasına ibadet etmeyin. Doğrusu ben, size acıklı bir günün azabından (başınıza çöküvermesinden) korkuyorum.”


    Bekir Sadak : (25-26) And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gonderdik; «Ben sizin icin apacik bir uyariciyim; Allah'tan baskasina kulluk etmeyin; dogrusu ben hakkinizda can yakici bir gunun azabindan korkuyorum.» dedi.


    Celal Yıldırım : Allah'tan başkasına tapmayın. Doğrusu ben, hakkınızda elîm bir günün azabından korkuyorum,» demişti.


    Diyanet İşleri (eski) : (25-26) And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah'tan başkasına tapmayın! Ben, size (gelecek) elem verici bir günün azabından korkuyorum.»


    Edip Yüksel : 'ALLAH'tan başkasına kulluk etmeyin. Acı bir günün azabına uğramanızdan korkarım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Allahdan başkasına ıbadet etmeyin, cidden ben size elîm bir günün azâbından korkuyorum


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! Gerçekten ben acı bir günün azabının başınıza gelmesinden korkuyorum!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Allah'dan başkasına ibadet etmeyin! Ben, size gelecek acı bir günün azabından korkarım.»


    Fizilal-il Kuran : Sırf Allah'a kulluk sununuz. Yoksa sizin hesabınıza acıklı bir günün azabından korkarım.


    Gültekin Onan : "Tanrı'dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım" (dedi).


    Hasan Basri Çantay : (25-26) Andolsun ki biz Nuhu kavmine (peygamber olarak) göndermişizdir. (O, öyle demişdi:) «Şübhesiz ki ben sizi Allahın azabından apaçık korkutanım. Allahdan başkasına ibâdet etmeyin. Hakıykat, ben sizi başınıza acıklı bir günün azabı (gelib çatması) ndan endîyşe ediyorum».


    Hayrat Neşriyat : (25-26) And olsun ki (biz), Nûh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik. (Onlaradedi ki:) 'Şübhesiz ben, sizin için Allah’dan başkasına ibâdet etmeyesiniz diye(gönderilmiş) apaçık bir korkutucuyum. Doğrusu ben, sizin üzerinize (pek) elemli bir günün azâbından korkuyorum.'


    İbni Kesir : Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Doğrusu ben, hakkınızda acıklı bir günün azabından korkuyorum.


    Muhammed Esed : ki Allahtan başkasına kulluk etmeyesiniz, çünkü sizin için çok acıklı bir Günün azabından korkuyorum!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Allah Teâlâ'dan başkasına ibadet etmeyin, muhakkak ki, ben sizin üzerinize elîm bir günün azabından korkuyorum.»


    Ömer Öngüt : “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben hakkınızda acıklı bir günün azabından korkuyorum. ”


    Şaban Piriş : (25-26) Nuh’u halkına göndermiştik: -Ben, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye size, açık bir uyarıcıyım. Ben, acı bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.


    Suat Yıldırım : (25-26) Gerçekten Biz vaktiyle, Nuh’u kendi halkına gönderdik, şunu ilan etsin diye: "Bilesiniz ki ben sizi açıkça uyarmaya geldim. Sakın Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Doğrusu, bu gidişle, ben sizin canınızı yakacak, gayet acı bir günün azabına uğramanızdan endişe ederim."


    Süleyman Ateş : "Allah'tan başkasına tapmayın. Gerçekten ben, sizin, acı bir günün azâbına uğramanızdan korkuyorum." (dedi).


    Tefhim-ul Kuran : «Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acıklı bir günün azabından korkmaktayım» (dedi) .


    Ümit Şimşek : 'Allah'tan başkasına kulluk etmemeniz için gönderildim. Ben sizin hakkınızda acı bir günün azabından kaygılanıyorum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum." demişti de,


     


  7. فَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قِوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلاَّ بَشَرًا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ



    Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ nerâke illâ beşeren mislenâ ve mâ nerâkettebeake illellezîne hum erâzilunâ bâdiyer re’y(re’yi), ve mâ nerâ lekum aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâzibîn(kâzibîne).



    1. fe kâle el meleu : o zaman ileri gelenler dedi

    2. ellezîne keferû : inkâr edenler, kâfirler

    3. min kavmi-hi : onun kavminden

    4. mâ nerâ-ke : biz, seni görmüyoruz

    5. illâ beşeren : beşerden başka

    6. misle-nâ : bizim gibi

    7. ve mâ nerâ-ke : ve görmüyoruz seni

    8. ittebea-ke : sana tâbî oldu

    9. illellezîne (illâ ellezîne) : o kimselerden başka

    10. hum : onlar

    11. erâzilu-nâ : bizden aşağı (fakir, zayıf ve aciz)

    12. bâdiye : basit olan, düşünmeden olan

    13. er re'yi : görüş, rey

    14. ve mâ nerâ : ve biz görmüyoruz

    15. lekum : sizi (sizin için)

    16. aleynâ : bizim üzerimizde

    17. min fadlin : bir ihsan, üstünlük olarak, üstün, bir fazl

    18. bel : bilâkis, aksine

    19. nezunnu-kum : sizi zannediyoruz

    20. kâzibîne : yalanlayanlar, yalancılar





    İmam İskender Ali Mihr : O zaman kavminden inkâr eden kimselerin ileri gelenleri (şöyle) dedi: “Biz seni, bizim gibi beşerden başka (olarak) görmüyoruz. Ve bizden aşağı (fakir, zayıf, aciz) olan basit görüş sahibi kimselerden başkasının da sana tâbî olduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis sizleri yalancı zannediyoruz.”


    Diyanet İşleri : Kavminin inkâr eden ileri gelenleri, “Biz, senin ancak bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. İlk bakışta sana uyanların da ancak en aşağılıklarımızdan ibaret olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kavminin kâfir olanlarından ileri gelenler, biz dediler, seni de bizim gibi bir adam görmedeyiz ve sana uyanları da görüyoruz ki düşünmeden ve derhal sana kapılıveren ve ancak aşağılık tabakadan olan adamlarımız ve sizin, bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz, hattâ yalancı olduğunuzu sanıyoruz.


    Adem Uğur : Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz."


    Ahmed Hulusi : Onun halkından hakikat bilgisini inkâr edenlerin ileri gelenleri: "Seni yalnızca bizim benzerimiz bir beşer olarak görüyoruz. . . Basit görüşle hareket eden (düşüncesiz) ayak takımlarımızdan (mal ve mevkileri olmayan) başkasının, sana tâbi olduğunu da görmüyoruz. . . Sizin bizim üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. . . Aksine, yalan söylemekte olduğunuz kanaatindeyiz" dediler.


    Ahmet Tekin : Kavminden ileri gelen, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden, küfre saplanan kodamanlar:
    'Biz seni, sadece bizden biri gibi düşünüyoruz. İlk bakışta, yalnızca bizim ayak takımımızın, rezillerimizin sana tâbi olduğunu görüyoruz. Sizin bize herhangi bir üstünlüğünüzü de bilmiyoruz. Aksine sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.' dediler.


    Ahmet Varol : Kavminin inkar eden ileri gelenleri: 'Biz seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz ve ilk anda, düşünmeden sana uyan aşağılarımız dışında kimsenin sana uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz, aksine sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz' dediler.


    Ali Bulaç : Kavminden, ileri gelen inkârcılar: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi.


    Ali Fikri Yavuz : Buna karşı, Nûh’un kavminden küfür öncüleri olanlar şöyle dediler: “- Biz, seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz ve sana bağlı olanları da ilk bakışta, en düşüklerimizden ibaret görüyoruz. Sizin, bize fazla bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; hattâ sizi yalancılar sanıyoruz.”


    Bekir Sadak : Milletinin inkarci ileri gelenleri: «Senin ancak kendimiz gibi bir insan oldugunu goruyoruz. Daha baslangicta, sana bizim ayak takimi disinda kimsenin uydugunu gormuyoruz. Sizin bizden bir ustunlugunuz yoktur; biz sizi yalanci saniyoruz» dediler.


    Celal Yıldırım : Kavminden inkâra sapanların ileri gelenleri: «Biz seni de ancak kendimiz gibi bir insan olarak görüyoruz ; hem sana ancak ilk bakışta bizden en rezil ve aşağılık kimselerin uyduğunu müşahede ediyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de, faziletinizi de göremiyoruz; belki sizi yalancılar sanıyoruz» demişlerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : Milletinin inkarcı ileri gelenleri: 'Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur; biz sizi yalancı sanıyoruz' dediler.


    Diyanet Vakfi : Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: «Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.»


    Edip Yüksel : Halkından inkar eden ileri gelenler, 'Seni sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz ve aramızdaki sığ görüşlü ayak takımının dışında kimsenin seni izlemediğini görüyoruz. Sizin bizden herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Tersine, biz sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Buna karşı kavminden küfreden cumhur cemaat dediler ki: biz seni ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz ve sana tâbi' olanları da ilk nazarda en aşağılıklarımızdan ıbaret görüyoruz, sizin bize fazla bir meziyyetinizi de görmüyoruz, hattâ sizi zannediyoruz ki yalancılarsınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Buna karşı kavminden küfreden ileri gelenler: «Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz, sana uyanları ise ilk bakışta en aşağılık olanlarımızdan ibaret görüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Hatta sizi yalancılar sanıyoruz.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: «Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz.»


    Fizilal-il Kuran : Soydaşlarının ileri gelen kâfirleri O'na dediler ki, «Biz senin sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Sana uyanların da aramızdaki ilkel düşünceli, ayak takımı olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlük taşıdığınız görüşünde değiliz. Tersine sizlerin yalan söylediğiniz kanısındayız.


    Gültekin Onan : Kavminden ileri gelen küfredenler: "Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, biz sizi yalancılar sanıyoruz" dedi.


    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşları «Biz seni kendimiz gibi bir insandan başka olarak görmüyoruz. Basıyt ve zaahirî bir görüşle (uyan) en aşağı tabakalarımızdan başkasının sana tâbi olduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü dahi görmüyoruz. Biz sizi bil'akis yalancılar sanıyoruz» dedi (ler).


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine kavminden inkâr edenlerin ileri gelenleri dediler ki: '(Biz) seni ancak bizim gibi bir insan olarak görüyoruz ve sana basit görüşlü aşağı (tabakada)olanlarımızdan başkasının tâbi' olduğunu görmüyoruz. Bize karşı bir üstünlüğünüzü degörmüyoruz; bil'akis sizi yalancı kimseler zannediyoruz.'


    İbni Kesir : Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşları dediler ki: Biz, senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. İçimizde sadece ayak takımının, başlangıçta düşünmeden sana uydukları gözümüzün önündedir. Sizin bize üstün bir meziyyetinizi görmüyoruz. Aksine biz, sizi yalancılar sanıyoruz.


    Muhammed Esed : Kavminden hakkı kabule yanaşmayanların ileri gelenleri: "Biz senin kişiliğinde bizim gibi ölümlü bir insandan başka bir şey görmüyoruz" dediler, "üstelik, hemen ilk bakışta, içimizde, aşağı tabakadan bir takım (dar görüşlü) insanların dışında kimsenin seni izlediğini de görmüyoruz; dolayısıyla, bize karşı bir üstünlüğünüz olduğu görüşünde değiliz; tersine, yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onun kavminden kâfir olan eşraftan bir gürûh ise dedi ki: «Biz seni bizim mislimiz gibi bir beşerden başka görmüyoruz ve sana tâbi olanları da biz ilk nazarda bizim en aşağılarımızdan başka görmüyoruz ve sizin için bizim üzerimize bir fazlalık da görmüyoruz. Belki sizi yalancılar zannediyoruz.»


    Ömer Öngüt : Kavminden ileri gelen kâfirler dedi ki: “Biz seni bizim gibi bir insan görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancı sanıyoruz. ”


    Şaban Piriş : Halkının ileri gelen kafir takımı: -Biz, senin sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Sana, görüşü kıymetsiz ayak takımından başka kimsenin uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bizim üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, sizin yalancı olduğunuzu sanıyoruz, dediler.


    Suat Yıldırım : Buna karşı halkının ileri gelen kâfirleri hep birden kalkıp: "Bize göre, sen sadece bizim gibi bir insansın, bizden farkın yoktur. Hem sonra senin peşinden gidenler toplumumuzun en düşük kimseleri, bu da gözler önünde!Ayrıca sizin bize karşı bir meziyetiniz olduğunu da görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz" dediler.


    Süleyman Ateş : Kavminden ileri gelen inkârcı grup dedi ki: "Biz seni de bizim gibi insan görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; tersine sizi yalancı sanıyoruz!"


    Tefhim-ul Kuran : Kavminden, ileri gelen inkarcılar: «Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz» dedi.


    Ümit Şimşek : Kavminin ileri gelen inkârcıları, 'Biz seni kendimiz gibi bir beşer olarak görüyoruz,' dediler. 'Sana uyanların da bizim en aşağılıklarımızın olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Sizde bize karşı hiçbir üstünlük görmüyoruz ve sizin yalancı olduğunuzu düşünüyoruz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Toplumunun küfre sapanlarından bir grup kodaman şöyle konuşmuştu: "Bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz."
     


  8. قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّيَ وَآتَانِي رَحْمَةً مِّنْ عِندِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنتُمْ لَهَا كَارِهُونَ



    Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn(kârihûne).



    1. kâle : dedi

    2. yâ kavmi : ey kavmim

    3. e reeytum : sizin reyiniz, görüşünüz mü

    4. in kuntu : eğer ben isem

    5. alâ beyyinetin : bir beyyine, kesin, delil üzerinde

    6. min rabbî : Rabbimden

    7. ve âtâ-nî : ve bana verdi

    8. rahmeten : bir rahmet

    9. min indi-hî : onun katından

    10. fe ummiyet : gizli tutuldu (saklandı)

    11. aleykum : size

    12. e : mi

    13. nulzimu-kum-(û)-hâ : sizi ona mecbur tutalım (zorlayalım) (elzem, mecbur, gerekli)

    14. ve entum : ve siz

    15. lehâ : onu

    16. kârihûne : kerih görenler, hoşlanmayanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Dedi ki: “Ey kavmim! Sizin reyiniz (görüşünüz) bu mu? Eğer ben, Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve bana Kendi katından bir rahmet verdi ise ve artık o, size gizli tutulduysa ve siz onu kerih görüyorken, sizi ona mecbur mu edelim (zorlayalım mı)?”


    Diyanet İşleri : Nûh dedi ki: “Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şâyet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, onu istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Nûh, ey kavmim dedi, ya ben Rabbimden apaçık bir delille gelmişsem ve katından bana bir rahmet vermişse, fakat bunu, siz görmüyorsanız. İstemediğiniz halde kabûl etmeniz için de sizi zorlayacak mıyım ki?


    Adem Uğur : (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?


    Ahmed Hulusi : (Nuh) dedi ki: "Ey halkım. . . Gördünüz mü? Ya Rabbimden bir açık kanıtım varsa ve O indînden bir rahmet (nübüvvet) vermiş de siz bunu değerlendiremiyorsanız? Siz ondan hoşlanmadığınız hâlde, biz size onu zorla mı kabul ettireceğiz?"


    Ahmet Tekin : Nuh:
    'Ey kavmim, eğer ben Rabbimden gelen apaçık hak bir delile, kitap ve şeriata dayanarak görevimi yapıyorsam, O bana, kendi katından bir rahmet vermiş, size de, bunu görecek göz nasip olmamışsa, buna ne diyeceksiniz? Siz bunu hoş karşılamazken, biz sizi onu kabule mi zorlayalım?' dedi.


    Ahmet Varol : (Nuh) dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz? Ben Rabbimden bir delil üzere isem ve O bana katından bir rahmet vermiş de bu sizin gözlerinizden gizli bırakılmış ise? Siz istemediğiniz halde biz sizi buna zorlayacak mıyız?


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?"


    Ali Fikri Yavuz : Nûh şöyle dedi: “-Ey Kavmim! Söyleyin bakayım, fikriniz nedir? Eğer ben Rabbimden verilen açık bir burhan (mûcize) üzerinde isem (Bu benim Peygamberlik dâvamı doğruluyorsa), bir de Allah bana kendi katından bir Peygamberlik vermiş de, size, onu görecek göz verilmemişse, istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğiz?


    Bekir Sadak : Nuh: «Ey milletim! Rabbimin katindan bir delilim bulunsa ve bana yine katindan bir rahmet vermis de bunlar sizden gizlenmis olsa, soyleyin bana, hoslanmadiginiz halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?» dedi.


    Celal Yıldırım : Nûh : «Ey kavmim !» dedi, «ne dersiniz, eğer ben Rabbimden gelen açık bir kanıt üzere isem ve O kendi katından bana bir rahmet vermiş de o size kapalı kalmışsa, ondan tiksinip hoşlanmadığınız halde sizi ona zorlayabilir miyim ?»


    Diyanet İşleri (eski) : Nuh: 'Ey milletim! Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş de bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Ey halkım, ya ben Rabbimden gelen kesin bir kanıta sahip isem ve bana bir rahmet vermiş de bunlar gözünüze görünmüyorsa? Siz onu istemezken sizi ona biz mi zorlayacağız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey kavmim! dedi: söyleyin bakayım reyiniz nedir? Eğer ben rabbımdan (bir beyyine) açık bir bürhan üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet bahşetmiş de size onu görecek göz verilmemiş ise biz size onu istemediğiniz halde ilzam mı edeceğiz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nuh: «Ey kavmim, ne dersiniz? Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerinde isem ve O, bana katından bir rahmet vermiş de size onu görecek göz verilmemişse, onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nuh dedi ki; «Ey kavmim! Peki şu söyleyeceğime ne diyeceksiniz? Ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmişse, size de onu görecek göz verilmemişse biz, istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğiz?»


    Fizilal-il Kuran : Nuh dedi ki; «Ey soydaşlarım, baksanıza, eğer ben Rabbimden gelen açık belgelere dayanıyorsam, eğer O bana kendi katından bir rahmet verdi ise de siz bunu görmekten yoksun bırakıldı iseniz, istemediğiniz halde sizi bu açık belgeleri ve bu rahmeti kabul etmeye mi zorlayacağız?»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?"


    Hasan Basri Çantay : (Nuh) dedi ki: «Ya ben (da'vâmın sıdkına şâhid olmak üzere) Rabbimden (gelen) apaçık bir bürhan üzerinde isem? O, bana kendi katından bir rahmet vermiş de bunlar siz (in kör gözleriniz) den gizli bırakılmışsa? Söyleyin bana ey kavmim? Sizi ona, kendiniz hoş görmeyib dururken de zorlayacak mıyız (sanki)»?


    Hayrat Neşriyat : (Nûh) dedi ki: 'Ey kavmim! Söyleyin bakalım; ya (ben) Rabbimden apaçık bir delîl üzerinde isem ve (O), bana kendi katından bir rahmet vermiş de, (o rahmet) size gizli bırakılmış ise? Siz onu istemeyen kimseler olduğunuz hâlde, (biz) sizi ona zorlayacak mıyız?'


    İbni Kesir : Nuh dedi ki: Ey kavmim; eğer Rabbım tarafından bir delilim bulunur ve O, katından bana ihsan eder de bunlar sizden gizli kalırsa; onu istemediğiniz halde size zorla mı kabul ettireceğiz?


    Muhammed Esed : (Nuh:) "Ey kavmim!" dedi, "Ne dersiniz, ya benim, Rabbimin katından apaçık bir kanıta dayandığım; Onun katından bana (aydınlatıcı) bir rahmetin, (bir vahyin) bahşedildiği doğruysa ve siz de buna karşı kör kalmışsanız, söyleyin, hoşunuza gitmediği halde onu görüp fark etmeniz için sizi zorlayabilir miyiz?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Ey kavmim! Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden bir açık bürhan üzere oldum ise ve kendi cânibinden bana bir rahmet vermiş ise, sizin üzerinize ise gizli kalmış ise artık siz onu kerih gördüğünüz halde onu size ilzam mı edeceğiz?»


    Ömer Öngüt : Nuh dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de, bu sizin gözlerinizden gizli bırakılmış ise buna ne dersiniz? Hoşlanmadığınız halde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?”


    Şaban Piriş : -Ey Halkım, dedi. Sonunu düşündünüz mü? Eğer ben, Rabbim tarafından açık bir belge ile gelmişsem ve O’nun yanından bana, bir rahmet verilmişse; siz de bunu görmüyorsanız? İstemediğiniz halde sizi (onu kabul edin diye) zorluyor muyuz?


    Suat Yıldırım : Nuh şöyle cevap verdi: "Ey benim halkım! Düşünün bir kere: Ya ben Rabbimden gelen çok âşikâr bir belgeye, kesin delile dayanıyorsam, ya O, bana tarafından bir nübüvvet vermiş, bunlar size gizli kalmış da siz görememişseniz?Ne yapalım, istemediğiniz o rahmete girmeye sizi zorlayabilir miyiz?"


    Süleyman Ateş : Dedi ki: "Ey kavmim, bakın, ya ben Rabbimden bir delil üzerinde isem ve (O), kendi katından bana bir rahmet vermiş de, o (rahmet) sizin gözlerinizden gizli bırakılmış ise? Şimdi siz onu istemezken, biz sizi o(Tanrı rahmeti)ne zorla mı sokacağız?"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu), sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?


    Ümit Şimşek : Nuh 'Söyleyin bana, ey kavmim,' dedi. 'Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere isem ve O bana kendi katından bir rahmet bağışlamış da siz buna karşı körlük içinde kalmışsanız, istemediğiniz halde biz size bunu zorla mı kabul ettireceğiz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh dedi ki: "Ey toplumum! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen bir beyyine üzerindeysem; katından bana bir rahmet vermiş de o rahmet sizin gözlerinizden saklanmışsa! Siz ona tiksintiyle bakarken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?"
     


  9. وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاً إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ وَمَآ أَنَاْ بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّهُم مُّلاَقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّيَ أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ



    Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).



    1. ve yâ kavmi : ve ey kavmim

    2. lâ es'elu-kum : sizden istemiyorum

    3. aleyhi : ona karşılık, ona (onun için)

    4. mâlen : mal olarak

    5. in ecriye : eğer varsa ecrim, ücretim

    6. illâ : sadece, ancak

    7. alâ allâhi : Allah'a aittir

    8. ve mâ : ve değil

    9. ene : ben

    10. bi târidi : uzaklaştıran, kovan

    11. ellezîne âmenû : Allah'a ulaşmayı dileyen (âmenû olan) kimseler

    12. inne-hum : muhakkak onlar

    13. mulâkû : ulaşacaklar

    14. rabbi-him : Rab'lerine

    15. ve lâkin-nî : ve fakat ben

    16. erâ-kum : sizi görüyorum

    17. kavmen : bir kavim

    18. techelûne : siz cahillik ediyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah'a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab'lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.


    Diyanet İşleri : “Ey kavmim! Buna karşı ben sizden herhangi bir mal da istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a âittir. Ben o iman edenleri (teklifinize uyarak) kovacak da değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizin bilgisizce davranan bir toplum olduğunuzu görüyorum.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey kavmim, bu yüzden bir mal da istemem sizden; ecrim, ancak Allah'a ait ve ben, inananları kovacak da değilim; şüphe yok ki onlar, Rablerine kavuşacaklar, fakat sizi görüyorum ki bilgisiz bir kavimsiniz.


    Adem Uğur : Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.


    Ahmed Hulusi : "Ey halkım. . . Bunun için sizden bir karşılık istemiyorum. . . Benim yaptığımın karşılığı ancak Allâh'a aittir. . . Ben, (siz onları aşağı görseniz de) iman edenleri yanımdan uzaklaştıramam! Muhakkak ki onlar Rablerine kavuşacaklardır. . . Fakat ben sizi cahillik eden bir halk olarak görüyorum. "


    Ahmet Tekin : 'Ey kavmim, tebliğ görevime karşılık sizden bir mal, bir bedel istemiyorum. Benim ücretim, mükâfatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovamam. Onlar Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben sizi bilgiden, muhakemeden uzak, tutarsız davranan, cehalette ısrar eden bir kavim olarak görüyorum.' dedi.


    Ahmet Varol : Ey kavmim! Bunun karşılığında sizden bir mal istemiyorum. Benim ecrim yalnızca Allah'a aittir. İman edenleri de kovacak değilim. Onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Ancak ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.


    Ali Bulaç : "Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.


    Ali Fikri Yavuz : Ey Kavmim! peygamberliği tebliğ işinden dolayı sizden bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir ve ben iman edenleri (isteğiniz gibi) kovacak değilim. Elbette onlar Rablerine kavuşacaklar (eğer kendilerini kovarsam, beni ona şikâyet ederler). Ancak ben, sizi cahillik yapmakta olan bir topluluk görüyorum.


    Bekir Sadak : «Ey milletim! Buna karsilik ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ucretim Allah'a aittir; inananlari da kovacak degilim; cunku onlar Rableriyle karsilasacaklar; fakat ben sizi cahil bir millet olarak goruyorum.


    Celal Yıldırım : Ey kavmim, buna karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim ecrim (hizmetimin karşılığı) ancak Allah'a aittir ve şüphesiz ki ben o imân edenleri kovacak da değilim. Onlar mutlaka Rablarına kavuşacaklardır. Ama ben sizi cehalet içinde (bocalayan) bir kavim olarak görüyorum.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ey milletim! Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir; inananları da kovacak değilim; çünkü onlar Rableriyle karşılaşacaklar; fakat ben sizi cahil bir millet olarak görüyorum.'


    Diyanet Vakfi : Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.


    Edip Yüksel : 'Ey halkım, buna karşılık sizden herhangi bir para istemiyorum. Ücretim ancak ALLAH'tan gelir. İnananları da kovamam; onlar, Rab'leriyle karşılacaklar. Fakat, sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem ey kavmim! Buna karşı ben sizden bir mal istemiyorum, benim ecrim ancak Allaha âiddir, ve ben o iyman edenleri koğacak değilim, elbette onlar rablarına kavuşacaklar, ve lâkin ben sizi cahillik eder bir kavim görüyorum


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey kavmim, ben sizden buna karşı bir mal da istemiyorum. Benim mükafatım yalnızca Allah'a aittir ve ben, o iman edenleri kovacak değilim. Kesinlikle onlar Rablerine kavuşacaklar, ama ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal mülk istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ve ben ona iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben de sizi cahillik eden bir kavim görüyorum.»


    Fizilal-il Kuran : Ey soydaşlarım, bu uyarı çabalarıma karşılık sizden maddi bir karşılık istemiyorum, benim ücretimi verecek olan Allah'dır, mü'minleri yanımdan kovacak değilim, çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat sizin gerçeklerden habersiz bir toplum olduğunuzu görüyorum.


    Gültekin Onan : "Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim yalnızca Tanrı'ya aittir. Ben inananları kovacak değilim. Onlar gerçekten rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum."


    Hasan Basri Çantay : Ey kavmim, bundan (bu tebliğlerimden) dolayı sizden hiç bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım Allahdan başkasına âid değildir ve ben îman edenleri tardedici de değilim. Çünkü onlar muhakkak ki Rablerine kavuşanlardır. Ancak ben sizi cahillik eder bir kavm görüyorum».


    Hayrat Neşriyat : 'Ey kavmim! Buna (bu yaptığım teblîğe) karşı sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a âiddir ve ben îmân edenleri kovucu da değilim. Şübhesiz ki onlar, Rablerine kavuşacak kimselerdir; fakat ben, sizi câhillik etmekte olan bir kavim olarak görüyorum.'


    İbni Kesir : Ey kavmim: buna karşılık olarak sizden hiç bir mal istemiyorum. Benim ücretim yalnız Allah'a aittir. İnananları da kovacak değilim. Çünkü onlar, Rabblarına kavuşacaklardır. Ne var ki ben; sizi, cahil bir kavim olarak görüyorum.


    Muhammed Esed : "Ey kavmim; üstelik bu mesaj(ı size ulaştırdığım) için sizden bir çıkar da ummuyorum; benim (çabalarımın) karşılığı ancak Allah katındadır. Ayrıca, ben imana erişenler(in hiç birini) yanımdan kovmayacağım. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar(ını biliyorlar); ama size gelince, sizin (doğrudan eğriden habersiz, yol yordam) bilmez bir topluluk olduğunuzu görüyorum!


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve ey kavmim! Sizden onun üzerine bir mal istemiyorum. Benim mükâfaatım ancak Allah Teâlâ'ya aittir ve ben imân edenleri kovucu değilim. Şüphe yok ki, onlar Rablerine kavuşanlardır velâkin ben sizi cahillik eder bir tâife görüyorum.»


    Ömer Öngüt : “Ey kavmim! Buna karşılık olarak sizden hiçbir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah'a âittir. Ben iman edenleri tard edecek değilim. Çünkü onlar Rableriyle mülâkî olacaklardır. Fakat ben sizi câhillik eden bir topluluk olarak görüyorum. ”


    Şaban Piriş : -Ey Halkım, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ücretimi Allah verecektir. Ben, inanan kimseleri kovamam. Onlar, elbette Rab’lerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizin cahillik eden bir halk olduğunuzu görüyorum.


    Suat Yıldırım : "Hem ey halkım! Bu tebliğimden ötürü sizden maddî bir karşılık istiyor değilim. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Allah Teâlâdır. Ben o iman edenleri kovacak da değilim. Elbette onlar Rab’lerine kavuşacaklar (O da onları imanlarından dolayı ödüllendirecektir). Ama ben sizin cehalet içinde yuvarlanan bir toplum olduğunuzu görüyorum."


    Süleyman Ateş : "Ey kavmim, buna karşı ben sizden bir mal istemiyorum, benim ücretim Allah'a âittir. Ve (siz istemiyor, hor görüyorsunuz diye) ben, inananları (yanımdan) kovacak değilim. Çünkü onlar Rablerinin huzûruna gidecek(yaptıklarının hesabını verecek)lerdir. (Herkes kendi amelinden sorumludur. Onları niçin kovayım?) Fakat ben sizi, câhillik eden bir kavim görüyorum."


    Tefhim-ul Kuran : «Ey kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.


    Ümit Şimşek : 'Ey kavmim, bunun için ben sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir. İman edenleri ise kovacak değilim; hiç şüphesiz onlar Rablerine kavuşacaklardır. Ben de sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.


    Yaşar Nuri Öztürk : "Hem ben sizden buna karşı bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah'tandır. Ama ben iman edenleri paylayıp kovamam. Çünkü onlar Rablerine varacaklar. Ama sizin cehalete batmış bir toplum olduğunuzu görüyorum."
    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız.


    Abdullah Aydın : “Ey milletim! Bu tebliğlere karşılık olarak ben sizden bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir, iman edenleri de (istemiyor, hor görüyorsunuz diye) kovacak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi cahillik yapmakta olan bir millet olarak görüyorum.”


    Ahmet Davudoğlu : “Hem ey kavmim! Buna karşı, ben sizden bir mal istemiyorum. Benim ecrim ancak Allah'a aittir ve ben îmân edenleri, (istediğiniz gibi) kovacak değilim. Elbette onlar Rablerine kavuşacaklardır. Lâkin ben, sizi cahillik eder bir kavim görüyorum.”


    Ali Arslan : “Ey kavmim! Tebliğim için sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ve ben îmân edenleri kovacak değilim; zira onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat sizi cahil bir kavim olarak görüyorum.”


    Arif Pamuk : "Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal mülk istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ve ben ona inananları kovacak değilim. Onlar elbette Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben de sizi cahillik eden bir kavim görüyorum."


    Ayntabî Mehmet Efendi : “Ve ey kavmim! Ben, sizden risâletimi tebliğ için bir mal istemiyorum. Benim ecrim, ancak Allahû Teâlâ'ya âiddir. Ve Ben, o mü'minleri yanımdan tardedici de değilim. Onlar (Kıyâmet'te) elbette Rablerine kavuşacaklardır. Ve fakat ben sizi cahil bir kavim görüyorum.”


    Bahaeddin Sağlam : “Ey kavmim! Ben bu görevime karşılık sizden bir mal istemiyorum. Benim ücretim yalnızca Allah'a aittir. Ben o inananları kovacak da değilim. Onlar Rabb'leriyle karşılaşacaklar. Ben yalnızca sizin cahil bir toplum olduğunuzu görüyorum. Ey kavmim! Onları kovarsam, Allah'a karşı kim bana yardım edebilir? Artık düşünmeyecek misiniz?!”


    Diyanet Vakfı (1993) : “Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ben îmân edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.”


    Hasan Tahsin Feyizli : “Ey kavmim, (tebliğimden dolayı) ona karşı sizden bir mal istemiyorum. Benim mükâfâtım Allah'tan başkasına âit değildir ve siz aşağı görüyorsunuz diye ben inananları kovan bir kimse değilim. Çünkü onlar Rabb'lerine kavuşacak olanlardır. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”


    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : “Ey milletim! Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir; inananları da kovacak değilim. Çünkü onlar Rableriyle kavuşacaklar; fakat ben sizi, cahil bir millet olarak görüyorum.”


    Hüseyin Kaleli : “Yine “Ey kavmim! ona karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allâh’a aittir. Ben îman edenleri kovan da değilim. Şüphesiz onlar Rablerine kavuşanlardır. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavm görüyorum.(dedi)”


    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : "Ey kavmim, hizmetime karşılık ben sizden bir malda istemiyorum. Benim mükafatımı vermek ancak Allah'a aittir. İman edenleride ben yanımdan kovacak değilim. Muhakkak ki onlar Rablerine kavuşacak ve mükafatlarını göreceklerdir. Sizi ise cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.


    Mustafa İslamoğlu : İmdi ey kavmim! (Çabama karşılık) sizden bir bedel beklentisi içerisinde değilim! Benim (çabamın) karşılığı Allah’a aittir. Dahası, (bana) güvenip inanan kimseleri de etrafımdan uzaklaştıracak değilim! Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklar(ına inanıyorlar). Ve fakat bu arada, ben de sizin cahilce davranan bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum.


    Nedim Yılmaz : Ey kavmim! Ben bu (duyuru görevi)nden dolayı sizden bir mal istemiyorum. Beni mükâfatlandırmayı, Allah üzerine almıştır. Ben inananları asla kovacak değilim. Onlar Rablerinin huzuruna çıkacaklardır. Fakat ben sizi cahilce davranan bir topluluk görüyorum.


    Ömer Rıza Doğrul : Ey kavmim ben sizden karşılık olarak mal (servet) istemiyorum. Mükâfatım yalnız Allah'a aittir. Ben îmân edenleri kovacak değilim. Onlar Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben sizi cahil bir kavim olarak görüyorum.


    Talat Koçyiğit : “Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir mal talep etmiyorum; benim ecrim sadece Allah'a âittir. Ben, îmân edenleri de kovacak değilim; zira onlar, Rablarına kavuşacak (bir yoldadır)lar. Fakat ben sizi câhillik eden bir kavim olarak görüyorum.”


    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : “Ey Kavmim! Bundan (bu tebliğimden) dolayı sizden mal istemiyorum. Benim mükâfatım Allah'a aittir. Ve ben îmân edenleri tardedici değilim. Onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”


    Bir Heyet : “Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.”
     


  10. وَيَا قَوْمِ مَن يَنصُرُنِي مِنَ اللّهِ إِن طَرَدتُّهُمْ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ



    Ve yâ kavmi men yansurunî minallâhi in taredtuhum, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).



    1. ve yâ kavmi : ve ey kavmim

    2. men : kim

    3. yansuru-nî : bana yardım eder

    4. min allâhi : Allah'tan (Allah'a karşı)

    5. in : eğer

    6. taredtu-hum : onları ben uzaklaştırdım (kovdum)

    7. e fe lâ tezekkerûne : hâlâ tezekkür etmez misiniz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve ey kavmim! Eğer ben onları uzaklaştırırsam, Allah'a karşı bana kim yardım eder? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?


    Diyanet İşleri : “Ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, beni Allah’tan kim koruyabilir? Hiç düşünmüyor musunuz?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları kovarsam ey kavmim, Allah'tan başka kim yardım eder bana, hiç de mi düşünmezsiniz?


    Adem Uğur : Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah'tan (onun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?


    Ahmed Hulusi : "Ey halkım. . . Eğer onları uzaklaştırırsam Allâh'a karşı bana kim yardım eder? Düşünemiyor musunuz?"


    Ahmet Tekin : 'Ey kavmim, ben onları kovarsam, beni Allah’ın azâbından kim korur? Hâlâ ibret alıp düşünmüyor musunuz?' dedi.


    Ahmet Varol : Ey kavmim! Ben onları kovacak olursam Allah'a karşı bana kim yardımcı olur? Düşünmüyor musunuz?


    Ali Bulaç : "Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?"


    Ali Fikri Yavuz : Ey kavmim! (Etrafındakileri kov, biz sana iman ederiz, teklifiniz üzerine) , ben onları kovarsam Allah’ın intikamından beni kim kurtarabilir? Hiç de düşünmez misiniz?


    Bekir Sadak : «Ey milletim! Onlari kovarsam, Allah'a karsi beni kim savunur? Dusunmez misiniz?»


    Celal Yıldırım : Ey kavmim, onları (imân edenleri) kovacak olursam, Allah'ın (vereceği cezadan) kim (beni kurtarıp) yardım edebilir? Hiç düşünmüyor musunuz ?


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ey milletim! Onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunur? Düşünmez misiniz?'


    Diyanet Vakfi : Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni Allah'tan (onun azabından) kim korur? Düşünmüyor musunuz?


    Edip Yüksel : 'Ey halkım, onları kovarsam ALLAH'a karşı kim bana yardım edecek? Düşünmez misiniz?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem ey kavmim! Ben onları koğarsam Allahdan beni kim kurtaracak? Artık bir düşünmez misiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ey kavmim, ben onları kovarsam, beni Allah'tan kim kurtaracak? Artık bir düşünmez misiniz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Ey kavmim, ben onları etrafımdan kovacak olursam, Allah'dan beni kim kurtarabilir? Siz hiç düşünmez misiniz?»


    Fizilal-il Kuran : Ey soydaşlarım, eğer o mü'minleri yanımdan kovacak olursam, Allah'a karşı beni kim savunabilir? Bunu hiç düşünmüyor musunuz?


    Gültekin Onan : "Ey kavmim, ben onları kovarsam, Tanrı'dan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?"


    Hasan Basri Çantay : «Ey kavmim, ben onları koğarsam Allahdan (Allahın intikaamından) beni kim (kurtarabilir, bana kim) yardım eder? Hiç de düşünmez misiniz?»


    Hayrat Neşriyat : 'Ey kavmim! Eğer onları kovarsam, Allah’(dan gelecek azâb)a karşı bana kim yardım eder? Artık hiç ibret almaz mısınız?'


    İbni Kesir : Ey kavmim; ben, onları kovarsam; beni, Allah'a karşı kim savunur? Hala düşünemiyor musunuz?


    Muhammed Esed : Hem, ey kavmim, eğer onları yanımdan kovarsam, söyleyin, Allaha karşı kim korur, kim savunur beni? Bunu hiç aklınıza getirmiyor musunuz?


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve ey kavmim! Eğer ben onları kovar isem bana Allah Teâlâ'dan başka kim yardım eder. Artık hiç düşünmez misiniz?»


    Ömer Öngüt : “Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunur? Hiç düşünmez misiniz?”


    Şaban Piriş : -Ey Halkım, eğer ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir?! Hiç düşünmüyor musunuz?


    Suat Yıldırım : "Ey halkım! Ben onları kovacak olsam Allah indinde bu sorumluluktan beni kim kurtarabilir, Kim bana yardım edebilir? Artık bir düşünmez misiniz?


    Süleyman Ateş : "Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunur? Düşünmüyor musunuz?"


    Tefhim-ul Kuran : «Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah'tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?»


    Ümit Şimşek : 'Ey kavmim! Onları kovacak olursam Allah'ın elinden beni kim kurtarır? Hiç düşünmüyor musunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ey toplumum! Eğer ben onları paylayıp kovarsam, Allah'a karşı bana kim yardım edebilir? Hâlâ düşünmüyor musunuz?"
     


  11. وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلاَ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ اللّهُ خَيْرًا اللّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ



    Ve lâ ekûlu lekum indî hazâinullâhi ve lâ a’lemul gaybe ve lâ ekûlu innî melekun ve lâ ekûlu lillezîne tezderî a’yunukum len yu’tiyehumullâhu hayrâ(hayren), allâhu a’lemu bimâ fî enfusihim, innî izen le minez zâlimîn(zâlimîne).



    1. ve lâ ekûlu : ve ben demiyorum

    2. lekum : size

    3. indî : yanımdadır

    4. hazâin allâhi : Allah'ın hazineleri

    5. ve lâ a'lemu el gaybe : ve gaybı bilmiyorum

    6. ve lâ ekûlu : ve ben demiyorum

    7. in-nî : muhakkak ben

    8. melekun : bir melek

    9. ve lâ ekûlu : ve ben demiyorum

    10. lillezîne (li ellezîne) : o kimselere

    11. tezderî : hakir görürsünüz

    12. a'yunu-kum : sizin gözleriniz

    13. len yu'tiyehum allâhu : Allah onlara hiç vermeyecek

    14. hayren : bir hayır

    15. allâhu : Allah

    16. a'lemu : bilir

    17. bi-mâ : şeyleri

    18. fî enfusi-him : onların nefslerindekileri

    19. in-nî : muhakkak ben

    20. izen : o taktirde, öyleyse

    21. le : mutlaka, elbette

    22. min ez zâlimîne : zalimlerden





    İmam İskender Ali Mihr : Ve size: “Allah'ın hazineleri yanımdadır.” demiyorum. Ve gaybı bilmiyorum ve: “Muhakkak ki; ben bir meleğim.” demiyorum. Ve gözlerinizin hakir gördüğü kimselere (Allah'a ulaşmayı dileyenlere): “Allah asla bir hayır vermeyecek.” demiyorum. Onların nefslerindekileri Allah bilir. O taktirde (doğruyu söylemezsem) muhakkak ki; ben, elbette zalimlerden olurum.


    Diyanet İşleri : Size ben, “Allah’ın hazineleri yanımdadır”, demiyorum; gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, “Allah, onlara asla hiçbir hayır vermez” de diyemem. Allah, onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zâlimlerden olurum.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve ben, Allah'ın hazîneleri yanımda demediğim gibi gaybı bilirim de demiyorum ve ben bir meleğim gibi bir söz de etmiyorum, fakat sizin gözünüze hor görünenler hakkında, Allah onlara hiçbir sûretle ve kesin olarak bir hayır vermez de diyemem. İçlerinde ne var, Allah daha iyi bilir. Ancak onları kovar, haklarında bu çeşit sözler söylersem mutlaka zulmedenlerden olurum.


    Adem Uğur : Ben size: "Allah'ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben bir meleğim" de demiyorum, sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, "Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir" diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum."


    Ahmed Hulusi : "Size, Allâh'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. . . Gaybı da bilmem. . . Ben bir meleğim de demiyorum. . . Hor-hakir gördüğünüz kimseler için, Allâh asla onlara bir hayır vermez de demiyorum. . . Onların içlerinde ne olduğunu Allâh daha iyi bilir. . . (Bunların aksini söylersem) ben kesinlikle zâlimlerden olurum. "


    Ahmet Tekin : 'Size, benim yanımda Allah’ın hazineleri var, demiyorum. Duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini de bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. O hor gördüğünüz kimseler için, Allah onlara, asla, hiçbir hayır vermeyecektir de, diyemem. Onların gönüllerindekini Allah bilir. Bunların aksini söyleseydim, mutlaka zâlimlerden, hakikatı ortaya koymayanlardan, hakka riayet etmeyenlerden olurdum.' dedi.


    Ahmet Varol : Ben size: 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. 'Ben meleğim' de demiyorum. Sizin gözlerinizin küçük gördüğü şahıslar hakkında: 'Allah onlara bir hayır vermeyecektir' de diyemem. Allah onların içlerinde olanı daha iyi bilir. O takdirde ben, zalimlerden olurum.'


    Ali Bulaç : "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir."


    Ali Fikri Yavuz : Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır ve gaybı da bilirim, demiyorum. Ben bir meleğim de demiyorum. Gözlerinizin hor gördüğü mümin kimseler hakkında, Allah onlara, hiç bir hayır vermez , de demem. Onların içlerindekini en iyi bilen Allah’dır. Ben, bunları söylediğim takdirde, zalimlerden olmuş olurum.”


    Bekir Sadak : «ize, Allah'in hazineleri yanimdadir demiyorum; gaybi da bilmem; dogrusu melek oldugumu da soylemiyorum; kucuk gorduklerinize Allah iyilik vermeyecektir diyemem; iclerinde olani Allah daha iyi bilir. Yoksa suphesiz haksizlik edenlerden olurum.»


    Celal Yıldırım : Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Gözlerinizin, küçük görüp hafife aldığı kişilere Allah hiç hayır vermeyecek de demem. Onların içyüzünü Allah daha iyi bilir. Aksi halde şüphe etmeyin ki zâlimlerden olurum.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmem; doğrusu melek olduğumu da söylemiyorum; küçük gördüklerinize Allah iyilik vermeyecektir diyemem; içlerinde olanı Allah daha iyi bilir. Yoksa şüphesiz haksızlık edenlerden olurum.'


    Diyanet Vakfi : Ben size: «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır» demiyorum, gaybı da bilmem. «Ben bir meleğim» de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, «Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir» diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.»


    Edip Yüksel : 'ALLAH'ın hazinelerinin yanımda olduğunu söylemiyorum, gizliyi bilmiyorum, melek olduğumu da ileri sürmüyorum. Gözlerinizin horladığı kimselere ALLAH'ın bir iyilik bağışlamıyacağını da söylemiyorum. Onların gizli düşüncelerini ALLAH daha iyi bilir. Aksi taktirde zalimlerden olurum.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ben size ne Allahın hazîneleri benim yanımda, ne de gaybı bilirim demiyorum, ben bir Meleğim de demiyorum, o sizin gözlerinizin horladıkları hakkında Allah, onlara hiç bir hayır vermez de demem, onların içlerindekini en iyi bilen, Allahdır, ben o halde zalimlerden olmuş olurum.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ben size, «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır.» demiyorum. Ne gaybı bilirim, ne de « Ben bir meleğim.» diyorum. O sizin gözlerinizin horladığı kişiler hakkında: «Allah, onlara hiçbir hayır vermez.» de demem. Onların içlerindekini en iyi bilen Allah'tır. O takdirde zalimlerden olmuş olurum!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ben size «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır.» demiyorum ki. Ben size «Ben bir meleğim.» de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında «Allah onlara hiçbir hayır vermez.» de demiyorum. Onların içlerindeki niyeti, en iyi Allah bilir. (Bu söylediklerimin aksini iddia etseydim) asıl o zaman zalimlerden olurdum.


    Fizilal-il Kuran : Size 'Allah'ın hazineleri benim elimin altında da' demiyorum, gayp alemini de bilemem, 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Sizin gözlerinize hor görünen kimselere Allah'ın hiçbir hayır vermediğini de söyleyemem, kalplerinde neler olduğunu herkesten iyi bilen Allah'dır. Yoksa zalimlerden biri olurum.


    Gültekin Onan : "Ben size Tanrı'nın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine Tanrı kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum. Nefslerinde olanı Tanrı daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir."


    Hasan Basri Çantay : «Ben size: Allahın hazîneleri benim nezdimdedir demiyorum. Ben ğaybı bilmem. Ben hakıykatde bir melek'im de demiyorum. Bununla beraber gözlerinizin hor gördüğü kimseler (mü'minler) hakkında Allah onlara asla bir hayr vermeyecekdir dahi diyemem. Allah, onların özlerindekini ençok bilendir. (Eğer bunları tard edersem) o takdirde şübhesiz ki ben zaalimlerdenimdir».


    Hayrat Neşriyat : 'Ve (ben) size: 'Allah’ın hazîneleri yanımdadır’ demiyorum; hem gaybı (ben de)bilmem; 'Ben şübhesiz bir meleğim’ de demiyorum; sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için: 'Allah onlara aslâ bir hayır vermeyecek’ de demem! Allah, onların içlerinde olanı en iyibilendir. (Eğer o mü’minleri kovar ve böyle dersem) o takdirde doğrusu ben mutlaka zâlimlerden olurum!'


    İbni Kesir : Ben, size: Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem. Meleğim de demiyorum. Hor gördüklerinize Allah iyilik vermeyecektir de demiyorum. İçlerinde olanı en iyi bilen Allah'tır. Yoksa ben de zalimlerden olurum.


    Muhammed Esed : "Öte yandan, size Allahın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, insanın duyu ve algı alanının ötesini bilirim de (demiyorum), bir melek olduğumu da söylemiyorum; sizin o hor gördüğünüz kimselere Allahın bir hayır ulaştırmayacağını ise zaten söyleyemem, çünkü onların kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. (Ve eğer bu kabil şeyler söyleyecek olsaydım) kuşkusuz, zalimlerden olurdum."


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve ben size, 'Benim yanımda Allah Teâlâ'nın hazineleri vardır' demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ve ben demem ki, 'Ben muhakkak bir meleğim', veya demem ki, 'Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimselere Allah Teâlâ elbette hayır vermeyecektir.' Allah Teâlâ onların nefislerinde olanı da bihakkın bilendir. Şüphe yok ki, ben o vakit zalimlerden olmuş olurum.»


    Ömer Öngüt : “Ben size: 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır. ' demiyorum, gaybı da bilmem. 'Ben bir meleğim. ' de demiyorum. Gözlerinizin hor ve hakir gördüğü mümin kimseler için: 'Allah onlara hiçbir hayır vermeyecektir. ' diyemem. Özlerinde olanı daha iyi bilen Allah'tır. Bunu söylediğim takdirde mutlaka ben de zâlimlerden olurum. ”


    Şaban Piriş : Ben, size, “Allah’ın hazineleri yanımdadır” demiyorum. Gaybı bilmem. Ben, bir meleğim de demiyorum. Gözlerinizin hor gördüklerine “Allah kesinlikle iyilik vermez” de demiyorum. Onların kalplerinde olanı en iyi Allah bilir. Eğer bunları söylersem zalimlerden olurum.


    Suat Yıldırım : Ben size: "Yok Allah’ın hazineleri benim elimdedir!" yok: "Ben gaybı bilirim!"yok: "Ben bir meleğim!" demiyorum. Hor gördüğünüz müminlere "Allah hiçbir hayır, hiçbir meziyet vermez!" de demem. Allah onların içlerinde olanı pek iyi bilir. Böyle bir şey yaptığım takdirde ben elbette zalimlerden olurum."


    Süleyman Ateş : Ben size: "Allâh'ın hazineleri benim yanımdadır." demiyorum. Gaybı da bilmem. "Ben meleğim," de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için "Allâh onlara bir hayır vermeyecek" de demem. Allâh, onların içlerinde olanı daha iyi bilir. Böyle bir şey yaptığım takdirde ben, mutlaka zâlimlerden olurum."


    Tefhim-ul Kuran : «Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak onlara bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek) dir.»


    Ümit Şimşek : 'Ben size Allah'ın hazineleri benim yanımda demiyorum. Ben gaybı bilirim de demiyorum. Ben meleğim de demiyorum. Sizin gözünüzde horlanan insanlar için 'Allah bunlara bir hayır nasip etmez' de demiyorum. Onların içlerinde olanı Allah bilir. Böyle birşey diyecek olsam, işte o zaman zalimlerden biri olurum.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ben size demiyorum ki, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır. Ben gaybı bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için, 'Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek' diyemem. Onların benliklerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum."
     


  12. قَالُواْ يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتَنِا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ



    Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ fe ekserte cidâlenâ fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).



    1. kâlû : dediler

    2. yâ nûhu : ey Nuh

    3. kad : olmuştu

    4. câdelte-nâ : sen bizimle çekiştin, mücâdele ettin

    5. fe : öyle ki, hatta

    6. ekserte : sen çok oldun, çok ileri gittin

    7. cidâle-nâ : bizimle çekişmede, mücâdelede

    8. fe'ti-nâ : artık bize getir

    9. bi-mâ : şeyleri

    10. teidu-nâ : bize vaadettiğin

    11. in kunte : eğer isen

    12. min es sâdikîne : sadıklardan, doğru sözlülerden





    İmam İskender Ali Mihr : “Ya Nuh!” dediler. “Bizimle mücâdele etmiştin (çekişmiştin), hatta bizimle mücâdelede çok ileri gittin. Eğer sen sadıklardansan, o taktirde bize vaadettiğin şeyi getir.”


    Diyanet İşleri : Dediler ki: “Ey Nûh! Bizimle tartıştın ve tartışmayı uzattın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yâ Nûh dediler, gerçekten de bizimle uğraşmadasın ve uğraşmanda ileri de gittin, gerçeklerdensen hadi, tehdit edip durduğun azâba uğrat bizi.


    Adem Uğur : Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Ey Nuh. . . Bizimle gerçekten mücadele ettin. . . Bunda çok ileri gittin! Eğer doğrucuysan, bizi tehdit ettiğin şeyi, bize getir. "


    Ahmet Tekin : Kavminin ileri gelen münkirleri:
    'Ey Nûh, bizimle mücadele ettin. Bize karşı mücadelede de çok ileri gittin. Eğer iddialarında doğru isen, bizi tehdit ettiğin azâbı getir.' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Ey Nuh! Bizimle tartıştın ve bizimle tartışmanda hayli ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bize vaadettiğini getir bakalım!'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bize vaadettiğini getir (görelim.)"


    Ali Fikri Yavuz : Nûh’a cevap olarak şöyle dediler: “- Gerçekten bizimle mücadele ettin. Bizimle olan mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerdensen, bizi korkutup durduğun azabı, haydi getir bakalım.”


    Bekir Sadak : «Ey Nuh! Bizimle cidden tartistin; hem de cok tartistin. Dogru sozlulerden isen tehdit ettigin azabi basimiza getir» dediler.


    Celal Yıldırım : (Kavmi ona) : Ey Nûh ! Dediler, cidden bizimle tartışıp uğraştın ve bizimle uğraşmanı çoğalttın (ileri gittin). Eğer doğrulardan isen şu bizi tehdîd edip durduğun (azabı) getir.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir' dediler.


    Diyanet Vakfi : Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir!


    Edip Yüksel : Dediler ki: 'Ey Nuh, sen bizimle tartıştın ve bizimle tartışmayı uzattın. Doğru sözlü isen haydi bizi tehdit ettiğin şeyi getir bakalım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey Nuh! dediler: cidden bize mücadele ettin, cidalimizde çok ileri de gittin, de haydi bizi tehdid edib durduğun azâbı getir de görelim, sadıklardan isen


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar: «Ey Nuh, gerçekten bizimle çok uğraştın ve bizimle yaptığın mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bizi tehdit edip durduğun azabı getir de görelim.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Dediler ki; «Ey Nuh! Bizimle didişip durdun, didişmende de çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit ettiğin şu azabı getir de görelim.»


    Fizilal-il Kuran : Soydaşları dediler ki; «Bizimle tartıştın, üstelik bu tartışmayı çok uzattın, eğer söylediklerin doğru ise, ileride karşımıza çıkacak diye bizi korkuttuğun azabı şimdi başımıza getir de görelim.»


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bize vaadettiğini getir (görelim.)"


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Ey Nuh, bizimle cidden uğraşdın. Bizimle olan bu mücâdelende ileri de gitdin. Eğer sen doğruculardan isen bizi tehdîd edib durduğun (azâb) ı haydi getir bize».


    Hayrat Neşriyat : Dediler ki: 'Ey Nûh! Gerçekten bizimle mücâdele ettin, öyle ki bizimle mücâdelede çok ileri gittin; eğer (iddiânda) doğru kimselerden isen, haydi tehdîd etmekte olduğun (azâb)ı bize getir!'


    İbni Kesir : Onlar dediler ki: Ey Nuh; bizimle tartıştın, çok uğraştın, doğru sözlü isen haydi tehdid ettiğin şeyi getir.


    Muhammed Esed : (İnkarcıların ileri gelenleri:) "Ey Nuh, bizimle çok tartıştın, tartışmayı (gereksiz yere) fazla uzattın" dediler, "eğer doğru sözlü kimselerdensen artık getir şu bizi tehdit edip durduğun şeyi!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ey Nûh! Bizim ile muhakkak ki mücadelede bulundun, artık mücadelemizi arttırdın. Eğer sen sâdıklardan oldun ise imdi bize tehdit ettiğin şeyi getiriver.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın, hem de çok tartıştın. Eğer doğru sözlülerden isen, tehdit ettiğin azabı başımıza getir!”


    Şaban Piriş : Dediler ki: -Ey Nuh, bizimle çok uğraştın ve çekiştin. Eğer doğru söylüyorsan haydi bize vaat ettiğini getir.


    Suat Yıldırım : "Ey Nûh! dediler. Bizimle mücadele ettin, bu mücadelende de hayli ileri gittin. Yeter artık, eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bizi tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim!"


    Süleyman Ateş : Dediler ki: "Ey Nûh, bizimle mücâdele ettin. Hem bizimle mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen haydi bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Ey Nuh, bizimle çekişip durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan bize vaadettiğini getir (görelim.)»


    Ümit Şimşek : 'Ey Nuh, bizimle tartışıyorsun,' dediler. 'Hem de tartışmayı çok ileri götürüyorsun. Eğer doğru söylüyorsan, bize vaad ettiğin şeyi getir bakalım.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler ki: "Ey Nûh! Sen bizimle uğraştın, bizimle mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir."
     


  13. قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُم بِهِ اللّهُ إِن شَاء وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ



    Kâle innemâ ye’tîkum bihillâhu in şâe ve mâ entum bi mu’cizîn(mu’cizîne).



    1. kâle : dedi

    2. innemâ : ancak, sadece, yalnız

    3. ye'tî-kum : size getirir

    4. bi-hi : onu

    5. allâhu in şâe : Allah eğer dilerse

    6. ve mâ entum : ve siz değilsiniz

    7. bi mu'cizîne : aciz bırakan kimseler






    İmam İskender Ali Mihr : Şöyle dedi: “Onu size ancak eğer dilerse Allah getirir. Ve siz, (Allah'ı) aciz bırakacak değilsiniz.”


    Diyanet İşleri : Nûh dedi ki: “Onu size, dilerse ancak Allah getirir ve siz (Allah’ı) âciz bırakamazsınız.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Nûh, dilerse dedi, Allah uğratır ancak o azâba sizi ve onu âciz bir hâle getiremezsiniz siz.


    Adem Uğur : (Nuh) dedi ki: "Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.


    Ahmed Hulusi : (Nuh) dedi ki: "Eğer dilerse onu size ancak Allâh getirir! Siz, Allâh'ı dilediğini yapmakta âciz bırakamazsınız. "


    Ahmet Tekin : Nûh:
    'Ancak o cezayı size, sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygunsa Allah getirir. Siz Allah’ı acze düşürüp, koyduğu kanunların dışına çıkarak yakayı kurtaramazsınız.' dedi.


    Ahmet Varol : (Nuh) şöyle dedi: 'Onu ancak dilediği takdirde Allah getirir ve siz O'nu aciz bırakamazsınız.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Eğer dilerse, onu size Allah getirir ve siz (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz."


    Ali Fikri Yavuz : Nûh dedi ki: “- Dileyince, azabı, ancak Allah size getirir; ve siz onu, azap etmekten âciz bırakacak değilsiniz.


    Bekir Sadak : (33-34) «ncak Allah dilerse onu basiniza getirir, siz O'nu aciz birakamazsiniz. Allah sizi azdirmak isterse, ben size ogut vermek istesem de faydasi olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na donduruleceksiniz» dedi.


    Celal Yıldırım : Nûh : Onu size ancak, dilerse Allah getirir; Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : (33-34) 'Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Nuh) dedi ki: «Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Onu, dilerse, sizin başınıza ancak ALLAH getirebilir. Siz engel olamazsınız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onu, dedi: ancak Allah getirir, dilerse ve siz onu âciz bırakacak değilsiniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nuh: «Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz onu aciz bırakacak değilsiniz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nuh dedi ki; «Onu ancak Allah dilerse getirir. Ve siz O'nu yıldıracak değilsiniz.»


    Fizilal-il Kuran : Nuh dedi ki; «O azabı eğer dilerse yalnız Allah başınıza getirebilir. Siz O'nun yapacaklarına engel olamazsınız.»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Eğer dilerse, onu size Tanrı getirir ve siz (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz."


    Hasan Basri Çantay : (Nuh da): «Dilerse onu size ancak Allah getirir. Siz (Onu) âciz bırakabilecekler değilsiniz» dedi.


    Hayrat Neşriyat : (Nûh) dedi ki: 'Onu size, eğer dilerse ancak Allah getirir ve siz (Allah’ı) âciz bırakıcı kimseler değilsiniz.'


    İbni Kesir : Dedi ki: Onu size dilediği takdirde ancak Allah getirir. Ve siz, O'nu asla aciz bırakamazsınız.


    Muhammed Esed : "Eğer dilerse" dedi, "onu size ancak Allah getirebilir ve siz de yakanızı kurtaramazsınız:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Onu size ancak Allah Teâlâ dilerse getirir ve siz aciz bırakıcılar değilsinizdir.


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir. Siz onu âciz bırakamazsınız. ”


    Şaban Piriş : -Eğer dilerse onu size getirecek olan ancak Allah’tır. Siz ondan kaçamayacaksınız.


    Suat Yıldırım : Nuh cevap verip dedi ki: "Onu, dilerse ancak Allah getirir ve O’nun elinden siz asla kaçıp kurtulamazsınız."


    Süleyman Ateş : Dedi: "Onu, ancak Allâh dilerse size getirir; siz engel olamazsınız!"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Eğer dilerse, onu size Allah getirir ve siz (O'nu) aciz bırakacak değilsiniz.»


    Ümit Şimşek : Nuh dedi ki: 'Onu dilerse Rabbim getirir. O zaman da siz Onun elinden kurtulamazsınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh dedi: "Onu size, dilediği takdirde ancak Allah getirir, siz de hiçbir engel çıkaramazsınız."
     


  14. وَلاَ يَنفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ اللّهُ يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ



    Ve lâ yenfeukum nushî in eredtu en ensaha lekum in kânallâhu yurîdu en yugviyekum, huve rabbukum ve ileyhi turceûn(turceûne).



    1. ve lâ yenfeu-kum : ve size fayda vermez

    2. nushî : benim nasihatim

    3. in : eğer

    4. eredtu : istedim

    5. en ensaha : nasihat etmek

    6. lekum : size

    7. in : eğer

    8. kâne allâhu : Allah oldu

    9. yurîdu : diler

    10. en yugviye-kum : sizi azdırmayı

    11. huve : o

    12. rabbu-kum : sizin Rabbiniz

    13. ve ileyhi : ve ona

    14. turceûne : döndürüleceksiniz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer size nasihat etmek istersem (istesem de), şâyet Allah sizi azdırmak isterse, benim nasihatim size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.


    Diyanet İşleri : Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi azdırmak istemişse, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Azgınlığınıza karşılık Allah sizi helâk etmeyi murâd etmişse öğüt vermek istesem de öğüdüm bir fayda vermez size. Odur Rabbiniz ve dönüp onun tapısına varacaksınız.


    Adem Uğur : Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O'na döndürüleceksiniz."


    Ahmed Hulusi : "Eğer Allâh sizi saptırmayı irade ederse; ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm yarar sağlamaz. O, Rabbinizdir ve O'na rücu ettiriliyorsunuz. "


    Ahmet Tekin : 'Eğer Allah sizin hak yoldan, sapmanıza özgürlük tanımak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabbinizdir. O’nun, sadece O’nun huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.' dedi.


    Ahmet Varol : Allah sizi azgınlığa düşürmeyi dilerse öğüt vermek istesem de öğüdüm size yarar vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.'


    Ali Bulaç : "Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."


    Ali Fikri Yavuz : Eğer Allah, sizi saptırmayı (helâkinizi) murad ediyorsa, ben size nasîhat etmek istesem de benim nasîhatım size fayda vermez. O, Rabbinizdir ve nihayet ona döndürüleceksiniz.”


    Bekir Sadak : (33-34) «ncak Allah dilerse onu basiniza getirir, siz O'nu aciz birakamazsiniz. Allah sizi azdirmak isterse, ben size ogut vermek istesem de faydasi olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na donduruleceksiniz» dedi.


    Celal Yıldırım : Eğer Allah, sizi azdırıp yok etmek istese, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size bir yarar sağlamaz. O sizin Rabbinizdir ve ancak O'na döndürüleceksiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : (33-34) 'Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz' dedi.


    Diyanet Vakfi : Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O'na döndürüleceksiniz.»


    Edip Yüksel : 'ALLAH azmanızı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de size o öğüdümün bir yararı olmayacaktır. O' dur Rabbiniz ve siz O'na döndürüleceksiniz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ben size nasıhat etmek istemiş isem de Allah sizi helâk etmek murad ediyorsa benim nasıhatim size fâide de vermez, rabbınız o, ve siz nihayet ona irca' edileceksiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer Allah sizi helak etmeyi diliyorsa, ben size öğüt vermek istesem de öğüdümün size yararı olmaz. O, sizin Rabbinizdir ve sonunda O'na döndürüleceksiniz!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi helâk etmeyi murad ediyorsa, zaten öğüt vermemin size bir faydası olmaz. Rabbiniz O'dur ve nihayet O'na döndürüleceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Eğer Allah, sizin azmanızı istiyorsa, size nasihat etmek istesem de benim nasihatim size yararlı olmaz. O'dur sizin Rabbiniz ve O'nun huzuruna döneceksiniz.


    Gültekin Onan : "Eğer Tanrı sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."


    Hasan Basri Çantay : «Eğer Allah sizi helak etmek dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu hayırhahlığım size fâide vermez. O, sizin Rabbinizdir ve nihayet ancak Ona döndürüleceksiniz».


    Hayrat Neşriyat : 'Eğer Allah sizi dalâlete atmayı diliyorsa, (ben) size nasîhat etmek istesem de nasîhatim size fayda vermez. Rabbiniz O’dur ve ancak O’na döndürüleceksiniz.'


    İbni Kesir : Allah, sizi azdırmak isterse; ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz, Rabbınız O'dur. O'na döndürüleceksiniz.


    Muhammed Esed : çünkü size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizin azgınlık içinde kalmanızı dilemişse, benim öğüdümün size hiçbir yararı olmaz. Rabbiniz Odur ve hepiniz er geç Ona döneceksiniz."


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve benim nasihatım size faide verecek değildir, size nasihatta bulunmak istesem de, eğer Allah Teâlâ sizi idlâl etmek irâde eder oldu ise. Rabbiniz O'dur ve O'na döndürüleceksinizdir.»


    Ömer Öngüt : “Eğer Allah sizi azdırmak dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, nasihatım size hiçbir fayda vermez. O sizin Rabbinizdir ve siz O'na döndürüleceksiniz. ”


    Şaban Piriş : Eğer Allah sizin azmanızı dilemişse ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.


    Suat Yıldırım : Allah sizin helâkinizi dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etsem bile, size öğüt verip iyiliğinizi istemem size fayda etmez. Rabbiniz O’dur ve siz O’nun huzuruna götürüleceksiniz."


    Süleyman Ateş : "Eğer Allâh, sizi azdırmak diliyorsa, ben size öğüt de etmek istesem, öğütüm size yarar sağlamaz. Rabbiniz O'dur ve siz O'na döndürüleceksiniz."


    Tefhim-ul Kuran : «Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.»


    Ümit Şimşek : 'Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size nasihat etmek istesem de nasihatim fayda vermez. Çünkü Rabbiniz Odur; Onun huzuruna çıkarılacaksınız.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. O'dur sizin Rabbiniz ve O'na döndürüleceksiniz."
     


  15. أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تُجْرَمُونَ



    Em yekûlûnefterâh(yekûlûnefterâhu), kul iniftereytuhu fe aleyye icrâmî ve ene berîun mimmâ tucrimûn(tucrimûne).



    1. em : veya, yoksa ..... mu

    2. yekûlûne : diyorlar

    3. ifterâhu : onu uydurdu

    4. kul : de

    5. in iftereytu-hu : eğer onu uydurduysam

    6. fe aleyye : o zaman benim üzerimdedir, bana aittir

    7. icrâmî : benim suçum (cereme, curum)

    8. ve ene : ve ben

    9. berîun : uzağım

    10. mimmâ (min mâ) : şeylerden

    11. tucrimûne : siz suç işliyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer onu ben uydurduysam, o zaman benim suçum bana ait. Ve ben, sizlerin işlediği suçlardan uzağım.”


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Yoksa “Onu (Kur’an’ı) kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Eğer onu uydurmuşsam, suçum bana âittir. Ben de sizin işlemekte olduğunuz suçlardan uzağım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yoksa kendisi uyduruyor bunları mı diyorlar. De ki: Eğer uyduruyorsam benim suçum, bana âit ve ben sizin yaptığınız suçlardan uzağım.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Yoksa, "Bunu uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam günahım bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım."


    Ahmed Hulusi : Yoksa: "Onu uydurdu" mu diyorlar. . . De ki: "Eğer onu uydurdum ise, suçumun karşılığı banadır. . . Ben sizin suçunuzdan berîyim. "


    Ahmet Tekin : Yoksa:
    'Muhammed bu kıssayı uydurdu' mu diyorlar. Sen:
    'Eğer bunu uydurdu isem, günahım, vebalim bana ait. Fakat ben sizin, İslâm’a planlı cephe alma günahınızdan, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçunuzdan sorumlu değilim.' de.


    Ahmet Varol : Yoksa: 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Onu eğer ben uydurduysam suçum benim üzerimedir. Ancak ben sizin suçlarınızdan uzağım.'


    Ali Bulaç : Onlar: "Bunu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım."


    Ali Fikri Yavuz : Yoksa Nûh’un kavmi: “- Bu vahyi Nûh uydurdu mu diyorlar? Ey Nûh, onlara de ki: “- Eğer onu uydurdumsa, günahı benim boynumadır. Ben ise, sizin bana yaptığınız iftira günahından beriyim. “


    Bekir Sadak : Sana «Kuran'i kendiliginden uydurdu» derler, de ki: «Uydurdumsa sucu bana aittir; oysa ben sizin islediginiz gunahlardan uzagim.» *


    Celal Yıldırım : Yoksa onu uydurdu mu diyorlar ? De ki: Eğer onu uydurdumsa, günah ve vebali benim üzerimedir ve ben sizin işlediğiniz günah ve vebalinizden beriyim, dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana 'Kuran'ı kendiliğinden uydurdu' derler, de ki: 'Uydurdumsa suçu bana aittir; oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım.'


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Yoksa, «Bunu uydurdu» mu diyorlar? De ki: «Eğer onu uydurduysam günahım bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım.»


    Edip Yüksel : 'Bunu (bu aktarılan tarihsel tartışmayı) o uydurdu' mu diyorlar? (Ey Muhammed) De ki: 'Onu ben uydurmuş isem, suçumdan ben sorumlu olacağım, ve sizin işlediğiniz suçlarla da benim bir ilişkim yok.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır, halbuki ben sizin yüklendiğiniz vebalden berîyim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yoksa: «Onu uydurdu mu?» diyorlar? De ki: «Eğer uydurdumsa vebali boynumadır. Oysa ben, sizin yüklendiğiniz vebalden uzağım!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yoksa «Onu uydurdu» mu diyorlar? De ki; «Eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır. Bense sizin yüklendiğiniz vebalden uzağım».


    Fizilal-il Kuran : Ey Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- yoksa sana «Bu Kur'an'ı sen uydurdun mu?» diyorlar. Onlara de ki; «Eğer onu ben uydurdumsa, suçu bana aittir. Ben sizin suçlarınızın sorumluluğundan uzağım.»


    Gültekin Onan : Onlar: "Bunu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım."


    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) belki «Onu (Kur'ânı) kendiliğinden uydurdu» derler. De ki: «Eğer ben onu kendim uydurdumsa günâhı benim üstüme olsun. Halbuki ben sizin (böyle bir iftira ile) irtikâb edegeldiğiniz (günâh) dan tamamen uzağım».


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Yoksa: 'Onu (o Kur’ân’ı, kendisi) uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer onu uydurduysam, artık günâhım banadır; fakat ben sizin işlemekte olduğunuz günahlardan uzağım!'


    İbni Kesir : Yoksa: «onu kendiliğinden uydurdu» mu derler? De ki: Ben bunu uydurduysam vebali banadır. Oysa ben, sizin işlediğiniz günahlardan tamamen uzağım.


    Muhammed Esed : "(Muhammed) kendisi bu (kıssayı) uydurdu" diyorlar, öyle mi? (Ey Peygamber) de ki: "Eğer onu ben uydurduysam bu günahımdan ben sorumlu olayım; ama (hiç değilse) sizin işlediğiniz günahtan uzağım".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Yoksa, «O'nu uydurdu!» mu diyorlar? De ki: «Eğer onu ben uydurdum ise günahı benim üzerimedir. Halbuki, ben sizin yapar olduğunuz günahtan berîyim.»


    Ömer Öngüt : Yoksa onlar: “Bunu uydurdu. ” mu diyorlar? De ki: “Bunu ben uydurduysam vebâli bana âittir. Oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım. ”


    Şaban Piriş : Yoksa, “Bunları uyduruyor” mu diyorlar? De ki: -Eğer, onu uyduruyorsam, suçu bana aittir. Ben sizin işlediğiniz suçlardan tamamen uzağım.


    Suat Yıldırım : Yoksa "Kur’ân’ı, kendisi uydurdu!" mu diyorlar? De ki: "Eğer uydurdumsa günahı bana aittir. Ama ben de sizin işlediğiniz suçlardan beriyim."


    Süleyman Ateş : Yoksa "O(Kur'â)n'ı uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer O'nu uydurmuşsam, suçum banadır. Ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım."


    Tefhim-ul Kuran : Onlar: «Bunu kendisi uydurdu» mu diyorlar? De ki: «Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım.»


    Ümit Şimşek : Yoksa onlar 'Bu kıssaları kendisi uydurdu' mu diyorlar? De ki: Eğer uydurduysam günahı banadır. Fakat ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yoksa, "Onu kendisini uydurdu." mu diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurmuşsam işlediğim suç benim aleyhimedir. Ama ben, sizin işlemekte olduğunuz suçlardan sorumlu değilim."
     



  16. وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ



    Ve ûhiye ilâ nûhın ennehu len yu’mine min kavmike illâ men kad âmene fe lâ tebteis bi mâ kânû yef’alûn(yef’alûne).



    1. ve ûhiye : ve vahyedildi

    2. ilâ nûhın : Nuh'a

    3. enne-hu : çünkü o, (onlar) olduğu

    4. len yu'mine : asla inanmayacaklar (mü'min olmayacaklar)

    5. min kavmi-ke : senin kavminden

    6. illâ : ancak, hariç

    7. men : kimse

    8. kad : olmuştu

    9. âmene : îmân etti, âmenû oldu

    10. fe lâ tebteis : üzülme, sen yeise kapılma

    11. bi-mâ : şeyler sebebiyle

    12. kânû : oldular

    13. yef'alûne : yapıyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Nuh'a: “Senin kavminden âmenû olmuş olanlar hariç, onlar asla mü'min olmayacak.” (diye) vahyedildi. Artık onların yapmış olduğu şeylerden dolayı sen, yeise kapılma.


    Diyanet İşleri : Nûh’a vahyolundu ki: “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başka, artık hiç kimse iman etmeyecek. O hâlde, onların yapmakta oldukları şeylerden dolayı üzülme.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Nûh'a, kavminden inananlardan başkaları kesin olarak inanmayacak, artık sen de onların yaptıkları işler yüzünden kederlenme diye vahyedildi.


    Adem Uğur : Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.


    Ahmed Hulusi : Nuh'a vahyolundu ki: "Halkından, iman etmiş olanlar dışında kimse iman etmeyecek. . . (Artık) onların yapmakta olduklarından dolayı üzgün olma!"


    Ahmet Tekin : Nuh’a:
    'Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık asla sana iman etmeyecek. Öyleyse onların sergilemeye devam ettikleri günahkâr, isyankâr davranışlarından dolayı üzülme.' diye vahyedildi.


    Ahmet Varol : Nuh'a vahyolundu ki: 'Kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanların dışında artık kimse iman etmeyecek. Onların yaptıklarından dolayı üzülme!


    Ali Bulaç : Nuh'a vahyedildi: "Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme."


    Ali Fikri Yavuz : Nûh’a şöyle vahyolunmuştu: “- Haberin olsun, önceden iman edenlerden başka, kavminden hiç biri asla iman etmiyecek. O halde yaptıkları şeylerden (eziyet ve tekziplerden ) ötürü kederlenme.


    Bekir Sadak : (36-37) Nuh'a, «Senin milletinden, inanmis olanlardan baskasi inanmayacaktir; onlarin yapageldiklerine uzulme; nezaretimiz altinda, sana bildirdigimiz gibi gemiyi yap. Haksizlik yapanlar icin Bana bas vurma, cunku onlar suda bogulacaklardir» diye Allah tarafÙndan vahyolundu.


    Celal Yıldırım : Nuh'a, senin kavminden imân edenlerden başkası, şüphen olmasın ki (sana) inanmıyacaktır. Artık onların işleyegeldiklerinden dolayı üzülüp tasalanma.


    Diyanet İşleri (eski) : (36-37) Nuh'a, 'Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır' diye Allah tarafından vahyolundu.


    Diyanet Vakfi : Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.


    Edip Yüksel : Nuh'a vahyedildi: 'Şu ana kadar inanmış olanların dışında artık halkından hiç kimse inanmıyacaktır. Onların tavırları seni üzmesin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de Nuha vahyolunmuştu ki haberin olsun kavminden iyman etmiş olanlardan maada hiç biri iyman etmiyecek, onun için her ne yaparlarsa gam yeme de


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de Nuh'a vahyolunmuştu ki: «Haberin olsun, kavminden iman etmiş olanların dışında hiçbiri iman etmeyecektir; onun için her ne yaparlarsa gam yeme!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ayrıca Nuh'a şöyle vahyettik: «Bil ki kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme.»


    Fizilal-il Kuran : Nuh'a vahiy yolu ile bildirildi ki; «Daha önce inananlar dışında soydaşlarından başka inanan olmayacaktır. Onların yaptıklarından dolayı üzülme.»


    Gültekin Onan : Nuh'a vahyedildi: "Gerçekten inananların dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme."


    Hasan Basri Çantay : Nuha şu hakıykat vahy olundu: «Kavminden gerçek îman etmiş olanlardan başkası asla îman etmeyecekdir. O halde (bîhûde üzülüb de) işleyegeldikleri şeylerden (tecâvüzlerden) dolayı tasalanma».


    Hayrat Neşriyat : Nûh’a da şübhesiz şöyle vahyolundu: 'Kavminden, gerçekten îmân etmiş olanlardan başka kimse aslâ îmân etmeyecek; öyle ise onların yapmakta olduklarından dolayı üzülme!'


    İbni Kesir : Nuh'a vahyolundu ki: Senin kavminden iman edenlerden başkası asla inanmayacaktır. Bunun için onların işlediklerine üzülme.


    Muhammed Esed : Ve Nuh'a: "Senin kavminden, şimdiye kadar inanmış olanların dışında kimse inanmayacak" diye vahyettik, "Bu yüzden, onların yapabilecekleri şeylerden ötürü sakın tasalanma,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Nûh'a vahyolundu ki, «Muhakkak kavminden imân etmeyecektir, ancak cidden imân etmiş olanlar müstesna. Artık yapar oldukları şey ile mahzun olma.»


    Ömer Öngüt : Nuh'a vahyolundu ki: “Kavminden, iman etmiş olanlardan başkası aslâ imana gelmeyecektir. O halde onların yaptıklarından dolayı tasalanma. ”


    Şaban Piriş : Nuh’a: “Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kavminden kimse inanmayacak. O halde, onların yaptıklarına üzülme.” diye vahyedildi.


    Suat Yıldırım : (36-37) Nuh’a şöyle vahyolundu ki: "Artık halkından, daha önce iman etmiş olanlar dışında, hiç kimse iman etmeyecek. Öyleyse o kâfirlerin yaptıklarından dolayı kederlenme de, Bizim gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda, gemiyi yap ve o zalimler lehinde Ben’den hiçbir ricada bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır."


    Süleyman Ateş : Nûh'a vahyolundu ki: "Kavminden, inanmış olanlardan başka kimse inanmayacak, onların yaptıklarından dolayı üzülme!"


    Tefhim-ul Kuran : Nuh'a vahyedildi: «Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.»


    Ümit Şimşek : Derken Nuh'a 'Şimdiye kadar iman edenlerden başka, kavminden sana iman eden olmayacak,' diye vahyolundu. 'Artık onların yaptıkları için tasalanma.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh'a şöyle vahyolundu: "Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma."
     


  17. وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلاَ تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ



    Vasnaıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrekûn(mugrekûne).



    1. vasna‎l fulke : ve gemiyi in‏a et (yap)

    2. bi a'yuni-nâ : bizim gِzetimimiz ile, gِzetimimizle gِzlerimizin ِnünde

    3. ve vahyi-nâ : ve vahyimizle

    4. ve lâ tuhât‎b-nî : ve bana hitap etme, hitapta bulunma

    5. fîllezîne (fî ellezîne) : o kimseler hakk‎nda

    6. zalemû : zulmederler

    7. inne-hum : muhakkak onlar

    8. mugrekûne : boًulacak olanlar






    فmam فskender Ali Mihr : Vahyimizle ve Bizim gِzetimimizde gemiyi in‏a et (yap)! Zulmedenler hakk‎nda Bana hitap etme. Onlar, muhakkak ki; boًulacak olanlard‎r.


    Diyanet ف‏leri : “Gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimize gِre gemiyi yap. Zulmedenler hakk‎nda bana bir ‏ey sِyleme. اünkü onlar suda boًulacaklard‎r.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Nezâretimiz alt‎nda ve vahyimize uyarak bir gemi yap, zulmedenler için af dileme benden, ‏üphe yok ki sularda boًulacak onlar.


    Adem Uًur : Gِzlerimizin ِnünde ve vahyimiz (emrimiz) uyar‎nca gemiyi yap ve zulmedenler hakk‎nda bana (bir ‏ey) sِyleme! Onlar mutlaka boًulacaklard‎r!


    Ahmed Hulusi : Gِzlerimiz olarak (mâiyet s‎rr‎na i‏aret bu ifade), vahyimizce gemiyi yap. . . Zâlimler hakk‎nda (‏efaat için) bana yِnelme. . . Kesinlikle onlar boًulacaklard‎r!


    Ahmet Tekin : 'Gِzlerimizin ِnünde, gِzetimimiz alt‎nda, vahyimiz uyar‎nca gemileri in‏a et. Zulmetmi‏, haks‎zl‎k etmi‏, hakk‎ tan‎mam‎‏ olanlar konusunda bana ba‏vurma. Onlar kesinlikle boًulacaklar.'


    Ahmet Varol : Bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler hakk‎nda bana hitap (dua) etme. Onlar suda boًulacaklard‎r.'


    Ali Bulaç : "Bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma. اünkü onlar suda boًulacaklard‎r."


    Ali Fikri Yavuz : Nezaretimiz alt‎nda ve vahyimiz gereًince gemi yap. Hem o zulmedenler hakk‎nda, azab‎n kendilerinden kald‎r‎lmas‎ için, bana dua etme; çünkü onlar, suda boًulacaklard‎r.


    Bekir Sadak : (36-37) Nuh'a, «Senin milletinden, inanmis olanlardan baskasi inanmayacaktir; onlarin yapageldiklerine uzulme; nezaretimiz altinda, sana bildirdigimiz gibi gemiyi yap. Haksizlik yapanlar icin Bana bas vurma, cunku onlar suda bogulacaklardir» diye Allah tarafظndan vahyolundu.


    Celal Y‎ld‎r‎m : Gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimiz doًrultusunda gemiyi yap ve sak‎n zulmedenler hakk‎nda bana hitabda bulunma ; çünkü onlar mutlaka boًulacaklard‎r, diye vahyolundu.


    Diyanet ف‏leri (eski) : (36-37) Nuh'a, 'Senin milletinden, inanm‎‏ olanlardan ba‏kas‎ inanmayacakt‎r; onlar‎n yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz alt‎nda, sana bildirdiًimiz gibi gemiyi yap. Haks‎zl‎k yapanlar için Bana ba‏ vurma, çünkü onlar suda boًulacaklard‎r' diye Allah taraf‎ndan vahyolundu.


    Diyanet Vakfi : Gِzlerimizin ِnünde ve vahyimiz (emrimiz) uyar‎nca gemiyi yap ve zulmedenler hakk‎nda bana (bir ‏ey) sِyleme! Onlar mutlaka boًulacaklard‎r!


    Edip Yüksel : 'Gِzetimimiz alt‎nda vahyimizle gemiyi yap. Zalimler için bana ba‏ vurma; onlar suda boًulacaklard‎r.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Bizim nezaretimiz alt‎nda ve vahyimiz dâiresinde gemi yap, hem o zulmedenler hakk‎nda bana h‎tab etme, çünkü onlar garkedilecekler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Bizim gِzetimimizde ve vahyimiz dairesinde gemi yap ve Bana o zulmedenler hakk‎nda bir‏ey sِyleme; çünkü onlar, boًulacaklard‎r!»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimize gِre gemiyi yap. Zulüm yapanlar hakk‎nda da bana bir ‏ey sِyleme. اünkü onlar kesinlikle suda boًulacaklard‎r.


    Fizilal-il Kuran : Bizim gِzlerimiz ِnünde ve vahyimiz uyar‎nca gemiyi yap, zalimler konusunda bana ba‏vurma, çünkü onlar kesinlikle boًulacaklard‎r.


    Gültekin Onan : "Bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma. اünkü onlar suda boًulacaklard‎r."


    Hasan Basri اantay : «Bizim nezâretimiz ve vahyimiz ile gemi yap. Zulmedenler hakk‎nda bana bir ‏ey sِyleme. اünkü onlar suda boًulmu‏lard‎r (boًulacaklard‎r)».


    Hayrat Ne‏riyat : 'Bizim nezâretimiz alt‎nda ve vahyimiz ile gemiyi yap ve zulmedenler(inbaً‎‏lanmalar‎) hakk‎nda bana (bir ‏ey) sِyleme (onlar için yalvarma)! اünki onlar (pek yak‎nda) suda boًulmu‏ (olacak) kimselerdir.'


    فbni Kesir : Gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimizle gemiyi yap. Zulmedenler için Bana bir ‏ey sِyleme. اünkü onlar, suda boًulacaklard‎r.


    Muhammed Esed : Bizim gِzetimimiz ve vahyettiًimiz biçimde (seni ve seninle beraber olanlar‎ kurtaracak olan) tekneyi in‏a et ve haks‎zl‎ًa sapanlar için bana ba‏vurma, çünkü onlar boًulacaklar!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Gemiyi Bizim nezaretimiz ve vahyimiz ile yap ve zulmetmi‏ olanlar hakk‎nda Bana müracaatta bulunma. قüphe yok ki, onlar boًulmu‏lard‎r.»


    ضmer ضngüt : “Bizim nezaretimiz alt‎nda ve vahyimiz uyar‎nca gemi yap. Zulmedenler hakk‎nda bana bir ‏ey sِyleme. اünkü onlar mutlaka boًulacaklard‎r. ”


    قaban Piri‏ : “Bizim gِzetimimizde vahyettiًimiz ‏ekilde gemi yap, zulmedenler için beni muhatap alma, onlar boًulacaklard‎r."


    Suat Y‎ld‎r‎m : (36-37) Nuh’a ‏ِyle vahyolundu ki: "Art‎k halk‎ndan, daha ِnce iman etmi‏ olanlar d‎‏‎nda, hiç kimse iman etmeyecek. ضyleyse o kâfirlerin yapt‎klar‎ndan dolay‎ kederlenme de, Bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimiz doًrultusunda, gemiyi yap ve o zalimler lehinde Ben’den hiçbir ricada bulunma. اünkü onlar suda boًulacaklard‎r."


    Süleyman Ate‏ : "Gِzlerimizin ِnünde ve vahyimiz gereًince gemiyi yap ve zulmedenler hakk‎nda bana hitâbetme (onlar‎n kurtulu‏u için bana yalvarma); onlar mutlaka boًulacaklard‎r!"


    Tefhim-ul Kuran : «Bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da bana hitapta bulunma. اünkü onlar suda boًulacaklard‎r.»


    ـmit قim‏ek : 'Sen bizim gِzetimimiz alt‎nda ve vahyimiz uyar‎nca gemiyi yapadur. Zulmedenler hakk‎nda da art‎k Bana bir‏ey sِyleme. اünkü onlar boًulmaya mahkûmdurlar.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Vahyimize baًl‎ olarak gِzlerimizin ِnünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakk‎nda benimle kar‏‎l‎kl‎ laf edip durma. Onlar, mutlaka boًulacaklard‎r.
     


  18. وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلأٌ مِّن قَوْمِهِ سَخِرُواْ مِنْهُ قَالَ إِن تَسْخَرُواْ مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ



    Ve yasneul fulke ve kullemâ merre aleyhi meleun min kavmihi sehırû minh(minhu), kâle in tesharû minnâ fe innâ nesharu minkum kemâ tesharûn(tesharûne).



    1. ve yasneu el fulke : ve gemiyi yapıyor

    2. ve kullemâ : ve her defa

    3. merre : uğradı

    4. aleyhi : ona

    5. meleun : ileri gelenler

    6. min kavmi-hi : kendi kavminden

    7. sehırû : alay ettiler

    8. min-hu : onunla

    9. kâle : de

    10. in : eğer

    11. tesharû : alay ediyorsunuz

    12. min-nâ : bizimle

    13. fe in-nâ : o zaman muhakkak biz

    14. nesharu : alay edeceğiz

    15. min-kum : sizinle

    16. kemâ : gibi

    17. tesharûne : alay ediyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Ve o gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri ona her uğradıklarında onunla alay ettiler. (Nuh (A.S) şöyle) dedi: “Eğer bizimle alay ediyorsanız sonra da muhakkak ki; biz, sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.”


    Diyanet İşleri : (Nûh) gemiyi yapıyordu. Kavminden ileri gelenler her ne zaman yanına uğrasalar, onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: “Bizimle alay ediyorsanız, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Gemiyi yapmaya koyulmuştu ve kavminin ileri gelenleri, yanından geçerken alay ediyorlardı onunla, o da, alay ediyorsunuz bizimle ama diyordu, siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle öyle alay edeceğiz.


    Adem Uğur : Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: "Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!


    Ahmed Hulusi : Gemiyi yapıyor(du). . . Halkının ileri gelenleri Ona her uğradıklarında, alay ediyorlardı. . . (Nuh) dedi ki: "Eğer bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi (gün gelir) biz de sizinle alay ederiz. "


    Ahmet Tekin : Nuh gemileri inşa ediyor; kavminden ileri gelen kodamanlar ise, yanına uğradıkça, her defasında, onunla alay ederek cehâletine hükmediyorlardı. Nuh:
    'Bizimle alay ederek cehaletimize hükmediyorsanız eğer, bir gün gelecek ki, kesinlikle biz de yaklaşan azaptan yana bilgisizliğinizden dolayı sizinle alay ederek cehâletinize hükmedeceğiz. Tıpkı sizin bizimle alay ederek cehâletimize hükmettiğiniz gibi.' dedi.


    Ahmet Varol : O gemiyi yapıyor ve ne zaman kavminin ileri gelenlerinden bir grup yanından geçse kendisiyle alay ediyorlardı. Nuh dedi ki: 'Eğer siz bizimle alay ediyorsanız, biz de sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.


    Ali Bulaç : Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında O'nunla alay ediyordu. O: "Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz" dedi.


    Ali Fikri Yavuz : Nûh gemiyi yapıyordu. Kavminden her hangi bir topluluk yanından her geçtikçe, kendisiyle alay ediyordu. Nûh onlara: “- Eğer şimdi bizimle alay edip eğleniyorsanız, biz de (Allah’ın azabı size geldiği zaman), bizimle alay ettiğiniz gibi, sizinle alay edeceğiz.


    Bekir Sadak : (38-39) Gemiyi yaparken, milletinin inkarci ileri gelenleri yanina ugradikca onunla alay ederlerdi. O da: «Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiginiz gibi biz de sizinle alay edecegiz; rezil edecek olan azabin kime gelecegini ve kime surekli azabin inecegini goreceksiniz» dedi.


    Celal Yıldırım : Nûh gemiyi yapmaya başladı ; kavminin ileri gelenleri yanından geçtikçe onu alaya alıyorlardı. Nûh onlara : «Bizimle alay ediyorsunuz ; bizimle alay ettiğiniz gibi biz de (yakında) sizinle alay edeceğiz.


    Diyanet İşleri (eski) : (38-39) Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: 'Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz' dedi.


    Diyanet Vakfi : Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: «Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!


    Edip Yüksel : Gemiyi yapıyorken, halkının ileri gelenleri her yanından geçişte onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: 'Bizimle alay ediyorsanız, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay ediyoruz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gemiyi yapıyordu, kavminden her hangi bir güruh de yanından geçtikçe onunla eğleniyorlar, dedi: bizimle eğleniyorsanız, biz de sizi sizin eğlendiğiniz gibi eğleneceğiz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O, gemiyi yapıyordu ve kavminden herhangi bir güruh da yanından geçtikçe onunla eğleniyorlardı. Nuh: «Eğer bizimle eğleniyorsanız, biz de sizin eğlendiğiniz gibi eğleneceğiz sizinle!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelen gruplar, onun yanından gelip geçtikçe, onunla alay ediyorlardı. Nuh dedi ki: «Bizimle eğleniyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle eğlendiğiniz gibi alay edip eğleneceğiz.»


    Fizilal-il Kuran : Nuh, gemiyi yapar. İleri gelen soydaşlarının yanından geçen her grubu kendisini alaya alır. Nuh da onlara dedi ki; «Siz bizimle alay ediyorsunuz, ama şimdi siz bizimle nasıl alay ediyorsanız. İlerde biz sizinle alay edeceğiz.»


    Gültekin Onan : Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında O'nunla alay ediyordu. O: "Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz" dedi.


    Hasan Basri Çantay : (Nuh) gemiyi yapıyordu. Kavminden her hangi bir güruh yanından geçdikçe onunla eğleniyorlardı. Dedi ki: «Eğer bizimle eğlenirseniz biz de sizinle, bu eğlendiğiniz gibi, eğleneceğiz».


    Hayrat Neşriyat : (Nûh) gemiyi yapıyor; kavminden bir gürûh da yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. (Nûh) dedi ki: 'Eğer (siz) bizimle eğleniyorsanız, sonunda şübhesiz biz de(Allah’ın azâbı geldiği vakit) sizinle, bu alay etmekte olduğunuz gibi alay edeceğiz.'


    İbni Kesir : Gemiyi yapmaya başladı. Kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla eğlenirlerdi. O da dedi ki: Bizimle alay ediyorsunuz ama, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.


    Muhammed Esed : Ve böylece (Nuh) gemiyi yapmaya başladı; (o bu işle uğraşırken) kavminin ileri gelenleri her ne zaman yanından geçseler onunla alay eder eğlenirlerdi; o da onlara: "Siz bizimle alay ediyorsanız, bilin ki, sizin alay ettiğiniz gibi biz de (yaklaşan azaptan yana bilgisizliğinizden ötürü) sizinle alay ediyoruz" derdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve gemiyi yapıyordu ve kavminden hangi bir gürûh yanından her geçip gidince de O'nunla alay ediyorlardı. Dedi ki: «Eğer bizim ile alay ederseniz artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay ederiz.»


    Ömer Öngüt : Gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ediyorlardı. O da dedi ki: “Siz bizimle alay ediyorsunuz amma, iyi bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi, biz de sizinle alay edeceğiz. ”


    Şaban Piriş : Nuh gemiyi yapar. Halkının önde gelenleri ona her uğrayışlarında, onunla alay ederler. O: -Bizimle alay edin bakalım, biz de, alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz, der.


    Suat Yıldırım : Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh da: "Siz, dedi; şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir."


    Süleyman Ateş : Nûh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. "Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz?" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: «Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz» dedi.


    Ümit Şimşek : Nuh gemiyi yapıyor, kavminin ileri gelenleri de oradan her geçişlerinde onunla alay ediyorlardı. Nuh ise, 'Siz bizimle eğleniyorsanız, birgün biz de sizinle eğleniriz,' diyordu. 'Tıpkı sizin şimdi eğlendiğiniz gibi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gemiyi yapıyordu. Toplumundan herhangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nûh "Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi."
     


  19. فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ



    Fe sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yehıllu aleyhi azâbun mukîm(mukîmun).



    1. fe sevfe : artık yakında

    2. ta'lemûne : bileceksiniz

    3. men : kimse(leri)

    4. ye'tî-hi : ona gelecek

    5. azâbun : bir azap

    6. yuhzî-hi : onu alçaltır

    7. ve yehıllu : ve hulul eder, girer, nüfuz eder, sirayet eder

    8. aleyhi : onun üzerine, ona

    9. azâbun : bir azap

    10. mukîmun : sürekli, devamlı, kalıcı (ikâmet eden)





    İmam İskender Ali Mihr : Kendisine alçaltacak bir azap gelecek kimseleri artık yakında bileceksiniz. Ve onun üzerine, kalıcı azap nüfuz edecek.


    Diyanet İşleri : Artık, geldiği kimseyi rezil eden azabın kime geleceğini, kimin üzerine sürekli bir azabın ineceğini ileride anlayacaksınız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Artık, uğrayanı hor hakir edecek azâbın kime gelip çatacağını ve daimî azâba kimin uğrayacağını yakında bilir, anlarsınız.


    Adem Uğur : Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz."


    Ahmed Hulusi : "Bugünkü alçaltıcı azabın kime geleceğini; (gelecekteki) kalıcı azabın da kime ineceğini yakında bileceksiniz. "


    Ahmet Tekin : 'Rezil rüsvay edecek bir azâbın kime geleceğini, özel, kurtuluşu mümkün olmayan kesintisiz, sürekli bir azâbın kimin başına ineceğini yakında öğreneceksiniz' dedi.


    Ahmet Varol : Rezil edici azabın kime geleceğini, kalıcı azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.'


    Ali Bulaç : "Artık, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek."


    Ali Fikri Yavuz : Artık pek yakında, perişan edecek azabın kime geleceğini ve devamlı bir azabın kimin başına konacağını bileceksiniz.” dedi.


    Bekir Sadak : (38-39) Gemiyi yaparken, milletinin inkarci ileri gelenleri yanina ugradikca onunla alay ederlerdi. O da: «Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiginiz gibi biz de sizinle alay edecegiz; rezil edecek olan azabin kime gelecegini ve kime surekli azabin inecegini goreceksiniz» dedi.


    Celal Yıldırım : İleride rüsvay edici azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimin üzerine ineceğini anlayacaksınız» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : (38-39) Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: 'Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz' dedi.


    Diyanet Vakfi : Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.»


    Edip Yüksel : 'Alçaltıcı azabın kime geleceğini ve kimin kalıcı azaba mahkum olacağını yakında bileceksiniz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : İleride bileceksiniz kime rüsvay edecek azâb gelecek ve daimi azâb başına inecek


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İleride rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı ahiret azabının da kimin başına ineceğini bileceksiniz!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O perişan edici azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin başına ineceğini ilerde bileceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Perişan edici azabın hangimizin başına geleceğini, hangimizin sürekli azaba uğrayacağını yakında öğreneceksiniz.


    Gültekin Onan : "Artık, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek."


    Hasan Basri Çantay : «Artık kendisini rüsvay edecek azabın kime gelib çatacağını (bundan başka âhiretdeki) dâim? azabın da kimin başına geleceğini ileride bileceksiniz».


    Hayrat Neşriyat : 'Artık kendisini (dünyada) rezîl edecek azâbın kime geleceğini ve (âhirette)devamlı bir azâbın kimin başına ineceğini ileride bileceksiniz!'


    İbni Kesir : Rüsvay edici azabın kime geleceğini sürekli azabın kime ineceğini göreceksiniz.


    Muhammed Esed : "Çünkü, yakında siz de öğreneceksiniz, (dünya hayatında) alçaltıcı azabın kimin başına geleceğini ve (öte dünyadaki) sürekli azabın da kimin başına konacağını!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Artık ileride bileceksinizdir ki, kendisini rüsvay edecek azap kime gelecektir ve daimi bir azap kimin üzerine nâzil olacaktır?»


    Ömer Öngüt : “Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini yakında bileceksiniz. ”


    Şaban Piriş : Birazdan aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimi kuşatacağını anlayacaksınız.


    Suat Yıldırım : "Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca âhiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz."


    Süleyman Ateş : "Yakında bileceksiniz: İnsanı rezil eden azâb kime geliyor, sürekli azâb kimin başına konuyor?"


    Tefhim-ul Kuran : «Artık siz, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek.»


    Ümit Şimşek : 'Hor ve hakir edici azap kime gelir, sürekli azap kimin başında kalır, yakında bileceksiniz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Rezil eden azabın kime geleceğini, sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz."
     


  20. حَتَّى إِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ



    Hattâ izâ câe emrunâ ve fâret tennûru kulnâhmil fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu ve men âmen(âmene), ve mâ âmene meahû illâ kalîl(kalîlun).



    1. hattâ : olunca, o zaman

    2. izâ câe : geldiği zaman, gelince

    3. emru-nâ : emrimiz

    4. ve fâret tennûru : ve tennur kaynadı (feveran etti)

    5. kulnâ : dedik

    6. ıhmil : bindir, yükle

    7. fî-hâ : onun içine, ona

    8. min kullin : hepsinden, herşeyden, her cinsten

    9. zevceynisneyni : iki unsurdan oluşan (bir dişi ve bir erkek) bir çift

    10. ve ehle-ke : ve aileni, senin ehlini

    11. illâ : ancak, dışında, ...den başka

    12. men : kimse

    13. sebeka : geçti

    14. aleyhi el kavlu : onların üzerlerine söz, onlar hakkında söz

    15. ve men : ve kimse

    16. âmene : âmenû oldu (ölmeden evvel Allah'a ulaşmayı, mülâki olmayı diledi)

    17. ve mâ âmene : ve âmenû olmadı

    18. mea-hu : onunla beraber

    19. illâ : ...den başka

    20. kalîlun : (çok) az





    İmam İskender Ali Mihr : Ve emrimiz gelince, tennur kaynadı. “O zaman herşeyden, iki unsurdan oluşan (bir dişi ve bir erkek) bir çifti ve haklarında söz geçmiş olanlar (boğulacakların sözü: âyet-37) hariç, aileni ve âmenû olanları onun içine yükle.” dedik. Az kişiden başkası, onunla beraber âmenû olmadı.


    Diyanet İşleri : Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca) Nûh’a dedik ki: “Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki âilen ile iman edenleri ona yükle.” Ama, onunla beraber sadece pek az kimse iman etmişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonucu emrimiz gelip tandırın altından su kaynamaya başlayınca her mahlûktan birer çifti ve helâki taktîr edilenden başka âilenden olanları ve inananları gemiye yükle dedik; zâten maiyetinde bulunan inanmış kişiler de pek azdı.


    Adem Uğur : Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: "(Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!" Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.


    Ahmed Hulusi : Nihayet hükmümüz geldiğinde ve sular kaynaklardan fışkırıp taştığında dedik ki: "Ona, her cinsten bir çift ile daha önce aleyhlerine hüküm verilmiş olanlar dışında, aileni ve tüm iman etmiş olanları yükle". . . Zaten Onunla beraber iman eden çok azdı.


    Ahmet Tekin : Nihayet gemilerin yapımı bitirilip, planımızın icra vakti geldiğinde, bütün kaynaklardan fışkıran sularla, yeryüzünde sular yükselirken, tan yeri ağardığı sırada; buhar kazanları çalıştırılıp istim yükselmeye başlayınca, biz Nûh’a:
    'Canlıların her birinden erkekli dişili birer çift ile, aleyhinde hüküm verilenlerin dışında aileni ve iman edenleri gemiye al, yükle' dedik. Zaten onunla beraber kavminden pek azı iman etmişti.


    Ahmet Varol : Sonuçta emrimiz gelip tandır kaynayınca: 'Her şeyden birer çifti ve aleyhlerine önceden hükmümüz verilmiş olanlar dışındaki aile fertlerini ve iman edenleri gemiye bindir' dedik. Zaten onunla beraber ancak çok az kimse iman etmişti.


    Ali Bulaç : Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet helâk etme emrimiz geldiği ve fırından su taşıp fışkırdığı (yahut geminin kazanı kaynadığı) vakit Nûh’a şöyle dedik: “-Faydalanılan hayvanların her cinsinden erkek ve dişi olmak üzere ikişer tane çift ve üzerlerine boğulma emri takdir edilenler müstena, aile halkınla bir de iman edenleri gemiye yükle.” Zaten beraberinde iman edenler pek azdı.


    Bekir Sadak : Buyrugumuz gelip tandirdan sular kaynamaga baslayinca, «Her cinsten birer cifti ve aleyhine hukum verilmis olanin disinda kalan coluk cocugunu ve inananlari gemiye bindir» dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmisti.


    Celal Yıldırım : Sonunda emrimiz gelip tennur kaynamaya başlayınca (Nuh'a) dedik ki: «Her (hayvanın) dişi ve erkeğinden ikişer taneyi ve aleyhinde (ilâhi) hüküm geçmiş olanlar dışında aileni ve imân edenleri gemiye yüklet (bindir)!» Ne var ki, beraberinde imân edenler pek az kimseler idi.


    Diyanet İşleri (eski) : Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamağa başlayınca, 'Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir' dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.


    Diyanet Vakfi : Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: «(Canlı çeşitlerinin) her birinden birer çift ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!» Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.


    Edip Yüksel : Nihayet emrimiz gelip de gök kaynayıp taşınca, kendisine dedik ki: 'Her türden birer çifti, daha önce mahkum edilmiş olanlar hariç, çoluk çocuğunu ve inananları ona yükle.' Kendisiyle birlikte inanmış olanlar zaten bir kaç kişiydi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nihayet emrimiz geldiği ve tennur feveran ettiği vakıt dedik ki: yükle içine her birinden ikişer çift, ve aleyhinde huküm sebketmiş olandan maada ehlini ve iyman edenleri, maamafih pek azından maadası beraberinde iyman etmemişti, dedi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet emrimiz gelip de tennür (geminin kazanı) kaynayınca Nuh'a: «Her birinden ikişer çift alıp aleyhinde hüküm geçmiş olanların dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle!» dedik. Zaten onunla birlikte pek azı dışında kimse iman etmemişti.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet emrimiz geldiği ve tennur (tandır veya geminin kazanı) tutuşup parladığı zaman dedik ki; «Erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane, aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle». Zaten beraberinde iman edenler çok az idi.


    Fizilal-il Kuran : Nihayet emrimiz gelip tandır kaynamaya (her taraftan sular fışkırmaya) başlayınca Nuh'a «Her canlı türünün birer çiftini, boğulacağına ilişkin hükmümüzün kesinleştiği kimse dışında kalan aile bireylerini ve mü'minleri gemiye bindir» dedik. Zaten O'na az sayıda kişi inanmıştı.


    Gültekin Onan : Sonunda buyruğumuz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında ehlini (aileni) ve inananları ona bindir." Zaten onunla birlikte çok azından başkası inanmamıştı.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet emrimiz gelib de fırın kaynadığı zaman (Nuha) dedik ki: «Her birinden (her bir neviden erkek ve dişi) ikişer çift ile — aleyhinde söz geçmiş (helakleri takdîr edilmiş) olanlar müstesna — aileni ve îman edenleri içine yükle». Zâten onun maiyyetindeki az kimselerden başkası da îman etmemişdi.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet emrimiz gelip de fırın kaynadığı (iş kızışıp, sular kabarmak üzere olduğu) zaman, (Nûh’a) buyurduk ki: '(Canlıların) her birinden (erkek ve dişi olmak üzere) ikişer eş ile (sana îmân etmediklerinden, boğulacaklarına dâir) aleyhinde söz geçmiş olanlar (bir oğlun ile diğer zevcen) dışında âileni ve îmân edenleri ona (gemiye)yükle!' Zâten onunla berâber ancak pek az kimse îmân etmişti.


    İbni Kesir : Nihayet buyruğumuz gelip sular kaynamaya başlayınca: Her cinsten birer çifti ve hakkında hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye al, dedik. Zaten onunla beraber pek az kimse inanmıştı.


    Muhammed Esed : (Bu böylece devam etti) ta ki, hükmümüz vaki olup da yeryüzünde sular taşkınlar halinde kaynayıp coşuncaya kadar. (Nuh'a): "Her cins (hayvandan) birer çift ve haklarında hüküm verilmiş olanları değil, yalnız aileni ve imana erişenleri gemiye bindir!" dedik, çünkü o'nun inancını paylaşanlar zaten küçük bir topluluktu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nihâyet emrimiz geldiği ve tennur kaynadığı vakit dedi ki: «Onun içine herbirinden ikişer çift ve aleyhine hüküm sabketmiş olandan maada ehlini ve imân etmiş olanları yükle.» Ve maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemişti.


    Ömer Öngüt : Nihayet emrimiz gelip de fırın kaynadığı zaman, Nuh'a dedik ki: “Her cinsten ikişer çift ile, aleyhinde hüküm verilmiş olanlar dışında, âileni ve iman edenleri gemiye yükle!” Zaten pek az kimse onunla beraber iman etmişti.


    Şaban Piriş : Sonunda emrimiz gelip, yerden sular kaynamağa başlayınca: -Her şeyden ikişer çift aleyhlerinde hüküm verilmiş olan dışında aileni ve iman edenleri ona bindir, dedik. Zaten onun yanında iman etmiş olan kimseler çok azdı.


    Suat Yıldırım : Nihayet emrimiz gelip de tennur kaynadığı zaman Nuh’a dedik ki:"Her hayvan türünden erkekli dişili ikişer eş ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları hariç olmak üzere, aileni bir de iman edenleri gemiye al!" Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.


    Süleyman Ateş : Nihâyet emrimiz gelip de tandır kaynayınca (iş ciddileşip sular kaynamağa başlayınca, Nûh'a) dedik ki: "Her şeyden ikişer çifti ve aleyhlerinde hüküm verdiklerimiz hâric olmak üzere âileni ve inananları gemiye yükle!" Zaten onunla beraber inanan pek azdı.


    Tefhim-ul Kuran : Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: «Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.» Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.


    Ümit Şimşek : Nihayet emrimiz geldi, sular kaynamaya başladı. Ve Nuh'a dedik ki: 'Hepsinden birer çift ile hakkında azap hükmü verilmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye al.' Zaten onunla beraber iman eden pek az kişi vardı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca şöyle seslendik: "Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları." Ama Nûh'la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş