Kuran-ı Kerim ENBİYÂ Suresi Türkçe Meali açıklaması, kuranı kerim Enbiya Suresi türkcesi ve arapca Y

goktepeli26 8 Haz 2013



  1. إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِّنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ




    İnnellezîne sebekat lehum minnel husnâ ulâike anhâ mub’adûn(mub’adûne).




    1. inne : muhakkak

    2. ellezîne : o kimseler, onlar

    3. sebekat : geçti (ula؛tı)

    4. lehum : onlar, onlara

    5. minnel husnâ (min nâ el husna) : bizden güzellik

    6. ulâike : i؛te onlar

    7. an-hâ : ondan

    8. mub'adûne (baîd) : uzakla؛tırılmı؛ olanlar, uzakla؛tırılanlar (uzak)







    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki Bizden kendilerine hüsna (güzellikler) ula؛anlar (yazılanlar), i؛te onlar, ondan (cehennemden) uzakla؛tırılanlardır.


    Diyanet İ؛leri : ھüphesiz kendileri için tarafımızdan en güzel mükâfat hazırlanmı؛ olanlar var ya; i؛te bunlar cehennemden uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : Fakat kendilerine, tarafımızdan güzel bir vaitte bulunulan, haklarında iyilik takdîr edilen kimseler, oradan uzakla؛mı؛lardır.


    Adem Uğur : Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmi؛ olanlara gelince, i؛te bunlar cehennemden uzak tutulurlar.


    Ahmed Hulusi : Bizden kendilerine güzellik, saadet takdir edilmi؛ olan kimselere gelince, i؛te onlar ondan (cehennemden) uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Ahmet Tekin : Amelleri sebebiyle tarafımızdan, kendilerine güzel âkıbet takdir edilmi؛ olanlar, i؛te onlar, cehennemden uzak tutulurlar.


    Ahmet Varol : Bizden kendileri için ِnceden güzellik takdir edilmi؛ olanlar i؛te onlar oradan uzakla؛tırılırlar.


    Ali Bulaç : Ama bizden kendilerine güzellik geçmi؛ bulunanlar; i؛te, onlar, ondan uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Ali Fikri Yavuz : ھüphesiz ki, kendilerine bizden saadet icap etmi؛ olanlar, i؛te bunlar cehennemden uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Bekir Sadak : Yaptiklarina karsilik katimizdan kendileri icin iyi seyler yazilmis olanlar, iste onlar cehennemden uzak tutulanlardir.


    Celal Yıldırım : ھüphesiz ki bizden kendilerine en güzel (en doyurucu mutluluk) sِzü verilmi؛ olanlar (var ya), i؛te onlar Cehennem'den uzak tutulmu؛lardır.


    Diyanet İ؛leri (eski) : Yaptıklarına kar؛ılık katımızdan kendileri için iyi ؛eyler yazılmı؛ olanlar, i؛te onlar cehennemden uzak tutulanlardır.


    Diyanet Vakfi : Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir edilmi؛ olanlara gelince, i؛te bunlar cehennemden uzak tutulurlar.


    Edip Yüksel : Ancak kendilerine mutlu bir son belirlediklerimiz hariç, onlar ondan uzakla؛tırılacaklardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : ھübhe yok ki haklarında bizden husnâ sebkedenler, bunlar, ondan uzakla؛tırılmı؛lardır


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : ھüphe yok ki, haklarında Bizden güzellik takdir edilmi؛ olanlar ondan (cehennemden) uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : ھüphesiz katımızdan kendileri için güzel ؛eyler takdir edilmi؛ olanlar, i؛te oradan (cehennemden) uzak tutulanlardır.


    Fizilal-il Kuran : Daha ِnce akıbetlerinin iyi olacağını takdir ettiğimiz kimselere gelince, onlar cehennemden uzak tutulacaklardır.


    Gültekin Onan : Ama bizden kendilerine güzellik geçmi؛ bulunanlar; i؛te, onlar, ondan uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Hasan Basri اantay : ھübhe yok ki kendileri için bizden en güzel (bir seâdet) sebk etmi؛ (takdîr edilmi؛) olanlar, i؛te bunlar oradan (cehennemden) uzakla؛dırılmı؛lardır.


    Hayrat Ne؛riyat : ھübhesiz ki tarafımızdan kendilerine en güzel (saâdet) takdîr edilmi؛ olanlar var ya, i؛te onlar ondan (Cehennemden) uzakla؛tırılmı؛ kimselerdir.


    İbni Kesir : ھüphesiz ki daha ِnce, kendilerine Bizden güzellik vaadi geçmi؛ olanlar; bunlar, oradan uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Muhammed Esed : (Ama,) bakın, kendileri için katımızdan nihai iyilik ve güzellik (yazılmı؛) bulunanlara gelince; bِyleleri (cehennemden) uzak tutulacaklar.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, kendileri için Bizden bir güzellik sebk etmi؛ olanlar, oradan uzak bulundurulmu؛lardır.


    ضmer ضngüt : O kimseler ki tâ ezelden haklarında tarafımızdan en güzel bir saâdet sebketmi؛, iyilik fermanı çıkmı؛tır. Bunlar ondan (cehennemden) uzakla؛tırılmı؛lardır.


    ھaban Piri؛ : (Yaptıklarına kar؛ılık) Bizden iyilik ِdülü kazananlar ise, onlar cehennemden uzak tutulur.


    Suat Yıldırım : Ama kendileri hakkında Bizden ebedî mutluluk takdir edilmi؛ olanlar, cehennemden uzak tutulacaklardır.


    Süleyman Ate؛ : Ama bizden kendilerine (ezelde) güzellik geçmi؛ (mutluluk takdir edilmi؛) olanlar, i؛te onlar, ondan (cehennemden) uzakla؛tırılmı؛lardır.


    Tefhim-ul Kuran : Ama bizden kendilerine güzellik geçmi؛ bulunanlar; i؛te onlar, ondan uzakla؛tırılmı؛ olanlardır.


    ـmit ھim؛ek : Kendileri için güzellik takdir ettiğimiz kimselere gelince, onlar Cehennemden uzak tutulmu؛tur.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Tarafımızdan kendilerine güzellik hazırlananlara gelince, bunlar cehennemden uzakla؛tırılmı؛lardır.
     


  2. لَا يَسْمَعُونَ حَسِيسَهَا وَهُمْ فِي مَا اشْتَهَتْ أَنفُسُهُمْ خَالِدُونَ




    Lâ yesme’ûne hasîsehâ, ve hum fî meştehet enfusuhum hâlidûn(hâlidûne).




    1. lâ yesmeûne : işitmezler

    2. hasîse-hâ : onun uğultusu

    3. ve hum : ve onlar

    4. fî : içinde

    5. meştehet (mâ iştehet) : istenen (arzu edilen) şey

    6. enfusu-hum : onların nefsleri

    7. hâlidûne : ebedî kalacak olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Onun (cehennemin) uğultusunu işitmezler. Ve onlar, istedikleri şeyler içinde ebedî kalacak olanlardır.


    Diyanet İşleri : Onlar cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedî olarak kalırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Orasının en hafif bir sesini bilmez duymaz onlar ve canlarının dilediği, arzuladığı şeylerin içinde ebedîdir onlar.


    Adem Uğur : Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.


    Ahmed Hulusi : Onun (cehennemin) gümbürtüsünü işitmezler. . . Nefslerinin arzu ettiği her şey içinde sonsuza dek yaşarlar.


    Ahmet Tekin : Bunlar cehennemin uğultusunu duymazlar. Bunlar, canlarının çektiği, istedikleri nimetler içinde ebedî yaşarlar.


    Ahmet Varol : Onun uğultusunu duymazlar ve onlar canlarının çektiği şeyler içinde sonsuzdurlar.


    Ali Bulaç : Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.


    Ali Fikri Yavuz : Cehennemden uzaklaştırılan o cennetlikler, cehennemin hışıltısını bile duymazlar ve bunlar canlarının istediği şeyler (çeşitli nimetler) içinde ebedi olarak kalıcıdırlar.


    Bekir Sadak : Cehennemin ugultusunu duymazlar. Canlarinin istedigi seyler icinde temelli kalirlar.


    Celal Yıldırım : Cehennem uğultusunu da duymazlar ve onlar canlarının çektiği nîmetler içinde ebedîdirler.


    Diyanet İşleri (eski) : Cehennemin uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.


    Diyanet Vakfi : Bunlar onun uğultusunu duymazlar; gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî kalırlar.


    Edip Yüksel : Onun uğultusunu işitmezler. Canlarının istediği şeyler içinde ebedi kalırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : ve bunlar canlarının istediğinde muhalled kalacaklardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onun uğultusunu bile duymazlar. Bunlar canlarının istediği şeyler içinde sonsuza dek kalacaklardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunlar onun (cehennemin) uğultusunu bile duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.


    Fizilal-il Kuran : Onlar cehennem ateşinin uğultusunu duymazlar ve ebedi olarak canlarının çektiği nimetler içinde kalırlar.


    Gültekin Onan : Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.


    Hasan Basri Çantay : Bunlar gönüllerinin dilediği (ni'metler) içinde ebedî (yaşamlarken onun (cehennemin) gizli sesini bile duymazlar.


    Hayrat Neşriyat : (O mü’minler) onun (o Cehennemin çok uzak mesâfelerden bile işitilen)uğultusunu duymazlar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler (hesabsız ni'metler) içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.


    İbni Kesir : Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği şeyler içinde temelli kalırlar.


    Muhammed Esed : onlar (cehennemin) soluğunu (bile) işitmeyecekler ve canlarının arzu edegeldiği şeyler arasında sonsuza kadar yaşayıp gidecekler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onun hışıltısını bile duymazlar ve onlar nefislerinin hoşlandığı şeyler içinde daima kalacak kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Cehennemin uğultusunu bile duymazlar. Canlarının çektiği nimetler içinde ebedî kalacaklardır.


    Şaban Piriş : Onun uğultusunu duymazlar. Canlarının arzu ettiği şeyler içinde ebedi kalırlar.


    Suat Yıldırım : Onlar cehennemin hışırtısını bile işitmeyecek, canlarının çektiği nimetler içinde ebedî kalacaklardır.


    Süleyman Ateş : Onun uğultusunu duymazlar. Ve canlarının çektiği (ni'metler) içinde ebedi kalırlar.


    Tefhim-ul Kuran : Onun uğultusunu bile duymazlar. Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde ebedi kalıcıdırlar.


    Ümit Şimşek : Onun hışırtısını bile işitmezler. Onlar, canlarının çektiği nimetler içinde ebediyen kalacaklardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onun uğultusunu duymazlar. Onlar, gönüllerinin istediği şeyler içinde sürekli yaşayacaklardır.

     


  3. لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ وَتَتَلَقَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ هَذَا يَوْمُكُمُ الَّذِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ




    Lâ yahzunuhumul fezeul ekberu ve tetelakkâhumul melâikeh(melâiketu), hâzâ yevmukumullezî kuntum tûadûn(tûadûne).




    1. lâ yahzunu-hum : onları mahzun etmez

    2. el feze : korku, dehşet

    3. el ekberu : en büyük

    4. ve tetelakkâ-hum : ve onları karşılarlar

    5. el melâiketu : melekler

    6. hâzâ : bu

    7. yevmu-kum : sizin gününüz

    8. ellezî : ki o

    9. kuntum : siz oldunuz

    10. tûadûne : vaadedildiniz






    İmam İskender Ali Mihr : O en büyük dehşet (korku), onları mahzun etmez. Ve melekler, onları karşılar (ve derler ki): “Bu, sizin vaadolunduğunuz gününüzdür.”


    Diyanet İşleri : En büyük korku bile onları tasalandırmaz ve melekler onları, “İşte bu, size vaad edilen (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılarlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O en büyük korku, onları hüzünlendirmez ve melekler, onları karşılarlar da işte derler, size vaadedilen gün, bugün.


    Adem Uğur : En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.


    Ahmed Hulusi : O en büyük korku (ölüm kavramı kalktığı için) onları üzmez ve melekler onları karşılar: "İşte bu vadolunduğunuz sizin gününüzdür. "


    Ahmet Tekin : O en büyük dehşet, kıyamet dahi, onları tasalandırmaz. Melekler, kendilerini:
    'İşte bu, size va’dedilmiş olan mutlu gününüzdür.' diyerek karşılarlar.


    Ahmet Varol : O en büyük korku onları tasalandırmaz. Melekler onları: 'İşte bu, size vaadedilmiş olan gününüzdür' diye karşılarlar.


    Ali Bulaç : Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır.


    Ali Fikri Yavuz : O en büyük korku (Sûr’a son üfürülüş anı), bunları mahzun etmiyecek ve kendilerini melekler şöyle (demekle) karşılayacaklar: “- İşte bu, size dünyada vaad olunan (mutlu) gününüzdür!...”


    Bekir Sadak : En buyuk korku bile onlari uzmez; kendilerini melekler: «Size soz verilen gun iste bugundur» diye karsilarlar.


    Celal Yıldırım : En büyük dehşet salan korku onları üzmez. Melekler onları karşılar da «bu size söz verilen gündür!» derler.


    Diyanet İşleri (eski) : En büyük korku bile onları üzmez; kendilerini melekler: 'Size söz verilen gün işte bugündür' diye karşılarlar.


    Diyanet Vakfi : En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz. Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.


    Edip Yüksel : O en büyük korku onları üzmez. Kendilerini melekler, 'İşte bu, size söz verilen gününüzdür!,' diye karşılar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O fezeı ekber bunları mahzun etmiyecek ve bunları Melekler şöyle karşılayacaklar: bu işte sizin o gününüz ki va'dolunuyordunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O büyük korku bunları mahzun etmeyecek ve bunları melekler şöyle karşılayacaklar: «İşte bu size va'dedilen gününüzdür.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O en büyük korku bunları üzmez; kendilerini melekler: «Size söz verilen gün işte bugündür» diye karşılarlar.


    Fizilal-il Kuran : Onları o en büyük korku ürkütmez. Melekler kendilerini «Bugün, size vaktiyle vadedilen gündür» diyerek karşılarlar.


    Gültekin Onan : Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size vaadedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır.


    Hasan Basri Çantay : O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez. Bunları melekler karşılayarak: «Bu, size (dünyâda) va'd olunan (mutlu) gününüzdür» (diye cennet kapıları önünde tebrik ederler).


    Hayrat Neşriyat : En büyük dehşet (kıyâmet dahi) onları üzmez! Ve onları melekler karşılar: 'İşte bu, sizin (dünyada iken) va'd edilmekte olduğunuz gününüzdür!' (derler).


    İbni Kesir : O en büyük korku bile onları tasalandırmaz. Melekler onları: Size söz verilen gün, işte bu gündür, diye karşılarlar.


    Muhammed Esed : (Kıyamet Günü'nün uyandıracağı) o benzeri olmayan büyük korku bile onları kaygılandırmayacak; çünkü melekler böylelerini "Size söz verilen (mutlu) Gün işte bu Gün'dür!" sözleriyle karşılayacaklar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onları en büyük korku mahzun etmez ve onları melekler istikbal ederler. (Ve onlara derler ki:) «İşte bu, sizin vaadolunur olduğunuz gününüzdür.»


    Ömer Öngüt : O gün büyük korku onları aslâ tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılar: “İşte bu, size vâdedilmiş olan gününüzdür. ”


    Şaban Piriş : O en büyük korku bile onları üzmez. Melekler onları: -Size söz verilen gün, işte bu gündür, diyerek karşılarlar.


    Suat Yıldırım : O en büyük dehşet (Sûra ikinci üfleyiş) dahi onları tasalandırmaz. Melekler onları: "İşte size vâd olunan gün bugündür!" diye karşılarlar.


    Süleyman Ateş : O en büyük korku, onları asla tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılar: "İşte bu, size va'dedilen gününüzdür!"


    Tefhim-ul Kuran : Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: «İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti» diye melekler onları karşılayacaklardır.


    Ümit Şimşek : Dehşetin en büyüğü de onları tasalandırmaz. Onları melekler karşılar, 'İşte size vaad edilen gün' derler.


    Yaşar Nuri Öztürk : O en büyük korku onları tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılarlar: "Bu size o vaat edilen gününüzdür!"
     


  4. يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاء كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُّعِيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ




    Yevme natvis semâe ke tayyis sicilli lil kutub(kutubi), kemâ bede’nâ evvele halkın nuîduh(nuîduhu), va’den aleynâ, innâ kunnâ fâılîn(fâılîne).




    1. yevme : o gün

    2. natvi es semâe : semayı düreceğiz

    3. ke tayyi : dürüldüğü gibi

    4. es sicilli : sicil, üzeri yazılı kâğıt

    5. li el kutubi : kitapları

    6. kemâ : gibi

    7. bede'nâ : başladık

    8. evvele : evvel, ilk

    9. halkın : yaradılış

    10. nuîdu-hu : onu iade edeceğiz, döndüreceğiz

    11. va'den : vaad

    12. aleynâ : bizim üzerimize

    13. innâ kunnâ : muhakkak biz olduk

    14. fâılîne : yapanlar






    İmam İskender Ali Mihr : O gün, kitapların yazılı sayfalarını dürer gibi semayı düreceğiz. Onu ilk defa halketmeye başladığımız gibi (eski durumuna) iade edeceğiz (geri döndüreceğiz). Bizim üzerimizde bir vaaddir. Muhakkak ki (bunu) yapacak olan, Biziz.


    Diyanet İşleri : Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Biz o gün göğü, kitap sahîfelerini dürüp büker gibi dürüp bükeceğiz; önce nasıl yaratmaya başladıysak tekrar yaratacağız, bu, vaadimizdir bizim ve gerçekten de yapacağız bunu, gücümüz yeter yapmaya.


    Adem Uğur : (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi) yaparız.


    Ahmed Hulusi : O gün, semâyı yazılı sayfaları dürer gibi düreriz! İlk yaratmaya başladığımız gibi (yer - gök bitişik hâle) onu iade ederiz! Bu vaadimizdir! Gerçekleştirecek olan Biziz!


    Ahmet Tekin : Divan kâtiplerinin yazılı evrakıtomar haline getirdikleri gibi göğü toplayıp düreceğimiz günü hatırından çıkarma. Yoktan var etmeye başladığımız ilk gündekine benzer şekilde onu yeniden yaratacağız. Bu, üzerimize aldığımız bir vaattir. Biz va’dettiğimizi yaparız.


    Ahmet Varol : O gün gökleri, kitapların sayfalarını dürer gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iade ederiz. Bu bizim üzerimize bir vaaddir. Doğrusu biz (istediğimizi) yaparız.


    Ali Bulaç : Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, biz yapıcılarız.


    Ali Fikri Yavuz : O gün ki, semayı, kitabların sahifesini dürer gibi düreceğiz. (Mahlukatı) ilk yaratışa başladığımız gibi, yine onu iade edeceğiz; üzerimize aldığımız bir vaaddır ki, muhakkak (öldükten sonra) dirilmeyi yapacağız.


    Bekir Sadak : Gogu, kitap durer gibi durdugumuz zaman, yaratmaya ilk basladigimiz gibi katimizdan verilmis bir soz olarak onu tekrar var edecegiz. Dogrusu Biz yapariz.


    Celal Yıldırım : O gün göğü, kitap (sahifelerini ya da formalarını) katladığımız gibi katlarız. İlk yaratmaya başladığımız gibi üzerimize gerekli bir va'd olarak tekrar (yaratıp) geri çevireceğiz. Şüphesiz ki biz (böyle) yaparız.


    Diyanet İşleri (eski) : Göğü, kitap dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu Biz yaparız.


    Diyanet Vakfi : (Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz. Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize aldığımız bir vaad oldu. Biz,
    (vâdettiğimizi) yaparız.


    Edip Yüksel : O gün göğü dosyaları dürer gibi katlar ve yaratılışın ilk durumunu nasıl başlatmışsak ona çeviririz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O gün ki Semâyı kitablar için defter dürer gibi düreceğiz evvel başladığımız gibi halkı iade edeceğiz, uhdemizde bir va'd, şübhe yok ki biz yaparız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O gün ki, göğü kitaplar için defter dürer gibi düreceğiz, yaratmaya ilk başladığımız gibi yeniden yaratacağız, bu va'dimizdir. Doğrusu Biz bunları yaparız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Göğü, kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız.


    Fizilal-il Kuran : O gün göğü, yazılı sayfaların dürüldüğü gibi düreriz. Varlıkları ilk başta nasıl yarattıksa, onları aynı şekilde yeni baştan diriltiriz. Bu yerine getirmeyi üstlendiğimiz bir sözdür. Biz onu mutlaka yaparız.


    Gültekin Onan : Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaaddir. Elbette, biz yapıcılarız.


    Hasan Basri Çantay : (Yâdet) o günü ki biz göğü, kitabların sahîfesini dürüb büker gibi, düreceğiz. ilk yaratışa nasıl başladıksa, üzerimizde (hak) bir va'd olarak, yine onu iade edeceğiz. Hakıykatde faailler biziz.


    Hayrat Neşriyat : O gün ki, göğü, kitabların sayfasını dürer gibi düreriz. İlk yaratmaya başladığımız gibi üzerimizde bir va'd olarak onu iâde ederiz (tekrar yaratırız). Şübhesiz ki biz, (bunu)yapacak olanlarız

    .
    İbni Kesir : Göğü kitab dürer gibi düreceğimiz gün; yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir vaad olarak onu yeniden var edeceğiz. Doğrusu Biz, yapanlar olduk.


    Muhammed Esed : O Gün gökleri sayfaları dürer gibi düreceğiz; (ve) alemi ilk kez nasıl yarattıysak onu yeniden yine öyle yaratacağız; gerçekleştirilmesini kendi üzerimize aldığımız bir sözdür bu: şüphesiz, Biz (her şeyi) yapabilecek güçteyiz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Düşününüz) O günü ki, kitaplar için sahifelerin dürülmesi gibi göğü düreceğiz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu iade edeceğiz. üzerimize bir va'addir ki, muhakkak yapıverecekleriz.


    Ömer Öngüt : O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi toplayıp düreriz. Sonra onu yaratmaya ilk başladığımız zamanki gibi yine iâde ederiz. Bu bizim vaadimizdir ve biz vaadimizi muhakkak yerine getiririz.


    Şaban Piriş : Göğü kitap dürer gibi düreceğimiz gün, ilk defa yaratmaya başladığımız gibi yine onu tekrar ederiz. Söz veriyoruz, elbette bunu yapacağız.


    Suat Yıldırım : Gün gelir, gök sahifesini, tıpkı kâtibin yazdığı kâğıdı dürüp rulo yapması gibi düreriz. Biz ilkin yaratmaya nasıl başladıysak diriltmeyi de Biz gerçekleştiririz. Bu, üzerimize aldığımız bir vaaddir. Bunu gerçekleştirecek olan da Biz’iz.


    Süleyman Ateş : O gün göğü yazı tomarlarını dürer gibi toplarız. İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iâde ederiz. Üzerimize sözdür; biz bunu mutlaka yapacağız.


    Tefhim-ul Kuran : Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, bizim üzerimizde bir vaidtir. Hiç tartışmasız, biz yapıcılarız.


    Ümit Şimşek : O gün kitap sayfalarını dürer gibi semâyı düreriz. Sonra da, ilk yaratışa başladığımız gibi mahlûkatı tekrar yaratırız. Bu Bizim sözümüzdür; mutlaka yerine getireceğiz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gün olur göğü, yazı tomarlarını dürer gibi düreriz. İlk yaratılışta başladığımız gibi onu baştan yaparız. Üzerimizde bir vaat olarak biz bunu mutlaka yapacağız.

     


  5. وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِن بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ




    Ve lekad ketebnâ fîz zebûri min ba’diz zikri ennel arda yerisuhâ ıbâdiyes sâlihûn(sâlihûne).




    1. ve lekad : ve andolsun

    2. keteb-nâ : biz yazdık

    3. fî ez zebûri : Zebur'da

    4. min ba'di ez zikri : zikirden sonra

    5. enne el arda : arzın olduğu

    6. yerisu-hâ : ona varis olur

    7. ıbâdiye es sâlihûne : salih kullarım






    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki; zikirden (Tevrat'tan) sonra Zebur'da, arza salih kullarımızın varis olacağını, yazdık.


    Diyanet İşleri : Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık: Şüphe yok ki yeryüzü, temiz kullarıma mîras kalır.


    Adem Uğur : Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki Zikir'den (önceki hatırlatıcı bilgilerden sonra) sonra Zebur'da (Hikmetler Bilgisi) da yazdık ki: "Arza (bedende Esmâ kuvveleriyle tasarrufa), Benim salâha ermiş kullarım (velâyet hakikati) vâris olur!"


    Ahmet Tekin : Andolsun ki, Levh-i Mahfuz’dan, önceki kutsal kitaplardan sonra Zebûr’da da, yeryüzüne, kutsal topraklara, ebedî Cennet yurduna, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçiren, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayan, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olan, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyen, kesinlikle benim şeriatıma bağlanan, bana boyun eğen sâlih kullarımın vâris olacağını yazmıştık.


    Ahmet Varol : Andolsun biz Zikir'den [13] sonra Zebur'da da: 'Şüphesiz Arz'a salih kullarım varis olacaklardır' diye yazmıştık.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık.


    Ali Fikri Yavuz : Celâlim hakkı için, biz Tevrat’dan sonra (Davud’a verilen) Zebûr’da yazdık ki: “- Muhakkak cennet arzına, salih kullarım varis olacaktır.”


    Bekir Sadak : And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryuzune ancak iyi kullarimin mirasci oldugunu yazmistik.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, Zikir ( = Levhi-mahfuz veya Tevrat) dan sonra Zebur'da da yeryüzüne iyi yararlı kullarım vâris olacak diye yazmışızdır.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.


    Diyanet Vakfi : Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: «Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır» diye yazmıştık.


    Edip Yüksel : Zikir'den sonra Zebur'da da, 'Yeryüzüne benim erdemli kullarım varis olacak,' diye yazıp belirtmiştik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için zikirden sonra Zeburda da yazmıştık: ki her halde Arz, ona benim salih kullarım vâris olacaktır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazmıştık ki: « Muhakkak yeryüzüne benim iyi kullarım varis olacaktır.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : And olsun ki, Tevrat'tan sonra Zebûr'da da yeryüzüne ancak iyi kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.


    Fizilal-il Kuran : Andolsun ki, nezdimizdeki saklı belgelerden sonra peygamberlere indirdiğimiz kutsal kitaplara da «Ancak salih, yapıcı kullar yeryüzünün varisleri olabilirler» diye yazdık.


    Gültekin Onan : Andolsun biz zikirden sonra Zebur'da da: "Şüphesiz arza salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun, Tevrâtdan sonra Zebur da da yazmışızdır ki arza (ancak) saalih kullarım mîrascı olur.


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: 'Gerçekten yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır' diye yazmıştık.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Zikir'den sonra Zebur'da da yazdık ki: Yeryüzüne ancak salih kullarım varis olur.


    Muhammed Esed : Ve gerçek şu ki, (insanı) uyarıp öğüt verdikten sonra hikmetlerle dolu bütün ilahi kitaplarda yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarımın varis olacağını kaydettik;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, Zebur'da Zikir'den sonra yazmıştık ki, muhakkak yere Benim sâlih kullarım vâris olacaklardır.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebur'da da yazdık ki: Yeryüzüne ancak sâlih kullarım vâris olur.


    Şaban Piriş : Zikir (Tevrat)’den sonra Zebur’da da yeryüzüne salih kullarımın mirasçı olacağını yazmıştık.


    Suat Yıldırım : Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zeburda da: "Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak" diye yazmışızdır.


    Süleyman Ateş : Andolsun Tevrât'tan sonra Zebûr'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım vâris olacak (bu yer onların eline geçecek)" diye yazmıştık.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz Zikir'den sonra Zebur'da da: «Hiç şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır» diye yazdık.


    Ümit Şimşek : And olsun, Biz Tevrat'tan sonra Zebur'da da 'Yeryüzüne, onu ıslah ve imar eden kullarım vâris olacak' diye yazdık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, zikirden sonra Zebur'da şunu yazmıştık: Yeryüzüne benim iyilik ve barış seven kullarım vâris olacaktır.
     


  6. إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغًا لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ




    İnne fî hâzâ le belâgan li kavmin âbidîn(âbidîne).




    1. inne : muhakkak

    2. fî hâzâ : bunda vardır

    3. le : elbette

    4. belâgan : tebliğ, bildiri, açıklama

    5. li kavmin : bir kavim için

    6. âbidîne : kul olanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki abidler (Allah'a kul olanlar) kavmi için bunda, elbette tebliğ (açıklamalar) vardır.


    Diyanet İ؛leri : ھüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : ھüphe yok ki bu, kullukta bulunan topluluğa bir tebliğdir.


    Adem Uğur : İ؛te bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki bunda, abidler topluluğu (arınma çalı؛maları yapanlar) için açıklayıcı bilgi vardır.


    Ahmet Tekin : Allah’ı ilâh tanıyan, candan müslüman olarak Allah’a bağlanan, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadete devam ederek gِrevlerini yerine getiren toplumların ve inkâr eden toplulukların hayrına haklarını, sorumluluklarını ve mükâfatlarını bildirmek için bu Kur’ân’da kesinlikle yeterli ِğüt, uyarı ve tebligat vardır.


    Ahmet Varol : ھüphesiz bunda kulluk eden bir topluluk için yeterli ِğüt vardır.


    Ali Bulaç : Gerçek ؛u ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'açık bir mesaj' (veya gerçek bir çıkı؛ yolu) vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten bu Kur’ân’da (hususiyle bu sûrede), muvahhid kimseler için kâfi bir ًِüd vard‎r.


    Bekir Sadak : Dogrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimeselere bildiri vardir.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki bu (Kur'ân)da kendini ibâdete veren bir millet için amaca ula‏ma ve yeterli ًِüt (yollar‎) vard‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Doًrusu bu Kuran'da, kulluk eden kimselere bildiri vard‎r.


    Diyanet Vakfi : ف‏te bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vard‎r.


    Edip Yüksel : Kulluk eden bir toplum için bunda bir bildiri vard‎r.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : قübhe yok ki bunda âbid bir kavm için kâfi bir ًِüd vard‎r


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : قüphesiz ki, bu Kur'an'da ibadet eden bir kavim için yeterli bir ًِüt vard‎r.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : قüphesiz bu Kur'ân'da kulluk eden kimseler için kâfi bir ًِüt vard‎r.


    Fizilal-il Kuran : Hiç ku‏kusuz bu Kur'an'da Allah'a kulluk edenler için yeterli olacak nitelikte bilgi ve mesaj vard‎r.


    Gültekin Onan : Gerçek ‏u ki, kulluk eden bir topluluk için bunda (Kuran'da) 'aç‎k bir mesaj' (veya gerçek bir ç‎k‎‏ yolu) vard‎r.


    Hasan Basri اantay : قübhe yok ki bu (Kur'an) da âbidler zümresi için (umduklar‎na) ula‏ma (çâreleri) vard‎r.


    Hayrat Ne‏riyat : قübhesiz ki bunda (Kur’ân’da) ibâdet eden bir kavim için (maksada ula‏t‎r‎c‎)kâfî (bir nasîhat var)d‎r.


    فbni Kesir : Doًrusu bunda ibadet edenler için, tebliً vard‎r.


    Muhammed Esed : قüphesiz, bunda (gerçekten) Allah'a kulluk eden kimseler için bir mesaj vard‎r.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak ki, bunda (Kur'an-‎ Mübîn'de) abidler olan bir kavim için mükemmel bir mev'ize vard‎r.


    ضmer ضngüt : قüphesiz ki bunda kulluk eden bir topluluk için yeterli bir tebliً vard‎r.


    قaban Piri‏ : Elbette bu (Kur’an’da) kulluk eden bir toplum için aç‎k bir mesaj vard‎r.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Bu Kur’ân’da da elbette Allah’a ibadet eden kimseler için bir mesaj vard‎r.


    Süleyman Ate‏ : قüphesiz bunda kulluk eden kimseler için yeterli bir ًِüt vard‎r.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçek ‏u ki kulluk eden bir topluluk için bunda (Kur'an'da) 'aç‎k bir mesaj' (veya gerçek bir ç‎k‎‏ yolu) vard‎r.


    ـmit قim‏ek : ف‏te bunda, Allah'a kulluk eden bir topluluk için tam ve yeterli bir ًِüt vard‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ku‏kusuz, bunda, kulluk eden bir topluluk için kesin bir tebliً vard‎r.
     


  7. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ




    Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn(âlemîne).




    1. ve mâ erselnâ-ke : ve seni biz göndermedik

    2. illâ rahmeten : rahmetten başka, sadece rahmet olarak

    3. li el âlemîne : âlemlere, âlemler için






    İmam İskender Ali Mihr : Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Adem Uğur : (Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Ahmed Hulusi : Seni âlemler (insanlar) için sadece rahmet olarak irsâl ettik!


    Ahmet Tekin : Yâ Muhammed, rahmetimizin ve merhametimizin gereği, biz seni kesinlikle bütün âlemlerin, insanların ve cinlerin, varlıkların tamamının hayrına, haklarının korunması için özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, rahmet peygamberi olarak görevlendirip gönderdik.


    Ahmet Varol : Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.


    Ali Bulaç : Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.


    Ali Fikri Yavuz : Seni de (ey Rasûlüm), ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Bekir Sadak : Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gonderdik.


    Celal Yıldırım : Biz seni acak önlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.


    Diyanet Vakfi : (Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.


    Edip Yüksel : Biz seni tüm halklara bir rahmet olarak gönderdik


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve seni sâde âlemîne rahmet olarak göndermişizdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Seni sadece bütün kainata rahmet olarak göndermişizdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Fizilal-il Kuran : Biz seni tüm alemlere rahmet olarak gönderdik.


    Gültekin Onan : Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.


    Hasan Basri Çantay : Biz, seni (Habîbim) âlemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) (Biz) seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.


    İbni Kesir : Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.


    Muhammed Esed : Ve (bunun içindir ki, ey Peygamber!) Biz seni yalnızca, bütün alemlere rahmetimiz(in bir işareti) olarak gönderdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve seni başka değil, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Şaban Piriş : Seni ancak insanlığa rahmet olarak gönderdik.


    Suat Yıldırım : İşte bunun içindir ki ey Resulüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!


    Süleyman Ateş : (Ey Muhammed) Biz seni ancak âlemlere rahmet için gönderdik.


    Tefhim-ul Kuran : Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.


    Ümit Şimşek : Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.
     


  8. قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ




    Kul innemâ yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe hel entum muslimûn(muslimûne).




    1. kul : de

    2. innemâ : sadece, yalnız, ancak

    3. yûhâ : vahyolunuyor

    4. ileyye : bana

    5. ennemâ : olduğu

    6. ilâhu-kum : sizin ilâhınız

    7. ilâhun : bir ilâhtır

    8. vâhidun : tek, bir tane

    9. fe : o zaman, öyleyse

    10. hel entum muslimûne : siz müslümanlar mısınız, teslim olanlar mısınız





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Bana, sizin ilâhınızın sadece tek bir ilâh olduğu vahyedildi.” Öyleyse siz müslümanlar mısınız (Allah'a teslim olanlar) mısınız?


    Diyanet İşleri : De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık müslüman oluyor musunuz?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Bana, mâbûdumuzun, bir tek mâbut olduğu vahyedildi ancak, Müslüman oluyor musunuz siz de?


    Adem Uğur : De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?


    Ahmed Hulusi : De ki: "Bana sadece şu vahyolunuyor: Sizin tanrı diye düşündüğünüz sadece Ulûhiyet sahibi TEK'tir! Siz müslimler misiniz (teslimiyetinizin farkında mısınız) peki?"


    Ahmet Tekin : 'Bana, kesinlikle, sizin ilâhınızın bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık bu ilâhî vahyi kabullenip, bir ilâha kulluk ve ibadeti benimsiyor, İslâm’da karar kılıyor musunuz?' diye ilan et.


    Ahmet Varol : De ki: 'Bana sizin ilahınızın ancak bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık siz Müslüman olacak mısınız?'


    Ali Bulaç : De ki: "Gerçekten bana: -Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır" diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?"


    Ali Fikri Yavuz : De ki, bana ancak şöyle vahy olunuyor: “- İlâhınız, ancak bir İlâh’dır. Şimdi siz (ey müşrikler), müslüman oluyor musunuz?”


    Bekir Sadak : De ki: «Dogrusu tanrinizin tek bir Tanri oldugu bana suphesiz vahyolundu. Artik musluman olacak misiniz?»


    Celal Yıldırım : De ki: Bana ancak ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Artık siz Müslüman olmuyor musunuz?


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Doğrusu tanrınızın tek bir Tanrı olduğu bana şüphesiz vahyolundu. Artık müslüman olacak mısınız?'


    Diyanet Vakfi : De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla müslüman olmayacak mısınız?


    Edip Yüksel : De ki, 'Sizin tanrınızın bir tek tanrı olduğu bana vahyediliyor. Artık teslim olacak mısınız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: bana sade vahyolunuyor ki: ilâhınız ancak bir ilâhdır, şimdi siz müsliman oluyor musunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Bana ancak ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. şimdi siz müslüman oluyor musunuz?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki, bana ancak şöyle vahyolunuyor: «İlâhınız ancak tek bir ilâhtır. Şimdi siz artık müslüman oluyor musunuz?»


    Fizilal-il Kuran : Müşriklere de ki; «Bana ilahınızın tek Allah olduğu vahyolundu. Siz bu ilkeyi benimseyip müslüman oluyor musunuz»


    Gültekin Onan : De ki: "Gerçekten bana: "Sizin tanrınız yalnızca bir tek tanrıdır diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?"


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Bana sâde Tanrınızın ancak bir Tanrı olduğu vahy olunuyor. Artık siz (bu vech ile) müslüman oluyor musunuz»?


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Bana sâdece, sizin İlâhınızın ancak bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. Şimdi siz Müslüman kimseler (olacak) mısınız?'


    İbni Kesir : De ki: Gerçekten bana, sizin tanrınızın yalnızca bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık Müslüman olacak mısınız?


    Muhammed Esed : De ki: "Bana yalnızca, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedildi; o halde artık O'na boyun eğecek misiniz?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Bana muhakkak vahyolunuyor ki, sizin ilâhınız, şüphe yok bir ilâhtır. Artık siz İslâmiyet'i kabul etmiş kimseler misiniz?»


    Ömer Öngüt : De ki: “Bana ilâhınızın ancak bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Hâlâ müslüman olmayacak mısınız?”


    Şaban Piriş : De ki: -Ancak bana, ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Siz de ona teslim oldunuz mu?


    Suat Yıldırım : De ki: "Bana yalnız ve yalnız şu gerçek vahyolunuyor "Sizin ilahınız tek İlahtır. Hâlâ mı O’na teslim olmayacaksınız?"


    Süleyman Ateş : De ki: "Bana, Tanrınız, ancak bir tek Tanrıdır; diye vahyolunur. O'na teslim ol(up putperestliği bırak)cak mısınız?


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Gerçekten bana: Sizin ilahınız yalnızca bir tek ilahtır» diye vahyolunuyor; artık siz müslüman olacak mısınız?»


    Ümit Şimşek : De ki: Bana, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyedilmiştir. Artık hakka teslim oluyor musunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Bana şu vahyediliyor: "Tanrınız ancak bir tek tanrıdır. Peki, siz, müslümanlar/Allah'a teslim olanlar mısınız?"
     


  9. فَإِن تَوَلَّوْا فَقُلْ آذَنتُكُمْ عَلَى سَوَاء وَإِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ أَم بَعِيدٌ مَّا تُوعَدُونَ




    Fe in tevellev fe kul âzentukum alâ sevâ’(sevâin), ve in edrî e karîbun em baîdun mâ tûadûn(tûadûne).




    1. fe in : o zaman, bundan sonra eğer

    2. tevellev : dönerler

    3. fe kul : o zaman de

    4. âzentu-kum : size ilân ettim, bildirdim

    5. alâ sevâin : eşitlik üzere, eşit olarak

    6. ve in edrî : ve eğer bilseydim (bilmiyorum)

    7. e karîbun : yakın mı

    8. em : yoksa, veya

    9. baîdun : uzak

    10. mâ : şey

    11. tûadûne : vaadolundunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Bundan sonra dönerlerse, o zaman de ki: “Size müsavi olarak (herkese eşit şekilde), (Allah'ın emirlerini) bildirdim (ilân ettim). Vaadolunduğunuz şey (azap) uzak mı yoksa yakın mı (eğer) ben bilseydim (bilmiyorum).”


    Diyanet İşleri : Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “(Bana emrolunanı, ayırım yapmadan) size eşit olarak bildirdim. Tehdit edildiğiniz şey yakın mı yoksa uzak mı, bilmiyorum.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Eğer yüz çevirirlerse de ki: Aynı tarzda hepinize de bildirdim ve size vaadedilen yakında mı olacak, uzak bir zamanda mı, onu bilmem ben.


    Adem Uğur : Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.


    Ahmed Hulusi : Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Eşit olarak size bildirdim. . . Size vadolunan şey (uyarıldığınız ölüm) yakın mıdır uzak mıdır, bilmiyorum. "


    Ahmet Tekin : Eğer İslâm’a girmeye, müslümanca yaşamaya, Kur’ân’a, sırtlarını çevirirler, güç ve iktidarlarını kullanarak, baskı ve zulme, halkı yönlendirmeye devam ederlerse:
    'Müslümanlara yaptıklarınızı savaş ilanı sayıyor, ben de aynı şekilde, mükellefiyetlerinizi bildirerek size savaş ilan ediyorum. Tehdit olunduğunuz savaşın yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem.' diyerek ültümatom ver.


    Ahmet Varol : Eğer yüz çevirirlerse de ki: 'Size (gerçeği) eşit olarak bildirdim. Size vaadedilenin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ben bilemem.


    Ali Bulaç : Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: "Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü) yakın mı, uzak mı, bilemem."


    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine, imandan yüz çevirirlerse, o takdirde de ki: “- Size (emredildiğim şeyleri) dosdoğru bildirdim. (Müslümanların galebesi veya kıyamet azabı ile) korkutulduğunuz an yakın mı, yoksa uzak mı, ben bilmem.


    Bekir Sadak : Eger yuz cevirirlerse, de ki: «Size dupeduz acikladim; tehdit olundugunuz seyin yakin mi uzak mi oldugunu bilmem.»


    Celal Yıldırım : Yüzçevirirlerse de ki: Size düpedüz bildirdim : Tehdîd edildiğiniz o şey yakın mı, uzak mı bilmem..


    Diyanet İşleri (eski) : Eğer yüz çevirirlerse, de ki: 'Size düpedüz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem.'


    Diyanet Vakfi : Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.


    Edip Yüksel : Eğer yüz çevirirlerse de ki, 'Size yeterli ölçüde bildirdim. Size söz verilen şeyin yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilmem.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine aldırmazlarsa o halde de de ki: size düpedüz ı'lân ettim, ve bilmem bu size edilen va'd-ü vaîd pek yakın mı, yoksa uzak mı?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yine de aldırmazlarsa de ki: «Size düpedüz açıkladım, tehdit edildiğiniz şeyin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu bilmem.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer (yine de) yüz çevirirlerse, de ki: «Size düpedüz açıkladım; tehdit olunduğunuz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem.»


    Fizilal-il Kuran : Eğer bu çağrına sırt çevirirlerse onlara de ki; «Bana gelen mesajı duyurarak bu konuda sizi kendimle eşit bilgi düzeyine erdirdim. Size yöneltilen tehdit yakın mıdır, yoksa uzak mıdır, onu bilemem.»


    Gültekin Onan : Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: "Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab) günü yakın mı, uzak mı, bilemem."


    Hasan Basri Çantay : Eğer (Bu teklife karşı) onlar (yine) yüz çevirirlerse (o vakit da) de ki: «Size (hakıykatları) müsavat üzere bildirdim. Tehdîd edilmekde olduğunuz (o korkunç akıbet) yakın mı, yoksa uzak mı, ben bilmem».


    Hayrat Neşriyat : Artık yüz çevirirlerse, de ki: '(Ben emrolunduğum şeyi) size eşit olarak bildirdim. Tehdîd edilmekte olduğunuz şeyin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu ise bilmem!'


    İbni Kesir : Şayet yüz çevirirlerse; de ki: Ben, size eşitlik üzere bildirdim. Artık tehdid edildiğiniz şeyin yakın mı, uzak mı olduğunu bilmem.


    Muhammed Esed : Ama eğer (bu gerçeğe) yüz çevirirlerse de ki: "Ben bu gerçeği hepinize aynı şekilde duyurdum; ama artık, size vaad edilen (Hesap Günü'nün) yakın mı, uzak mı olduğunu ben bilemem".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer yüz çevirirlerse artık de ki: «Size müsâvat üzere bildirmiş oldum. O tehdit edilmiş olduğunuz şey yakın mıdır, uzak mıdır ben bilmem.»


    Ömer Öngüt : Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Ben size eşit bir şekilde tebliğ ettim. Artık size vaad edilen şeyin yakın mı uzak mı olduğunu bilmem. ”


    Şaban Piriş : Eğer yüz çevirirlerse de ki: -Size (gerçeği) doğru bir şekilde açıkladım. Size vaat edilenin yakın mı yoksa uzak mı olduğunu bilmem.


    Suat Yıldırım : Yine de yüz çevirirlerse de ki: "İşte sizin hepinizi de tam eşit şekilde hakka çağırdım. Artık tehdit olunduğunuz o kıyamet gününün yakın mı uzak mı olduğunu bilemem."


    Süleyman Ateş : Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizin hepinize eşit biçimde açıkladım. Artık tehdid edildiğiniz şeyin yakın mı, yoksa uzak mı olduğunu bilmem."


    Tefhim-ul Kuran : Buna rağmen yüz çevirecek olurlarsa, de ki: «Size eşitlik üzere açıklamada bulundum. Tehdit edildiğiniz (sorgu ve azab günü) yakın mı, uzak mı, bilemem.»


    Ümit Şimşek : Yüz çevirirlerse de ki: Ben hepinize tebliğimi eşit olarak yaptım. Ama size vaad edilen şey yakın mıdır, uzak mıdır, onu bilemem.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Hepinize aynı şekilde, aynı düzeyde açıkladım. Artık bilmiyorum, tehdit edildiğiniz şey yakın mıdır, uzak mıdır?"

     


  10. إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ مِنَ الْقَوْلِ وَيَعْلَمُ مَا تَكْتُمُونَ




    İnnehu ya’lemul cehre minel kavli ve ya’lemu mâ tektumûn(tektumûne).




    1. inne-hu : muhakkak o

    2. ya'lemu : bilir

    3. el cehre : cehrolan, aç‎kça sِylenen

    4. min el kavli : sِz(ler)den

    5. ve ya'lemu : ve o bilir

    6. mâ : ‏ey

    7. tektumûne : ketmediyorsunuz, sakl‎yorsunuz, gizliyorsunuz






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki O, sِzün cehrî olan‎n‎ (aç‎kça sِylenenini) ve ketmettiklerinizi (gizlediklerinizi) bilir.


    Diyanet ف‏leri : “قüphesiz, Allah sِzün aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir, gizlediًinizi de bilir.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki o, aç‎k konu‏ulan sِzü de bilir, gizlediًiniz sِzü de.


    Adem Uًur : قüphesiz Allah sِzün aç‎ً‎n‎ da bilir, gizli tuttuklar‎n‎z‎ da bilir.


    Ahmed Hulusi : "Muhakkak ki O, dü‏üncelerinizden aç‎ًa vurduًunuzu da gizlemekte olduًunuzu da bilir. "


    Ahmet Tekin : 'Allah aç‎ًa vurduًunuz sِzlerinizi ve fiillerinizi bilir, gizlediklerinizi de bilir.'


    Ahmet Varol : قüphesiz O, sِzün aç‎ktan sِylenenini de bilir, gizlediklerinizi de bilir.


    Ali Bulaç : "قüphesiz O, sِzün aç‎kta sِylenenini de bilmekte, saklamakta olduklar‎n‎z‎ da bilmektedir."


    Ali Fikri Yavuz : قüphe yok ki Allah, sِylenen sِzden aç‎ًa vurulan‎ da bilir, gizliliklerinizi de bilir.


    Bekir Sadak : «Dogrusu O, aciga vurulan sozu de bilir, gizlediklerinizi de bilir.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki O, sِzün aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir, gizlediًinizi de bilir.


    Diyanet ف‏leri (eski) : 'Doًrusu O, aç‎ًa vurulan sِzü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.'


    Diyanet Vakfi : قüphesiz Allah sِzün aç‎ً‎n‎ da bilir, gizli tuttuklar‎n‎z‎ da bilir.


    Edip Yüksel : 'O, aç‎klanan sِzü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : قübhe yok ki o, sِylenenden, aç‎ًa vurulan‎ da bilir gizlediًinizi de bilir


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : قüphesiz ki O, sِylenenin aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir gizlediًinizi de bilir.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : قüphesiz Allah aç‎ًa vurulan sِzü de bilir, gizlediklerinizi de bilir.


    Fizilal-il Kuran : Hiç ku‏kusuz Allah, aç‎kça sِylediًiniz sِzleri bildiًi gibi içinizde saklad‎ً‎n‎z duygular‎ da bilir.


    Gültekin Onan : "قüphesiz O, sِzün aç‎kta sِylenenini de bilmekte, saklamakta olduklar‎n‎z‎ da bilmektedir."


    Hasan Basri اantay : «Hiç ‏übhesiz ki sِzün aç‎ً‎n‎ da O biliyor, gizlemekde olduًunuzu da O biliyor».


    Hayrat Ne‏riyat : 'Muhakkak ki O, sِzün aç‎k olan‎n‎ da bilir, gizlemekte olduًunuz ‏eyleri de bilir.'


    فbni Kesir : Doًrusu O, sِzün aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir, gizlediklerinizi de bilir.


    Muhammed Esed : "Doًrusu O, sِzün aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir, ِrtüp gizlediklerinizi de bilir.


    ضmer Nasuhi Bilmen : «قüphe yok ki, sِzden aç‎ًa vurulan‎ da, gizlediklerinizi de bilir.»


    ضmer ضngüt : قüphesiz ki O, sِzün aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir, gizlediklerinizi de bilir.


    قaban Piri‏ : قüphesiz Allah, aç‎ًa vurulan sِzü de gizlediًiniz sِzü de bilir.


    Suat Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki Allah sِzün aç‎k olan‎n‎ da, gizli olan‎n‎ da bilir. Hem sizin gizlediًiniz, ‏eyleri de bilir.


    Süleyman Ate‏ : "قüphesiz O, sِzün aç‎ً‎n‎ da bilir, gizlediklerinizi de bilir."


    Tefhim-ul Kuran : «قüphesiz O, sِzün aç‎kta sِylenenenini de bilmekte, saklamakta olduklar‎n‎z‎ da bilmektedir.»


    ـmit قim‏ek : Aç‎ًa vurulan sِzü de O bilir, sizin saklad‎klar‎n‎z‎ da.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ku‏kusuz O, sِzün aç‎ًa vurulan‎n‎ da bilir; saklamakta olduklar‎n‎z‎ da bilir.
     


  11. وَإِنْ أَدْرِي لَعَلَّهُ فِتْنَةٌ لَّكُمْ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ




    Ve in edrî leallehu fitnetun lekum ve metâun ilâ hîn(hînin).




    1. ve in edrî : ve eğer bilsem (bilmiyorum)

    2. lealle-hu : umulur ki o, belki o

    3. fitnetun : bir fitnedir, bir imtihandır

    4. lekum : size, sizin için

    5. ve metâun : ve bir metadır, faydalanmadır

    6. ilâ hînin : bir zamana kadar






    İmam İskender Ali Mihr : Eğer bilsem (bilmiyorum), belki de o (erteleme), sizin için bir imtihandır. Ve belli bir zamana kadar bir meta (faydalanma)dır.


    Diyanet İşleri : “Bilmem! Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve bir vakte kadar yararlanmadır.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve bildirdiğim, sizi bir sınama ve bir zamana dek geçindirme de olabilir, onu da bilmem ben.


    Adem Uğur : Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.


    Ahmed Hulusi : "Bilmiyorum, belki de süre tanınması sizin için bir denemedir (kendinizin ne olduğunu bizzat yaşayıp görmeniz için) ve sınırlı bir yararlanmadır. "


    Ahmet Tekin : 'Belki cezanın tehiri sizin için ağır bir imtihan sebebidir, belki de bir vakte kadar daha dünya nimetlerinden faydalanmadır, bir mühlettir, bilmiyorum.'


    Ahmet Varol : Bilemem, belki bu [14] sizin için bir imtihan ve belli bir süreye kadar bir yararlandırmadır.'


    Ali Bulaç : "Bilemem; belki bu (sürenin açıklanmaması), sizin için bir (fitne) denemedir, (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır."


    Ali Fikri Yavuz : Bilmem, belki bu ceza vaadinin uzaması, sizin için bir belâdır ve bir zamana kadar faydalanmadır.”


    Bekir Sadak : «ilmem; belki bu gecikme sizi denemek ve bir sureye kadar gecindirmek icindir.»


    Celal Yıldırım : Bu (tehdîd edilen şeyin) geciktirilmesi sizin için bir sınav ve belki bir süreye kadar geçindirmek için midir bilmiyorum.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Bilmem; belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir.'


    Diyanet Vakfi : Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi), sizi denemek ve bir zamana kadar sizi (imkânlardan) faydalandırmak içindir.


    Edip Yüksel : 'Hiç bilmiyorum; belki sizin için bir test ve belli bir süreye kadar bir hoşlanma vesilesi olur.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve bilmem belki bu (mühlet) sizin için bir imtihan ve vakta kadar bir istifadedir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bilmem belki bu (gecikme) sizin için bir imtihan ve bir süreye kadar faydalanmak içindir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bilmem belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar geçindirmek içindir.


    Fizilal-il Kuran : Bilemem; belki de azabınızın ertelenmesi sizin sınavdan geçirilmeniz ve belirli bir sürenin sonuna kadar dünya nimetlerinden yararlandırılmanız içindir.


    Gültekin Onan : "Bilemem belki bu (sürenin açıklanmaması), sizin için bir (fitne) denemedir, (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır."


    Hasan Basri Çantay : «Ben bilmem. Belki bu (mühlet) sizin için bir imtihandır, bir zamana kadar bir fâidelenmedir, (bir geçinmedir)».


    Hayrat Neşriyat : 'Bilmem, belki de bu (azâbın te’hîr edilmesi), sizin için bir imtihan ve bir zamâna kadar bir faydalanmadır.'


    İbni Kesir : Bilmem. Belki bu, sizin için bir deneme ve bir süreye kadar yararlanmadır.


    Muhammed Esed : Ve (bana gelince, Hesap Günü'ndeki) bu (gecikmenin) sizin için bir sınama mı, yoksa bir süreye kadar (merhameten yapılmış) bir erteleme mi olduğunu ben bilemem."


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve ben bilmem, belki o (mühlet verilmesi) sizin için bir imtihandır ve bir müddete kadar bir istifadedir.»


    Ömer Öngüt : Bilmiyorum, belki de bu (azabın ertelenmesi) sizi denemek ve bir süreye kadar sizi yaşatıp barındırmak içindir.


    Şaban Piriş : Bilemem, belki bu sizi denemek ve bir süreye kadar faydalandırmak içindir.


    Suat Yıldırım : "Ne bileyim, belki de bu mühlet sizin için bir imtihandır ve hayattan biraz daha yararlandırma için yapılan bir ertelemedir."


    Süleyman Ateş : "Bilmem belki de o (azâbın ertelenmesi) sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir"


    Tefhim-ul Kuran : «Bilemem; belki bu (sürenin açıklanmaması), sizin için bir (fitne) denemedir, (belki de) belli bir vakte kadar yararlanma (meta)dır.»


    Ümit Şimşek : Size verilen mühlet bir sınama mı, yoksa belirli bir zamana kadar size tanınmış bir fırsat mı; onu da bilmiyorum.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bilmiyorum, belki de o, sizin için bir fitnedir. Belirli bir süreye kadar bir nimetlendirmedir.
     


  12. قَالَ رَبِّ احْكُم بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمَنُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





    Kâle rabbıhkum bil hakk(hakkı), ve rabbuner rahmânul musteânu alâ mâ tasıfûn(tasıfûne).




    1. kâle : dedi

    2. rabbi ıh-kum : Rabbim hükmet

    3. bi el hakkı : hak ile

    4. ve rabbu-nâ : ve bizim Rabbimiz

    5. er rahmânu : Rahmân'dır

    6. el musteânu
    (istiâne) : yardım istenen, istenilen
    : (yardım istedi)

    7. alâ : üzere, rağmen

    8. mâ : şeyler

    9. tasıfûne : siz vasıflandırıyorsunuz







    İmam İskender Ali Mihr : Dedi ki: “Rabbim hak ile hüküm ver. Ve bizim Rabbimiz, sizin (yanlış) vasıflandırmalarınıza rağmen yardım istenilen Rahmân (Allah)'dır.”


    Diyanet İşleri : (Peygamber), “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı yardımı istenecek olan Rahmân’dır” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dedi ki: Rabbim, gerçek olarak hükmet ve Rabbimiz olan rahmânın yardımını dileriz onun hakkında söylediğiniz aslı olmayan sözler yüzünden.


    Adem Uğur : (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.


    Ahmed Hulusi : Dedi ki: "Rabbim, Hak olarak hükmet! Rabbimiz Rahman Müstean'dır sizin asılsız tanımlamalarınıza karşı!"


    Ahmet Tekin : 'Rabbim, onlar hakkında hakkaniyetle, adâletle hükmünü ver, icraat yap. Bizim Rabbimiz Rahmet sahibi Rahman olan Allah’tır. İsnat ettiğiniz yakıştırmalarınıza karşı, yardımına sığınılacak olandır.' de.


    Ahmet Varol : (Peygamber) dedi ki: 'Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Şüphesiz bizim Rabbimiz, sizin nitelemelerinize karşı kendinden yardım istenen Rahman'dır.'


    Ali Bulaç : (Resulullah) Dedi ki: "Rabbim, hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman (olan Allah)dır."


    Ali Fikri Yavuz : (Hz. Peygamber şöyle) dedi: “- Ey Rabbim! Benimle Mekke halkı arasında adaletle hüküm ver. Rabbimiz o rahmândır ki, isnad ettiğiniz (yalan) vasıflarınıza karşı yardımına sığınılan ancak O’dur.”


    Bekir Sadak : Peygamber: «Rabbim! Aramizda gercekle hukmet, anlattiklariniza karsi ancak Rahman olan Rabbimizden yardim istenir» dedi. *


    Celal Yıldırım : (Peygamber) dedi ki: Ey Rabbim! Aramızda hakk ile hükmet. Rahman olan Rabbimiz, sizin vasfe degeldiğiniz şeylere karşı yardımı istenilendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Peygamber: 'Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet, anlattıklarınıza karşı ancak Rahman olan Rabbimizden yardım istenir' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında) adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı yardımı umulandır, dedi.


    Edip Yüksel : De ki, 'Rabbim, hükmünü gerçekleştir. Sizin yakıştırdıklarınıza karşı sadece Rahman olan Rabbimizden yardım istenir.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi: ya rabb! hakka hukmet ve rabbımız rahmandır ancak isnadlarınıza karşı sığınılacak müstean


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Peygamber şöyle) dedi: «Ey Rabbim, hakettikleri gibi hükmet! Rabbiniz isnad ettiğiniz iftiralarınıza karşı sığınılacak Rahman'dır.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Hz. Peygamber şöyle) dedi: «Ey Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet ve Rabbimiz O Rahmân'dır ki, isnad ettiğiniz (yalan) vasıflarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak O'dur.»


    Fizilal-il Kuran : Peygamber dedi ki; «Ya Rabb'i, benim ile müşrikler arasındaki davayı hak ilkesi uyarınca hükme bağla. Sizin düzmece iddialarınız ve asılsız yakıştırmalarınız karşısında tek sığınağım, son derece merhametli olan Rabb'imin yardımıdır.»


    Gültekin Onan : (Tanrı Elçisi) Dedi ki: "Rabbim, hak ile hükmet. Bizim rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahmandır."


    Hasan Basri Çantay : (Peygamber) dedi: «Yârab, sen (benimle o tekzîb edenlerin arasını) hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz; O çok esirgeyen (Allah) dır ki sizin vasf (-ü isnâd) edegeldiklerinize karşı (yegâne) sığınılan Odur».


    Hayrat Neşriyat : (Peygamber:) 'Rabbim! (Müşriklerle aramızda) hak ile hüküm ver! BizimRabbimiz, Rahmân (pek merhametli olan)dır, sizin isnâd etmekte olduğunuz vasıflara karşı(kendisinden) yardım istenendir' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Rabbım; hak ile hükmet. Rahman olan Rabbımız; sizin nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılacak odur.


    Muhammed Esed : De ki: "Ey Rabbim! (Aramızda) hakça hüküm ver!" Yine (de ki "Rabbimiz Rahmân, sizin (O'na ilişkin) tüm tanımlama gayretlerinize karşı yardımına başvurulabilecek yegane (Hakim)dir!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Yarabbi! Hak ile hükmet. Ve bizim çok esirgeyici olan Rabbimizdir. Ancak sizin vasfedegeldiklerinize karşı kendisinden yardım istenilecek olan (zat).»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Ey Rabbim! Hak ile hüküm ver. Bizim Rabbimiz Rahman'dır, sizin bu vasıflandırdığınız şeylere karşı kendisinden yardım istenilendir. ”


    Şaban Piriş : -Rabbim, dedi. Hak ile hükmet. Sizin nitelemenizden yardımına sığınılacak Rahman olan Rabbimizdir.


    Suat Yıldırım : Resulullah sonunda şöyle dedi: "Ya Rabbî, adaletle hükmünü ver! Rabbimiz rahmandır, sizin bunca isnad ve iftiralarınıza karşı yegâne müsteandır."


    Süleyman Ateş : (Allâh'ın Resulü) Dedi: "Rabbim (aramızda) hak ile hükmet, Rabbimiz çok merhamet edendir. Sizin nitelendirdiğinize (iftirâlarınıza) karşı O'nun yardımına sığınılır (O, bizi her tehlikeden korur)!"


    Tefhim-ul Kuran : (Resulullah) Dedi ki: «Rabbim, hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz, sizin her türlü nitelendirmelerinize karşı yardımına sığınılan Rahman (olan Allah) dır.»


    Ümit Şimşek : Peygamber dedi ki: Rabbim, Sen hak ile hükmünü ver. Rabbimiz o Rahmân'dır ki, sizin yakıştırdıklarınıza karşı ancak Ondan yardım beklenir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Resul şöyle yakardı: "Rabbim, hak ile hükmet! Bizim Rabbimiz Rahman'dır. Sizin nitelendirmelerinize karşı yardımına başvurulandır, Müsteân'dır."

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




     


  13. [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    ENBİYÂ Suresinin Arapça yazılışı
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]







     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 8 Haz 2013
  14. zahide

    zahide Administrator Site Yetkilisi Administrator

    211,264
    1,909
    38


    ellerine sağlık canım yaa allah razı olsun ne emmek böyle.
     


  15. tskler ablamm yuregine saglikkkkkk...
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş