Kuran-ı Kerim ENBİYÂ Suresi Türkçe Meali açıklaması, kuranı kerim Enbiya Suresi türkcesi ve arapca Y

goktepeli26 8 Haz 2013



  1. وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ




    Ve li suleymâner rîha âsıfeten tecrî bi emrihî ilel ardılletî bâreknâ fîhâ ve kunnâ bi kulli şey’in âlimîn(âlimîne).




    1. ve : ve

    2. li suleymâne : Süleyman için

    3. er rîha : rüzgâr

    4. âsıfeten : fırtına

    5. tecrî : akar, gider

    6. bi emri-hî : onun emriyle

    7. ilâ el ardı : o yere

    8. elletî : ki o

    9. bârek-nâ : bereketli kıldık

    10. fî-hâ : orada

    11. ve kun-nâ : ve biz olduk

    12. bi kulli şey'in : herşeyi

    13. âlimîne : bilenler







    İmam İskender Ali Mihr : Ve fırtınalı rüzgâr, Hz. Süleyman içindi. (Rüzgâr), bereketli kıldığımız oradaki yerlere onun emriyle giderdi. Ve Biz, herşeyi bileniz (biliriz).


    Diyanet İşleri : Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Süleyman'a kasırga gibi esen rüzgârı râm ettik, emriyle, kutladığımız yere esip giderdi ve biz her şeyi biliriz.


    Adem Uğur : Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.


    Ahmed Hulusi : Süleyman'a da fırtınayı boyun eğdirdik. . . Onun (Süleyman'ın) hükmüyle, içinde bereketler oluşturduğumuz bölgeye doğru eserdi! Biz, her şeyde bilen biziz.


    Ahmet Tekin : Süleyman’ın faydalanması için de, bereketli, kutsal kıldığımız topraklara doğru, onun planlamasına göre kasırga gibi şiddetli esen rüzgârı verdik. Her şey bizim ilmimiz, irademiz, planımız dâhilinde ger-çekleşmeye devam etmektedir.


    Ahmet Varol : Süleyman'a da şiddetle esen rüzgarı (boyun eğdirmiştik). O, onun emriyle içini bereketli kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bileniz.


    Ali Bulaç : Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.


    Ali Fikri Yavuz : Süleyman’ın emrine de şiddetli rüzgârı bağlı kıldık ki, bu rüzgâr onun emriyle, kendisini içine bereketler verdiğimiz yere (Şam’a, civar yerlerden) götürürdü. Biz her şeyi bilenleriz.


    Bekir Sadak : Bereketli kildigimiz yere dogru, Suleyman'in emriyle yuruyen siddetli ruzgari, onun buyruguna verdik. Biz herseyi biliyorduk.


    Celal Yıldırım : Süleyman'a şiddetle esen rüzgârı baş eğdirdik; onun emriyle, mübarek kıldığımız yere akıp eserdi ve biz her şeyi bilenleriz.


    Diyanet İşleri (eski) : Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz herşeyi biliyorduk.


    Diyanet Vakfi : Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen) rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz herşeyi biliriz.


    Edip Yüksel : Süleyman'a da, bereketli kıldığımız topraklara doğru esen boranın kumandasını verdik. Biz her şeyi iyi biliriz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Süleyman için de şiddetli rüzgârı ki o içine bereketler verdiğimiz Arza emriyle cereyan ediyordu ve biz her şeyi biliriz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Süleyman için de, bereketli kıldığımız yere doğru emriyle esip giden şiddetli rüzgarı verdik; Biz herşeyi biliriz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bereketli kıldığımız yere doğru, Süleyman'ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgarı, onun buyruğuna verdik. Biz her şeyi biliyorduk.


    Fizilal-il Kuran : Verimli ve bereketli kıldığımız bölgeye doğru akan fırtınayı O'nun buyruğuna verdik. Her şey bizim bilgimizin kapsamı içindedir.


    Gültekin Onan : Süleyman için de fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi buyruğuyla içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.


    Hasan Basri Çantay : Süleymana da şiddetli esen rüzgârı (müsehhar kıldık ki) bu kendisini içerisine (feyz-ü) bereket verdiğimiz yere onun emriyle akar götürürdü. Biz her şey'i bilenleriz.


    Hayrat Neşriyat : Süleymân’a da şiddetli esen rüzgârı (boyun eğdirdik); (rüzgâr) onun emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere (Şam’a) akıp giderdi. Ve (biz) herşeyi bilenleriz.


    İbni Kesir : Süleyman'a da şiddetli esen rüzgarı müsahhar kıldık. Rüzgar, onun emri ile mübarek kıldığımız yere doğru eserdi. Ve Biz, her şeyi bilenleriz.


    Muhammed Esed : Kutlu ülkeye doğru o'nun buyruğuyla esip gitsin diye o zorlu rüzgarı Süleyman'ın buyruğuna (Biz verdik); çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Süleyman'a da şiddetli esen rüzgarı (musahhar kıldık) ki, içinde bereketler vücuda getirmiş olduğumuz yere O'nun emriyle cereyan ederdi. Ve Biz her şeye âlimleriz.


    Ömer Öngüt : Süleyman'a da şiddetli esen rüzgârı musahhar kıldık. Rüzgâr onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz her şeyi bilenleriz.


    Şaban Piriş : Şiddetle esen rüzgarları da Süleyman’ın hizmetine sunmuştuk. Rüzgar onun emriyle, bereketlendirdiğimiz yere doğru eserdi. Biz her şeyi biliyorduk.


    Suat Yıldırım : Süleyman’a da şiddetli rüzgârı âmade kıldık. Rüzgâr, onun emriyle kutlu beldeye doğru eserdi. Çünkü her şeyin gerçek mahiyetini Biz biliriz.


    Süleyman Ateş : Süleymân'a da fırtınayı (boyun eğdirmiştik). Onun emriyle, içinde bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi biliriz.


    Tefhim-ul Kuran : Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.


    Ümit Şimşek : Süleyman'a da şiddetli rüzgârı boyun eğdirdik ki, onun emriyle, bereketli kıldığımız topraklara doğru eserdi. Çünkü Biz herşeyi hakkıyla biliriz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve Süleyman'a kasırgayı boyun eğdirdik. İçini bereketlerle doldurduğumuz toprağa doğru onun emriyle akıp giderdi. Her şeyi bilenleriz biz.
     


  2. وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ




    Ve mine؛ ؛eyâtîni men yegûsûne lehu ve ya’melûne amelen dûne zâlik(zâlike), ve kunnâ lehum hâf‎zîn(hâf‎zîne).




    1. ve min e‏ ‏eyâtîni : ve ‏eytanlardan

    2. men yegûsûne : (denizde) dalg‎çl‎k yapanlar

    3. lehu : onun için (vard‎r)

    4. ve ya'melûne : ve yap‎yorlar

    5. amelen : amel, i‏

    6. dûne : ba‏ka

    7. zâlike : bu, ‏u

    8. ve kunnâ : ve biz olduk (biz idik)

    9. lehum : onlar için

    10. hâf‎zîne : koruyanlar, muhafaza edenler






    فmam فskender Ali Mihr : Ve ‏eytanlardan, onun için denize dalanlar ve bundan ba‏ka i‏ler yapanlar (da) vard‎. Ve onlar‎ (onun emrinde) muhafaza eden, Bizdik.


    Diyanet ف‏leri : Bir de ‏eytanlardan, Süleyman için dalg‎çl‎k eden ve daha bundan ba‏ka i‏ler yapanlar‎ da onun emrine verdik. Hep onlar‎ zapteden bizdik.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ve قeytanlardan, onun için denize dal‎p ona mücevherat ç‎karanlar ve bundan ba‏ka daha ayr‎ i‏ler yapanlar da vard‎ ve biz de onlar‎ korurduk.


    Adem Uًur : قeytanlar aras‎ndan da, onun için dalg‎çl‎k eden (ve inciler ç‎karan) ve bundan ba‏ka i‏ler gِrenler vard‎. Biz onlar‎ gِzetim alt‎nda tutuyorduk.


    Ahmed Hulusi : Onun (Süleyman) için denizin dibine dalan ve daha ba‏ka i‏ de yapan ‏eytanlardan da (Süleyman'a hizmet verenler vard‎). . . Biz onlar‎n bekçileriydik.


    Ahmet Tekin : قeytanlardan, Süleyman için dalg‎çl‎k yapan ve bunun d‎‏‎nda ba‏ka i‏ler gِrenleri de onun hizmetine verdik. Onlar‎ biz denetim alt‎nda tutuyorduk.


    Ahmet Varol : قeytanlardan onun için (denize) dalan ve bundan ba‏ka i‏ler gِrenleri de (onun emrine vermi‏tik). Biz onlar‎ koruyorduk. [11]


    Ali Bulaç : Onun için denizde dalg‎çl‎k yapan ve bundan ba‏ka i‏(ler) de gِren ‏eytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onlar‎n koruyucular‎ idik.


    Ali Fikri Yavuz : قeytanlardan da Süleyman için, (denizden inci ç‎karmak üzere) dalg‎çl‎k edenleri ve (binalar yapmak gibi) ba‏ka i‏ için çal‎‏anlar‎ emrine baًl‎ k‎lm‎‏t‎k. Hep o ‏eytanlar‎, Süleyman’‎n emrinden ç‎kmamak için koruyan bizdik.


    Bekir Sadak : Dalgiclik yapan ve bundan baska isler de goren seytanlardan da onun buyrugu altina verdik. Onlarin hepsini gozetiyorduk.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قeytanlardan da onun için dalg‎çl‎k edenleri ve daha ba‏ka i‏leri gِrenleri ba‏ eًdirdik ; onun buyruًuna verdik ve onlar‎ koruyup disipline eden biz idik.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Dalg‎çl‎k yapan ve bundan ba‏ka i‏ler de gِren ‏eytanlardan da onun buyruًu alt‎na verdik. Onlar‎n hepsini gِzetiyorduk.


    Diyanet Vakfi : قeytanlar aras‎ndan da, onun için dalg‎çl‎k eden (ve inciler ç‎karan) ve bundan ba‏ka i‏ler gِrenler vard‎. Biz onlar‎ gِzetim alt‎nda tutuyorduk.


    Edip Yüksel : Ve onun için dalg‎çl‎k yapan ve bunun yan‎nda ba‏ka i‏ler de gِren ‏eytanlar‎ da... Onlar‎ biz gِzetiyorduk.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : قeytanlardan da onun için dalg‎çl‎k edenleri ve daha ba‏ka amel için çal‎‏anlar‎ tesh‎r etmi‏tik ve hep onlar‎ zabteden biz idik


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : قeytanlardan da onun için dalg‎çl‎k yapan ve daha ba‏ka i‏ler için çal‎‏anlar‎ emrine vermi‏tik ve onlar‎n hepsini zapteden Bizdik.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Onun için dalg‎çl‎k yapan ve bundan ba‏ka i‏ler de gِren ‏eytanlardan da onun buyruًu alt‎na verdik. Onlar‎n hepsini biz gِzetiyorduk.


    Fizilal-il Kuran : Ayr‎ca O'nun hesab‎na derin sulara dalan ve ba‏ka i‏ler yapan baz‎ ‏eytanlar‎ da Süleyman'‎n emrine verdik. Biz onlar‎ gِzetim alt‎nda tutuyorduk.


    Gültekin Onan : Onun için denizde dalg‎çl‎k yapan ve bundan ba‏ka i‏(ler) de gِren ‏eytanlardan kimseleri de (emrine verdik) Biz onlar‎n koruyucular‎ idik.


    Hasan Basri اantay : قeytanlardan onun için denize dalacak ve bundan ba‏ka i‏ (ler) gِrecek olan kimseleri de (teshîr etdik). Biz onlar‎n nigehbân‎ idik.


    Hayrat Ne‏riyat : قeytanlardan da, onun için dalg‎çl‎k yapanlar‎ ve bundan ba‏ka i‏ gِrenleri (emrine verdik.) Ve onlar‎ koruyanlar (biz) idik.


    فbni Kesir : Denize dalacak ve bundan ba‏ka i‏ler gِrecek ‏eytanlar‎ da onun emrine verdik. Onlar‎ gِzetenler de Bizdik.


    Muhammed Esed : Ba‏ eًmeyen güçlerden (de o'nun buyruًuna verdiklerimiz vard‎ ki) bunlar o'nun için dalg‎çl‎k ve (bu türden) ba‏ka i‏ler yaparlard‎. Bu güçleri de gِzetim alt‎nda tutan yine Bizdik.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve ‏eytanlardan onun için dalg‎çl‎k edenleri ve ondan ba‏ka ileri yapanlar‎ da (musahhar k‎lm‎‏t‎k) ve onlar için h‎fz edenler Biz olduk.


    ضmer ضngüt : Denize dalacak ve bundan ba‏ka i‏ler gِrecek ‏eytanlar‎ da onun emrine verdik. Onlar‎ gِzetenler de bizdik.


    قaban Piri‏ : Denize dalan ve bundan ba‏ka i‏leri de gِren ‏eytanlar‎ da ona boyun eًdirdik. Onlar‎ gِzetenler de biz idik.


    Suat Y‎ld‎r‎m : Kendisi için dalg‎çl‎k ve daha ba‏ka birtak‎m i‏ler yapan baz‎ cinleri (‏eytanlar‎) da onun emrine verdik. Biz onlar‎ gِzetim alt‎nda tutard‎k.


    Süleyman Ate‏ : Kendisi için denize dalan ve bundan ba‏ka i‏ler yapan baz‎ ‏eytânlar‎ da emrine vermi‏tik. Biz onlar‎ onun emrinde tutuyorduk.


    Tefhim-ul Kuran : Onun için denizde dalg‎çl‎k yapan ve bundan ba‏ka i‏(ler) de gِren ‏eytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onlar‎n koruyucular‎ idik.


    ـmit قim‏ek : Dalg‎çl‎k yapan ve daha ba‏ka i‏ler gِren ‏eytanlar‎ da ona boyun eًdirdik. Biz onlar‎n hepsini gِrüp gِzetiyorduk.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Kendisi için dalg‎çl‎k eden, daha ba‏ka i‏ de yapan baz‎ ‏eytanlar‎ da onun emrine verdik. Biz onlar‎ koruyup gِzetiyorduk.


    [​IMG]
     


  3. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ




    Ve eyyûbe iz nâdâ rabbehû ennî messeniyed durru ve ente erhamur râhimîn(râhimîne).




    1. ve eyyûbe : ve Eyüp

    2. iz nâdâ : nida etmişti

    3. rabbe-hû : onun Rabbi, kendi Rabbi

    4. ennî : muhakkak, şüphesiz ben

    5. messeniye : bana dokundu, isabet etti

    6. ed durru : sıkıntı, zarar

    7. ve ente : ve sen

    8. erhamu er râhımîne : merhametlilerin en merhametlisi






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Hz. Eyüp, Rabbine (şöyle) nida etmişti: “Muhakkak ki, bana bir zarar isabet etti (hastalık geldi). Ve Sen, rahmet edenlerin en çok rahmet edenisin.”


    Diyanet İşleri : Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine, “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Eyyub da hani Rabbine nidâ etmişti de gerçekten demişti, bana zarar dokundu ve sen, merhametlilerin en merhametlisisin.


    Adem Uğur : Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.


    Ahmed Hulusi : Eyyub. . . Hani Rabbine: "Gerçekten hastalık beni yıprattı ve sen Erhamur Rahıymiynsin" diye nida etti.


    Ahmet Tekin : Eyyûb’u da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Rabbine:
    'Bana bir dert, başıma uzun süren bir hastalık geldi. Sana sığındım. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.' diye niyaz etmişti.


    Ahmet Varol : Eyyub('u) da (an). Hani o Rabbine: 'Doğrusu bu dert bana dokundu ve sen merhametlilerin en merhametlisisin' diye yakarışta bulunmuştu.


    Ali Bulaç : Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın."


    Ali Fikri Yavuz : Eyyûb’u da hatırla, zira: “- Bana, gerçekten hastalık isabet etti. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” diye Rabbine dua etmişti.


    Bekir Sadak : Eyyub da: «Basima bir bela geldi, (Sana sigindim), Sen merhametlilerin merhametlisisin» diye Rabbine nida etmisti.


    Celal Yıldırım : Eyyûb'u da an, hani bir vakit o, Rabbına şöyle (boyun eğip) seslenmişti : «Doğrusu dert ve maraz bana gelip sürtündü. Sen ise merhamet edenlerin en çok merhametlisisin.»


    Diyanet İşleri (eski) : Eyyub da: 'Başıma bir bela geldi, (Sana sığındım), Sen merhametlilerin merhametlisisin' diye Rabbine nida etmişti.


    Diyanet Vakfi : Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: «Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin» diye niyaz etmişti.


    Edip Yüksel : Eyyub da... Rabbine şöyle yalvarmıştı: 'Bana felaket dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eyyubu da, zira «enni messeniyed durru ve ente erhamur rahimîn» diye rabbına nidâ etti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eyyüb'u da. Zira: «Bana bu hastalık mübtela oldu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.» diye Rabbine dua etti.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eyyûb da: «Başıma bir bela geldi, (sana sığındım), sen merhametlilerin en merhametlisisin» diye Rabbine nida etti.


    Fizilal-il Kuran : Eyyüb'e gelince hani O «Bir derde yakalandım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin» diye Rabb'ine seslenmişti.


    Gültekin Onan : Eyüp de; hani o rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın."


    Hasan Basri Çantay : Eyyubu da (hatırla.) Hani o, Rabbine: «Hakıykat, bana (bu) derd (gelib) çatdı. Sen esirgeyicilerin esirgeyicisisin» diye niyaz etmişdi.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Habîbim!) Eyyûb’ü de (an)! Hani Rabbine: 'Zarar gerçekten bana dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin' diye nidâ etmişti.


    İbni Kesir : Eyyub'a da. Hani Rabbına niyaz etmiş: Bu dert beni sarıverdi. Sen, merhametlilerin merhametlisisin, demişti.


    Muhammed Esed : Ve Eyyub'u (da an ki) o: "Ey Rabbim, dert beni buldu; ama Sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye yakarmıştı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Eyyûb'u da (an) o vakit ki, Rabbine nidâ etti, (dedi ki:) «Şüphe yok, beni zarar kapladı, ve Sen (Yarabbi) rahmet edenlerin en merhametlisisin.»


    Ömer Öngüt : Eyyub'u da an! Hani Rabbine: “Bana bir dert gelip çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. ” diye niyaz etmişti.


    Şaban Piriş : Eyyûb da: - Başıma bir bela geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin, diye yalvardığı zaman...


    Suat Yıldırım : (83-84) Eyyûb’u da an. Hani o: "Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın" diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.


    Süleyman Ateş : Eyyûb'u da an. O, Rabbine: "Bu dert bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye du'â etmişti.


    Tefhim-ul Kuran : Eyup da; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: «Şüphe yok, bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.»


    Ümit Şimşek : Eyyub'u da hatırla ki, Rabbine, 'Bana zarar dokundu; Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin' diye dua etmişti.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve Eyyûb... Rabbine şöyle yakarmıştı: "Dert gelip çattı bana; sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin."
     


  4. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ




    Festecebnâ lehu fe keşefnâ mâ bihî min durrin ve âteynâhu ehlehu ve mislehum meahum rahmeten min ındinâ ve zikrâ lil âbidîn(âbidîne).




    1. festeceb-nâ (fe istecebnâ) : bunun üzerine icabet ettik

    2. lehu : onun

    3. fe : böylece

    4. keşef-nâ : giderdik, kaldırdık

    5. mâ : şey

    6. bi-hî : ona

    7. min durrin : zarardan

    8. ve âteynâ-hu : ve biz ona verdik

    9. ehle-hu : ehlini, ailesini

    10. ve misle-hum : ve bir misli (daha)

    11. mea-hum : onlarla beraber

    12. rahmeten : bir rahmet

    13. min ındi-nâ : katımızdan

    14. ve zikrâ : ve bir zikir, bir öğüt

    15. li el âbidîne : kullar için





    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Böylece zarar veren şeyi giderdik (hastalığı iyileştirdik). Kullara bir zikir (öğüt) ve katımızdan bir rahmet olsun diye. Ona ehlini (ailesini) ve onlarla beraber bir mislini daha verdik.


    Diyanet İşleri : Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken duâsını kabûl ettik de ne zarara uğradıysa giderdik ve katımızdan rahmet ve ibâdet edenlere ibret olmak üzere ona âilesini ve onlarla berâber daha da bir mislini verdik.


    Adem Uğur : Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.


    Ahmed Hulusi : Biz de Ona icabet ettik ve hastalığından kurtardık. . . Ayrıca ona, indîmizden bir rahmet ve abidler (yakîn gelene kadar gerekli çalışmaları yapanlar) için hatırlatma olarak, ehlini ve onlarla beraber onların mislini de verdik.


    Ahmet Tekin : Onun duasını kabul ettik. Başına gelen dertten, hastalıktan onu kurtardık. Katımızdan bir rahmet, bizi tanımada, candan müslüman olarak bize bağlanmada, saygıyla bize kulluk ve ibadette daim olanlara bir hâtıra, inkâr edenlere de bir uyarı olmak üzere, kaybettiği nüfusunu bir kat artırarak ona yeni bir nesil verdik.


    Ahmet Varol : Biz de onun duasını kabul ettik, üzerindeki derdi kaldırdık ve tarafımızdan bir rahmet, ibadet edenler için de bir ibret olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.


    Ali Bulaç : Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz de duasını kabul edip hemen kendisindeki hastalığı giderdik. Tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için de bir hatıra olmak üzere, ona (diriltmek suretiyle) hem ailesini (çoluk çocuğunu), hem onlarla beraber daha bir katını verdik.


    Bekir Sadak : Biz de onun duasini kabul etmis ve basina gelenleri kaldirmistik. Katimizdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatira olmak uzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermistik.


    Celal Yıldırım : Onun duasını kabul etmiş, kendisinden o dert ve marazı gidermiştik ve bizden bir rahmet, ibâdete gönül verip devam edenlere bir anı olmak üzere ona, ailesini, onlarla beraber (kaybettiklerinin) bir mislini de vermiştik.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz de onun duasını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.


    Edip Yüksel : Biz ona cevap vererek ne sıkıntısı varsa onu giderdik. Katımızdan bir rahmet, kulluk edenlere bir hatırlatma olarak kendisine, ailesini ve onların bir mislini verdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz de duâsını kabul ettik de hemen kendisindeki durru açtık ve tarafımızdan bir rahmet ve âbidler için bir muhtıra olmak üzere ona ehlini ve beraberlerinde onların bir mislini de verdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz de duasını kabul ettik; hemen kendisindeki sıkıntıyı giderdik. Tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir uyarı olmak üzere ona ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha verdik!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz de onun duasını kabul ettik de başına gelenleri kaldırdık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha verdik .


    Fizilal-il Kuran : Biz de duasını kabul ederek pençesine düştüğü derdi giderdik. Ayrıca karşılıksız rahmetimizin bir eseri olarak ve bize kulluk edenlerin her zaman anacakları bir örnek olsun diye eski ailesini kendisine bir kat fazlası ile yeniden bağışladık.


    Gültekin Onan : Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik, ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ehlini (ailesini) ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.


    Hasan Basri Çantay : Biz de onu (n bu duasını) kabul etmiş, kendisindeki o zararı gidermiş, tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir haatıra olmak üzere hem ailesini, hem onlarla beraber daha bir mislini ona vermişdik.


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine (biz de) onun duâsını kabûl etmiştik de kendisinde bulunan zararı(o hastalığı) açmış (kaldırmış)tık; katımızdan bir rahmet ve (bize) kulluk edenlere bir ibret olmak üzere, ona âilesini ve onlarla berâber bir mislini daha verdik.


    İbni Kesir : Biz de onun duasını kabul etmiş ve uğradığı sıkıntıyı kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona hem ailesini, hem de bir katını vermiştik.


    Muhammed Esed : Bunun üzerine, o(nun bu yakarışı)na karşılık verdik ve o'nu çektiği dertten kurtardık; ayrıca, o'na katımızdan bir rahmet ve Bize kulluk edenlere bir ders olmak üzere, sayılarını bir kat artırarak yeni bir zürriyyet verdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Biz de O'nun duasını kabul ettik de O'nda olan ızdırabı açıverdik ve O'na ehlini ve onlar ile beraber onların bir mislini kendi tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir mev'ize olmak üzere verdik.


    Ömer Öngüt : Biz de onun bu niyazını kabul etmiş, uğradığı sıkıntıyı kaldırmış, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra olmak üzere ona hem âilesini hem de kaybettikleriyle beraber bir mislini daha vermiştik.


    Şaban Piriş : Onun duasını kabul etmiş ve sıkıntısını gidermiştik. Ona, ailesini ve onlarla beraber, katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir ibret olarak bir katını daha vermiştik.


    Suat Yıldırım : (83-84) Eyyûb’u da an. Hani o: "Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın" diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.


    Süleyman Ateş : Biz de onun du'âsını kabul etmiş, kendisine bulaşan derdi kaldırmıştık; ona tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir öğüt olarak âilesini ve onlarla beraber bir katını daha vermiştik.


    Tefhim-ul Kuran : Böylece onun duasına icabet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir katını daha verdik.


    Ümit Şimşek : Biz de onun duasını kabul ettik, bütün dertlerini giderdik; katımızdan bir rahmet eseri ve Allah'a kulluk edenlere bir ibret olarak, ailesini ve bir o kadarını daha ona bağışladık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hemen cevap verdik ona, kendisindeki derdi kaldırdık. Tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatırlatma olarak, ona ailesini ve beraberinde benzerlerini de verdik.
     


  5. وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِّنَ الصَّابِرِينَ




    Ve ismâîle ve idrîse ve zelkifl(zelkifli), kullun mines sâbirîn(sâbirîne).




    1. ve ismâîle : ve İsmail

    2. ve idrîse : ve İdris

    3. ve zel kifli (za el kifli) : ve Zelkifli (Zulkifli)

    4. kullun : hepsi

    5. min es sâbirîne : sabredenlerden






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Hz. İsmail ve Hz. İdris ve Hz. Zelkifli; hepsi sabredenlerdendir.


    Diyanet İşleri : İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve İsmâîl de, İdris de, Zül-Kifl de, hepsi de sabredenlerdendi.


    Adem Uğur : İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de (yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.


    Ahmed Hulusi : İsmail, İdris ve Zülkifl. . . Hepsi sabredenlerdendi.


    Ahmet Tekin : İsmâil, İdris ve Zülkifl’i de hatırlayarak insanlara anlat. Hepsi de sabırla mücadeleye devam eden, metanetli kimseler-dendi.


    Ahmet Varol : İsmail, İdris ve Zulkifl('i) de (an). Hepsi sabredenlerdendi.


    Ali Bulaç : İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.


    Ali Fikri Yavuz : İsmâil’i, İdrîs’i, Zü’l-Kifl’i de hatırla. Bunların her biri de sabredenlerdendi.


    Bekir Sadak : ismail, idris ve Zulkifl hakkinda anlattigimizi da an; onlarin herbiri sabredenlerdendi.


    Celal Yıldırım : İsmail, İdris ve Zelkifl'i de an, hepsi de sabredenlerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : İsmail, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi.


    Diyanet Vakfi : İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de (yâdet). Hepsi de sabreden kimselerdendi.


    Edip Yüksel : Ayrıca İsmail, İdris ve ZülKifl de... Hepsi güçlüklere karşı dirençli kişilerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İsmaili de, İdrisi de, Zül'kıfli de; hepsi sabirînden


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İsmail, İdris ve Zülkifl'i de. Hepsi sabredenlerdendi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İsmail, İdris ve Zülkifl'i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi.


    Fizilal-il Kuran : İsmail'i, İdris'i ve Zülkifli de hatırla. Bunların her üçü de sabırlı kimselerdi.


    Gültekin Onan : İsmail, İdris ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi.


    Hasan Basri Çantay : İsmâîli, Idrîsi, Zülfikü de (yâdet. Bunların) her biri de sabr (ve sebat) edenlerdendi.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) İsmâîl’i, İdrîs’i ve Zülkifl’i de (hatırla)! Hepsi de sabredenlerdendi.


    İbni Kesir : İsmail'e, İdris'e ve Zülkifl'e de. Onların her biri sabredenlerdendi.


    Muhammed Esed : Ve İsmail ile İdris(i) ve (o'nlar gibi) kendisini andla (Allah'a) bağlayan herkesi (an ki): o'nların hepsi darlığa göğüs geren kimselerdi,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve İsmail ve İdris ve Zülkifl'i (de yâd et). Hepsi de sabredenlerden idiler.


    Ömer Öngüt : İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de an! Hepsi de sabreden kimselerdendi.


    Şaban Piriş : İsmail, İdris ve Zülkifl de. Hepsi sabredenlerdendi.


    Suat Yıldırım : İsmâil’i, İdris’i, Zülkifl’i de an! Onların hepsi sabır fazileti ile bezenmişlerdi.


    Süleyman Ateş : İsmâ'il'i, İdris'i, Zu'l-Kifl'i de an; hepsi de sabredenlerdendi.


    Tefhim-ul Kuran : İsmail, İdris ve Zü'l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.


    Ümit Şimşek : İsmail'i, İdris'i, Zülkifl'i de an. Onların hepsi de sabır ehliydi.


    Yaşar Nuri Öztürk : İsmail, İdris, Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi.

     


  6. وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُم مِّنَ الصَّالِحِينَ



    Ve edhalnâhum fî rahmetinâ, innehum mines sâlihîn(sâlihîne).




    1. ve edhalnâ-hum : ve onları dahil ettik

    2. fî : içine

    3. rahmeti-nâ : bizim rahmetimiz

    4. inne-hum : muhakkak onlar

    5. min es sâlihîne : salihlerdendi






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onları, rahmetimizin içine dahil ettik. Muhakkak ki onlar, salihlerdendir.


    Diyanet İşleri : Onları da rahmetimizin içine soktuk. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onları rahmetimize ithâl ettik; gerçekten de temiz kişilerdendi onlar.


    Adem Uğur : Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.


    Ahmed Hulusi : Onları rahmetimizin içine dâhil ettik. . . Muhakkak ki onlar sâlihlerden idiler.


    Ahmet Tekin : Onları rahmet deryamıza gark ettik. Onlar dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi mü’minler, sâlih kimseler arasındadır.


    Ahmet Varol : Onları da rahmetimize soktuk. Çünkü onlar salihlerdendi.


    Ali Bulaç : Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih kimselerdi.


    Ali Fikri Yavuz : Bunları da rahmetimizin içine aldık; çünkü salihlerdendiler.


    Bekir Sadak : Onlari rahmetimizin icine aldik; dogrusu onlar iyilerdendi.


    Celal Yıldırım : Onları rahmetimize aldık. Şüphesiz ki onlar iyi yararlı kişilerdendi.


    Diyanet İşleri (eski) : Onları rahmetimizin içine aldık; doğrusu onlar iyilerdendi.


    Diyanet Vakfi : Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdendi.


    Edip Yüksel : Biz onları rahmetimiz kapsamına aldık; çünkü onlar erdemli kişilerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunları da rahmetimize idhal eyledik, çünkü cidden salihîndendirler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunları da rahmetimizin içine aldık. Çünkü onlar gerçekten iyi kimselerdendirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onları da rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten salih olanlardandı.


    Fizilal-il Kuran : Her üçünü de rahmetimizin kapsamına aldık. Onlar gerçekten salih kullarımızdandı.


    Gültekin Onan : Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih kimselerdi.


    Hasan Basri Çantay : Onları da rahmetimizin içerisine sokduk. Onlar hakıykaten saalihlerdendi.


    Hayrat Neşriyat : Onları da rahmetimize dâhil ettik. Çünki onlar sâlih kimselerdendi.


    İbni Kesir : Ve onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar; salih kimselerdendi.


    Muhammed Esed : Ve bu yüzden o'nları(n hepsini) rahmetimizle kuşatmıştık; gerçekten de onlar dürüst ve erdemli kimselerdi!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onları rahmetimize idhâl ettik. Şüphe yok ki, onlar sâlihlerden idiler.


    Ömer Öngüt : Onları rahmetimizin içine aldık. Onlar gerçekten sâlihlerdendi.


    Şaban Piriş : Onları rahmetimize dahil etmiştik. Çünkü onlar doğrulardandı.


    Suat Yıldırım : Bundan ötürü onları rahmetimize aldık. Gerçekten onlar salih ve erdemli kişilerdi.


    Süleyman Ateş : Onları rahmetimize soktuk, çünkü onlar Sâlihlerdendi.


    Tefhim-ul Kuran : Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar salih olanlardandı.


    Ümit Şimşek : Biz de onları rahmetimize aldık. Çünkü onlar iyi ve hayırlı kimselerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hepsini rahmetimize soktuk. Onlar hak ve barış için çalışanlardandı.
     


  7. وَذَا النُّونِ إِذ ذَّهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَن لَّن نَّقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَى فِي الظُّلُمَاتِ أَن لَّا إِلَهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ




    Ve zennûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn(zâlimîne).





    1. ve zennûni (za en nuni) : ve Zennun (Yunus

    2. iz zehebe : gitmişti

    3. mugâdıben : gadaplanarak, öfkelenerek

    4. fe : böylece

    5. zanne : zannetti

    6. en len nakdire : muktedir olamayacağız

    7. aleyhi : ona

    8. fe : o zaman, böylece

    9. nâdâ : nida etti

    10. fî ez zulumâti : karanlıklar içinde

    11. en lâ ilâhe : ilâh olmadığını (ilâh yoktur)

    12. illâ : den başka

    13. ente : sen

    14. subhâne-ke : sen sübhansın, münezzehsin

    15. in-nî : muhakkak, gerçekten ben

    16. kuntu : ben oldum

    17. min ez zâlimîne : zalimlerden







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Zennûn (Yunus A.S), gadaba gelerek (öfkelenerek) gitmişti. Böylece ona muktedir olamayacağımızı (hükmedemeyeceğimizi) zannetti. Sonra karanlıklar içinde (şöyle) nida etti: “Senden başka İlâh yoktur. Sen Sübhan'sın (herşeyden münezzehsin). Muhakkak ki ben, zalimlerden oldum.”


    Diyanet İşleri : Zünnûn’u da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Zünnun da hani öfkelenip gitmişti de sanmıştı ki bizim gücümüz yetmeyecek ona; derken karanlıklarda nidâ ederek gerçekten de senden başka yoktur tapacak, tenzîh ederim seni ve şüphe yok ki ben, zâlimlerden oldum demişti.


    Adem Uğur : Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti.


    Ahmed Hulusi : ZünNun (Yunus). . . Hani kızarak çekip gitmiş ve kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti! Nihayet karanlıklar içinde: "Tanrı yok (benliğim yok); sadece Sen (hakikatimi oluşturan El Esmâ mânâların)! Senin (Esmâ mânâlarını açığa çıkaran olarak bu işlevimle) tespihindeyim! Muhakkak ki ben zâlimlerden oldum" diye yönelmişti.


    Ahmet Tekin : Balina mahkûmunu, (Yûnus’u) da hatırlayarak insanlara anlat. Hani o kavminin tutumundan dolayı öfkeye kapılarak çekip gitmişti. Bizim, kendisini darda koymayacağımızı, sıkıştıramayacağımızı sanmıştı. Balığın karnında karanlıklar içinde:
    'Hak ilâh yalnızca sensin. Seni tenzih ve tesbih ederim. Zâlimlerden, âsilerden oldum.' diye niyaz etmişti.


    Ahmet Varol : Balık sahibi (Yunus'u) da (an). Hani o öfkeli olarak gitmiş ve bizim kendisini darlığa sokmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıkların içinde: 'Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Ben zalimlerden oldum' diye yakarışta bulunmuştu.


    Ali Bulaç : Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu.


    Ali Fikri Yavuz : Zü’n-Nûn’i (Balık sahibini = Yûnus’u) da hatırla. Hani o, (dinini kabul etmiyen kavmine) öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiç bir zaman sıkıştırmıyacağımızı sanmıştı. Derken (yutulduğu balığın karnındaki) karanlıklar içinde: “- Senden başka hiç bir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben, haksızlık edenlerden oldum.” diye dua etmişti.


    Bekir Sadak : Zunnun hakkinda soyledigimizi de an. O, ofkelenerek giderken, kendisini sikintiya sokmayacagimizi sanmisti; fakat sonunda karanliklar icinde: «Senden baska tanri yoktur, Sen munezzehsin, dogrusu ben haksizlik edenlerdenim» diye seslenmisti.


    Celal Yıldırım : Zünnûn'u da an, hani bir vakit o öfkelenerek gitmişti de kendisini hiç sıkıştırmıyacağımızı sanmıştı; ne var ki o karanlıklar içinde, «senden başka ilâh yoktur, seni tenzîh ederim ; doğrusu ben kendime haksızlık edenlerdenim» diye duâ etmişti.


    Diyanet İşleri (eski) : Zünnun (Balık Sahibi; Yunus) hakkında söylediğimizi de an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı; fakat sonunda karanlıklar içinde: 'Senden başka tanrı yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben haksızlık edenlerdenim' diye seslenmişti.


    Diyanet Vakfi : Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!» diye niyaz etti.


    Edip Yüksel : ZanNun (yani isminde 'Nun' harfi bulunan Yunus) da... Protesto ederek görevini terketmişti. Kendisini kontrol edemiyeceğimizi sandı. Sonunda, (balığın karnındaki) karanlıklar içinde, 'Senden başka tanrı yok. Sen yücesin. Ben yanlış davrandım,' diye yalvardı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Zennunu da; hani öfkelenerek gitmişti de biz kendisini aslâ sıkıştırmayız zannetmişti, derken zulmetler içinde «la ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minezzalimîn» diye nidâ etti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Zünnun'u (Yunus'u) da. Hani öfkelenerek gitmişti de Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken karanlıklar içinde: «Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben gerçekten zalimlerden oldum diye.» seslendi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Zünnun'u (balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: «Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum» diye seslenmişti.


    Fizilal-il Kuran : Zunnun'a (Yunus'a) gelince hani o öfke içinde yurdundan ayrılırken artık bizim kendisini sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonra karanlıklar içinde «Senden başka ilah yoktur, sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, ben gerçekten bir zalim oldum» diye bize seslendi.


    Gültekin Onan : Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi / sıkıştırmayacağımızı / ele geçirmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka tanrı yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu.


    Hasan Basri Çantay : O balık saahibini de (hatırla). Hani o, (kavmine) öfkelenmiş olarak gitmişdi de bizim kendisini hiçbir zaman sıkışdırmayacağımızı sanmışdı. Derken o, karanlıklar içinde (kalıb): «Senden başka hiçbir Tanrı yokdur. Seni tenzîh ederim. Hakıykat ben haksızlık edenlerden oldum» diye (Allaha) niyaz etmişdi.


    Hayrat Neşriyat : Zünnûn’u da (balık sâhibi Yûnus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak,(bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) aslâ sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken(balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): 'Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!' diye nidâ etmişti.


    İbni Kesir : Zünnun'a da. Hani o, öfkelenerek giderken kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. Ama sonunda karanlıklar içinde: Sen'den başka hiç bir ilah yoktur. Tenzih ederim seni, doğrusu ben, haksızlık edenlerden oldum, diye niyaz etmişti.


    Muhammed Esed : Ve o balık olayının kahramanı(nı da an); hani, o gücümüzün kendisine ulaşamayacağını sanarak öfkeyle çıkıp gitmişti! Ama sonra (düştüğü bunalımın) derin karanlığı içinde: "Senden başka tanrı yok! Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen her şeyin üstündesin: doğrusu ben gerçekten büyük bir haksızlık yaptım!" diye seslenmişti.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Zünnûn'u da (yâd et) o vakit ki, gazebnâk olarak gitmişti. Bizim kendisini muaheze etmiyeceğimizi zannetmişti. Derken zulmetler içinde (kalıp) niyazda bulundu ki: «(Yarabbi!) Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim, şüphe yok ki ben zalimlerden oldum.»


    Ömer Öngüt : Zünnun'u (Yunus'u) da an! Hani o bir vakit öfkeli bir hâlde geçip gitmişti. Kendisini hiç sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde: “Allah'ım! Senden başka ilâh yoktur, sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. Gerçekten ben zâlimlerden oldum. ” diye niyaz etti.


    Şaban Piriş : Zunnûna da.. Hani o, öfkeli olarak giderken, aleyhinde hüküm vermeyeceğimizi zannetmişti. Karanlıklar içinde seslendi: - Senden başka ilah yoktur, Sen tüm noksanlıklardan yücesin. Gerçekten ben, zalimlerden oldum.


    Suat Yıldırım : Zünnûn’u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: "Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!"


    Süleyman Ateş : Zünnûn'u (balık karnına girmiş olan Yûnus ibn Matta'yı) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı. Nihâyet karanlıklar içinde (kalıp): "Senden başka tanrı yoktur. Senin şânın yücedir, ben zâlimlerden oldum!" diye yalvardı.


    Tefhim-ul Kuran : Balık sahibi (Zünnun yani Yunus'u da) ; hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki, kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar için de: «Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten de ben zulmedenlerden oldum» diye çağrıda bulunmuştu.


    Ümit Şimşek : Balık sahibini de an. Hani o öfkelenerek gitmişti de Bizim onu bu yüzden sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra da karanlıklar içinde iken 'Senden başka tanrı yok; Sen her kusurdan münezzehsin. Ben ise kendisine yazık edenlerden oldum' diye niyaz etmişti.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve Zünnûn. Hani kızarak gitmişti de ona asla güç yetiremeyeceğimizi/ölçüyü kendisine uygulamayacağımızı sanmıştı. Sonra, karanlıkların bağrında şöyle yakardı: "Senden başka ilah yok, tespih ederim seni. Kuşkusuz, ben zalimlerden oldum."
     


  8. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذَلِكَ نُنجِي الْمُؤْمِنِينَ




    Festecebnâ lehu ve necceynâhu minel gamm(gammi), ve kezâlike nuncil mu’minîn(mu’minîne).




    1. festeceb-nâ (fe istecebnâ) : böylece icabet ettik

    2. lehu : onu

    3. ve necceynâ-hu : ve onu kurtardık

    4. min el gammi : üzüntüden

    5. ve kezâlike : ve işte böyle

    6. nunci : biz kurtarırız

    7. el mu'minîne : mü'minler






    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Ve onu, gamdan (üzüntüden, kederden) kurtardık. Ve Biz, mü'minleri işte böyle kurtarırız.


    Diyanet İşleri : Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken duâsını kabûl etmiştik onun ve gamdan kurtarmıştık onu ve böyle kurtarırız insanları.


    Adem Uğur : Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.


    Ahmed Hulusi : Biz de Ona icabet ettik! Kendisini içine düştüğü bunalımdan kurtardık! İman edenleri işte böyle kurtarırız.


    Ahmet Tekin : Bunun üzerine onun duasını kabul et-tik. Onu, gamdan, üzüntüden kurtardık. Onu kurtardığımız gibi, bugün şuurlu ve kâmil mü’minleri de kurtarıyoruz.


    Ahmet Varol : Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz mü'minleri böyle kurtarırız.


    Ali Bulaç : Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.


    Ali Fikri Yavuz : Biz de duasını kabul ettik, kendisini kederden kurtardık. İşte biz, müminleri böyle kurtarırız.


    Bekir Sadak : Biz de ona cevap verip, onu uzuntuden kurtarmistik. inananlari boyle kurtaririz.


    Celal Yıldırım : Onun duasını kabul ettik de kendisini üzüntü ve sıkıntıdan kurtardık. İşte biz, mü'minleri böyle kurtarırız.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz de ona cevap verip, onu üzüntüden kurtarmıştık. inananları böyle kurtarırız.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.


    Edip Yüksel : Yalvarışına karşılık verdik ve onu üzüntüden kurtardık. İnananları işte böyle kurtarırız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz de duâsını kabul ile icabet ettik de kendisini gamden kurtardık ve işte mü'minleri böyle kurtarırız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz de duasını kabul ettik, kendisini üzüntüden kurtardık ve işte müminleri böyle kurtarırız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız.


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine duasını kabul ederek kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte mü'minleri böyle kurtarırız.


    Gültekin Onan : Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz inançlıları da böyle kurtarırız.


    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine biz de onu (n bu duasını) kabul etdik, kendisini gamdan selâmete erdirdik. İşte biz îman edenleri böyle kurtarırız.


    Hayrat Neşriyat : Nihâyet (biz de) onun duâsını kabûl ettik ve onu kederden kurtardık. İşte, mü’minleri böyle kurtarırız.


    İbni Kesir : Biz de onun duasını kabul edip üzüntüden kurtarmıştık. İşte inananları böyle kurtarırız.


    Muhammed Esed : Bunun üzerine, Biz de onun bu yakarışına karşılık vermiş ve onu düştüğü bunalımdan, sıkıntıdan kurtarmıştık. İnananları Biz işte böyle kurtarırız.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık Biz de O'nun duasına icabet ettik de O'nu gamdan kurtardık ve mü'minleri de böylece necâta erdiririz.


    Ömer Öngüt : Biz de onun duâsını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.


    Şaban Piriş : Onun duasını kabul ettik. Onu üzüntüden kurtardık. İşte müminleri böyle kurtarırız.


    Suat Yıldırım : Onun da duasını kabul buyurduk ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.


    Süleyman Ateş : Biz de onun du'âsını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız.


    Tefhim-ul Kuran : Bunun üzerine duasına icabet ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız.


    Ümit Şimşek : Biz de duasını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. Mü'minleri Biz böyle kurtarırız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hemen imdadına yetiştik. Gamdan kurtardık onu. İnananları işte böyle kurtarırız biz.
     


  9. وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ




    Ve zekeriyyâ iz nâdâ rabbehu rabbi lâ tezernî ferden ve ente hayrul vârisîn(vârisîne).




    1. ve zekeriyyâ : ve Zekeriya

    2. iz nâdâ : nida etti, seslendi

    3. rabbe-hu : onun Rabbi, kendi Rabbi

    4. rabbi : benim Rabbim

    5. lâ tezer-nî : beni bırakma

    6. ferden : fert olarak, tek, yalnız

    7. ve ente : ve sen

    8. hayru : (en) hayırlı

    9. el vârisîne : varisler, mirasçılar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve Hz. Zekeriya, Rabbine (şöyle) nida etmişti: “Rabbim, beni tek başıma bırakma ve Sen, varislerin en hayırlısısın.”


    Diyanet İşleri : Zekeriya’yı da hatırla. Hani o, Rabbine, “Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve hani Zekeriyya da Rabbine nidâ etmiş ve Rabbim demişti, beni yalnız bırakma ve sensin mîrasçıların en hayırlısı.


    Adem Uğur : Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).


    Ahmed Hulusi : Zekeriya. . . Hani: "Rabbim. . . Beni hayatta tek başıma bırakma (bir vâris ihsan et)! Sen vârislerin en hayırlısısın" diye Rabbine nida etti.


    Ahmet Tekin : Zekeriyyâ’yı da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Rabbine:
    'Rabbim beni yalnız, çocuksuz, tek ba-şıma bırakma. Sen en hayırlı, bâki olan vârissin. Her şey sonunda senindir.' diye niyaz etmişti.


    Ahmet Varol : Zekeriya('yı) da (an). Hani o: 'Rabbim beni yalnız başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın' diye yakarışta bulunmuştu.


    Ali Bulaç : Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın."


    Ali Fikri Yavuz : Zekeriyyâ’yı da hatırla. Hani Rabbine: “- Rabbim beni yalnız (evlâdsız) bırakma. Sen vârislerin en hayırlısısın!” diye dua etmişti.


    Bekir Sadak : Zekeriya da: «Rabbim! Beni tek basima birakma, Sen varislerin en hayirlisisin» diye nida etmisti.


    Celal Yıldırım : Zekeriyyâ'yı da an, hani bir vakit o, «Rabbim, beni tek başıma bırakma ; sen ki vârislerin en hayırlısısın,» diyerek Rabbına duâ edip yalvarmıştı.


    Diyanet İşleri (eski) : Zekeriya da: 'Rabbim! Beni tek Başıma bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın' diye nida etmişti.


    Diyanet Vakfi : Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).


    Edip Yüksel : Zekeriya da... Rabbine şöyle yalvarmıştı: 'Rabbim, beni tek bırakma; sen kalıtçıların en iyisisin.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Zekeriyyayı da; hani rabbına «rabbi la tezerni ferden ve ente hayrul varisin» diye nidâ etmişti


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Zekeriyya'yı da. Hani Rabbine: «Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın.» diye yalvarmıştı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Zekeriya da hani Rabbine: «Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın» diye nida etmişti.


    Fizilal-il Kuran : Zekeriyya'yı da hatırla. Hani O Rabb'ine «Ya Rabb'i, beni tek, evlatsız bırakma, gerçi en hayırlı mirasçı sensin, her şey sonunda sana kalacaktır» diye seslendi.


    Gültekin Onan : Zekeriya da; hani rabbine çağrıda bulunmuştu: "Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın."


    Hasan Basri Çantay : Zekeriyyâyi de (an). Hani o, Rabbine: «Rabbim, beni yalınız başıma bırakma. Sen vârislerin en hayırlısısın» diye niyaz etmişdi.


    Hayrat Neşriyat : Zekeriyyâ’yı da (yâd et)! Hani (o da) Rabbine: 'Rabbim! Beni tek bırakma; sen(herkes fenâ bulduktan sonra, bâki kalarak) vârislerin en hayırlısısın' diye nidâ etmişti.


    İbni Kesir : Zekeriyya'ya da. Hani o, Rabbına niyaz etmiş ve Rabbım; beni tek başıma bırakma. Sen, varislerin en hayırlısısın, demişti.


    Muhammed Esed : Ve Zekeriya(yı da an ki o'nu da böyle kurtarmıştık hani, o da Rabbine seslenerek: "Ey Rabbim!" demişti, "Beni çocuksuz bırakma; fakat, (beni varissiz bıraksan bile, biliyorum ki) herkes göçüp gittikten sonra kalıcı olan biricik varlık Sensin!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Zekeriya'yı da (an) o vakit ki, Rabbine nidâ etti, «Yarabbi! Beni yalnız bırakma, Sen vârislerin hayırlısısın» (dedi).


    Ömer Öngüt : Zekeriyâ'yı da an! Hani Rabbine niyaz etmişti: “Ey Rabbim! Beni yalnız bırakma! Sen vârislerin en hayırlısısın. ”


    Şaban Piriş : Zekeriya da Rabbine: - Rabbim, beni tek başıma bırakma, sen mirasçıların en iyisisin, diye yalvarmıştı.


    Suat Yıldırım : Zekeriyya’yı da an. Hani o: "Ya Rabbî, beni evlatsız, tek başıma bırakma ki (lütf edeceğin evlâdım) bana vâris olsun. Bununla beraber iyi biliyorum ki, herkes fanidir, herkesten sonra baki kalan, bütün vârislerin en iyisi olan Sensin Sen!"


    Süleyman Ateş : Zekeriyyâ'yı da (an). Rabbine: "Rabbim, beni tek bırakma! Sen, vârislerin en iyisisin (her şeyim sana kalacaktır)" diye du'â etmişti.


    Tefhim-ul Kuran : Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: «Rabbim, beni yalnız başıma bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.»


    Ümit Şimşek : Zekeriya'yı da an ki, Rabbine niyaz ederek 'Rabbim, beni yalnız bırakma; Sen vârislerin en hayırlısısın' demişti.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve Zekeriyya. Hani Rabbine yakarmıştı: "Rabbim, beni yapayalnız, bir başıma bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın."



    [​IMG]
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 8 Haz 2013


  10. فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَى وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ




    Festecebnâ leh(lehu), ve vehebnâ lehu yahyâ ve aslahnâ lehu zevceh(zevcehu), innehum kânû yusâriûne fil hayrâti ve yed’ûnenâ regaben ve rehebâ(reheben), ve kânû lenâ hâşiîn(hâşiîne).




    1. festeceb-nâ (fe istecebnâ) : ve bunun üzerine icabet ettik

    2. lehu ve veheb-nâ : ve ona hibe ettik, bağışladık, armağan ettik

    3. lehu : onun için, ona

    4. yahyâ : Yahya

    5. ve aslah-nâ : ve ıslâh ettik (düzelttik)

    6. lehu : onun için, ona

    7. zevce-hu : onun zevcesi, eşi

    8. inne-hum : muhakkak onlar

    9. kânû : onlar oldular

    10. yusâriûne : yarışıyorlar, yarışırlar

    11. fi el hayrâti : hayırlarda

    12. ve yed'ûne-nâ : ve bize dua ederler

    13. regaben : rağbet ederek, arzu ederek

    14. ve reheben : ve korkarak

    15. ve kânû : ve onlar oldular

    16. lenâ hâşiîne : bize huşû duyanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Ve ona, Yahya (A.S)'ı hibe (armağan) ettik. Ve onun için, zevcesini de ıslâh ettik (çocuğu olabilecek duruma getirdik). Muhakkak ki onlar, hayırlarda yarışırlardı. Ve Bize, rağbet ederek ve korkarak dua ederlerdi. Ve onlar, Bize huşû duyanlardı.


    Diyanet İşleri : Biz de onun duasını kabul ettik ve kendisine Yahya’yı bağışladık. Eşini de kendisi için, (doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar gerçekten hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı duyan kimselerdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Derken duâsını kabûl etmiştik onun ve ona Yahya'yı vermiştik ve karısının kısırlığını gidermiştik, doğurmaya kabiliyet vermiştik. Onlar, hayırlı işlerde koşuşurlar, yarışırlar ve umarak, korkarak bize duâ ederlerdi ve onlar, bize karşı gönül alçaklığı gösterirlerdi.


    Adem Uğur : Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.


    Ahmed Hulusi : Biz de icabet ettik, Ona Yahya'yı hibe ettik ve karısını Onun için ıslah ettik (çocuk doğurmak için uygun hâle getirdik). . . Muhakkak ki onlar hayırlı işlerde yarışırlar; ümitle ve korkarak bize dua ederlerdi, huşû duyarlardı.


    Ahmet Tekin : Onun da duasını kabul ettik. Ona Yahyâ’yı ihsan ettik. Eşini de, kendisi için çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Bütün peygamberler, dünya ve âhiret için en hayırlı işlerde, Allah’ın emirlerini yerine getirmede koşuşuyorlardı. Umarak ve korkarak bize yalvarıyorlardı. Onlar tam bir samimiyetle, kulluk ve itaat şuuruna ererek saygı ile bize bağlı idiler.


    Ahmet Varol : Biz de onun duasını kabul ettik, ona Yahya'yı bahşettik ve hanımını (doğum yapmaya) elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışır, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize gönülden saygı duyarlardı.


    Ali Bulaç : Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.


    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine biz de duasını kabul edip kendisine (evlâd olarak) Yahyâ’yı verdik; ve zevcesini çocuk doğurur hale getirdik. Bütün bu peygamberler, hayırlara (ibadetlere) koşarlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan) korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize karşı çok itaatkârdılar.


    Bekir Sadak : Biz de ona icabet ederek, Yahya'yi bahsetmis, esini de dogum yapacak hale getirmistik. Dogrusu onlar iyi islerde yarisiyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvariyorlardi. Bize karsi gonulden saygi duyuyorlardi.


    Celal Yıldırım : Onun duasını kabul ettik de Yahya'yı kendisine bağışladık; eşini de (gebe kalmaya) elverişli duruma getirdik. Şüphesiz ki onlar hayırlı işlerde birbirleriyle yarışıyorlar, ümit besleyerek için için saygı duyup korkarak bize duâ ediyorlardı. Hem bize içten derin saygı duyup (kalbleri) ürperenlerdi onlar..


    Diyanet İşleri (eski) : Biz de ona icabet ederek, Yahya'yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı.


    Diyanet Vakfi : Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar (bütün bu peygamberler), hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler.


    Edip Yüksel : Duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik. Kendisi için karısının durumunu düzelttik. Çünkü onlar iyi işlerde yarışıyorlar ve bize hem umutluyken ve hem de korku içindeyken yalvarıyorlardı. Onlar bize saygı duyanlardı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz de duâsını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahyâyı verdik ve onun zevcesini ıslâh eyledik, hakıkat bunlar hayrâtta müsaraat ve bize rağbet ve rehbetle duâ ederlerdi ve bizim için haşı'lerdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz de duasını kabul ettik de kendisine Yahya'yı verdik ve onun için eşini çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Doğrusu bunlar hayırlı işlerde yarışır, Bize umut ve korkuyla dua ederlerdi. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz de duasını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahya'yı ihsan ettik. Ve eşini (doğum yapmaya) elverişli hale getirdik. Doğrusu onlar iyiliklerde yarışıyorlar, umarak ve korkarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.


    Fizilal-il Kuran : Biz de duasını kabul ederek kendisine Yahya'yı armağan etmiş, eşini geçimli ve doğurgan yapmıştık. Bütün bu peygamberler iyi işler yapmaya koşarlar, umut ve korku içinde bize dua ederler, bize gönülden saygı beslerlerdi.


    Gültekin Onan : Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı. Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.


    Hasan Basri Çantay : Biz onu (n) da (bu duasını) kabul ve kendisine Yahyâyi ihsan etdik. Eşini (doğurmıya) saalih kıldık. Hakıykat (bütün) bunlar (bu peygamberler) hayır işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize düâ ederlerdi. Onlar bizim için derin saygı gösterenlerdi.


    Hayrat Neşriyat : Bu yüzden (biz de) onun duâsını kabûl ettik ve ona Yahyâ’yı ihsân ettik; (yaşıgeçmiş) hanımını da kendisi için (çocuk sâhibi olmaya) elverişli bir hâle getirdik. Gerçekten onlar (bütün bu peygamberler) hayırlı işlerde koşuşurlar, ümîd ederek ve korkarak bize duâ ederlerdi. Ve bize gönülden bağlı kimselerdi.


    İbni Kesir : Biz de ona icabet ederek Yahya'yı ihsan etmiş, eşini doğum yapabilecek bir hale getirmiştik. Doğrusu onlar; hayırlı şeylerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak bize yalvarıyorlardı. Bize karşı derin saygı duyuyorlardı


    Muhammed Esed : Ve bunun üzerine o(nun bu yakarışı)na da karşılık verdik ve karısını onun için çocuk doğurabilecek hale getirerek ona Yahya'yı armağan ettik; doğrusu bu üç kişi iyi ve yararlı işlerde birbiriyle yarışır ve Bize korku ve umutla yakarırlar; Bize karşı her zaman saygı ve duyarlık gösterirlerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Biz de O'na icabet ettik ve O'na Yahya'yı ihsan eyledik ve O'nun için refikasını ıslah kıldık. Muhakkak ki, onlar hayırlı işlere koşarlardı. Ve Bize rağbetle ve haşyetle dua ederlerdi ve Bizim için mütevazi zâtlar olmuşlardı.


    Ömer Öngüt : Biz de onun duâsını kabul ederek, kendisine Yahyâ'yı bağışladık. Eşini de doğum yapacak hâle getirdik. Bütün bu peygamberler hayır işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Onlar bize karşı çok itaatkârlardı, bizim için derin saygı gösterenlerdi.


    Şaban Piriş : Onun duasını kabul etmiş ve ona Yahya’yı bağışlamış, eşini de doğum yapabilecek bir hale getirmiştik. Onlar, hayırlarda yarışıyorlar, korku ve ümit ile bize dua ediyorlardı. Bize karşı son derece saygılı idiler.


    Suat Yıldırım : Onun da duasını kabul buyurduk. Ona Yahya’yı armağan ettik. Bunun için de eşini çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik. Doğrusu onlar hayırlı işlere koşuşur, iyilikte yarışır, hem ümit, hem endişe içinde Bize yakarırlardı. Gerçekten Bize derin bir saygı gösterirlerdi.


    Süleyman Ateş : Onun du'âsını da kabul buyurduk ve ona Yahyâ'yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah ettik (çocuk doğurmağa elverişli bir hale getirdik). Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize du'â ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.


    Tefhim-ul Kuran : Onun duasına icabet ettik, kendisine Yahya'yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.

    Ümit Şimşek : Biz de onun duasını kabul ettik. Ona Yahya'yı verdik ve eşini de iyileştirdik. Onların hepsi de hayırda yarışırlar ve hem ümit ederek, hem de korkarak Bize dua ederlerdi. Onlar Bize karşı saygılı ve edepli kimselerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kendisine hemen cevap vermiş. Yahya'yı ona hediye etmiş, karısını kendisi için doğurmaya elverişli hale getirmiştik. Onlar, hayırlarda yarışırlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar, bize ürpererek saygı gösterirlerdi.
     


  11. وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِن رُّوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِّلْعَالَمِينَ




    Velletî ahsanet fercehâ fe nefahnâ fîhâ min rûhinâ ve cealnâhâ vebnehâ âyeten lil âlemîn(âlemîne).




    1. velletî (ve elletî) : ve ki o

    2. ahsanet : korudu

    3. ferce-hâ : onun ırzı, ırzını

    4. fe nefah-nâ : o zaman biz üfledik

    5. fî-hâ : onun içine

    6. min rûhi-nâ : ruhumuzdan

    7. ve cealnâ-hâ : ve onu kıldık

    8. vebne-hâ (ve ibne-hâ) : ve onun oğlu

    9. âyeten : bir âyet

    10. li el âlemîne : âlemlere, âlemler için







    İmam İskender Ali Mihr : Ve o (Hz. Meryem), ırzını korudu. O zaman Biz, ruhumuzdan onun içine üfledik. Onu ve oğlunu, âlemlere âyet (ibret) kıldık.


    Diyanet İşleri : Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hani, bir de ırzını koruyan o kız vardı, onu da an; biz, ona rûhumuzdan üflemiştik ve onu ve oğlunu, âlemlere bir delil yapmıştık.


    Adem Uğur : Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.


    Ahmed Hulusi : İffetini koruyan o dişiyi (Meryem'i). . . Ona (Meryem'in rahmindeki {ademî yaratışın benzeri olarak} cenine) ruhumuzdan nefhettik (Onda Esmâ'mızdan bazılarının özel mânâlarını açığa çıkartarak İsa'yı {şuur varlığı} halk ettik). . . Onu ve oğlunu âlemler için bir mucize olarak meydana getirdik.


    Ahmet Tekin : Namusunu koruyan, beline sahip olan Meryem’i an. Rahmetimizle var ettiğimiz düzenin bir bölümü olan ruhumuzdan nûrânî dalgalar halinde Îsâ’nın bütün hücrelerine ruh yayarak hayat verdik,


    onu bilinçlendirdik. Meryem’i ve oğlunu âlemlere, insanlara, cinlere ve meleklere kudretimizi gösteren bir mûcize olarak ortaya koyduk.


    Ahmet Varol : O ırzını korumuş olan(ı) da (an) ki, biz ona ruhumuzdan üfledik, onu ve oğlunu alemler için bir ayet (ibret) kıldık.


    Ali Bulaç : Irzını koruyan (Meryem); biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : Irzını helâl ve haramdan koruyan o Meryem’i de hatırla ki, biz ona (Cebraîl vasıtasıyla ve emrimizle meydana gelen) ruhumuzdan intikal ettirdik (de İsa’yı yarattık). Kendisini de, oğlunu da âlemlere bir ibret yaptık.


    Bekir Sadak : Mahrem yerini koruyan Meryem'e ruhumuzdan uflemis, onu ve oglunu, alemler icin bir mucize kilmistik.


    Celal Yıldırım : İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan o kadını (Meryem'i) de an ki, biz ona ruhumuzdan üfledik; kendisini de oğlunu da âlemlere açık bir âyet (belirgin bir mu'cize) yaptık,


    Diyanet İşleri (eski) : Mahrem yerini koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, alemler için bir mucize kılmıştık.


    Diyanet Vakfi : Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.


    Edip Yüksel : Ve ırzını koruyan kadın da... Nitekim ona ruhumuzdan üflemiştik. Onu ve oğlunu tüm dünyaya bir işaret yaptık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve o dişiyi de ki ırzını muhkem korudu da kendisine ruhumuzdan nefhettik ve kendisile oğlunu âlemîne bir âyet kıldık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve o dişiyi (Meryem' i) de ki, o namusunu korudu da kendisine ruhumuzdan üfledik ve kendisiyle oğlunu alemlere bir mucize yaptık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Irzını koruyan Meryem'e ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu, âlemler için bir mucize kılmıştık.


    Fizilal-il Kuran : Irzına dokundurtmayan Meryem'e gelince ona ruhumuzdan bir soluk üfleyerek kendisini ve oğlunu tüm insanlar için gücümüzün sınırsızlığını kanıtlayan bir mucize yaptık.


    Gültekin Onan : Irzını koruyan (Meryem); biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.


    Hasan Basri Çantay : Irzını (bir kala gibi) koruyan o kızı da (yâd et) ki biz ona ruuhumuzdan üflemiş, kendisini de, oğlunu da âlemlere ibret kılmışdık.


    Hayrat Neşriyat : İffetini korumuş olanı da (Meryem’i de zikret)! Ona (yarattığımız) rûhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu, âlemler için bir ibret kıldık.


    İbni Kesir : Mahrem yerini koruyana da ruhumuzdan üflemiş; onu da, oğlunu da alemler için bir ayet kılmıştık.


    Muhammed Esed : Ve o iffetini koruyan (kadın)ı da (an) ki, Biz ona ruhumuzdan üflemiş, onu ve oğlunu bütün insanlar için (rahmetimizin) bir simgesi kılmıştık.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve ismetini pek güzelce muhafaza etmiş olanı da (yâd et ki) kendisine rûhumuzdan üflemiştik. Ve O'nu ve oğlunu da âlemlere bir âyet kılmıştık.


    Ömer Öngüt : Irzını iffetle korumuş olan (Meryem'i) de an! Biz ona ruhumuzdan üflemiş, kendisini de oğlunu da âlemler için bir âyet (mucize) kılmıştık.


    Şaban Piriş : Irzını koruyan (Meryeme) de rahmetimizden üflemiş, onu da oğlunu da insanlığa bir belge kılmıştık.


    Suat Yıldırım : İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.


    Süleyman Ateş : O ırzını korumuş olan(Meryem)i de an; ona ruhumuzdan bir çocuk üflemiş, kendisini ve oğlunu âlemlere bir ibret yapmıştık.


    Tefhim-ul Kuran : Irzını koruyan (Meryem) ; biz ona kendi ruhumuzdan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.


    Ümit Şimşek : İffetini koruyan Meryem'i de an ki, ona Biz ruhumuzdan üflemiş, kendisini ve oğlunu âlemler için bir âyet kılmıştık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve o, cinsiyet organını/ırzını titizlikle koruyan kadın. Onun bağrına ruhumuzdan üfledik de kendisini ve oğlunu âlemler için bir mucize yaptık.
     


  12. mmetukum ummeten vâhıdeten ve ene rabbukum fa’budûn(fa’budûni).




    1. inne : muhakkak

    2. hâzihî : bu

    3. ummetu-kum : sizin ümmetiniz, dîniniz

    4. ummeten : bir ümmet

    5. vâhıdeten : tek

    6. ve ene : ve ben

    7. rabbu-kum : sizin Rabbinizim

    8. fa'budûni (fe a'budû-ni) : öyleyse (o zaman) bana kul olun






    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz (topluluğunuz, dîniniz), tek bir ümmettir (dîndir). Ve Ben, sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana kul olun!


    Diyanet İşleri : Şüphesiz bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin ümmetiniz (dininiz)dir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hiç şüphe yok ki bir tek ümmetsiniz siz ve ben Rabbinizim, bana kulluk edin.


    Adem Uğur : Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki bu tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir! Ben, sizin Rabbinizim! O hâlde bana kulluğunuzun bilincine erin!


    Ahmet Tekin : Bir tek ümmet, yalnızca bu sizin üm-metinizdir. Bir tek din, zamanla değişmeyen tabiî hukuk kurallarını içeren din, yalnızca bu sizin dininiz, bu sizin şeriatınız İslâm’dır. Ben de sizin Rabbinizim. O halde beni ilâh tanıyın, candan müslüman olarak bana teslim olun, saygıyla bana kulluk ve ibadet edin, benim şeriatıma bağlanın, bana boyun eğin.


    Ahmet Varol : İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.


    Ali Bulaç : Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.


    Ali Fikri Yavuz : İşte sizin dininiz olan bu İslâm dini (tevhid dini, bütün peygamberlerde) tek bir dindir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız bana ibadet edin, emirlerime itaat edin.


    Bekir Sadak : Dogrusu tevhid dini olan Muslumanlik, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artik Bana kulluk edin.


    Celal Yıldırım : Şüphesiz ki bu sizin dininiz ve şeriatınız tek bir din ve şeriattır ve ben de Rabbınızım. Artık bana ibâdet edin.


    Diyanet İşleri (eski) : Doğrusu tevhid dini olan Müslümanlık, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de Rabbinizim, artık Bana kulluk edin.


    Diyanet Vakfi : Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.


    Edip Yüksel : İşte sizin topluluğunuz böyle bir (elçiler) topluluğudur. Ben sizin Rabbinizim; sadece bana kulluk edin.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet, rabbınız da bir benim onun için hep bana kulluk edin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte bu, İslam milleti bir tek millet olarak sizin milletinizdir. Rabbiniz de yalnız Benim; onun için hep Bana kulluk edin!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Doğrusu bu sizin ümmetiniz (tevhid dini olan müslümanlık), bir tek ümmettir (bir tek din olarak sizin dininizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.


    Fizilal-il Kuran : İşte bu oluşturduğunuz ümmet, tek bir ümmettir, Rabb'iniz de benim. Öyleyse sırf bana kulluk ediniz.


    Gültekin Onan : Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.


    Hasan Basri Çantay : Hakıykat, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmetdir. (Şu tevhîd ve İslâm dîni, bir tek dîn olarak, sizin dîninizdir). Ben de sizin Rabbinizim. O halde (başkasına değil) bana kulluk edin.


    Hayrat Neşriyat : İşte hiç şübhesiz bu sizin ümmetiniz (olan İslâm Milleti), tek bir ümmettir (tek bir dindir). Ben de sizin Rabbinizim; öyle ise bana kulluk edin!


    İbni Kesir : Gerçekten şu sizin ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ve Ben de Rabbınızım, artık yalnız Bana ibadet edin.


    Muhammed Esed : (Siz ey inananlar,) gerçek şu ki, bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir: çünkü hepinizin Rabbi Benim; öyleyse (yalnızca) Bana kulluk edin!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Şüphe yok ki bu, bir tek din olarak sizin dininizdir ve Ben de sizin Rabbinizim. Artık Bana ibadet ediniz.


    Ömer Öngüt : Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.


    Şaban Piriş : İşte bu, sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, o halde bana kulluk edin.


    Suat Yıldırım : İşte sizin bu dininiz bir tek dindir. Rabbiniz de Ben’im. Öyle ise yalnız Bana ibadet edin!


    Süleyman Ateş : İşte bu sizin ümmetiniz (olan tevhid ve İslâm milleti), bir tek ümmettir. Rabbiniz de benim. Yalnız bana kulluk edin.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.


    Ümit Şimşek : İşte bütün bunlar tek bir ümmettir; Ben de hepinizin Rabbiyim. Onun için yalnız Bana kulluk edin.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşte şu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de Rabbinimiz. O halde bana kulluk/ibadet edin.
     


  13. وَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ كُلٌّ إِلَيْنَا رَاجِعُونَ




    Ve tekattaû emrehum beynehum, kullun ileynâ râciûn(râciûne).




    1. ve tekattaû : ve böldüler

    2. emre-hum : onların emirleri

    3. beyne-hum : onlar aralarında

    4. kullun : hepsi

    5. ileynâ : bize

    6. râciûne : dönenler, dönecek olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve emirlerini (uygulamalarını), kendi aralarında böldüler (fırkalara ayrıldılar). Hepsi Bize dönecek olanlardır.


    Diyanet İşleri : (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize dönecekler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dîne âit işlerinde, kendi aralarında bölük bölük oldu onlar ve hepsi de dönüp bizim tapımıza gelecek.


    Adem Uğur : (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.


    Ahmed Hulusi : Onlar aralarında işlerini (din - sistem anlayışlarını) paramparça ettiler. . . Hepsi bize rücu edicilerdir.


    Ahmet Tekin : İnsanlar, aralarındaki, düzenlerini, işlerini, birliklerini, güçlerini, yönetimlerini, ekonomilerini ve dinlerini parçaladılar. Hepsi bizim huzurumuza gelip hesap verecekler.


    Ahmet Varol : Onlar işlerini aralarında parçaladılar. [12] (Sonuçta) hepsi bize dönecektir.


    Ali Bulaç : Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar); hepsi bize döneceklerdir.


    Ali Fikri Yavuz : Geçen ümmetler, din işlerini aralarında parçaladılar, ayrılıklara düştüler; fakat hepsi bize döneceklerdir.


    Bekir Sadak : Ama insanlar, din konusunda aralarinda boluklere ayrildilar, hepsi Bize doneceklerdir. *


    Celal Yıldırım : (Ne var ki insanlar) kendi aralarında bölünüp parça parça oldular. (Ama sonunda) hepsi de bize döneceklerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : Ama insanlar, din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar, hepsi Bize döneceklerdir.


    Diyanet Vakfi : (İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi bize döneceklerdir.


    Edip Yüksel : Fakat onlar işlerinde ayrılığa düştüler; hepsi bize döneceklerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar kumandalarını beyinlerinde parçaladılar, fakat hepsi bize rücu' edecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar kumandanlarını aralarında parçaladılar, fakat hepsi Bize dönecektir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ama insanlar din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar ama, hepsi bize döneceklerdir.


    Fizilal-il Kuran : Fakat insanlar inanç birliğinden ayrılarak çeşitli gruplara bölündüler. Ama hepsi sonunda bize döneceklerdir.


    Gültekin Onan : Onlar, buyruklarını kendi aralarında parça parça dağıttılar [dinlerinde bölünmeler yaptılar]; hepsi bize döneceklerdir.


    Hasan Basri Çantay : (Muhaatablardan ba'zıları) aralarında, (din) işlerinde fırka fırka oldular. (Bununla beraber) hepsi yine ancak bize dönücülerdir.


    Hayrat Neşriyat : Fakat (yahudilerle hristiyanlar, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler! Hepsi (sonunda) ancak bize dönücüdürler.


    İbni Kesir : Onlar aralarında kendi işlerinde bölük bölük oldular. Ama hepsi Bize döneceklerdir.


    Muhammed Esed : Ama insanlar aralarındaki bu birliği paramparça ettiler; (hem de) sonunda topluca Bize dönecekler(ini unutarak).


    Ömer Nasuhi Bilmen : (Bazı milletler) Din işlerinde kendi aralarında fırka fırka oldular. Hepsi de Bize dönücülerdir.


    Ömer Öngüt : Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler. Halbuki hepsi bize dönecekler.


    Şaban Piriş : Aralarındaki işlerini paramparça ettiler. Hepsi bize dönecektir.


    Suat Yıldırım : Ama insanlar aralarındaki bu birliği paramparça ettiler. Fakat sonunda yine Bize dönecekler.


    Süleyman Ateş : İşlerini aralarında parçaladılar (Tanrıdan gelen dini parça parça ettiler, ayrılığa düştüler); hepsi (sonunda) bize döneceklerdir.


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar); hepsi bize döneceklerdir.


    Ümit Şimşek : Fakat insanlar dinlerini paramparça ettiler. Hepsi de sonunda huzurumuza dönecekler.


    Yaşar Nuri Öztürk : İşlerini aralarında parçaladılar. Hepsi bize dönecekler.
     


  14. فَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا كُفْرَانَ لِسَعْيِهِ وَإِنَّا لَهُ كَاتِبُونَ




    Fe men ya’mel mines sâlihâti ve huve mu’minun fe lâ kufrâne li sa’yih(sa’yihî), ve innâ lehu kâtibûn(kâtibûne).




    1. fe men : o halde kim

    2. ya'mel : yapar

    3. min es sâlihâti : salihat(tan) (nefs tezkiyesi)

    4. ve huve : ve o

    5. mu'minun : mü'min (kalbinde îmân yazılı olan)

    6. fe lâ kufrâne : bundan sonra örtülmez, yok olmaz

    7. li sa'yi-hî : onun çalışması, gayretleri

    8. ve innâ : ve muhakkak biz

    9. lehu : onun için, onun

    10. kâtibûne : yazanlarız






    İmam İskender Ali Mihr : O halde kim mü'min olarak salihat (nefs tezkiyesi) yaparsa, bundan sonra onun gayretleri (kazandığı dereceler) örtülmez (eksilmez, yok olmaz). Ve muhakkak ki Biz, onu yazanlarız.


    Diyanet İşleri : Şu hâlde, kim mü’min olarak bir salih amel işlerse, çalışması asla inkâr edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İnanarak iyi işlerde bulunanların çalışmaları, inkâr edilmez ve biz, şüphe yok ki onları yazmadayız.


    Adem Uğur : Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.


    Ahmed Hulusi : Kim imanlı olarak yararlı bir fiil ortaya koyarsa o çalışmasının karşılığını alır! Biz onun kaydını tutanlarız!


    Ahmet Tekin : Kim mü’min olarak, gevşekliği bırakıp, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarından ve İslâmî düzenden sorumlu olduğu kısmını hayata geçirir, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün kendisini ilgilendiren alanda bollaşmasını sağlarsa, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olursa, cârî-kalıcı hayırlardan-sâlih amellerden imkânları dâhilindekini işlerse, gayretinin, çalışmasının, hâlis niyetinin, emeğinin karşılığı inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onun lehine bunları kaydediyoruz.


    Ahmet Varol : Artık kim mü'min olarak salih ameller işlerse onun gayreti inkar edilmez. Şüphesiz biz onu yazmaktayız.


    Ali Bulaç : Artık kim, bir mü'min olarak salih amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak) küfran (nankörlük) yoktur. Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız.


    Ali Fikri Yavuz : O halde, kim mümin olarak salih amellerden bir amel işlerse, onun yaptığı makbul olur (sevabdan mahrum bırakılmaz). Muhakkak biz, onun işini (melek vasıtasıyla amel defterine) yazarız.


    Bekir Sadak : inanmis olarak yararli is isleyenin ameli inkar edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayiz.


    Celal Yıldırım : Artık kim mü'min olduğu halde iyi yararlı amellerde bulunursa, onun iş ve gayreti inkâr edilmiyecektir ve şüphesiz ki biz onları yazmaktayız.


    Diyanet İşleri (eski) : İnanmış olarak yararlı iş işleyenin ameli inkar edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.


    Diyanet Vakfi : Bu durumda her kim mümin olarak iyi davranışlar yaparsa onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız.


    Edip Yüksel : Kim inançlı olarak erdemli işler yaparsa onun bu çabası boşa gitmeyecektir; biz sürekli olarak kaydetmekteyiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İmdi her kim mü'min olarak salihattan bir amel işlerse onun sa'yine küfran yok ve her halde biz onun hisabına yazarız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Artık kim mü'min olarak yararlı işlerden bir iş yaparsa, onun çalışmasına nankörlük edilmeyecek; şüphesiz Biz onun hesabına yazarız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnanmış olarak yararlı iş işleyenin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onu yazmaktayız.


    Fizilal-il Kuran : Kim mü'min olarak yararlı ameller işlerse emeği gözardı edilmez. Biz onu mutlaka yazıya geçiririz.


    Gültekin Onan : Artık kim inançlı olarak salih amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak) küfran yoktur. Şüphesiz biz onun yazıcılarıyız.


    Hasan Basri Çantay : O halde kim mü'min olarak iyi (amel) lerden bir (şey) yaparsa onun sa'yinin (karşılığı şükran olacakdır), küfran (ve mahrumiyyet) değil. Biz onun hiç şübhesiz yazıcılarıyız.


    Hayrat Neşriyat : Artık kim mü’min olarak sâlih amellerden işlerse, onun çalışması için nankörlük yoktur. Şübhe yok ki biz, onu yazanlarız.


    İbni Kesir : Artık inanmış olarak salih amel işleyenlerin ameli inkar edilmez. Ve Biz onu yazanlarız.


    Muhammed Esed : Yine de her kim, hem inanmış, hem de dürüst ve erdemli davranışlardan (bir şeyler) ortaya koymuşsa, onun bu çabası asla ziyan edilmeyecektir; çünkü, hiç kuşkusuz Biz bunu onun lehine kaydetmekteyiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İmdi her kim mü'min olduğu halde sâlih sâlih amellerden işlerse artık onun çalışması için inkar yoktur ve şüphe yok ki, Biz onun için yazıcılarız.


    Ömer Öngüt : İnanmış olarak sâlih amel işleyenlerin ameli inkâr edilmeyecektir. Biz onu yazmaktayız.


    Şaban Piriş : Kim de mümin olarak doğruları yaparsa, onun çabası gözardı edilmeyecektir. Çünkü biz onu yazmaktayız.


    Suat Yıldırım : Bu durumda artık kim mümin olarak makbul ve güzel işler yaparsa onun gayretleri inkâr edilmez, yaptıkları makbul olur. Biz bütün gayretlerini onun hesabına yazıp geçirmekteyiz.


    Süleyman Ateş : İmdi kim inanmış olarak iyi işlerden yaparsa onun çalışmasına nankörlük edilmez, biz (onun çalışmasını) yazanlarız.


    Tefhim-ul Kuran : Artık kim, bir mü'min olarak salih olan amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak nankörlük) küfran yoktur. Şüphesiz biz, onun yazıcılarıyız.


    Ümit Şimşek : İnanmış olarak güzel işler yapan kimsenin emeği boşa gitmez; Biz onun işlediklerini yazıyoruz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine nankörlük edilmez. Biz böylesi lehine kâtiplik ederiz.
     


  15. وَحَرَامٌ عَلَى قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَنَّهُمْ لَا يَرْجِعُونَ




    Ve harâmun alâ karyetin ehleknâhâ ennehum lâ yerciûn(yerciûne).




    1. ve harâmun : ve haramdır, yasaktır, imkânsızdır

    2. alâ karyetin : şehre, şehir halkına

    3. ehleknâ-hâ : biz onu helâk ettik

    4. enne-hum : muhakkak onlar

    5. lâ yerciûne : dönmezler, dönemezler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve helâk ettiğimiz bir kasaba halkının, oraya dönmesi (yeniden hayata getirilmesi) haramdır (imkânsızdır).


    Diyanet İşleri : Helâk ettiğimiz bir memleket halkının bize dönmemeleri imkânsızdır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Helâk ettiğimiz bir şehir halkının, dönüp bizim tapımıza gelmemesine imkân yok.


    Adem Uğur : Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.


    Ahmed Hulusi : Yok ettiğimiz bir bölgedekilere haramdır ki; onlar rücu edemezler!


    Ahmet Tekin : Günahları sebebiyle helâk ettiğimiz bir memleket halkının dünyaya tekrar dön-memeleri, tevbeye fırsatlarının olmaması kesin, diriltilmemeleri, huzurumuzda hesaba çekilmemeleri imkânsızdır.


    Ahmet Varol : Bizim helak ettiğimiz bir şehre artık (dünya) hayatı haramdır. Şüphesiz onlar bir daha dönemezler.


    Ali Bulaç : Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.


    Ali Fikri Yavuz : Helâk ettiğimiz bir memleket halkına mümkün değildir, artık onlar tevbeye dönemezler.


    Bekir Sadak : Yok ettigimiz kasaba halkinin ahirette ceza gormek uzere Bize donmemesi imkansizdir.


    Celal Yıldırım : Yok etmemiz gereken kasaba halkının (yok olduktan sonra dünyaya dönmesi veya yok olma noktasına geldikten sonra pişmanlık duyup tevbe ederek) dönüş yapması haramdır, (mümkün değildir).


    Diyanet İşleri (eski) : Yok ettiğimiz kasaba halkının ahirette ceza görmek üzere Bize dönmemesi imkansızdır.


    Diyanet Vakfi : Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.


    Edip Yüksel : Helak ettiğimiz bir toplumun tekrar dönmesi yasaktır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : İhlâk ettiğimiz karyeye dahi haramdır ki rücu' etmiyecek olsunlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Helak ettiğimiz bir belde (halkı) nın Bize dönmemesi imkansızdır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yok ettiğimiz bir memleket (ahalisinin ahiretteki cezasını da çekmek üzere) bize dönmemesi gerçekten imkansızdır.


    Fizilal-il Kuran : Yok ettiğimiz kentlerin halklarının hesap vermek üzere bize dönmemeleri imkânsızdır.


    Gültekin Onan : Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.


    Hasan Basri Çantay : Helak etdiğimiz bir memleket (ahâlisinin) hakıykaten (mahşere) dönmemeleri imkânsızdır.


    Hayrat Neşriyat : Helâk ettiğimiz bir şehrin (halkının mahşer günü bize) dönmemeleri, şübhesiz ki mümkün değildir.


    İbni Kesir : Helak ettiğimiz kasaba halkına da haramdır. Onlar geri dönmezler.


    Muhammed Esed : Bu bakımdan, yok etmeye karar verdiğimiz herhangi bir toplumun, (tuttuğu günahkarca yoldan) bir daha geri dönmesi asla mümkün değildir!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve kendisini helâk ettiğimiz bir belde (ahalisi) için memnudur ki, onlar dönmeyecekler olsunlar.


    Ömer Öngüt : Helâk ettiğimiz bir memleket (halkının) bize dönmemesi imkânsızdır.


    Şaban Piriş : Helâk ettiğimiz bir belde halkının da (bize) dönmemesi imkansızdır


    Suat Yıldırım : İmha ettiğimiz bir memleket halkının, mahşerde huzurumuza gelmemesi mümkün değildir.


    Süleyman Ateş : Helâk ettiğimiz bir ülkeye artık (yaşamak) harâmdır: Onlar bir daha geri dönemezler.


    Tefhim-ul Kuran : Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkânsız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.


    Ümit Şimşek : Helâkine hükmettiğimiz bir belde ahalisinin üzerinde yasak vardır; onlar artık geri dönemezler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Helâk ettiğimiz bir kente/medeniyete yaşamak haram edilmiştir. Onlar bir daha geri dönemezler.
     


  16. حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ





    Hattâ izâ futihat ye’cûcu ve me’cûcu ve hum min kulli hadebin yensilûn(yensilûne).




    1. hattâ izâ : olduğu zaman

    2. futihat : açıldı

    3. ye'cûcu : yecüc

    4. ve me'cûcu : ve mecüc

    5. ve hum : ve onlar

    6. min kulli : hepsinden

    7. hadebin : taraftan, tepeden

    8. yensilûne : hızla koşarlar, saldırırlar






    İmam İskender Ali Mihr : Nihayet yecüc ve mecüc, (sedleri) açıldığı zaman tepelerin hepsinden saldırırlar.


    Diyanet İşleri : Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın ederler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonunda Ye'cüc ve Me'cuc'un seti açılınca ve onlar, her tepeden yeryüzüne saldırınca.


    Adem Uğur : Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;


    Ahmed Hulusi : Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc kapılarının açıldığı zaman, her hadebden (yüksekçe yer - belki de uzay gemilerinden) hızlıca inerler!


    Ahmet Tekin : Onlar her dere ve tepeden akın edip çıkan Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinin, yollarının açıldığı zamana, kıyametin kopacağı âna kadar berzah âleminde kalırlar.


    Ahmet Varol : Nihayet Ye'cuc ve Me'cuc('un setleri) açıldığında onlar her tepeden akın ederler.


    Ali Bulaç : Yecuc ve Mecuc (un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler;


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddi açılıp da her tepeden saldırdıkları;


    Bekir Sadak : Yecuc ve Mecuc'un seddi yikildigi zaman her dere ve tepeden bosanirlar.


    Celal Yıldırım : Sonunda Ye'cûc ve Me'cûc (seddi) açılır da her bir tepeden sökülüp sür'atle inerler.


    Diyanet İşleri (eski) : Yecüc ve Mecüc'ün seddi yıkıldığı zaman her dere ve tepeden boşanırlar.


    Diyanet Vakfi : Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;


    Edip Yüksel : Nihayet, Yecuc ve Mecuc'un önü açıldığı zaman, onlar her yönden saldırırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc açılıb da her tepeden saldırdıkları


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nihayet Ye'cuc ve Me'cuc(un seddi) açılıp da her tepeden saldırdıkları;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc(un seddi) açıldığı zaman, ki onlar her dere ve tepeden akın edip çıkarlar.


    Fizilal-il Kuran : Sonunda Ye'cuc ile Me'cuc'un önündeki set yıkıldığında bunlar bütün tepelerden akarak her tarafa yayılırlar.


    Gültekin Onan : (96-97) Yecuc ve Mecuc(un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler. Gerçek olan vaad yaklaşmıştır, işte o zaman, küfredenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler).


    Hasan Basri Çantay : (96-97) Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (un seddi) açılıb da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaşdığı vakit, işte o zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirib kalacak, «Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik. Hayır, biz zaalim kimselerdik» (diyecekler).


    Hayrat Neşriyat : (96-97) Nihâyet Ye’cüc ve Me’cüc’ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va'd (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâredenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. 'Eyvah bize! Hakikaten bundan gaflet içindeydik,(biz) bil'akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!' (derler).


    İbni Kesir : Ye'cuc ve Me'cuc açılıp da her tepeden ve dereden akın ettikleri vakit.


    Muhammed Esed : Ta ki, Yecüc ve Mecüc'ün (dünyaya) salınıp, (yeryüzünün) her köşe(sin)den boşalacakları zamana kadar,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ye'cüc ve Me'cüc açılıp da onlar her tepeden koşmaya başlayacakları zamana kadar (bu kavimlerin halleri devam eder).


    Ömer Öngüt : Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (sedleri) açıldığı zaman her tepeden saldırırlar.


    Şaban Piriş : Ne zaman ki Yecüc ve Mecüc serbest bırakılır, her tepeden ve dereden sel gibi akarlar.


    Suat Yıldırım : (96-97) Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vâdin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. "Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!" diyecekler.


    Süleyman Ateş : Nihâyet Ye'cûc ve Me'cûc'un önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman,


    Tefhim-ul Kuran : Yecuc ve Mecuc(un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler;


    Ümit Şimşek : Nihayet Ye'cüc ile Me'cüc'ün önü açılır ve herbir tepeden akın ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ye'cûc ve Me'cûc'ün önü açıldığı zaman onlar, her tepeden akın ederler.
     


  17. وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ




    Vakterabel va’dul hakku fe izâ hiye şahısatun ebsârullezîne keferû, yâ veylenâ kad kunnâ fî gafletin min hâzâ bel kunnâ zâlimîn(zâlimîne).




    1. vakterabe (ve ıkterabe) : ve yaklaştı

    2. el va'du : vaad

    3. el hakku : hak (olan)

    4. fe : o zaman

    5. izâ : olduğu zaman

    6. hiye : o

    7. şâhısatun : göz kırpamaz, gözleri açık kalır, gözleri büyür

    8. ebsâru : gözler

    9. ellezîne keferû : inkâr edenler, kâfir olanlar

    10. yâ veyle-nâ : bize yazıklar olsun

    11. kad : olmuştu

    12. kun-nâ : biz olduk

    13. fî gafletin : gaflet içinde

    14. min hâzâ : bundan

    15. bel : hayır, öyle değil, meğer

    16. kun-nâ : biz olduk

    17. zâlimîne : zalimler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve hak vaad yaklaştı. İşte o zaman kâfir olanların gözleri (korku ile) büyür. (Derler ki): “Bize yazıklar olsun. Biz bundan gaflet içindeydik. Meğer biz zalimler olmuşuz (kendimize zulmetmişiz).”


    Diyanet İşleri : Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve gerçek vait yaklaşınca işte o zaman kâfir olanlar, gözlerini dikip kalacaklar ve yazıklar olsun bize diyecekler, bundan gafildik, hattâ zâlimdik biz.


    Adem Uğur : Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! "Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz."


    Ahmed Hulusi : Ölüm yaklaştığında, bir de bakarsın ki hakikat bilgisini inkâr edenlerin gözleri dehşetle donar kalır! "Eyvah! Gerçekten biz kozamızda - dünyamızda yaşıyormuşuz (bu gerçeği fark edememişiz)! Hayır, zâlimler imişiz. "


    Ahmet Tekin : Gerçek vaat, tehdit, ölüm ve Kıyamet yaklaştığında, işte o zaman kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenlerin, kâfirlerin gözleri belerir.


    'Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz bu durumdan habersizmişiz. Hayır, hayır, biz inkârda, isyanda, şirkte ısrar eden zâlim kimselermişiz.' derler.


    Ahmet Varol : Hak olan vaad yaklaşmıştır. İşte o zaman inkar edenlerin gözleri dışarı fırlar. 'Yazık bize! Doğrusu biz bundan gafletteydik. Hayır, biz zalimlerdik.'


    Ali Bulaç : Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, inkâr edenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler).


    Ali Fikri Yavuz : Ve hak olan vaad (kıyamet) yaklaştığı vakit, işte o zaman, kâfir olanların gözleri hemen dikilecek: “- Vah bizlere! Biz bundan gaflet ettik, doğrusu kendimize zulmetmiş olduk.” diyecekler.


    Bekir Sadak : Gercek vaad yaklastiginda, inkar edenlerin gozleri beleriverir: «Vah bize! Bundan once gaflet icindeydik, hem de zalimdik» derler.


    Celal Yıldırım : Hak olan va'd (Kıyametin safhaları) yaklaşınca bir de bakarsın ki o inkâr edenlerin gözleri belerip kalır, «eyvah bize! Biz bundan gaflette bulunuyorduk; daha doğrusu biz zâlimler idik» derler.


    Diyanet İşleri (eski) : Gerçek vaad yaklaştığında, inkar edenlerin gözleri beleriverir: 'Vah bize! Bundan önce gaflet içindeydik, hem de zalimdik' derler.


    Diyanet Vakfi : Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! «Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.»


    Edip Yüksel : Hak sözün gerçekleşmesi yaklaşmış ve kafirlerin gözleri korkudan dona kalmıştır: 'Vah bize, Biz bundan gaflet içinde idik. Biz gerçekten zalimler olduk.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : ve hak va'd yaklaştığı vakıt, o zaman işte o küfredenlerin derhal gözleri belerecek «eyvah bizlere biz bundan gaflet ettik, hayır kendimize zulmetmiş olduk» diyecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : ve gerçek va'd yaklaştığı vakit, işte o zaman o küfredenlerin gözleri belerecek (bir noktaya dikilip kalacak): «Eyvah bizlere, biz bundan gaflet ettik! Hayır, kendimize zulmetmiş olduk!» diyecekler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve gerçek vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beleriverir. «Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik.» derler.


    Fizilal-il Kuran : Gerçek vaadin (kıyamet gününün) eşiğine gelindiğinde kâfirlerin bakışları dehşetten donakalır ve «Eyvah halimize! Biz bu anın geleceğinden gafil yaşadık, biz gerçekten zalimlerden olduk» derler.


    Gültekin Onan : (96-97) Yecuc ve Mecuc(un sedleri) açıldığında, onlar her bir tepeden akın ederler. Gerçek olan vaad yaklaşmıştır, işte o zaman, küfredenlerin gözleri yuvalarından fırlayacak: "Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik hayır, bizler zalim kimselerdik" (diyecekler).


    Hasan Basri Çantay : (96-97) Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (un seddi) açılıb da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaşdığı vakit, işte o zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirib kalacak, «Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik. Hayır, biz zaalim kimselerdik» (diyecekler).


    Hayrat Neşriyat : (96-97) Nihâyet Ye’cüc ve Me’cüc’ün (seddi) açıldığı ve onların her tepeden akın etmekte olduğu ve gerçek va'd (olan kıyâmet)in yaklaştığı zaman bir de bakarsın ki, inkâredenlerin gözleri (dehşetten) donuktur. 'Eyvah bize! Hakikaten bundan gaflet içindeydik,(biz) bil'akis (nefsimize) zulmeden kimseler imişiz!' (derler).


    İbni Kesir : Ve gerçek vaad yaklaştığı zaman; o küfredenlerin gözleri belerip kalır: Vah bize, bundan önce gaflet içindeydik, biz gerçekten zalimler idik.


    Muhammed Esed : (ki o zaman) başa gelmesi kaçınılmaz olan (kıyamet) söz(ün)ün gerçekleşmesi de yaklaşmış olacaktır. O zaman ki, hakkı inkara şartlanmış olan kimselerin gözleri yerinden oynayacak ve (birbirlerine:) "Vah bize!" (diye yakınacaklar), "Bu (kıyamet sözüne) karşı hep umursamazlık gösterdik! Çünkü, zulüm ve kötülük yap(maya eğilimli ol)an kimselerdik!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve doğru olan vaad (Kıyamet günü) yaklaştığı zaman, artık kâfirlerin gözleri muzdarip bir hale gelecek, (ve diyeceklerdir ki:) «Eyvah bizlere! Biz bundan gaflette bulunmuş olduk. Hayır. Biz zalimler olduk.»


    Ömer Öngüt : Gerçek olan vaad yaklaştığında, kâfirlerin gözleri yuvalarından fırlar. “Yazıklar olsun bize! Biz bundan gerçekten gâfildik, hatta biz gerçekten zâlimlermişiz. ” derler.


    Şaban Piriş : İşte gerçek vaat yaklaşmıştır. İşte o zaman kafirlerin gözleri dehşetten bakakalır: - Eyvah bize, bundan önce biz gaflet içindeydik. Biz gerçekten zalim kimselerdik.


    Suat Yıldırım : (96-97) Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vâdin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. "Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!" diyecekler.


    Süleyman Ateş : Gerçek va'd (yani kıyâmet) yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır. "Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik (bunun doğru olacağını hiç düşünmüyorduk). Meğer biz zulmediyormuşuz!" (diye mırıldandılar).


    Tefhim-ul Kuran : Gerçek olan va'd yaklaşmıştır, işte o zaman, küfre sapanların gözleri yuvalarından fırlayacak: «Eyvahlar bize, biz bundan tam bir gaflet içindeydik, hayır, bizler zulme sapmıştık» (diyecekler).


    Ümit Şimşek : Artık hak olan vaad yaklaşmış, inkâr edenlerin gözleri donakalmıştır. 'Eyvah bize!' derler. 'Bundan habersizdik. Aslında biz kendimize yazık etmişiz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Hak olan vaat yaklaşmıştır. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. "Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik." derler.
     


  18. إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ




    İnnekum ve mâ ta’budûne min dûnillâhi hasabu cehennem(cehenneme), entum lehâ vâridûn(vâridûne).



    1. inne-kum : muhakkak siz

    2. ve mâ ta'budûne : ve tapt‎ً‎n‎z ‏eyler

    3. min dûni allâhi : Allah'tan ba‏ka

    4. hasabu : yakacak, yak‎t

    5. cehenneme : cehennem

    6. entum : siz

    7. lehâ : ona

    8. vâridûne : girecek olanlars‎n‎z







    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki siz ve sizin Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z, cehennem yak‎t‎s‎n‎z (odunusunuz). Siz, ona girecek olanlars‎n‎z.


    Diyanet ف‏leri : Hiç ‏üphesiz siz ve Allah’tan ba‏ka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaks‎n‎z.


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki siz de, Allah'‎ b‎rak‎p tapt‎klar‎n‎z da cehennem odunusunuz, siz, oraya gireceksiniz.


    Adem Uًur : Siz ve Allah'‎n d‎‏‎nda tapt‎ً‎n‎z ‏eyler cehennem yak‎t‎s‎n‎z. Siz oraya gireceksiniz.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki siz de, Allâh dûnundaki tapt‎klar‎n‎z da cehennem yak‎t‎s‎n‎z! Siz oraya varacaks‎n‎z!


    Ahmet Tekin : Siz ve Allah’‎ b‎rak‎p, kullar‎ durumundaki tapt‎klar‎n‎z Cehennem yak‎t‎s‎n‎z. Siz oraya gireceksiniz.


    Ahmet Varol : قüphesiz siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z cehennemin yak‎t‎s‎n‎z. Siz oraya gireceksiniz.


    Ali Bulaç : Gerçekten siz de, Allah'‎n d‎‏‎nda tapt‎klar‎n‎z da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaks‎n‎z.


    Ali Fikri Yavuz : Haberiniz olsun, siz (ey Mekke halk‎) ve Allah’dan ba‏ka tapt‎klan‎n‎z (putlar‎n‎z) hep cehennem odunusunuz. Siz hep beraber cehenneme gireceksiniz.


    Bekir Sadak : Siz ve Allah'tan baska taptiklariniz, cehennemin yakitisiniz; oraya gireceksiniz.


    Celal Y‎ld‎r‎m : قüphesiz ki siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z Cehennem odunusunuz ve siz oraya varacaks‎n‎z.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z, cehennemin yak‎t‎s‎n‎z; oraya gireceksiniz.


    Diyanet Vakfi : Siz ve Allah'‎n d‎‏‎nda tapt‎ً‎n‎z ‏eyler cehennem yak‎t‎s‎n‎z. Siz oraya gireceksiniz.


    Edip Yüksel : Siz ve ALLAH'‎n yan‎nda tapt‎klar‎n‎z cehennemin yak‎t‎s‎n‎z; sizler oraya girmeye lay‎ks‎n‎z.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Haberiniz olsun ki siz ve Allahdan ba‏ka tapt‎ً‎n‎z nesneler hep Cehennem mermisisiniz, siz, ona vürud edeceksiniz


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Haberiniz olsun ki, siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎ً‎n‎z nesneler cehennem mermisisiniz; siz oraya gireceksiniz.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Siz ve Allah'dan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z, cehennemin yak‎t‎s‎n‎z; oraya gireceksiniz.


    Fizilal-il Kuran : Siz ve Allah'‎ bir yana b‎rakarak tapt‎ً‎n‎z sِzde ilahlar, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.


    Gültekin Onan : Gerçekten siz de, Tanr‎'n‎n d‎‏‎nda tapt‎klar‎n‎z da cehennemin odunusunuz; siz ona varacaks‎n‎z.


    Hasan Basri اantay : Siz de, Allâh‎ b‎rak‎b tapmakda olduklar‎n‎z da hiç ‏übhesiz ki cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.


    Hayrat Ne‏riyat : Muhakkak ki siz ve Allah’dan ba‏ka tapmakta olduklar‎n‎z, Cehennemin yakacaً‎s‎n‎z! Siz oraya girecek olanlars‎n‎z!


    فbni Kesir : Siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z, ‏üphesiz ki cehennem odunusunuz. Oraya gireceksiniz.


    Muhammed Esed : (O gün onlara:) "Gerçek ‏u ki, siz ve Allah'‎n yerine tap‎n‎p durduًunuz bütün o (düzmece) ‏eyler cehennemin yak‎t‎s‎n‎z: varacaً‎n‎z yer oras‎d‎r" denecek.


    ضmer Nasuhi Bilmen : قüphe yok ki, siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎ً‎n‎z nesneler cehenneme at‎l‎p yak‎lacak ‏eylersiniz. Siz oraya var‎p gireceksiniz.


    ضmer ضngüt : Siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎ً‎n‎z ‏eyler cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.


    قaban Piri‏ : - Siz ve Allah’‎ b‎rak‎p da kulluk ettiًiniz ‏eyler, cehennemin odunusunuz. Oraya gireceksiniz.


    Suat Y‎ld‎r‎m : "Hem siz, hem de Allah’tan ba‏ka tapt‎ً‎n‎z tanr‎lar, hepiniz cehennem odunusunuz, siz hep beraber cehenneme gireceksiniz!"


    Süleyman Ate‏ : Siz ve Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z cehennemin odunusunuz. Siz, oraya gireceksiniz.


    Tefhim-ul Kuran : Gerçekten siz de, Allah'‎n d‎‏‎nda tapt‎klar‎n‎z da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaks‎n‎z.


    ـmit قim‏ek : Siz de, Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z da Cehennem odunusunuz; hepiniz oraya gireceksiniz.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Siz ve Allah'‎n berisinden, kulluk/kِlelik ettikleriniz, cehennem odunusunuz. Hepiniz oraya gireceksiniz.

     


  19. لَوْ كَانَ هَؤُلَاء آلِهَةً مَّا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ




    Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).




    1. lev : eğer, şâyet

    2. kâne : oldu

    3. hâulâi : bunlar (onlar)

    4. âliheten : ilâhlar

    5. mâ veradû-hâ : ona girmediler

    6. ve kullun : ve tümü, hepsi

    7. fî-hâ : onun içinde, orada

    8. hâlidûne : ebediyyen kalacak olanlardır







    İmam İskender Ali Mihr : Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.


    Diyanet İşleri : Eğer onlar ilâh olsalardı oraya varmazlardı. Hâlbuki hepsi orada ebedî kalacaklardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Şunlar, mâbud olsalardı oraya uğramazlardı, halbuki hepsi de orada ebedîdir.


    Adem Uğur : Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır.


    Ahmed Hulusi : Eğer bunlar tanrılar olsalardı, oraya gelip girmezler idi! Hepsi orada ebedî kalıcılardır.


    Ahmet Tekin : Onlar tanrı olsalardı, oraya girmezlerdi. Halbuki hepsi orada ebedî kalacaklar.


    Ahmet Varol : Eğer onlar ilahlar olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa hepsi orada sonsuza kadar kalacaktır.


    Ali Bulaç : Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.


    Ali Fikri Yavuz : O taptıklarınız (putlar), eğer ilâh olsalardı, cehenneme girmezlerdi. Halbuki hepsi ebedî olarak orada kalacaklardır.


    Bekir Sadak : Eger bunlar tanri olsaydi cehenneme girmezlerdi; hepsi orada temelli kalacaktir.


    Celal Yıldırım : Eğer bu taptıkları (putlar) gerçek ilâhlar olsaydı, elbette Cehennem'e varmazlardı. Hepsi de orada devamlı kalıcılardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Eğer bunlar tanrı olsaydı cehenneme girmezlerdi; hepsi orada temelli kalacaktır.


    Diyanet Vakfi : Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır.


    Edip Yüksel : Onlar tanrılar olsaydı oraya girmeyeceklerdi. Oysa hepsi orada ebedi kalıcıdırlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ilâh olsalardı ona vürud etmezlerdi, halbuki hepsi onda muhalled kalacaklar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi, oysa hepsi orada ebedi kalacaktır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer onlar ilâh olsalardı, oraya girmeyeceklerdi. Hepsi orada temelli kalacaktır.


    Fizilal-il Kuran : Eğer o taptıklarınız, gerçekten ilah olsalardı, cehenneme girmezlerdi. Oysa hepsi sürekli olarak orada kalacaklardır.


    Gültekin Onan : Eğer onlar (gerçek) tanrılar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.


    Hasan Basri Çantay : Eğer onlar (tapdığınız o yalancı Tanrılar) ma'butlar olsalardı oraya girmeyeceklerdi. (Tapanların da, tapılanların da) hepsi orada ebedî kalıcıdırlar.


    Hayrat Neşriyat : Eğer onlar birer ilâh olsaydı, oraya girmezlerdi. Hâlbuki (tapan ve tapılan) hepsiorada ebedî olarak kalıcıdırlar.


    İbni Kesir : Şayet bunlar tanrı olsaydı; oraya girmezlerdi. Ve hepsi orada temelli kalacaklardır.


    Muhammed Esed : Eğer (o tapınıp durduğunuz düzmece nesneler) gerçekten tanrı olsalardı, kuşkusuz, oraya girmezlerdi; ama (işte gördüğünüz gibi,) hepiniz orada yerleşip temelli kalacaksınız!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer onlar ilâhlar olsalar idi oraya varıp girmezlerdi. Halbuki hepsi de orada ebedîyyen kalıcılardır.


    Ömer Öngüt : Eğer onlar birer ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi. Hepsi de orada ebedî kalacaklardır.


    Şaban Piriş : Eğer onlar, ilah olsaydı oraya girmezlerdi. Ama hepsi orada ebedi kalacaklardır.


    Suat Yıldırım : Eğer onlar gerçekten tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. Ama hepsi orada ebedî olarak kalacaklardır.


    Süleyman Ateş : Eğer onlar tanrı olsalardı oraya girmezlerdi. Oysa hepsi orada sürekli kalacaklardır.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.


    Ümit Şimşek : Eğer onlar da birer tanrı olsaydı, oraya girmezlerdi. Fakat hepsi de orada sürekli kalacaktır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer onlar ilah olsalardı, oraya girmezlerdi. Oysaki, hepsi orada sürekli kalacaklardır.
     


  20. لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَهُمْ فِيهَا لَا يَسْمَعُونَ




    Lehum fîhâ zefîrun ve hum fîhâ lâ yesmeûn(yesmeûne).




    1. lehum : onlar

    2. fî-hâ : orada (vardır)

    3. zefîrun : ızdıraplı inilti

    4. ve hum : ve onlar

    5. fî-hâ : orada

    6. lâ yesmeûne : işitmezler






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, orada (ızdırap ile) inlerler. Ve onlar, orada (bir şey) işitmezler.


    Diyanet İşleri : Onların orada derin bir iç çekişleri vardır! Onlar orada hiçbir şey işitmezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Orada şiddetle inleyerek nefes alacak onlar ve onlar, orada hiçbir şey duymayacaklar.


    Adem Uğur : Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.


    Ahmed Hulusi : Onlar için orada şiddetli - horultulu inleme vardır ve onlar orada (dünyadaki sağırlıklarının devamı olarak) işitmezler!


    Ahmet Tekin : Orada onlar inlerler, hiçbir şey de duymazlar, duyma organlarını kullanamazlar, hiçbir şeyden haberleri olmaz.


    Ahmet Varol : Onlara orada şiddetli inlemeler vardır ve onlar orada duymazlar.


    Ali Bulaç : Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.


    Ali Fikri Yavuz : Öyle ki, o putlara tapanların, orada iniltileri vardır, ve onlar orada hiç bir merhamet sesi duymazlar.


    Bekir Sadak : Orada onlara ah etmek vardir; birsey de isitemezler.


    Celal Yıldırım : Onlara, orada ah, vah edip inlemek vardır ve orada bir şey de işitmiyeceklerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : Orada onlara ah etmek vardır; birşey de işitemezler.


    Diyanet Vakfi : Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.


    Edip Yüksel : Onlar için orada iç çekip inlemek vardır; hiç bir şey de işitemezler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Öyle ki onların orada bir zefîri var, bunlar da orada iken işitmiyecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onların orada öyle bir iç çekişleri var ki, tapılanlar orada oldukları halde işitmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Orada onların bir inlemeleri vardır. Bunlar orada (sağır olup) bir şey de işitemezler.


    Fizilal-il Kuran : Onlar orada hırıltılı sesler çıkararak inleyeceklerdir ve kulakları hiçbir ses işitemeyecektir.


    Gültekin Onan : Orda kendileri için 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.


    Hasan Basri Çantay : Orada (hakları) inim inim inlemekdir onların (tapılanların). Bunlar orada da (sağır olub bir şey) duymayacaklardır.


    Hayrat Neşriyat : Onlar için orada inim inim inlemek vardır. Ve onlar orada (hiçbir şey)işitmezler.


    İbni Kesir : Orada inim inim inleyecekler ve bir şey de işitmeyeceklerdir.


    Muhammed Esed : Orada onların payına ah edip inlemek düşecek; ve orada (başka) bir şey işitmeyecekler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar için orada gayet şiddetli bir nefes alma vardır ve onlar orada (hiçbir şey) işitemezler.


    Ömer Öngüt : Onların orada bir nefes vermeleri var ki! Bir şey de işitmeyeceklerdir.


    Şaban Piriş : Orada inim inim inleyecekler ve hiçbir şey işitmeyeceklerdir.


    Suat Yıldırım : Onlar orada inim inim inleyecekler, kendilerini sevindirecek hiçbir haber de işitmeyeceklerdir.


    Süleyman Ateş : Onlar için bir inleme ve soluma vardır! Ve onlar orada (azâbın dehşeti içinde hiçbir şey) işitmezler.


    Tefhim-ul Kuran : Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır. Onlar orda işitmezler de.


    Ümit Şimşek : Orada onlar için dehşetli bir inleyiş vardır; başka birşey de işitmezler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar için orada derin bir iç çekiş var. Ve onlar orada hiçbir şey işitmezler.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş