Kuran-ı Kerim ENBİYÂ Suresi Türkçe Meali açıklaması, kuranı kerim Enbiya Suresi türkcesi ve arapca Y

goktepeli26 8 Haz 2013



  1. قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ




    Kâlû fe’tû bihî alâ a’yunin nâsi leallehum yeşhedûn(yeşhedûne).




    1. kâlû : dediler

    2. fe'tû (fe a'tû) : öyleyse getirin

    3. bi-hî : onu

    4. alâ : üzerine, ...e

    5. a'yuni : göz(ler)

    6. en nâsi : insanlar

    7. lealle-hum : umulur ki onlar, böylece onlar

    8. yeşhedûne : şahit olurlar





    İmam İskender Ali Mihr : “Öyleyse onu, insanların gözü önüne getirin! Böylece onlar şahit olurlar.” dediler.


    Diyanet İşleri : (Bir kısmı da) “O hâlde haydi, onu insanların gözü önüne getirin. Belki (bu konuda) şahitlik ederler” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyleyse dediler, onu halkın gözü önüne getirin de söylediği söze tanıklıkta bulunsunlar.


    Adem Uğur : O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Onu tutuklayıp halkın gözleri önüne getirin ki, herkes olaya şahit olsun. "


    Ahmet Tekin : 'O halde onu halkın gözü önüne çıkarın. Olur ki, onu teşhis ederler.' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Öyleyse onu insanların gözlerinin önüne getirin. Olur ki onlar da şahit olurlar!'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."


    Ali Fikri Yavuz : (Nemrud ve kavminin ileri gelenleri şöyle) dediler: “- Öyle ise, onu insanların gözleri önüne getirin, belki (yaptığı işe) şahidlik ederler.”


    Bekir Sadak : (60-61) Bazilari: «Ibrahim denen bir gencin onlari diline doladigini duymustuk» deyince, «O halde bunlarin sahidlik edebilmeleri icin onu halkin gozu onune getirin» dediler.


    Celal Yıldırım : Bunların şahitlik etmeleri ic!n onu halkın önüne getirin, dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : (60-61) Bazıları: 'İbrahim denen bir gencin onları diline doladığını duymuştuk' deyince, 'O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu halkın gözü önüne getirin' dediler.


    Diyanet Vakfi : O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.


    Edip Yüksel : 'Onu kamunun huzuruna çıkarın ki tanık olsunlar,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Haydin dediler: getirin onu nâsın gözleri önüne belki şehadet ederler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : hadi onu halkın gözleri önüne getirin, belki (onlar da aleyhinde) şehadet ederler.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «O halde onu insanların gözleri önüne getirin, olur ki (aleyhinde) şahidlik ederler» dediler.


    Fizilal-il Kuran : O halde onu yakalayıp halkın karşısına getiriniz ki, herkes bu suçunun tanığı olsun dediler.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «O halde onu insanların gözleri önüne getirin. Olur ki onlar da (aleyhinde) şâhidlik ederler».


    Hayrat Neşriyat : 'Öyle ise onu insanların gözü önüne getirin; belki (onun yaptığına) şâhidlik ederler' dediler.


    İbni Kesir : Dediler ki: O halde bunların şahidlik edebilmeleri için onu insanların gözleri önüne getirin.


    Muhammed Esed : (Berikiler:) "Onu insanların karşısına çıkarın, (aleyhine) tanıklık etsinler!" dediler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Haydin dediler. O'nu nâsın gözleri önüne getiriniz; umulur ki onlar şehâdette bulunurlar.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “O halde onu hemen insanların gözü önüne getirin, belki şâhitlik ederler. ”


    Şaban Piriş : -Şahitlik etmeleri için onu halkın gözü önüne getirin, dediler.


    Suat Yıldırım : "Haydin, dediler, getirin onu halkın huzuruna ki çekeceği cezaya onlar da şahit olsunlar."


    Süleyman Ateş : "Onu insanların gözü önüne getirin de (nasıl cezâlandırılacağına) tanık olsunlar" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.»


    Ümit Şimşek : 'Öyleyse onu halkın önüne çıkarın da başına geleceklere herkes şahit olsun' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler."
     


  2. قَالُوا أَأَنتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ



    Kâlû e ente fealte hâzâ bi âlihetinâ yâ ibrahîm(ibrahîmu).




    1. kâlû : dediler

    2. e ente : sen mi(sin)

    3. fealte : sen yaptın

    4. hâzâ : bu

    5. bi âliheti-nâ : bizim ilâhlarımıza

    6. yâ ibrahîmu : ey İbrâhîm






    İmam İskender Ali Mihr : “Ey İbrâhîm! Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?” dediler.


    Diyanet İşleri : (İbrahim gelince) “Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey İbrâhim dediler, bu işi sen mi yaptın mâbutlarımıza?


    Adem Uğur : Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Tanrılarımıza (heykellere - putlara) bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?"


    Ahmet Tekin : İbrâhim gelince:
    'Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrâhim?' dediler.


    Ahmet Varol : 'İlahlarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?' dediler.


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"


    Ali Fikri Yavuz : (Hz. İbrâhîmi huzura getirdikleri zaman ona şöyle) dediler: “- Sen mi bunu İlâhlarımıza yaptın, ey İbrâhîm?”


    Bekir Sadak : Ibrahim gelince, ona: «Ey Ibrahim Bunu tanrilarimiza sen mi yaptin?» dediler.


    Celal Yıldırım : Ey İbrahim! Bunu sen mi yaptın ilâhlarımıza ? dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : İbrahim gelince, ona: 'Ey İbrahim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?' dediler.


    Diyanet Vakfi : Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.


    Edip Yüksel : 'İbrahim, tanrılarımıza bunu sen mi yaptın,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dediler: sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ya İbrahim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Dediler ki: «Sen mi yaptın bunu tanrılarımıza ey İbrahim?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (İbrahim gelince ona) «Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?» dediler


    Fizilal-il Kuran : Soydaşları O'na «Ey İbrahim, bu işi ilahlarımıza sen mi yaptın?» dediler.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?"


    Hasan Basri Çantay : «Ey Ibrâhîm, dediler, sen mi Tanrılarımıza bu işi yapdın?»


    Hayrat Neşriyat : (İbrâhîm’i getirdikten sonra:) 'Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?' dediler.


    İbni Kesir : Ey İbrahim; tanrılarımıza bu işi sen mi yaptın? dediler.


    Muhammed Esed : (İbrahim onların yanına getirilince, o'na) "Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın, ey İbrahim?" diye sordular.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Ey İbrahim, Bizim ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?”


    Şaban Piriş : Dediler ki: -Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?


    Suat Yıldırım : "Söyle bakalım İbrâhim!" dediler, "sen mi yaptın tanrılarımıza karşı bu işi?"


    Süleyman Ateş : (İbrâhim'i getirdiler), dediler ki: "İbrâhim, tanrılarımıza sen mi bunu yaptın?"


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?»


    Ümit Şimşek : 'İbrahim,' dediler. 'Tanrılarımıza bunu yapan sen misin?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?"
     


  3. قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِن كَانُوا يَنطِقُونَ




    Kâle bel fealehu kebîruhum hâzâ fes’elûhum in kânû yentıkûn(yentıkûne).




    1. kâle : dedi

    2. bel : hayır

    3. feale-hu : onu o yaptı

    4. kebîru-hum : onların büyüğü

    5. hâzâ : bu

    6. fes'elûhum (fe es'elû-hum) : haydi onlara sorun

    7. in : eğer, ise

    8. kânû : oldular

    9. yentıkûne : konuşuyorlar, konuşurlar







    İmam İskender Ali Mihr : (İbrâhîm A.S) şöyle dedi: “Hayır, bunu onların büyüğü yaptı. Haydi eğer onlar konuşuyorlarsa (konuşabiliyorlarsa) onlara sorun!”


    Diyanet İşleri : Dedi ki: “Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!”


    Abdulbaki Gölpınarlı : O, belki de şu put yapmıştır bu işi dedi, büyükleri bu, söyliyebilirse sorun ona.


    Adem Uğur : Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.


    Ahmed Hulusi : (İbrahim) dedi ki: "Hayır! Onların şu büyükleri yapmıştır onu! Onlara (putlara) sorun, eğer konuşabiliyorlarsa!"


    Ahmet Tekin : 'Hayır. Bu işi onların büyüğü, şu büyük put yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara, şu yerdekilere sorun.' dedi.


    Ahmet Varol : 'Belki bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!' dedi.


    Ali Bulaç : "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."


    Ali Fikri Yavuz : İbrâhîm dedi ki: “Belki onların şu büyüğü bunu yapmıştır. Sorun bakalım onlara, eğer söylerlerse...


    Bekir Sadak : Ibrahim: «Belki onu su buyukleri yapmistir, konusabiliyorlarsa onlara sorun» dedi.


    Celal Yıldırım : İbrahim, «belki bu işi onların en büyüğü yapmıştır, eğer konuşabiliyorlarsa, onlara sorun» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : İbrahim: 'Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun' dedi.


    Diyanet Vakfi : Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.


    Edip Yüksel : 'Hayır, o işi işte şu büyükleri yaptı. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa!,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Belki dedi şu büyükleri yapmıştır, sorun bakalım onlara eğer söylerlerse


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (İbrahim): «Belki onu şu büyükleri yapmıştır; sorun bakalım onlara, eğer söyleyebilirlerse» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İbrahim: «Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun» dedi.


    Fizilal-il Kuran : İbrahim soydaşlarına dedi ki; «Aslında bu işi şu en büyükleri yapmıştır. Bunu onların kendilerine sorunuz. Tabii ki, eğer konuşabiliyorlarsa.»


    Gültekin Onan : "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."


    Hasan Basri Çantay : Dedi: «Belki bu işi onların şu büyüğü yapmışdır! O halde (başlarına geleni) onlara sorun, eğer söylerlerse»!


    Hayrat Neşriyat : (İbrâhîm:) 'Belki onu bu büyükleri yapmıştır; onlara bir sorun bakalım, eğer konuşuyorlarsa!' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Belki onu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorsa onlara sorun.


    Muhammed Esed : (İbrahim:) "Bu işi, belli ki, şu yapmıştır, putların en irisi yani: ama en iyisi, siz kendiniz onlara sorun; tabii, eğer konuşmasını biliyorlarsa!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Belki onu onların şu büyüğü yapmıştır. Haydin onlara sorunuz, eğer söyleyebilmekte iseler.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Sorun bakalım, eğer söyleyebilirlerse, belki bu işi şu büyük put yapmıştır!”


    Şaban Piriş : -Hayır, onu, şu büyükleri yapmıştır. Eğer, konuşabiliyorlarsa onlara sorun, dedi.


    Suat Yıldırım : "Belki de," dedi, "şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşurlarsa sorun bakalım onlara!"


    Süleyman Ateş : "Hayır dedi, (büyük putu göstererek) işte şu büyükleri yapmış; onlara sorun, eğer konuşurlarsa (!)"


    Tefhim-ul Kuran : «Hayır» dedi. «Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.»


    Ümit Şimşek : İbrahim 'Hayır, onu yapan şu büyükleridir,' dedi. 'Konuşabiliyorlarsa kendilerinden sorun.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!"

     


  4. فَرَجَعُوا إِلَى أَنفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنتُمُ الظَّالِمُونَ



    Fe receû ilâ enfusihim fe kâlû innekum entumuz zâlimûn(zâlimûne).




    1. fe receû : o zaman döndüler

    2. ilâ enfusi-him : onlar kendilerine

    3. fe kâlû : böylece dediler

    4. inne-kum : muhakkak siz

    5. entum : siz

    6. ez zâlimûne : zalimlersiniz






    İmam İskender Ali Mihr : Bunun üzerine kendilerine geldiler, sonra da (kendileri için); “Muhakkak ki siz; siz zalimlersiniz.” dediler.


    Diyanet İşleri : Bunun üzerine birbirlerine dönüp, “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Birbirlerine dönüp de gerçekten de zâlimsiniz siz dediler.


    Adem Uğur : Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler.


    Ahmed Hulusi : Şöyle bir düşündükten sonra: "Muhakkak ki siz, evet siz zâlimlersiniz" dediler (birbirlerine).


    Ahmet Tekin : Bunun üzerine akılları başlarına gelerek mantıklı düşündüler. Birbirlerine dönüp:


    'Siz, evet siz bu cansız putlara kulluk ve ibadet etmekle kendilerine haksızlık eden zâlimlersiniz' dediler.


    Ahmet Varol : Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurarak: 'Şüphesiz sizsiniz asıl zalimler, siz' dediler.


    Ali Bulaç : Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.


    Ali Fikri Yavuz : Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de: “- Doğrusu siz haksızsınız.” dediler.


    Bekir Sadak : (64-65) Kendi kendilerine: «Dogrusu siz haksizsiniz", sonra kafalarinda olan eski inanclarina donerek: «Ey Ibrahim! Bunlarin konusmayacagini, and olsun ki, bilirsin» dediler.


    Celal Yıldırım : Bunun üzerine kendi vicdanlarına dönüp: «Şüphesiz ki siz haksızlarsınız» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : (64-65) Kendi kendilerine: 'Doğrusu siz haksızsınız', sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: 'Ey İbrahim! bunların konuşmayacağını, and olsun ki, bilirsin' dediler.


    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.


    Edip Yüksel : Kendi vicdanlarına dönüp, kendi kendilerine şunu söylediler: 'Gerçekten sizler haksızsınız.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de dediler: doğrusu siz haksızsınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de: «Doğrusu siz haksızsınız!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: «Doğrusu siz haksızsınız.»


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine vicdanlarına başvurarak birbirlerine «asıl zalimler sizlersiniz» dediler.


    Gültekin Onan : Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.


    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine vicdanlarına dönüb (birbirlerine) dediler ki: «Hiç şübhesiz (asıl) zaalimler sizsiniz, siz»!


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine (orada bulunanlar) kendi vicdanlarına döndüler de (kendi kendilerine): 'Gerçekten zâlim olanlar, ancak sizlersiniz' dediler.


    İbni Kesir : Bunun üzerine kendilerine dönüp dediler ki: Hiç şüphesiz zalimler sizsiniz siz.


    Muhammed Esed : Bunun üzerine birbirlerine dönüp: "Doğrusu, asıl zalim olan sizlermişsiniz!" dediler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bunun üzerine kendi nefislerine döndüler de dediler ki: «Siz şüphe yok ki, zalimlersiniz.»


    Ömer Öngüt : Kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine): “Hakikaten sizler zâlimlersiniz!” dediler.


    Şaban Piriş : Bunun üzerine kendilerine gelip: -Siz, gerçekten haksızsınız dediler.


    Suat Yıldırım : Bunun üzerine vicdanlarına dönüp içlerinden: "Asıl zalim İbrâhim değil, bu âciz putlara ibadet edip bel bağlayan sizler, biz müşriklermişiz!" dediler.


    Süleyman Ateş : Kendi vicdanlarına başvurup (içlerinden): "Hakikaten sizler haksızsınız!" dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da: «Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz» dediler.


    Ümit Şimşek : Vicdanlarının sesini dinlediklerinde, 'Gerçekten zalim olan biziz' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bunun üzerine kendi benliklerine döndüler de şöyle dediler: "Siz, zalimlerin ta kendilerisiniz."
     


  5. ثُمَّ نُكِسُوا عَلَى رُؤُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلَاء يَنطِقُونَ



    Summe nukisû alâ ruûsihim, lekad alimte mâ hâulâi yentıkûn(yentıkûne).




    1. summe : sonra

    2. nukisû : (başları) eğildi

    3. alâ : üzerine, ...e

    4. ruûsi-him : onların başları

    5. lekad : andolsun

    6. alimte : sen bildin (biliyordun)

    7. mâ : olmadı, olmuyor

    8. hâulâi : bunlar

    9. yentıkûne : konuşuyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra onların başları öne eğildi. (Hz. İbrâhîm'e): “Andolsun ki sen, bunların konuşmadığını (konuşamadığını) biliyordun.” (dediler).


    Diyanet İşleri : Sonra eski inanç ve inatlarına döndüler ve, “Andolsun, bunların konuşmayacağını sen de bilirsin” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra başlarını eğdiler ve andolsun ki dediler, sen de bunların konuşmadığını bilirsin.


    Adem Uğur : Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.


    Ahmed Hulusi : Sonra gene kafaları alt üst olup eski fikirlerinde ısrarla: "Sen gerçekten bilirsin ki, bunlar konuşmazlar!" (dediler).


    Ahmet Tekin : Sonra da eski kafalarına, eski inanç ve tartışmalarına döndüler.
    'Sen bunların konuşmayacağını pekâlâ biliyorsun' dediler.


    Ahmet Varol : Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: 'Andolsun bunların konuşamayacaklarını sen de bilirsin!'


    Ali Bulaç : Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."


    Ali Fikri Yavuz : Sonra yine eski kafalarına (akıllarına) döndüler (ve Nemrud İbrâhîm’e şöyle dedi.) Sen gerçekten biliyorsun ki, bu putlar konuşamazlar.


    Bekir Sadak : (64-65) Kendi kendilerine: «Dogrusu siz haksizsiniz", sonra kafalarinda olan eski inanclarina donerek: «Ey Ibrahim! Bunlarin konusmayacagini, and olsun ki, bilirsin» dediler.


    Celal Yıldırım : Sonra da başları üzerine döndüler de: «And olsun ki bunların konuşamıyacağını sen de bilirsin» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : (64-65) Kendi kendilerine: 'Doğrusu siz haksızsınız', sonra kafalarında olan eski inançlarına dönerek: 'Ey İbrahim! bunların konuşmayacağını, and olsun ki, bilirsin' dediler.


    Diyanet Vakfi : Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.


    Edip Yüksel : Sonra tekrar eski kafalarına döndüler: 'Bunların konuşamadığını sen gayet iyi bilirsin!'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra yine tepeleri üstü ters döndüler, sen cidden bilirsin ki bunlar söylemez dediler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra tepeleri üstü ters döndüler: «Sen gerçekten bunların konuşmadığını bilirsin.» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: «And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Fakat sonra yine eski dik kafalılıklarına dönerek İbrahim'e «Sen de iyi bilirsin ki, bunlar konuşamazlar,» dediler.


    Gültekin Onan : Sonra yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."


    Hasan Basri Çantay : Sonra yine (eski) kafalarına döndürüldüler; «Andolsun ki bunların söz söylemeyeceğini sen de bilirsin» dediler.


    Hayrat Neşriyat : Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: 'Yemîn olsun (sen de) bilirsin ki, bunlar konuşmazlar!' (dediler).


    İbni Kesir : Sonra eski kafalarına döndürüldüler: Bunların konuşamayacağını, andolsun ki; sen de bilirsin, dediler.


    Muhammed Esed : Ama çok geçmeden yine eski düşünce tarzlarına döndüler ve (İbrahim'e:) "Bu (put)ların konuşamadıklarını kendin de pekala biliyorsun!" dediler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra da başları üzerine döndürüldüler de (dediler ki:) «Muhakkak sen bilmişsindir ki, onlar söz söyler değildirler.»


    Ömer Öngüt : Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler. “Sen de pekâlâ bunların konuşmadığını biliyorsun. ” dediler.


    Şaban Piriş : Sonra yine eski kafalarına döndüler ve: -Onların konuşamayacağını sen çok iyi bilirsin, dediler.


    Suat Yıldırım : Fakat bunu dışa vurmayıp sonra yine önceki görüşlerine dönüp İbrâhim’e: "Bunların konuşmadıklarını sen de pek iyi bilirsin!" dediler.


    Süleyman Ateş : Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: "Sen de bilirsin ki bunlar konuşmazlar," dediler.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: «Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.»


    Ümit Şimşek : Sonra yine eski kafalarına döndüler. 'Bunların konuşmayacağını sen de biliyorsun' dediler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra, yine kendi kafalarına döndürüldüler: "Vallahi, sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar."
     


  6. قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ




    Kâle e fe ta’budûne min dûnillâhi mâ lâ yenfeukum şey’en ve lâ yadurrukum.




    1. kâle : dedi

    2. e fe : hâlâ mı

    3. ta'budûne : tapıyorsunuz

    4. min dûnillâhi (dûni allâhi) : Allah'tan başka

    5. mâ : şeylere

    6. lâ yenfeu-kum : size faydası olmaz

    7. şey'en : bir şey

    8. ve lâ yadurru-kum : ve size zararı olmaz





    İmam İskender Ali Mihr : (İbrâhîm A.S): “Hâlâ size bir faydası ve zararı olmayan, Allah'tan başka şeylere mi tapıyorsunuz?” dedi.


    Diyanet İşleri : İbrahim, şöyle dedi: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : İbrâhim, peki dedi, öyleyse Allah'ı bırakıp da ne diye tapıyorsunuz size ne bir faydası dokunan, ne bir zararı gelen şeylere?


    Adem Uğur : İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?


    Ahmed Hulusi : (İbrahim) dedi ki: "Allâh dûnunda size hiçbir yarar ya da zarar da veremeyen şeylere mi tapınıyorsunuz?"


    Ahmet Tekin : İbrâhim:
    'Öyleyse, siz Allah’ı bırakıp kulları durumundaki, size hiçbir fayda sağlamayan, hiç zarar veremeyecek olan putlara hâlâ tapacak mısınız?' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Öyleyse Allah'ı bırakıp da size hiçbir yararı ve zararı olmayan şeylere mi tapıyorsunuz?


    Ali Bulaç : Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"


    Ali Fikri Yavuz : İbrâhîm: “- O halde Allah’ı bırakıb da size hiç bir fayda veremiyecek ve zarar da yapamıyacak şeylere mi tapıyorsunuz?


    Bekir Sadak : (66-67) Ibrahim: «O halde, Allah'i birakip da size hicbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsiniz? Size de, Allah'i birakip taptiklariniza da yaziklar olsun! Akletmiyor musunuz?» dedi.


    Celal Yıldırım : İbrahim: «Siz Allah'ı bırakıp hiçbir şey ile size yarar ve zarar vermeyecek şeylere mi tapıyorsunuz ?!


    Diyanet İşleri (eski) : (66-67) İbrahim: 'O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?' dedi.


    Diyanet Vakfi : İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?


    Edip Yüksel : 'ALLAH'ın yanında Size hiç bir yararı ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O halde dedi: Allahı bırakıp da size hiç bir faide veremiyecek, zarar da edemiyecek nesnelere mi tapıyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (İbrahim) dedi: «O halde Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyecek nesnelere mi tapıyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (İbrahim) dedi: «O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz?»


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine İbrahim dedi ki; «Allah'ı bırakıp size ne fayda ve ne de zarar dokunduramayan bu putlara mı tapıyorsunuz?»


    Gültekin Onan : Dedi ki: "O halde, Tanrı'yı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"


    Hasan Basri Çantay : (Ibrâhîm) dedi: «Öyleyse Allâhı bırakıb da size hiçbir şeyle ne fâide, ne zarar yapamayacak olan (bu put) lara haalâ tapacak mısınız»?


    Hayrat Neşriyat : (İbrâhîm) şöyle dedi: 'Öyle ise Allah’ı bırakıp da, size bir fayda vermeyen, hem size bir zararı da dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?'


    İbni Kesir : Dedi ki: O halde Allah'ı bırakıp da size hiç bir fayda veya zarar veremeyecek şeylere ne diye taparsınız?


    Muhammed Esed : (İbrahim:) "O halde" dedi, "Allah'ı bırakıp da, size hiçbir şekilde ne yararı ne de zararı dokunmayan şeylere mi tapınıyorsunuz?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «O halde Allah'tan başka size hiçbir şey ile faide veremiyecek ve zarar da veremiyecek bir şeye ibadet eder misiniz?»


    Ömer Öngüt : İbrahim dedi ki: “O halde Allah'ı bırakıp da hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere ne diye tapıyorsunuz?”


    Şaban Piriş : İbrahim: -O halde Allah’ı bırakıp da size hiç bir şekilde fayda ya da zarar vermeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? dedi.


    Suat Yıldırım : (66-67) "O halde," dedi, Allah’tan başka, size ne fayda ne de zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size de, Allah’tan başka o taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"


    Süleyman Ateş : "Peki, dedi, siz Allâh'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?"


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapmaktasınız?»


    Ümit Şimşek : İbrahim dedi ki: 'Allah dururken, size ne bir yarar, ne de bir zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : İbrahim dedi: "Siz, Allah'ın berisinden, size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, zarar veremeyen şeylere mi tapıyorsunuz?"

     


  7. أُفٍّ لَّكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ




    Uffin lekum ve li mâ ta’budûne min dûnillâh(dûnillâhi), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).




    1. uffin : of, yazıklar olsun

    2. lekum : size

    3. ve li mâ ta'budûne : ve taptığınız şeylere

    4. min dûnillâhi (dûni allâhi) : Allah'tan başka

    5. e fe lâ ta'kılûne : hâlâ akıl etmiyor musunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Size ve Allah'tan başka taptığınız şeylere yazıklar olsun. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?


    Diyanet İşleri : “Yazıklar olsun, size de; Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yuh size de, Allah'ı bırakıp taptığınız şeylere de; akıl etmez misiniz ki?


    Adem Uğur : Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?


    Ahmed Hulusi : "Yazık size! Allâh dûnunda taptıklarınıza! Aklınızı kullanamıyor musunuz?"


    Ahmet Tekin : 'Size de, Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden taptıklarınıza da yazıklar olsun. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?'


    Ahmet Varol : Size de Allah'tan ayrı taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akıl etmiyor musunuz?


    Ali Bulaç : "Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"


    Ali Fikri Yavuz : Yuh size ve Allah’dan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmıyacak mısınız?” dedi.


    Bekir Sadak : (66-67) Ibrahim: «O halde, Allah'i birakip da size hicbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsiniz? Size de, Allah'i birakip taptiklariniza da yaziklar olsun! Akletmiyor musunuz?» dedi.


    Celal Yıldırım : Size de, Allah'tan başka taptıklarınıza da yuh olsun ! Hâlâ aklınızı kullanmıyacak mısınız ?» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : (66-67) İbrahim: 'O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Akletmiyor musunuz?' dedi.


    Diyanet Vakfi : Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?


    Edip Yüksel : 'Yuh size ve ALLAH'ın yanında taptıklarınıza. Aklınızı kullanmaz mısınız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yuf size ve Allahdan başka taptıklarınıza! hâlâ akıllanmıyacak mısınız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Hala akıllanmayacak mısınız!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?»


    Fizilal-il Kuran : Yuh olsun size ve Allah'ı bir yana bırakıp taptığınız putlarınıza! Sizin hiç kafanız çalışmıyor mu?


    Gültekin Onan : "Yuh size ve Tanrı'dan başka taptıklarınıza. Siz yine de akletmeyecek misiniz?"


    Hasan Basri Çantay : «Yuf size ve Allâhı bırakıb tapmakda olduklarınıza! Akıllanmayacak mısınız siz»?


    Hayrat Neşriyat : 'Size de, Allah’dan başka tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Hiç akıl erdirmez misiniz?'


    İbni Kesir : Yuh olsun size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Daha akıllanmayacak mısınız?


    Muhammed Esed : Yazıklar olsun size de, Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün bu nesnelere de! Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Yuf size! Ve Allah'tan başka tapar olduğunuza! Siz hiç âkılâne düşünmeyecek misiniz?»


    Ömer Öngüt : “Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?”


    Şaban Piriş : Yazıklar olsun size ve Allah’tan başka kulluk ettiklerinize, hiç aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Suat Yıldırım : (66-67) "O halde," dedi, Allah’tan başka, size ne fayda ne de zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size de, Allah’tan başka o taptıklarınıza da! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"


    Süleyman Ateş : "Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?"


    Tefhim-ul Kuran : «Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?»


    Ümit Şimşek : 'Yuh olsun size de, Allah'tan başka taptıklarınıza da! Hâlâ akıllanmıyor musunuz?'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Yazıklar olsun size ve Allah'ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?"

     


  8. قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ




    Kâlû harrikûhu vansurû âlihetekum in kuntum fâılîn(fâılîne).




    1. kâlû : dediler

    2. harrikû-hu : onu yakın

    3. vansurû (ve unsurû) : ve yardım edin

    4. âlihete-kum : ilâhlarınıza

    5. in kuntum : eğer siz iseniz

    6. fâılîne : yapanlar






    İmam İskender Ali Mihr : “Eğer yapabilirseniz, onu (İbrâhîm A.S'ı) yakın! Ve ilâhlarınıza yardım edin.” dediler.


    Diyanet İşleri : (İçlerinden bazıları), “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir şey yapacaksanız dediler, yakın onu da mâbutlarınıza yardım edin.


    Adem Uğur : (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Onu (İbrahim'i) yakarak tanrılarınıza destek verin. . . Eğer elinizden bir şey gelirse (bunu yapın). "


    Ahmet Tekin : Bir kısmı, saray ileri gelenleri:
    'Eğer bir şey yapmakta kararlı iseniz, şunu yakın da, tanrılarınıza yardım edin, öclerini alın' dediler.


    Ahmet Varol : Dediler ki: 'Eğer bir şey yapacaksanız, onu yakın da ilahlarınıza yardım edin!'


    Ali Bulaç : Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun."


    Ali Fikri Yavuz : (Nemrud ve kavmi şöyle) dediler: “- Bunu (İbrâhîm’i) yakın da İlâhlarınızın öcünü alın; eğer bir iş yapacaksanız...”


    Bekir Sadak : Onlar: «Bir sey yapacaksaniz, sunu yakin da tanrilariniza yardim edin» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar, «eğer (İbrahim'e ceza olarak bir şey) yapacaksanız onu ateşte yakın da tanrılarınıza yardımcı olun» dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar: 'Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin' dediler.


    Diyanet Vakfi : (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.


    Edip Yüksel : 'Bir şey yapacaksanız onu yakın da tanrılarınızı destekleyin,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Siz bunu, dediler: yakın da ilâhlarınızın öcünü alın, bir iş yapacaksınız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Onlar): «Siz bunu yakın da tanrılarınızın öcünü alın, eğer birşey yapacaksanız!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar: «Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin» dediler.


    Fizilal-il Kuran : O zaman soydaşları «Eğer ilahlarınızın tarafını tutacaksanız İbrahim'i ateşe atınız da böylece onları destekleyiniz» dediler.


    Gültekin Onan : Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve tanrılarınıza yardımda bulunun."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Ona yakın! (bu suretle) Tanrılarınıza yardım edin, eğer (bir iş) yapanlarsanız».


    Hayrat Neşriyat : (Bazıları:) 'Eğer (bir iş) yapacak kimseler iseniz, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin!' dediler.


    İbni Kesir : Onlar: Bir şey yapacaksanız şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin, dedi


    Muhammed Esed : "Eğer (bir şey) yapacaksanız" dediler, "bari o'nu yakın da, böylece tanrılarınıza arka çıkmış olun!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «O'nu yakınız ve ilâhlarınıza yardım ediniz. Eğer yapacak kimseler iseniz.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Eğer bir iş yapacaksanız, şunu yakın da ilâhlarınıza yardım edin!”


    Şaban Piriş : -Eğer bir şey yapacaksanız, şunu yakın da, ilahlarınıza yardım edin, dediler.


    Suat Yıldırım : "Eğer yapacağınız bir şey varsa, dediler, o da bunu yakmaktır. Böyle yapın da tanrılarınıza sahip çıkın!"


    Süleyman Ateş : Dediler: "Onu yakın, tanrılarınıza yardım edin, eğer bir iş yapacaksanız."


    Tefhim-ul Kuran : Dediler ki: «Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.»


    Ümit Şimşek : 'Eğer bir iş yapacaksanız,' dediler, 'onu yakarak tanrılarınıza yardımcı olun.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Yakın bunu! Eğer birşey yapacak kişilerseniz, ilahlarınıza yardım edin."
     


  9. قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ




    Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrahîm(ibrahîme).




    1. kulnâ : biz dedik

    2. yâ nâru : ey ateş

    3. kûnî : ol

    4. berden : soğuk

    5. ve selâmen : ve selâmet (zararsız)

    6. alâ ibrâhîme : İbrâhîm'e






    İmam İskender Ali Mihr : “Ey ateş! İbrâhîm (A.S)'a (karşı) soğuk ve selâmet (zararsız) ol.” dedik.


    Diyanet İşleri : “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” dedik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey ateş dedik, soğu İbrâhim'e karşı ve bir zarar verme ona.


    Adem Uğur : Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol! dedik.


    Ahmed Hulusi : Dedik: "Ey Ateş. . . İbrahim'e serin ve selâm (selâmet) ol!"


    Ahmet Tekin : Biz:
    'Ey ateş, İbrâhim’e karşı serin, zararsız ve selâmet yeri ol' dedik.


    Ahmet Varol : Biz de dedik ki: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.'


    Ali Bulaç : Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."


    Ali Fikri Yavuz : (Kudret sahibi olan) biz de dedik ki: “- Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve selâmet ol.”


    Bekir Sadak : Biz: «Ey ates! Ibrahim'e karsi serin ve zararsiz ol» dedik.


    Celal Yıldırım : Biz de «ey ateş! Serin ve esenlik ol İbrahim'e» dedik.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz: 'Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol' dedik.


    Diyanet Vakfi : «Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik.


    Edip Yüksel : 'Ey ateş, İbrahim'e karşı serin ve güvenilir ol,' dedik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ey nâr, serin ve selâmet ol İbrahime dedik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz: «Ey ateş, İbrahim'e serin ve zararsız ol!» dedik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz: «Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol» dedik.


    Fizilal-il Kuran : Bunun üzerine biz dedik ki; «Ey ateş, İbrahim'e karşı yakıcılığını yitir, O'na zarar verme.»


    Gültekin Onan : Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."


    Hasan Basri Çantay : Biz de dedik: «Ey ateş, Ibrâhîme karşı serin ve selâmet ol».


    Hayrat Neşriyat : (Onu ateşe attıklarında:) 'Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve selâmetli ol!' dedik.


    İbni Kesir : Biz de: Ey ateş; İbrahim'e serin ve selamet ol, dedik.


    Muhammed Esed : (Ne var ki) Biz "Ey ateş, serin ol, İbrahim'e dokunma!" dedik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedik ki: «Ey Ateş! İbrahim üzerine serin ve selâmet ol.»


    Ömer Öngüt : Biz de: “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!” dedik.


    Şaban Piriş : -Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol! dedik.


    Suat Yıldırım : Biz ateşe şöyle ferman ettik: "Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selâmet ol ona!"


    Süleyman Ateş : Biz de: "Ey ateş, İbrâhim'e serin ve esenlik ol!" dedik.


    Tefhim-ul Kuran : Biz de dedik ki: «Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol.»


    Ümit Şimşek : Biz de 'Ey ateş, İbrahim'e serinlik ve esenlik ol' buyurduk.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz de şöyle dedik: "Ey ateş, İbrahim'e bir serinlik ol, bir selam ol!"
     


  10. وَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَخْسَرِينَ




    Ve erâdû bihî keyden fe cealnâ humul ahserîn(ahserîne).




    1. ve erâdû : ve istediler

    2. bi-hi : ona

    3. keyden : tuzak, hile

    4. fe ceal-nâ : böylece yaptık, fakat kıldık

    5. hum : onlar

    6. el ahserîne : daha çok hüsranda olanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve ona tuzak kurmak istediler. Fakat Biz, onları daha çok hüsrana düşürdük.


    Diyanet İşleri : Ona böyle bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları en çok zarar edenler durumuna düşürdük.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, İbrâhim'e bir düzen kurmak istedilerse de biz, onları en büyük bir ziyâna uğrattık.


    Adem Uğur : Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.


    Ahmed Hulusi : Ona bir tuzak kurmak istediler; onların yaptığını geçersiz kıldık!


    Ahmet Tekin : Ona bir kötülük planı hazırlamak istediler. Fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.


    Ahmet Varol : Ona bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz asıl kendilerini hüsrana uğrattık.


    Ali Bulaç : Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : İbrâhîm’e bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz, kendilerini daha ziyade hüsrana düşürdük. (üzerlerine sinek musallat ederek onları helâk ettik).


    Bekir Sadak : Ona duzen kurmak istediler, fakat Biz onlari husrana ugrattik.


    Celal Yıldırım : İbrahim'e tuzak kurmak istediler. Biz de onları hüsrana uğrattık.


    Diyanet İşleri (eski) : Ona düzen kurmak istediler, fakat Biz onları hüsrana uğrattık.


    Diyanet Vakfi : Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.


    Edip Yüksel : Böylece onun için bir plan uygulamak istediler de biz onları başarısızlığa mahkum ettik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ona bir dolab kurmak istediler, biz de daha ziyade kendilerini husrâna düşürdük


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O'na bir dolap kurmak istediler, fakat Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğrattık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ona düzen kurmak istediler, fakat biz kendilerini daha fazla hüsrana uğrattık.


    Fizilal-il Kuran : Onlar O'nu tuzağa düşürmek istediler. Biz ise onları en ağır hüsrana uğrattık.


    Gültekin Onan : Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.


    Hasan Basri Çantay : Ona (böyle) bir tuzak kurmak istediler. Fakat biz kendilerini daha ziyâde hüsrana düşenler (den) kıldık.


    Hayrat Neşriyat : Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat kendilerini daha çok hüsrâna uğrayanlar kıldık.


    İbni Kesir : Ona düzen kurmak istediler. Ama Biz, onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.


    Muhammed Esed : Bu arada onlar İbrahim'e tuzak kurmaya çalıştılar; ama Biz onların bütün yapıp ettiklerini boşa çıkardık:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve O'na bir hud'ada bulunmak istediler. Biz de onları ziyâde hüsrâna uğramış kimseler kıldık.


    Ömer Öngüt : Böylece ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrattık.


    Şaban Piriş : -Ona bir tuzak kurmak istediler. Ama onları hüsrana uğrattık.


    Suat Yıldırım : Hülasa onu tuzağa düşürmek istediler ama, Biz asıl onları hüsrana uğrattık. Asıl tuzağa düşenler kendileri oldular.


    Süleyman Ateş : Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de, asıl kendilerini hüsrâna uğrattık.


    Tefhim-ul Kuran : Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.


    Ümit Şimşek : Onlar İbrahim'i tuzağa düşürmek istediler; Biz ise onları hüsranın en büyüğüne attık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ona tuzak kurmak istediler de biz onları hüsranın en beterine uğrayanlar yaptık.
     


  11. وَنَجَّيْنَاهُ وَلُوطًا إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا لِلْعَالَمِينَ




    Ve necceynâhu ve lûtan ilel ardılletî bâraknâ fîhâ lil âlemîn(âlemîne).




    1. ve necceynâ-hu : ve biz onu kurtardık

    2. ve lûtan : ve Lut

    3. ilâ el ardı : arza, yere

    4. elletî : ki o

    5. bârak-nâ : bereket kıldık

    6. fî-hâ : orada

    7. li el âlemîne : âlemler için, âlemlere






    İmam İskender Ali Mihr : Âlemler içinde bereketli kıldığımız arz'a, onu ve Hz. Lut'u (ulaştırıp) kurtardık.


    Diyanet İşleri : Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketler kıldığımız yere ulaştırdık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onu da, Lût'u da kurtarıp âlemlere kutlu ettiğimiz yere ulaştırdık.


    Adem Uğur : Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.


    Ahmed Hulusi : Biz Onu (İbrahim'i) da Lût'u da, insanlar için bereketlendirdiğimiz o bölgeye eriştirip, kurtardık.


    Ahmet Tekin : Onu da, Lût’u da, âlemler için, insanlar için kutsal kıldığımız topraklara ulaştırıp kurtardık.


    Ahmet Varol : Onu da Lut'u da içinde alemler için bereketler verdiğimiz yere (ulaştırıp) kurtardık.


    Ali Bulaç : Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.


    Ali Fikri Yavuz : Böylece İbrâhîm’i ve (kardeşinin oğlu) Lût’u, (Nemrud ve kavminden) kurtardık ve onları, içinde alemlere bereketler verdiğimiz arza (Şam’a) ulaştırdık.


    Bekir Sadak : Onu da, Lut'u da, alemler icin kutsal kildigimiz yere ulastirip kurtardik.


    Celal Yıldırım : Hem ibrahim'i, hem Lût'u âlemler için mubarek kıldığımız ülkeye (ulaştırıp) kurtardık.


    Diyanet İşleri (eski) : Onu da, Lut'u da, alemler için kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.


    Diyanet Vakfi : Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık.


    Edip Yüksel : Onu ve Lut'u, tüm insanlar için kutsal kıldığımız topraklara ulaştırıp kurtardık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve onu Lût ile beraber kurtarıp içinde âlemîne bereketler verdiğimiz Arza çıkardık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onu Lut ile beraber kurtarıp içinde alemlere bereketler verdiğimiz yere çıkardık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onu da, Lût'u da, âlemler için bereketli ve kutsal kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık.


    Fizilal-il Kuran : Arkasından İbrahim'i, Lut ile birlikte kurtararak onları insanlar için verimli ve bereketli kıldığımız bir bölgeye yerleştirdik.


    Gültekin Onan : Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.


    Hasan Basri Çantay : Onu da, Lutu da — içinde âlemler için bereketler verdiğimiz arza (ulaşdırıb) — kurtardık.


    Hayrat Neşriyat : Onu ve (kardeşinin oğlu) Lût’u, içinde âlemler için (maddî-ma'nevî) bereketler kıldığımız yere (Şam’a ulaştırıp) kurtardık.


    İbni Kesir : Onu da, Lut'u da alemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp kurtardık


    Muhammed Esed : ve o'nu da, (kardeşinin oğlu) Lut'u da, gelecek bütün çağlar için kutlu kıldığımız bir beldeye ulaştırarak kurtardık.


    Ömer Nasuhi Bilmen : (71-72) Ve O'nu ve Lût'u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vardır. Ve O'na İshak'ı ve fazla olarak da Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de sâlihler kıldık.


    Ömer Öngüt : Biz onu ve Lut'u kurtarıp, âlemlere bereketler verdiğimiz yere ulaştırdık.


    Şaban Piriş : Onu da Lût’u da alemler için mübarek kıldığımız yere ulaştırıp, kurtardık.


    Suat Yıldırım : Onu Lût ile beraber kurtarıp, bütün insanlar için kutlu ve feyizli kıldığımız diyara ulaştırdık.


    Süleyman Ateş : Onu ve Lût'u kurtarıp, âlemlere bereketli kıldığımız bir yere getirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.


    Ümit Şimşek : Onu ve Lût'u kurtararak bütün insanlar için mübarek kıldığımız bir diyara ulaştırdık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz onu da Lût'u da kurtarıp içinde âlemlere bereketler sakladığımız toprağa ulaştırdık.
     


  12. وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلًّا جَعَلْنَا صَالِحِينَ




    Ve vehebnâ lehu ishâk(ishâka), ve ya’kûbe nâfileh(nâfileten), ve kullen cealnâ sâlihîn(sâlihîne).




    1. ve veheb-nâ : ve armağan ettik

    2. lehu : ona

    3. ishâka : İshak

    4. ve ya'kûbe : ve Yâkub'u

    5. nâfileten : ilâveten

    6. ve kullen : ve hepsini

    7. ceal-nâ : kıldık

    8. sâlihîne : salihler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve ona, İshak (A.S)'ı ve nafileten (ilâveten) Yâkub (A.S)'ı vehbî (armağan) olarak verdik. Ve hepsini salihler kıldık.


    Diyanet İşleri : Ona İshak’ı ve ayrıca da Yakub’u bağışladık ve her birini salih kimseler yaptık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve ona İshak'ı verdik, Yakup'u da istemeden ihsân ettik ve hepsini de temiz ve iyi kişiler kıldık.


    Adem Uğur : Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; herbirini sâlih insanlar yaptık.


    Ahmed Hulusi : Biz Ona İshak'ı bağışladık, fazladan da Yakup'u verdik. . . Hepsini sâlihler kıldık.


    Ahmet Tekin : Ona İshak’ı bağışladık. Üstelik dileğinden de fazlasını, torun olarak Yâkub’u verdik. Her birini, dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi mü’minler, sâlih kimseler olarak yetiştirdik.


    Ahmet Varol : Ona İshak'ı ve fazladan da Yakub'u bahşettik. Hepsini de salih kimseler eyledik.


    Ali Bulaç : Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.


    Ali Fikri Yavuz : İbrâhîme (evlad olarak) İshak’ı, üstelik bir de Yakûb’u ihsan ettik ve her birini salih kimselerden yaptık.


    Bekir Sadak : Ibrahim'e, buna ilaveten ishak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kildik.


    Celal Yıldırım : Ve ibrahim'e İshâk'ı, fazla olarak da Yâkub'u verdik ve hepsini de iyi yararlı kişiler kıldık.


    Diyanet İşleri (eski) : İbrahim'e, buna ilaveten İshak ve Yakub'u da verdik, her birini iyi kimseler kıldık.


    Diyanet Vakfi : Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; herbirini sâlih insanlar yaptık.


    Edip Yüksel : Ona ödül olarak İshak'ı ve Yakub'u verdik. Hepsini erdemli kıldık


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve ona İshakı ihsan ettik, fazla olarak Ya'kubu da ve her birini salihînden kıldık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ona İshak'ı lütfettik, üstelik Yakub'u da; ve onların herbirini iyi kimseler yaptık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ona (İbrahim'e) İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik ve herbirini salih kimseler kıldık.


    Fizilal-il Kuran : Üstelik İbrahim'e, İshak'ı ve fazladan bir bağış olarak Yakub'u lütfettik ve hepsini de salih kimseler yaptık.


    Gültekin Onan : Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.


    Hasan Basri Çantay : Ona (İbrâhîme) Ishaakı, üstelik bir de Ya'kuubu ihsan etdik ve (bunların) her birini saalih (zât) ler yapdık.


    Hayrat Neşriyat : Ve ona (İbrâhîm’e) İshâk’ı ve fazla(sıyla bir lütûf) olarak da (torunu olan)Ya'kub’u ihsân ettik. Ve her birini sâlih kimseler kıldık.


    İbni Kesir : Ona İshak'ı, üstelik bir de Yakub'u ihsan ettik. Ve her birini salih kimseler kıldık.


    Muhammed Esed : Ve o'na ayrıca İshak'ı ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u armağan ettik, ve onların hepsinin dürüst ve erdemli insanlar olmalarını sağladık;


    Ömer Nasuhi Bilmen : (71-72) Ve O'nu ve Lût'u kurtarıp bir yere kavuşturduk ki, o yerde âlemler için bereketler vardır. Ve O'na İshak'ı ve fazla olarak da Yakub'u ihsan ettik ve hepsini de sâlihler kıldık.


    Ömer Öngüt : Ona İshak'ı hediye ettik, fazladan bir bağış olmak üzere Yâkub'u lütfettik. Her birini sâlih insanlar yaptık.


    Şaban Piriş : Ve ona, İshak’ı, üstelik bir de Yakub’u bağışladık. Her ikisini de dürüst kimseler kıldık.


    Suat Yıldırım : Ona ayrıca İshak’ı, üstelik bir de Yâkub’u ihsan ettik. Hepsini de erdemli insanlar kıldık.


    Süleyman Ateş : Ona İshak'ı hediye ettik, üstelik (torunu) Ya'kûb'u da (verdik). Hepsini de iyi insanlar yaptık.


    Tefhim-ul Kuran : Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.


    Ümit Şimşek : Ve ona İshak'ı verdik. Ayrıca bir de Yakub'u bağışladık. Hepsini de iyi ve hayırlı kullar eyledik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ona İshak'ı bağışladık, ayrıca Yakub'u da hediye ettik. Hepsini hak ve barış için çalışan insanlar yaptık.

     


  13. وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ




    Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).




    1. ve cealnâ-hum : ve onları kıldık

    2. eimmeten : imamlar

    3. yehdûne : hidayete erdirirler

    4. bi emri-nâ : bizim emrimizle

    5. ve evhay-nâ : ve biz vahyettik

    6. ileyhim : onlara

    7. fi'le el hayrâti : hayırlar işleme (yapma)

    8. ve ikâme es salâti : ve namazın ikame edilmesi (namaz kılınması)

    9. ve îtâe ez zekâti : ve zekâtın verilmesi

    10. ve kânû : ve oldular

    11. lenâ : bize

    12. âbidîne : kullar






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.


    Diyanet İşleri : Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden kimselerdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları öyle rehberler ettik ki emrimizle halkı doğru yola sevk ederler ve onlara hayırlı işleri, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve onlar, bize ibâdet eden kişilerdi.


    Adem Uğur : Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.


    Ahmed Hulusi : Onları hükmümüzce hakikate erdiren önderler kıldık. . . Onlara hayırlı işler yapmayı, salâtı ikame etmeyi ve zekât vermeyi vahyettik. . . Kulluklarının farkındalığında idiler.


    Ahmet Tekin : Onları, var ettiğimiz planın gereği, doğru yolu gösteren imamlar, önderler olarak hazırlayıp yetiştirdik. Onlara, dünya ve âhiret için hayırlı işler yapmayı, Allahın emirlerini yerine getirmeyi, namazı âdâbına riayet ederek, aksatmadan kılmayı, vicdanı, serveti, sosyal bünyeyi arındıran, berekete vesile olan zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar bizi ilâh tanıyan, candan müslüman olarak bize bağlanan, saygıyla bize kulluk ve ibadet eden kimselerdi.


    Ahmet Varol : Onları bizim emrimizle doğruya ileten önderler kıldık. Kendilerine hayırları işlemeyi, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.


    Ali Bulaç : Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.


    Ali Fikri Yavuz : Ve hepsini (İbrâhîm’i, İshak’ı ve Yakûb’u) emrimizle doğru yol gösteren imamlar (önderler) yaptık. Kendilerine hayırlar işlemeği, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahy eyledik. Onlar hep bize ibadet ediyorlardı (asla putlara tapmıyorlardı).


    Bekir Sadak : Onlari, buyrugumuz altinda insanlari dogru yola goturen onderler yaptik; onlara, iyi isler yapmayi, namaz kilmayi, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.


    Celal Yıldırım : Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlı işleri işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Zaten onlar bize ibâdet eden kullardı.


    Diyanet İşleri (eski) : Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.


    Diyanet Vakfi : Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.


    Edip Yüksel : Biz onları, emrimize göre yol gösteren önderler kıldık. Onlara iyi işlerin nasıl yapılacağını, namazın nasıl gözetileceğini ve zekatın nasıl verileceğini vahyettik. Onlar bize kulluk edenlerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve hepsini emrimizle yol gösteren imamlar ettik ve kendilerine hayırlar işlemeği, namaz kılmayı zekât vermeyi, vahyeyledik ve hep bize âbid idiler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve hepsini, emrimizle yol gösteren rehberler yaptık ve kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Hepsi Bize kulluk eden kimselerdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.


    Fizilal-il Kuran : Onları emrimiz uyarınca insanları doğru yola ileten önderler yaptık. Onlara yararlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi.


    Gültekin Onan : Ve onları kendi buyruğumuzla hidayete yönelten imamlar kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.


    Hasan Basri Çantay : Onları emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler kıldık, kendilerine hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyetdik. Onlar bize ibâdet edicilerdi,


    Hayrat Neşriyat : Onları emrimizle (insanlara) hak yolu gösteren imamlar (kendisine tâbi' olunan rehberler) yaptık; onlara hayırlı işler yapmayı, namazı hakkıyla edâ etmeyi ve zekât vermeyi vahyettik. (Onlar) bize kulluk eden kimselerdi.


    İbni Kesir : Onları emrimizle insanlara doğru yolu gösteren imamlar kıldık. Ve onlara hayırlar yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kulluk eden kimselerdi.


    Muhammed Esed : ve onları buyruklarımız doğrultusunda (başkalarına) yol gösteren önderler yaptık; çünkü onlara iyi ve yararlı işler yapmayı, salat konusunda duyarlı ve devamlı olmayı, arınmak için verilmesi gereken şeyi vermeyi vahyettik; böylece onlar hep Bize kulluk ettiler.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onları imamlar kıldık ki, Bizim emrimizle rehber-i hidâyette bulunurlar ve onlara hayırlı işleri yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik ve Bize ibadet edenler oldular.


    Ömer Öngüt : Onları emrimizle doğru yolu gösteren rehberler kıldık. Onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize hep kulluk eden kimselerdi.


    Şaban Piriş : Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler kılıp, onlara hayır işlemeyi, namazı kılmayı, zekatı vermeyi vahyettik. Onlar, bize kulluk eden kimselerdi.


    Suat Yıldırım : Onları buyruklarımızla insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık. Kendilerine hayırlı işler işlemeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar yalnız Bize ibadet ederlerdi.


    Süleyman Ateş : Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden(insan)lardı.


    Tefhim-ul Kuran : Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.


    Ümit Şimşek : Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namazı dosdoğru kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar yalnız Bize ibadet eden kullardı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onları, bizim buyruğumuzla yol alan önderler yaptık. Onlara iyilikler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, yalnız bize kulluk ediyorlardı.
     


  14. وَلُوطًا آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَت تَّعْمَلُ الْخَبَائِثَ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ




    Ve lûtan âteynâhu hukmen ve ılmen ve necceynâhu minel karyetilletî kânet ta’melul habâis(habâise), innehum kânû kavme sev’in fâsikîn(fâsikîne).




    1. ve lûtan : ve Lut

    2. ateynâ-hu : ona verdik

    3. hukmen : hikmet

    4. ve ılmen : ve ilim

    5. ve necceynâ-hu : ve biz onu kurtardık

    6. min el karyeti : ülkeden

    7. elletî : ki o (o ülke)

    8. kânet ta'melu : yapıyorlardı

    9. el habâise : çirkin işler, çirkinlikler

    10. inne-hum : muhakkak onlar

    11. kânû : oldular

    12. kavme : bir kavim

    13. sev'in : kötü

    14. fâsikîne : fasıklar







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Lut (A.S)'a hikmet ve ilim verdik. Ve habaîs (kötülükler, ahlâksızlıklar) işleyen ülkeden onu kurtardık. Muhakkak ki onlar, fasık olan kötü bir kavimdi.


    Diyanet İşleri : Biz, Lût’a da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idiler, fasık (Allah’ın emrinden çıkan kimseler) idiler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Lût'a da peygamberlik ve bilgi verdik ve halkı, kötü işlerde bulunan şehirden kurtardık onu; gerçekten de onlar, kötü ve buyruktan çıkmış bir topluluktu.


    Adem Uğur : Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.


    Ahmed Hulusi : Lût'a (gelince), Ona bir hüküm ve bir ilim verdik. . . Onu çirkin şeylerleri işleyen o kentten kurtardık. . . Muhakkak ki onlar bozuk inançlı, kötü bir kavim idi.


    Ahmet Tekin : Lût’u da hatırlayarak insanlara anlat. Biz ona hikmete dayalı hükümranlık yargı ve icra yetkesi, şeriat ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapmakta olan memleketten, Sodom’dan kurtardık. Onlar, bilinçli olarak tepelerinden tırnaklarına kadar kötülüğe batmış, doğru ve mantıklı düşünmenin, hakça bir düzenin dışına çıkan fâsık, âsi, bozguncu bir kavim idi.


    Ahmet Varol : Lut'a da hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavimdiler.


    Ali Bulaç : Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi.


    Ali Fikri Yavuz : Lût’a da bir hikmet (peygamberlik) ve bir ilim verdik. Onu kötülükler yapmakta olan memleketten (Sedûm halkından) kurtardık. Gerçekten onlar, fâsık olan kötü bir kavim idiler.


    Bekir Sadak : Lut'a da hukum ve ilim verdik; onu, cirkin isler isleyen kasabadan kurtardik. Dogrusu onlar yoldan cikmis kotu bir milletti.


    Celal Yıldırım : Lût'a da hüküm hikmet ve ilim verdik ve onu çok iğrenç işlerde bulunan kasabadan kurtardık. Şüphesiz ki onlar, kötü, doğru yoldan çıkmış ahlâksız bir kavim idi.


    Diyanet İşleri (eski) : Lut'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir milletti.


    Diyanet Vakfi : Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik, peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik; onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı), gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.


    Edip Yüksel : Lut'a da bilgi ve bilgelik verdik. Onu, çirkin işler işleyen topluluktan kurtardık. Onlar, yoldan çıkmış kötü bir toplumdu


    Elmalılı Hamdi Yazır : Lût, ona da huküm, bir ılim verdik ve onu habasetler işliyen o karyeden kurtardık, hakıkat onlar kötü, fasık bir kavm idiler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Lut'a, ona da bir hüküm ve ilim verdik. Onu çirkeflikler işleyen o beldeden kurtardık; doğrusu onlar kötü ve fasık bir kavim idiler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz Lût'a da bir hüküm, bir ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar kötü, fasık bir kavimdi.


    Fizilal-il Kuran : Lût'a da egemenlik ve bilgi verdik. Onu, halkı iğrenç işler yapan o kentten kurtardık. Onlar gerçekten çirkin davranışları huy edinmiş kötü bir toplumdur.


    Gültekin Onan : Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık, şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan fasıklar kavmi olmuşlardı.


    Hasan Basri Çantay : Lûta, (evet) ona da bir hüküm, bir ilim verdik. Onu kötülükler yapmakda devam eden o memleketden kurtardık. Hakıykat onlar fena bir kavm idiler, fâsıkdılar.


    Hayrat Neşriyat : Lût’a da (vahyettik)! Ona da bir hikmet ve bir ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan o şehirden kurtardık. Gerçekten onlar, kötü bir fâsıklar topluluğu idiler.


    İbni Kesir : Lut'a da. Ona hüküm ve ilim verdik, onu çirkin işler yapan o memleketten kurtardık. Doğrusu onlar, yoldan çıkmış kötü bir kavim idiler.


    Muhammed Esed : Ve Lut'a da (doğru ile eğrinin seçiminde) sağlam bir muhakeme yetisi ve ilim verdik; ve o'nu çirkin davranışlar ortaya koyan bir toplumun elinden kurtardık. (Bu toplumu ise yok ettik,
    çünkü) gerçekten günaha gömülüp gitmiş yoz bir toplumdu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Lût'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu habîsane hareketlerde bulunan bir memleketten kurtardık ki; onlar hakikaten fâsıklar olan bir fena kavim idiler.


    Ömer Öngüt : Lut'a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler yapan memleketten kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavim idi.


    Şaban Piriş : Lut’a da hikmet ve ilim verdik. Onu çirkin iş yapan memleketten kurtardık. Gerçekten onlar, yoldan çıkmış kötü bir toplum idi.


    Suat Yıldırım : (74-75) Lût’a da hüküm ve ilim verdik ve onu iğrenç işler yapan şehir halkından kurtardık ki gerçekten onlar kötü ve itaat dışına çıkmış fâsık bir güruh idiler. Kendisini de şefkat ve himayemize aldık. O gerçekten erdemli kimselerdendi.


    Süleyman Ateş : Lût'a da hüküm (hükümranlık, peygamberlik, hikmet) ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapan bir kentten kurtardık. Gerçekten onlar yoldan çıkan kötü bir kavim idiler.


    Tefhim-ul Kuran : Lut'a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, bozulmaya uğrayan kötü bir kavimdi.


    Ümit Şimşek : Lût'a da hüküm ve ilim verdik ve onu pis işlerin işlendiği bir beldeden kurtardık. O belde halkı gerçekten de yoldan çıkmış, kötü bir kavimdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Lût'a da hükümranlık ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran bir kentten kurtardık. O kent halkı yoldan çıkmış kötü bir kavimdi.

     


  15. وَأَدْخَلْنَاهُ فِي رَحْمَتِنَا إِنَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ



    Ve edhalnâhu fî rahmetinâ, innehu mines sâlihîn(sâlihîne).




    1. ve edhalnâ-hu : ve onu dahil ettik

    2. fî : içine

    3. rahmeti-nâ : bizim rahmetimiz

    4. inne-hu : muhakkak o

    5. min es sâlihîne : salihlerden






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onu rahmetimizin içine dahil ettik. Muhakkak ki o, salihlerdendir.


    Diyanet İşleri : Onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, gerçekten salih kimselerdendi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve rahmetimize ithâl ettik onu; gerçekten de temiz kişilerdendi o.


    Adem Uğur : Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.


    Ahmed Hulusi : Onu rahmetimize kattık. . . Muhakkak ki O sâlihlerden idi.


    Ahmet Tekin : Lût’u rahmet deryamıza gark ettik. O dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi mü’minlerden, sâlih kimselerdendi.


    Ahmet Varol : Ve onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o salihlerdendi.


    Ali Bulaç : Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, Lût’u rahmetimizin içine koyduk; çünkü o, cidden salih kimselerdendi.


    Bekir Sadak : Lut'u rahmetimizin icine aldik; dogrusu o iyilerdendi.*


    Celal Yıldırım : Lût'u rahmetimize aldık ; çünkü o, iyi yararlı kişilerden idi.


    Diyanet İşleri (eski) : Lut'u rahmetimizin içine aldık; doğrusu o iyilerdendi.


    Diyanet Vakfi : Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü o, sâlihlerden idi.


    Edip Yüksel : Onu merhametimizin kapsamına aldık, çünkü o erdemlilerden idi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onu ise rahmetimize idhal eyledik, çünkü o cidden salihînden idi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onu ise rahmetimizin içine aldık. Çünkü o iyi kişilerdendi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onu ise rahmetimizin içine aldık. Çünkü o salihlerdendi.


    Fizilal-il Kuran : Lût'u rahmetimizin kapsamına aldık. O gerçekten salih kullarımızdan biri idi.


    Gültekin Onan : Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.


    Hasan Basri Çantay : Onu rahmetimizin ta içine koyduk. Çünkü o, saalihlerdendi.


    Hayrat Neşriyat : Ve onu (Lût’u) rahmetimizin içine aldık. Gerçekten o, sâlih kimselerdendi.


    İbni Kesir : Ve onu rahmetimize kattık. Doğrusu o, salih kimselerdendi.


    Muhammed Esed : Ve (Lut'u) rahmetimizle kuşattık: çünkü o gerçekten dürüst ve erdemli kimselerdendi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onu rahmetimize idhal ettik, çünkü o, şüphe yok sâlihlerden idi.


    Ömer Öngüt : Onu rahmetimizin içine aldık. Çünkü o sâlihlerden idi.


    Şaban Piriş : O’nu da rahmetimize dahil ettik. Çünkü o, iyi ve dürüst kimselerdendi.


    Suat Yıldırım : (74-75) Lût’a da hüküm ve ilim verdik ve onu iğrenç işler yapan şehir halkından kurtardık ki gerçekten onlar kötü ve itaat dışına çıkmış fâsık bir güruh idiler. Kendisini de şefkat ve himayemize aldık. O gerçekten erdemli kimselerdendi.


    Süleyman Ateş : Ve onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, Sâlihlerden idi.


    Tefhim-ul Kuran : Onu rahmetimize soktuk, çünkü o, salihlerdendi.


    Ümit Şimşek : Böylece onu rahmetimize aldık. Çünkü o iyi ve hayırlı kimselerdendi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu rahmetimizin içine soktuk. O, hak ve barış için çalışanlardandı.
     


  16. وَنُوحًا إِذْ نَادَى مِن قَبْلُ فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ




    Ve nûhan iz nâdâ min kablu festecebnâ lehu fe necceynâhu ve ehlehu minel kerbil azîm(azîmi).




    1. ve nûhan : ve Nuh

    2. iz : olduğu zaman

    3. nâdâ : nida etti, çağırdı, dua etti

    4. min kablu : önceden, daha önce

    5. festeceb-nâ (fe istecebnâ) : böylece, bunun üzerine icabet ettik

    6. lehu : ona

    7. fe : o zaman, böylece

    8. necceynâ-hu : biz onu kurtardık

    9. ve ehle-hu : ve onun ehlini (ailesini)

    10. min el kerbi : şiddetli üzüntüden

    11. el azîmi : büyük, azîm







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Nuh (A.S), daha önce nida etmişti (seslenmiş, dua etmişti). Bunun üzerine ona icabet ettik (duasını kabul ettik). Böylece onu ve ehlini (ailesini) büyük bir üzüntüden kurtardık.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Nûh’u da hatırla. Hani o daha önce dua etmişti de biz onun duasını kabul ederek, kendisini ve ailesini o büyük sıkıntıdan (tufandan) kurtarmıştık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve Nûh da bundan önce hani nidâ etmişti de duâsını kabûl etmiştik, onu ve âilesini, yürekleri bile yakan pek büyük bir dertten kurtarmıştık.


    Adem Uğur : Daha önce Nuh da dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Ahmed Hulusi : Nuh. . . Hani daha önce bize yönelmişti de, Ona icabet etmiş; (böylece) Onu ve ehlini o aziym sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Ahmet Tekin : Nûh’u da hatırlayarak insanlara anlat. Hani Nûh, daha önce niyaz etmişti. Onun duasını kabul edip, dileğini yerine getirdik. Kendisini, ailesini, iman edenleri büyük sıkıntıdan kurtardık.


    Ahmet Varol : Nuh da daha önce yakarmıştı. Biz onun duasını kabul etmiş, böylece onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Ali Bulaç : Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık.


    Ali Fikri Yavuz : Nûh’u da hatırla ki, daha önce o dua etmişti de, biz duasını kabul etmiştik. Böylece kendisini ve ona bağlıları, o büyük âfetten (Tufan’dan) kurtardık.


    Bekir Sadak : Nuh da daha onceleri Bize yalvarmisti, onun duasini kabul edip, kendisini ve ailesini buyuk sikintidan kurtardik.


    Celal Yıldırım : Nuh'u da hatırla, hani o bir duâ etmişti de duasını kabul edip onu da, ev halkını da büyük bir felâket ve sıkıntıdan kurtardık.


    Diyanet İşleri (eski) : Nuh da daha önceleri Bize yalvarmıştı, onun duasını kabul edip, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.


    Diyanet Vakfi : Nuh'u da (hatırla). Hani o dua etmiş, biz onun duasını kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Edip Yüksel : Daha önce Nuh da bizi çağırmıştı. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtararak duasına cevap verdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Nuhu da, zira mukaddemâ nidâ etmişti, biz de duâsını kabul ettik de kendisini ve ehlini büyük bir sıkıntıdan kurtardık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Nuh'u da. Zira daha önce dua etmişti. Biz de onun duasını kabul ettik; kendisini ve ailesini büyük bir sıkıntıdan kurtardık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nuh da daha önceleri bize yalvarmıştı; biz de onun duasını kabul ettik, kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.


    Fizilal-il Kuran : Nuh'a gelince hani O, daha önce bize yalvarmıştı. Biz de O'nun duasını kabul ederek kendisini ve yakınlarını o büyük afetten kurtardık.


    Gültekin Onan : Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ehlini (ailesini) büyük bir üzüntüden kurtardık.


    Hasan Basri Çantay : Nuuhu da (hatırla). Çünkü o, daha evvel düâ etmişdi de biz onu kabul eylemişdik. Nihayet kendisini de, ehlini de o büyük sıkıntıdan kurtardık.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) Nûh’u da (an)! Hani daha önce (o da) duâ etmişti de onun duâsını kabûl edip, kendisini ve (îmân eden) ehlini o büyük sıkıntıdan (tûfandan)kurtarmıştık.


    İbni Kesir : Nuh'u da. Hani daha önceleri Bize niyaz etmişti. Onun duasını kabul edip kendisini ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtardık.


    Muhammed Esed : Ve Nuh(u da hatırla); hani, o (İbrahim ve Lut'tan) çok önce (Bize) yakarmıştı ve Biz de o'nun (bu yakarışına) cevap vermiş, o'nu ve o'nunla beraber olanları büyük bir felaketten kurtarmıştık;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Nûh'u (da Yâd et)! O vakit ki, o evvelce niyazda bulunmuştu. Biz de O'na icabet etmiş, nihâyet O'nu da, ehlini de pek büyük bir gamdan necâta erdirmiştik.


    Ömer Öngüt : Daha önce Nuh duâ etmiş, biz onun duâsını kabul etmiştik. Böylece kendisini ve âilesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Şaban Piriş : Nuh’u da.. Hani o, daha önce dua etmişti de, biz de ona karşılık vermiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Suat Yıldırım : Nuh’u da önderlerden kıldık. O İbrâhim ve Lut’dan çok önce, Bize yakarmıştı. Biz de duasını kabul buyurup onu, yakınlarını, evlatlarını ve halkından iman edenleri büyük bir beladan kurtardık.


    Süleyman Ateş : Nûh'u da (an), o da bunlardan önce bize yalvarmıştı. Biz de onun du'âsını kabul edip kendisini ve âilesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.


    Tefhim-ul Kuran : Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, biz onun çağrısına cevap verdik, onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık.


    Ümit Şimşek : Daha önce de Nuh Bize dua ettiğinde onun duasına cevap vermiş, onu ve ailesini o büyük felâketten kurtarmıştık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nûh'a gelince, o da daha önce bize yakarmıştı. Yakarışına cevap verdik de onu ve ailesini, o büyük sıkıntıdan kurtardık.

     


  17. وَنَصَرْنَاهُ مِنَ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ




    Ve nasarnâhu minel kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ, innehum kânû kavme sev’in fe agraknâhum ecmaîn(ecmaîne).




    1. ve nasarnâ-hu : ve ona yardım ettik

    2. min el kavmi : kavimden (kavme karşı)

    3. ellezîne : ki onlar

    4. kezzebû : yalanladılar

    5. bi âyâti-nâ : âyetlerimizi

    6. inne-hum : muhakkak onlar

    7. kânû : oldular

    8. kavme : kavim

    9. sev'in : kötü

    10. fe : o zaman, böylece

    11. agraknâ-hum : onları boğduk

    12. ecmaîne : hepsi







    İmam İskender Ali Mihr : Ve âyetlerimizi yalanlayan bir kavme karşı ona yardım ettik. Muhakkak ki onlar, kötü bir kavim oldu. Böylece onların hepsini boğduk.


    Diyanet İşleri : Âyetlerimizi yalanlayanlara karşı ona yardım etmiştik. Şüphesiz onlar kötü bir toplumdu. Bu yüzden biz de onları topyekûn suda boğduk.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve delillerimizi yalanlayan bir topluluğa karşı yardım etmiştik ona; gerçekten de kötü bir topluluktu onlar ve bu yüzden hepsini de sulara boğmuştuk.


    Adem Uğur : Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.


    Ahmed Hulusi : Ona, kendilerindeki işaretlerimizi yalanlayan halka (karşı) yardım etmiştik. . . Muhakkak ki onlar kötü bir topluluk idi. . . Biz de onların hepsini birden suda boğduk.


    Ahmet Tekin : Âyetlerimizi, mûcizelerimizi yalanlayan kavimden onu koruduk. Onlar bilinçli olarak serâpâ suça, günaha batmış bir kavimdi. Onların hepsini tufanda boğduk.


    Ahmet Varol : Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım ettik. Onlar kötü bir kavimdiler, biz de onların tümünü suda boğduk.


    Ali Bulaç : Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardım edip öcünü aldık'. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de âyetlerimizi tekzip eden o kavimden Nûh’u kurtarıp öcünü aldık. Gerçekten onlar, kötü bir kavim idiler. Biz de hepsini birden boğduk.


    Bekir Sadak : Ayetlerimizi yalanlayan millete karsi ona yardim ettik. Dogrusu onlar fena bir milletti, hepsini suda bogduk.


    Celal Yıldırım : Ve âyetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım edip intikam aldık. Şüphesiz ki onlar kötü bir kavim idi; biz de hepsini olduğu gibi (tufanda) boğduk.


    Diyanet İşleri (eski) : Ayetlerimizi yalanlayan millete karşı ona yardım ettik. Doğrusu onlar fena bir milletti, hepsini suda boğduk.


    Diyanet Vakfi : Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.


    Edip Yüksel : Ayetlerimizi inkar eden toplumlara karşı onu destekledik. Onlar, kötü bir toplum olduklarından hepsini boğduk.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve âyetlerimizi tekzib eden kavmden öcünü aldık, hakikat onlar kötü bir kavm idiler, biz de hepsini birden gargettik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ayetlerimize yalan diyen kavimden öcünü aldık. Gerçekten onlar kötü bir kavimdiler, Biz de hepsini birden boğuverdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun öcünü aldık. Şüphesiz onlar kötü bir kavimdiler. Biz de hepsini (suda) boğduk.


    Fizilal-il Kuran : Onu ayetlerimizi yalanlayan soydaşlarının şerrinden kurtardık. Onlar gerçekten kötü bir toplumdu. Bu yüzden hepsini sularda boğduk.


    Gültekin Onan : Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardım edip öcünü aldık.' Şüphesiz onlar kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.


    Hasan Basri Çantay : Onun, âyetlerimizi yalanlayan kavminden, biz öcünü aldık. Hakıykat onlar kötü bir kavmdiler. Biz de işte topunu birden (suda) boğduk.


    Hayrat Neşriyat : Âyetlerimizi yalanlayan o kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar, kötü bir kavim idiler de onları hep birlikte suda boğduk.


    İbni Kesir : Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım ettik. Doğrusu onlar; kötü bir kavim idiler. Biz de hepsini birden suda boğduk.


    Muhammed Esed : Onu, ayetlerimizi yalanlayan bir topluma karşı korumuştuk; gerçekten de günaha gömülüp gitmiş bir toplumdu onlar ve bu yüzden Biz de onların hepsini boğuverdik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Bizim âyetlerimizi tekzîp eden bir kavimden O'nu muaf ettik, şüphe yok ki, onlar kötülük yapan bir kavim idiler. Artık onları cümleten gark ediverdik.


    Ömer Öngüt : Âyetlerimizi yalanlayan bir kavme karşı ona yardım ettik. Gerçekten onlar fenâ bir kavimdi. Bu yüzden hepsini birden suda boğduk.


    Şaban Piriş : Ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı ona yardım etmiştik. Çünkü onlar kötü bir toplum idi, bu sebeple onların hepsini suda boğmuştuk.


    Suat Yıldırım : Âyetlerimizi yalan sayan halka karşı da ona destek olup onlardaki haklarını aldık. Gerçekten onlar kötü bir toplum idi. Bu yüzden Biz de onların hepsini suda boğduk.


    Süleyman Ateş : Ve âyetlerimizi yalanlayan kavimden onun öcünü almıştık. Onlar, kötü bir kavim olmuşlardı, biz de onların hepsini boğmuştuk.


    Tefhim-ul Kuran : Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardım edip öcünü aldık.' Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onların tümünü suya batırıp boğduk.


    Ümit Şimşek : Böylece, âyetlerimizi yalanlayan kavimden onu koruduk. Onlar gerçekten de çok kötü bir kavimdi; Biz de onların hepsini birden boğduk.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ona, ayetlerimizi yalanlayan topluluğa karşı yardım ettik. Kötülüğün toplumuydu onlar. Hepsini birden batırıp boğduk.

     


  18. وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ




    Ve dâvude ve suleymâne iz yahkumâni fîl harsi iz nefeşet fîhi ganemul kavm(kavmi), ve kunnâ li hukmihim şâhidîn(şâhidîne).




    1. ve dâvude : ve Davut

    2. ve suleymâne : ve Süleyman

    3. iz yahkumâni : ikisi hüküm veriyordu

    4. fî : içinde

    5. el harsi : ekin

    6. iz nefeşet : hayvanlar geceleyin (çobansız olarak) yayılmıştı

    7. fî-hi : hakkında

    8. ganemu : koyunlar

    9. el kavmi : kavmi

    10. ve kun-nâ : ve biz olduk

    11. li hukmi-him : onların hükmüne

    12. şâhidîne : şahitler, şahit olanlar







    İmam İskender Ali Mihr : Dâvud (a.s) ve Süleyman (a.s), bir kavmin koyunlarının gece (çobansız olarak) içinde yayılıp otladığı ekinler hakkında hüküm veriyorlardı. Ve Biz, onların hükmüne şahittik.


    Diyanet İşleri : Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Dâvûd'la Süleyman da, hani bir topluluğun koyunları, geceleyin birisinin tarlasına yayılmış, harâp etmişti de bu hususta hüküm vermişlerdi ve biz de hükümlerine tanık olmuştuk.


    Adem Uğur : Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.


    Ahmed Hulusi : Davud ile Süleyman'ı da (an). . . Hani o ikisi, o ekin hakkında hüküm veriyorlardı. . . Hani bir topluluğun koyunları (geceleyin) ekinin içinde (onları yemek için) yayılmıştı. . . Biz onların hükümlerinin şahitleriydik.


    Ahmet Tekin : Dâvûd ve Süleyman’ı da hatırlayarak insanlara anlat. Hani onlar ziyan verilmiş ekili bir tarla konusunda muhakemeler yaparak hükümler veriyorlardı. Bir kavmin davar sürüsü birilerinin ekinine girip yayılmıştı. Biz de onların, bu tür görevler yapan hakimlerin hükümlerini, idarecilerin tasarruflarını denetlemeye, tesbite devam ediyoruz.


    Ahmet Varol : Davud ve Süleyman da; hani halkın koyunlarının içine yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükümlerine şahittik.


    Ali Bulaç : Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahid idik.


    Ali Fikri Yavuz : Davud’u ve Süleyman’ı da hatırla. Hani onlar, ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit geceleyin, bir kavmin davarı ekin tarlasına yayılmıştı (zarar vermişti). Biz de onların verdiği hükme şahitler idik. (Rivayet edildiğine göre, bir adamın koyunları, gece vakti bir çiftçinin ekin tarlasına girmişler ve ekinleri ile bağlarını helâk etmişler. Nihayet, çiftçi zarar talebi ile Hz. Davud’un huzurunda koyun sahibi aleyhine dâva açmış. Zararın kıymeti, koyunların kıymetine denk geldiğinden, Davud A.S. koyunların ekin sahibine verilmesini emretti. Onbir yaşında olan oğlu Süleyman A.S. ise, ekin tarlasını, eski haline gelinceye kadar koyun sahibine vermeyi ve bu müddet içerisinde koyunların sütü ile yünlerinden istifade etmek üzere, koyunları da ekin sahibine vermeyi uygun buldu.)


    Bekir Sadak : Davud ve Suleyman da milletin koyunlarinin yayildigi bir ekin hakkinda hukum veriyorlarken, Biz onlarin hukmune sahiddik.


    Celal Yıldırım : Dâvud ve Süleyman'ı da an, hani bir vakit bir kavmin koyunlarının yayıldığı ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı ve biz de onların hükmüne şâhidler idik.


    Diyanet İşleri (eski) : Davud ve Süleyman da milletin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken, Biz onların hükmüne şahiddik.


    Diyanet Vakfi : Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.


    Edip Yüksel : Davut ve Süleyman da... Bir defasında, halkın koyunlarının yayıldığı birilerinin ekini hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların kararına tanık olduk.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Davud ile Süleymanı da, o vakit ki ikisi de hars hakkında huküm veriyorlardı, o vakıt ki ekinde geceleyin kavmin davarı yayılmıştı, biz de hukümlerine şâhid idik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Davud ile Süleyman'ı da. Hani ikisi de ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani bir kavmin davarları ekin içinde geceleyin yayılmıştı; Biz de hükümlerine şahittik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Davud ve Süleyman'ı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani milletin koyunları (geceleyin) içinde yayılmıştı, biz onların hükmüne şahittik.


    Fizilal-il Kuran : Davud ve Süleyman'a gelince, hani onlar geceleyin yabancı bir koyun sürüsünün içine dalarak ekinini mahvettiği bir tarlanın davasını hükme bağladıklarında verdikleri hükmün tanığı olmuştuk.


    Gültekin Onan : Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahid idik.


    Hasan Basri Çantay : Dâvudu ve Süleymanı da (hatırla). Hani onlar ekin (yahud bağ mes'elesi) hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin davarı (geceleyin çobansız olarak ekinin, yahud bağın) içinde yayılmış (zarar yapmış) di. Onların (verdikleri) hükmün biz şâhidleri idik.


    Hayrat Neşriyat : (Ey Resûlüm!) Dâvûd’u ve Süleymân’ı da (yâd et)! Bir vakit ekin hakkında hükümveriyorlardı; hani o kavmin koyunları onun (o ekinin) içine (geceleyin) yayılmışlardı. (Biz de) onların hükmüne şâhidler idik.


    İbni Kesir : Davud ve Süleyman'a da. Hani kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken; Biz, onların hükmüne şahidlerdik.


    Muhammed Esed : Ve Davud ile Süleyman(ı da an): Hani bu ikisi, bir topluluğa ait koyun sürüsünün geceleyin girip otladığı bir ekin hakkında hüküm vereceklerdi ve Biz de o'nların bu hükümlerine tanık idik;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Dâvud ile Süleyman'ı da zikret ki, onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit ki, onun içinde kavmin koyunları yayılmıştı. Ve Biz de onların hükümlerine şahitler olduk.


    Ömer Öngüt : Davut ve Süleyman'ı da an! Bir zaman kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükmünü görüp bilmekte idik.


    Şaban Piriş : Davud ve Süleyman’ı da hatırla.. Hani onlar, bir grup insanın koyun sürüsünün içine girip yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz, onların verdiği hükme de şahittik.


    Suat Yıldırım : Davud ile Süleyman’ı da... Hani bir defasında onlar bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Şöyle ki: Geceleyin bir grup insanın koyun sürüsü ekin tarlasına yayılmış, zarar vermişti. Biz de onların bu hükümlerine tanık oluyorduk.


    Süleyman Ateş : Dâvûd ile Süleymân'ı da (an); hani onlar, toplumun davarının yayıldığı bir ekin hakkında hükmediyorlardı, biz de onların hükümlerine tanık idik.


    Tefhim-ul Kuran : Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip yayıldığı ekin tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahidler idik.


    Ümit Şimşek : Davud ile Süleyman'a gelince, onlar da, birgün, birilerinin koyunlarından zarar görmüş bir tarla hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların hükmüne şahit idik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve Dâvud ile Süleyman... Hani, halkın davarının yayıldığı ekinler hakkında hüküm veriyorlardı da biz hükümlerine tanıklar olmuştuk.
     


  19. فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ



    Fe fehhemnâhâ suleymân(suleymâne), ve kullen âteynâ hukmen ve ılmen ve sehharnâ mea dâvudel cibâle yusebbihne vet tayr(tayre), ve kunnâ fâılîn(fâılîne).



    1. fe : böylece, artık

    2. fehhemnâ-hâ
    (fehime) : biz bunu, ona anlattık, öğrettik (anlamasını sağladık)
    : (anladı)

    3. suleymâne : Süleyman

    4. ve kullen : ve hepsi

    5. âteynâ : biz verdik

    6. hukmen : hüküm, hikmet

    7. ve ılmen : ve ilim

    8. ve sehharnâ : ve boyun eğdirdik, emrine verdik

    9. mea : beraber

    10. dâvude : Davut

    11. el cibâle : dağ(lar)

    12. yusebbihne : tesbih ediyorlar

    13. ve et tayre : ve kuşlar

    14. ve kun-nâ : ve biz olduk

    15. fâılîne : yapanlar, failler







    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onu (bu hükmü), Süleyman (a.s)'a anlattık. Ve hepsine hikmet ve ilim verdik. Dâvud (a.s)'la beraber tesbih eden (etsinler diye) dağları ve kuşları musahhar (emrine amade) kıldık. Ve (bunları) yapan, Biziz.


    Diyanet İşleri : Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O hükmü, biz anlatmıştık Süleyman'a ve hepsine de peygamberlik ve bilgi vermiştik ve berâberce Tanrıyı tenzîh etmek için dağları ve kuşları, Dâvûd'a râm ettik ve bunları yaptık, gücümüz yeter yapmaya.


    Adem Uğur : Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.


    Ahmed Hulusi : Biz Süleyman'ı bu konuda anlayışlı kıldık! Her birine bir hüküm ve bir ilim verdik. Davud da tespih ederken, dağları ve kuş cinsini hizmetine verirdik. . . Fâiller biz idik.


    Ahmet Tekin : Süleyman’ın dava konusu yapılan ihtilâfı daha iyi anlamasını biz sağlamıştık. Biz onların her birine hikmete dayalı hükümranlık yargı ve icra yetkisi, şeriat ve ilim vermiştik. Dâvûd ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları da emrimize boyun eğdirmiştik. Bunları biz yapmaktaydık.


    Ahmet Varol : Biz bunu(n hükmünü) Süleyman'a bildirdik. Her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etmeleri üzere dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bütün bunları) yapan bizdik.


    Ali Bulaç : Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar biz idik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, o meselenin hükmünü Süleymân’a bildirdik. Bununla beraber her birine bir hüküm ve bir ilim vermiştik. Davud ile birlikte tesbih etmek üzere, dağları ve kuşları (ona) bağlı kılmıştık. Biz (bu gibi acaib işleri peygamberlere) yapanlarız.


    Bekir Sadak : Suleyman'a bu meselenin hukmunu bildirmistik; her birine hukum ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etsinler diye daglari ve kuslari buyruk altina aldik. Bunlari Biz yapmistik.


    Celal Yıldırım : Biz onun (çözümünü gerektiren hükmü) Süleyman'a anlattık. Her ikisine de ayrı bir hüküm, ayrı bir bilgi verdik. Dâvud'la beraber tesbîh etsinler diye dağlara ve kuşlara baş eğdirdik; (evet) biz idik (bunları düzenleyip) yapanlar..


    Diyanet İşleri (eski) : Süleyman'a bu meselenin hükmünü bildirmiştik; her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları Biz yapmıştık.


    Diyanet Vakfi : Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.


    Edip Yüksel : Süleyman'a, doğru anlama yeteneği bağışladık. Herbirine bilgi ve bilgelik verdik. Davud'un emrine dağları ve kuşları verdik. Biz bunları yapmıştık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Derhal onu Süleymana anlattık, bununla berâber her birine bir huküm ve bir ılim vermiştik ve Davudun maıyyetinde dağları müsahhar kılmıştık, kuşlarla beraber tesbih ediyorlardı ve biz bunları yaparız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Derhal onu Süleyman'a anlattık; bununla beraber herbirine bir hüküm ve bir ilim vermiştik. Dağları Davud'un emrine amade kılmıştık, kuşlarla beraber tesbih ediyorlardı; Biz bunları yaparız!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz onu(n hükmünü) hemen Süleyman'a bildirmiştik; (zaten) herbirine hüküm ve ilim vermiştik. Davud'la beraber tesbih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. (Bütün bunları) yapan bizdik.


    Fizilal-il Kuran : Davud'un verdiği bu hükmü, Süleyman'ın kavrayıp onaylamasını sağladık. Her ikisine de egemenlik ve bilgi verdik. Allah'ı noksanlıklardan tenzih etme konusunda dağları ve kuşları Davud'a boyun eğdirdik. Biz bunları yaparız.


    Gültekin Onan : Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık (fefehhemnaha), her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birtikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları ) Yapanlar biz idik.


    Hasan Basri Çantay : Biz onu (n fetvasını) hemen Süleymana anlatmışdık. (Zâten) biz, her birine hüküm, ve ilim vermişdik. Dağları ve kuşları, Dâvud ile birlikde tesbîh etmek üzere, râm etmişdik. (Bütün bunları) yapanlar bizdik.


    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine onu (o hâdise hakkındaki hükmü) Süleymân’a anlattık. Bununla berâber her birine hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları, Dâvûd’la berâber tesbîh etmek üzere (ona) itaatkâr kıldık. Ve (bütün bunları) yapanlar (biz) idik.


    İbni Kesir : Biz bu hükmü hemen Süleyman'a belletmiştik. Her birine hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları yapanlar Bizdik.


    Muhammed Esed : ve bu olayda Süleyman'ın dava konusunu (daha derinden) anlamasını sağladık; bununla birlikte, Biz her ikisine de sağlam bir muhakeme gücü ve ilim bahşetmiştik. Bizim sınırsız kudret ve yüceliğimizi anarken, dağı taşı ve kuşları Davud'un çağrısına boyun eğdirdik; ve Biz (dilediğimiz her şeyi) yapabilme kudretine sahibiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onu (onun hükmünü) derhal Süleyman'a anlattık ve herbirine bir hüküm ve bir ilim ihsan ettik. Ve Dâvud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Ve (bunları) yapanlar olduk.


    Ömer Öngüt : Biz Süleyman'a bu meselenin hükmünü belletmiştik. Biz onların her birine hüküm ve ilim verdik. Davut'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı. Bunları yapan bizdik.


    Şaban Piriş : Onu Süleyman’a belletmiştik. Her birine hikmet ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye dağları ve kuşları hizmetine verdik. Bunları yapan biz idik.


    Suat Yıldırım : Biz çözümü ihtiva eden hükmü Süleyman’a bildirdik. Bununla beraber, her birine bir hüküm ve bir ilim verdik. Dağları ve kuşları Davud’un emrine verdik. Onunla beraber takdis ve ibadet ederlerdi. Biz dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sahibiz.


    Süleyman Ateş : O hükmü Süleymân'a bellettik. Onların hepsine de hükümdarlık ve bilgi verdik. Dâvûd'a dağları ve kuşları boyun eğdirdik, onunla beraber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız.


    Tefhim-ul Kuran : Biz bunu (hükmü) Süleymana kavrattık, her birine de hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) Yapanlar biz idik.


    Ümit Şimşek : Biz onu Süleyman'a anlattık. Onların herbirine Biz hüküm ve ilim verdik. Dağları ve kuşları, onunla beraber tesbih etsinler diye Davud'un emrine verdik. Bütün bunları yapan Bizdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onu Süleyman'a derhal kavrattık. Herbirine hükümdarlık ve bilgi verdik. Dâvud'a dağları boyun eğdirdik. Kuşlarla beraber tespih ediyorlardı. Yapmak isteyince yapanlarız biz.
     


  20. وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّن بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَاكِرُونَ




    Ve allemnâhu san’ate lebûsin lekum li tuhsınekum min be’sikum, fe hel entum şâkirûn(şâkirûne).




    1. ve allemnâ-hu : ve biz ona öğrettik

    2. san'ate : sanat, yapmak

    3. lebûsin : elbise

    4. lekum : sizin için

    5. li tuhsıne-kum : sizi koruması için

    6. min be'si-kum : sizin şiddetli çarpışmalarınızda

    7. fe : artık, öyleyse, buna rağmen

    8. hel : mi

    9. entum : siz

    10. şâkirûne : şükredenler






    İmam İskender Ali Mihr : Sizin için ona, şiddetli çarpışmalarınızda sizi korusun diye elbise (zırh) yapmayı öğrettik. Öyleyse siz şükredenler(den) misiniz?


    Diyanet İşleri : Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve ona, sizi savaşlarda koruması için zırh yapma sanatını öğrettik, hâlâ mı şükretmezsiniz?


    Adem Uğur : Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?


    Ahmed Hulusi : Ona (Davud'a), sizin için, savaş sıkıntılarınızdan sizi korusun diye, zırh yapma sanatını talim ettik. . . İmdi siz şükrediyor musunuz?


    Ahmet Tekin : Ona, sizi savaşta koruması için zırh yapma tekniğini öğrettik. Artık şükredecek misiniz?


    Ahmet Varol : Ona, sizi savaşların şiddetinden korusun diye sizin için zırh yapmayı öğrettik. Ama siz şükrediyor musunuz?


    Ali Bulaç : Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?


    Ali Fikri Yavuz : Bir de Davud’a, sizi harbin şiddetinden korumak için zırh-elbise sanatını öğrettik. şimdi siz, şükrünü yapıyor musunuz?


    Bekir Sadak : Ona, sizi savasta korumak icin zirh yapma sanatini ogrettik, artik sukreder misiniz?


    Celal Yıldırım : Sizin için, sizi onun (savaşın) şiddetinden korumak için Davud'a giyilecek şekilde (zırh imâl etme) sanatını öğrettik; artık siz (bunca nimetlere) şükredenler misiniz?


    Diyanet İşleri (eski) : Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?


    Diyanet Vakfi : Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?


    Edip Yüksel : Ve sizi savaşlarınızda korusun diye ona zırh yapmayı öğrettik. Artık şükreder misiniz?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de ona sizin için sizi harbinizin şiddetinden korusun diye giyecek san'atı ta'lîm etmiştik, şimdi siz şükrüne eda ediyor musunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de ona sizin için, sizi savaşınızın şiddetinden korusun diye giyecek sanatını öğretmiştik; şimdi siz şükrünü yerine getiriyor musunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik, artık şükreder misiniz?


    Fizilal-il Kuran : Savaşta düşmanın darbelerinden korunasınız diye Davud'a zırh yapma sanatını öğrettik. Acaba buna şükredecek misiniz ki?


    Gültekin Onan : Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?


    Hasan Basri Çantay : Biz ona sizin için, sizin muhaarebenizin şiddetinden korumak için giyecek (zırh) san'atını öğretdik. Şimdi siz (bundan dolayı) şükredenler misiniz?


    Hayrat Neşriyat : Ona, savaşınız(ın şiddetin)den sizi korusun diye sizin için giyecek (zırh) yapma san'atını öğrettik. Şimdi siz şükreden kimseler misiniz?


    İbni Kesir : Biz, ona; sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükreder misiniz?


    Muhammed Esed : Ve sizin için o'na, sizi her türlü korkuya karşı (Allah'a karşı sorumluluk bilinci giysisiyle) zırhlandıracak (üstün) bir korunma sanatı öğrettik; peki, (bütün bunlar için) şükrediyor musunuz?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve sizin için, sizi savaşlarınızın şiddetinden korusun diye giyilecek zırh san'atını O'na (Hazreti Dâvud'a) tâlim ettik. Artık sizler şükrediciler misiniz?


    Ömer Öngüt : Ona, sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?


    Şaban Piriş : O’na sizi savaşta koruması için zırh yapma sanatını öğrettik. Peki siz, şükrediyor musunuz?


    Suat Yıldırım : Bir de sizi savaşınızın şiddetinden koruması için ona, zırh yapma sanatını öğrettik. Peki bütün bunlar için şükrediyor musunuz?


    Süleyman Ateş : Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik. Ama siz şükrediyor musunuz ki?


    Tefhim-ul Kuran : Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?


    Ümit Şimşek : Sizi savaşlarınızın şiddetinden koruması için zırh yapma sanatını da ona Biz öğrettik. Artık şükredecek misiniz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Ona, sizi sizin şiddetinizden koruyacak olan zırh yapma sanatını öğrettik. Peki siz şükrediyor musunuz?
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş