Kuran-ı Kerim ENBİYÂ Suresi Türkçe Meali açıklaması, kuranı kerim Enbiya Suresi türkcesi ve arapca Y

goktepeli26 8 Haz 2013



  1. اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مَّعْرِضُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Ikterebe lin nâsi hisâbuhum ve hum fî gafletin mu’ridûn(mu’ridûne).





    1. ıkterebe
    (karibun) : yaklaştı
    : yakın


    2. li en nâsi : insanlar için

    3. hisâbu-hum : onların hesabı, hesap vermesi, hesaba çekilmesi

    4. ve hum : ve onlar

    5. fî gafletin : gaflet içinde

    6. mu'ridûne : yüz çevirenler





    İmam İskender Ali Mihr : İnsanlar için hesap vakti yaklaştı. Ve onlar, gaflet içinde yüz çevirenlerdir.


    Diyanet İşleri : İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : İnsanların hesap günü yaklaştı da hâlâ onlar gaflet içinde, yüz çevirmedeler.


    Adem Uğur : İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.


    Ahmed Hulusi : İnsanlara yaptıklarının sonucunu görme süreci yaklaşmıştır! Onlar ise kozaları içinde aldırmaz bir hâldeler!


    Ahmet Tekin : İnsanların hesaba çekilme günü yaklaştı. Onlar hâlâ gaflet içinde, Kur’ân öğrenimine, Kur’ân öğretimine, İslâm’ı tebliğe, Kur’ân ilkelerinin yaşanmasına engel tedbirler alıyorlar, şeriattan yüz çeviriyorlar.


    Ahmet Varol : İnsanların hesapları yaklaştı. Oysa onlar gaflet içinde, yüz çevirmektedirler.


    Ali Bulaç : İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : İnsanların hesab vakti (kıyamet günü) yaklaştı. Onlar ise, halâ bundan gaflette, yan çizib aldırmıyorlar.


    Bekir Sadak : insanlarin hesap gorme zamani yaklasti, fakat onlar hala habersiz, hakdan yuz ceviriyorlar.


    Celal Yıldırım : İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı; onlar hâlâ gaflet içinde (Hak'tan) yüzçevirirler.


    Diyanet İşleri (eski) : İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hala habersiz, hakdan yüz çeviriyorlar.


    Diyanet Vakfi : İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.


    Edip Yüksel : İnsanların hesapları yaklaştı; ancak onlar hâlâ bir aymazlık içinde yüz çevirmektedirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yaklaştı nâsa hisabları onlar ise hâlâ gaflette aldırmıyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İnsanlara hesap zamanı yaklaştı. Onlar ise hala gaflet içinde aldırmıyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnsanların hesab (görme) zamanı yaklaştı. Onlar ise hâlâ gaflet içinde, yan çizip aldırmıyorlar.


    Fizilal-il Kuran : İnsanların hesap verme günü yaklaştığı halde onlar halâ gaflet içinde gerçeğe yüz çeviriyorlar.


    Gültekin Onan : İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.


    Hasan Basri Çantay : İnsanların hesâb (günleri yaklaşdı. Böyleyken onlar (haalâ) gaflet içindedirler, (bunu tefekkürden) yüz çeviricidirler.


    Hayrat Neşriyat : İnsanlara hesabları yaklaştı; fakat onlar (hâlâ) gaflet içinde (o güne îmân ile hazırlanmaktan) yüz çeviren kimselerdir.


    İbni Kesir : İnsanların hesab zamanı yaklaştı. Fakat onlar hala gaflet içinde yüz çeviriyorlar.


    Muhammed Esed : İnsanlar için hesap görme vakti yaklaşıyor; ama onlar (bu yaklaşan şeye karşı) hala inatla umursamazlık gösteriyorlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Nâsa hesapları yaklaştı. Halbuki, onlar gaflet içinde yüz çevirir kimselerdir.


    Ömer Öngüt : İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içindedirler.


    Şaban Piriş : İnsanların hesabı yaklaşmış olmasına rağmen onlar, gaflet içinde yüz çeviriyorlar.


    Suat Yıldırım : İnsanların hesap verme vakti yaklaştı. Ama onlar hâlâ koyu bir gaflet içinde haktan yüz çevirmekteler.


    Süleyman Ateş : İnsanların hesapları yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler.


    Tefhim-ul Kuran : İnsanların sorgulaması yakınlaştı, kendileri ise bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.


    Ümit Şimşek : Hesapları yaklaştı; ama insanlar hâlâ gaflette, aldırmıyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yaklaştı insanlara hesapları! Ve onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirip durmadalar.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَ




    Mâ ye’tîhim min zikrin min rabbihim muhdesin illestemeûhu ve hum yel’abûn(yel’abûne).




    1. mâ ye'tî-him : onlara gelmedi (ki)

    2. min zikrin : zikirden, zikir, uyarı, ihtar

    3. min rabbi-him : Rab'lerinden

    4. muhdesin : yeni

    5. illestemeûhu (illâ istemeû-hu) : den başka, ancak, sadece onu dinlediler

    6. ve hum : ve onlar

    7. yel'abûne : oynuyorlar (alay ediyorlar)






    İmam İskender Ali Mihr : Rabbinden, yeni bir zikir (uyarı) gelmeye görsün. Onu, ancak oynayarak (alay ederek) dinlerler.


    Diyanet İşleri : (2-3) Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rablerinden, Kur'ân'a âit yeni bir âyet geldi mi onu alaya alarak dinlerler, oyun sanırlar.


    Adem Uğur : Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak dinlerler.


    Ahmed Hulusi : Rablerinden gelen her yeni uyarıyı, alaya alarak dinliyorlar!


    Ahmet Tekin : Rablerinden gelen, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân âyetlerinden her yeni ikazı alaya alırlarken kesinlikle ona kulak da kabartıyorlar.


    Ahmet Varol : Ne zaman kendilerine Rablerinden yeni bir uyarı gelse onu ancak alaya alarak dinlerler.


    Ali Bulaç : Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı, hep eğlenerek dinliyorlar.


    Bekir Sadak : (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtari mutlaka, gonulleri gaflet icinde eglenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantilarinda: «Bu zat, sizin gibi bir insandan baska bir sey midir? Siz, goz gore gore sihre mi uyarsiniz?» diye konusurlar.


    Celal Yıldırım : Rablarından kendilerine gelen her yeni uyarıyı mutlaka eğlenerek dinlerler.


    Diyanet İşleri (eski) : (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: 'Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?' diye konuşurlar.


    Diyanet Vakfi : (2-3) Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak, kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?


    Edip Yüksel : Her ne zaman Rab'lerinden kendilerine yeni bir mesaj (zikr) gelse, onu ciddiye almadan dinlerler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Rablarından kendilerine gelen her yeni ıhtarı mutlak eğlenerek dinliyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı ancak alaya alarak dinliyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Rablerinden kendilerine gelen her yeni hatırlatmayı hep eğlenerek dinliyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Onlar Rabb'lerinden gelen her yeni uyarıyı kesinlikle alaya alarak dinliyorlar.


    Gültekin Onan : Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar.


    Hasan Basri Çantay : (2-3) Rablerinden kendilerine yeni bir ihtaar gelmeye dursun, onlar bunu ille istihza ederek ve kalbleri oyuna dalarak dinlemişlerdir. Zaalimler gizli fısıltı ile (şöyle) konuşdular: «Bu sizin gibi bir insandan başka mıdır? Kendiniz görüb (ve bilib) dururken şimdi sihre mi geleceksiniz»?


    Hayrat Neşriyat : (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. Ve o zulmedenler, (aralarında) şu fısıldamaları gizli tuttular: 'Bu(Muhammed), sâdece sizin gibi bir insan değil midir? Şimdi siz, görüp dururken sihre mi geliyorsunuz?'


    İbni Kesir : Rabblarından kendilerine yeni bir uyarı gelmeye dursun; onlar, bunu mutlaka eğlenerek dinlemişlerdir.


    Muhammed Esed : Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir uyarıcı, hatırlatıcı (mesaj) gelse, onu ancak alaya alarak dinliyorlar,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlara Rablerinden yeni bir ihtar gelmez ki, illâ onu müstehziyâne bir halde dinlerler.


    Ömer Öngüt : Rablerinden kendilerine gelen her yeni zikri (öğüt ve uyarıyı) mutlaka alaya alarak dinlerler.


    Şaban Piriş : Rab’lerinden gelen her yeni uyarıyı ancak alay ederek dinlerler.


    Suat Yıldırım : (2-3) Rab’leri tarafından kendilerine gelen her yeni uyarıyı, alaya alıp kalpleri eğlenceye dalarak dinlerler. Hem o zalimler aralarında kulis yapıp, şu fısıltıyı, gizlice yayarlar: "O da sizin gibi bir insandan başka bir şey değil. Şimdi siz göz göre göre sihire mi kapılacaksınız yani?"


    Süleyman Ateş : Kendilerine Rablerinden gelen her yeni ikazı mutlaka eğlenerek dinlerler.


    Tefhim-ul Kuran : Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, onlar bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinlemektedirler.


    Ümit Şimşek : Onlara ne zaman Rablerinden yeni bir öğüt gelse, eğlenerek dinlerler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Rablerinden kendilerine ulaşan, söze bürünmüş her yeni öğüt ve hatırlatmayı ancak eğlenerek dinliyorlar.
     


  3. لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّواْ النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ هَلْ هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنتُمْ تُبْصِرُونَ




    Lâhiyeten kulûbuhum ve eserrûn necvellezîne zalemû hel hâzâ illâ beşerun mislukum, e fe te’tûnes sihre ve entum tubsırûn(tubsırûne).




    1. lâhiyeten : önem vermeyerek

    2. kulûbu-hum : onların kalpleri

    3. ve eserrû : ve gizleyerek

    4. en necvellezîne (necve ellezîne) : fısıldaşırlar o kimseler

    5. zalemû : zulmeden

    6. hel hâzâ : bu mu

    7. illâ : den başka, sadece

    8. beşerun : bir beşer

    9. mislu-kum : sizin gibi

    10. e : mı

    11. fe : öyleyse, yoksa

    12. te'tûne es sıhre : sihre kapılıyorsunuz

    13. ve entum : ve siz

    14. tubsırûne : siz görüyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Onların kalpleri, (Allah'ın söylediklerine) önem vermemekte. Ve zulmedenler, gizlice (şöyle) fısıldaştılar: “Bu (Hz. Muhammed S.A.V), sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey mi? Yoksa siz, görerek (göz göre göre) sihre mi kapılıyorsunuz?”


    Diyanet İşleri : (2-3) Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt (bir uyarı) gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak dinlemesinler. O zulmedenler gizlice şöyle konuştular: “Bu da ancak sizin gibi bir insan. Şimdi siz göz göre göre sihre mi kapılacaksınız?”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kalpleri de oyuna dalmıştır da o zâlimler, fısıltıyla konuşarak bu da sizin gibi bir insandan başka bir mahlûk mu ki, göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız derler.


    Adem Uğur : Kalpleri hep eğlencede(gaflette), hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?


    Ahmed Hulusi : Akılları fikirleri oyun eğlencede! O, nefslerine zulmedenler, aralarında fısıldaşıyorlar: "Sizden farklı bir beşer mi sanki! Ne olduğunu görüp dururken, sihirli sözlerine mi kapılıyorsunuz?"


    Ahmet Tekin : Akılları, gönülleri, Kur’ân üzerinde düşünmekten, anlamaktan uzak, eğlencede. Baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faliyetleri engelleyenler,
    İslâm aleyhinde propagandaya devam eden zâlimler, haksız tepki duyanlar, hakkı tanımayanlar gerçek düşüncelerini saklayarak kulaktan kulağa fısıltı yayıyorlar:
    ' Bu Muhammed, sizin gibi bir insan olmaktan öte biri midir? Göz göre göre aklınızı etki altına alan büyüleyici bir söze mi kapılıyorsunuz?'


    Ahmet Varol : Kalpleri de eğlencededir. Zulmedenler: 'Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Şimdi siz gözünüz göre göre sihre mi gideceksiniz?' diye aralarında gizlice konuşurlar.


    Ali Bulaç : Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?"


    Ali Fikri Yavuz : Kalbleri daima eğlencede (gaflette), hem o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: “- Bu, ancak sizin gibi bir insan. Artık göz göre sihre mi gidiyorsunuz? (Sihir ve yalanı mı tasdik
    ediyorsunuz, sizin gibi bir insan hiç peygamber olur mu?)


    Bekir Sadak : (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtari mutlaka, gonulleri gaflet icinde eglenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantilarinda: «Bu zat, sizin gibi bir insandan baska bir sey midir? Siz, goz gore gore sihre mi uyarsiniz?» diye konusurlar.


    Celal Yıldırım : Kalbleri (iyice) oyun ve eğlenceye dalmıştır. O zulmedenler gizli gizli görüşüp fısıldaşırlar: «Bu da sizin gibi ancak bir insandır. Siz görüp durduğunuz halde sihre büyüye mi gidiyorsunuz?» (derler).


    Diyanet İşleri (eski) : (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni ihtarı mutlaka, gönülleri gaflet içinde eğlenerek dinlerler. Zulmedenler, gizli toplantılarında: 'Bu zat, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göz göre göre sihre mi uyarsınız?' diye konuşurlar.


    Diyanet Vakfi : (2-3) Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak, kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir. O zalimler şöyle fısıldaştılar: Bu (Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?


    Edip Yüksel : Kalpleri pervasızdır. Zalimler gizlice birbirleriyle görüştüler: 'Bu adam sizin gibi bir insan değil mi? Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kalbleri hep oyunda hem onlar o zalimler şu gizli fısıltıyı sirleştiler: bu sırf sizin gibi, bir beşer artık göre göre sihire mi gidiyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kalpleri hep oyunda, hem o zalimler gizlice fısıldaştılar: «Bu ancak sizin gibi bir insan! Artık göz göre göre büyüye mi gidiyorsunuz?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kalbleri hep eğlencede (gaflette), hem o zalimler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: «Bu, ancak sizin gibi bir insan. Artık göz göre göre sihre mi gidip uyarsınız?»


    Fizilal-il Kuran : Kalpleri oyundadır. Bu zalimler gizlice şöyle fısıldaştılar; «Şu Muhammed, sadece sizin gibi bir insan değil mi? Gözünüz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?»


    Gültekin Onan : Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi"? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?"


    Hasan Basri Çantay : (2-3) Rablerinden kendilerine yeni bir ihtaar gelmeye dursun, onlar bunu ille istihza ederek ve kalbleri oyuna dalarak dinlemişlerdir. Zaalimler gizli fısıltı ile (şöyle) konuşdular: «Bu sizin gibi bir insandan başka mıdır? Kendiniz görüb (ve bilib) dururken şimdi sihre mi geleceksiniz»?


    Hayrat Neşriyat : (2-3) Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. Ve o zulmedenler, (aralarında) şu fısıldamaları gizli tuttular: 'Bu(Muhammed), sâdece sizin gibi bir insan değil midir? Şimdi siz, görüp dururken sihre mi geliyorsunuz?'


    İbni Kesir : Kalbleri gaflet içerisinde. Zulmedenler gizlice fısıldaştılar: Bu sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Siz, göre göre büyüye mi aldanacaksınız?


    Muhammed Esed : kalpleri geçici hoşnutluklar peşinde; bununla birlikte, zulme (böylece) niyetli olanlar (birbirlerine şunu söylerken) gerçek düşüncelerini saklıyorlar: "(Peygamber olduğunu söyleyen) bu kişi sizin gibi ölümlü biri değil mi? Peki öyleyse, böyle göz göre göre büyü ürünü bir söze mi kapılacaksınız?"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kalpleri gaflet içinde olarak (dinlemiş olurlar) ve zulmetmiş olanlar, pek gizlice fısıltıda bulunurlar da (derler ki) «Bu, sizin gibi bir beşerden başka değil, artık siz görür kimseler olduğunuz halde sihre mi geleceksiniz?»


    Ömer Öngüt : Kalpleri gaflet içerisindedir. O zulmedenler kendi aralarında şöyle fısıldaştılar: “Bu, sizin gibi bir beşer değil midir? Siz göz göre göre sihrin peşinden mi gidiyorsunuz?”


    Şaban Piriş : Zalimler kalpleri gaflet içerisinde gizlice fısıldaşıyorlar: -Bu, (Muhammed) sizin gibi bir insandan başka bir şey mi? Göz göre göre büyülenecek misiniz?


    Suat Yıldırım : (2-3) Rab’leri tarafından kendilerine gelen her yeni uyarıyı, alaya alıp kalpleri eğlenceye dalarak dinlerler. Hem o zalimler aralarında kulis yapıp, şu fısıltıyı, gizlice yayarlar: "O da sizin gibi bir insandan başka bir şey değil. Şimdi siz göz göre göre sihire mi kapılacaksınız yani?"


    Süleyman Ateş : Kalbleri eğlencededir. O zulmedenler, aralarında şu konuşmayı gizlediler: "Bu (Muhammed) de sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz, göre göre büyüye mi kapılacaksınız?"


    Tefhim-ul Kuran : Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulme sapanlar, gizlice fısıldaştılar: «Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre siz büyüye mi geleceksiniz?»


    Ümit Şimşek : Kalpleri hep oyundadır. O zalimler gizlice fısıldaşarak dediler ki: 'Bu da sizin gibi bir beşer değil mi? Göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?'


    Yaşar Nuri Öztürk : Kalpleri hep oyun ve oyalanmada. O zulüm sergileyenler, şu yolda bir fısıldaşmayı iyice koyulaştırdılar: "Bu adam, sizin gibi bir insandan başkası değil. Gözünüz baka baka büyüye mi gidiyorsunuz!"
     


  4. قَالَ رَبِّي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَاء وَالأَرْضِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ




    Kâle rabbî ya’lemul kavle fis semâi vel ardı ve huves semîul alîm(alîmu).




    1. kâle : dedi

    2. rabbî : Rabbim

    3. ya'lemu : bilir

    4. el kavle : sözü

    5. fî es semâi : semada

    6. ve el ardı : ve arzda, yerde

    7. ve huve : ve o

    8. es semîu : (en iyi) işitendir

    9. el alîmu : (en iyi) bilendir






    İmam İskender Ali Mihr : (O şöyle) dedi: “Benim Rabbim, semadaki ve yerdeki sözü bilir. Ve O, (en iyi) işiten, (en iyi) bilendir.”


    Diyanet İşleri : Peygamber, onlara dedi ki: “Rabbim yerdeki ve gökteki her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Peygamber de, Rabbim der, gökte söylenen sözü de bilir, yeryüzünde söyleneni de ve odur duyan, bilen.


    Adem Uğur : (Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.


    Ahmed Hulusi : (Hz. Rasûlullah): "Benim Rabbim semâda ve arzda konuşulanı bilir. . . O, Semi'dir, Aliym'dir" dedi.


    Ahmet Tekin : Peygamber:
    ' Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir. Hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.' dedi.


    Ahmet Varol : Dedi ki: 'Rabbim gökte de yerde de (her) sözü bilir. O, duyandır, bilendir.'


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işitendir, bilendir."


    Ali Fikri Yavuz : (Hz. Peygamber, o müşriklere şöyle) dedi: “- Rabbim gökte ve yerde (söylenen) her sözü bilir. O, SEMÎ’dir = her şeyi işitir, ALÎM’dir = her şeyi bilir.


    Bekir Sadak : Peygamber: «Benim Rabbim gokte ve yerde soyleneni bilir. O, isitendir, bilendir» dedi.


    Celal Yıldırım : (Onların bu tutumuna karşı Peygamber de şöyle) dedi: «Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir; O her şeyi işiten ve bilendir.»


    Diyanet İşleri (eski) : Peygamber: 'Benim Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir. O, işitendir, bilendir' dedi.


    Diyanet Vakfi : (Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte (söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla işiten ve bilendir.


    Edip Yüksel : Dedi ki, 'Rabbim yerde ve gökte her sözü bilir. O İşitendir, Bilendir. '


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dedi: rabbım söyleneni bilir: Gökte de Yerde de ve o öyle semî, öyle alîmdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Peygamber) dedi ki: «Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir; O, herşeyi işitendir, bilendir»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Peygamber: «Benim Rabbim gökte ve yerde (söylenen) her sözü bilir. O, her şeyi işitir, her şeyi bilir» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Peygamber dedi ki; «Benim Rabb'im, gökte ve yerde söylenen her sözü bilir, o işiten ve bilendir.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Benim rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işitendir, bilendir."


    Hasan Basri Çantay : (Onlara) dedi ki: «Rabbim gökdeki, yerdeki (her) sözü bilir. O, hakkıyle işidici, kemâliyle bilicidir».


    Hayrat Neşriyat : (Peygamber:) 'Rabbim, gökte ve yerde (konuşulan) her sözü bilir. Çünki O, Semî'(herşeyi işiten)dir, Alîm (hakkıyla bilen)dir' dedi.


    İbni Kesir : Dedi ki: Benim Rabbım; gökte ve yerde söyleneni bilir. O; Semi'dir. Alim'dir


    Muhammed Esed : De ki: "Benim Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir; her şeyi işiten ve her şeyin aslını bilen O'dur".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Rabbim gökteki ve yerdeki söyleneni bilir ve O, her şeyi tamamen işiticidir, bilicidir.»


    Ömer Öngüt : Dedi ki: “Benim Rabbim gökte ve yerde söyleneni bilir. O, işitendir, bilendir. ”


    Şaban Piriş : Peygamber: - Rabbim gökte ve yerde ne söyleniyorsa bilir. O işitendir, bilendir! dedi.


    Suat Yıldırım : Resul dedi ki: "Rabbim gökte olsun, yerde olsun, söylenen her sözü bilir. O öyle mükemmel işitir, öyle mükemmel bilir ki!"


    Süleyman Ateş : Dedi ki: "Rabbim gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir, (O'ndan gizli kalan hiçbir şey yoktur). O, işitendir, bilendir."


    Tefhim-ul Kuran : Dedi ki: «Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen sözü bilir; O, işitendir, bilendir.»


    Ümit Şimşek : Peygamber dedi ki: Gökte ve yerde söylenen sözü Rabbim bilir. O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Rabbim, gökteki sözü de yerdeki sözü de bilir. O, herşeyi duyan, her şeyi bilendir!"
     


  5. بَلْ قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الأَوَّلُونَ




    Bel kâlû adgâsu ahlâmin belifterâhu bel huve şâır(şâırun), fel ye’tinâ bi âyetin kemâ ursilel evvelûn(evvelûne).




    1. bel : hayır

    2. kâlû : dediler

    3. adgâsu : karışık, içinden çıkılmayan

    4. ahlâmin (hulmun) : rüyalar (rüya)

    5. bel : hayır

    6. ifterâ-hu : onu uydurdu

    7. bel : hayır

    8. huve : o

    9. şâırun : şairdir

    10. fel ye'tinâ bi (fe li ye'ti-nâ bi) : o zaman, öyleyse bize getirsin

    11. âyetin : bir âyet

    12. kemâ : gibi

    13. ursile : gönderildi

    14. el evvelûne : evvelkiler






    İmam İskender Ali Mihr : “Hayır, karışık rüyalardır. Hayır, belki onu uydurdu. Hayır, belki de o bir şairdir. Öyleyse evvelkilere gönderildiği gibi bize (de) âyet (mucize) getirsin.” dediler.


    Diyanet İşleri : Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hattâ derler ki: Bu sözler, saçma sapan rüyadan ibâret, belki de kendisi uyduruyor bunları, hattâ o, bir şâir. Değilse neden evvelkilere gönderildiği gibi bize bir mûcize gösteremiyor?


    Adem Uğur : Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin.


    Ahmed Hulusi : Şöyle de dediler: "Konuştukları kuruntulardan oluşan rüyalarıdır! Muhtemelen uyduruyor. . . Hayır, O bir şairdir! (Eğer böyle değilse) geçmişte yaşamış Rasûllerdeki gibi mucizesini göstersin!"


    Ahmet Tekin : Onlar:
    ' Hayır, bunlar saçma sapan hayallerdir... Yok canım, o sözleri uydurmuştur... Hayır, hayır, o bir şâirdir... Böyle değilse eğer, özgürce sorumluluklarını yerine getiren önceki peygamberler gibi, o da bize hak peygamber olduğuna dair bir delil, maddî bir mûcize getirsin.' dediler.


    Ahmet Varol : 'Hayır; bu ancak karışık rüyalardan ibarettir. Hayır, bunu o kendisi uydurmuştur. Hayır o bir şairdir. Öyle değilse öncekilere gönderildiği gibi bize bir ayet (mucize) getirsin' dediler.


    Ali Bulaç : "Hayır" dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin."


    Ali Fikri Yavuz : (Müşriklerden bir kısmı şöyle) dediler: “- Hz. Muhammed’in (a.s.) getirdiği bu ayetler, rüya saçmalarıdır, yok onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse, evvelki peygamberlerin getirdiği mucizeler gibi, o da bize bir mucize getirsin.”


    Bekir Sadak : Onlar: «Hayir; bunlar karisik ruyalardir", «Hayir, onu uydurmustur» «Hayir; o sairdir,» «Haydi onceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin» dediler.


    Celal Yıldırım : Onlar, «hayır, (Kur'ân ve Muhammed'in dedikleri) olsa olsa (şuur altında biriken) rüya saçmalarıdır. Hayır, O bunları uydurmuştur; hayır O şâirdir; değilse, bize önceki peygamberlere gönderildiği gibi bir mu'cize getirsin» derler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar: 'Hayır; bunlar karışık rüyalardır', 'Hayır; onu uydurmuştur', 'Hayır; o şairdir', 'Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin' dediler.


    Diyanet Vakfi : «Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir âyet getirsin.»


    Edip Yüksel : Hatta, 'Boş hayallerdir,' 'Onu o uydurmuş,' ve 'O bir şairdir, daha önceki elçiler gibi o da bize mucizeler getirsin,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Dediler: adgâsü ahlâm, yok onu uydurdu, yok o bir şâir, yoksa bize evvelkilerin gönderildikleri gibi bir âyet getirsin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Onlar): «Bunlar bir takım karışık rüyalar; yok onu kendisi uydurdu; yok o bir şairdir; öyle değilse, önceki peygamberlerin gönderdikleri gibi, bize bir mucize getirsin!» derler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar: «Hayır, bunlar karışık rüyalardır; yok, onu kendisi uydurdu, yok o bir şairdir. Böyle değilse önceki peygamberler gibi, o da bize bir mucize getirsin» dediler.


    Fizilal-il Kuran : O zalimler dediler ki; «Hayır, Muhammed'in söyledikleri birtakım karmaşık, birbirinden kopuk hayallerdir. Hayır, bu sözler O'nun uydurmasıdır. Hayır, O bir şairdir. Öyle değilse bize daha önceki peygamberlerin gösterdiklerine benzer bir mucize göstersin.»


    Gültekin Onan : "Hayır" dediler. "(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır, o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet getirsin."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Hayır, (bunlar) saçma sapan rü'yâlardır. Hayır, onu kendisi uydurmuşdur. Hayır, o, bir şâirdir. (Bunlar değilse) o halde evvelki (peygamber) lere gönderildiği gibi o da bize bir mu'cize getirsin».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar: 'Kur’ân sihirdir' dedikten sonra:) 'Hayır! (Bunlar) karmakarışık rüyâlardır. Hayır! Onu (kendisi) uydurmuştur. Hayır! O bir şâirdir; o hâlde (gerçekten peygamberse) öncekilere gönderildiği gibi, (o da) bize bir mu'cize getirsin!' dediler.


    İbni Kesir : Onlar: Hayır, bunlar saçma sapan rüyalardır. Hayır onu uydurmuştur, hayır o, şairdir. Haydi önceki peygamberler gibi o da bize bir mucize getirsin dediler.


    Muhammed Esed : "Yoo", diyorlar, "(Muhammed'in bu söyledikleri) karmakarışık rüyalardan ibaret!" "Yok yok, bütün bunları kendisi uyduruyor!" "Hayır, o sadece bir şairdir!" "Peki, madem öyle, önceki (peygamberlerin mucizelerle) gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirse ya!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Hayır,» dediler, «Karışık rüyâlardır, Hayır, onu iftira etmiştir, o belki bir şairdir. İmdi bize evvelkilerin gönderilmiş oldukları gibi bir âyet getiriversin.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Hayır! Bunlar karmakarışık rüyâlardır. Hayır! Onu kendisi uydurmuştur. Hayır! O şâirdir. Eğer öyle değilse bize hemen önceki peygamberler gibi bir âyet (mucize) getirsin. ”


    Şaban Piriş : -Hayır, dediler. Bunlar rüya saçmalıkları .. Hayır, onu o uydurmuştur. Hayır, O şairdir! Haydi, önceki peygamberler gibi bize bir mucize getirsin!


    Suat Yıldırım : (Kur’ân’ı kime mal edecekleri konusunda şaşırıp kaldılar, cevapları kendilerini bile tatmin etmeyip durmadan fikir değiştirdiler.) "Hayır!" dediler, "bu adğâsu ahlam: karışık karışık rüyalar." "Yok yok, böyle değil, anlaşılan onu kendisi uydurmuş!" "Hayır! bu da değil, galiba o bir şair!", "Öyleyse önceki peygamberlere verilen mûcizeler kabilinden istediğimiz mûcizeyi bize göstersin!"


    Süleyman Ateş : "Hayır, dediler, (bu) karmakarışık hayallerdir; hayır onu uydurmuş; hayır o şâ'irdir. (Eğer gerçekten peygamberse) öncekilerin, (mu'cizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mu'cize getirsin."


    Tefhim-ul Kuran : «Hayır» dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi düzüp uydurmuştur; hayır o bir şairdir. Böyle değilse, öncekilere gönderildiği gibi bize de bir ayet (mucize) getirsin.»


    Ümit Şimşek : Onlar 'Yok, bu karmakarışık rüyalardan ibarettir. Yok, kendisi uydurdu. Yok, o bir şairdir,' dediler. 'Değilse, bize, tıpkı öncekilere gönderilenler gibi bir âyet getirsin.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Şöyle de dediler: "Saçma sapan rüyalar bunlar! Belki de uydurduğu bir yalandır. Belki de bir şairdir o. Hadi bir mucize getirsin bize, öncekilere gönderildiği gibi..."
     


  6. مَا آمَنَتْ قَبْلَهُم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ




    Mâ âmenet kablehum min karyetin ehleknâhâ, e fe hum yu’minûn(yu’minûne).




    1. mâ âmenet : îmân etmedi

    2. kable-hum : onlardan önce

    3. min karyetin : ülkelerden (biri)

    4. ehleknâ-hâ : onu biz helâk ettik

    5. e fe hum : o zaman, öyleyse onlar mı

    6. yu'minûne : îmân edecekler






    İmam İskender Ali Mihr : Onlardan önce helâk ettiğimiz ülkelerden (hiç)biri îmân etmediler. Öyleyse onlar mı îmân edecekler?


    Diyanet İşleri : Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?


    Adem Uğur : Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Ahmed Hulusi : Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir şehir halkı da iman etmemişti. . . Onlar mı iman edecekler?


    Ahmet Tekin : Onlardan önce yok ettiğimiz, helâk ettiğimiz hiçbir memleket iman etmemişti. Onlar mı iman edecekler?'


    Ahmet Varol : Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir kent (halkı) iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? [1]


    Ali Bulaç : Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?


    Ali Fikri Yavuz : Mekke, müşriklerinden evvel helâk ettiğimiz hiç bir memleket halkı iman etmedi; şimdi onlar mı iman edecekler?


    Bekir Sadak : Onlardan once yoketmis oldugumuz kasabalar halki inanmadilar, bunlar mi inanacaklar?


    Celal Yıldırım : Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir kasaba halkı imân etmemişti, bunlar mı inanacaklar?


    Diyanet İşleri (eski) : Onlardan önce yoketmiş olduğumuz kasabalar halkı inanmadılar, bunlar mı inanacaklar?


    Diyanet Vakfi : Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Edip Yüksel : Bunlardan önce yok ettiğimiz toplumlardan hiç biri inanmamıştı. Şimdi bunlar mı inanacak?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlardan evvel ihlâk ettiğimiz hiç bir karye iyman etmedi şimdi onlar mı iyman edecekler?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir belde halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi. Şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Fizilal-il Kuran : Oysa onlardan önceki helâk ettiğimiz kentlerin hiçbiri inanmamıştı. Şimdi onlar mı inanacaklar?


    Gültekin Onan : Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) inanmamıştı; şimdi bunlar mı inanacak?


    Hasan Basri Çantay : Onlardan evvel helak etdiğimiz hiç bir memleket (halkı helak olub gitdi), îman etmedi de (şimdi) bunlar mı îman edecekler?


    Hayrat Neşriyat : Onlardan önce, kendisini helâk ettiğimiz hiçbir şehir (halkı) îmân etmemişti; şimdi onlar mı îmân edecekler?


    İbni Kesir : Onlardan önce helak etmiş olduğumuz kasaba halkı iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Muhammed Esed : Geçmişte helak ettiğimiz toplumlardan hiç biri (kendilerine gönderilen peygamberlere) inanmamışlardı; şimdi, bunlar mı inanacak?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bunlardan evvel helâk ettiğimiz hiçbir belde (ahalisi) imân etmemişti, şimdi bunlar mı imân edecekler?


    Ömer Öngüt : Bunlardan önce yoketmiş olduğumuz hiçbir memleket halkı iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Şaban Piriş : Onlardan önce, helâk ettiğimiz şehir halkı da iman etmemişti. Bunlar mı edecek?!


    Suat Yıldırım : Kendilerinden önce imha ettiğimiz hiç bir şehir halkı iman etmedi, şimdi bunlar mı iman edecekler?


    Süleyman Ateş : Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir kent (halkı) inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?


    Tefhim-ul Kuran : Kendilerinden evvel yıkıma uğrattığımız hiç bir ülke (halkı) iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman edecek?


    Ümit Şimşek : Onlardan önce helâk ettiğimiz beldelerden de hiçbiri inanmamıştı. Şimdi bunlar mı inanacak?


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlardan önce yere batırdığımız hiçbir yurt ve uygarlık iman etmemiştir. Onlar mı iman edecekler!...

     


  7. وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ




    Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).




    1. ve mâ ersel-nâ : ve biz göndermedik

    2. kable-ke : senden önce

    3. illâ : ancak, den başka, sadece

    4. ricâlen : rical, erkekler,

    5. nûhî : vahyederiz

    6. ileyhim : onlara

    7. fes'elû (fe es'elû) : o zaman sorun

    8. ehle ez zikri : zikir ehline

    9. in kuntum : eğer siz, iseniz

    10. lâ ta'lemûne : siz bilmiyorsunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.


    Diyanet İşleri : Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erleri göndermiştik insanlara, bilmiyorsanız sorun kitap ehlinin bilginlerine.


    Adem Uğur : Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.


    Ahmed Hulusi : Senden önce, kendilerine erkeklerden başkasını vahiy ile irsâl etmedik. . . Eğer bilmiyorsanız, geçmiş hakkında bilgi sahibi kişilere sorun.


    Ahmet Tekin : Biz senden önce de, ancak kendilerine vahiy ile irtibat kurduğumuz, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, liyâkatli, güvenilir erkekleri peygamber olarak görevlendirdik. Bilmiyorsanız bilenlere, kutsal kitapları bilenlere sorun.


    Ahmet Varol : Senden önce de (elçi olarak) kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkalarını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline [2] sorun.


    Ali Bulaç : Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, senden önce de, ancak kendilerine vahy ettiğimiz bir takım (senin gibi) erkek peygamberler gönderdik. Haydin, kitab ehli olanların alimlerine sorun, eğer bilmiyorsanız.


    Bekir Sadak : Senden once de, kendilerine vahyettigimiz adamlar gonderdik. Bilmiyorsaniz kitablilara sorun.


    Celal Yıldırım : Senden önce ancak Kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. (Kadınlardan peygamber göndermedik). Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun.


    Diyanet İşleri (eski) : Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz adamlar gönderdik. Bilmiyorsanız kitablılara sorun.


    Diyanet Vakfi : Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.


    Edip Yüksel : Senden önce, insanların dışında elçi göndermedik; onlara vahyediyorduk. Bilmiyorsanız uzmanlara sorunuz


    Elmalılı Hamdi Yazır : Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Senden önce de Biz, sadece kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekler gönderdik; bilmiyorsanız, haydi bilgisi olanlara sorun!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkek(peygamber)ler gönderdik. Bilmiyorsanız kitap ehli olanlara sorun.


    Fizilal-il Kuran : Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Bilmiyorsanız şayet zikir ehline sorun.


    Gültekin Onan : Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.


    Hasan Basri Çantay : Biz senden evvel de kendilerine vahy etdiğimiz erkeklerden başkasını (peygamber olarak) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.


    Hayrat Neşriyat : Senden önce de kendilerine vahyetmekte olduğumuz birtakım erkeklerden başkasını(peygamber olarak) göndermedik; eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre (âlimlere) sorun!


    İbni Kesir : Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız; zikir ehline sorun.


    Muhammed Esed : Biz senden önce de (ey Muhammed,) kendilerine vahiy indirilen (ölümlü) adamlardan başkasını (elçi olarak) göndermedik; bunun içindir ki, (o inkarcılara de ki:) "Eğer kendiniz bilmiyorsanız, önceki kitapları okuyup izleyen kimselere sorun".


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve senden evvel de göndermedik, ancak kendilerine vahyeder olduğumuz birtakım erkekler gönderdik. Eğer siz bilmez kimseler oldunuz ise artık bilgin zâtlardan sorunuz.


    Ömer Öngüt : Biz senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz.


    Şaban Piriş : Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını göndermedik. Kitap ehline sorun, eğer bilmiyorsanız ..


    Suat Yıldırım : Biz senden önce de, ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Şayet bilmiyorsanız, bunu bilenlere sorunuz.


    Süleyman Ateş : Biz, senden önce yalnız kendilerine vahyedilen erkeklerden başkasını elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız Zikir ehline (Kitap sâhiplerine) sorun.


    Tefhim-ul Kuran : Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, şu halde zikir ehline sorun.


    Ümit Şimşek : Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başka birşey değildi. Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.


    Yaşar Nuri Öztürk : Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz erler gönderdik. Hadi, sorun zikir/Kur'an ehline, eğer bilmiyorsanız...
     


  8. وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ




    Ve mâ cealnâhum ceseden lâ ye’kulûnet taâme ve mâ kânû hâlidîn(hâlidîne).




    1. ve mâ cealnâ-hum : ve biz onları kılmadık

    2. ceseden : bir ceset, beden

    3. lâ ye'kulûne : yemezler

    4. et taâme : yemek

    5. ve mâ kânû : ve olmadılar, değildirler

    6. hâlidîne : halidin, ebedî





    İmam İskender Ali Mihr : Ve Biz, onları (vahyettiğimiz ricalleri) yemek yemeyen bir beden (vücut) kılmadık. Ve onlar, halidin (ebedî, ölümsüz) değillerdir.


    Diyanet İşleri : Biz, onları yemek yemez bir beden yapısında yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onları yemek yemeyen bir kalıp olarak yaratmamıştık ve onlar, ebedî de değillerdi.


    Adem Uğur : Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.


    Ahmed Hulusi : Onları (Nebi/Rasûlleri), yemeğe ihtiyacı olmayan bedenli olarak meydana getirmedik! (Onlar dünyada) ebedî kalıcılar da değillerdi.


    Ahmet Tekin : Biz peygamberleri yeyip içmeyen, beşer tabiatından uzak birer varlık haline getirmedik. Onlar bu dünyada ölümsüz, ebedî kalıcı da değiller.


    Ahmet Varol : Biz onları yemek yemeyen cesetler kılmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.


    Ali Bulaç : Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.


    Ali Fikri Yavuz : Biz peygamberleri yemek yemez birer cesed olarak yaratmadık. Dünyada ebediyyen kalıcı da değildirler.


    Bekir Sadak : Biz onlari yemek yemez birer ceset kilmadik ve onlar olumsuz de degillerdi.


    Celal Yıldırım : Biz, o peygamberleri yemek yemiyen birer cesed kılmadık ve onlar (Dünya'da) ebedî de değillerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi.


    Diyanet Vakfi : Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.


    Edip Yüksel : Onları, yemek yemeyen bedenler olarak yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : biz onları hem yemek yemez bir cesed yapmadık hemde mühalled değildiler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz onları yemek yemez bir ceset yapmadık; ölümsüz de değildiler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz onları yemek yemez birer cesed kılmadık ve onlar ölümsüz de değillerdi.


    Fizilal-il Kuran : Biz onları yemek yemez organizmalar olarak yaratmadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.


    Gültekin Onan : Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.


    Hasan Basri Çantay : Biz onları yemek yemez birer cesed olarak yaratmadık. Onlar (bu dünyâda) ebedî de değillerdi.


    Hayrat Neşriyat : Hem onları yemek yemeyen cesedler yapmadık; (onlar) ölümsüz kimseler de değillerdi.


    İbni Kesir : Biz onları; yemek yemez bir ceset kılmadık ve onlar, ebedi de değillerdi


    Muhammed Esed : (Göreceksiniz ki,) Biz o'nları yiyip içmeye ihtiyaç duymayan bir yapıda yaratmamıştık; o'nlar ölümsüz de değillerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onları taam yemez birer ceset kılmadık ve onlar bâki kalan kimseler de olmadılar.


    Ömer Öngüt : Biz onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık. Onlar ebedî de değillerdi.


    Şaban Piriş : Biz onlara yemek yemez bir vücut vermedik, onlar ölümsüz de değillerdi.


    Suat Yıldırım : Biz onları yiyip içmeyen bedenden ibaret kılmadık; hem dünyada onlar ebedî olarak da kalmadılar.


    Süleyman Ateş : Biz onları yemek yemeyen ceset(ler) yapmadık. (Onlar), ölümsüz de değillerdi.


    Tefhim-ul Kuran : Biz onları, yemek yemez cesetler kılmadık ve onlar ölümsüz değillerdi.


    Ümit Şimşek : Biz onları yiyip içmeyen cesetler halinde yaratmadık; onlar ölümsüz de değillerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz onları yemek yemez bir ceset olarak yaratmadık. Onlar sonsuza dek kalıcı da değillerdi.
     


  9. ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَأَنجَيْنَاهُمْ وَمَن نَّشَاء وَأَهْلَكْنَا الْمُسْرِفِينَ




    Summe sadaknâhumul va’de fe enceynâhum ve men neşâu ve ehleknel musrifîn(musrifîne).




    1. summe : sonra

    2. sadaknâ-hum : onlara sadık kaldık

    3. el va'de : vaad

    4. fe enceynâ-hum : böylece onları kurtardık

    5. ve men : ve kimse, kişi

    6. neşâu : biz diledik

    7. ve ehlek-nâ : ve biz helâk ettik

    8. el musrifîne : müsrifler, israf edenler






    İmam İskender Ali Mihr : Sonra onlara olan vaade, sadık kaldık. Böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık. Ve müsrifleri (haddi aşanları) helâk ettik.


    Diyanet İşleri : Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları ise helâk ettik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra vaadimizi gerçekleştirmiştik onlara da onları da kurtarmıştık, dilediklerimizi de ve imansızlıkta ileri gidenleri helâk etmiştik.


    Adem Uğur : Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.


    Ahmed Hulusi : Sonra Onlara bildirimimizi gerçekleştirdik; Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtarıp, müsrifleri helâk ettik.


    Ahmet Tekin : Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Peygamberleri, sünnetimize, düzenimizin yasalarına uygun olarak, irademizin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselerle, mü’minlerle birlikte kurtardık. Allah’ın emirlerine cahilce davranarak âsi olanları, koyduğu kuralları tanımayanları, ağır-adaletsiz hükümler içeren kurallar koyanları, azgınları da yokettik.


    Ahmet Varol : Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık. Aşırı gidenleri ise helak ettik.


    Ali Bulaç : Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.


    Ali Fikri Yavuz : Sonra onlara olan vadimizi doğruya çıkardık da hem onları, hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. Müşrikleri ise helak ettik.


    Bekir Sadak : Sonra Biz onlara verdigimiz sozu yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardik; asiri gidenleri ise yok ettik.


    Celal Yıldırım : Sonra da onlara verdiğimiz sözü doğrulukla yerine getirdik. Onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık, (inkârda, sapıklık ve azgınlıkta) aşırı gidenleri ise yok ettik.


    Diyanet İşleri (eski) : Sonra Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri ise yok ettik.


    Diyanet Vakfi : Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik; böylece, hem onları hem de dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.


    Edip Yüksel : Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; onları dilediklerimizle birlikte kurtardık; aşırı gidenleri de helak ettik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra onlara olan va'de sadık olduk da kendilerini ve dilediklerimizi necata çıkarıp müsrifleri helâk ettik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri helak ettik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sonra biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; hem onları, hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık, aşırı gidenleri yok ettik.


    Fizilal-il Kuran : Sonra sözümüzü tutarak onları ve dilediğimiz kimseleri kurtararak ölçülerimizi çiğneyen azgınları yokettik.


    Gültekin Onan : Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.


    Hasan Basri Çantay : Sonra biz onlara olan va'd (imiz) in doğruluğunu gösterdik de hem kendilerini, hem kimleri diliyorsak onları kurtardık. İftiracıları ise helak etdik.


    Hayrat Neşriyat : Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine getirdik de kendilerini ve dilediğimizkimseleri kurtardık; haddi aşanları ise helâk ettik.


    İbni Kesir : Nihayet onlara verdiğimiz sözün doğruluğunu gösterdik. Kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri de yok ettik.


    Muhammed Esed : Sonuç olarak, Biz onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik ve bunun için kendilerini ve dilediğimiz kimseleri kurtardık; ama kendi kendilerini ziyan edenleri ise yok ettik

    .
    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra onlara olan vaadi gerçekleştirdik de onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık ve müsrif olanları da helâk ettik.


    Ömer Öngüt : Sonra onlara verdiğimiz sözü dosdoğru yerine getirdik. Hem kendilerini hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık. Haddi aşanları da yok ettik.


    Şaban Piriş : Onlara verdiğimiz sözü tuttuk, onları ve dilediklerimizi kurtardık, gaflet ve cehalette diretenleri de helak ettik.


    Suat Yıldırım : Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Onları ve beraberlerinde bulunan dilediğimiz kullarımızı kurtardık, haddi aşanları ise helâk ettik.


    Süleyman Ateş : Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, onları ve dilediklerimizi kurtardık, aşırı gidenleri helâk ettik.


    Tefhim-ul Kuran : Sonra onlara verdiğimiz söze sadık kaldık, böylece onları ve dilediklerimizi kurtardık da ölçüsüz davrananları yıkıma uğrattık.


    Ümit Şimşek : Sonra kendilerine verdiğimiz sözü yerine getirdik; onları ve daha başka dilediklerimizi kurtarıp inkârla haddini aşanları helâk ettik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sonra onlara verilen söze sadık kaldık da onları ve dilediklerimizi kurtardık. Ve israfa saplanıp haddi aşanları helâk ettik.
     


  10. لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَابًا فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ




    Lekad enzelnâ ileykum kitâben fîhi zikrukum, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).




    1. lekad : andolsun ki

    2. enzel-nâ : biz indirdik

    3. ileykum : size

    4. kitâben : bir kitap

    5. fî-hi : onun içinde (vardır)

    6. zikru-kum : sizin zikriniz, sizi zikreden

    7. e fe lâ ta'kılûne : hâlâ akıl etmez misiniz






    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki; içinde, sizi zikreden (sizden bahseden) bir kitap indirdik. Hâlâ akıl etmez misiniz?


    Diyanet İşleri : Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra size bir kitap indirdik ki o kitapta şerefiniz, yüceliğiniz anılmadadır, hâlâ mı akıl etmezsiniz?


    Adem Uğur : Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?


    Ahmed Hulusi : Yemin olsun ki, size, içinde zikriniz olan (hakikatinizi HATIRLATAN) BİLGİ inzâl ettik! Aklınız almıyor mu?


    Ahmet Tekin : Andolsun size, içinde haklarınızı ve sorumluluklarınızı, ilâhî emirleri ve günahtan korunma yollarını, dininizi, şeriatınızı, şanınızı şerefinizi yükseltecek hükümranlık esaslarını hatırlatan, insanı ve insanî değerleri anlatan bir kitap, Kur’ân indirdik. Hâlâ bu kitabın mahiyetini, manasını kavramayacak mısınız?


    Ahmet Varol : Andolsun ki size içinde sizin için öğüt bulunan [3] bir kitap indirdik. Akıl etmiyor musunuz?


    Ali Bulaç : Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?


    Ali Fikri Yavuz : (Ey Kureyş topluluğu), size öyle muazzam bir kitap indirmişiz ki, (iman ettiğiniz kakdirde) bütün şerefiniz ondadır. Halâ akıllanmıyacak mısınız?


    Bekir Sadak : And olsun ki,size serefiniz ve ogut veren bir Kitap indirdik; akletmiyor musunuz?*


    Celal Yıldırım : And olsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki şeref ve itibarınız ondadır (onunla gerçekleşir). Hâlâ aklınızı kullanmıyacak mısınız ?


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki,size şerefiniz ve öğüt veren bir Kitap indirdik; akletmiyor musunuz?


    Diyanet Vakfi : Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz mısınız?


    Edip Yüksel : Size, size olan mesajı içeren bir kitabı indirmiş bulunuyoruz. Aklınızı kullanmaz mısınız?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için size bir kitab indirdik ki bütün şanımız onda? Hâlâ akıllanmıyacakmısınız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şanınız ondadır; hala akıllanmayacak mısınız?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey Kureyş topluluğu!) And olsun, size öyle bir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?


    Fizilal-il Kuran : Andolsun ki, size namınızı yücelten, öğütler içeren bir kitap indirdik. Buna aklınız ermiyor mu?


    Gültekin Onan : Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akletmeyecek misiniz?


    Hasan Basri Çantay : Andolsun, size öyle bir kitab indirmişizdir ki (bütün) zikir (ve şeref) iniz ondadır. Haalâ akıllanmıyacak mısınız?


    Hayrat Neşriyat : And olsun ki size, içinde zikriniz bulunan (sizi şereflendiren) bir Kitab indirdik. Hiç akıl erdirmiyor musunuz?


    İbni Kesir : Andolsun ki; size, içinde zikrinizin bulunduğu bir Kitab indirdik. Hala akletmiyor musunuz?


    Muhammed Esed : (Ey İnsanlar!) Gerçek şu ki, Biz size, akılda tutmanız gereken her şeyi kapsayan ilahi bir mesaj indirdik: hala aklınızı kullanmayacak mısınız?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Kasem olsun ki, size bir kitap indirdik ki, sizin şerefiniz ondadır. Hâlâ âkilâne düşünmez misiniz?


    Ömer Öngüt : Andolsun ki, içinde zikriniz (şerefiniz) bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?


    Şaban Piriş : Size de, içinde sizin için uyarıların yer aldığı bir kitap indirdik. Hâlâ, aklınızı kullanmıyor musunuz?


    Suat Yıldırım : Muhakkak ki, hayatınız için gerekli notları içeren, size şan ve şeref sağlayan bir kitap indirdik. Neden düşünmüyorsunuz?


    Süleyman Ateş : Andolsun, size, içinde Zikr'iniz bulunan bir Kitap indirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?


    Ümit Şimşek : Size de bir kitap indirdik ki, şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, size bir Kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız/zikriniz/şerefiniz yalnız ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?
     


  11. وَكَمْ قَصَمْنَا مِن قَرْيَةٍ كَانَتْ ظَالِمَةً وَأَنشَأْنَا بَعْدَهَا قَوْمًا آخَرِينَ




    Ve kem kasamnâ min karyetin kânet zâlimeten ve enşe’nâ ba’dehâ kavmen âharîn(âharîne).




    1. ve kem : ve nice, kaç tane

    2. kasam-nâ : biz kırdık döktük, yok ettik

    3. min karyetin : ülkelerden, şehirlerden

    4. kânet : oldu

    5. zâlimeten : zalim olan, zulmeden

    6. ve enşe'nâ : ve biz inşa ettik, yarattık

    7. ba'de-hâ : ondan sonra

    8. kavmen : bir kavim

    9. âharîne : diğer, başka







    İmam İskender Ali Mihr : Ve Biz, zalim olan nice ülkeleri kırdık (döktük, yok ettik). Ve ondan sonra başka kavimler inşa ettik (yarattık).


    Diyanet İşleri : Biz zulmetmekte olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka başka toplumlar meydana getirdik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Zulmeden nice şehirleri helâk ettik de ondan sonra diğer toplulukları yarattık.


    Adem Uğur : Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.


    Ahmed Hulusi : Zâlim olan nice bölgeyi kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka halklar inşa ettik.


    Ahmet Tekin : Biz, halkı zâlim, âsi, kâfir, duyarsız, temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen nice memleketleri kırıp geçirdik. Onlardan sonra başka milletler var ettik.


    Ahmet Varol : Biz zalim olan nice kenti helak ettik ve onlardan sonra başka kavimler var ettik.


    Ali Bulaç : Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, kâfir olan nice memleket halkını kırıp geçirdik ve bunların helâkinden sonra da, başkalarını bir kavim olarak yarattık.


    Bekir Sadak : Halki zalim olan nice kasabalari kirip gecirdik ve onlardan sonra baska milletler varettik.


    Celal Yıldırım : Zâlim olan nice kasaba halkını kırıp geçirdik de onlardan sonra başka bir kavim yaratıp oluşturduk.


    Diyanet İşleri (eski) : Halkı zalim olan nice kasabaları kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler varettik.


    Diyanet Vakfi : Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücuda getirdik.


    Edip Yüksel : Nice ülkeleri, haksızlık etmelerinden ötürü kırıp geçirdik ve ardlarından başka toplumlar varettik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki biz zulmetmekte olan nice memleket kırdık geçirdik ve arkasından diğerlerini başka bir kavm olarak neşet ettirdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa Biz zulmetmekte olan nice memleket halkını kırıp geçirdik , arkasından da diğerlerini başka bir topluluk olarak meydana getirdik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz halkı zalim olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka milletler var ettik.


    Fizilal-il Kuran : Halkları zalim olan nice şehri kırıp geçirdik de arkasından başka halklar ortaya çıkardık.


    Gültekin Onan : Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.


    Hasan Basri Çantay : Biz (küfür ve) zulmeden nice memleketi kırıb geçirdik, sonra ardından da diğer kavm (ler) i yaratdık.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (halkı) zâlim olan nice şehirleri kırıp geçirdik; onlardan sonra da başka kavimler meydana getirdik.


    İbni Kesir : Biz, zulmeden nice kasabayı kırıp geçirdik. Ve onlardan sonra başka bir kavmi var ettik.


    Muhammed Esed : Hem (bilmiyor musunuz ki) Biz, zulümde ısrar eden nice toplumları kırıp geçirdik de onların yerine başka toplumlar meydana getirdik!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve halbuki, biz nice zulmeden beldeyi helâk ettik ve onlardan sonra başka başka birer kavim vücuda getirdik.


    Ömer Öngüt : Zâlim olan nice memleketleri kırıp geçirdik ve onlardan sonra da başka bir topluluk var ettik.


    Şaban Piriş : Biz zalim olan nice ülkeleri kırıp geçirdik. Onlardan sonra, başka bir toplum var ettik.


    Suat Yıldırım : Zulme batmış nice beldelerin bellerini kırdık, onlardan sonra da başka toplumlar yarattık.


    Süleyman Ateş : (Halkı) zulmeden nice şehri kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka bir topluluk getirdik.


    Tefhim-ul Kuran : Biz, zulmeden ülkelerden nicesini kırıp geçirdik ve bunun ardından bir başka kavmi meydana getirdik.


    Ümit Şimşek : Zulmeden nice beldeyi Biz kırıp geçirdik; sonra da yerlerine başka kavimler getirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Zulmetmiş nice kenti/medeniyeti biz kırıp geçirdik ve arkalarından başka bir topluluk oluşturduk.
     


  12. فَلَمَّا أَحَسُّوا بَأْسَنَا إِذَا هُم مِّنْهَا يَرْكُضُونَ




    Fe lemmâ ehassû be’senâ izâ hum minhâ yerkudûn(yerkudûne).




    1. fe lemmâ : olduğu zaman

    2. ehassû : hissettiler

    3. be'se-nâ : bizim azabımız

    4. izâ : o zaman

    5. hum : onlar

    6. min-hâ : ondan

    7. yerkudûne (rakada) : koşarlar, kaçarlar (koştu)






    İmam İskender Ali Mihr : Böylece (şiddetli) azabımızı hissettikleri zaman onlar, ondan kaçarlar.


    Diyanet İşleri : Onlar azabımızı hissedince, hemen oradan süratle kaçıyorlardı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Azâbımızı hissettiler mi hemen kaçmaya başlıyorlardı ondan.


    Adem Uğur : Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!


    Ahmed Hulusi : Şiddetimizi hissettiklerinde bir de bakarsın, oradan kaçıyorlar!


    Ahmet Tekin : Onlar azâbımızın şiddetini hissettikleri zaman, hemen vasıtalarına binip topuklayarak yılgın bir vaziyette oradan kaçıyorlardı.


    Ahmet Varol : Onlar zorlu azabımızı hissettiklerinde hemen oradan kaçıyorlardı.


    Ali Bulaç : Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar azabımızın şiddetini duydukları zaman memleketlerinden kaçıyorlardı.


    Bekir Sadak : Onlar bizim baskinimizi hissettiklerinde, oradan kacmaga koyuluyorlardi.


    Celal Yıldırım : Onlar, yok edici baskınımızı hissedince hemen oradan tabana kuvvet kaçmağa koyuldular.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlar bizim baskınımızı hissettiklerinde, oradan kaçmağa koyuluyorlardı.


    Diyanet Vakfi : Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!


    Edip Yüksel : Azabımızı hissettikleri anda ondan kaçmaya çalışıyorlardı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Be'simizi hissettikleri vakit, hemen oradan üzengi depiyorlardı,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Azabımızı hissettikleri zaman, hemen oradan üzengi tepiyorlardı (kaçıyorlardı).


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman oradan kaçmaya koyuluyorlardı.


    Fizilal-il Kuran : Bu zalimler azabımızın gelip çattığını farkettiklerinde derhal şehirlerinden kaçmaya koyuluyorlardı.


    Gültekin Onan : Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.


    Hasan Basri Çantay : (Evet), onlar azabımızı his (ve müşahede) etdikleri zaman hemen oralardan harıl harıl kaçıyorlardı.


    Hayrat Neşriyat : Artık azâbımızı hissettikleri zaman, onlar oradan hemen hızlıca kaçıyorlardı.


    İbni Kesir : Bizim baskınımızı hissettikleri zaman; onlar, oradan kaçmaya yelteniyordu


    Muhammed Esed : Ve onlar Bizim cezalandırıcı kudretimizi hissetmeye başlar başlamaz, hemen oradan kaçmaya davranırlardı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki, onlar Bizim azabımızı hissettiler. Onlar hemen oralardan süratle kaçınmaya başladılar.


    Ömer Öngüt : Onlar bizim azabımızı hissettiklerinde oradan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.


    Şaban Piriş : Azabımızı hissettikleri zaman, ondan süratle kaçıyorlardı.


    Suat Yıldırım : Onlar bizim baskınımızı hisseder etmez, derhal bineklerine yönelip kaçmaya yeltendiler.


    Süleyman Ateş : Azâbımızı hissettikleri zaman onlar, derhal oradan (kaçmak için hayvanlarını) mahmuzluyorlardı.


    Tefhim-ul Kuran : Bizim zorlu azabımızı hissettikleri zaman, oradan büyük bir hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı.


    Ümit Şimşek : Onlar, daha azabımızı hisseder etmez kaçışmaya başladılar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şiddetimizi hissettiklerinde hiç vakit geçirmeksizin oradan dört nala kaçıyorlardı.
     


  13. لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ




    Lâ terkudû verciû ilâ mâ utriftum fîhi ve mesâkinikum leallekum tus’elûn(tus’elûne).




    1. lâ terkudû : koşmayın, kaçmayın

    2. verciû (ve irciû) : ve dönün

    3. ilâ mâ : şeye

    4. utriftum : sizin her isteğiniz yerine getirildi, şımartıldınız

    5. fî-hi : orada

    6. ve mesâkini-kum : ve meskenlerinize

    7. lealle-kum : böylece siz

    8. tus'elûne : sorgulanacaksınız






    İmam İskender Ali Mihr : Kaçmayın ve orada şımartıldığınız (her isteğinizin yerine getirildiği) şeye (yere) ve meskenlerinize geri dönün ki (orada), sorgulanacaksınız.


    Diyanet İşleri : Onlara, “Kaçmayın, o içinde şımartıldığınız bolluğa ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorulacaksınız” denildi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kaçmayın, dönün sâhip olduğunuz mallara, nîmetlere ve evlere; çünkü sorguya çekileceksiniz.


    Adem Uğur : Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!


    Ahmed Hulusi : "Kaçmayın; bolluktan şımardığınız yere, meskenlerinize dönün ki sorgulanasınız. "


    Ahmet Tekin : 'Yılgın vaziyette, vasıtalarınıza binip topuklayarak kaçmayın. Size verilen nimetlere, refaha, yurtlarınıza dönün. Bunlar hesaba çekilmenize vesile olacak.'


    Ahmet Varol : 'Kaçmayın, size sağlanan refaha ve yurtlarınıza dönün. Olur ki sorguya çekilirsiniz.'


    Ali Bulaç : "Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz."


    Ali Fikri Yavuz : (Melekler onlara şöyle dedi): “- Kaçmayın, içinde bulunduğunuz nimete ve evlerinize dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz.”


    Bekir Sadak : "Kosup kacmayin; size nimet verilen yere, yurdlariniza donun, elbette sorguya cekileceksiniz» dedik.


    Celal Yıldırım : Kaçmayın, refah içinde geçirdiğiniz nimetlere ve konaklarınıza dönünüz; çünkü elbette sorguya çekileceksiniz.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Koşup kaçmayın; size nimet verilen yere, yurdlarınıza dönün, elbette sorguya çekileceksiniz' dedik.


    Diyanet Vakfi : «Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular sorulacak!»


    Edip Yüksel : Kaçmayın, lüks ve savurganlık için yaşadığınız yere, evlerinize dönünüz. Çünkü sorguya çekileceksiniz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : yok, dedik: tepinmeyin, dönün o içinde şımartıldığınız şeylere ve meskenlerinize, ki sorguya çekileceksiniz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yok tepinmeyin, dönün içinde şımartıldığınız nimetlere ve yurtlarınıza ki, sorguya çekileceksiniz! dedik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Koşup kaçmayın; size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün ki, sorguya çekileceksiniz» dedik.


    Fizilal-il Kuran : Kaçmayınız, sizi baştan çıkaran nimetlere ve evlerinize dönünüz ki, sorguya çekileceksiniz!


    Gültekin Onan : "Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz."


    Hasan Basri Çantay : (Onlara:) «Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha, yurdlarında dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz» (denildi).


    Hayrat Neşriyat : 'Kaçmayın, içinde şımartıldığınız şeye (ni'metlere) ve evlerinize dönün ki(başınıza gelenlerden) suâl olunasınız!'


    İbni Kesir : Koşup kaçmayın, size nimet verilen yere, yurtlarınıza dönün. Elbette sorguya çekileceksiniz.


    Muhammed Esed : (Ama sanki kendilerine:) "Kaçmaya kalkışmayın; bolluk ve keyif içinde sizi şımartan şeylere, evlerinize yurtlarınıza dönün, ki belki (yapıp ettiklerinizden ötürü) sorguya çekileceksiniz!" (denmiş gibi, kaybettiklerini anlarlar).


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Kaçmayınız ve içinde mütenaim olduğunuz yere ve meskenlerinize geri dönünüz. Umulur ki siz, sual olunacaksınız.»


    Ömer Öngüt : Kaçmayın! İçinde şımarıp azdığınız nimetlere ve meskenlerinize dönün! Çünkü sorguya çekileceksiniz.


    Şaban Piriş : -Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Belki size bir şey sorulur.


    Suat Yıldırım : "Yok," dedik, "tepinmeyin, dönün o içinde şımardığınız refah ve konfora! Dönün o konaklarınıza ki sorguya çekileceksiniz."


    Süleyman Ateş : (Boşuna) Kaçmayın, (bol bol verilip) içinde şımartıldığınız(ni'metler)e ve yurtlarınıza dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz!


    Tefhim-ul Kuran : «Uzaklaşıp kaçmayın, içinde şımarıp azdığınız refaha ve yurtlarınıza dönün; çünkü sorguya çekileceksiniz.»


    Ümit Şimşek : Kaçmasanıza! Dönün içinde yüzdüğünüz nimetlere ve konaklarınıza; çünkü sorgulanacaksınız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kaçmayın, içinde servet şımarıklığına düştüğünüz yere, meskenlerinize dönün ki, hesaba çekilebilesiniz.


     


  14. قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ




    Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).





    1. kâlû : dediler

    2. yâ veylenâ : yazıklar olsun bize

    3. innâ : muhakkak biz

    4. kunnâ : biz olduk

    5. zâlimîne : zalimler






    İmam İskender Ali Mihr : “Yazıklar olsun bize! Muhakkak ki biz, zalimler olmuştuk.” dediler.


    Diyanet İşleri : “Eyvah bizlere! Bizler gerçekten zalim kimseler idik” dediler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yazıklar olsun bize derler, gerçekten de zulmetmiştik biz.


    Adem Uğur : Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız.


    Ahmed Hulusi : Dediler ki: "Yazıklar olsun bize! Gerçekte zulmedenlerden olmuşuz!"


    Ahmet Tekin : 'Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz inkâr ile isyan ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, hakka riayet etmeyen zâlim kimselermişiz.' dediler.


    Ahmet Varol : 'Yazık bize! Gerçekten biz zalimlermişiz' dediler.


    Ali Bulaç : "Yazıklar bize" dediler. "Gerçekten biz, zalimmişiz."


    Ali Fikri Yavuz : (Onlar kurtuluştan ümid keserek): “- Vay bizlere! Biz gerçekten zalimler idik.” dediler.


    Bekir Sadak : «Vay basimiza gelenlere! Dogrusu biz haksizlik yapmis kimseleriz» dediler.


    Celal Yıldırım : (Kaçmakla kurtulamıyacaklarını anlayınca), vay yazık oldu bize! Doğrusu biz zâlimler idik, dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Vay başımıza gelenlere! Doğrusu biz haksızlık yapmış kimseleriz' dediler.


    Diyanet Vakfi : «Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten biz zalim insanlarmışız.»


    Edip Yüksel : 'Vay bize, biz gerçekten zulmedenlermişiz,' dediler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Vay bizlere: bizler cidden zalimler idik dediler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : (Onlar da): «Vay bizlere! Gerçekten bizler zalim insanlardık!» dediler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar da: «Vay bizlere! Biz gerçekten zalimler idik» dediler.


    Fizilal-il Kuran : Eyvahlar olsun! Biz gerçekten kendimize zulmetmişiz dediler.


    Gültekin Onan : "Yazıklar bize" dediler. "Gerçekten biz, zalimmişiz."


    Hasan Basri Çantay : Dediler: «Ne yazık bize! Biz hakıykaten zaalimler idik».


    Hayrat Neşriyat : (Onlar:) 'Eyvah başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim kimselermişiz!' dediler.


    İbni Kesir : Dediler ki: Vay başımıza gelenlere; doğrusu biz, zalimler idik.


    Muhammed Esed : Ve yalnızca: "Vah bize!" diye yanıp yakınırlardı, "Doğrusu, gerçekten zalim kimselerdik biz!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dediler ki: «Vay halimize! Muhakkak ki, biz zalimler olmuş idik.»


    Ömer Öngüt : Dediler ki: “Vay başımıza gelenlere! Biz gerçekten zâlimlermişiz. ”


    Şaban Piriş : -Eyvah bize, dediler. Biz haksızlık etmiştik.


    Suat Yıldırım : "Eyvah! dediler, gerçekten biz zalim kimselermişiz! (Eyvah! Eyvah!)"


    Süleyman Ateş : "Eyvah bize, dediler, gerçekten biz zâlimlermişiz!"


    Tefhim-ul Kuran : «Yazıklar bize» dediler. «Gerçekten biz, zalimmişiz.»


    Ümit Şimşek : 'Eyvah!' dediler. 'Biz gerçekten kendimize yazık etmişiz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Dediler: "Eyvah bize! Biz gerçekten zalimlermişiz."
     


  15. فَمَا زَالَت تِّلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ




    Fe mâ zâlet tilke da’vâhum hattâ cealnâhum hasîden hâmidîn(hâmidîne).




    1. fe mâ zâlet : böylece bitmedi (devam etti)

    2. tilke : o, bu

    3. da'vâ-hum : onların davaları, duaları

    4. hattâ : oluncaya kadar

    5. ceal-nâ : kıldık, yaptık

    6. hum : onlar

    7. hasîden : hasat edilmiş (biçilmiş) ekinler

    8. hâmidîne : sönmüş hale gelmiş olanlar







    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onların bu davaları (şikâyetleri); Biz onları, biçilmiş ekin (gibi) sönmüş hale getirinceye (ölünceye) kadar bitmedi.


    Diyanet İşleri : Biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ateş gibi yapıncaya kadar bu feryatları devam etti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları kesilmiş bir ot, ateşi yanıp bitmiş bir kül yığını haline getirinciye dek sözleri, ancak budur işte.


    Adem Uğur : Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.


    Ahmed Hulusi : Onların bu iddiaları sürüp gitti. . . Tâ ki biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş ateşe döndürene kadar.


    Ahmet Tekin : Biz onları biçilmiş bir ekin ve sönen ocaklar haline getirinceye kadar, onların bu itirafları sürüp gider.


    Ahmet Varol : Bu haykırmaları biz onları biçilmiş ekin ve sönmüş kül yığını haline getirinceye kadar kesilmedi.


    Ali Bulaç : Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, onları, sönmüş kül yığını olarak biçilmiş bir ekin haline getirinceye kadar, hep sözleri bu feryad olmuştur.


    Bekir Sadak : Biz onlari bicilmis ot ve bir yigin kul haline getirinceye kadar haykirmalari devam etti.


    Celal Yıldırım : Onların biçilmiş ot, sönüp bir yığın kül haline gelinceye kadar hayıflanıp söylenmeleri böyle oldu.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz onları biçilmiş ot ve bir yığın kül haline getirinceye kadar haykırmaları devam etti.


    Diyanet Vakfi : Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları sürüp gider.


    Edip Yüksel : Onları biçip tüketinceye kadar bu yalvarışlarını tekrarlayıp duracaklar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Artık bütün davaları bu oldu kaldı, nihayet onları öyle yapdık ki biçildiler, söndüler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Artık olanca feryatları bu oldu kaldı. Neticede onları öyle yaptık ki, biçildiler, söndüler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz, onları biçilmiş bir ekin ve bir yığın kül haline getirinceye kadar hep sözleri bu feryad olmuştur.


    Fizilal-il Kuran : Onlar böyle vahlanıp dururken biz kendilerini biçilmiş ekinler gibi cansız yere seriverdik.


    Gültekin Onan : Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.


    Hasan Basri Çantay : Nihayet biz onları biçilmiş bir ot, ocakları sönmüş (bir kül yığını) haaline getirinceye kadar dâima feryadları bu (söz) olmuşdur.


    Hayrat Neşriyat : Artık biz onları, biçilmiş (ekin) ve sönmüş (ateşe dönen) kimseler hâline getirinceye kadar, duâları bu (feryâd) olmakta devâm etti.


    İbni Kesir : Bu haykırmaları devam edip dururken Biz; onları, biçilmiş bir ot, sönmüş bir ocak haline getirdik.


    Muhammed Esed : Ve bu yakınmaları, Biz kendilerini biçilmiş bir tarlaya (ya da) bir kül yığınına çevirinceye kadar sürüp giderdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Artık onların bütün çağırmaları, bundan başka olmadı. Tâ ki onları biçilmiş, sönmüş kimseler kıldık.


    Ömer Öngüt : Biz onları kuruyup biçilmiş ekin haline, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu haykırmaları sürüp gitti.


    Şaban Piriş : Bu haykırışları devam edip dururken, biz onları biçilmiş ekine, sönmüş ocağa çevirdik.


    Suat Yıldırım : Bu feryatları sürüp gitti. Nihayet onları öyle yaptık ki biçildiler, sönüp kül oldular...


    Süleyman Ateş : Bu mırıldanmaları sürüp giderken biz onları, biçilmiş (ekin gibi) yaptık, sönüp gittiler.


    Tefhim-ul Kuran : Onların bu yakınmaları, biz onları biçilmiş ekin, sönmüş ocak durumuna getirinceye kadar son bulmadı.


    Ümit Şimşek : Biz onları kökten biçip ocaklarını söndürünceye kadar böylece feryat edip durdular.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bu davaları sürüp giderken biz onları kökten biçiverdik, sönüp silindiler.
     


  16. وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاء وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ




    Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ lâıbîn(lâıbîne).




    1. ve mâ halakna : ve biz yaratmadık

    2. es semâe : sema

    3. ve el arda : ve arz, yeryüzü

    4. ve mâ : ve şeyler

    5. beyne-humâ : onların ikisinin arasında

    6. lâıbîne : oyun (eğlence)






    İmam İskender Ali Mihr : Biz; yeri, göğü ve ikisinin arasındaki şeyleri, oyun (eğlence) olsun diye yaratmadık.


    Diyanet İşleri : Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve biz, göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında olanları, bir eğlence diye yaratmadık.


    Adem Uğur : Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.


    Ahmed Hulusi : Semâyı, arzı ve aralarındakileri oyuncak olarak halketmedik (çok büyük işlevleri vardır)!


    Ahmet Tekin : Biz gökleri ve yeri, ikisinin arasındaki varlıkları ve imkânları, oyun oynarken, eğlence sonucu, sebepsiz, hikmetsiz yaratmadık.


    Ahmet Varol : Biz göğü, yeri ve bu ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.


    Ali Bulaç : Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.


    Bekir Sadak : Biz gokleri, yeri ve ikisinin arasindakileri oyun olsun diye yaratmadik.


    Celal Yıldırım : Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyuncak olarak yaratmadık.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.


    Diyanet Vakfi : Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyuncular (işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.


    Edip Yüksel : Göğü, yeri ve aralarındakileri oyun oynamak için yaratmadık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz, göğü, yeri ve arasındakileri oyunculuk etmek üzere yaratmadık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.


    Fizilal-il Kuran : Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları oyun olsun diye yaratmadık.


    Gültekin Onan : Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.


    Hasan Basri Çantay : Biz göğü de, yeri de, ikisinin arasında bulunan şeyleri de oyuncular (ın işi) olarak yaratmadık.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (biz), göğü, yeri ve bunların arasında bulunanları, oyuncular(ın işi, eğlencesi) olarak yaratmadık.


    İbni Kesir : Biz; göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.


    Muhammed Esed : Bir de, (şunu bilin ki,) gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında var olan hiçbir şeyi bir oyun, bir eğlence olarak yaratmadık;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve göğü ve yeri ve bunların aralarında olanları, oyuncular olarak yaratmadık.


    Ömer Öngüt : Biz göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyun olsun diye yaratmadık.


    Şaban Piriş : Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.


    Suat Yıldırım : Elbette Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.


    Süleyman Ateş : Biz göğü, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlence için yaratmadık.


    Tefhim-ul Kuran : Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık.


    Ümit Şimşek : Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun oynamak için yaratmadık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Biz, gökleri de yeri de bunlar arasındakileri de eğlenip eğlendirelim diye yaratmadık.
     


  17. لَوْ أَرَدْنَا أَن نَّتَّخِذَ لَهْوًا لَّاتَّخَذْنَاهُ مِن لَّدُنَّا إِن كُنَّا فَاعِلِينَ




    Lev erednâ en nettehıze lehven lettehaznâhu min ledunnâ in kunnâ fâ’ılîn(fâ’ılîne).




    1. lev : eğer, şâyet

    2. ered-nâ : biz istedik, irade ettik

    3. en nettehıze : bizim edinmemiz

    4. lehven : eğlence

    5. lettehaznâhu (le ittehaznâ-hu) : mutlaka onu biz edin(ir)dik

    6. min ledun-nâ : bizim katımızdan

    7. in kunnâ : eğer olsaydık

    8. fâ'ılîne : yapanlar






    İmam İskender Ali Mihr : Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik, (bunu) yapacak olsaydık mutlaka onu, Kendi katımızdan edinirdik.


    Diyanet İşleri : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık böyle yapardık.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Eğlence için bir kadın edinmek isteseydik kendi katımızdakilerden edinirdik, fakat biz, böyle bir şey yapmayız.


    Adem Uğur : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan değiliz.


    Ahmed Hulusi : Eğer bir oyun - eğlence oluşturmak dileseydik, elbette onu kendi ledünnümüzden edinirdik! Biz bunları yapmayız!


    Ahmet Tekin : Eğer biz bir zevk, bir eğlence ile, bir eş, bir çocukla ilgilenmek isteseydik, bunu kendi nezdimizdekilerden seçer, ilgilenirdik. Biz böyle yapanlardan değiliz.


    Ahmet Varol : Biz eğer bir eğlence edinmek isteseydik elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Eğer yapacak olsaydık!


    Ali Bulaç : Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.


    Bekir Sadak : Egelenme dileseydik, bunu yapacak olsaydik, sanimiza uygun sekilde yapardik; ama yapmayiz.


    Celal Yıldırım : Eğer biz oyun eğlence edinmeyi dileseydik, elbette onu kendi katımızda (kudretimizin yüceliğine uygun anlamda) edinirdik. Ama biz böyle (gereksiz şeyleri) yapanlar da (hiç bir zaman) olmadık.


    Diyanet İşleri (eski) : Eğlenme dileseydik, bunu yapacak olsaydık, şanımıza uygun şekilde yapardık; ama yapmayız.


    Diyanet Vakfi : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan değiliz.


    Edip Yüksel : Bir eğlence edinmek dileseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Evet, böyle bir işi dileseydik!


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer bir eğlence ittihaz etmiş olsa idik onu kendi ledünnümüzden ittihaz ederdik, yapacak olsa idik öyle yapardık


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi tarafımızdan yapardık. Yapacak olsaydık öyle yapardık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık öyle yapardık.


    Fizilal-il Kuran : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, özümüzden kaynaklanan bir eğlence edinirdik. Yapacak olsak böyle yapardık.


    Gültekin Onan : Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.


    Hasan Basri Çantay : Eğer biz bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi canibimizden edinirdik elbet. Biz (böyle) yapanlar da değiliz.


    Hayrat Neşriyat : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik; (ama onu gerçekten) yapacak kimseler olsaydık!


    İbni Kesir : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat asla edinmedik.


    Muhammed Esed : (çünkü,) eğer bir oyun, bir eğlence edinmek dileseydik, bunu herhalde kendi katımızdan edinirdik; ama hiç böyle bir şeyi diler miyiz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer Biz bir eğlence edinmek istese idik elbette onu kendi tarafımızdan edinirdik, eğer yapacak olsa idik.


    Ömer Öngüt : Eğer biz oyun-eğlence edinmek isteseydik, herhalde onu kendi katımızdan edinirdik. Bunu yapsaydık böyle yapardık.


    Şaban Piriş : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Ama bunu yapmadık.


    Suat Yıldırım : Eğlenmek isteseydik nezdimizde eğlenecek çok şey bulurduk! Faraza yapacak olsak, öyle yapardık!


    Süleyman Ateş : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer biz, bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, kendi katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.


    Ümit Şimşek : Eğer bir oyun edinmek isteseydik, kendi katımızdan edinirdik-tabii, eğer böyle bir şey yapacak olsaydık!


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer bir eğlence edinmek isteseydik onu kendi katımızdan edinirdik. Ama böyle yapanlar değildik/yapsaydık öyle yapardık.
     


  18. بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ




    Bel nakzifu bil hakkı alel bâtıli fe yedmeguhu fe izâ huve zâhik(zâhikun), ve lekumul veylu mimmâ tasıfûn(tas‎fûne).




    1. bel : hay‎r

    2. nakzifu : atar‎z

    3. bi el hakk‎ : hakk‎

    4. alel bât‎li (alâ el bât‎li) : bât‎l‎n üzerine

    5. fe yedmegu-hu : o zaman onu mahveder

    6. fe izâ : bِylece o zaman

    7. huve : o

    8. zâhikun : zail olanlar (olmu‏tur), yok olanlar (olur)

    9. ve lekum el veylu : ve size yaz‎klar olsun

    10. mimmâ (min mâ) : ‏eylerden

    11. tas‎fûne : sizin vasfettiًiniz (isnat ettiًiniz)







    فmam فskender Ali Mihr : Hay‎r, Biz, hakk‎ bât‎l‎n üzerine atar‎z. Bِylece onu mahveder. O zaman o (bât‎l), zail olmu‏tur. Vasfettiًiniz (Allah'a isnat ettiًiniz) ‏eylerden dolay‎ size yaz‎klar olsun.


    Diyanet ف‏leri : Hay‎r, biz hakk‎ bat‎l‎n üzerine atar‎z da beynini parçalar. Bir de bakars‎n yok olup gitmi‏. Allah’a kar‏‎ yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z nitelemelerden ِtürü yaz‎klar olsun size!


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Biz, gerçeًi, asl‎ olmayan ‏eye kar‏‎ izhâr ederiz de onu tamâm‎yla iptâl ederiz ve bât‎l, helâk olup gider o zaman. Ona isnâd ettiًiniz ‏eylerden dolay‎ yaz‎klar olsun size.


    Adem Uًur : Bilakis biz, hakk‎ bât‎l‎n tepesine bindiririz de o, bât‎l‎n i‏ini bitirir. Bir de bakars‎n‎z ki, bât‎l yok olup gitmi‏tir. (Allah'a) yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z s‎fatlardan dolay‎ yaz‎klar olsun size!


    Ahmed Hulusi : Bilakis biz, Hakk'‎ (hakikati) bât‎l‎n (vehme dayal‎ fikirlerin) üzerine indiririz de, onun dü‏ünce sistemini paramparça eder. . . Bir de bakars‎n ki o can çeki‏erek yok olup gider. . . Tan‎mlamalar‎n‎zdan dolay‎ yaz‎klar olsun size!


    Ahmet Tekin : Doًrusu, biz gerekçeli, hikmete dayal‎, toplumda hakça düzeni gerçekle‏tirecek bu hak kitab‎n, Kur’ân’‎n getirdiklerini, bât‎l‎n ba‏‎na ba‏‎na vururuz, onun beynini parçalar. Bir de bakars‎n ki, bât‎l o anda yok olup gitmi‏tir. Allah’a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z s‎fatlardan dolay‎ size yaz‎klar olsun.


    Ahmet Varol : Hay‎r, biz hakk‎ bat‎l‎n üzerine atar‎z da onun beynini parçalar. Bir de bakars‎n‎z o yokolup gitmi‏tir. Nitelemelerinizden dolay‎ yaz‎k size!


    Ali Bulaç : Hay‎r, biz hakk‎ bat‎l‎n üstüne f‎rlat‎r‎z, o da onun beynini darmadaً‎n eder. Bir de bakars‎n ki, o, yok olup gitmi‏tir. (Allah'a kar‏‎) Nitelendiregeldiklerinizden dolay‎ eyvahlar size.


    Ali Fikri Yavuz : Hay‎r, biz hakk‎ bât‎l‎n tepesine atar‎z da onu parçalar. Bir de bakars‎n, o anda (bât‎l) mahvolmu‏tur. (Allah çocuk edinmi‏tir, melekler Allah’‎n k‎zlar‎d‎r, gibi) Allah’a isnad ettiًiniz (noksan) vas‎flardan ِtürü size yaz‎klar olsun!...


    Bekir Sadak : Gercegi batilin basina carpariz ve onun beynini parcalar; boylece batil ortadan kalkar. Allah'a yakistirdiginiz vasiflardan oturu yaziklar olsun size!


    Celal Y‎ld‎r‎m : Hay‎r, biz hakk‎ bât‎l‎n üzerine f‎rlat‎r‎z da onun beynini parçalar; bir de bakars‎n ki bât‎l yok oluvermi‏tir. (Allah'a yak‎‏t‎rmaya çal‎‏t‎klar‎) vas‎flardan dolay‎ çok, hem çok yaz‎klar olsun size!


    Diyanet ف‏leri (eski) : Gerçeًi bat‎l‎n ba‏‎na çarpar‎z ve onun beynini parçalar; bِylece bat‎l ortadan kalkar. Allah'a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z vas‎flardan ِtürü yaz‎klar olsun size!


    Diyanet Vakfi : Bilakis biz, hakk‎ bât‎l‎n tepesine bindiririz de o, bât‎l‎n i‏ini bitirir. Bir de bakars‎n‎z ki, bât‎l yok olup gitmi‏tir. (Allah'a) yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z s‎fatlardan dolay‎ yaz‎klar olsun size!


    Edip Yüksel : Hay‎r, biz gerçeًi bat‎l‎n üstüne atar‎z da onu tepeler ve yok eder. Yak‎‏t‎rd‎klar‎n‎zdan ِtürü vay halinize.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Hay‎r biz hakk‎ bât‎l‎n tepesine f‎rlat‎r‎z da beynini parçalar, bir de bakars‎n o anda mahvolmu‏tur, vay sizlere de o ettiًiniz vas‎flardan


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Hay‎r, Biz hakk‎ bat‎l‎n tepesine f‎rlat‎r‎z da beynini parçalar, bir de gِrürsün ki, (bat‎l) o anda yok olup gitmi‏tir! Allah'a isnad ettiًiniz o nitelikler yüzünden vay sizlere.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Hay‎r, biz hakk‎ bat‎l‎n ba‏‎na çarpar‎z da onun beynini parçalar. Bir de bakars‎n (bat‎l) o anda yok olup gitmi‏tir. Allah'a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z vas‎flardan ِtürü size yaz‎klar olsun.


    Fizilal-il Kuran : Hay‎r, biz hakk‎ (gerçeًi), bat‎l‎n (eًriliًin), ba‏‎na çarpar‎z da bat‎l‎n beyni parçalan‎r ve yok oluverir. Allah'a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z uygunsuz s‎fatlardan ِtürü vay gele ba‏‎n‎za!


    Gültekin Onan : Hay‎r, biz hakk‎ bat‎l‎n üstüne f‎rlat‎r‎z, o da onun beynini darmadaً‎n eder. Bir de bakars‎n ki, o, yok olup gitmi‏tir. (Tanr‎'ya kar‏‎) Nitelendiregeldiklerinizden dolay‎ eyvahlar size.


    Hasan Basri اantay : Hay‎r, biz hakk‎ baat‎l‎n tepesine (indirib) atar‎z da o, bunun beynini parçalar. Bir de gِrürsünüz ki bu, yok olub gitmi‏dir. (Allaha kar‏‎) vasf (ve isnâd) etmekde olduًunuz (iftiralar) dan dolay‎ yaz‎klar olsun size!


    Hayrat Ne‏riyat : Bil'akis hakk‎, bât‎l‎n üzerine atar‎z da onu parçalar; bir de bakars‎n ki o (bât‎l)yok olmu‏tur. (Allah’a, yalan yanl‎‏) isnâd etmekte olduًunuz vas‎flardan dolay‎ vay sizin hâlinize!


    فbni Kesir : Hay‎r Biz; gerçeًi bat‎l‎n tepesine indiririz de onun beynini parçalar. Bir de bakars‎n ki; o, yok olup gitmi‏tir. Allah'a yak‎‏t‎rd‎klar‎n‎zdan dolay‎ yaz‎klar olsun size.


    Muhammed Esed : Tersine, Biz (gerçek bir yaratma eylemiyle) hakk‎ bat‎l‎n ba‏‎na çarpar‎z da bu onu paramparça eder ve bِylece beriki yok olur gider. O halde, (Allah'a) yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z ‏eylerden ِtürü yaz‎klar olsun size!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Hay‎r. Biz hakk‎ bât‎l‎n üzerine atar‎z da onu parçalar da derhal yok olup gitmi‏ bulunur ve ‏iddetli azap olsun size, o tavsif ettiًiniz ‏eylerden dolay‎.


    ضmer ضngüt : Hay‎r! Biz hakk‎ bât‎l‎n tepesine ‏iddetle indirip atar‎z da, onun beynini parçalar. Bir de gِrürsünüz ki bât‎l yok olup gitmi‏tir. Allah'a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z s‎fatlardan dolay‎ yaz‎klar olsun size!


    قaban Piri‏ : Bilakis, hakk‎, bat‎l‎n üzerine f‎rlat‎r‎z, o da onun beynini parçalar, bِylece bat‎l sِnüp gider. (Allah’a) isnat ettiًiniz vas‎flardan dolay‎ yaz‎klar olsun size!


    Suat Y‎ld‎r‎m : Hay‎r! Biz gerçeًi sِyler, gerçeًi yapar‎z! Hakk‎ bat‎l‎n tepesine indiririz de beynini parçalar, bir anda can‎ ç‎kar o bat‎l‎n! Allah hakk‎ndaki bِyle bo‏ dü‏üncelerinizden ِtürü yuh akl‎n‎za, yaz‎klar olsun size!


    Süleyman Ate‏ : Hay‎r, biz hakk‎ bât‎l‎n üstüne atar‎z da o onun beynini parçalar, derhal (bât‎l‎n) can‎ ç‎kar. Allah'a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z niteliklerden ِtürü de vay siz(in haliniz)e!


    Tefhim-ul Kuran : Hay‎r, biz hakk‎ bat‎l‎n üstüne f‎rlat‎r‎z, o da onun beynini darmadaً‎n eder. Bir de bakars‎n ki, o, yok olup gitmi‏tir. (Allah'a kar‏‎) Nitelendiregeldiklerinizden dolay‎ eyvahlar size.


    ـmit قim‏ek : Biz hakk‎ bât‎l‎n üstüne ِyle bir atar‎z ki, onu darmadaً‎n eder ve bât‎l yok olup gider. Size de, Allah'a yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z ‏eyler yüzünden hay‎flanmak kal‎r.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hay‎r, biz hakk‎, bât‎l‎n üzerine f‎rlat‎r‎z da o, onun beynini parçalar. Bir de bakars‎n o yok olup gitmi‏tir. Yak‎‏t‎rd‎ً‎n‎z niteliklerden ِtürü yaz‎klar olsun size!
     


  19. وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ




    Ve lehu men fîs semâvâti vel ard(ardı), ve men indehu lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn(yestahsirûne).




    1. ve lehu : ve onundur

    2. men : kimseler, kişiler

    3. fî es semâvâti : semalarda, göklerde

    4. ve el ardı : ve arz, dünya

    5. ve men : ve kimseler, kişiler

    6. inde-hu : onun yanında, katında

    7. lâ yestekbirûne : büyüklenmez, kibirlenmez

    8. an ıbâdeti-hî : onun ibadetlerinden, ona ibadet etmekten

    9. ve lâ yestahsirûne : ve onlar yorulmazlar







    İmam İskender Ali Mihr : Semalardaki (göklerdeki) ve arzdaki (yerdeki) bütün kişiler, O'nundur. Ve O'nun katında olan kişiler (huzur namazını kılanlar), O'na ibadet etmekten kibirlenmezler ve onlar yorulmazlar.


    Diyanet İşleri : Göklerde ve yerde kim varsa hep O’nundur. O’nun katındakiler, ne O’na ibadetten çekinir (ve büyüklenir) ne de yorgunluk (ve bıkkınlık) duyarlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde ve onun katındakiler, ona kulluk etmekten çekinip ululanmadıkları gibi yorulmazlar, bıkmazlar da.


    Adem Uğur : Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.


    Ahmed Hulusi : Semâlarda ve arzda kim varsa O'nun (El Esmâ mânâlarının açığa çıkması) içindir! "HÛ"nun indînde olanlar, O'nun kulluğunu ne benliklerini katarak büyüklenmiş olurlar ne de bezginlik duyarlar

    !
    Ahmet Tekin : Göklerdeki ve yerdeki akıllı ve sorumlu varlıkların tamamı O’nun koyduğu düzenin içindedir. Kendi katında olanlar da, O’na kulluk ve ibadette ne büyüklük taslarlar, ne serkeşlik ederler, ne de yorulurlar.


    Ahmet Varol : Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun huzurundakiler O'na ibadette büyüklüğe kapılmazlar ve yorulmazlar.


    Ali Bulaç : Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar.


    Ali Fikri Yavuz : Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar Allah’ındır. O’nun katındakiler (melekler), kendisine ibadet etmekten ne çekinirler, ne de yorulurlar.


    Bekir Sadak : Goklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katinda olanlar O'na kulluk etmekten cekinmezler ve usanmazlar.


    Celal Yıldırım : Göklerde ve yerde bulunan her şey O'nundur. O'nun huzurunda bulunanlar O'na ibâdet etmeyi (bir hafiflik sayıp) büyüklük taslamazlar ve bıkkınlık da duymazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar.


    Diyanet Vakfi : Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.


    Edip Yüksel : Göklerde ve yerde kim varsa O'na aittir. Yanındakiler, O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve duraksamazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onundur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa göklerde, yerde kim varsa O'nundur, O'nun huzurundakiler O'na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Göklerde ve yerde olan bütün varlıklar O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten ne çekinirler, ne de yorulurlar.


    Fizilal-il Kuran : Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler hiçbir büyüklük kompleksine kapılmaksızın ve hiç bıkmaksızın O'na ibadet ederler.


    Gültekin Onan : Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar.


    Hasan Basri Çantay : Göklerde ve yerde bulunan kişiler Onundur. Onun huzuurundaki kişiler kendisine ibâdet etmekden asla kibirlenmezler, yorulmazlar da.


    Hayrat Neşriyat : Göklerde ve yerde kim varsa O’nun (kulu)dur. O’nun katında bulunan (melek)ler de O’na ibâdet etmekte kibirlenmezler ve yorulmazlar.


    İbni Kesir : Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usanmazlar.


    Muhammed Esed : Çünkü, göklerde ve yerde var olan her şey O'nundur; O'nun yanında yer alanlar O'na kulluk etmekte asla ne kibre kapılırlar ne de usanç duyarlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve göklerde ve yerde kim varsa O'nun içindir ve O'nun huzurundakiler, O'na ibadette bulunmaktan asla kibirlenmezler ve yorgunluk da duymazlar.


    Ömer Öngüt : Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usanmazlar.


    Şaban Piriş : Göklerde ve yerde kim varsa Allah’a aittir. O’nun katında bulunanlar, O’na kulluk etmekten büyüklenmezler ve usanmazlar.


    Suat Yıldırım : Halbuki göklerde olsun, yerde olsun kim varsa O’nun mülküdür. O’nun nezdindeki melekler O’na ibadeti, ne gurur meselesi yapar, ne de ibadetten yorulurlar.


    Süleyman Ateş : Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun yanında bulunanlar, O'na kulluk etmekten büyüklenmez ve yorulmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur, O'nun yanında olanlar, O'na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve onlar yorgunluk da duymazlar.


    Ümit Şimşek : Göklerde ve yerde kim varsa Onundur. Onun katındakiler ise, Ona kulluk etmekten ne yüksünür, ne usanırlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Göklerde ve yerde kim varsa O'na aittir. Ve O'nun katındakiler, O'na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar.

     


  20. يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ




    Yusebbihûnel leyle ven nehâre lâ yefturûn(yefturûne).




    1. yusebbihûne : tesbih ederler

    2. el leyle : gece

    3. ve en nehâre : ve gündüz

    4. lâ yefturûne : ara vermezler






    İmam İskender Ali Mihr : Onlar, gece ve gündüz ara vermeden (Allah'ı) tesbih ederler (daimî zikrin sahibidirler).


    Diyanet İşleri : Hiç ara vermeksizin gece gündüz tespih ederler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hiç durmadan gece gündüz onu noksan sıfatlardan tenzîh ederler.


    Adem Uğur : Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.


    Ahmed Hulusi : Gece ve gündüz (yaratılış amaçlarındaki işlevlerine devam suretiyle) tespih ederler; Hiç kesintisiz!


    Ahmet Tekin : Onlar gece ve gündüz Allah’ı tesbih ederler, usanmazlar.


    Ahmet Varol : Gece ve gündüz tesbih eder; hiç ara vermezler.


    Ali Bulaç : Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.


    Ali Fikri Yavuz : Gece gündüz, hep Allah’ı tesbih ederler, usanmazlar.


    Bekir Sadak : Gece ve gunduz, bikmadan tesbih ederler.


    Celal Yıldırım : Gece gündüz durmadan, dinlenmeden tesbîh ederler.


    Diyanet İşleri (eski) : Gece ve gündüz, bıkmadan tesbih ederler.


    Diyanet Vakfi : Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler.


    Edip Yüksel : Gece ve gündüz, hiç yorulmadan O'nu yüceltip anarlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Gece gündüz ona tesbih ederler, fütur getirmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gece gündüz O'nu tesbih ederler, usanmazlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gece gündüz (hep Allah'ı) tesbih ederler, usanmazlar.


    Fizilal-il Kuran : Hiç ara vermeksizin, gece gündüz O'nu noksanlıklardan tenzih ederler.


    Gültekin Onan : Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.


    Hasan Basri Çantay : Onlar gece gündüz ara vermeyerek (Onu) tesbîh (ve tenzîh) ediyorlar.


    Hayrat Neşriyat : Gece gündüz usanmadan (O’nu) tesbîh ederler!


    İbni Kesir : Gece gündüz hiç durmaksızın O'nu tesbih ederler.


    Muhammed Esed : Gece gündüz, bıkmadan yorulmadan O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anıp dururlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Gece ve gündüz tesbihte bulunurlar. Asla fütur getirmezler.


    Ömer Öngüt : Hiç ara vermeksizin, bıkıp usanmaksızın gece gündüz tesbih ederler.


    Şaban Piriş : Gece ve gündüz hiç durmadan O’nu tesbih ederler.


    Suat Yıldırım : Gece gündüz, usanmadan, ara vermeden tesbih ve ibadet ederler.


    Süleyman Ateş : Gece gündüz tesbih ederler, hiç ara vermezler.


    Tefhim-ul Kuran : Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler.


    Ümit Şimşek : Gece gündüz, durmadan Onu tesbih ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gece ve gündüz tespih ederler, bıkıp usanmazlar.
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş