Kuran-ı Kerim EN'ÂM Suresi Türkçe Meali ve açıklaması, Kuranı kerim enam suresi Türkce açiklaması, E

goktepeli26 28 May 2013



  1. الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِم يَعْدِلُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Elhamdu lillâhillezî halakas semâvâti vel arda ve cealez zulumâti ven nûr(nûra), summellezîne keferû bi rabbihim ya’dilûn(ya’dilûne).




    1. el hamdu : hamd

    2. li allâhi : Allah için, Allah'a mahsus

    3. ellezî : ki o

    4. halaka : yarattı

    5. es semâvâti : semâlar, gökler

    6. ve el arda : ve arz, yeryüzü

    7. ve ceale : ve kıldı, yaptı, var etti

    8. ez zulumâti : zulmetler, karanlıklar

    9. ve en nûra : ve nur

    10. summe : sonra

    11. ellezîne keferû : inkâr eden kimseler, kâfirler

    12. bi rabbi-him : Rab'lerine

    13. ya'dilûne : adil, eş, denk tutuyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Hamd semaları ve arzı yaratan, zulmeti ve nuru var eden Allah'a mahsustur. Sonra da kâfirler, Rab'lerine (başka şeyleri) eş (denk, adl) tutuyorlar.


    Diyanet İşleri : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Hamt Allah'a ki gökleri ve yeryüzünü halketti, karanlıkları ve ışığı yarattı, sonra da kâfir olanlar, taptıklarını Rableriyle denk tutarlar.


    Adem Uğur : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar.


    Ahmed Hulusi : Hamd; semâlar ve arz'ı yaratan, karanlıkları (bilgisizlikler) ve Nur'u (ilmi) oluşturan Allâh'a aittir. . . Öte yandan, hakikati inkârda ısrar edenler, (varsandıkları dışsal tanrılarını) Rablerine (hakikatlerindeki El Esmâ mertebesine) denk tutarlar (bunun sonucunda da şirk ortaya çıkar)!


    Ahmet Tekin : Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a hamdolsun. Bunca âyet ve delillerden sonra, Rablerini inkârda ısrar edip, küfre sapanlar, hâlâ kulluk ve ibadette, Rablerine denk varlıklar icat ediyorlar.


    Ahmet Varol : Gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a hamdolsun. Sonra, inkarcılar Rabblerine başkalarını denk tutuyorlar.


    Ali Bulaç : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır. (Bundan) Sonra bile, inkâr edenler, Rablerine (bir takım varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar.


    Ali Fikri Yavuz : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı yapan Allah’a mahsustur. Sonra da Rablerini tanımıyanlar, ona, putları denk tutuyorlar.


    Bekir Sadak : Hamd, gokleri ve yeri yaratan, karanliklari ve aydinligi vareden Allah'a mahsustur. Oyle iken, inkar edenler Rablerine baskalarini esit tutuyorlar.


    Celal Yıldırım : Hamd o Allah'a ki gökleri ve yeri yaratmış, karanlıkları ve aydınlığı düzenleyip var kılmıştır. Sonra da (Hakk'ı) inkâr edenler Rablarına, (yaptıkları putları, putlaştırdıkları kişileri) denk tutuyorlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a mahsustur. Öyle iken, inkar edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar.


    Diyanet Vakfi : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar.


    Edip Yüksel : Övgü, gökleri ve yeri yaratan, karanlığı ve ışığı vareden ALLAH'a yaraşır. Buna rağmen, inkarcılar Rab'lerini başkalarıyla denk tutuyor.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hamd o Allahın hakkıdır ki Gökleri ve yeri yarattı zulmetleri ve nuru yaptı, sonra da Hakkı tanımayanlar bunları kendilerini yaratana denk tutuyorlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Yine de hakkı tanımayanlar bunları kendilerini yaratana denk tutuyorlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar.


    Fizilal-il Kuran : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı yoktan var eden Allah'a mahsustur. Durum böyleyken kafirler, bu yaratıkları Rabblerine denk tutuyorlar.


    Gültekin Onan : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nuru kılan Tanrı'yadır. (Bundan) Sonra bile, küfredenler, rablerine (bir takım varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar.


    Hasan Basri Çantay : Hamd olsun — O gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden — Allaha. Kâfir olanlar (bunca âyet ve delillerin zuhurundan) sonra (bunları veya bunlardan bir kısmını) haalâ Rableriyle denk tutuyorlar.


    Hayrat Neşriyat : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Sonra, inkâr edenler (hâlâ bu putları) Rablerine denk tutuyorlar!


    İbni Kesir : Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a mahsustur. Sonra da kafirler bunları rabblarına denk tutuyorlar.


    Muhammed Esed : Her türlü övgü, gökleri ve yeri yaratan, derin karanlığı ve (parlak) aydınlığı var eden Allaha özgüdür: Ama hakikati inkara şartlanmış olanlar, başka güçleri Rableri ile eş tutarlar!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Hamd o Allah Teâlâ'ya mahsustur ki, gökleri ve yeri yaratmış ve zulmetler ile nûru var etmiştir. Sonra kâfir olanlar, (bunları) Rablerine denk tutuyorlar.


    Ömer Öngüt : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Sonra da kâfirler Rablerine (başkalarını) denk tutuyorlar.


    Şaban Piriş : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Yine de kafirler Rab’lerine (başkalarını) denk tutuyorlar.


    Suat Yıldırım : Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’ın hakkıdır. Bir de kâfirler kalkmışlar, birtakım putları Rab’lerine eşit sayıyorlar!


    Süleyman Ateş : Hamdolsun o Allah'a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti. Yine de inkârcılar, Rablerine eşler tutuyorlar.


    Tefhim-ul Kuran : Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır. (Bundan) Sonra bile küfre sapanları, Rablerine (birtakım varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar.


    Ümit Şimşek : Hamd, bütünüyle o Allah'a aittir ki, gökleri ve yeri yaratmış, karanlıkları ve aydınlığı var etmiştir. Yine de inkâr edenler, başkalarını Rablerine denk tutuyorlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Hamt Allah'adır! O ki gökleri ve yeri yaratmış, karanlıklara ve nura vücut vermiştir. Sonra, gerçeği örtenler bunları Rablerine denk tutuyorlar.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  2. هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُّسمًّى عِندَهُ ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Huvellezî halakakum min tînin summe kadâ ecelâ(ecelen), ve ecelun musemmen ındehu summe entum temterûn(temterûne).



    1. huve ellezî : O'dur, O ki

    2. halaka-kum : sizi yarattı

    3. min tînin : (özel bir) topraktan

    4. summe : sonra

    5. kadâ : takdir etti

    6. ecelen : bir ecel, zaman dilimi, vade

    7. ve ecelun : ve ecel

    8. musemmen : isimlendirilmiş, belirlenmiş

    9. ınde-hu : O'nun katında, yanında

    10. summe : sonra

    11. entum : siz

    12. temterûne : şüphe ediyorsunuz




    İmam İskender Ali Mihr : Sizi topraktan yaratan, sonra bir ecel (zaman dilimi) tayin eden O'dur. Ve ecel-i müsemma (mekânı ve zamanı belirlenmiş ecel) Allah'ın katındadır. Sonra da siz, şüphe ediyorsunuz.


    Diyanet İşleri : O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O’nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O, öyle bir Tanrıdır ki sizi balçıktan yaratmıştır da ölüm vaktini takdîr etmiştir ve kıyâmetin kopacağı zamana ait bilgi de ondadır, onun katındadır, sonra gene de şüphe edersiniz siz.


    Adem Uğur : Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.


    Ahmed Hulusi : "HÛ" ki, sizi tıynden (su ve toprak elementleri) yarattı; sonra bir ecel (bedenle yaşam süreci) hükmetti. . . Belirlenmiş yaşam süreci O'nun indîndedir. . . (Bütün bunlardan) sonra hâlâ şüphe ediyorsunuz.


    Ahmet Tekin : O sizi çamurdan yaratandır. Kendi katında kayıtlanmış olan belirlenmiş ecellerden vadesi dolan eceli sonuçlandırandır. Hâlâ Allah’ın kudreti ve diriltilme konusunda şüphe ediyorsunuz.


    Ahmet Varol : O sizi çamurdan yarattı, sonra bir ecel belirledi. Kendi katında da belirli bir ecel vardır. Sonra (buna rağmen) siz şüphe ediyorsunuz.


    Ali Bulaç : Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz.


    Ali Fikri Yavuz : O, sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm ecelini (zamanını) takdir edendir. Bir de Allah’ın katında takdir edilen bir ecel kıyamet vakti vardır. Sonra da siz, (ey kâfirler dirileceğinize) daha şüphe ediyorsunuz!...


    Bekir Sadak : O, sizi camurdan yaratan, sonra size bir ecel tayin edendir. Belirli bir ecel O'nun katindadir; sonra bir de suphe edersiniz.


    Celal Yıldırım : O ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra da (size) bir ecel belirleyip takdir etmiştir. Belirlenip adlandırılan ecel O'nun yanındadır. Sonra da siz (kalkıp) şüphe ediyorsunuz !


    Diyanet İşleri (eski) : O, sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel tayin edendir. Belirli bir ecel O'nun katındadır; sonra bir de şüphe edersiniz.


    Diyanet Vakfi : Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.


    Edip Yüksel : O ki sizi balçıktan yarattı ve sonra yaşam süresi belirledi. Belirlenmiş süre O'nun katındadır. Siz ise hâlâ kuşku duyuyorsunuz


    Elmalılı Hamdi Yazır : O, o hâlıktır ki sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir eceli bitirdi bir ecel de nezdinde müsemmâ, sonra da siz daha şübhe ediyorsunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O, öyle bir yaratıcıdır ki, sizi çamurdan yarattı, sonra bir eceli bitirdi. Bir ecel de O'nun katında adlandırılmıştır. Sonra da siz daha şüphe mi ediyorsunuz?


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O'nun katındadır. Sonra bir de şüphe ediyorsunuz.


    Fizilal-il Kuran : O sizi çamurdan yaratan, sonra da ecelinizi belirleyendir. Ayrıca O'nun katında tasarıya bağlanan bir vade daha vardır. Gerçek böyleyken sizler kuşkuya kapılıyorsunuz.


    Gültekin Onan : Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel O'nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz.


    Hasan Basri Çantay : O, sizi bir çamırdan yaratan, sonra ölüm zamanını hükm-ü takdir edendir. Bir de Onun katında ma'lûm (başka) bir ecel vardır. (Ey kâfirler, bunu bilib durdukdan) sonra da haalâ (ba's hakkında) şübhe edersiniz ha!


    Hayrat Neşriyat : O (Allah) ki sizi bir çamurdan yarattı, sonra (da size) bir ecel takdîr etti. Bir de O’nun katında belirli bir ecel (kıyâmet vakti) vardır; sonra siz (hâlâ) şübhe ediyorsunuz!


    İbni Kesir : O'dur; sizi, bir çamurdan yaratan. Sonra da size bir ecel tayin eden. Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır. Siz hala şüphe edip durursunuz.


    Muhammed Esed : Odur sizi balçıktan yaratan ve sonra (sizin için) bir ömür tayin eden, (yalnızca) Onun bildiği bir ömür. Ama hala şüphe edip duruyorsunuz,


    Ömer Nasuhi Bilmen : O, o Halık-ı Azîm'dir ki, sizi bir çamurdan yarattı, sonra bir ecel takdir etti ve O'nun nezdinde mâlûm bir ecel de vardır. Sonra da siz şüphe ediyorsunuz.


    Ömer Öngüt : O sizi çamurdan yaratmış, sonra da size bir ecel takdir etmiştir. Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır. Böyle iken siz hâlâ şüphe edip duruyorsunuz.


    Şaban Piriş : Sizi çamurdan yaratan, sonra da bir ecel tayin eden O’dur. O’nun yanında ecel belirlidir. Ama siz şüphe ediyorsunuz.


    Suat Yıldırım : O, sizi bir çamurdan yaratan, sonra size bir ecel, bir ömür süresi tayin edendir. Bir de O’nun nezdinde muayyen bir ecel vardır. Sonra, bir de kalkmış şüphe ediyorsunuz!


    Süleyman Ateş : O, sizi çamurdan yaratıp, sonra (da hayâtınıza) bir süre koymuştur. (Kâfirlerin cezâlandırılması için) Belirli bir süre de kendi katındadır. Böyle iken, siz hâlâ kuşkulanıyorsunuz.


    Tefhim-ul Kuran : Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılmaktasınız.


    Ümit Şimşek : Sizi topraktan yaratan, sonra da bir ecel belirleyen Odur. Kıyametin vakti de Onun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe eder, durursunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sizi bir balçıktan yaratmış olan O'dur. Sonra hüküm verip bir süre belirlemiştir. Belirlenmiş başka bir süre de onun katındadır. Bütün bunlardan sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  3. وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve huvellâhu fîs semâvâti ve fîl ard(ardı), ya’lemu sirrakum ve cehrekum ve ya’lemu mâ teksibûn(teksibûne).



    1. ve huve allâhu : ve O Allah, O Allah

    2. fî es semâvâti : göklerde

    3. ve fî el ardı : ve arzda, yeryüzünde

    4. ya'lemu : bilir

    5. sirra-kum : sizin sırrınızı, gizlinizi, gizlediğinizi

    6. ve cehre-kum : ve açıkladığınızı

    7. ve ya'lemu : ve bilir

    8. mâ teksibûne : kazanacağınız şeyi





    İmam İskender Ali Mihr : Göklerde ve arzda Allah O'dur. (O Allah, göklerde ve yerdedir.) Sizin sırrınızı (gizlediğinizi) ve açıkladığınızı ve kazanacağınız şeyi bilir.


    Diyanet İşleri : Hâlbuki O, göklerde de Allah’tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Odur göklerde de, yeryüzünde de Allah. Gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da ve ne kazanacağınızı da bilir.


    Adem Uğur : O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.


    Ahmed Hulusi : "HÛ"dur Allâh, semâlarda ve arzda. . . Bilir özünüzdekini de, açığa çıkardığınızı da! Bilir (Yaptıklarınızla) neler kazanmakta olduğunuzu da!


    Ahmet Tekin : O Allah’tır, göklerdedir, yerdedir. Gönüllerinizde gizlediğinizi, açıkça söylediklerinizi ve yaptıklarınızı bilir. Hayır ve şer ne işleyeceğinizi ne sevap kazanacağınızı, hangi günahları yükleneceğinizi de bilir.


    Ahmet Varol : O göklerde de yerde de Allah'tır. Sizin gizlinizi ve açığınızı bilir; ne kazandığınızı da bilir.


    Ali Bulaç : Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazandıklarınızı da bilir.


    Ali Fikri Yavuz : Halbuki göklerde ve yerde ibadete lâyık yalnız O Allah’dır. Sizin içinizi de bilir, dışınızı da. O, yapacağınız şeyleri de bilir.


    Bekir Sadak : O, goklerin ve yerin Allah'i, icinizi disinizi bilir, kazandiklarinizi da bilir.


    Celal Yıldırım : O, göklerde de, yerde de (övülmeğe lâyık olan) Allah'tır; sizin gizli ve açık hallerinizi bilir; kazandıklarınızı da bilir.


    Diyanet İşleri (eski) : O, göklerin ve yerin Allah'ı, içinizi dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir.


    Diyanet Vakfi : O, göklerde ve yerde tek Allah'tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.


    Edip Yüksel : O, göklerde ve yerde olan ALLAH. Sizin gizlinizi açığınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki o Göklerde de Allah yerde de, sizin içinizi de bilir, dışınızı da, daha ne kesbedeceksiniz onu da bilir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Halbuki göklerde de yerde de Allah O'dur. İçinizi de dışınızı da bilir. Daha ne yapıp kazanacağınızı da bilir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O, göklerde de, yerde de (tek) Allah'tır. Sizin gizlinizi, açığınızı ve ne kazandığınızı bilir.


    Fizilal-il Kuran : O göklerin de Allah'ıdır, yeryüzünün de Allah'ıdır. Sizin gizlinizi, açığınızı ve yaptığınız her şeyi bilir.


    Gültekin Onan : Göklerde ve yerde Tanrı O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazandıklarınızı da bilir.


    Hasan Basri Çantay : O, göklerde de, yerde de (ibâdete müstehık olan) Allahdır. Sizin içinizi de bilir O, dışınızı da. (Hayr ve şer) ne kazanacağınızı da bilir O.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki O, göklerde ve yerde (ibâdete lâyık, tek olan) Allah’dır. Gizlinizi ve açığınızı bilir; (hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.


    İbni Kesir : O; göklerde de, yerde de Allah'tır. Gizlinizi de aşikarınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.


    Muhammed Esed : oysa O, göklerin ve yerin Allahı, gizlediğiniz ve açıktan yaptığınız her şeyi ve hak ettiklerinizi bilir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve O göklerde de, yerde de Allah'dır, sizin gizli ve aleni olan herşeyinizi bilir ve ne kazanacağınızı da bilir.


    Ömer Öngüt : Göklerde de yerde de Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir, ne kazandığınızı da bilir.


    Şaban Piriş : Göklerde ve yerde “Allah” O’dur. Gizlinizi de açığınızı da bilir. Ne kazandığınızı da bilir.


    Suat Yıldırım : Oysa ki göklerde de, yerde de gerçek İlah ancak O’dur. O sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. O, hayır ve şer olarak ne kazanacağınızı da bilir.


    Süleyman Ateş : O, göklerde de, yerde de (tek) Allah'tır. Sizin gizlinizi, açığınızı ve ne kazandığınızı bilir.


    Tefhim-ul Kuran : Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazanmakta olduklarınızı da bilir.


    Ümit Şimşek : Göklerde ve yerde Allah Odur. O sizin içinizi de bilir, dışınızı da bilir, kazandıklarınızı da bilir.


    Yaşar Nuri Öztürk : O, göklerde de Allah'tır, yerde de. O, sizin iç dünyanızı da bilir, açığa vurduklarınızı da. Neler kazanmakta olduğunuzu da bilir O!

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  4. وَمَا تَأْتِيهِم مِّنْ آيَةٍ مِّنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلاَّ كَانُواْ عَنْهَا مُعْرِضِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’rıdîn(mu’rıdîne).



    1. ve mâ te'tî-him : ve onlara gelmez (gelmemiştir)

    2. min âyetin : bir âyet, mucize

    3. min âyâti : âyetlerden

    4. rabbi-him : onların Rabbi, Rab'leri

    5. illâ kânû : ...'den başka olmadılar (...olmasınlar)

    6. an-hâ : ondan

    7. mu'rıdîne : yüz çeviren kimseler





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onların Rabbinin âyetlerinden bir âyet gelmemiştir ki; ondan yüz çevirmiş olmasınlar.


    Diyanet İşleri : Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmemiştir ki ondan yüz çevirmesinler.


    Adem Uğur : Rablerinin âyetlerinden onlara (kâfirlere) bir âyet gelmeyedursun, o âyetlerden ille de yüz çevirirler.


    Ahmed Hulusi : Onlara Rablerinin işaretlerinden (inzâl olmuş veya açıkta olan) bir delil gelmez ki, ona sırt çevirmesinler!


    Ahmet Tekin : Rabbinin birliğini ve kudretini anlatan, âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, o âyetlerden, Kur’ân’dan ille de yüz çevirirler, tebliğine, Kur’ân’ın ve sünnetin hayata geçirilmesine engel tedbirler alırlar.


    Ahmet Varol : Onlara ne zaman Rabblerinin ayetlerinden bir ayet gelse mutlaka ondan yüz çevirirler.


    Ali Bulaç : Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler.


    Ali Fikri Yavuz : Böyle iken, onlara (Mekke’lilere) Rablerinin âyetlerinden gelen bir âyet yoktur ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar.


    Bekir Sadak : Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet geldikce ondan yuz cevirirlerdi.


    Celal Yıldırım : Onlara Rablerinden ne kadar bir âyet geldiyse, mutlaka ondan yüzçevirdiler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet geldikçe ondan yüz çevirirlerdi.


    Diyanet Vakfi : Rablerinin âyetlerinden onlara (kâfirlere) bir âyet gelmeyedursun, o âyetlerden ille de yüz çevirirler.


    Edip Yüksel : Onlara Rab'lerinin ayetlerinden (delil ve mucizelerinden) hangi bir ayet gelmişse ondan yüz çevirmişlerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Böyle iken onlara Rabb’larının ayetlerinden herhangi bir ayet gelmiyor ki mutlak ondan yüz çevirmiş olmasınlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Böyle iken onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmiş olmasınlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlara Rab'lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.


    Fizilal-il Kuran : Oysa kâfirler kendilerine Rabblerinden gelen her ayete yüz çevirirler.


    Gültekin Onan : Onlara rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler.


    Hasan Basri Çantay : Onlara (Mekkelilere) Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, onlar ille bundan yüz çeviricilerdir.


    Hayrat Neşriyat : Böyle iken, onlara (o müşriklere) Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmiyor ki ondan yüz çevirmiş kimseler olmasınlar!


    İbni Kesir : Rabblarının ayetlerinden bir ayet onlara gelmez ki; ondan yüzçevirmiş olmasınlar.


    Muhammed Esed : Ama ne zaman onlara Rablerinin mesajlarından bir mesaj gelse, o (hakikati inkar ede)nler ona sırt çevirirler:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez ki, illâ onlar O'ndan yüz çevirirler.


    Ömer Öngüt : Onlara ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelse mutlaka ondan yüz çevirirler.


    Şaban Piriş : Onlara Rab’lerinin ayetlerinden bir ayet gelmedi ki ondan yüz çevirmesinler.


    Suat Yıldırım : Böyle iken, Rab’lerinden onlara ne zaman bir âyet geldiyse mutlaka ondan yüz çevirirler.


    Süleyman Ateş : Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.


    Tefhim-ul Kuran : Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyiversin, mutlaka ondan yüz çevirirler.


    Ümit Şimşek : Lâkin onlara Rablerinin âyetlerinden hangi bir âyet gelse, yine bundan yüz çevirirler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelir gelmez, ondan hemen yüz çeviriyorlardı.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  5. فَقَدْ كَذَّبُواْ بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنبَاء مَا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Fe kad kezzebû bil hakkı lemmâ câehum, fe sevfe ye’tîhim enbâû mâ kânûbihî yestehziûn(yestehziûne).



    1. fe kad kezzebû : böylece yalanlamışlardı

    2. bi el hakkı : hakkı, gerçeği

    3. lemmâ câe-hum : onlara geldiği zaman

    4. fe sevfe : artık, fakat pek yakında

    5. ye'tî-him : onlara gelecek

    6. enbâû : haberler

    7. mâ : şey(ler)

    8. kânû : oldular

    9. bi-hî : onunla

    10. yestehziûne : alay ediyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onlara hak geldiği zaman, onu yalanlamışlardı. Fakat alay etmiş oldukları şeyin haberleri yakında onlara gelecek.


    Diyanet İşleri : Nitekim hak (Kur’an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendilerine, gerçek olan Kur'ân gelince onu yalanlarlar, fakat yakında gelecek onlara, alay ettikleri şeye ait haberler.


    Adem Uğur : Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde onu yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir.


    Ahmed Hulusi : Şimdi de, kendilerine Hak olarak geleni yalanladılar! Fakat alay etmekte olduklarının (ne olduğunun) haberleri yakında onlara gelecek.


    Ahmet Tekin : Onlar kendilerine gerekçeli, hikmete dayalı, toplumlarında hakça düzeni gerçekleştirecek Hak kitap Kur’ân geldiğinde, Kur’ân’ı, Hakkı yalanladılar. Fakat, yakında onlara alay etmeye devam ettikleri şeyin gücünün yankıları, başlarından eksik olmayacak felâketlerin haberleri gelecektir.


    Ahmet Varol : Hakk kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeylerin haberleri onlara gelecektir.


    Ali Bulaç : Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir.


    Ali Fikri Yavuz : En büyük mûcize olan KUR’AN onlara geldiği zaman dahi; onu yalanlamışlardı. Fakat yakında, ne ile alay etmiş bulunduklarının haberleri (dünya ve ahirette çekecekleri azab) onlara gelecektir.


    Bekir Sadak : Gercek kendilerine gelince onu yalanladilar. Alaya aldiklari seyin haberleri kendilerine gelecektir.


    Celal Yıldırım : Kendilerine (Rablerinden) hak (olan Peygamber ve Kitab) geldiğinde durmadan onu yalanladılar. Yakında ne ile alay ettiklerinin (baş döndürücü) haberi gelecektir.


    Diyanet İşleri (eski) : Gerçek kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberleri kendilerine gelecektir.


    Diyanet Vakfi : Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde onu yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir.


    Edip Yüksel : Kendilerine gerçek gelince onu yalanladılar. Alay ettikleri şeyin haberleri yakında kendilerine gelecek


    Elmalılı Hamdi Yazır : İşte en belli hak geldiği zaman da kendilerine yalan dediler, fakat yakında onlara ne ile istihza etmekte olduklarının haberleri gelecek


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunun için apaçık hak kendilerine geldiği vakit ona yalan dediler. Fakat alay etmekte oldukları şeyin haberi yakında kendilerine gelecek!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar. Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir.


    Fizilal-il Kuran : Nitekim onlar kendilerine gelen gerçeği, Kur'an'ı derhal yalanladılar. Fakat alay konusu ettikleri gerçeklerin haberleri ilerde kendilerine gelecektir.


    Gültekin Onan : Kendilerine hak gelince onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir.


    Hasan Basri Çantay : İşte onlar hak (olan Kur'an) ı, kendilerine gelince, yalanlamışlardır. Fakat yakında onlara ne ile alay etmekde olduklarının (müdhiş) haberleri gelecekdir.


    Hayrat Neşriyat : İşte (onlar,) kendilerine geldiğinde, o hak olan (Kur’ân’)ı gerçekten yalanladılar. Fakat (o) kendisi ile alay etmekte oldukları şeyin haberleri, ileride onlara gelecektir.


    İbni Kesir : Onlar; kendilerine gelince, hakkı yalanladılar. Ama alaya aldıkları şeyin haberi onlara gelecektir.


    Muhammed Esed : ve şimdi kendilerine gelmiş olan bu hakikati de böyle yalanlıyorlar. Ama, zaman içinde, o alay ettikleri şeyi anlayacaklardır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : İşte onlar hakkı kendilerine geldiği vakit tekzîp ettiler. Fakat onlara ne ile istihzâ eder olduklarının haberleri atiyen gelecektir.


    Ömer Öngüt : Hak onlara geldiğinde onu yalanladılar. Fakat alaya aldıkları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir.


    Şaban Piriş : Onlara hak geldiği zaman onu hemen yalanlamışlardır. Alaya aldıkları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir.


    Suat Yıldırım : Hakikat kendilerine gelince onu yalan saydılar, alay ettiler; fakat alay ettikleri şeyin haberlerini, onunla alay etmenin ne demek olduğunu yakında öğrenirler!


    Süleyman Ateş : İşte, kendilerine gelen hakkı da yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri, yakında kendilerine gelecek(uyarıldıkları azâb onları kuşatacak)tır.


    Tefhim-ul Kuran : Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya almakta olduklarının haberleri onlara gelecektir.


    Ümit Şimşek : İşte, kendilerine hak geldiğinde onu da yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberi yakında onlara ulaşacaktır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Böylece hakkı, kendilerine geldiği anda yalanladılar. Fakat yakında onlara, alay etmekte oldukları şeyin haberleri gelecektir.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  6. أَلَمْ يَرَوْاْ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاء عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    E lem yerev kem ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhum fîl ardı mâ lem numekkin lekum ve erselnes semâe aleyhim midrâren ve cealnâl enhâre tecrî min tahtihim fe ehleknâhum bi zunûbihim ve enşe’nâ min ba’dihim karnen âharîn(âharîne).



    1. e lem yerev : görmüyorlar mı

    2. kem ehleknâ : nice, kaç tane helâk ettik

    3. min kabli-him : onlardan önce, kendilerinden önce

    4. min karnin : nesillerden

    5. mekkennâ-hum : onları yerleştirdik

    6. fî el ardı : arzda, yeryüzünde

    7. mâ lem numekkin : yerleştirmediğimiz bir şekilde

    8. lekum : sizi

    9. ve erselnâ : ve gönderdik

    10. es semâe : semâ, gökyüzü

    11. aleyhim : onlara

    12. midrâren : bol yağmurlu olarak

    13. ve cealnâ : ve kıldık, yaptık, var ettik

    14. el enhâre : nehirler

    15. tecrî : akar

    16. min tahti-him : onların altından

    17. fe ehleknâ-hum : fakat onları helâk ettik

    18. bi zunûbi-him : günahları sebebiyle

    19. ve enşe'nâ : ve inşa ettik, yarattık

    20. min ba'di-him : onlardan sonra

    21. karnen âharîne : başka, diğer nesiller






    İmam İskender Ali Mihr : Sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde, yeryüzünde yerleştirdiğimiz nice kavimleri, kendilerinden önce nasıl helâk ettiğimizi görmüyorlar mı? Onlara semadan bol bol yağmur gönderdik. Altlarından nehirler akıttık. Fakat günahları sebebiyle onları helâk ettik. Onlardan sonra da başka nesiller yarattık.


    Diyanet İşleri : Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Görmediler mi onlardan önce nice nesilleri helâk ettik ki onlara, yeryüzünde size vermediğimiz imkânları, kudretleri vermiş, onları yeryüzüne yerleştirmiştik, üstlerine bol-bol yağmur yağdırmıştık, ayaklarını bastıkları yerlerden ırmaklar akıtmıştık, fakat sonra suçları yüzünden helâk ettik onları ve onlardan sonra da başka başka nesiller meydana getirdik.


    Adem Uğur : Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.


    Ahmed Hulusi : Görmediler mi ki, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. . . (Üstelik) onları, size vermediğimiz bir şekilde, yeryüzünün verimli topraklarına yerleştirmiş; semânın nimetlerini üzerlerine irsâl etmiş ve nehirleri altlarından akar hâle getirmiştik. . . (Hâl böyle iken) onları suçlarından ötürü helâk ettik! Onlardan sonra başka bir nesil inşa ettik.


    Ahmet Tekin : Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları, gücü, itibarı ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol rahmet, bereket ve nimet yağdırmış, altlarından akan ırmaklar planlayıp hazırlamıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helâk ettik. Ve onlardan sonra başka nesiller meydana getirdik.


    Ahmet Varol : Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onlara size vermediğimiz imkanları vermiş, gökten üzerlerine bolca yağmur indirmiş ve altlarından ırmaklar akıtmıştık. Ama onları günahlarından dolayı helak ettik ve peşlerinden başka nesiller ortaya çıkardık.


    Ali Bulaç : Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller (inşa edip) var ettik.


    Ali Fikri Yavuz : Görmediler mi ki, kendilerinden önce ne kadar nesiller helâk ettik? Biz, onlara yeryüzünde size (ey Mekke’liler) vermediğimiz bütün imkânları verdik; gökten üzerlerine bol bol yağmur gönderdik. Ev ve bahçelerinin altlarından akar ırmaklar meydana getirdik. Öyle iken, yapmış oldukları günahlar sebebiyle onları helâk ettik de arkalarından başka yeni nesiller icad ettik.


    Bekir Sadak : Onlardan once nice nesilleri yok ettigimizi gormediler mi? Onlari, sizi yerlestirmedigimiz bir sekilde yeryuzune yerlestirmis, gokten bol yagmur yagdirmis, altlarindan irmaklar akitmistik. Fakat onlari gunahlarindan oturu yok ettik ve ardlarindan baska bir nesil yeti_tirdik.


    Celal Yıldırım : Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi ? Yeryüzünde sizi yerleştirmediğimiz yerlere onları yerleştirmiş, üzerlerine gökten bol yağmur indirmiş, ırmakları ayaklarının altından akar duruma getirmiştik. Ama günahları sebebiyle onları yok ettik de, arkalarından başka bir nesil yetiştirdik.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmediler mi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz bir şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından ötürü yok ettik ve ardlarından başka bir nesil yetiştirdik.


    Diyanet Vakfi : Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.


    Edip Yüksel : Kendilerinden önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmüyorlar mı? Sizi yerleştirmediğimiz bir biçimde onları yeryüzüne yerleştirmiştik. Onları nimetlere boğmuş, ülkelerini ırmaklarla donatmıştık. Fakat günahlarından ötürü onları yok ettik ve onlardan sonra başka nesiller yetiştirdik.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Görmediler mi önlerinde kaç karın helâk ettik, bu yerde onlara size vermediklerimizi vermiştik ve üzerlerine Semayı bol bol salıvermiştik, ırmakları ayaklarının altından akar bir hale getirmiştik, öyle iken onları günahlarıyle helâk ettik de arkalarından yeni bir karın olarak başkalarına neş'et verdik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Önlerinde kaç nesil, kendilerinden önce nice milletleri helak ettiğimizi görmediler mi? Bu yerde onlara, size vermediklerimizi vermiş, üzerlerine göğü bol bol bırakmış, ırmakları ayaklarının altından akar bir duruma getirmiştik. Öyle iken onları günahları yüzünden helak ettik ve arkalarından yeni bir nesil yarattık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkanları onlara vermiştik. Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahlarından dolayı helak ettik. Ve kendilerinden sonra başka bir nesil yarattık.


    Fizilal-il Kuran : Onlardan önceki nice kuşakları yok ettiğimizi görmediler mi? Oysa o kuşaklara size vermemiş olduğumuz derecede geniş yerleşme ve yaşama imkânları vermiş, yurtlarına gökten bol yağmurlar yağdırmış, ayakları altından nehirler akıtmıştık. Fakat işledikleri günahlar yüzünden onları yok ederek arkalarından başka kuşaklar yarattık.


    Gültekin Onan : Kendilerinden önce nice nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak yağdırdık, nehirleri altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka nesiller (inşa edip) var ettik.


    Hasan Basri Çantay : Biz, kendilerinden evvel nice nesil (ler) i helak etdik, görmediler mi? (Ey Mekkeliler) biz onlara yer (yüzün) de size vermediğimiz (bütün) imkânları verdik, gökden üstlerine bol bol (yağmurlar) gönderdik, (evlerinin) altlarından akar ırmaklar yapdık da günâhları yüzünden yine onları yok edib arkalarından başka nesil (ler) peyda etdik.


    Hayrat Neşriyat : Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik; onlara yeryüzünde size vermediğimiz (imkânlar)ı vermiş ve üzerlerine semâyı bol bol (yağmur olarak)göndermiştik. Nehirleri de altlarından akar hâle getirmiştik; buna rağmen günahları sebebiyle onları helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.


    İbni Kesir : Görmediler mi ki; Biz, onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Biz, onları sizi yerleştirmediğimiz şekilde yer yüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış ve altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra onları günahlarından dolayı yok ettik. Ve aralarından başka bir nesil yetiştirdik.


    Muhammed Esed : Onlardan önce nice nesilleri yok ettiğimizi görmezler mi? Yeryüzünde benzerini görmediğiniz (verimli) topraklardan bir toprak verdiğimiz ve üstlerine bolca semavi nimetler yağdırdığımız ve ayaklarının altından ırmaklar akıttığımız (o toplumları)? Biz onları günahlarından dolayı yok etmiş ve yerlerine başka insanlar geçirmiştik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Görmediler mi onlardan evvel kaç nesli helâk ettik, o nesillere yeryüzünde size vermediğimiz imkanları vermiş idik ve onların üzerine göğü bol bol salıvermiştik ve ırmakları onların altlarından akar bir halde kılmıştık, sonra onları günahları sebebiyle helâk ettik ve onlardan sonra birer başka başka nesli vücuda getirdik.


    Ömer Öngüt : Görmediler mi ki, biz kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkanları onlara vermiş, gökten üzerlerine bol yağmurlar indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Günahlarından ötürü onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil vârettik.


    Şaban Piriş : Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Oysa biz onlara size sağlamadığımız imkanları sağlamış ve onların üzerlerine gökten bol bol yağmurlar indirmiş, ayaklarının altından da ırmaklar akıtmıştık. Ne var ki onları günahları sebebiyle helak ettik, onlardan sonra başka nesiller var ettik.


    Suat Yıldırım : Kendilerinden önce nice nesilleri imha ettiğimizi görmediler mi? Biz onlara, size vermediğimiz imkânları vermiş, gökten üstlerine bol bol yağmur göndermiş, ayaklarının altından ırmaklar akıtmıştık. Fakat günahlarından ötürü onları imha ettik ve onların peşinden başka bir nesil yarattık.


    Süleyman Ateş : Görmediler mi, onlardan önce nice nesiller yok ettik; hem onlara, yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiştik ve göğü de üzerlerine bol bol boşaltmıştık ve ırmakları ayaklarının altından akar kılmıştık. Fakat günâhlarından ötürü onları helâk ettik ve onların ardından başka bir nesil yarattık.


    Tefhim-ul Kuran : Kendilerinden önce nice kuşakları yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından başka kuşaklar (inşa edip) oluşturduk.


    Ümit Şimşek : Görmedi mi onlar, kendilerinden önce nice devirler helâk etmişiz? Üstelik Biz onlara, yeryüzünde size vermediğimiz imkânlar vermiş, üzerlerine gökten bol yağmurlar indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra da onları günahlarıyla yakaladık; onların ardından da başka nesiller getirdik.


    Yaşar Nuri Öztürk : Kendilerinden önce nice yurt ve medeniyeti yerle bir ettiğimizi görmediler mi? Biz o yurtlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş, üzerlerine gök bereketini bol bol indirmiş, nehirleri altlarından akar hale getirmiştik. Derken, onları kendi günahlarıyla helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil oluşturduk.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  7. وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lev nezzelnâ aleyke kitâben fî kırtâsin fe le mesûhu bi eydîhim le kâlelezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).



    1. ve lev nezzelnâ : ve eğer indirseydik

    2. aleyke kitâben : sana yazılı olarak, kitap olarak

    3. fî kırtâsin : kâğıtta

    4. fe le mesûhu : böylece ona gerçekten deyseler (dokunsalar)

    5. bi eydî-him : elleri ile

    6. le kâle : mutlaka dedi (derdi)

    7. ellezîne keferû : inkâr edenler, kâfir olan kimseler

    8. in hâzâ illâ : bu ancak

    9. sihrun mubînun : apaçık bir sihir




    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer sana kâğıtlarda yazılı olarak indirseydik, böylece ona elleri ile dokunsalar bile kâfir olan kimseler, mutlaka: “Bu ancak apaçık bir sihirdir.” derdi.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, “Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir” diyeceklerdi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sana, kâğıda yazılı bir kitap indirseydik ve ona elleriyle dokunsalardı gene de kâfir olanlar derlerdi ki: Bu, ancak apaçık bir büyü.


    Adem Uğur : Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.


    Ahmed Hulusi : Biz sana kâğıtta (yazılı) bir bilgi indirmiş olsaydık da, ona elleriyle dokunmuş olsalardı; o hakikat bilgisini inkâr edenler elbette yine de: "Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" derlerdi.


    Ahmet Tekin : Eğer sana kağıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle o kitabı tutmuş olsalardı, yine de, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler:
    'Bunlar kesinlikle aklı etki altına alan apaçık büyüleyici sözler' derlerdi.


    Ahmet Varol : Sana kağıt üzerinde yazılı halde bir kitap indirseydik ve ona elleriyle dokunsalardı yine de inkar edenler: 'Bu apaçık bir sihirdir' derlerdi.


    Ali Bulaç : Biz Kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile, inkâr edenler, tartışmasız: "Bu apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer sana, yapraklara yazılı bir kitap indirseydik de onlar, elleriyle onu tutmuş bulunsalardı, o küfredenler yine muhakkak (şöyle) diyeceklerdi: “- Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.”


    Bekir Sadak : Sana Kitap'i kagitta yazili olarak indirmis olsak da, elleriyle ona dokunsalar, inkar edenler yine de, «Bu apacik bir buyudur» derlerdi.


    Celal Yıldırım : Eğer sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, o küfredenler yine de bu açık bir sihirden başkası değildir, derlerdi.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana Kitap'ı kağıtta yazılı olarak indirmiş olsak da, elleriyle ona dokunsalar, inkar edenler yine de, 'Bu apaçık bir büyüdür' derlerdi.


    Diyanet Vakfi : Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.


    Edip Yüksel : Sana kağıt üzerine yazılı bir kitap indirseydik ve elleriyle dokunsalardı bile, inkarcılar, 'Bu ancak apaçık bir büyüdür,' diyeceklerdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sana kâğıt üzerinde yazılmış olarak bir kitab indirseydik de onu elleriyle yoklasaydılar her halde o küfürlerinde ınad edenler yine diyeceklerdi ki «bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sana kağıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, onlar da onu elleriyle yoklasaydılar, muhakkak o küfürlerinde inat edenler yine «Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.» diyeceklerdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer sana kağıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak da onu elleriyle tutsalardı, yine de o kâfirler: «Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir» derlerdi.


    Fizilal-il Kuran : Eğer sana kağıda yazılmış, somut bir kitap indirmiş olsaydık da onu kâfirler elleri ile tutsalardı, «Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değil» diyeceklerdi.


    Gültekin Onan : Biz kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile, küfredenler tartışmasız: "Bu apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.


    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) eğer sana kâğıd içinde (yazılı) bir kitab göndermiş olsaydık da kendileri de elleriyle onu tutmuş bulunsalardı o küfredenler yine behemehal: «Bu, apaçık bir büyüden başkası değildir» derlerdi.


    Hayrat Neşriyat : Hem eğer sana kâğıtta (yazılı) bir kitab indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı, elbette o inkâr edenler (yine): 'Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir!' der(ler)di.


    İbni Kesir : Eğer sana kağıt içinde bir kitab indirmiş olsaydık da elleriyle ona dokunsalardı; yine de küfretmiş olanlar derlerdi ki: Bu, apaçık büyüden başkası değildir.


    Muhammed Esed : Ama Biz, sana, (ey peygamber,) yazılı bir metin göndermiş olsaydık ve ona kendi elleriyle dokunmuş olsalardı bile hakikati inkara şartlanmış olanlar, kesinlikle, "Bu aldatmacadan başka bir şey değil!" derlerdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Eğer sana kağıtta (yazılı) bir kitab indirseydik de onu eller ile yoklayacak olsalardı elbette o kâfir olanlar, yine diyeceklerdi ki bu bir sihirden başka değildir.


    Ömer Öngüt : Eğer sana Kitab'ı kağıt üzerinde yazılmış olarak indirmiş olsaydık da, elleriyle ona dokunsalar, inkâr edenler yine de: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!” derlerdi.


    Şaban Piriş : Sana, kağıtta yazılı bir kitap indirmiş olsaydık, onlar da o kitaba elleriyle dokunsalardı yine de kafir olanlar: “Bu yalnızca bir sihirdir” derlerdi.


    Suat Yıldırım : Eğer sana kağıda yazılı olarak bir kitap indirmiş olsaydık, kendileri de elleriyle onu tutmuş bulunsalardı o kâfirliklerinde inad eder, yine de: "Bu besbelli bir büyüden başka bir şey değil!" derlerdi.


    Süleyman Ateş : Eğer sana kâğıt üzerine yazılı bir Kitap indirmiş olsaydık da onu elleriyle tutsalardı, yine inkâr edenler, "Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir!" derlerdi.


    Tefhim-ul Kuran : Biz Kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar ona elleriyle dokunsalar bile, küfredenler, tartışmasız: «Bu apaçık bir büyüden başkası değildir» derler.


    Ümit Şimşek : Biz sana kağıtta yazılı bir kitap indirsek ve ona elleriyle dokunacak olsalar, yine de o kâfirler 'Bu besbelli bir büyüdür' derlerdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer biz sana parşömen üzerine yazılı bir kitap göndermiş olsaydık, onlar da ona elleriyle dokunmuş olsalardı, o küfre batmışlar, hiç kuşkusuz şöyle deyivereceklerdi: "Bu, apaçık bir büyüden başka şey değildir."

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  8. وَقَالُواْ لَوْلا أُنزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنزَلْنَا مَلَكًا لَّقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لاَ يُنظَرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve kâlû lev lâ unzile aleyhi melek(melekun), ve lev enzelnâ meleken, le kudıyel emru summe lâ yunzarûn(yunzarûne).



    1. ve kâlû : ve dediler

    2. lev lâ : olmaz mı

    3. unzile : indirildi

    4. aleyhi : ona

    5. melekun : bir melek

    6. ve lev enzelnâ : ve şâyet biz indirseydik

    7. meleken : bir melek

    8. le kudıye : mutlaka yerine getirilirdi, bitirilirdi

    9. el emru : emir, iş

    10. summe : sonra

    11. lâ yunzarûne : inzar edilmez, bekletilmez, mühlet verilmez





    İmam İskender Ali Mihr : Ve: “Ona bir melek indirilseydi, olmaz mıydı?” dediler. Şâyet bir melek indirseydik, mutlaka iş, olup bitirilirdi. Sonra (onlara) mühlet verilmez.


    Diyanet İşleri : Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)


    Abdulbaki Gölpınarlı : Diyorlar ki: Ona bir melek indirilseydi. Melek indirseydik iş, olur biterdi ama sonra kendilerine gözlerini yumup açacak kadar bile bir mühlet verilmezdi.


    Adem Uğur : Muhammed'e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    Ahmed Hulusi : "Onun üzerine (göreceğimiz gibi) bir melek indirilmeliydi" dediler. . . Eğer (öyle) bir melek inzâl etseydik iş bitirilmiş olurdu! Sonra da bir an bile mühlet verilmezdi.


    Ahmet Tekin : 'Ona, Muhammed’e bir melek indirilseydi ya!' dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, elbette ilâhî plan icra edilmiş olurdu. Kendilerine göz açtırılmazdı bile.


    Ahmet Varol : 'Ona bir melek indirilseydi ya!' dediler. Bir melek indirseydik iş bitirilmiş olurdu ve onlara göz bile açtırılmazdı.


    Ali Bulaç : Ve derler ki: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de: “- Peygambere bir melek indirilse de görsek ya...” diyorlar. Eğer öyle bir melek indirseydik (yine iman etmemekle helâklerine dair) iş bitirilmiş olur, sonra tevbeleri için kendilerine bir an göz bile açtırılmazdı.


    Bekir Sadak : «Ona bir melek indirilmeli degil miydi?» dediler. Bir melek indirmis olsaydik is bitmis olurdu da onlara goz bile actirilmazdi.


    Celal Yıldırım : Bir de O'nun (Muhammed'in) üzerine (bizim görebileceğimiz biçimde) bir melek indirilseydi ya, derler. Eğer bir melek indirseydik, (ilâhî sünnetimiz gereği) iş olup biterdi de kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ona bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. Bir melek indirmiş olsaydık iş bitmiş olurdu da onlara göz bile açtırılmazdı.


    Diyanet Vakfi : Muhammed'e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    Edip Yüksel : 'Ona bir melek indirilmeli değil miydi!,' diyorlar. Bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu. Onlara zaman da verilmezdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de «şunun üzerinde bir Melek indirilse de görsek a» diyorlar eğer öyle bir Melek indirse idik her halde iş bitirilmiş olur, kendilerine bir ân bile göz açtırılmazdı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de «Şuna bir melek indirilse de görsek?» diyorlar. Eğer öyle bir melek indirseydik muhakkak iş bitirilmiş olur, kendilerine bir an bile göz açtırılmazdı!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «O'na bir melek indirilmeli değil miydi?» dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine hiç göz açtırılmazdı.


    Fizilal-il Kuran : Onlar «Muhammed'e bir melek indirilseydi ya» dediler. Eğer melek indirseydik, onların işleri bitirilir, kendilerine hiç mühlet tanınmazdı.


    Gültekin Onan : Ve derler ki: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?". Eğer bir melek indirilseydi elbette buyruk bitirilmiş / yerine getirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.


    Hasan Basri Çantay : Ona (peygambere «Bizim de görebileceğimiz) bir melek gönderilmeli değil miydi?» dediler. Eğer biz (öyle) bir melek gönderseydik elbette (helakleri) iş (i) bitirilmiş olur, sonra (tevbe etmeleri de beklenmez,) kendilerine göz bile açdırılmazdı.


    Hayrat Neşriyat : Bir de: 'Ona (peygamberliğini tasdîk eden, bizim de göreceğimiz) bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. Hâlbuki (istedikleri gibi) bir melek indirseydik, (helâkleri için) elbette iş bitirilmiş olur, sonra onlara (bir an bile) mühlet verilmezdi.


    İbni Kesir : Ona bir melek indirmeli değil miydi? dediler. Eğer Biz, bir melek indirseydik; elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    Muhammed Esed : Onlar, ayrıca, "Neden ona (alenen) bir melek gönderilmiş değil?" derler. Ama bir melek göndermiş olsaydık, muhakkak ki, her şeyin hükmü verilip bitmiş olurdu ve onlara (pişmanlık için) başka bir fırsat tanınmazdı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve dediler ki: «Onun üzerine bir melek indirilmeli değil mi idi?» Ve eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık elbette iş bitirilmiş olurdu. Sonra onlara göz açtırılmazdı.


    Ömer Öngüt : “Ona bir melek indirilseydi ya!” derler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    Şaban Piriş : Peygambere bir melek indirilmeli değil miydi? derler. Eğer bir melek indirseydik, beklenmeden iş bitirilirdi.


    Suat Yıldırım : Bir de: "Ona "bizim de görebileceğimiz bir melek gönderilmeli değil miydi?" dediler. Eğer Biz bir melek gönderseydik elbette iş bitirilmiş olur, sonra kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    Süleyman Ateş : "O'na bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.


    Tefhim-ul Kuran : Ve derler ki: «Ona bir melek indirilmeli değil miydi?» Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı.


    Ümit Şimşek : Nitekim 'Ona bir melek indirilseydi ya' dediler. Biz melek indirmiş olsaydık, işleri hemen bitirilir, kendilerine göz açtırılmazdı.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şunu da söylediler: "Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!" Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık iş mutlaka bitirilmiş olurdu da kendilerine göz bile açtırılmazdı.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
  9. ::ÇisiL::

    ::ÇisiL:: ÜYE

    30,800
    15
    0


    Paylaşım için tşkrlr emeğine yüreğine sağlık cnmm...
     


  10. وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَّجَعَلْنَاهُ رَجُلاً وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِم مَّا يَلْبِسُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lev cealnâhu meleken le cealnâhu raculen ve le lebesnâ aleyhim mâ yelbisûn(yelbisûne).



    1. ve lev cealnâ-hu : ve onu var etseydik, yapsaydık

    2. meleken : bir melek olarak, bir melek

    3. le cealnâ-hu : mutlaka onu yapardık

    4. raculen : bir erkek şeklinde, suretinde

    5. ve le lebesnâ : ve mutlaka şüphe ettirirdik

    6. aleyhim : onlara

    7. mâ yelbisûne : şüphe ettikleri şey




    İmam İskender Ali Mihr : Ve şâyet onu melek yapsaydık, onu mutlaka erkek olarak (erkek suretinde) yapardık. Şüphe ettikleri şeyi, mutlaka onlara (gene) şüphe ettirirdik.


    Diyanet İşleri : Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Peygamberi, bir melek olarak halk etseydik gene bir erkek şeklinde halk ederdik ve gene düştükleri şüpheden kurtulmazlardı.


    Adem Uğur : Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.


    Ahmed Hulusi : Eğer O'nu (Rasûlullah a. s. ) bir melek kılsaydık (görebilmeniz için) O'nu gene de bir erkek sûretinde yaratırdık. . . Onları yine (içine) düşmüş oldukları şüpheye - ikileme düşürürdük (de "Bu bizim gibi bir beşer" derlerdi).


    Ahmet Tekin : Eğer biz, peygamberi bir melek olarak göndermeyi planlasaydık, onu mutlaka liyâkatli ve güvenilir bir erkek suretine sokar, onları, yine de düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.


    Ahmet Varol : Eğer onu (peygamberi) bir melek kılsaydık [1], bir adam şeklinde kılardık da onları düştükleri kuşkuya yine düşürürdük.


    Ali Bulaç : Onu eğer bir melek kılsaydık, elbette erkek (suretinde bir melek) kılardık ve mutlaka katmakta oldukları (şüpheleri) yine katardık.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer Peygamberleri bir melek yapaydık, yine onu bir adam şeklinde gösterirdik ve elbette onları, düşmekte oldukları şüpheye yine bırakırdık.


    Bekir Sadak : Biz onu melek kilsaydik, bir insan seklinde yapardik da, dustukleri supheye onlari yine dusurmus olurduk.


    Celal Yıldırım : Eğer o indireceğimizi melek kılsaydık, yine onu bir adam (şeklinde) yapardık da düştükleri şüpheye tekrar onları düşürmüş olurduk.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz onu melek kılsaydık, bir insan şeklinde yapardık da, düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.


    Diyanet Vakfi : Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan sûretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.


    Edip Yüksel : Onu bir melek yapsaydık, onu bir adam biçiminde gönderir ve mevcut kuşkuları içinde bırakırdık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kendisini bir Melek kılaydık yine onu bir er kılacaktık ve düşmekte bulundukları şübheye onları yine düşürecektik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kendisini bir melek de yapsaydık, yine onu bir erkek kılacak ve onları yine düştükleri şüpheye düşürecektik.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer Peygamberi, biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.


    Fizilal-il Kuran : Eğer meleklerden bir peygamber gönderseydik onu insan kılığında gönderecektik. O zaman da kâfirleri şimdiki yanılgılarının aynısına düşürmüş olurduk.


    Gültekin Onan : Onu bir melek kılsaydık, elbette erkek (suretinde bir melek) kılardık ve mutlaka katmakta oldukları (kuşkuları) yine katardık.


    Hasan Basri Çantay : Eğer onu (peygamberi) bir melek yapsaydık onu (o meleği) de her halde bir adam (suretinde) gösterir ve her halde onları yine düşmekde oldukları şüpheye düşürürdük.


    Hayrat Neşriyat : Ve onu (o peygamberi) bir melek kılsaydık, elbette onu (yine) bir adam (sûretinde)kılardık, doğrusu onları, karıştırmakta oldukları şeyde yine şübheye düşürürdük.


    İbni Kesir : Eğer Biz, onu bir melek kılsaydık; onu bir erkek yapardık da düştükleri şüpheye onları yine düşürürdük.


    Muhammed Esed : Ve Biz, bir meleği elçimiz olarak tayin etmiş olsaydık (bile) onun kesinlikle bir adam olarak (görünmesini) sağlardık ve böylece onları, şimdi içinde bulundukları şaşkınlığa yine düşürürdük.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve eğer O'nu (peygamberi) bir melek kılsaydık, elbette O'nu yine bir erkek (suretinde) kılardık ve onları yine düşmüş oldukları şüpheye düşürürdük.


    Ömer Öngüt : Eğer peygamberi melekten gönderseydik, insan şeklinde gönderirdik de, onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük.


    Şaban Piriş : Eğer (Resûlü) melek de yapsaydık, yine onu bir adam şeklinde yapardık ve onları düşürdüğümüz şüpheye düşürürdük.


    Suat Yıldırım : Şayet o elçiyi melek kılsaydık, yine onu bir adam şeklinde gösterir de düştükleri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk.


    Süleyman Ateş : Eğer O(Hak Elçisi)ni melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde) yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük.


    Tefhim-ul Kuran : Onu eğer bir melek kılsaydık, elbette erkek (suretinde bir melek) kılardık ve mutlaka katmakta oldukları (şüpheleri) yine katardık.


    Ümit Şimşek : Biz bir meleği peygamber olarak gönderecek olsaydık, onu yine bir adam olarak gösterir; onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük.


    Yaşar Nuri Öztürk : Eğer o peygamberi bir melek kılsaydık kuşkusuz onu bir er kişi yapacaktık ve içine yuvalandıkları kuşku ve karmaşayı onların üzerlerine giydirmiş olacaktık.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  11. وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُواْ مِنْهُم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lekadistuhzie bi rusulin min kablike fe hâka billezîne sehırû minhum mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).



    1. ve lekad : ve andolsun

    2. istuhzie : alay edildi

    3. bi rusulin : resûller ile

    4. min kabli-ke : senden önce

    5. fe hâka : böylece kuşattı

    6. bi ellezîne : o kimseleri, onları

    7. sehırû : alay ettiler

    8. min-hum : onlardan, onları

    9. mâ kânû : oldukları şey

    10. bi-hi : onunla

    11. yestehziûne : alay ediyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; senden önceki resûllerle de alay edilmişti. Böylece alay etmiş oldukları şey, onlardan alay edenleri kuşattı.


    Diyanet İşleri : (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Senden önceki peygamberlerle de alay edildi de alay edenler, alaylarının cezasına uğradılar.


    Adem Uğur : Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, bu yüzden onlarla alay edenleri alay ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki (Rasûlüm), senden önce de Rasûllerimizle alay edildi! Fakat alay ettikleri şey, onlardan alay edenleri kuşatıverdi!


    Ahmet Tekin : Senden önceki Rasullerle de alay edilmişti. Bu yüzden onlarla alay edenleri, alay ettikleri şeyin gücü, azap kuşattı, işlerini bitirdi.


    Ahmet Varol : Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Ancak onlardan alay edenleri alaya almış oldukları şey çepeçevre kuşattı.


    Ali Bulaç : Andolsun, senden önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi.


    Ali Fikri Yavuz : Andolsun ki, (ey Rasûlüm) senden önce gönderilen peygamberlerle de eğlenildi. Fakat eğlendikleri o hak, içlerinden maskaralık edenleri kuşatıverdi (de helâk oldular).


    Bekir Sadak : And olsun ki, senden once bircok peygamberler alaya alinmisti, onlarla eglenenleri, alaya aldiklari sey mahvetti. *


    Celal Yıldırım : And olsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edildi, o alaya aldıkları şey onların üzerine inip her taraflarından sararak mahvetti.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, senden önce birçok peygamberler alaya alınmıştı, onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey mahvetti.


    Diyanet Vakfi : Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, bu yüzden onlarla alay edenleri alay ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti.


    Edip Yüksel : Senden önceki elçiler de eğlence konusu yapılmıştı. Ne var ki, alay edenleri eğlendikleri gerçek kuşatıverdi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kasem olsun ki (ya Muhammed) senden evvel gönderilen Peygamberlerle de eğlenildi, fakat o eğlenildikleri hak, o maskaralığı edenleri çebçevre kuşatıverdi


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, senden önce gönderilen peygamberlerle de eğlenildi, ancak o eğlendikleri hak, o maskaralığı yapanları çepeçevre kuşatıverdi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıverdi.


    Fizilal-il Kuran : Senden önceki birçok peygamberler de alaya alınmıştı. Fakat bu alaycılar, alay konusu yaptıkları gerçek tarafından kıskıvrak kuşatılıverdiler.


    Gültekin Onan : Andolsun, senden önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşattı.


    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) andolsun, senden evvelki peygamberlerle de istihza (alay) edildi de eğlenmekde oldukları şey (ler, ya'ni hak), içlerinden o maskaralık edenleri çepeçevre kuşatıverdi.


    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) And olsun ki, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti; fakat onlarla maskaralık edenleri, o alay etmekte oldukları şey (azab)kuşatıvermişti.


    İbni Kesir : Andolsun ki; senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.


    Muhammed Esed : Gerçekte, senden önceki elçilerle (de) alay edilmişti ama ne var ki, onları küçümseyen kimseleri, (sonunda,) alay edip durdukları şeyin kendisi tepeleyiverdi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, senden evvelki peygamberler ile de elbette istihzâda bulunulmustur. Artık o kendisiyle istihzâda bulundukları şey, onlardan istihzâda bulunanları her taraftan kuşatıverdi.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki senden önceki peygamberler ile de alay edilmişti. Fakat alay ettikleri şey, onlarla alay edenleri çepeçevre kuşatıverdi.


    Şaban Piriş : Zaten, senden önceki Resullerle de alay edilmişti de alay ettikleri şey, onlardan alay edenleri çepeçevre kuşatmıştı.


    Suat Yıldırım : Senden önce de nice peygamberlerle alay edilmişti. Fakat alay ettikleri gerçek, o maskaralık edenlerin üzerine inip her taraflarından sararak mahvetti.


    Süleyman Ateş : Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlarla alay edenleri, alay ettikleri gerçek kuşatıverdi.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, senden önceki peygamberler de alaya alındı da kendisini alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları çepeçevre kuşatıverdi.


    Ümit Şimşek : Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Sonra o alay edenleri, alaya alıp durdukları şey kuşatıverdi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, senden önceki resullerle de alay edildi; fakat eğlence konusu yaptıkları şey, o maskaralığı sergileyenleri kıskıvrak sarıverdi.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  12. قُلْ سِيرُواْ فِي الأَرْضِ ثُمَّ انظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul sîrû fîl ardı summenzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).



    1. kul : de, söyle

    2. sîrû : gezin, dolaşın

    3. fî el ardı : arzda, yeryüzünde

    4. summe unzurû : sonra bakın (görün)

    5. keyfe kâne : nasıl oldu

    6. âkıbetu : sonu

    7. el mukezzibîne : tekzip eden, yalanlayan kimseler





    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Yeryüzünde dolaşın. Sonra bakın, yalanlayanların akıbeti nasıl oldu.”


    Diyanet İşleri : De ki: “Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Gezin yeryüzünü de görün inkâr edenlerin sonları ne olmuş.


    Adem Uğur : De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!


    Ahmed Hulusi : De ki: "Yeryüzünde dolaşın da bakın bakalım, (hakikati) yalanlayanların sonları nasıl oldu. "


    Ahmet Tekin : 'Yeryüzünde dolaşın da, peygamberlerini yalanlayanların âkıbeti nasıl olmuş, görün, inceleyin ibret alın' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Yeryüzünde dolaşın da yalanlayıcıların sonları nasıl olmuş bir görün!'


    Ali Bulaç : De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir görün."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “-Yeryüzünde dolaşın da hele bir bakın; o peygamberlere yalancı diyenlerin sonu nasıl olmuştur.”


    Bekir Sadak : De ki: «Yer yuzunde gezip dolasin, sonra da, yalanlayanlarin sonunun nasil olduguna bir bakin.»


    Celal Yıldırım : De ki: (Ey inkarcı sapıklar!) yeryüzünde gezip dolaşın da sonra (hakk'ı) yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da, yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.'


    Diyanet Vakfi : De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (peygamberleri) yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!


    Edip Yüksel : De: 'Yeryüzünü dolaşın da yalanlayıcıların sonu nasıl olmuş bir bakın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: yer yüzünde dolaşın da bakın o Peygâmberlere yalancı diyenlerin akıbeti nasıl olmuş?»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Yeryüzünde dolaşın da peygamberlere yalancı diyenlerin sonunun nasıl olduğunu bir görün!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!».


    Fizilal-il Kuran : Onlara de ki; ''Dünyayı geziniz de peygamberleri yalanlayanların sonu nice oldu, görünüz?»


    Gültekin Onan : De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir görün."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Yer (yüzün) de gezib dolaşın, sonra da bakın ki (peygamberleri) yalanlayanların sonu nice olmuşdur».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Yeryüzünde dolaşın, sonra (da peygamberleri) yalanlayanların âkıbetinasıl olmuş, bakın!'


    İbni Kesir : De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da sonra bir görün, yalanlayanların sonu nice olmuştur?


    Muhammed Esed : De ki: "Yeryüzünde dolaşın ve hakikati yalanlayanların sonlarının ne olduğunu görün!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Yeryüzünde dolaşınız, sonra bakınız ki, tekzîp edenlerin akibeti nasıl olmuştur?»


    Ömer Öngüt : De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!”


    Şaban Piriş : De ki: -Yeryüzünde gezin, de yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!


    Suat Yıldırım : De ki: "Dünyayı gezin dolaşın, sonra da peygamberlere "yalancı" diyenlerin âkıbetlerinin nice olduğunu bir düşünün."


    Süleyman Ateş : De ki: "Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir görün.»


    Ümit Şimşek : De ki: Yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu ne olmuş!


    Yaşar Nuri Öztürk : Şunu söyle: Dolaşın yeryüzünde de bakın nasıl olmuş gerçeği yalanlayanların sonu!

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  13. قُل لِّمَن مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُل لِلّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul li men mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), kul lillâh(lillâhi), ketebe alâ nefsihir rahmeh(rahmete), le yecmeannekum ilâ yevmil kıyâmeti lâ reybe fîh(fîhi), ellezîne hasirû enfusehum fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne).



    1. kul : de, söyle

    2. li men : kimin

    3. mâ fî es semâvâti : semâlarda, göklerde, olan şey(ler)

    4. ve el ardı : ve arz, yeryüzü

    5. kul li allâhi : Allah için, Allah'ın

    6. ketebe : yazdı

    7. alâ nefsi-hi : kendi nefsi üzerine, kendi üzerine

    8. er rahmete : rahmet

    9. le yecmea- enne-kum : sizi mutlaka toplayacak

    10. ilâ yevmi : güne

    11. el kıyâmeti : kıyâmet

    12. lâ reybe fî- hi : onda şüphe yok

    13. ellezîne : o kimseler, onlar

    14. hasirû : hüsrana düşürdüler

    15. enfuse-hum : nefslerini, kendilerini

    16. fe hum : işte onlar

    17. lâ yu'minûne : mü'min değildirler






    İmam İskender Ali Mihr : De ki : “Semalarda ve yeryüzünde olan şeyler kimin?” “Hepsi Allah'ındır!” de. Allahû Tealâ, kendi üzerine rahmeti yazdı. Hakkında şüphe olmayan kıyâmet gününde, sizleri mutlaka toplayacak. O kimseler ki; nefslerini hüsrana düşürdüler, onlar mü'min değildirler.


    Diyanet İşleri : De ki: “Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?” “Allah’ındır” de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Kimindir ne varsa göklerde ve yeryüzünde? De ki: Allah'ın; rahmet etmeyi gerekli kıldı özüne. Kıyâmet günü hepinizi de tapısında toplayacak ve hiç şüphe yok o günün geleceğinde. Kendilerine ziyan edenlerdir inanmayanlar.


    Adem Uğur : (Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana sokanlar var ya işte onlar inanmazlar.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Semâlar ve arzda olanlar (Esmâ ül Hüsnâ'sının işaret ettiği mânâların açığa çıkması için yoktan {birbirlerine GÖRE} var kıldıkları) kimindir?" De ki: "Allâh'ındır!" Rahmeti (Er-Rahman ismi özelliği sonucu âlemleri yaratmayı) nefsi üzerine yazmıştır! Sizi, kendisinde hiç şüphe olmayan kıyamet sürecinde toplayacaktır! Nefslerini hüsrana uğratanlar; işte onlar, iman etmezler!


    Ahmet Tekin : 'Göklerdeki ve yerdeki varlıklar ve imkânlar kimindir, kimin tasarrufundadır?' diye sor.
    'Rahmetini ve merhametini ihsan edeceğini yazılı olarak kendisine farz kılan, ilke edinen Allah’ındır' de.
    Sizi, gerçekleşeceğinde ve hesaba çekileceğinizde şüphe olmayan kıyamet gününe elbette toplayıp getirecektir. Kendilerini, birbirlerini zarara, ziyana uğratanlar, işte onlar iman etmeyecekler.


    Ahmet Varol : De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?.' 'Allah'ındır' de. O rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır. Muhakkak ki, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde sizi biraraya toplayacaktır. Kendi kendilerini zarara sokanlar, işte onlar iman etmezler.


    Ali Bulaç : De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah'ındır." O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Göklerde ve yerde olan şeyler kimin?” (Eğer cevap verilmezse) de ki: Allah’ındır. O, kendi üstüne rahmeti yazdı. Muhakkak ki sizi kıyamet gününe (götürüp) toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Nefislerine ziyan edenler, işte onlar, iman etmezler.”


    Bekir Sadak : De ki: «Goklerde ve yerde olanlar kimindir?", «Allah'indir» de. O, rahmet etmeyi kendi uzerine almistir; and olsun ki, sizi vukuu suphe goturmeyen kiyamet gununde toplayacaktir. Kendilerine yazik ettiler; cunku onlar inanmazlar.


    Celal Yıldırım : De ki: Göklerde ve yerde olan kimindir? De ki: Allah'ındır. O, rahmeti kendine gerekli kılmıştır. And olsun ki, meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan Kıyamet günü sizi bir araya getirip toplayacaktır. Kendilerine yazık edenler (var ya), işte onlar (Allah'a ve Kıyamete) inanmazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'göklerde ve yerde olanlar kimindir?', 'Allah'ındır' de. O, rahmet etmeyi kendi üzerine almıştır; and olsun ki, sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplayacaktır. Kendilerine yazık ettiler; çünkü onlar inanmazlar.


    Diyanet Vakfi : (Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. «Allah'ındır» de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana sokanlar var ya işte onlar inanmazlar.


    Edip Yüksel : De: 'Göklerde ve yerde olanlar kimin?' 'ALLAH'ın,' de. Kendisine merhametli olmayı gerekli kıldı. Hakkında kuşku olmayan Diriliş Günü sizi toplayacak. Kişiliklerini yitirenler inanmıyanlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kimin şu Göklerdeki ve Yerdeki? de «Allahın» de, o kendi uhdesine rahmeti yazdı, her halde sizi kıyamet gününe toplıyacak, bunda şüpheye mahal yok, nefislerine yazık edenlerdir ki iyman etmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Göklerde ve yerde ne varsa kimindir?» «Allah'ındır!» de. O, merhametli olmayı kendine yazdı. Muhakkak sizi varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacak. Kendilerine yazık edenler iman etmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Göklerde ve yerde olanlar kimindir?» «Allah'ındır» de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Göklerde ve yerde olanlar kimindir?» De ki; «Allah'ındır.» O merhametliliği üzerine görev yazdı. Sizleri geleceği kuşkusuz olan Kıyamet günü kesinlikle biraraya getirecektir. Kendilerine kıyanlar var ya, buna sadece onlar inanmazlar.


    Gültekin Onan : De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Tanrı'nındır." O rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinde / içinde / hakkında kuşku olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Nefslerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Göklerde ve yerde olan her şey kimin?» De ki: «Allahındır». O, rahmeti kendi üstüne yazmışdır. Hepinizi, hakkında hiç bir şübhe olmayan kıyamet gününe (götürüb) toplayacakdır. Nefislerini sen büyük ziyana uğratanlar (yok mu?). İşte îman etmeyecek olanlar onlardı..


    Hayrat Neşriyat : (Ve yine) de ki: 'Göklerde ve yerde bulunanlar kimindir?' (Yine sen cevab ver de:)'Allah’ındır!' de! (O,) rahmet (etmey)i kendi üzerine yazmıştır. Sizi, (geleceği) hakkında hiç şübhe olmayan kıyâmet gününe mutlaka toplayacaktır. Kendilerini hüsrâna uğratan o kimseler yok mu, işte onlar îmân etmezler.


    İbni Kesir : De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Allah'ındır, de. O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andolsun ki; hepinizi, hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Nefislerini ziyana uğratanlar, işte onlar inanmazlar.


    Muhammed Esed : De ki: "Kime aittir göklerde ve yerde olan her şey?" De ki: "Rahmeti ve şefkati kendisine ilke edinen Allaha". O, (varlığı) her türlü şüphenin üstünde olan Kıyamet Günü hepinizi bir araya mutlaka toplayacaktır: ama kendilerine yazık edenler (var ya), işte (Ona) inanmayı reddedenler onlardır;


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Göklerde ve yerde olan şeyler kimindir?» De ki: «Allah Teâlâ'nındır. O kendi zâtı üzerine rahmeti yazmıştır. Elbette sizleri Kıyamet gününe toplayacaktır. Bunda şüphe yoktur.» O kimseler ki, nefislerine ziyankar olmuşlardır. İşte onlar imân etmezler.


    Ömer Öngüt : De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah'ındır. ” O, rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andolsun ki hepinizi, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Kendilerini hüsrana uğratanlara gelince, onlar iman etmezler.


    Şaban Piriş : Yine de ki: - Göklerde ve yerde olanlar kimindir? -Kendisine merhametli olmayı yazmış olan Allah’ındır! de! Hakkında hiç bir şüphe bulunmayan kıyamet günü sizi elbette bir araya getirecektir. Kendilerini hüsrana atanlar, işte onlar, iman etmezler.


    Suat Yıldırım : (12-13) De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allah’ındır" de. O, rahmet etmeyi Kendisine ilke edinmiştir. O, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet günü sizi bir araya toplayacaktır. Kendilerini en büyük ziyana uğratanlardır ki iman etmezler. Halbuki gecede ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O her şeyi işitir ve bilir.


    Süleyman Ateş : De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allâh'ındır" de. O, rahmet etmeyi kendi üstüne yazmış(acımayı kendisine prensip edinmiş)tir. Sizi elbette varlığında şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini ziyana sokanlar, inanmazlar.


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Göklerde ve yerde olanlar kimindir?» De ki: «Allah'ındır.» O, rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizi kendisinden kuşku olmayan kıyamet gününde tartışmasız toplayacaktır. Nefislerini hüsrana uğratanlar, işte onlar inanmayanlardır.


    Ümit Şimşek : De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah'ındır. O, kendi üzerine rahmeti yazdı. Geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde O sizi toplayacaktır. Kendilerini hüsrana düşürmüş olanlar işte buna inanmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Sor: "Kimindir gökler ve yer?" Cevap ver: "Allah'ındır." O Allah ki, rahmeti öz benliği üzerine yazmıştır. O sizi, varlığında hiç kuşku bulunmayan kıyamet gününde bir araya mutlaka toplayacaktır. Benliklerini hüsrana yuvarlamış kişiler var ya, onlar iman etmezler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  14. وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lehu mâ sekene fîl leyli ven nehâr(nehâri), ve huves semîul alîm(alîmu).



    1. ve lehu : ve onun

    2. mâ sekene : bulunan şey(ler)

    3. fî el leyli : gecede

    4. ve en nehâri : ve gündüz

    5. ve huve : ve O

    6. es semîu : en iyi işiten

    7. el alîmu : en iyi bilen





    İmam İskender Ali Mihr : Gecede ve gündüzde bulunan herşey O'nundur. O, en iyi işitendir, en iyi bilendir.


    Diyanet İşleri : Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Geceleyin ve gündüzün yaşayıp barınan ne varsa hepsi, onundur ve odur duyan, bilen.


    Adem Uğur : Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O her şeyi işitendir, bilendir.


    Ahmed Hulusi : Gecede ve gündüzde her ne varsa O'nun içindir! "HÛ"; Semi'dir, Aliym'dir.


    Ahmet Tekin : Gece ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O her şeyi işitir, O’nun ilmi her şeyi kucaklar.


    Ahmet Varol : Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O duyandır, bilendir.


    Ali Bulaç : Geceleyin ve gündüzün barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.


    Ali Fikri Yavuz : Halbuki gecede ve gündüzde yerleşenle hareket eden ne varsa O’nundur. O, herkesin sözlerini işitendir, bütün hallerini bilendir.


    Bekir Sadak : Gecede ve gunduzde bulunan O'nundur. O isitendir, Bilen'dir.


    Celal Yıldırım : Gecede ve gündüzde eyleşen ne varsa hepsi O'nundur. O işiten ve bilendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Gecede ve gündüzde bulunan O'nundur. O işitendir, Bilen'dir.


    Diyanet Vakfi : Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O her şeyi işitendir, bilendir.


    Edip Yüksel : Geceleyinde gündüzünde barınan her şey O'nundur. O İşitendir, Bilendir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki gecede gündüzde barınan ne varsa onun, ve işiden bilen ancak o


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa gecede, gündüzde barınan herşey O'nundur. İşiten ve bilen ancak O'dur.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Gecede, gündüzde barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.


    Fizilal-il Kuran : Gecenin ve gündüzün barındırdığı her şey O'nundur. O her şeyi işiten ve bilendir.


    Gültekin Onan : Geceleyin ve gündüzün barınan her şey O'nundur. O işitendir, bilendir.


    Hasan Basri Çantay : Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey Onundur. O, hakkıyle işidendir, gerçek bilendir.


    Hayrat Neşriyat : Gece ve gündüzün içinde barınan şeyler de O’nundur. O ise, Semî' (herbirinin sesini hakkıyla işiten)dir, Alîm (hâllerini hakkıyla bilen)dir.


    İbni Kesir : Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nundur. Ve O, Semi'dir, Alim'dir.


    Muhammed Esed : halbuki, gecenin ve gündüzün barındırdığı her şey Onundur; ve yalnızca Odur her şeyi duyan, her şeyi bilen.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Halbuki, gecede ve gündüzde barınan her ne varsa O'nundur ve hakkıyle işiten, bilen de ancak O'dur.


    Ömer Öngüt : Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O işitendir, bilendir.


    Şaban Piriş : Gecenin ve gündüzün içinde bulunan her şey Onundur. O, işiten ve bilendir.


    Suat Yıldırım : (12-13) De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" "Allah’ındır" de. O, rahmet etmeyi Kendisine ilke edinmiştir. O, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet günü sizi bir araya toplayacaktır. Kendilerini en büyük ziyana uğratanlardır ki iman etmezler. Halbuki gecede ve gündüzde barınan her şey O’nundur. O her şeyi işitir ve bilir.


    Süleyman Ateş : Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.


    Tefhim-ul Kuran : Geceleyin de gündüzün de barınan her şey O'nundur. O, işitendir, bilendir.


    Ümit Şimşek : Gecede ve gündüzde barınan ne varsa Onundur. O herşeyi işiten, herşeyi bilendir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Gecenin ve gündüzün içinde yer alan her şey O'nundur. O, Semî'dir, her şeyi duyar; Alîm'dir, her şeyi bilir.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  15. قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ قُلْ إِنِّيَ أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul e gayrallâhi ettehızu veliyyen fâtırıs semâvâti vel ardı ve huve yut’ımu ve lâ yut’am(yut’amu), kul innî umirtu en ekûne evvele men esleme ve lâ tekûnenne minel muşrikîn(muşrikîne).



    1. kul : de, söyle

    2. e gayra : ...başka mı?

    3. allâhi : Allah

    4. ettehızu : edinirim

    5. veliyyen : velî, dost

    6. fâtırı : yaratan

    7. es semâvâti : semâlar, gök katları

    8. ve el ardı : ve arz yeryüzü

    9. ve huve : ve O

    10. yut'ımu : yedirir, doyurur

    11. ve lâ yut'amu : ve yedirilmez, doyurulmaz

    12. kul innî : de ki muhakkak ki ben

    13. umirtu : emir olundum

    14. en ekûne : olmak

    15. evvele : ilk

    16. men esleme : teslim olan kimse

    17. ve lâ tekûne enne : ve olmamak

    18. min : ...'den

    19. el muşrikîne : müşrikler




    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Semaları ve arzı yaratan Allah'tan başka bir velî (dost) edinir miyim? Ve doyuran (yediren) ve Kendisi doyurulmayan (yedirilmeyen) O'dur.” “Muhakkak ki ben, teslim olanların ilki olmakla ve müşriklerden olmamakla emrolundum.” de.


    Diyanet İşleri : De ki: “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah’tan başkasını mı dost edineceğim.” De ki: “Bana, (Allah’a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah’a ortak koşanlardan olma (denildi).”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Gökleri ve yeryüzünü yoktan var eden Allah'tan başkasını mı dost edineyim ve o, yedirip doyurur, yiyip doymaya ihtiyacı yoktur. De ki: Bana, Müslüman olanların ilki olmam ve müşriklerden olmamam emredildi.


    Adem Uğur : De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim! De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! (denildi).


    Ahmed Hulusi : De ki: "Semâlar ve arzın Fâtır'ı (işlevlerine programlayarak yaratan) ve onların hayatiyetlerinin devamı için gerekenlerle besleyen ama kendisi böyle bir şeye ihtiyaç duymayan Allâh'tan gayrını mı (vehmedip onu) velî edineyim?". . . "Ben teslim olanların ilki olmakla hükmolundum" de ve sakın şirk koşanlardan olma!


    Ahmet Tekin : 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, insanları doyuran, fakat doyurulmaya muhtaç olmayan Allah’tan başka velî mi, koruyucu mu, otorite mi, dost mu edineyim?' de.
    'Bana, İslâm’ı yaşayan müslüman olanların ilki, önderi olmam emredildi. İmandan sonra, sakın ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, gizli şirki yaşayan, başka otoriteler de kabul eden müşriklerden olma denildi.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Göklerin ve yerin yaratıcısı olan ve yediren fakat kendisi yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı kendime dost edineceğim!' 'Ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum' de ve sakın Allah'a eş koşanlardan olma.


    Ali Bulaç : De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma." (denildi.)


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Gökleri ve yeri yaratan Allah’dan başkasını mı dost edinirim? Halbuki o, rızık veriyor, yediriyor; ve yedirilmekten, beslenmekten münezzeh bulunuyor.” De ki:”- Bana, İslâmı kabul edenlerin ilki olmaklığım emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi.)”


    Bekir Sadak : «okleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan baska bir dost mu edinirim?» de. «Dogrusu ben ilk musluman olmakla emrolundum» de; asla ortak kosanlardan olma!


    Celal Yıldırım : De ki: Allah'tan başkasını mı dost edinirim ? O ki, göklerin ve yerin örneksiz, benzersiz yaradanıdır. O, rızık verip yedirir; kendisi yedirilip rızıklanmaz. De ki: Ben. dini Allah'a hâlis kılıp O'na teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla emrolundum ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah'tan başka bir dost mu edinirim?' de. 'Doğrusu ben ilk müslüman olmakla emrolundum' de; asla ortak koşanlardan olma!


    Diyanet Vakfi : De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim! De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! (denildi).


    Edip Yüksel : 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat beslenmeyen ALLAH'tan başka sahip mi edineyim,' de. 'Ben, herkesten önce teslim olmakla emrolundum,' de. Ortak koşmayın!


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya, de: O göklerin yerin yaradanı Allahdan başkasını mı veliy ittihaz edeceğim? Halbuki o besliyor da kendisi beslenmekten münezzeh bulunuyor ve ben cidden ehli islâmın birincisi olmakla emrolundum ve sakın müşriklerden olma! buyuruldu


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Göklerin ve yerin yaratanı olan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim? Oysa O, yedirip besler, kendisi ise beslenmekten münezzehtir.» De ki: «Ben ehl-i İslamın birincisi olmakla emrolundum ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma!» buyuruldu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?» «Ben İslâm olanların ilki olmakla emrolundum» de ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Allah'dan başkasını mı dost edineyim ki, O göklerin ve yerin yoktan var edicisidir, yedirir, fakat yedireni yoktur.» De ki; «Müslümanların ilki olmam emredildi, bana 'sakın Allah'a ortak koşanlardan olma' denildi.»


    Gültekin Onan : De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken (fatır) ve O, (hep) besleyen, (hiç) beslenmezken, ben Tanrı'dan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten müslüman olanların ilki olmam buyuruldu ve sakın müşriklerden olma" (denildi.)


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Gökleri, yeri yokdan var eden —ki O yedir (ib besl) iyor, kendisi yediril (ib beslen) miyor (ve bundan münezzeh bulunuyor) Allahdan başkasını mı Tanrı edinecekmişim ben»? De ki: «Bana hakıykaten müslüman olanların birincisi olmaklığım emredildi. Sakın Allaha eş tutanlardan olma (denildi)».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’dan başkasını mı dost edineceğim? Hâlbuki O, yediriyor fakat yedirilmiyor.' De ki: 'Doğrusu ben, (size getirdiğim şeriata)teslîm olanların ilki olmakla emrolundum! Ve 'Sakın müşriklerden olma!’ (diye de bana emredildi.)'


    İbni Kesir : De ki: Ben Allah'tan başka bir dost mu edinirim? Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Ve O yedirir, ama yedirilmez. De ki: Doğrusu ben, müslüman olanların ilki olmakla emrolundum. Sakın müşriklerden olma.


    Muhammed Esed : De ki: "Hayat veren ve hiçbir şeye muhtaç olmayan O dururken göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allahtan başka birini mi dost edineceğim?" De ki: "Ben, Allaha teslim olanların öncüsü olmakla emrolundum, Allahtan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasında bulunmakla değil".


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'dan başkasını velî ittihaz eder miyim? Halbuki, O besliyor ve kendisi beslenmekten münezzeh bulunuyor.» De ki: «Ben muhakkak emrolundum ki, ehl-i İslâm'ın birincisi olayım ve (bana) sakın müşriklerden olma!» (buyuruldu).


    Ömer Öngüt : De ki: “Gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'tan başkasını mı dost edineyim? O ki, yedirir, kendisi yemez. ” De ki: “Ben müslümanların ilki olmakla emrolundum. ” Sakın müşriklerden olma!


    Şaban Piriş : De ki: -Gökleri ve yeri yoktan yaratan, doyuran fakat doyurulmayan Allah’tan başka birini mi veli edineyim? De ki: -(Allah’a) teslim olanların ilki olmakla ve sakın müşriklerden olma, diye emrolundum.


    Suat Yıldırım : De ki: "Gökleri, yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah’tan başkasını mı Tanrı edinecek mişim?" "Doğrusu, bana, Allah’a teslim ve itaat edenlerin ilki olmam emredildi" de, ve "sakın müşriklerden olma!" buyuruldu.


    Süleyman Ateş : De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah'tan başka dost mu tutayım?" "Bana, İslâm olanların ilki olmam emredildi de!" ve sakın ortak koşanlardan olma!


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyip (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?» De ki: «Bana gerçekten müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma.» (denildi.)


    Ümit Şimşek : De ki: Gökleri ve yeri hiç yoktan yaratan, rızka muhtaç olanları doyuran, kendisi ise rızka muhtaç olmayan Allah'tan başkasını mı kendime veli edineyim? De ki: Bana, hakka teslim olanların ilki olmam emredildi ve 'Sakın müşriklerden olma' buyuruldu.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Göklerin ve yerin Fâtır'ı olan o yaratıcıdan, o yedirip doyuran ama kendisi yedirilip beslenmeyen Allah'tan başkasını mı velî edineyim?" De ki: "Bana, İslam'ı/Allah'a teslim olmayı seçenlerin ilki olmam emredildi." Ve sakın şirke sapanlardan olma!

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  16. قُلْ إِنِّيَ أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).



    1. kul : de, söyle

    2. innî : muhakkak ki ben

    3. ehâfu : korkarım

    4. in asaytu : eğer, şâyet asi olursam, isyan edersem

    5. rabbî : Rabbim

    6. azâbe : azap

    7. yevmin : gün

    8. azîmin : büyük




    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Muhakkak ki ben, eğer Rabbime isyan edersem, büyük günün azabından korkarım.”


    Diyanet İşleri : De ki: “Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Ben, Rabbime isyan edersem pek büyük günün azâbından korkarım.


    Adem Uğur : De ki: Ben, Rabbim'e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.


    Ahmed Hulusi : De ki: "Ben Rabbime isyan edersem, kesinlikle, aziym sürecin azabından korkarım!"


    Ahmet Tekin : 'Ben Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Ben Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.'


    Ali Bulaç : De ki: "Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Eğer ben, Rabbime isyan edersem, cidden büyük bir günün azabından korkarım.


    Bekir Sadak : «Ben Rabbime karsi gelirsem, buyuk gunun azabindan korkarim» de.


    Celal Yıldırım : De ki: Eğer Rabbime karşı gelirsem, elbette büyük günün azabından korkarım.


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım' de.


    Diyanet Vakfi : De ki: Ben, Rabbim'e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.


    Edip Yüksel : 'Rabbime isyan ettiğim taktirde büyük günün azabından korkarım,' de.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ben, de: rabbime ısyan edecek olursam cidden büyük bir günün azabından korkarım


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Ben Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki: «Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım».


    Fizilal-il Kuran : De ki; «Eğer Rabbimin buyruklarına karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.»


    Gültekin Onan : De ki: "Kuşkusuz ben, rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Eğer ben Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından elbette korkarım».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Şübhesiz ben eğer Rabbime isyân edersem, büyük bir günün (kıyâmet gününün) azâbından korkarım!'


    İbni Kesir : De ki: Ben, Rabbıma karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım.


    Muhammed Esed : De ki: "Bakın, (bu şekilde) Rabbime isyan etseydim, o çetin (Hesap) Gün(ün)de (başıma gelecek olan) azaptan korkardım".


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Eğer ben Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Ben Rabbime isyan edersem, gerçekten büyük bir günün azabından korkarım. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.


    Suat Yıldırım : De ki: "Ben Rabbime isyan etmem halinde, ileride gelecek büyük bir günün azabından korkarım."


    Süleyman Ateş : De ki: "Eğer Rabbime isyân edersem, büyük bir günün azâbından korkarım!"


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından korkarım.»


    Ümit Şimşek : De ki: Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.


    Yaşar Nuri Öztürk : Şunu da söyle: "Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım ben."

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  17. مَّن يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Men yusraf anhu yevme izin fe kad rahımeh(rahımehu), ve zâlikel fevzul mubîn(mubînu).



    1. men : kim

    2. yusraf anhu : ondan uzakla؛tırılır, çevrilir

    3. yevme izin : o gün, izin günü

    4. fe kad : o taktirde (o zaman) olmu؛tur

    5. rahıme-hu : ona rahmet etti

    6. ve zâlike : ve i؛te bu

    7. el fevzu : fevz, kurtulu؛

    8. el mubînu : apaçık, açıkça





    İmam İskender Ali Mihr : O gün (izin günü), kim ondan (azaptan) uzakla؛tırılırsa, o taktirde ona (Allah), rahmet etmi؛tir. Ve i؛te bu, apaçık bir fevzdir (kurtulu؛tur).


    Diyanet İ؛leri : (O günün azabı) kimden savu؛turulursa, gerçekten (Allah) ona acımı؛tır. İ؛te bu apaçık kurtulu؛tur.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : O gün azaptan kurtarılana ؛üphe yok ki rahmet etmi؛tir ve budur en büyük kurtulu؛.


    Adem Uğur : O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    Ahmed Hulusi : O süreçte kimden (azap) uzakla؛tırılırsa, hakikaten Allâh ona rahmet etmi؛tir! İ؛te apaçık kurtulu؛ budur!


    Ahmet Tekin : O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah ona rahmetini, merhametini, ihsan etmi؛tir. İ؛te apaçık mutluluk budur.


    Ahmet Varol : O gün kim ondan (azaptan) alıkonursa (Allah) ona rahmet etmi؛ olur. Apaçık kurtulu؛ i؛te budur.


    Ali Bulaç : O gün, kim ondan (azabtan) alıkonursa, elbette, O, onu esirgemi؛tir. İ؛te apaçık olan 'kurtulu؛ ve mutluluk' budur.


    Ali Fikri Yavuz : O gün, kimden azab giderilirse muhakkak ki Allah ona merhamet etmi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    Bekir Sadak : O gun kim azabdan alikonursa, suphesiz o kimse rahmete erismistir. Bu, apacik bir kurtulustur.


    Celal Yıldırım : Artık kim o gün azâbdan çevrilirse. gerçekten Allah ona merhamet etmi؛tir ve bu çok açık bir kurtulu؛tur.


    Diyanet İ؛leri (eski) : O gün kim azabdan alıkonursa, ؛üphesiz o kimse rahmete eri؛mi؛tir. Bu, apaçık bir kurtulu؛tur.


    Diyanet Vakfi : O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten Allah onu esirgemi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    Edip Yüksel : O gün kimden azap çevrilirse (Tanrı) ona rahmet etmi؛tir. En büyük zafer budur.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kim kendisinden o gün azab bertaraf edilirse i؛te onu rahmetiyle yarlıgamı؛tır. Ve i؛te ıyan beyan kurtulu؛ odur.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : O gün kimden azap giderilirse, i؛te Allah onu bağı؛lamı؛tır. Ve i؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : O gün kimden azab giderilirse, ku؛kusuz Allah ona rahmet etmi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    Fizilal-il Kuran : O gün kim azaptan uzak tutulursa Allah onu kayırmı؛ olur. İ؛te kesin kurtulu؛ budur.


    Gültekin Onan : O gün kim ondan (azabtan) alıkonursa, elbette, O, onu esirgemi؛tir. İ؛te apaçık olan 'kurtulu؛ ve mutluluk' budur.


    Hasan Basri اantay : «O gün kim azâbdan dِndürülür (kurtarılır) sa muhakkak ki (Allah) onu esirgemi؛dir. Apaçık kurtulu؛ (ve seâdet) de i؛te budur».


    Hayrat Ne؛riyat : Kim ki, kendisinden o gün (azab) def' edilir, artık gerçekten (Allah) ona rahmet etmi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur!


    İbni Kesir : O gün, kim ondan dِndürülürse; ؛üphesiz o, rahmete ermi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    Muhammed Esed : O Gün kim esirgenirse Allah ona rahmetini bağı؛lamı؛ olur: bu da apaçık bir kurtulu؛ olacaktır.


    ضmer Nasuhi Bilmen : «Kim kendisinden o gün azab bertaraf edilirse muhakkak ona merhamet buyurmu؛tur. Ve i؛te en açık bir kurtulu؛ odur.»


    ضmer ضngüt : O gün kimden azap çevrilirse, ؛üphesiz ki Allah ona merhamet etmi؛tir. İ؛te apaçık kurtulu؛ budur.


    ھaban Piri؛ : O gün, (azap) kimden kaldırılırsa ona merhamet edilmi؛tir. İ؛te, apaçık kurtulu؛ budur.


    Suat Yıldırım : O gün her kim azaptan uzak tutulursa, muhakkak ki Allah ona merhamet etmi؛tir. İ؛te en büyük mutluluk, en açık ba؛arı budur.


    Süleyman Ate؛ : (O ِyle bir gündür ki) o gün kimden azâb çevrilip savılırsa gerçekten (Allâh) ona acımı؛tır. İ؛te apaçık ba؛arı budur.


    Tefhim-ul Kuran : O gün, kim ondan (azabtan) alıkonursa, elbette, O, onu esirgemi؛tir. İ؛te apaçık olan 'kurtulu؛ ve mutluluk' budur.


    ـmit ھim؛ek : O gün kim o azaptan uzak tutulursa, Allah ona rahmet etmi؛tir. Bu ise apaçık bir kurtulu؛tur.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : Kendisinden azap uzakla؛tırılana o gün rahmet etmi؛tir. İ؛te açık kurtulu؛ budur.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  18. وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve in yemseskellâhu bi durrin fe lâ kâşife lehu illâ huve, ve in yemseske bi hayrın fe huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).



    1. ve in : ve eğer, ...ise, ...olsa

    2. yemses-ke : sana dokundurur

    3. allâhu : Allah

    4. bi durrin : bir darlığı, zararı

    5. fe lâ kâşife lehu : o taktirde onu açacak, giderecek yoktur

    6. illâ huve : ondan başka

    7. ve in : ve eğer

    8. yemses-ke : sana dokundurur

    9. bi hayrın : bir hayır

    10. fe huve : işte o

    11. alâ kulli şey'in : herşeye

    12. kadîrun : kaadirdir





    İmam İskender Ali Mihr : Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, o taktirde onu, O'ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dokundurursa, artık O, herşeye kaadirdir.


    Diyanet İşleri : Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O’ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah sana bir zarar verirse o zararı, ondan başka açıp giderecek yoktur, sana bir hayır verirse zâten odur her şeye gücü yeten.


    Adem Uğur : Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O herşeye kadirdir.


    Ahmed Hulusi : Allâh sana bir sıkıntı yaşatırsa, onu (hakikatindeki) "HÛ"dan başka açıp kaldıracak yoktur. . . Sana bir hayır yaşatacak olan da "HÛ"dur ve her şeye Kaadir'dir.


    Ahmet Tekin : Eğer Allah senin başına bir felâket, bir sıkıntı getirir, ekonomik darboğaza düşürürse, kendisinden başka kimse o zararını gideremez. Eğer sana bir hayır verirse, bil ki, O’nun her şeye gücü kudreti yeter.


    Ahmet Varol : Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse onu yine kendinden başka giderecek yoktur. Eğer bir iyilik verirse (bil ki) O her şeye güç yetirendir.


    Ali Bulaç : Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, her şeye güç yetirendir.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer Allah, sana bir belâ (keder) değdirirse artık onu, ondan başka açacak (giderecek) kimse yoktur. Sana bir hayır değdirirse (verirse), yine O, onu devam ettirmeğe ve her şeye kadirdir.


    Bekir Sadak : Allah sana bir sikinti verirse, O'ndan baskasi gideremez. Sana bir iyilik verirse baskasi onu engelleyemez. O, her seye Kadir'dir.


    Celal Yıldırım : Eğer Allah, sana bir sıkıntı ve üzüntü dokundurursa, onu O'ndan başka giderip kaldıran bulunmaz. Ve eğer sana bir hayır dokunursa, (şüphesiz ki) O. her şeye gücü yetendir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah sana bir sıkıntı verirse, O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik verirse başkası onu engelleyemez. O, her şeye Kadir'dir.


    Diyanet Vakfi : Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O herşeye kadirdir.


    Edip Yüksel : ALLAH sana bir zarar dokundurmuşsa O'ndan başkası onu gideremez. Sana bir iyilikte bulunmuşsa O her şeye Kadirdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Eğer Allah sana bir keder dokundurursa onu ondan başka açacak yoktur ve eğer sana bir hayır dokundurursa yine o her şeye kadirdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer Allah sana bir keder dokundurursa (verirse), onu O'ndan başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir iyilik dokundurursa (verirse), yine O, herşeye gücü yetendir!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundursa, kuşkusuz O, herşeyi yapabilendir.


    Fizilal-il Kuran : Eğer Allah başına bir musibet verirse onu O'ndan başka hiç kimse gideremez. Eğer sana bir iyilik verirse, kuşkusuz O'nun gücü her şeye yeter.


    Gültekin Onan : Şayet Tanrı sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, her şeye güç yetirendir.


    Hasan Basri Çantay : Eğer Allah sana bir belâ dokundurursa onu kendisinden başka hiç bir giderici yokdur. Eğer sana bir hayır (ve ni'met) de dokundurursa... İşte O, her şey'e hakkıyle kaadirdir.


    Hayrat Neşriyat : O hâlde eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, artık onu, O’ndan (Allah’dan)başka giderecek olan yoktur. Fakat sana bir hayır dokundurursa, işte O, herşeye hakkıyla gücü yetendir.


    İbni Kesir : Eğer Allah, sana bir sıkıntı dokundurursa; onu kendisinden başka giderecek hiçbir kimse yoktur. Şayet sana bir de hayır dokundurursa; işte O; her şeye Kadir'dir.


    Muhammed Esed : Ve eğer Allah sana bir zarar vermek isterse Kendisinden başka kimse onu gideremez; ve eğer sana iyilikte bulunursa da unutma ki O, dilediğini yapmaya kadirdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa onu O'ndan başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundurursa, işte O herşeye hakkıyla kâdirdir.


    Ömer Öngüt : Eğer Allah sana bir zarar isabet ettirecek olursa, onu kendisinden başka hiçbir kimse gideremez. Sana bir hayır isabet ettirirse, (bunu da kimse geri alamaz). Şüphesiz ki O her şeye kâdirdir.


    Şaban Piriş : Eğer, Allah sana bir zarar dokundurursa, kendisinden başka onu giderecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa zaten O’nun her şeye gücü yeter.


    Suat Yıldırım : Eğer Allah sana bir sıkıntı verirse O’ndan başkası onu gideremez. Sana bir hayır ve nimet verirse... Zaten O her şeye olduğu gibi, buna da elbette kadirdir.


    Süleyman Ateş : Allâh sana bir zarar dokundursa, onu yine kendisinden başka açacak yoktur ve eğer sana bir hayır dokundursa, kuşkusuz O, herşeyi yapabilendir.


    Tefhim-ul Kuran : Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O'ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik de dokunduracak olursa O, her şeye güç yetirendir.


    Ümit Şimşek : Allah sana bir zarar dokundursa, Ondan başka o zararı giderecek kimse olmaz. Sana bir hayır eriştirecek olsa, zaten Onun gücü herşeye yeter.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah sana bir keder dokundurursa, onu O'ndan başka açacak yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, O, her şey üzerinde güç sahibidir.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  19. وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve huvel kâhiru fevka ıbâdih(ıbâdihî), ve huvel hakîmul habîr(habîru).



    1. ve huve : ve O

    2. el kâhiru : kahhar, kahredici, yegâne gâlip

    3. fevka : üstünde

    4. ıbâdi-hî : onun kulları

    5. ve huve : ve o

    6. el hakîmu : hakimdir, hükmün ve hikmet sahibidir

    7. el habîru : haberdar olan





    İmam İskender Ali Mihr : O, kullarının üstünde kahhardır (yegâne gâlip), ve O, hakîmdir (hikmet sahibi), herşeyden haberdardır (habîrdir).


    Diyanet İşleri : O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kulların üstünde tek tasarruf sahibidir o ve odur hüküm ve hikmet sahibi her şeyden haberdar olan.


    Adem Uğur : O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.


    Ahmed Hulusi : "HÛ"dur, kullarının fevkinde (boyutsal derinliğinden açığa çıkarak) Kaahir (varlığında hükümran olan) olan! "HÛ"dur; Hakiym, Habiyr.


    Ahmet Tekin : O kullarının üstünde her türlü kudret ve tasarrufa, otoriteye sahiptir. O hikmet sahibi ve hükümrandır, gizli-açık her şeyden haberdardır.


    Ahmet Varol : O kullarının üstünde mutlak güç ve hakimiyet sahibidir. O hakimdir, her şeyden haberdar olandır.


    Ali Bulaç : O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır.


    Ali Fikri Yavuz : O, kullarının üstünde galibdir. O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.”


    Bekir Sadak : O, kullarinin ustunde yegane tasarruf sahibidir. Hakim'dir, haberdardir.


    Celal Yıldırım : O, kullan üstünde eşsiz üstünlüğe, sınırsız tasarrufa sahiptir; O, hikmetle tasarrufta bulunandır, (her şeyden) haberlidir.


    Diyanet İşleri (eski) : O, kullarının üstünde yegane tasarruf sahibidir. Hakim'dir, haberdardır.


    Diyanet Vakfi : O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.


    Edip Yüksel : O, kullarına tam anlamıyla egemendir. O Bilgedir, Haber Alandır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kullarının üstünde kahir o, hakîm o, habîr o


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kullarının üstünde tam hakim O'dur. Herşeyden haberdar O'dur!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O, kullarının üstünde tam hâkimdir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır.


    Fizilal-il Kuran : Kulları üzerinde kesin egemendir. O'nun yaptığı her şey yerindedir, O her şeyden haberdardır.


    Gültekin Onan : O kulları üzerinde kahredici olandır. O hüküm ve hikmet sahib olandır, haberdar olandır.


    Hasan Basri Çantay : O, kullarının üstünde (eşsiz) kahr (galebe ve tasarruf) saahibidir. O, yegâne hüküm ve hikmet saahibidir, her şeyden hakkıyle haberdârdır.


    Hayrat Neşriyat : O, kullarının üzerinde mutlak galibdir. Ve O, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır, Habîr (herşeyden haberdâr olan)dır.


    İbni Kesir : O; kullarının üstünde yegane mutasarrıftır. Ve O; Hakim'dir, Habir'dir.


    Muhammed Esed : Zira yalnız O, yarattıkları üzerinde otorite sahibidir ve yalnız Odur gerçekten hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve O, kullarının üzerinde mutasarrıftır. Ve O hakîmdir, habîrdir.


    Ömer Öngüt : O, kullarının üstünde kahredici güce sahiptir. Ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.


    Şaban Piriş : Kullarının üzerinde yegane galip O’dur. O, hakim ve haberdar olandır.


    Suat Yıldırım : O, kullarının üstünde hükmünü yürüten mutlak hükümrandır, her işi tam hikmetle yapar ve her şeyden haberdardır.


    Süleyman Ateş : O, kullarının üstünde tam hâkimdir (onları istediği gibi yönetir), O herşeyi yerli yerince yapan, (herşeyi) haber alandır.


    Tefhim-ul Kuran : O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır.


    Ümit Şimşek : O, kullarının üzerinde mutlak kudret ve egemenlik sahibidir. O her işi hikmetle yapar, herşeyden de haberdardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ve kulları üzerinde hüküm ve egemenlik sahibi Kaahir'dir O. Tüm hikmetlerin kaynağıdır O. Her şeyden haberdardır.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  20. قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادةً قُلِ اللّهِ شَهِيدٌ بِيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُل لاَّ أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul eyyu ؛ey’in ekberu ؛ehâdeh(؛ehâdeten), kulillâhu ؛ehîdun, beynî ve beynekum ve ûhiye ileyye hâzâl kur’ânu li unzirekum bihî ve men belag(belaga), e innekum le te؛hedûne enne meallâhi âliheten uhrâ, kul lâ e؛hed(e؛hedu), kul innemâ huve ilâhun vâhidun ve innenî berîun mimmâ tu؛rikûn(tu؛rikûne).



    1. kul : de, sِyle

    2. eyyu ؛ey'in : hangi ؛ey

    3. ekberu : en büyük, daha büyük

    4. ؛ehâdeten : ؛ahit olarak

    5. kul : de, sِyle

    6. allâhu ؛ehîdun : Allah ؛ahittir

    7. beynî : benim aram

    8. ve beyne-kum : ve sizin aranız

    9. ve ûhiye : ve vahyolundu

    10. ileyye : bana

    11. hâzâ el kur'ânu : bu Kur'ân

    12. li unzire-kum : sizi uyarmam için

    13. bi-hî : onunla

    14. ve men belaga : ve kim eri؛ti, ula؛tı

    15. e inne-kum : siz muhakkak .....mısınız?

    16. le te؛hedûne : gerçekten ؛ahitlik ediyorsunuz

    17. enne mea : beraber olduğuna

    18. allâhi : Allah

    19. âliheten uhrâ : ba؛ka ilâhlar

    20. kul lâ e؛hedu : de, sِyle ben ؛ahitlik yapmam

    21. kul innemâ : de, sِyle sadece

    22. huve ilâhun : o ilâhtır

    23. vâhidun : tek

    24. ve inne-nî : ve muhakkak ki ben

    25. berîun : berî, uzak

    26. mimmâ (min mâ) : ؛eylerden

    27. tu؛rikûne : siz ؛irk (ortak) ko؛uyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : “Hangi ؛ey ؛ahit olarak en büyüktür?” de. “Benimle sizin aranızda Allah ؛ahittir. Bu Kur'ân bana, O'nunla, sizi ve kime ula؛ırsa onu, uyarmam için vahyolundu. Siz, muhakkak Allah ile beraber ba؛ka ilâhların olduğuna gerçekten ؛ahitlik ediyor musunuz? Ben ؛ahitlik yapmam.”de. “O, sadece tek bir ilâhtır. Muhakkak ki ben, sizin ؛irk ko؛tuklarınızdan uzağım.” de.


    Diyanet İ؛leri : De ki: “ھahitlik bakımından hangi ؛ey daha büyüktür?” De ki: “Allah benimle sizin aranızda ؛ahittir. İ؛te bu Kur’an bana, onunla sizi ve eri؛tiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber ba؛ka ilâhlar olduğuna ؛ahitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben ؛ahitlik etmem.” De ki: “O, ancak tek bir ilâhtır ve ؛üphesiz ben sizin Allah’a ortak ko؛tuğunuz ؛eylerden uzağım.”


    Abdulbaki Gِlpınarlı : De ki: En büyük tanıklık nedir, hangisidir? De ki: Allah, gerçek tanıktır benimle sizin aranızda ve bana bu Kur'ân, sizi ve kime ula؛ırsa onu korkutmam için vahyedildi. Siz, Allah'la berâber tapılacak ba؛ka bir mâbud olduğuna mı tanıklık ediyorsunuz? De ki: Ben tanıklık etmem. De ki: O, ancak tek mabuttur ve benim, sizin ona e؛ tuttuklarınızla hiçbir ilgim yok.


    Adem Uğur : De ki: Hangi ؛ey ؛ahadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah ؛ahittir. Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ula؛tığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber ba؛ka tanrılar olduğuna ؛ahitlik mi ediyorsunuz? De ki: "Ben buna ؛ahitlik etmem." "O ancak bir tek Allah'tır, ben sizin ortak ko؛tuğunuz ؛eylerden kesinlikle uzağım" de.


    Ahmed Hulusi : De ki: "ھahitlik bakımından hangi ؛ey daha büyüktür?". . . De ki: "Benimle sizin arasında Allâh ؛ahittir. . . Bana vahyolan ؛u Kur'ân ile sizi ve ula؛tığı (her) ki؛iyi uyarırım. . . Siz gerçekten Allâh yanı sıra ba؛ka ilâhlar bulunduğuna ؛ahit misiniz?". . . De ki: "Ben (buna) ؛ahitlik edemem". . . De ki: "O Ulûhiyet, TEK'tir ve doًrusu ben, sizin ortak ko‏tuًunuz ‏eylerden berîyim. "


    Ahmet Tekin : 'Hangi ehil ‏âhit, hangi saًlam belge Allah’‎n birliًi, benim peygamberliًim ve doًruluًum konusunda daha büyük ve kabul edilmeye daha lây‎k bir ‏âhittir?' de.
    'Benimle sizin aran‎zdaki konularda Allah ‏âhittir. Bu Kur’ân bana vahyolundu. Bununla hem sizi, hem de, sizden sonra, Kur’ân’‎n kendisine ula‏t‎ً‎ herkesi uyar‎yorum. Allah ile beraber ba‏ka ilâhlar olduًuna, siz gerçekten ‏âhitlik eder misiniz?' de.
    'Ben buna ‏âhitlik etmem' de.
    'O, kesinlikle bir tek ilâht‎r. Ben sizin, ilâhl‎ً‎nda, otoritesinde, mülkünde, tasarruflar‎nda Allah’a ortak ko‏tuًunuz ‏eylerden tamamen uzaً‎m' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'قahitlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür?.' De ki: 'Benimle sizin aran‎zda Allah ‏ahittir. Bu Kur'an sizi ve onun ula‏t‎ً‎ kimseleri uyarmam için bana vahyedildi. Allah'la birlikte ba‏ka ilahlar‎n bulunduًuna siz mi ‏ahitlik ediyorsunuz?.' 'Ben buna ‏ahitlik etmem' de. 'O, ancak tek bir ilaht‎r ve ben sizin e‏ ko‏tuklar‎n‎zdan uzaً‎m' de.


    Ali Bulaç : De ki: "قahidlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aran‎zda ‏ahiddir. Sizi -ve kime ula‏‎rsa- kendisiyle uyarmam için bana ‏u Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber ba‏ka ilahlar‎n da bulunduًuna siz mi ‏ahidlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben ‏ehadet etmem." De ki: O, ancak bir tek olan ilaht‎r ve gerçekten ben, sizin ‏irk ko‏makta olduklar‎n‎zdan uzaً‎m.


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- قâhid olmak bak‎m‎ndan hangi ‏ey en büyüktür?” (Cevab vermezlerse) de ki: “- Allah, benimle sizin aran‎zda , ‏âhiddir ve bana ‏u KUR’AN vahyolundu ki, onunla, hem sizi, hem de kime ula‏‎rsa onu korkutay‎m. Allah’la beraber ba‏ka ilâhlar olduًuna hakikaten siz mi ‏âhidlik ediyorsunuz?” Ben, buna ‏âhidlik etmem, de. De ki: “- O, yaln‎z bir tek فlâh’d‎r ve ben de, O’na e‏ ko‏tuًunuz put’lara ibadet etmekten berîyim.”


    Bekir Sadak : «ahit olarak hangi sey daha buyuktur» de. «Allah benimle sizin aranizda sahiddir. Bu Kuran bana, sizi ve ulastigi kimseleri uyarmam icin vahyolundu; Allah'la beraber baska tanrilar bulunduguna siz mi sahidlik ediyorsunuz?» de. «Ben sehadet etmem» de. «O ancak tek Tanrظdظr, doچrusu ben ortak ko_manظzdan uzaچظm» de.


    Celal Y‎ld‎r‎m : De ki: Hangi ‏ey ‏âhid olarak daha büyüktür? De ki: Allah... 0, benimle sizin aran‎zda ‏âhiddir. Bu Kur'ân bana, onunla sizi ve kime ula‏‎rsa onu uyarmam için vahyedildi. Ya sizler cidden Allah ile beraber ilâhlar bulunduًuna ‏ehâdet eder misiniz ? De ki: Ben ‏ehâdet etmem. De ki: Ancak O. bir tek ilâht‎r ve ben ‏üphe yok ki, sizin ortak ko‏tuklar‎n‎zdan beriyim, (hiçbir ilgim ve ili‏iًim yoktur).


    Diyanet ف‏leri (eski) : 'قahit olarak hangi ‏ey daha büyüktür' de. 'Allah benimle sizin aran‎zda ‏ahiddir. Bu Kuran bana, sizi ve ula‏t‎ً‎ kimseleri uyarmam için vahyolundu; Allah'la beraber ba‏ka tanr‎lar bulunduًuna siz mi ‏ahidlik ediyorsunuz?' de. 'Ben ‏ehadet etmem' de. 'O ancak tek Tanr‎d‎r, doًrusu ben ortak ko‏man‎zdan uzaً‎m' de.


    Diyanet Vakfi : De ki: Hangi ‏ey ‏ahadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduًuma dair) benimle sizin aran‎zda Allah ‏ahittir. Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ula‏t‎ً‎ herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber ba‏ka tanr‎lar olduًuna ‏ahitlik mi ediyorsunuz? De ki: «Ben buna ‏ahitlik etmem.» «O ancak bir tek Allah't‎r, ben sizin ortak ko‏tuًunuz ‏eylerden kesinlikle uzaً‎m» de.


    Edip Yüksel : Sor: 'Kimin tan‎kl‎ً‎ büyüktür?' De ki: 'Benimle sizin aran‎zda ALLAH tan‎kt‎r. Sizi ve ula‏t‎ً‎ herkesi uyarmak için bana bu Kuran verildi. ALLAH'tan ba‏ka tanr‎ olduًuna m‎ tan‎kl‎k ediyorsunuz?' 'Ben bِyle tan‎kl‎k etmem,' de ve ard‎ndan ‏unu da sِyle: 'O bir tek tanr‎, ben sizin ortak ko‏tuًunuz ‏eyden uzaً‎m.'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : De ki: «Hangi ‏ey ‏ehadetçe en büyüktür?» De ki «Allah ‏âhid benimle sizin aran‎zda» ve bana bu Kur'ân vahy olundu ki sizi ve her kime irerse onu bununla inzar edeyim: Ya siz, Allah ile beraber diًer ilâhlar olduًuna gerçekten ‏ehadet mi ediyorsunuz? De ki: Ben ‏ehadet etmem, De ki hak‎kat ancak ‏u; O bir tek ilâh, ve ‏übhesizki ben sizin ‏eriklerinizden temamen beriyim.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : De ki: «قahitlikçe hangi ‏ey daha büyüktür?» De ki: «Allah benimle sizin aran‎zda ‏ahittir. Ve bu Kur'an bana vahyolundu ki, sizi ve onun ula‏t‎ً‎ herkesi uyaray‎m. Gerçekten siz, Allah'tan ba‏ka tanr‎lar olduًuna ‏ahitlik mi ediyorsunuz?» De ki: «Ben ‏ahitlik etmem!» De ki: «O birtek ilaht‎r ve gerçekten ben ortak tuttuًunuz ‏eylerden uzaً‎m!»


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : De ki: «قahitlik yِnünden hangi ‏ey daha büyüktür?». De ki: «Allah, benimle sizin aran‎zda ‏ahittir ve bana bu Kur'ân vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ula‏an herkesi uyaray‎m. Allah'la beraber ba‏ka ilâhlar olduًuna siz gerçekten ‏ahitlik eder misiniz?» De ki: «Ben buna ‏ahitlik etmem». «O, ancak ve ancak bir tek ilâht‎r ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuًunuz ‏eylerden uzaً‎m» de.


    Fizilal-il Kuran : De ki; «En büyük ‏ahitlik kiminkidir?» De ki; «Benimle sizin aran‎zda Allah ‏ahittir. Bu Kur'an, gerek sizi gerekse ula‏t‎ً‎ herkesi uyaray‎m diye bana vahyedildi, sizler Allah ile birlikte ba‏ka ilâhlar olduًuna m‎ ‏ahadet ediyorsunuz?» De ki; «Ben buna ‏ahadet etmem; 'De ki; «O tek bir ilaht‎r ve ben sizin O'na ko‏tuًunuz ortaklardan uzaً‎m»


    Gültekin Onan : De ki: "قahidlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey / hangisi daha büyüktür?" De ki: "Tanr‎ benimle sizin aran‎zda ‏ahiddir. Sizi -ve kime ula‏‎rsa- kendisiyle uyarmam için bana ‏u Kuran vahyedildi. Gerçekten Tanr‎'yla beraber ba‏ka tanr‎lar‎n da bulunduًuna siz mi ‏ahidlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben ‏ehadet etmem." De ki: "O ancak bir tek olan Tanr‎'d‎r ve gerçekten ben sizin ‏irk ko‏makta olduklar‎n‎zdan uzaً‎m."


    Hasan Basri اantay : De ki: «قâhid olmak bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyük?» De ki: «Benimle sizin aran‎zda (hak peygamber olduًuma) Allah hakk‎yle ‏âhiddir. قu Kur'an bana — sizi de, (sizden sonra) eri‏en (ler) i de inzâr etmekliًim için — vahyolundu. Allahla beraber ba‏ka tanr‎lar da olduًuna gerçekden siz mi ‏âhidlik ediyorsunuz»? De ki: «Ben (buna) ‏âhidlik etmem». De ki: «O, ancak bir tek Tanr‎d‎r ve sizin e‏ tutmakda olduًunuz nesnelerle muhakkak ki benim bir ili‏iًim yokdur».


    Hayrat Ne‏riyat : De ki: '(Peygamberliًime) ‏âhidlik cihetiyle hangi ‏ey daha büyüktür?' De ki: 'Allah, benimle sizin aran‎zda (en büyük) ‏âhid(im)dir! Ve bu Kur’ân bana, kendisiyle sizi ve ula‏t‎ً‎ kimseleri (Allah’‎n azâb‎na kar‏‎) korkutmam için vahyolundu. قübhesiz Allah ile berâber ba‏ka ilâhlar olduًuna gerçekten siz mi aç‎kça ‏âhidlik ediyorsunuz?' De ki: '(Ben buna aslâ) ‏âhidlik etmem!' (Ve yine) de ki: 'O, ancak tek bir فlâhd‎r; ve muhakkak ki ben, sizin (Allah’a) ortak ko‏makta olduklar‎n‎zdan uzaً‎m!'


    فbni Kesir : De ki: قahid olarak hangi ‏ey daha büyüktür? De ki: Benimle sizin aran‎zda Allah ‏ahiddir. Bu Kur'an; bana sizi de, ula‏t‎ً‎ kimseleri de, uyarmam için vahyolundu. Allah ile beraber ba‏ka tanr‎lar olduًuna siz mi ‏ahidlik ediyorsunuz? De ki: Ben ‏ehadet etmem. De ki: O, ancak bir tanr‎d‎r. Ve ben, gerçekten sizin ‏irk ko‏tuklar‎n‎zdan uzaً‎m.


    Muhammed Esed : De ki: "Hakikatin en güvenilir ‏ahidi kimdir?" De ki: "Allah benim ile sizin aran‎zda ‏ahittir; ve bu Kuran bana vahyedildi ki ona dayanarak sizi ve onun ula‏abileceًi herkesi uyarabileyim". Siz, Allahtan ba‏ka ilahlar‎n olduًuna gerçekten ‏ahitlik yapabilir misiniz? De ki: "Ben (bِyle) bir ‏ahitlik yapmam!" De ki: "O, tek Allaht‎r; ve bak‎n, sizin yapt‎ً‎n‎z gibi, Allahtan ba‏ka ‏eylere ilahl‎k yak‎‏t‎rmak benden uzak olsun!"


    ضmer Nasuhi Bilmen : De ki: «Hangi ‏ey, ‏ehâdetçe daha büyüktür?» De ki: «Allah Teâlâ benimle sizin aran‎zda bihakk‎n ‏ahittir ve bana bu Kur'an vahyolundu ki sizleri ve eri‏eceًi kimseleri O'nunla inzar edeyim. Ya siz Allah Teâlâ ile beraber ba‏ka ilâhlar da olduًuna ‏ehâdet mi edersiniz?» De ki: «Ben ‏ehâdet etmem.» De ki: «O ancak bir tanr‎d‎r. Ve muhakkak ben sizin ‏erik ko‏tuklar‎n‎zdan tamamen berîyim.»


    ضmer ضngüt : De ki: “قâhitlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür?” De ki: “Allah't‎r. O, benimle sizin aran‎zda ‏âhittir. Bu Kur'an bana, sizi ve (sizden sonra) eri‏ip ula‏an herkesi uyarmam için vahyolundu. Allah ile beraber ba‏ka ilâhlar olduًuna siz mi ‏âhitlik ediyorsunuz?” De ki: “Ben ‏âhitlik etmem!” De ki: “O ancak bir tek ilâht‎r. Ben sizin ‏irk ko‏tuklar‎n‎zdan uzaً‎m. ”


    قaban Piri‏ : De ki: -Hangi ‏eyin ‏ahitliًi daha büyüktür? -Benimle sizin aran‎zda ‏ahit olan Allah’t‎r. Bu Kur’an, bana, kendisiyle sizi ve ula‏t‎ً‎ kimseleri uyarmam için vahyolundu. Allah ile beraber ba‏ka ilahlar‎n olduًuna siz mi ‏ahitlik ediyorsunuz? Ben, ‏ahitlik etmem! de! Yine de ki: - O tek bir ilaht‎r ve ben sizin ko‏tuًunuz ‏irkten uzaً‎m.


    Suat Y‎ld‎r‎m : De ki: "قahit olarak hangi ‏ey daha büyüktür?" "De ki: "Allah! Benimle sizin aran‎zda O, ‏ahit olarak yeter.قu Kur’ân bana sizi ve kendisine ula‏an herkesi uyarmam için vahyolundu."Allah ile beraber ba‏ka tanr‎lar bulunduًuna gerçekten siz mi ‏ahitlik ediyorsunuz?" Ben asla buna ‏ehadet etmem!" de ve ‏u hakikati vurgula: "O, ancak tek فlâht‎r, ba‏ka Tanr‎ yoktur. Sizin ‏irkinizle de, ‏eriklerinizle de benim hiç bir ili‏iًim yoktur."


    Süleyman Ate‏ : De ki: "قâhidlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aran‎zda Allâh ‏âhiddir. Bu Kur'ân bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ula‏t‎ً‎ herkesi uyaray‎m. Siz gerçekten Allâh ile beraber ba‏ka tanr‎lar olduًuna ‏âhidlik ediyor musunuz?", "Ben ‏âhidlik etmem!" de: "O, ancak tek bir Tanr‎d‎r, ben sizin ortak ko‏tuًunuz ‏eylerden uzaً‎m" de.


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «قahidlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür?» De ki: «Allah benimle sizin aran‎zda ‏ahiddir. Sizi -ve kime ula‏‎rsa- kendisiyle uyar‎p korkutmam için bana ‏u Kur'an vahyedildi. Gerçekten Allah'la beraber ba‏ka ilahlar‎n da bulunduًuna siz mi ‏ahidlik ediyorsunuz?» De ki: «Ben ‏ehadet etmem.» De ki: O, ancak bir tek olan ilaht‎r ve gerçekten ben, sizin ‏irk ko‏makta olduklar‎n‎zdan uzaً‎m.


    ـmit قim‏ek : De ki: قahitlik bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür? De ki: Sizinle benim aramda Allah ‏ahittir. Bu Kur'ân ise, sizi ve onun ula‏t‎ً‎ kimseleri sak‎nd‎rmam için bana vahyolundu. Siz Allah ile beraber ba‏ka tanr‎lar‎n da bulunduًuna ‏ahitlik edebilir misiniz? De ki: Ben ‏ahitlik etmem. De ki: O tek bir Tanr‎d‎r ve ben sizin Ona ortak ko‏tuًunuz ‏eylerden uzaً‎m.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Sor: "Tan‎kl‎k bak‎m‎ndan hangi ‏ey daha büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aran‎zda Allah tan‎kt‎r. Bu Kur'an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve ula‏t‎ً‎ herkesi uyaray‎m. Siz gerçekten Allah'‎n yan‎nda ba‏ka ilahlar‎n bulunduًuna tan‎kl‎k ediyor musunuz?" De ki: "Ben buna tan‎kl‎k etmiyorum." De ki: "O, sadece tek bir tanr‎d‎r! Ve ben, sizin ortak tuttuًunuz ‏eylerden uzaً‎m!"


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş