Kuran-ı Kerim Bakara Suresi Türkçe Mealiyle igili, Kuranı Kerim Bakara Suresi Sunumu, Kuranı Kerim B

goktepeli26 18 May 2013



  1. الم


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Elif, lâm, mim.


    1.elif, lâm, mim: elif, lâm, mim




    İmam İskender Ali Mihr :Elif, Lâm, Mim.



    Diyanet İşleri:Elif Lâm Mîm.



    Abdulbaki Gölpınarlı:Elif lâm mîm.



    Adem Uğur:Elif. Lâm. Mîm.



    Ahmed Hulusi:Eliif, Lâââm, Miiim.



    Ahmet Tekin:Elif, Lâm, Mîm.



    Ahmet Varol:Elif. Lam. Mim [1]



    Ali Bulaç:Elif, Lam, Mim,




    Ali Fikri Yavuz:Elif, Lâm, Mîm. (Sûrelerin başında olan bu gibi harflere, mukattaa harfler denir ki, delâlet ettikleri mânayı ancak Cenab-ı Hak bilir.)



    Bekir Sadak:Elif, Lam, Mim.



    Celal Yıldırım:Elif - Lâm - Mîm.



    Diyanet İşleri (eski):Elif, Lam, Mim.



    Diyanet Vakfi:Elif. Lâm. Mîm.



    Edip Yüksel:A.L.M.



    Elmalılı Hamdi Yazır:Elif, Lâm, Mîm.



    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Elif, Lam, Mim.



    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Elif, Lâm, Mîm.



    Fizilal-il Kuran:Elif Lâm Mim



    Gültekin Onan:Elif, Lâm Mîm,



    Hasan Basri Çantay:Elif, Lâm, Mim.



    Hayrat Neşriyat:Elif, Lâm, Mîm.



    İbni Kesir:Elif, Lam, Mim



    Muhammed Esed:Elif-Lam-Mim.



    Ömer Nasuhi Bilmen1-2) Elif, lâm, mîm. İşte bu kitap ki, bunda bir şekk yoktur. Muttakîler için bir hidâyettir.



    Ömer Öngüt:Elif, Lâm, Mîm.



    Şaban Piriş:Elif, lâm, Mîm.



    Suat Yıldırım:Elif, Lâm, Mîm.



    Süleyman Ateş:Elif lâm mim.



    Tefhim-ul Kuran:Elif, Lâm Mîm,



    Ümit Şimşek:Elif lâm mim.



    Yaşar Nuri Öztürk:Elif, Lâm, Mîm



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  2. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh(fîhi), huden lil muttekîn(muttekîne).
    1.zâlike: işte bu, bu
    2.el kitâbu: kitap
    3.lâ: yok, değil
    4.reybe: şüphe
    5.fî-hi: onun hakkında, onun içinde, onda
    6.huden: hidayet, hidayete erdiren
    7.li el muttekîne: takva sahipleri için


    İmam İskender Ali Mihr :İşte bu Kitap ki, O'nda hiçbir şüphe yoktur. Takva sahipleri için bir hidayettir.

    Diyanet İşleri:Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Bu, bir kitaptır ki onda şüphe yok. Takvâ sahiplerine yol göstericidir.


    Adem Uğur:O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.


    Ahmed Hulusi:Hakkında şüphe edilmesi mümkün olmayan o Hakikat ve Sünnetullah BİLGİsi (KİTAP), korunmak isteyenlere gerçeği idrak etme kaynağıdır.


    Ahmet Tekin:Geçmiş kutsal kitaplarda, Muhammed’e vahyedileceği müjdelenen, bütün insanların iman etmekle, uygulamakla yükümlü olduğu, yürürlükteki tek ve son ilâhî kitap yalnızca bu mükemmel, kutsal kitaptır, Kur’ân’dır. Allah katından indirildiğinde, kaynağında, vahyinde ve içindeki bilgilerde; geçmiş kitaplarda müjdelenen, bütün insanları muhatap alan, yürürlükteki tek ve son kitap olduğunda, şüphe ve tereddüt yoktur.
    Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için, bir hidayet rehberidir.


    Ahmet Varol:Bu (Kur'an-ı Kerim) doğruluğunda şüphe olmayan bir kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet rehberidir.


    Ali Bulaç:Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır.


    Ali Fikri Yavuz:Bu, O kitaptır ki, kendisinden hiç şüphe yoktur ve daha önceki kitaplarda, Allah’ın inzâl edeceğini vaad buyurduğu kâmil kitaptır. Âhirette zarar verecek şeylerden korunanlar (takva sahipleri) için delildir, yol göstericidir.


    Bekir Sadak:Bu, dogrulugu suphe goturmeyen ve Allah'a karsi gelmekten sakinanlara yol gosteren Kitab'dir.



    Celal Yıldırım:İşte bu kitab ki onda (Allah tarafından indirildiğinde) hiç şüphe yoktur. Muttakî (İlâhî buyruklara uyup kötülüklerden ve yasaklardan kaçınıp korunanları doğru yola irşâd eder.


    Diyanet İşleri (eski):Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'dır.


    Diyanet Vakfi:O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.



    Edip Yüksel:Bu, kuşkusuz, erdemliler için yol gösterici bir kitaptır.


    Elmalılı Hamdi Yazır:İşte o kitap, bunda şüphe yok, ayni hidayet, korunacaklar için


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):İşte o Kitap, bunda şüphe yok; korunacaklar için hidayetin ta kendisi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):İşte o kitap, bunda şüphe yok, müttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.


    Fizilal-il Kuran oğru olduğu kuşkusuz olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.


    Gültekin Onan:Bu, içinde / hakkında kuşku olmayan, muttakiler için yol gösterici (hüden) bir kitaptır.


    Hasan Basri Çantay:Bu, o kitab'dır ki kendisinde (Allah katından gönderilmiş olduğunda) hiç şübhe yokdur. (O) takvaa sahibleri için doğru yolun ta kendisidir.



    Hayrat Neşriyat:İşte bu, o Kitab’dır ki, onda şübhe yoktur. Takvâ sâhibleri için bir hidâyettir.


    İbni Kesir:İşte bu kitab, onda hiç bir şüphe yoktur, müttekiler için hidayettir.


    Muhammed Esed:Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilahi kelam Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber (olarak indirilmiş)tir,


    Ömer Nasuhi Bilmen 1-2) Elif, lâm, mîm. İşte bu kitap ki, bunda bir şekk yoktur. Muttakîler için bir hidâyettir.


    Ömer Öngüt:Bu Kitap'ta hiçbir şüphe yoktur. O, takvâ sahipleri için yol göstericidir.


    Şaban Piriş 2-3) Hiç kuşkusuz bu kitap, kendilerini günahlardan korumaya çalışan, görmediği halde inanan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcayanlar için yol göstericidir.


    Suat Yıldırım:İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!


    Süleyman Ateş:İşte o Kitap; kendisinde hiç şüphe yoktur; müttakiler için yol göstericidir.


    Tefhim-ul Kuran:Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için de kılavuz olan bir kitaptır.


    Ümit Şimşek:Şu kitap ki, onda hiç kuşku yoktur. Takvâ sahipleri için o bir yol göstericidir.


    Yaşar Nuri Öztürk:İşte sana o Kitap! Kuşku,çelişme, tutarsızlık yok onda. Bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar için.
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  3. الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Ellezîne yu’minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn(yunfikûne).



    1.ellezîne: o kimseler, onlar2.yu'minûne: îmân ederler3.bi: ile, ... e4.el gaybi: gayb, bilinmeyen5.ve yukîmûne: ve ikame ederler, hakkıyla yerine6.es salâte: salat, namaz7.ve mimmâ (min mâ): ve o şeyden, ondan8.razaknâ-hum: onları rızıklandırdık9.yunfikûne: infâk ederler, (Allah yolunda)


    İmam İskender Ali Mihr :Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah'a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler (başkalarına verirler).


    Diyanet İşleri:Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Onlar, gaybe inanırlar, namaz kılarlar, rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını yoksullara harcarlar.


    Adem Uğur:Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.


    Ahmed Hulusi:İşte onlar gayblarındaki (algılayamadıkları) hakikate (Nefslerinin Allâh Esmâ'sının anlamlarının bir terkip - bileşimi şeklinde meydana geldiğine) iman ederler, salâtı ikame ederler (fiilen edâ yanı sıra anlamını yaşarlar) ve kendilerine verdiğimiz maddi - manevî yaşam gıdasından Allâh adına karşılıksız paylaşırlar.


    Ahmet Tekin:İlâhî emirlere yapışanlar, gayb âlemine, fizik ve bilgi alanı ötesindeki varlıklara ve gerçeklere iman edenlerdir.
    Namazları, âdâbına riâyet ederek aksatmadan âşikâre kılanlardır.
    Kendilerine verdiğimiz rızık ve servetten, Allah yolunda, karşılık beklemeden, gönüllü harcayanlar, insanların ihtiyaçlarını görenlerdir.


    Ahmet Varol:Onlar ki, gaybe inanırlar, [2] namazı kılarlar ve bizim kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcarlar.


    Ali Bulaç:Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.


    Ali Fikri Yavuz:O kimseler (takvâ sahipleri) ki, onlar gaybe (Cenâb-ı Allah’a, meleklere, kıyamete, kaza ve kadere, görmeksizin) inanırlar; ve beş vakit namazı gereği üzre kılarlar, onlara verdiğimiz rızıklardan (ailelerine, yakınlarına, komşularına ve diğer hak sahiblerine) harcarlar, yedirirler.


    Bekir Sadak:Onlar, gaybe inanirlar, namazi kilarlar, kendilerine verdigimiz riziktan yerli yerince sarfederler.


    Celal Yıldırım:O korunanlar ki gayb (fizik ötesinden verilen ilâhî haberler)e inanırlar ; namazı vakitlerinde kılmaya devam ederler; kendilerine rızık olarak verdiğimiz nimetlerden (Allah'ın hoşnutluğuna erişmek için) harcarlar.


    Diyanet İşleri (eski):Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler.


    Diyanet Vakfi:Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.


    Edip Yüksel:Onlar ki duyularıyla algılayamadıkları gerçeklere de inanırlar, namazı (salat) gözetirler, kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaçlara verirler


    Elmalılı Hamdi Yazır:Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden infak ederler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Onlar ki, gayba iman edip namazı dürüst kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.


    Fizilal-il Kuran:Onlar görmediklerine inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına verirler.


    Gültekin Onan:Onlar ki gayba inanırlar, namazı gözetirler, kendilerini rızıklandırdıklarımızdan infak ederler.


    Hasan Basri Çantay O takvaa saahibleri ki) onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar. Hayrat Neşriyat:Onlar ki, gayba inanırlar, namazı hakkıyla edâ ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) sarf ederler.İbni Kesir:Onlar ki gayba inanırlar. Namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.Muhammed Esed:Onlar ki, insan idrakini aşa(n olguların varlığı)na inanırlar ve namazlarında dikkatli ve devamlıdırlar; kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar,



    Ömer Nasuhi Bilmen:O müttakîler ki, gaybe inanırlar, namazı da doğruca kılarlar ve kendilerini merzûk ettiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar.



    Ömer Öngüt:Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.Şaban Piriş 2-3) Hiç kuşkusuz bu kitap, kendilerini günahlardan korumaya çalışan, görmediği halde inanan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcayanlar için yol göstericidir.


    Suat Yıldırım:O müttakiler ki görünmeyen âleme inanırlar. Namazlarını tam dikkatle ifa ederler. Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda harcarlar.Süleyman Ateş:Onlar ki gaybde (gizlide, içtenlikle) inanıp namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh rızâsı için) harcarlar.




    Tefhim-ul Kuran:Ki onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.Ümit Şimşek:O takvâ sahipleri ki, gayba inanırlar, namazlarını dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden bağışta bulunurlar.


    Yaşar Nuri Öztürk:Ki onlar, gayba inananlar, namazı kılanlardır. Ve kendilerine rızk olarak verdiklerimizden, başkalarına pay çıkaranlardır.

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  4. والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Vellezîne yu’minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik(kablike) ve bil âhireti hum yûkınûn(yûkınûne).


    1.ve: ve
    2.ellezîne: o kimseler, onlar
    3.yu'minûne: îmân ederler
    4.bi mâ: şeye
    5.unzile: indirildi
    6.ileyke: sana
    7.ve mâ: ve şey
    8.unzile: indirildi
    9.min: den
    10.kabli-ke: senden önce
    11.ve: ve
    12.bi el âhireti: ahirete (ruhun ölümden evvel Allah'a ulaşmasına)
    13.hum: onlar

    14.yûkınûne: yakîn hasıl ederler (kesin olarak inanırlar)



    İmam İskender Ali Mihr :Onlar (takva sahipleri) ki, sana indirilene ve senden önce indirilenlere (bütün semavî kitaplara) îmân ederler ve onlar ahirete yakîn hasıl ederler (yakîn seviyesinde kesin olarak inanırlar).


    Diyanet İşleri:Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Onlar, sana indirilene de inanırlar, senden önce indirilenlere de; ahirete de iyice inanmışlardır.


    Adem Uğur:Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.


    Ahmed Hulusi:Onlar hakikatinden sana (boyutsal geçişle) inzâl olunana ve öncekilere inzâl olmuşlara iman ederler; geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine de ikân (kesin idrakten kaynaklanan kabul) hâlindedirler.


    Ahmet Tekin:İlâhî emirlere yapışanlar, sana indirilene, Kur’ân’a; senden önce indirilenlere, diğer kutsal kitaplara iman edenlerdir. Âhiretin, ebedî yurdun varlığına, delilleriyle, gerekçeleriyle bilerek kesinlikle inananlardır.


    Ahmet Varol:Onlar sana indirilene de, senden önce(ki peygamberlere) indirilenlere de inanırlar. Ahiret (gününün geleceğin)i de kesin olarak bilirler.


    Ali Bulaç:Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.


    Ali Fikri Yavuz:O kimseler ki, sana gönderilene (Kur’an’a) ve senden önceki Peygamberlere gönderilene (Tevrât, İncil, Zebûr ve diğer suhufa) îman ederler ve âhirete (kıyamete) ise şüphesiz yakînen inanırlar.



    Bekir Sadak:Onlar, sana indirilen Kitab'a da, senden once indirilenlere de inanirlar; ahirete de yalniz onlar kesinlikle inanirlar.


    Celal Yıldırım:Ve onlar ki, Sana indirilene de, Senden önce indirilene de imân ederler. Âhiret'e de ancak onlar kesin bir bilgiyle inanırlar.


    Diyanet İşleri (eski):Onlar, sana indirilen Kitap'a da, senden önce indirilenlere de inanırlar; ahirete de yalnız onlar kesinlikle inanırlar.


    Diyanet Vakfi:Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.


    Edip Yüksel:Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Ahiret konusunda da hiçbir kuşkuları yoktur.

    Elmalılı Hamdi Yazır:Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler hem senden evvel indirilene, ahırete yakini de bunlar edinirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Ve onlar ki, hem sana indirilene iman ederler, hem senden evvel indirilene. Ahirete kesin inancı da bunlar edinirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.


    Fizilal-il Kuran:Yine onlar gerek sana ve gerekse senden önce indirilen kitaplara inanırlar ve Ahiretten hiç kuşku duymazlar.


    Gültekin Onan:Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inanırlar. Ahiret konusunda da hiçbir kuşkuları yoktur.


    Hasan Basri Çantay O takvaa saahibleri ki Habîbim) onlar sana indirilene de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Âhirete ise onlar şübhesiz bir bilgi ve inan beslerler.


    Hayrat Neşriyat:Yine onlar ki, sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler.


    İbni Kesir:Onlar ki sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da inanırlar. Ve onlar ahireti de yakınen tanırlar.


    Muhammed Esed:Ve onlar (ey peygamber), sana indirilene de senden önce indirilmiş olana da iman ederler, öteki dünyanın varlığından bütün kalpleriyle emindirler.


    Ömer Nasuhi Bilmen:Ve onlar o kimselerdir ki sana indirilmiş ve senden evvel indirilmiş kitaplara da imân ederler ve onlar ahirete de yakînen kani olurlar.


    Ömer Öngüt:Sana indirilene de, senden önce indirilene de iman ederler. Ahiret gününe de kesinlikle inanırlar.


    Şaban Piriş:Onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere ve ahirete de kesin olarak inanırlar.


    Suat Yıldırım:Hem sana indirilen kitabı, hem de senden önce indirilen kitapları tasdik ederler. Âhirete de kesin olarak onlar inanırlar.


    Süleyman Ateş:Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar; âhirete de kesinlikle iman ederler.


    Tefhim-ul Kuran:Ve (yine) onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.


    Ümit Şimşek:Onlar sana indirilene de inanırlar, senden önce indirilene de. Âhirete de onların tam ve kesin bir imanı vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk:Hem sana vahyedilene hem de senden önce vahyedilene inananlardır onlar. Âhıreti gereğince kavrayıp anlayanlar da onlardır
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  5. أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).


    1.ulâike: işte onlar
    2.alâ: üzere, üzerinde, ... e
    3.huden: hidayet
    4.min: den
    5.rabbi-him: kendi Rab'leri, onların Rabbi
    6.ve: ve
    7.ulâike: işte onlar
    8.hum: onlar
    9.el muflihûne: felâha erenler, kurtuluşa erenler

    İmam İskender Ali Mihr :İşte onlar, Rab'lerinden bir hidayet üzeredirler. Ve işte onlar,onlar muflihundurlar (felâha, kurtuluşa erenlerdir).


    Diyanet İşleri:İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Onlardır rablerinden doğru yolu bulanlar, onlardır kurtulup muratlarına erenler.

    Adem Uğur:İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

    Ahmed Hulusi:İşte onlar, Rablerinden (nefslerini oluşturan Esmâ bileşiminden kaynaklanan) HÜDA (hakikati idrak) hâlindedirler ve onlar kurtuluşa ermişlerdir.

    Ahmet Tekin:İşte bunlar yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rablerinin gösterdiği doğru yolda yürüyen, faaliyet gösteren erlerdir. İşte bunlar kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.


    Ahmet Varol:İşte onlar Rablerinin göstermiş olduğu hidayet yolu üzerindedirler ve kurtuluşa erecek olanlar da onlardır.


    Ali Bulaç:İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.


    Ali Fikri Yavuz:İşte böyle kimseler, Rablerinden olan hidâyet ve doğru yol üzeredirler; ve bunlar azabdan kurtulup sevaba erenlerdir.


    Bekir Sadak:Iste Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erisenler bunlardir.


    Celal Yıldırım:İşte bunlar, Rabları tarafından doğru yol üzeredirler ve korktuklarından kurtulup umduklarına kavuşanlar da bunlardır.


    Diyanet İşleri (eski):İşte Rab'lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır.


    Diyanet Vakfi:İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.


    Edip Yüksel:İşte, Rableri tarafından yol gösterilenler ve mutluluğa erenler bunlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır:Bunlar işte rablarından bir hidayet üzerindedir ve bunlar işte bunlar o murada eren müflihin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Bunlar işte Rablerinden bir hidayet üzerindedir ve bunlar işte o murada eren kurtulmuşlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Bunlar, işte Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir.


    Fizilal-il Kuran:İşte onlar Rabblerinden gelen hidayet yolundadırlar ve kurtuluşa erenlerdir.


    Gültekin Onan:İşte bunlar, rablerinden (olan) bir hidayet üzerindedirler ve felaha erenler / erdirilenler bunlardır.


    Hasan Basri Çantay:İşte onlar Rablerinden (gelen) Hidâyetin tam üzerindedirler. Asıl muradlarına kavuşanlar da işte onlar.


    Hayrat Neşriyat:İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler, kurtuluşa erenler de işte ancak onlardır.


    İbni Kesir:İşte onlar, rablarından bir hidayet üzeredirler ve işte onlar, felaha erenlerdir.


    Muhammed Esed:İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyenler onlardır, mutluluğa erişecek olanlarda!


    Ömer Nasuhi Bilmen:İşte onlar Rabb-i Kerîm'leri tarafından bir hidâyet üzeredirler. Felâh bulanlar da ancak onlardır.


    Ömer Öngüt:İşte onlar Rablerinin yolunda olanlardır. İşte onlar saâdete erenlerdir.


    Şaban Piriş:İşte, Rab’lerinin yolunda olanlar ve kurtuluşa erecek olanlar onlardır.


    Suat Yıldırım:İşte bunlardır Rableri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felâh bulanlar.


    Süleyman Ateş:İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve umduklarına erenler, işte onlardır!


    Tefhim-ul Kuran:İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de bunlardır.


    Ümit Şimşek:İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler. Ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.


    Yaşar Nuri Öztürk:İşte bunlardır Rablerinden bir hidayet üzere olanlar, işte bunlardır gerçek anlamda kurtuluşu bulanlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  6. إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ

    [​IMG][​IMG]

    İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
    1.inne: muhakkak
    2.ellezîne: o kimseler ki, onlar
    3.keferû: inkâr ettiler
    4.sevâun: eşittir, birdir
    5.aleyhim: onlara, onlar için
    6.e: mı
    7.enzerte-hum: onları uyardın
    8.em: yoksa, veya
    9.lem tunzir-hum: onları uyarmadın
    10.lâ yu'minûne: âmenû olmazlar (Allah'a ulaşmayı dilemezler)


    İmam İskender Ali Mihr :Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü'min olmazlar.


    Diyanet İşleri:Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Kâfir olanlara gelince: İster korkut onları, ister korkutma, birdir; inanmazlar.


    Adem Uğur:Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.

    Ahmed Hulusi:Hakikati örten - inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da fark etmez, iman etmezler!


    Ahmet Tekin:Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip, senin peygamberliğini, Kur’ân’ı, Allah’a imanın gerektirdiği esasları inkârda ısrar edenleri, kâfirleri, sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatarak uyarmanla uyarmaman fark etmiyor. İman etmeyecekler.


    Ahmet Varol:Sen kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.


    Ali Bulaç:Şüphesiz, inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar.


    Ali Fikri Yavuz:Muhakkak ki küfre varanlar, (yani iman nurunu şirk karanlığı ve inad yüzünden örtenleri) azâb ile korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; onlar iman etmezler.


    Bekir Sadak:suphe yok ki, inkar edenleri, baslarina gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.


    Celal Yıldırım:Şüphesiz ki (ey sânı yüce peygamber!) o küfre saplanıp kalanları (inkâr ve inadları yüzünden tuttukları yanlış yolun tehlikeli sonucundan) korkutsan da, korkutmasan da onlara göre birdir; inanmazlar, d).


    Diyanet İşleri (eski):Şüphe yok ki, inkar edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.


    Diyanet Vakfi:Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler.


    Edip Yüksel:İnkar edenlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; onlar inanmazlar.


    Elmalılı Hamdi Yazır:Amma o küfre saplananlar, ha inzar etmişin bunları ha etmemişin onlarca müsavidir, imana gelmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Küfre saplananlara gelince, onları uyarsan da uyarmasan da onlarca aynıdır. İman etmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.


    Fizilal-il Kuran:Kâfirlere gelince onları uyarsan da uyarmasan da farketmez; onlar iman etmezler.


    Gültekin Onan:Şüphesiz, kafirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir / aynıdır; onlar inanmazlar.


    Hasan Basri Çantay:Şu muhakkak ki küfr edenleri inzâr etsen de onlarca bir, kendilerini inzâr etmesen de inanmazlar.


    Hayrat Neşriyat:Şübhesiz ki inkâr edenler yok mu, onları korkutsan da korkutmasan da kendileri için birdir; îmân etmezler.


    İbni Kesir:Şüphesiz ki o küfretmiş olanları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.


    Muhammed Esed:Unutma ki, hakikati inkara şartlanmış olanlar için kendilerini uyarıp uyarmaman fark etmez; onlar inanmazlar.


    Ömer Nasuhi Bilmen:Muhakkak o kimseler ki kâfir olmuşlardır, onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için müsavîdir, onlar imâna gelmezler.


    Ömer Öngüt:Kâfirlere gelince, onları ikaz etsen de etmesen de onlar için birdir, onlar iman etmezler.


    Şaban Piriş:Kafirlere gelince, onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.


    Suat Yıldırım:İnkâra saplananları ise ister uyar ister uyarma onlar için birdir, imana gelmezler.


    Süleyman Ateş:İnkâr edenlere gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; inanmazlar.


    Tefhim-ul Kuran:Şüphesiz, küfredenleri uyarıp korkutsan da, uyarmayıp korkutmasan da, onlar için farketmez; iman etmezler.


    Ümit Şimşek:İnkâr etmiş olanlara gelince, sen onları uyarsan da onlar için birdir, uyarmasan da; onlar inanmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk:Şu bir gerçek ki, o küfre batmış olanları sen korkutsan da korkutmasan da onlar için aynıdır; iman etmezler.
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  7. خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ


    [​IMG][​IMG]


    [​IMG]
    Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).


    1.hateme: mühürledi

    2.allâhu: Allah

    3.alâ: üzerine
    4.kulûbi-him: onların kalpleri
    5.ve: ve
    6.alâ: üzerine
    7.sem'ı-him: onların işitme hassası
    8.ve: ve
    9.alâ: üzerine
    10.ebsâri-him: onların görme hassası
    11.gışâvetun: perde
    12.ve: ve
    13.lehum: onlarındır, onlar için vardır
    14.azâbun: bir azap
    15.azîmun: azîm, büyük


    İmam İskender Ali Mihr :Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem'î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.


    Diyanet İşleri:Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Allah kalplerini, kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde var, pek büyük azâb onlara.


    Adem Uğur:Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.


    Ahmed Hulusi:Allâh, onların, beyinlerindeki hakikat algılamasını kilitlemiştir; basîretleri perdelidir. Yaptıklarının sonucu olarak feci bir azabı hak etmişlerdir.


    Ahmet Tekin:Hür iradeye, özgürce seçme hakkına sahipken, sana ve Kur’ân’a itibar etmemeleri, inkârları sebebiyle, Allah onların kalplerini, kafalarını anlayışsız, kulaklarını duyarsız hale getirir. Gözlerinde de bir perde vardır, basiretleri bağlanmıştır. Büyük bir cezayı hak etmişlerdir.


    Ahmet Varol:Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de bir örtü vardır. İşte onlara büyük bir azap vardır.



    Ali Bulaç:Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır.


    Ali Fikri Yavuz:Allah onların kalblerine, kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azâp vardır. (Hem dünyada, hem ahirette).


    Bekir Sadak:Allah onlarin kalblerini ve kulaklarini muhurlemistir, gozlerinde de perde vardir ve buyuk azab onlar icindir. *


    Celal Yıldırım:Allah (değişmiyen sünneti gereği) onların kalblerini, kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde ve onlar için büyük bir azâb vardır.


    Diyanet İşleri (eski):Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.


    Diyanet Vakfi:Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır.


    Edip Yüksel:ALLAH kalplerini ve kulaklarını mühürler. Gözlerinde perde vardır ve büyük azap onlar içindir.


    Elmalılı Hamdi Yazır:Allah kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azîm bir azaptır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş; gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.


    Fizilal-il Kuran:Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözlerinde perde vardır. Onları büyük bir azap beklemektedir.


    Gültekin Onan:Tanrı, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde perde vardır ve büyük azap onlaradır.


    Hasan Basri Çantay:Allah onların kalblerine de, kulaklarına da mühür basmışdır. Gözlerinin üzerinde bir de perde var. En büyük azâb onlarındır.



    Hayrat Neşriyat:Allah, onların kalblerine ve kulaklarına (küfürlerindeki inadları yüzünden) mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde ise bir perde bulunur. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.


    İbni Kesir:Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır ve onlar için büyük bir azab vardır.


    Muhammed Esed:Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözleri üzerinde de bir perde vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları.


    Ömer Nasuhi Bilmen:Allah Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap da vardır.


    Ömer Öngüt:Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerine perde inmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır.


    Şaban Piriş:Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.


    Suat Yıldırım:Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı büyük bir azaptır.


    Süleyman Ateş:Allâh, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerine de perde inmiştir. Onlar için büyük bir azâb vardır.


    Tefhim-ul Kuran:Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde de perdeler vardır. Ve büyük azab onlarındır.


    Ümit Şimşek:Allah onların kalplerini de mühürlemiştir, kulaklarını da. Gözleri ise perdelidir. Ve onlara büyük bir azap vardır.


    Yaşar Nuri Öztürk:Allah onların kalpleri, kulakları üzerine mühür basmıştır. Onların kafa gözleri üstünde de bir perde vardır. Onlar için korkunç bir azap öngörülmüştür


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  8. وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ




    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne).


    1.ve min en nâsi: ve insanlardan bir kısmı
    2.men: kimse, kişi
    3.yekûlu: der, söyler
    4.âmennâ: biz îmân ettik
    5.billâhi (bi allâhi): Allah'a
    6.ve: ve
    7.bi el yevmi el âhıri: sonraki güne, ölümden evvel ruhun Allah'a ulaşacağı güne
    8.ve mâ: ve değil
    9.hum: onlar
    10.bi mu'minîne: mü'minler, mü'min olanlar
    İmam İskender Ali Mihr :Ve insanlardan bir kısmı derler ki: “Biz Allah'a ve ahiret gününe (hayatta iken ruhun Allah'a ulaşacağı güne) îmân ettik.” Ve onlar mü'min değillerdir.



    Diyanet İşleri:İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır.



    Abdulbaki Gölpınarlı:İnsanlardan Allah'a ve son güne inandık diyenler de var, inanmamışlardır.



    Adem Uğur:İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler.



    Ahmed Hulusi:İnsanlardan bir kısmı "B" işareti kapsamınca (varlıklarını Allâh Esmâ'sının oluşturduğu inancıyla) Allâh'a ve âhiret süreçlerine (sonsuzluk içinde, kendilerinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşayarak yer alacaklarına) iman ettiklerini söylerler; ne var ki imanları gerçekte bu kapsamda değildir!


    Ahmet Tekin:Sözde,
    'Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara ve âhiret gününe iman ettik' diyen bazı insanlar var ki, bunlar gerçekte mü’min değildirler.



    Ahmet Varol:İnsanların içinde: 'Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' diyen ama gerçekte iman etmiş olmayan birtakım kimseler bulunmaktadır.




    Ali Bulaç:İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir.



    Ali Fikri Yavuz:İnsanlardan bir kısmı vardır ki, biz Allah’a ve kıyamet gününe inandık, derler. Halbuki onlar, iman edenler değillerdir.



    Bekir Sadak:Insanlardan, inanmadiklari halde, «Allah'a ve ahiret gunune inandik» diyenler vardir.



    Celal Yıldırım:İnsanlardan öyleler de var ki, inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık derler.



    Diyanet İşleri (eski):İnsanlardan, inanmadıkları halde, 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' diyenler vardır.



    Diyanet Vakfi:İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde «Allah'a ve ahiret gününe inandık» derler.



    Edip Yüksel:Halktan öyle kimseler var ki aslında inanmadıkları halde 'ALLAH'a ve ahiret gününe inandık,' derler.



    Elmalılı Hamdi Yazır:İnsanlar içinden kimisi de vardır ki Allaha ve son güne iman ettik derler de mü'min değillerdir



    Elmalılı (sadeleştirilmiş):İnsanların içinde kimi de vardır ki: «Allah'a ve ahiret gününe inandık» derler; halbuki iman etmiş değillerdir.




    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, «Allah'a ve ahiret gününe inandık.» derler.



    Fizilal-il Kuran:Kimi insanlar var ki; «Allah'a ve Ahiret gününe inandık» derler, ama aslında inanmamışlardır.



    Gültekin Onan:İnsanlardan öyleleri vardır ki "Tanrı'ya ve ahiret gününe inandık" derler; (oysa) onlar inançlı değildir.



    Hasan Basri Çantay:İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri îman etmiş olmadıkları halde, «Allaha ve âhiret gününe inandık» derler. Halbuki onlar inanıcı (insan) lar değildir.




    Hayrat Neşriyat:İnsanlardan öyleleri de vardır ki, kendileri inanan kimseler olmadıkları hâlde: 'Allah’a ve âhiret gününe îmân ettik' derler.



    İbni Kesir:İnsanlardan öyleleri vardır ki inanmadıkları halde Allah'a ve ahiret gününe inandık, derler.



    Muhammed Esed:Ve öyle kimseler var ki, gerçekte inanmadıkları halde "Biz Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyoruz" derler.



    Ömer Nasuhi Bilmen:İnsanlardan birtakımı da, «Biz Allah'a ve ahiret gününe inandık,» derler. Halbuki onlar inanmış değillerdir.



    Ömer Öngüt:İnsanların bir takımları vardır ki, inanmadıkları halde: “Allah'a ve ahiret gününe inandık. ” derler.



    Şaban Piriş:İnsanlardan bir kısmı da inanmadığı halde: -Allah’a ve ahiret gününe inandık, diyen kimselerdir.



    Suat Yıldırım:Öyle insanlar da vardır ki "Allah’a ve âhiret gününe inandık." derler; Oysa iman etmemişlerdir.



    Süleyman Ateş:İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve âhiret gününe inandık" derler.


    Tefhim-ul Kuran:İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik.» derler; oysa onlar inanmış değildirler.



    Ümit Şimşek:Bir de insanlardan, inanmadıkları halde, 'Allah'a ve âhiret gününe iman ettik' diyenler vardır.



    Yaşar Nuri Öztürk:İnsanlar içinden bazıları vardır, "Allah'a ve âhıret gününe inandık" derler ama onlar inanmış değillerdir.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013
  9. zahide

    zahide Administrator Site Yetkilisi Administrator

    211,315
    1,910
    38


    süper güzel sunum canım ya ellerin dert görmesin allah razi olsun,
     
  10. ::ÇisiL::

    ::ÇisiL:: ÜYE

    30,800
    14
    0


    Deryacım emeğine yüreğine sağlık cnmm...
     


  11. يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne).


    1.allâhe: Allah
    2.yuhâdiûne: aldatırlar
    3.ve: ve
    4.ellezîne: o kimseler, onlar
    5.âmenû: îmân ettiler
    6.ve: ve
    7.mâ yahdeûne: aldatmıyorlar

    8.illâ: ancak, sadece
    9.enfuse-hum: kendileri
    10.ve: ve
    11.mâ yeş'urûne: farkında olmazlar, farkına varmazlar






    İmam İskender Ali Mihr Zannederler ki) Allah'ı ve âmenû olanları aldatırlar. Ve onlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar ve farkında da olmazlar.


    Diyanet İşleri:Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Allah'ı ve inanları kandırırlar sanki. Halbuki haberleri yok, ancak kendilerini kandırırlar.


    Adem Uğur:Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.


    Ahmed Hulusi Lafta "'B' anlamı kapsamınca iman ettik" diyerek) hakikatleri olan Allâh'ı ve iman etmişleri aldatmaya çalışırlar; hâlbuki kendilerini aldatırlar da bunun şuurunda değiller!


    Ahmet Tekin:Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışıyorlar. Halbuki yalnızca kendilerini ve birbirlerini aldatıyorlar. Bunun farkında değiller.


    Ahmet Varol:Bunlar Allah'ı ve iman etmiş olanları aldatmaya çalışıyorlar. Oysa gerçekte yalnız kendilerini aldatıyorlar ama bunun bilincinde değillerdir.


    Ali Bulaç Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.


    Ali Fikri Yavuz Kanaatlarınca, kalblerinde olan küfrü örtmekle) Cenâb’ı Allah’ı ve müminleri (sahabeyi) aldatırlar. Bilmezler ki, ancak kendi nefislerini aldatırlar.


    Bekir Sadak:Bunlar Allah'i ve inananlari aldatmaya calisirlar, oysa sadece kendilerini aldatirlar da farkinda degildirler.


    Celal Yıldırım Zanlarınca) Allah'ı ve imân edenleri aldatırlar. Halbuki ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.


    Diyanet İşleri (eski):Bunlar Allah'ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler.


    Diyanet Vakfi:Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.


    Edip Yüksel:ALLAH'ı ve müminleri aldatmak isterler. Halbuki kendi kendilerini aldatıyorlar. Farkında bile değiller.


    Elmalılı Hamdi Yazır:Allahı ve mü'minleri aldatmağa çalışırlar, halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varamazlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sadece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.



    Fizilal-il Kuran:Bunlar Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatıyorlar, ama bunun farkında değildirler.


    Gültekin Onan:Tanrı'yı ve inananları aldatmak isterler / aldatırlar. Halbuki kendi kendilerini (nefslerini) aldatıyorlar. Bilincinde (şuurunda) bile değiller.


    Hasan Basri Çantay:Allâhı da, îmân edenleri de (gûyâ) aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar da yine farkına varmazlar.


    Hayrat Neşriyat:Allah’ı ve îmân edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sâdece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.


    İbni Kesir:Allah'ı da, iman edenleri de aldatmaya çalışırlar. Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar da, bunun farkında değiller.


    Muhammed Esed Aslında) onlar, (böylece) Allah'ı ve iman etmiş olanları kandırmak isterler. Halbuki kendilerinden başka kimseyi kandıramazlar; ve bunu da fark etmezler.


    Ömer Nasuhi Bilmen:Onlar Allah'ı ve imân etmiş zâtları aldatmak isterler. Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını aldatamazlar da bunun farkında olamazlar.


    Ömer Öngüt:Bunlar güya Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da bunun farkında değillerdir.


    Şaban Piriş:Allah’ı ve inananları aldatmaya uğraşırlar, ama kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında olmazlar.


    Suat Yıldırım:Akılları sıra Allah’ı ve iman edenleri aldatmayı kurarlar. Kendilerinden başkasını aldatamazlar da farkında değiller.


    Süleyman Ateş:Allâh'ı ve mü'minleri aldatmağa çalışırlar, halbuki yalnız kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar.


    Tefhim-ul Kuran Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatmaktadırlar da şuurunda değildirler.Ümit Şimşek:Güya Allah'ı ve inananları aldatmaktadırlar. Oysa kendilerini aldatırlar da farkına bile varmazlar.


    Yaşar Nuri Öztürk:Allah'ı ve inanmış olanları aldatma yoluna giderler. Gerçekte ise onlar öz benliklerinden başkasını aldatmıyorlar. Ne var ki, bunun farkında olamıyorlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  12. فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne).

    1.fî: içinde, vardır
    2.kulûbi-him: onların kalpleri
    3.maradun: maraz, hastalık
    4.fe: o zaman, böylece
    5.zâde: artırdı
    6.hum: onlar, onlara, onların
    7.allâhu: Allah
    8.maradan: maraz, hastalık
    9.ve: ve
    10.lehum: onlar için vardır, onlara vardır
    11.azâbun: bir azap
    12.elîmun: elîm, acıklı
    13.bi mâ: sebebiyle
    14.kânû: oldular
    15.yekzibûne: yalanlıyorlar


    İmam İskender Ali Mihr :Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır. Allah da bu sebeple onların hastalığını arttırdı. Tekzip etmiş olmaları (Allah'a ulaşmayı yalanlamaları) sebebiyle onlar için elîm bir azap vardır.


    Diyanet İşleri:Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı:Kalplerinde hastalık var, Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı onlara elemli bir azap var.


    Adem Uğur:Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.



    Ahmed Hulusi:Onların şuurlarında (hakikati hissetme işlevinde) sağlıklı düşünememe hâli vardır; Allâh da bunu arttırmıştır. Yalanladıkları hakikatleri yüzünden feci bir azap yaşayacaklardır.



    Ahmet Tekin:Kalpleri kararmış, akıllarından zorları var, hasta ruhludurlar. Allah da indirdiği âyetlerle kalplerindeki şüpheyi, nifakı, inkârı arttırmaktadır. Onlara, söyleye geldikleri yalanlar sebebiyle, can yakıp inleten müthiş bir azap vardır.


    Ahmet Varol:Bunların kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemelerinden dolayı kendilerine çok acıklı bir azap vardır.



    Ali Bulaç:Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır.



    Ali Fikri Yavuz:Onların kalblerinde nifak ve hased marazı vardır. Cenâb’ı Allah, (Kur’an âyetlerini inzal ile onların şüphe, kin ve nifak) marazlarını artırmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için şiddetli bir azab vardır.


    Bekir Sadak:Kalblerinde hastalik vardir, Allah hastaliklarini artirmistir. Yalan soyleye geldikleri icin onlara elem verici azab vardir.


    Celal Yıldırım:Kalblerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır.. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azâb vardır.



    Diyanet İşleri (eski):Kalblerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleye geldikleri için onlara elem verici azab vardır.


    Diyanet Vakfi:Onların kalblerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır.


    Edip Yüksel:Kalplerinde hastalık var. ALLAH da hastalıklarını arttırır. Yalanları yüzünden acı bir azabı hakkederler.


    Elmalılı Hamdi Yazır:Kalblerinde bir maraz vardır da Allah marazlarını artırmıştır, ve yalancılık ettikleri için bunlara elîm bir azab vardır


    Elmalılı (sadeleştirilmiş):Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek acı bir azap vardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.


    Fizilal-il Kuran:Onların kalplerinde hastalık vardır, Allah da bu hastalıklarını arttırmıştır, bu yalancılıkları yüzünden onları acı bir azab beklemektedir.


    Gültekin Onan:Kalplerinde hastalık (maraz) vardır. Tanrı da hastalıklarını arttırmıştır. Yalanlarından / yalanlamalarından dolayı onlar için acı bir azab vardır.


    Hasan Basri Çantay:Kalblerinde bir maraz vardır onların. Allah da marazlarını artırdı. Yalan söylemekde oldukları için de onlara acıklı bir azâb vardır.


    Hayrat Neşriyat:Kalblerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (îmanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azab vardır.


    İbni Kesir:Kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlara elem verici bir azab vardır.


    Muhammed Esed:Kalpleri hastalıklıdır, Allah hastalıklarını daha da artırmıştır ve ısrarlı yalanlarından dolayı onları şiddetli bir azap beklemektedir.


    Ömer Nasuhi Bilmen:Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah Teâlâ da onlar için hastalığı artırmıştır. Ve onlar için yalan söylemeleri sebebiyle gâyet acı bir azap vardır.


    Ömer Öngüt:Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle onlara elem verici bir azap vardır.


    Şaban Piriş:Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır. Onlara, yalan söylemelerinden dolayı acı veren bir azap vardır.


    Suat Yıldırım:Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını daha da ilerletti. Bu yalancılık (ve samimiyetsizlikleri) sebebiyle bunlara gayet acı bir ceza vardır.


    Süleyman Ateş:Onların kablerinde hastalık vardır. Allâh da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlara acı bir azâb vardır.


    Tefhim-ul Kuran:Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acıklı bir azab vardır.


    Ümit Şimşek:Onların kalplerinde hastalık vardır; Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söyleyip durmaları yüzünden onlar için acı bir azap vardır.

    Yaşar Nuri Öztürk:Kalplerinde bir hastalık vardır da Allah onları hastalık yönünden daha ileri götürmüştür. Ve onlar için, yalancılık etmiş olmaları yüzünden acıklı bir azap öngörülmüştür.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     


  13. وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Ve izâ kîle lehum lâ tufsidû fîl ardı, kâlû innemâ nahnu muslihûn(muslihûne).


    1. ve izâ : ve o zaman, olunca
    2. kîle lehum : onlara ..... denildi
    3. lâ tufsidû : fesat çıkartmayın
    4. fî el ardı : yeryüzünde
    5. kâlû : dediler
    6. innemâ : ancak, sadece
    7. nahnu : biz
    8. muslihûne : ıslâh ediciler, ıslâh edenler

    İmam İskender Ali Mihr : Onlara (Allah'a ulaşmayı dilemedikleri için, kalpleri engelli ve başkalarını hidayetten men ettikleri için Allah'ın hastalıklarını artırdığı insanlara): “Yeryüzünde fesat çıkarmayın (başkalarını Allah'ın yolundan men etmeyin)!” denildiği zaman: “Biz sadece ıslâh ediciyiz.” dediler.

    Diyanet İşleri : Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara, yeryüzünde fesat çıkarmayın dendi mi, derler
    ki: Biz ıslâh edicileriz.


    Adem Uğur : Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, "Biz ancak ıslah edicileriz" derler.


    Ahmed Hulusi : Onlara, arzda (yeryüzünde ve bedende) fesat çıkarmayın (varoluş amacına uygun olmayan şekilde hareket etmeyin), denildiğinde: "Biz ıslahçılarız (yerli yerinde kullananlarız)" dediler.


    Ahmet Tekin : Onlara:
    'Yeryüzünde, ülkede nifak çıkararak, kâfirlerle işbirliği yaparak, mü’minleri bölerek fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın' denildiği zaman;
    'Biz düzen sağlayıcılarız, ıslah edicileriz, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkileri düzgün yaşayanlarız' derler.


    Ahmet Varol : Bu kimselere: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' denildiği zaman: 'Biz yalnızca düzeltenleriz' derler.

    Ali Bulaç : Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" derler.


    Ali Fikri Yavuz : Onlara: Yeryüzünde (küfür ve günah işleyerek, müminleri aldatarak) fesad çıkarmayın, denildiği zaman: “-Bizim işimiz, ıslâh etmektir.” derler.

    Bekir Sadak : Kendilerine: «Yeryuzunde bozgunculuk yapmayin» dendigi zaman, «Bizler sadece islah edicileriz» derler.

    Celal Yıldırım : Hem onlara : «Yeryüzünde fesad çıkarmayın» denildiğinde, «biz ancak ıslâh edicileriz» derler.

    Diyanet İşleri (eski) : Kendilerine: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın' dendiği zaman, 'Bizler sadece ıslah edicileriz' derler.

    Diyanet Vakfi : Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, «Biz ancak ıslah edicileriz» derler.

    Edip Yüksel : Kendilerine, 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın,' denildiğinde 'Bizler sadece düzeltenleriz,' derler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem bunlara yer yüzünü fesada vermeyin denildiği zaman biz ancak ıslahcılarız derler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlara: «Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!» denildiği zaman: «Biz ancak düzelticileriz» derler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hem onlara: «Yeryüzünde fesat çıkarmayın.» denildiğinde: «Biz ancak ıslah edicileriz.» derler.

    Fizilal-il Kuran : Onlara «yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın» denildiği vakit «Biz yapıcı, düzeltici kimseleriz» derler.

    Gültekin Onan : Kendilerine "yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın" denildiğinde "bizler sadece düzeltenleriz / islah edicileriz" derler.

    Hasan Basri Çantay : Kendilerine «Yer (yüzün) de fesâd yapmayın» denildiği zaman «Biz ancak islâh edicileriz» derler.

    Hayrat Neşriyat : Onlara: 'Yeryüzünde fesad çıkarmayın!' denildiği zaman ise: 'Biz ancak ıslâh edici kimseleriz' derler.

    İbni Kesir : Kendilerine: yeryüzünde bozgun çıkarmayın, denildiğinde, biz ancak ıslah edicileriz, derler.

    Muhammed Esed : Onlara "Yeryüzünde yozlaşmaya ve çürümeye yol açmayın!" dediklerinde "Biz sadece düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışıyoruz!" diye cevap verirler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlara, «Yeryüzünde fesatta bulunmayınız,» denilince onlar, «Biz ancak ıslah edici kimseleriz,» derler.

    Ömer Öngüt : Kendilerine: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın!” denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz. ” derler.

    Şaban Piriş : Onlara: -Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, dendiği zaman: -Bizler sadece ıslah edicileriz, derler.

    Suat Yıldırım : Ne zaman onlara: "Yeryüzüne fesat saçmayın!" denilse "Biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!" derler.

    Süleyman Ateş : Onlara: "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın," dendiği zaman: "Biz sadece düzelticileriz," derler.

    Tefhim-ul Kuran : Kendilerine: «Yeryüzünde fesat çıkarmayın» denildiğinde: «Biz yalnızca ıslah edicileriz» derler.

    Ümit Şimşek : Onlara 'Yeryüzünde bozgunculuk etmeyin' dendiğinde, 'Biz ancak düzeltiyoruz' derler.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara, "Yeryüzünde bozgun çıkartmayın" dendiğinde, "Tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz" demişlerdir.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]







     



  14. أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ
    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



    E lâ innehum humul mufsidûne ve lâkin lâ yeş’urûn(yeş’urûne).


    1. e lâ : değil mi, (öyle) değil mi
    2. inne-hum : muhakkak ki onlar, gerçekten onlar
    3. hum : onlar
    4. el mufsidûne : fesat çıkaranlar
    5. ve : ve
    6. lâkin : lâkin, fakat
    7. lâ yeş'urûne : (şuurunda) bilincinde olmazlar, ​
    İmam İskender Ali Mihr : Gerçekten onlar, fesat çıkaranlar, onlar değil mi? Ve lâkin farkında değiller. ​
    Diyanet İşleri : İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir. ​

    Abdulbaki Gölpınarlı : Bilin ki onlardır fesatçılar ama anlamazlar. ​
    Adem Uğur : Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar. ​
    Ahmed Hulusi : Biline ki, kesinlikle onlar ifsat edenlerdir (olayı olması gerekenden saptıranlar); ne var ki bunun şuurunda değillerdir. ​
    Ahmet Tekin : Aldanmayın, onlar, asıl onlar Allah’ın emrine karşı gelmeleri, isyanları sebebiyle bozguncudurlar. Fakat yaptıklarının farkında değiller. ​
    Ahmet Varol : İyi bilinmelidir ki, asıl bozguncular onlardır ama bunun bilincinde değillerdir. ​
    Ali Bulaç : Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. ​
    Ali Fikri Yavuz : İyi bilin ki, onlar, ortalığı ifsad edenlerdir. Lâkin şuurları yok, farkında değillerdir. ​
    Bekir Sadak : Iyi bilin ki, asil bozguncular kendileridir, lakin farkinda degillerdir. ​
    Celal Yıldırım : Haberiniz olsun ki, onlar, onlardır ancak fesadçılar, ama farkında değillerdir. ​
    Diyanet İşleri (eski) : İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, lakin farkında değillerdir. ​
    Diyanet Vakfi : Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar. ​
    Edip Yüksel : Oysa onlardır asıl bozguncu; farkında bile değiller. ​
    Elmalılı Hamdi Yazır : Ha! Doğrusu bunlar ortalığı ifsat edenlerdir bunlar lâkin şuurları yok farkında değillerdir ​
    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ha! Doğrusu bunlar ortalığı karıştıranlardır. Fakat şuurları olmadığından farkında değillerdir. ​
    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar. ​
    Fizilal-il Kuran : İyi bilesiniz ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, fakat bunun farkında değildirler... ​
    Gültekin Onan : Oysa asıl bozguncular / fesad çıkarıcılar onlardır; bilincinde (şuurunda) bile değiller. ​
    Hasan Basri Çantay : Gözünü aç, onlar muhakkak ki fesadcıların ta kendileridir. Fakat şuurlarını işletmezler. ​
    Hayrat Neşriyat : Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler. ​
    İbni Kesir : Bilesin ki onlar, fesadçıların ta kendileridir de bunun farında değiller. ​
    Muhammed Esed : Gerçekte onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler. ​
    Ömer Nasuhi Bilmen : Haberiniz olsun ki müfsid olan şahıslar, onların kendileridir. Fakat bunu anlamazlar. ​
    Ömer Öngüt : İyi bilin ki asıl ortalığı ifsat edenler kendileridir. Lâkin anlamazlar. ​
    Şaban Piriş : İyi bilin ki asıl bozguncular kendileridir, fakat farkında değillerdir. ​
    Suat Yıldırım : Gözünüzü açın, bunlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin şuurları yok, farkında değiller. ​
    Süleyman Ateş : İyi bilin ki, onlar bozgunculardır; fakat anlamazlar. ​
    Tefhim-ul Kuran : Haberiniz olsun; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. ​
    Ümit Şimşek : Dikkat edin, onlar bozguncuların tâ kendisidir; lâkin bunun bilincinde değillerdir. ​
    Yaşar Nuri Öztürk : Dikkat edin, gerçekte onlar, bozgun getirenlerin ta kendileridir de bunun bilincinde olmuyorlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  15. وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء وَلَكِن لاَّ يَعْلَمُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]

    Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmenen nâsu kâlû e nu’minu kemâ âmenes sufehâu, e lâ innehum humus sufehâu ve lâkin lâ ya’lemûn(ya’lemûne).




    1. ve : ve
    2. izâ : olduğu zaman
    3. kîle : denildi
    4. lehum : onlara
    5. âminû : îmân ediniz, âmenû olunuz
    6. kemâ : gibi
    7. âmene : îmân etti, âmenû oldu
    8. en nâsu : insanlar
    9. kâlû : dediler
    10. e nu'minu : biz îmân mı edelim, âmenû mu olalım
    11. kemâ : gibi
    12. âmene : îmân etti, âmenû oldu
    13. es sufehâu : sefihler, akılsızlar
    14. e lâ : (öyle) değil mi
    15. inne-hum : hiç şüphesiz onlar, muhakkak ki onlar
    16. hum : onlar
    17. es sufehâu : sefihler, akılsızlar
    18. ve : ve
    19. lâkin : lâkin, fakat
    20. lâ ya'lemûne : bilmiyorlar, bilmezler

    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlara: “İnsanların inandıkları gibi siz de âmenû olun (Allah'a ulaşmayı dileyin).” denildiği zaman: “O sefihlerin (akılsızların)

    îmân ettiği gibi mi âmenû olalım?” dediler. Gerçekten onlar, kendileri sefih değiller mi? Ve lâkin bilmiyorlar.


    Diyanet İşleri : Onlara, “İnsanların inandıkları gibi siz de inanın” denildiğinde ise, “Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara, inanan insanlar gibi siz de inanın dendi mi, derler ki: Akılsızlar gibi biz de mi inanacağız? Bilin ki aklı az olanlar onlardır ama bilmezler.

    Adem Uğur : Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).


    Ahmed Hulusi : Onlara, iman eden insanlar gibi iman edin, denildiğinde: "Süfeha (aklı sınırlı, düşünmeden yaşayanlar) gibi mi iman edelim" derler. Kesinlikle biline ki, esas süfeha (aklı sınırlı, düşünemeyenler) kendileridir ama bunu fark etmiyorlar, anlayamıyorlar!


    Ahmet Tekin : Onlara,
    'Siz de tanıdığınız insanların iman ettiği gibi iman edin, imanlarınızda samimi olun' denildiği zaman:
    'O akılsızların iman ettikleri gibi mi iman edecekmişiz' derler.
    Bak hele! Onlar, asıl onlar akılsızdırlar. Fakat nasıl bir akıbete uğrayacaklarını bilmiyorlar.

    Ahmet Varol : Bu kişilere: 'İnsanların (gerçek mü'minlerin) iman ettiği gibi siz de iman edin' denildiğinde: 'Aşağılık kimselerin iman ettiği gibi mi iman edeceğiz?' diye söylerler. İyi bilin ki, aşağılık kimseler bizzat kendileridir ama bunu bilemiyorlar.

    Ali Bulaç : Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük akıllılar kendileridir; ama bilmezler.

    Ali Fikri Yavuz : Onlara, insanların (Muhacirlerin= Mekke’den hicret eden sahabilerin ve Ensar’ın = Medine’li Ashab’ın) iman ettiği gibi, siz de iman edin, denildiği zaman (kendi aralarında): “-Biz, akılsız cahillerin iman ettiği gibi iman edermiyiz?” derler. Doğrusu akılsızlar, sefihler onlardır ve lâkin bilmezler.

    Bekir Sadak : Onlara «Muslumanlarin inandigi gibi siz de inanin» denilince de, «Beyinsizlerin inandigi gibi mi inanalim?» derler; iyi bilin ki asil beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.

    Celal Yıldırım : Onlara «Olgun insanların inandığı gibi inanın!» denildiği zaman, «O beyinsizlerin inandığı gibi inanalım mı ?» derler. Dikkat edin ki, onlar, onlardır asıl beyinsizler; fakat bilmezler.

    Diyanet İşleri (eski) : Onlara 'Müslümanların inandığı gibi siz de inanın' denilince de, 'Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?' derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.

    Diyanet Vakfi : Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit «Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!» derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).

    Edip Yüksel : Kendilerine, 'Şu halkın inandığı gibi inanın,' denildiğinde, 'Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız,' derler. Gerçek beyinsizler onlardır; fakat bilmezler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Yine bunlara nâsın iman ettiği gibi iman edin denildiği zaman «ya biz o süfehanın iman ettikleri gibi mi iman ederiz?» derler, ha doğrusu süfeha kendileridir ve lâkin bilmezler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yine bunlara: «İnsanların inandıkları gibi inanın.» dendiği zaman: «Biz de o budalaların inandıkları gibi mi inanalım?» derler.
    Doğrusu budala kendileridir, fakat bilmezler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlara: «İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın.» denilince, «Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?» derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.

    Fizilal-il Kuran : Onlara «Halk nasıl iman etti ise siz de öyle iman edin» denildiği zaman «Biz hiç beyinsiz ayaktakımı gibi iman eder miyiz?» derler. Asıl beyinsiz ayaktakımı kendileridir, ama bunu bilmiyorlar.

    Gültekin Onan : Kendilerine "insanların inandığı gibi inanın" denildiğinde, "biz beyinsizlerin (süfeha) inandığı gibi mi inanıyoruz?" derler. Gerçek beyinsizler onlardır fakat bilmezler.

    Hasan Basri Çantay : Onlara «insanların (müslümanların) inandığı gibi inanın» denilince «Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?» derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat bilmezler.

    Hayrat Neşriyat : Onlara: 'İnsanların (mü’minlerin) îmân ettiği gibi îmân edin!' denildiği zaman ise: 'Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanıyoruz?' derler. Dikkat edin! Muhakkak ki sefih olanlar ancak onlardır, fakat bilmiyorlar.

    İbni Kesir : Onlara; insanların inandıkları gibi siz de inanın, denilince; o beyinsizlerin inandığı gibi mi biz de inanacağız? derler. Bilesin ki asıl beyinsizler onlardır da bunu bilmezler.

    Muhammed Esed : Onlara: "Diğer insanların inandığı gibi inanın!" denildiğinde, "(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi?" diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onlara: «Siz de nâsın imân ettiği gibi imân edin,» denilince derler ki: «Biz o sefihlerin imân ettiği gibi imân eder miyiz?» Muhakkak biliniz ki sefih olan ancak kendileridir. Fakat bilmezler.

    Ömer Öngüt : Onlara: “(Mümin) insanların inandığı gibi siz de inanın!” denilince de, “Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?” derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bunu bilmezler.

    Şaban Piriş : Onlara: -Siz de insanların inandığı gibi inanın! denilince: -Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım? derler. Dikkat edin! Asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.

    Suat Yıldırım : Ne zaman onlara: "Şu güzel insanların iman ettiği gibi siz de iman edin." denilse "Yani o beyinsizlerin inandıkları gibi mi inanalım?" derler. Asıl beyinsizler kendileridir de farkında değiller.

    Süleyman Ateş : Onlara: "İnsanların inandıkları gibi siz de inanın" dense, "O beyinsizlerin inandığı gibi inanır mıyız?" derler. İyi bilin ki, asıl beyinsizler kendileridir; fakat bilmezler.

    Tefhim-ul Kuran : Ve (yine) kendilerine: «İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin» denildiğinde: «Düşük akıllılar (beyinsizler) ın iman ettiği gibi mi iman edelim?» derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük akıllılar kendileridir: ama bilmezler.

    Ümit Şimşek : Onlara 'Siz de herkesin inandığı gibi inanın' dendiğinde, 'O beyinsizler gibi mi inanalım?' derler. Oysa beyinsizlerin tâ kendisi onlardır; lâkin bunu da bilmezler.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara, "İnsanların inandığı gibi siz de inanın" dendiğinde, "Yani biz de kafası çalışmayan zavallılar gibi inanalım mı?" derler. Haberiniz olsun ki, kafası çalışmayan düşük seviyeliler onların ta kendileridir; fakat bilmiyorlar.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 18 May 2013


  16. وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Ve izâ lekûllezîne âmenû kâlû âmennâ, ve izâ halev ilâ şeyâtînihim, kâlû innâ meakum, innemâ nahnu mustehziûn(mustehziûne).


    1. ve izâ : ve olduğu zaman
    2. lekû : karşılaştılar, buluştular
    3. ellezîne : o kimseler, onlar
    4. âmenû : îmân ettiler, âmenû oldular, Allah'a ulaşmayı dilediler
    5. kâlû : dediler
    6. âmennâ : biz inandık, îmân ettik, âmenû olduk
    7. ve izâ : ve olduğu zaman
    8. halev : yalnız kaldılar, başbaşa kaldılar
    9. ilâ şeyâtîni-him : kendi şeytanlarıyla
    10. kâlû : dediler
    11. innâ : hiç şüphesiz biz, muhakkak ki biz
    12. mea-kum : sizinle beraber
    13. innemâ : sadece, ancak
    14. nahnu : biz
    15. mustehziûne : alay edenler, alay eden kims
    İmam İskender Ali Mihr : Ve âmenû olanlarla buluştukları zaman: “Biz îmân ettik.” dediler. Şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Muhakkak ki biz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) sadece alay eden kimseleriz.” dediler.

    Diyanet İşleri : İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : İnananlarla buluştular mı inandık derler. Şeytanlarıyla yalnız kaldılar mı şüphe yok ki derler, biz sizinleyiz, biz ancak alay etmekdeyiz.

    Adem Uğur : (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.

    Ahmed Hulusi : İman edenlerle beraberken "Amenna - kabul ettik" derler, şeytanlarıyla (vehimlerine tâbi olarak onları saptıranlarla) başbaşa olduklarında ise: "Biz sizinle aynı fikirdeyiz, onlarla alay ediyoruz" derler.

    Ahmet Tekin : İman edenlerle karşılaştıkları zaman, sözde:

    'Biz de iman ettik' derler. Elebaşlarıyla, liderleriyle baş başa kaldıkları zaman:

    'Biz sizinle beraberiz. Sadece onlarla alay ediyoruz.' derler.

    Ahmet Varol : İman etmiş olanlarla bir araya geldiklerinde: 'Biz de iman ettik' derler. Ama kendi şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında: 'Biz sizinle birlikteyiz; ötekilerle ise sadece alay ediyoruz' derler.

    Ali Bulaç : İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: "Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz."

    Ali Fikri Yavuz : Bir de müminlerle karşılaştıkları zaman: “- Biz de (sizin gibi) iman ettik” derler. Halbuki şeytanlarıyle (kendilerini aldatan dostlarıyla) yalnız başına kaldıkları zaman: “- Biz (dinde) sizinle beraberiz, biz ancak (müminlerle) istihza edicileriz.” derler.

    Bekir Sadak : Inananlara rastladiklari zaman, «Inandik» derler, elebasilariyle basbasa kaldiklarinda, «Biz suphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz» derler.

    Celal Yıldırım : Onlar imân edenlere rastladıkları zaman «inandık» derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman : «Doğrusu biz sizinle beraberiz. Biz ancak (o mü'minlerle) alay edicileriz,» derler.

    Diyanet İşleri (eski) : İnananlara rastladıkları zaman, 'İnandık' derler, elebaşılarıyla baş başa kaldıklarında, 'Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz' derler.

    Diyanet Vakfi : (Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit «(Biz de) iman ettik» derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler.

    Edip Yüksel : İnananlarla karşılaştıkları vakit, 'İnanıyoruz,' derler; fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında, 'Sizinle beraberiz. Biz sadece alay etmekteyiz,' derler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir de iman edenlerle karşılaştılar mı «âmennâ» derler ve kendi şeytanları ile halvet oldular mı «emin olun derler, biz sizinle beraberiz, biz ancak mütehziyiz»

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir de iman edenlerle karşılaştıklarında: «Biz de inandık» derler. Kendi şeytanları ile başbaşa kaldıklarında: «Emin olun biz sizinle beraberiz, biz ancak alay ediyoruz.» derler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: «İnandık» derler. Fakat şeytanlarıyle yalnız kaldıkları zaman: «Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz.» derler.

    Fizilal-il Kuran : Onlar müminler ile karşılaştıkları zaman «inandık» derler. Fakat şeytanları, elebaşları ile başbaşa kaldıkları zaman «Biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz» derler.

    Gültekin Onan : İnananlarla karşılaştıklarında "inandık" derler; fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında "kuşkusuz sizinle beraberiz, biz sadece alay etmekteyiz / alay edicileriz (istihza)" derler.

    Hasan Basri Çantay : Onlar îman edenlere kavuşdukları zaman «inandık» derler. Şeytanlariyle yalınızca (başbaşa) kalınca ise «Emîn olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz» derler.

    Hayrat Neşriyat : Ve îmân edenlerle karşılaştıkları zaman: '(Biz de) îmân ettik!' derler. Şeytanlarıyla(reisleriyle) baş başa kaldıkları zaman ise: 'Gerçekten biz sizinle berâberiz; biz (onlarla)ancak alay edicileriz!' derler.

    İbni Kesir : Mü'minlere rastlayınca; inandık, derler. Şeytanları ile başbaşa kalınca da; biz sizinle beraberiz, onlarla sadece istihza etmekteyiz, derler.

    Muhammed Esed : Ve iman etmiş olanlarla karşılaştıkları zaman da, "Biz de (sizin gibi) inanıyoruz!" iddiasında bulunurlar; ama şeytani dürtüleriyle baş başa kaldıklarında, "Aslında biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece eğleniyoruz" derler.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar imân edenlere rastgelince, «Biz imân ettik,» derler. Kendi şeytanları ile yalnız kalınca da, «Biz sizinle beraberiz, biz ancak o imân edenler ile istihzâda bulunan kimseleriz,» derler.

    Ömer Öngüt : Müminlerle karşılaştıkları zaman “Biz de inandık” derler. Şeytanları (elebaşları) ile başbaşa kaldıklarında ise: “Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz!” derler.

    Şaban Piriş : İnananlara rastladıkları zaman: -İnandık, derler. şeytanları ile başbaşa kalınca da: -Biz, sizin yanınızdayız. Onlarla sadece alay ediyoruz, derler.

    Suat Yıldırım : Bunlar iman edenlerle karşılaştıkları vakit "Biz de müminiz" derler. Fakat şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında da: "Emin olun, biz sizinle beraberiz, biz onlarla alay ediyoruz." derler.

    Süleyman Ateş : İnanmış olanlara rastladıkları zaman; "İnandık," derler. Fakat şeytânlarıyla yalnız kaldıkları zaman; "Biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz," derler.

    Tefhim-ul Kuran : İman edenlerle karşılaştıkları zaman: «İman ettik» derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay edicileriz.»

    Ümit Şimşek : İnananlarla karşılaştıkları zaman, 'İnandık' derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, 'Biz sizinleyiz,' derler. 'Onlarla sadece eğleniyoruz.'

    Yaşar Nuri Öztürk : Bunlar iman etmiş olanlarla yüz yüze geldiklerinde, "îman ettik" derler. Kendi şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise söyledikleri şudur: "Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz."

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]






     






  17. اللّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ​

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).​




    1. allâhu : Allah
    2. yestehziu : alay eder
    3. bi-him : onlarla
    4. ve : ve
    5. yemuddu-hum : onlara mühlet verir
    6. fî : içinde
    7. tugyâni-him : onların azgınlıkları
    8. ya'mehûne : bocalarlar, şaşkın kalırlar ​

    İmam İskender Ali Mihr : Allah da onlarla istihza (alay) eder ve onlara mühlet verir. Onlar, kendi azgınlıkları (isyanları) içinde bocalarlar. ​

    Diyanet İşleri : Gerçekte Allah onlarla alay eder (alaylarından dolayı onları cezalandırır); azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir. ​
    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah onlarla alay eder, taşkınlıklarında, azgınlıklarında başı boş dolaşsınlar diye mühlet verir onlara. ​

    Adem Uğur : Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. ​

    Ahmed Hulusi : (Hakikatleri olan Allâh'ı anlamamakta ısrarları dolayısıyla) Allâh kendileriyle alay ediyor ve basîretsizlikleri dolayısıyla azgınlıklarına müsaade ediyor! ​

    Ahmet Tekin : Allah alayları sebebiyle onları cezalandıracak. Azgınlıkları içinde biraz daha bocalasınlar diye onlara mühlet vermiştir. ​

    Ahmet Varol : Asıl, Allah onlarla alay etmekte ve taşkınlıkta ileri gitmeleri konusunda kendilerine fırsat vermektedir. ​

    Ali Bulaç : (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. ​
    Ali Fikri Yavuz : Cenâb’ı Allah münafıkları, ettikleri istihzanın cezası ile cezalandırır; ve azgınlıkları içinde başıboş dolaşmalarına mühlet verir. ​

    Bekir Sadak : Onlarla Allah alay eder ve taskinliklari icinde bocalar durumda birakir. ​

    Celal Yıldırım : Allah onlarla alay eder de kendilerini taşkınlıkları içinde bocalar şekilde bırakır. ​

    Diyanet İşleri (eski) : Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır. ​

    Diyanet Vakfi : Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. ​

    Edip Yüksel : ALLAH da, taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakarak onlarla alay eder. ​

    Elmalılı Hamdi Yazır : Allah onlarla istihza ediyor da tuğyanları içinde bocalarlarken kendilerini sürüklüyor ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Asıl Allah onlarla alay ediyor ve taşkınlıkları içinde bocalarlarken kendilerini sürükleyip götürüyor. ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir. ​

    Fizilal-il Kuran : Aslında onlarla alay eden ve kendilerini azgınlıkları içinde debelenmeye bırakan Allah'tır. ​

    Gültekin Onan : Tanrı da onlarla alay eder ve taşkınlıkları (tuğyan) içinde bocalamalarına / şaşkınca dolaşmalarına (ya'mehun) süre tanır. ​

    Hasan Basri Çantay : (Asıl) Allah onlarla istihza eder ve taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir. ​

    Hayrat Neşriyat : (Bil'akis) Allah onlarla alay eder ve onlara mühlet verir (de), azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar. ​

    İbni Kesir : Allah da onlarla istihza eder ve azgınlıklarında şaşkın bir halde dolaştırır. ​

    Muhammed Esed : Allah da bu alaycı tavırlarından dolayı onlara hak ettikleri karşılığı verecek ve onları küstahlıkları ile baş başa şaşkınca bocalamaya terk edecektir. ​

    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah Teâlâ ise onlar ile istihzâ eder. Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır. ​

    Ömer Öngüt : Allah da kendileriyle alay eder, azgınlıklarında onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başı-boş dolaşırlar. ​

    Şaban Piriş : Allah da onlarla alay eder ve onları taşkınlıkları içinde şaşkın bir halde bırakır. ​

    Suat Yıldırım : Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar. ​

    Süleyman Ateş : Allâh da kendileriyle alay eder ve onları bırakır; taşkınları içinde bocalayıp dururlar. ​

    Tefhim-ul Kuran : Allah da onlarla alay eder ve tuğyan (azgınca taşkınlık) ları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre verir. ​

    Ümit Şimşek : Oysa Allah onları maskaraya çeviriyor. Ve onlara mühlet veriyor; onlar da azgınlıkları içinde bocalayıp duruyorlar. ​

    Yaşar Nuri Öztürk : Allah onlarla alay ediyor ve onları, kendi azgınlıkları içinde bocalar bir halde sürüklüyor ​

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]







     


  18. أُوْلَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]

    Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn​

    (muhtedîne).


    1. ulâike : işte onlar
    2. ellezîne : o kimseler, onlar
    3. işterevû : satın aldılar
    4. ed dalâlete : dalâlet
    5. bi : ile
    6. el hudâ : hidayet
    7. fe : fakat, o taktirde, o zaman
    8. mâ : olmadı
    9. rabihat : kâr
    10. ticâretu-hum : onların ticareti
    11. ve : ve
    12. mâ kânû : değillerdi, olmadılar
    13. muhtedîne : hidayette olanlar, hidayete erenler ​

    İmam İskender Ali Mihr : İşte onlar, o kimselerdir ki, hidayet ile dalâleti satın aldılar. Fakat onların ticareti, onlara hiç kâr sağlamadı ve hidayete ermiş değillerdi. ​

    Diyanet İşleri : İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır. ​

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlardır doğru yolu satıp azgınlığı alanlar. Alışverişlerinden faydalanmadıkları gibi bir kazanç yolu da tutmamışlardır. ​

    Adem Uğur : İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir. ​

    Ahmed Hulusi : İşte onlar hakikatlerini oluşturan gerçeğe (bilhüda) karşılık, dalâleti (kendi hakikatini fark edememe) satın almışlardır! Oysa bu ticaret onlara kâr getirmedi; gerçeğe de erdirmez! ​

    Ahmet Tekin : Onlar doğru yolun, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yolun yerine, dalâleti başlarına belâ olarak satın alanlar, başlarına buyruk yaşamayı, bozuk düzeni, helâki tercih edenlerdir. Onların ticaretleri kazançlı olmamıştır. Doğru yola gelmeye istekli de değiller. ​

    Ahmet Varol : Bu kimseler hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır. Ancak yaptıkları alışveriş bir kazanç sağlamamış, kendileri de doğru yolu bulamamışlardır. ​

    Ali Bulaç : İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. ​

    Ali Fikri Yavuz : Bunlar, o kimselerdir ki, hidayete karşılık dalâleti (sapıklığı, cehennemi) satın almışlardır. Onların ticareti kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır. ​

    Bekir Sadak : Onlar, dogruluk yerine sapikligi aldilar da alisverisleri kar getirmedi; dogru yolu bulamamislardi. ​

    Celal Yıldırım : İşte onlar öyle kimselerdir ki, doğru yola karşılık sapıklığı satın almışlardır. Bu alış verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır; doğru yolu da bulmuş değillerdir. ​
    Diyanet İşleri (eski) : Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kar getirmedi; doğru yolu bulamamışlardı. ​

    Diyanet Vakfi : İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir. ​

    Edip Yüksel : Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın aldı. Ticaretleri ne kâr bırakır, ne de onları gerçeğe ulaştırır. ​

    Elmalılı Hamdi Yazır : bunlar işte öyle kimselerdir ki hidayet bedeline dalâleti satın almışlardır da ticaretleri kâr etmemiştir yolunu tutmuş da değillerdir. ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İşte bunlar öyle kimselerdir ki hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır da ticaretleri kar etmemiştir. Kar yolunu tutmuş da değillerdir. ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar. ​

    Fizilal-il Kuran : Onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde edememişler ve de hidayete erememişlerdir. ​

    Gültekin Onan : İşte bunlar hidayet karşılığında sapıklığı (dalaleti) satın almışlardır. Fakat bu ticaretleri bir yarar (kar) sağlamamış / getirmemiş, hidayeti de bulamamışlardır. ​

    Hasan Basri Çantay : Onlar o kimselerdir ki doğru yolu bırakıp sapkınlığı (eğri yolu) satın almışlardır. Demek, alış verişleri onlara kazanç sağlamamış, onlar doğru yolu da bulmamışlardır. ​
    Hayrat Neşriyat : İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Fakat ticâretleri (onlara) kâr getirmemiştir. (Onlar, o zarardan kurtulmak için) doğru yolu bulmuş kimseler de değillerdir. ​

    İbni Kesir : Onlar; hidayet karşılığı sapıklığı satın almış kimselerdir. Ticaretleri kendilerine kar sağlamamıştır. Ve onlar hidayete ermişlerden değildirler. ​

    Muhammed Esed : (Çünkü) onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlar, ama ne (bu) ticaretleri onlara fayda sağlamış, ne de (başka bir şekilde) hidayet bulmuşlardır. ​

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar (o münafıklar) o kimselerdir ki, hidâyet mukabilinde dalâleti satın almışlardır. Onların bu ticaretleri bir kazanç temin etmemiştir. Ve onlar hidâyete ermiş kimseler değildir. ​

    Ömer Öngüt : İşte onlar hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır. Bu alış-verişleri kendilerine kâr sağlamamıştır, doğru yolu da bulamamışlardır. ​

    Şaban Piriş : Onlar, hidayet yerine sapıklığı satın aldılar da alışverişleri kar getirmedi ve doğru yolu bulanlar olmadılar. ​

    Suat Yıldırım : İşte onlar hidâyeti verip, dalâlet satın aldılar. Ama bu, kârlı bir ticaret olmadı. Çünkü kâr yolunu tutmadılar. ​

    Süleyman Ateş : İşte onlar o kimselerdir ki, hidâyet karşılığında sapıklığı satın aldılar da ticaretleri kar etmedi, doğru yolu da bulamadılar. ​

    Tefhim-ul Kuran : İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. ​

    Ümit Şimşek : İşte onlar, hidayeti sapıklıkla değiştirmiş kimselerdir. Fakat ne bu ticaretlerinden bir kazanç sağlamışlar, ne de amaçlarına ulaşabilmişlerdir. ​

    Yaşar Nuri Öztürk : İşte bunlar, doğruluk ve aydınlığı verip karanlık ve sapıklığı satın aldılar da ticaretleri hiç bir kazanç sağlamadı. Bir yol yordama girebilmiş de değillerdir.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  19. مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ​

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Meseluhum ke meselillezistevkade nârâ(nâren), fe lemmâ edâet mâ havlehu zeheballâhu bi nûrihim ve terekehum fî zulumâtin lâ yubsirûn(yubsirûne).​



    1. meselu-hum : onların misali, onların durumu
    2. ke : gibi
    3. meseli : misal, durum
    4. ellezi : ki o
    5. istevkade : ateş yaktı, tutuşturdu
    6. nâren : ateş
    7. fe : böylece
    8. lemmâ : olduğu zaman
    9. edâet : aydınlattı
    10. mâ : şey(ler)
    11. havle-hu : onun etrafı, çevresi
    12. zehebe : giderdi
    13. allâhu : Allah
    14. bi : ... i
    15. nûri-him : onların nuru, nurları, aydınlığı, ışığı
    16. ve : ve
    17. tereke-hum : ve onları terketti, bıraktı
    18. fî : içine, içinde
    19. zulumâtin : zulmet, karanlıklar
    20. lâ yubsirûne : onlar görmüyorlar, görmezler, ​
    İmam İskender Ali Mihr : Onların durumu, ateş yakıp böylece çevresindeki şeyleri aydınlattığı zaman Allah'ın nurlarını giderdiği ve onları karanlıklar içinde bıraktığı kimselerin durumu gibidir. (Artık) onlar göremezler. ​

    Diyanet İşleri : Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. ​

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar, bir ateş yakıp ışıklanmak isteyen kimseye benzerler. Ateş, çevrelerindeki şeyleri aydınlattı mı Allah, nurlarını alıverir de onları karanlıklarda bırakır, görmezler. ​

    Adem Uğur : Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler. ​

    Ahmed Hulusi : Onların misali ateş yakana benzer, ki yakılan ateş çevreyi aydınlatır. Ne varki kendi hakikatlerinden gelen nur açığa çıkmadığı için, karanlığa terkedilir; artık göremez! ​

    Ahmet Tekin : Münâfıkların hakka davet karşısındaki davranışları, müjde ve uyarı ateşi yakan kimsenin verdiği bilgiye kuşkucu ve kararsız yaklaşan kimselerin haline benziyor. Alevler, Kur’ân âyetleri, peygamberin sünneti, Muhammed’in çevresindeki münafıklara da aydınlık sağlarken, iki yüzlülükleri sebebiyle, Allah onlara hak ve hakikati gösterecek aydınlığı yok ederek, onları şüphe, nifak ve inkâr karanlıklarında bırakıyor. Ne doğruyu, hakkı görebiliyorlar, ne de hayrı şerden ayırt edebiliyorlar. ​

    Ahmet Varol : Bunların örneği ateş yakan bir adamın örneği gibidir ki, her ne zaman bu ateş o kişinin etrafını aydınlatsa Allah bunların gözlerinin nurunu alır da, hiçbir şeyi göremez halde karanlığın içinde kalırlar. [3] ​

    Ali Bulaç : Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. ​

    Ali Fikri Yavuz : Onların hâli, o kimsenin hâli gibidir ki, o (korkulu bir sahrada) ateş yaktı da çevresini aydınlattığı zaman, tam o sırada Allah nurlarını giderip kendilerini karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler. (İşte münafıkların hâli de böyledir. Dünyada selâmet ve emniyet üzere olduklarını sanırlar, fakat öldükleri zaman kendilerine korku ve azâb gelir.) ​

    Bekir Sadak : Onlar, cevresini aydinlatmak icin ates yakan kimseye benzerler ki, Allah isiklarini yok edince, onlari karanliklar icinde gormez bir halde birakmistir. ​

    Celal Yıldırım : Onların durumu o kimselere benzer ki, bir ateş yakmak isteyip (yakılan) ateş çevrelerini aydınlatınca Allah ışıklarını tutup almış da onları zifiri karanlıklar içinde bırakmıştır. (Böylece onlar) göremez olmuşlardır. ​

    Diyanet İşleri (eski) : Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır. ​

    Diyanet Vakfi : Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler. ​

    Edip Yüksel : Durumları, ateş yakan kimselerin şu durumuna benzer: Ateş çevrelerini aydınlatmaya başlayınca ALLAH onların ışığını giderir ve onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakır. ​

    Elmalılı Hamdi Yazır : bunların meseli şunun meseline benzer ki bir ateş yakmak istedi, vakta ki çevresindekileri aydınlattı, tam o sırada Allah nurlarını gideriverip kendilerini zulmetler içinde bıraktı, artık bunlar görmezler ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunların durumu, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumuna benzer. Ateş, çevresindekileri aydınlatınca Allah, nurlarını gideriverip kendilerini karanlıklar içinde bırakır. Artık bunlar görmezler. ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onların durumu, bir ateş yakanın durumu gibidir. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların (gözlerinin) nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler. ​

    Fizilal-il Kuran : Onların durumu karanlıkta ateş yakan kimseler gibidir. Ateş etraflarını aydınlattığı zaman Allah onların aydınlıklarını gidererek kendilerini hiçbir şey göremeyecekleri koyu bir karanlıkta bırakır. ​

    Gültekin Onan : Onların hali / örneği / durumu, ateş yakan kimsenin hali / örneği / durumu gibidir: Ateş çevresini aydınlatmaya başlayınca Tanrı onların ışığını (nur) giderir ve onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakıverir. ​

    Hasan Basri Çantay : Onların haali bir ateş yakanın haali gibidir ki o (ateş) çevresindekileri aydınlatınca Allah ışıklarını giderib (söndürüb) kendilerini karanlıklar içinde, görmez (ve şaşkın kimse) ler haalinde bırakıvermişdir. ​

    Hayrat Neşriyat : Onların (o münâfıkların) misâli, (karanlıkta) ateş yakan kimsenin hâli gibidir. Derken (o ateş) etrâfını aydınlatınca, Allah onların nûrunu giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bıraktı. ​

    İbni Kesir : Onların misali; ateş yakan kimsenin misali gibidir ki, ateş çevresindekileri aydınlatınca, Allah onların ışığını giderdi. Karanlıkların içerisinde görmez halde bırakıverdi. ​

    Muhammed Esed : Onların hali, ateş yakan öyle kimselerin haline benzer ki, o (ateş), çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah, görmesinler diye ışıklarını alıp onları zifiri karanlığa gömer; ​

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onların meseli, ateş yakmış kimsenin meseli gibidir ki, o ateş vaktâ ki çevresindekilerini aydınlattı.Hak Teâlâ hemen onların nûrunu giderdi, onları zulmetler içinde görmez bir halde bıraktı. ​

    Ömer Öngüt : Onların (münafıkların) hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumuna benzer. Ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah onların nurlarını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır. Onlar artık hiçbir şeyi göremez olurlar. ​

    Şaban Piriş : Onların hali, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimsenin haline benzer. Ateş çevresindekileri aydınlattığı sırada Allah onun ışığını giderir ve onları karanlıklar içerisinde görmez bir halde bırakır. ​

    Suat Yıldırım : Bunların durumu, aydınlanmak için ateş yakan bir kimsenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır, onlar da göremez olurlar. ​

    Süleyman Ateş : Onların durumu, tıpkı şuna benzer ki, (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allâh onların nurunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler. ​

    Tefhim-ul Kuran : Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. ​

    Ümit Şimşek : Onların hali, ateş yakan kimsenin durumu gibidir. Ateş parlayıp da çevresini aydınlatınca, Allah onların nurunu alıp onları karanlıkta bırakmış, birşey göremez olmuşlardır. ​

    Yaşar Nuri Öztürk : Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: Bir ateş tutuşturmak istedi. Ateş, çevresindekileri aydınlattığında, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     


  20. صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ​


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]


    Summun bukmun umyun fe hum lâ yerciûn(yerciûne).



    1. summun : sağır
    2. bukmun : dilsiz
    3. umyun : kör
    4. fe hum : artık onlar
    5. lâ yerciûne : (onlar) dönmezler, dönemezler ​

    İmam İskender Ali Mihr : Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar dönemezler. ​

    Diyanet İşleri : Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler. ​

    Abdulbaki Gölpınarlı : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, doğru yola dönemezler. ​

    Adem Uğur : Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler. ​

    Ahmed Hulusi : Sağırdırlar (algılamaları kilitlenmiştir), dilsizdirler (hakikati dillendirmezler), kördürler (apaçık hakikati algılayamazlar); onlar hakikatlerine dönemezler! ​

    Ahmet Tekin : Onların duyan kulakları Hakk’ı duymuyor. Konuşan dilleri Hakk’ı konuşmuyor. Gören gözleri hakikati görmüyor. Bu sebeple Hakk’a dönemiyorlar. ​

    Ahmet Varol : Bunlar sağırdırlar, kördürler ve dilsizdirler. Artık girdikleri yoldan geriye dönmezler. ​

    Ali Bulaç : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. ​

    Ali Fikri Yavuz : Onlar, sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (imanı ikrar etmezler), kördürler (anlayış gözü ile hakkı ayırdetmezler), artık onlar (bu hallerinden) dönmezler. ​

    Bekir Sadak : Sagirdirlar, dilsizdirler, kordurler, bu yuzden dogru yola donmezler. ​

    Celal Yıldırım : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler. ​

    Diyanet İşleri (eski) : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler. ​

    Diyanet Vakfi : Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler. ​

    Edip Yüksel : Sağır, dilsiz ve kördürler; yönlerini değiştiremezler. ​

    Elmalılı Hamdi Yazır : sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, artık bunlar dönmezler ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar, dönmezler. ​

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler. ​

    Fizilal-il Kuran : Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden geri dönemezler. ​

    Gültekin Onan : Sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler; artık onlar dönmezler (rücu). ​

    Hasan Basri Çantay : (Onlar) sağırlar, dilsizler, körlerdir. Artık (Hakka) dönmezler. ​

    Hayrat Neşriyat : (Onlar) sağırdırlar (hakkı işitmezler), dilsizdirler (hakkı söylemezler), kördürler(hakikati görmezler). Bu yüzden onlar (hakka) dönemezler. ​

    İbni Kesir : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler. ​

    Muhammed Esed : Onlar, sağır, dilsiz, kördürler; ve (artık) geriye dönüşleri de yoktur. ​

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar birtakım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Artık onlar (o dalâletten) dönmezler. ​

    Ömer Öngüt : Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler. ​

    Şaban Piriş : Onlar sağır, dilsiz kör kalarak bir daha dönmezler. ​

    Suat Yıldırım : Sağır, dilsiz ve kördürler onlar. Onun için hakka dönmezler. ​

    Süleyman Ateş : (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar (Hakk'a) dönmezler. ​

    Tefhim-ul Kuran : (Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. ​

    Ümit Şimşek : Artık sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; geri de dönemezler. ​

    Yaşar Nuri Öztürk : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler. ​

    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız. ​

    Abdullah Aydın : Onlar sağırdırlar (hakkı işitmezler.) Dilsizdirler (inandıklarını söylemezler.) Kördürler (gerçekleri görmezler) artık doğru yola dönmezler. ​

    Ahmet Davudoğlu : Sağırdırlar; dilsizdirler, kördürler. Bu sebeple (onlar, doğru yola) dönmezler. ​
    Ali Arslan : (Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar (gerçeğe) dönüş de yapamazlar. ​

    Arif Pamuk : (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka, doğru yola) dönmezler. ​

    Ayntabî Mehmet Efendi : Onlar hakkı duymazlar, hakkı söylemezler, hakkı görmezler, dalâletten hidayete dönmezler. ​

    Bahaeddin Sağlam : Onlar sağır, dilsiz ve kördürler ve geri de dönemiyorlar. ​

    Diyanet Vakfı (1993) : Onlar, sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler. ​

    Hasan Tahsin Feyizli : (Onlar rûhen) sağır, dilsiz ve kördürler. Artık (bulundukları sapıklıktan Hakk'a) dönmezler. ​

    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden geri de dönmezler. ​

    Hüseyin Kaleli : “(Onlar) sağırdır, tattır, kördür. Hem de onlar dönmezler.” ​

    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : Sağır, dilsiz ve kördürler: gece karanlığında bir ses işitmez, kimseye bir şey işittiremez, bağırsalar da yardıma gelen olmaz, yollarını bulamazlar. Çabaladıkça batar, o musibetten kurtulup geri dönemezler. ​

    Mustafa İslamoğlu : Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: artık onlar (hakikate) dönmezler. ​

    Nedim Yılmaz : Onlar, sağır dilsiz ve kördür. Artık geri dönemezler. ​

    Ömer Rıza Doğrul : Sağır dilsiz ve kördürler onlar onun için dönemezler. ​

    Talat Koçyiğit : (Onlar), sağırdırlar; dilsizdirler; kördürler. (Bir daha Hakka) dönmezler. ​

    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık dönmezler. ​

    Bir Heyet : Onlar sağırdırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri dönemezler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]






     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş