Kuran-ı Kerim A'RÂF Suresi Türkçe Meali açıklaması, Araf suresi kapsamlı açıklamaları, Araf suresi h

goktepeli26 29 May 2013



  1. وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).



    1. ve lekad : ve andolsun ki

    2. zere'nâ : yarattık, hazırladık

    3. li cehenneme : cehennemi

    4. kesîren : çok

    5. min el cinni : cinlerden

    6. ve el insi : ve insanlar

    7. lehum : onların vardır

    8. kulûbun : kalpler

    9. lâ yefkahûne : fıkıh edemezler, idrak edemezler

    10. bi-hâ : onunla

    11. ve lehum : ve onların vardır

    12. a'yunun : gözler

    13. lâ yubsırûne : göremezler

    14. bi-hâ : onunla

    15. ve lehum : ve onların vardır

    16. âzânun : kulaklar

    17. lâ yesmeûne : işitemezler

    18. bi-hâ : onunla

    19. ulâike : işte onlar

    20. ke el en'âmi : hayvanlar gibi

    21. bel hum : hayır onlar, hatta onlar

    22. edallu : daha çok dalâlette

    23. ulâike : işte onlar

    24. hum el gâfilûne : onlar gâfil olanlardır





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.


    Diyanet İşleri : Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki biz, cinlerin ve insanların çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır; düşünmezler onunla; gözleri vardır, görmezler o gözlerle; kulakları vardır, duymazlar o kulaklarla. Onlar dört ayaklı hayvanlara benzerler, hattâ daha da sapıktır onlar. Onlardır gaflette kalanların ta kendileri.


    Adem Uğur : Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki cinn ve insten çoğunu cehennem yaşamı için yaratıp, çoğalttık! Ki onların kalpleri (şuurları) var, (hakikati) kavrayamazlar; gözleri var bunların, onlarla baktıklarını değerlendiremezler; kulakları var, onlarla duyduklarını kavrayamazlar!. . İşte bunlar en'am (evcil hayvanlar) gibidirler; belki daha da şaşkın! Onlar gâfillerin (gılaf içinde - kozalarında yaşayanların) ta kendileridir!


    Ahmet Tekin : Andolsun biz, hakkı ve hayrı anlamazlıktan gelen, akılları ve kalpleri; Allah’ın birliğinin, kudretinin, düzeninin delillerini görmezlikten gelen gözleri; Allah’ın kitabını, peygamberinin tebliğini, öğütlerini duymazlıktan gelen kulakları olan; özgürce seçme hakkına sahip cin ve insan neslinin hak dine itibar etmeyen çoğunu, sonuçta cehennemi boylayacaklarını bile bile yaratıp çoğalttık. İşte onlar hayvanlar gibidir, duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmaz. Belki hayvanlardan daha başıboş, daha şaşkın, daha başıbozuk, daha çok helâke maruzdurlar. Onlar, işte onlar tam manasıyla gaflet içindedirler.


    Ahmet Varol : Cehennem için de insanlardan ve cinlerden pek çok kimse yarattık ki onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar, gözleri vardır onlarla görmezler ve kulakları vardır onlarla duymazlar. Bunlar hayvanlar gibi hatta daha aşağıdırlar. İşte bunlar gafillerdir.


    Ali Bulaç : Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Yemin olsun ki, cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır; bu kalblerle gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır; onlarla görmezler (ibret almazlar). Kulakları vardır; onlarla nasihat dinlemezler. İşte bunlar, hayvanlar gibidir; doğrusu daha sapık ve şaşkındırlar. Gafil olanlar da işte bunlardır.


    Bekir Sadak : And olsun ki, cehennem icin de bircok cin ve insan yarattik; onlarin kalbleri vardir ama anlamazlar; gozleri vardir ama gormezler; kulaklari vardir ama isitmezler. Iste bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapiktirlar. Iste bunlar gafillerdir.


    Celal Yıldırım : Şanıma and olsun ki, cin ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yarattık; kalbleri vardır onunla (hakkı) anlamazlar, gözleri vardır onunla (hakikati) görmezler, kulakları vardır, onunla (doğruyu) işitmezler. İşte bunlar (bu şuursuzlar) hayvanlar gibidir, belki daha da sapık ve şaşkındırlar, işte gafiller ancak bunlardır!.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.


    Diyanet Vakfi : Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.


    Edip Yüksel : İnsanlardan ve cinlerden çok sayıda kişiyi cehenneme mahkum ettik. Kalpleri var, fakat kavrayamazlar; gözleri var, fakat görmezler; kulakları var, fakat işitmezler. Onlar, çiftlik hayvanları gibidir, hatta daha da kötü... Ve onlar, olup bitenden habersizdirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için Cinn-ü İnsten bir çoğunu Cehennem için yarattık, onların öyle kalbleri vardır ki onlarla doymazlar, ve öyle gözleri vardır ki onlarla görmezler ve öyle kulakları vardır ki onlarla işitmezler, işte bunlar behaim gibi, hattâ daha şaşkındırlar, işte bunlar hep o gafiller


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla
    işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidirler, hatta daha şaşkındırlar. İşte o gafiller ancak bunlardır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.


    Fizilal-il Kuran : Andolsun ki, birçok cini ve insanı cehennemlik olarak yarattık. Onların kalpleri var. Fakat anlamazlar, gözleri var, fakat görmezler, kulakları var, fakat işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta hayvanlardan da sapıktırlar. Onlar gaflet içindedirler.


    Gültekin Onan : Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır fakat bununla kavramazlar; gözleri vardır fakat bununla görmezler; kulakları vardır fakat bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki biz cin ve insden bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, bunlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hattâ daha sapıkdırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : Celâlim hakkı için, cinlerden ve insanlardan birçoğunu (kendi irâdeleriyle hak edecekleri üzere) Cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, (ancak kendi küfürleri sebebiyle artık) onlarla (hakkı zevk edip) anlamazlar; onların gözleri vardır (ama) onlarla(Allah’ın delîllerini) görmezler; onların kulakları da vardır, (ama) onlarla (İlâhî nasîhatleri)işitmezler! İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da aşağıdırlar. İşte onlar, gafillerin ta kendileridir.


    İbni Kesir : Andolsun ki; Biz cinn ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duymazlar. Onlar; hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar; gafillerin kendilerdir.


    Muhammed Esed : Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitmeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır. Hayvan sürüsü gibidir bunlar; hayır hayır, doğru yolu kavramakta onlardan da aşağı: Körcesine dalıp gitmiş olanlar işte böyleleridir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, cinden ve insten çoklarını cehennem için yarattık, onların kalbleri vardır ki, onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır ki, onlar ile göremezler ve onların kulakları vardır ki, onlar ile işitemezler. Onlar hayvanlar gibidirler, belki onlar daha sapıktırlar. İşte gâfil olanlar onlardır.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz cinlerden ve insanlardan pek çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat o kalplerle anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapık ve şaşkındırlar. Ve işte onlar gafillerdir.


    Şaban Piriş : Cinlerden ve insanlardan çoğunu cehennemlik kıldık. Çünkü onların kalpleri vardır. Onunla anlayış göstermezler. Gözleri vardır, onunla görmezler, kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta onlardan da aşağıdırlar. İşte onlar gafillerdir.


    Suat Yıldırım : Biz cehennem için cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler. Hasılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.


    Süleyman Ateş : Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki kalbleri var, fakat onlarla anlamazlar; gözleri var, fakat onlarla görmezler; kulakları var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha da sapık... Ve işte gâfiller onlardır!


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık.) Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.


    Ümit Şimşek : Cinlerden de, insanlardan da Biz pek çok Cehennemlikler yarattık. Onların kalpleri vardır, anlamazlar; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. Onlar hayvan gibi, hattâ daha da şaşkındırlar. Onlar gafillerin tâ kendileridir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  2. وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lillâhil esmâul husnâ fed’uhu bihâ ve zerûllezîne yulhıdûne fî esmâih(esmâihî), se yuczevne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).



    1. ve li allâhi : ve Allah'ındır

    2. el esmâu el husnâ : en güzel isimler

    3. fe ud'u-hu : artık ona dua edin

    4. bi-hâ : onunla

    5. ve zerû ellezîne : ve o kimseleri terket

    6. yulhıdûne : saptırıyorlar

    7. fî esmâi-hi : onun isimlerinde, isimleri hakkında

    8. se yuczevne : yakında cezalandırılacaklar

    9. mâ : o şey (dolayı)

    10. kânû : oldular

    11. ya'melûne : yapıyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : En güzel isimler Allah'ındır, artık O'na onunla (esmaları ile) dua ediniz! Allah'ın isimlerini (mânâsını) saptıranları terket! Yapmış oldukları şeyden dolayı yakında cezalandırılacaklar.
    Diyanet İşleri : En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Güzel adlar, Allah'ındır, o adlarla duâ edin ona ve onun adlarını başka anlamlara çekenleri, o adları başkalarına verenleri, onu, ona lâyık olmayan adlarla çağıranları bırakın, onlar, yaptıklarının cezâsını görecekler.


    Adem Uğur : En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.


    Ahmed Hulusi : Esmâ ül Hüsnâ Allâh'ındır (o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK, SAMED Allâh'a işaret eder. . . Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O'nundur; beşer anlayışıyla kayıt altına girmez. Nitekim Mu'minûn: 91'de: SubhanAllahi amma yasıfun = onların vasıflamalarından Allâh münezzehtir, buyurulur)! O'na isimlerin mânâlarıyla yönelin. . . O'nun Esmâ'sında ilhada sapanları (şirke düşenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir.


    Ahmet Tekin : Esmâü’l-hüsna, en güzel isimler Allah’ındır. O’na, o güzel isimlerle zikir ve dua edin, O’nun isimlerine, dil uzatan Allahsızları, mülhidleri terkedin. Onlar işlemekte oldukları amellerin cezasına çarptırılacaklar.


    Ahmet Varol : En güzel isimler Allah'ındır. O'na onlarla dua edin ve O'nun isimleri hakkında aykırılığa sapanları bırakın [13]. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.


    Ali Bulaç : İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığa (ve inkâra) sapanları' bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.


    Ali Fikri Yavuz : En güzel isimler (Esmâ-i Hüsna), Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle dua edin. Onun isimlerinde (Aziz’den, putları için Uzza kelimesini çıkararak) sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyamette onlar, yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.


    Bekir Sadak : En guzel isimler Allah'indir, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda egrilige sapanlari birakin. Onlar yaptiklarinin cezasini goreceklerdir.


    Celal Yıldırım : En güzel isimler Allah'ındır. O halde siz O'nu o güzel isimleriyle çağırın (duâ ve ibâdet edin); O'nun isimleri hakkında sapıtıp yanlış yolu seçenleri bırakın, ileride onlar yapageldiklerinin cezasını göreceklerdir.


    Diyanet İşleri (eski) : En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.


    Diyanet Vakfi : En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.


    Edip Yüksel : En güzel isimler ALLAH'ındır; öyleyse O'nu onlarla çağırın. O'nun isimlerini tahrif edenleri bırakın; yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki Allahındır en güzel isimler (esmai husnâ) onun için siz ona onlarla çağırın ve onun isimlerinde sapıklık eden mülhidleri bırakın, yarın onlar yaptıklarının cezasını çekecekler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Oysa en güzel isimler Allah'ındır. Onun için siz O'nu onlarla çağırın ve O'nun isimlerinde sapıklık eden mülhidleri bırakın. Yarın onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Oysa en güzel isimler Allah'ındır. Bundan dolayı Allah'a onlarla dua edin. Onun isimlerinde sapıklık eden mülhidleri (inkârcıları) terkedin. Onlar yakında yaptıklarının cezasını çekecekler.


    Fizilal-il Kuran : En güzel isimler Allah'ınkilerdir. O'na o isimler ile dua ediniz. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları sapıklıkları ile başbaşa bırakınız. Onlar yaptıklarının cezasını ilerde çekeceklerdir.


    Gültekin Onan : İsimlerin en güzeli Tanrı'nındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığı (ve inkara) sapanları' bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.


    Hasan Basri Çantay : En güzel isimler Allahındır. O halde Ona bunlarla düâ edin. Onun isimlerinden eğri (ve aykırı) yola gidenleri bırakın. Onlar, yapmakda olduklarının cezasına uğratılacaklardır.


    Hayrat Neşriyat : Esmâü’l-Hüsnâ (en güzel isimler) ise Allah’ındır! Öyleyse O’na onlarla duâedin; ve O’nun isimleri hakkında haktan (meyledip) sapanları bırakın! (Onlar,) yakında yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir.


    İbni Kesir : En güzel isimler Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar, yaptıklarının cezalarını göreceklerdir.


    Muhammed Esed : Yetkinlik ve kusursuzluğa dair nitelikler (yalnızca) Allaha aittir. Öyleyse, bu niteliklerle artık yalnız Allahı çağırın. Ve Onun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun: Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : En güzel isimler Allah Teâlâ'ya mahsustur. O'na o isimler ile duada bulunun ve O'nun isimlerinde haktan ayrılan kimseleri terkediniz. Onlar işler oldukları şeylere göre cezaya uğrayacaklardır.


    Ömer Öngüt : En güzel isimler Allah'ındır. O halde Allah'a o güzel isimlerle duâ edin. O'nun isimleri hususunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yakında yaptıklarının cezalarını göreceklerdir.


    Şaban Piriş : En güzel isimler Allah’ındır. O’na o isimleri ile dua edin. O’nun isimleri konusunda sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.


    Suat Yıldırım : En güzel isimler Allah’ındır, o halde bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimleri konusunda haktan sapanları terk edin. Onlar işlediklerinin cezasını çekeceklerdir.


    Süleyman Ateş : En güzel isimler Allâh'ındır. O halde O'na o (güzel isim)lerle du'â edin ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezâsını çekeceklerdir.


    Tefhim-ul Kuran : İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığa (ve inkâra) sapanları' bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır.


    Ümit Şimşek : En güzel isimler Allah'ındır; siz Ona bu isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında doğru yoldan ayrılanları ise bırakın. Onlar yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin. O'nun isimlerinde ters bir tutum izleyenleri bırakın. Yapıp ettiklerinin cezasını çekeceklerdir.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  3. وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).



    1. ve mim-men (min men) : ve o kimselerden

    2. halâk-nâ : biz yarattık

    3. ummetun : bir ümmet, topluluk (vardır)

    4. yehdûne : hidayete erdirir

    5. bi el hakkı : Hakk'a

    6. ve bihî : ve onunla

    7. ya'dilûne : adaletli davranırlar, adaleti sağlarlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakk'a (Allah'a) ulaştırırlar ve onunla adaletle hükmederler.


    Diyanet İşleri : Yarattıklarımızdan, hakka sarılarak doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Yarattıklarımızdan bir topluluk var ki halkı gerçeğe irşâd eder ve gerçek olarak adâletle muâmelede bulunur.


    Adem Uğur : Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.


    Ahmed Hulusi : Yarattıklarımızdan (öyle) bir topluluk var ki, Hak olarak hakikate erdirirler ve O'nun ile her şeyin hakkını verirler!


    Ahmet Tekin : Yarattıklarımız içinden hak kitap Kur’ân ile toplumda hakça bir düzen gerçekleştirmek için, hakkı, hayrı gözeterek doğru yolu gösteren, hakkı ayakta tutarak adâleti yerine getiren teşkilâtlı, tutkun, eğitimli, yetişmiş, uzman yönetici kadrolar, cemaatler, müesseseler (devlet) devamlı bulunmalıdır.


    Ahmet Varol : Yarattıklarımız içinde hakka yönelten ve onunla adaleti uygulayan bir topluluk da vardır.


    Ali Bulaç : Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.


    Ali Fikri Yavuz : Yine bizim yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, rehberlik ederler ve hak ile hüküm verirler.


    Bekir Sadak : Yarattiklarimizdan bir topluluk hakki gosterirler ve onunla hukmederler. *


    Celal Yıldırım : Yarattıklarımızdan bir ümmet de var ki, onlar hakka giden yolu gösterir, ona doğru irşâd ederler; yine onunla adaleti uygularlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Yarattıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler.


    Diyanet Vakfi : Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur.


    Edip Yüksel : Yarattıklarımızın arasında bir topluluk var ki gerçek ile yol gösterirler ve yine onunla hakkı gözetirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Yine bizim halk ettiklerimizden bir ümmet de var ki hakka rehberlik ederler, ve onunla icrayı adalet eylerler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Yine bizim yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardır ki, hakka rehberlik ederler ve onunla adaleti yerine getirirler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.


    Fizilal-il Kuran : Yarattığımız insanlar içinde başkalarını hakka ileten ve hakka uygun, adil hükümler veren bir kesim varılır.


    Gültekin Onan : Yarattıklarımızdan hakka yöneltip ileten ve onunla adaleti (uygulayan) bir ümmet vardır.


    Hasan Basri Çantay : Yaratdıklarımızdan öyle bir ümmet de vardır ki onlar hakka rehberlik ederler, adaleti de onunla (o dairede) tatbıyk ederler.


    Hayrat Neşriyat : Yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, (insanlara) hak ile doğru yolu gösterirler ve onunla adâleti tatbîk ederler.


    İbni Kesir : Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki; onlar hakkı gösterirler ve onunla adaleti uygularlar.


    Muhammed Esed : Yarattıklarımız arasında (başkalarına) doğru yolu gösteren ve onun ışığında adaletle davranan insanlar da vardır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, onlar hak ile rehberlik ederler ve hak ile adâlette bulunurlar.


    Ömer Öngüt : Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve hak ile hüküm verirler.


    Şaban Piriş : Yarattıklarımızdan hakka yönelten ve onunla adaleti sağlayan bir toplum vardır.


    Suat Yıldırım : Yarattıklarımız içinde, daima Hakka giden yolu gösteren ve onunla adaleti gerçekleştiren bir topluluk vardır.


    Süleyman Ateş : Yarattıklarımız içinde, doğrulukla hakka götüren ve hak ile adâlet yapan bir ümmet de vardır.


    Tefhim-ul Kuran : Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.


    Ümit Şimşek : Yarattıklarımız arasından bir topluluk da var ki, hak sözle insanlara doğru yolu gösterir ve hak ile hükmederek adalet ederler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bizim yarattıklarımızdan bir ümmet var ki, hakka rehberlik eder ve onunla adalet sunarlar.


    Bu ayet bir hidayet ayetidir, aşağıdaki meallerde ayetin sadece hidayet ile ilgili bölümü yer alıyor olabilir, dikkatinize sunarız.


    Abdullah Aydın : Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki, onlar gerçeği gösterirler ve hak ile hüküm verirler.


    Ahmet Davudoğlu : Yine bizim yarattıklarımızdan bir ümmet de var ki, Hakka rehberlik ederler ve onunla adalet gösterirler.


    Ali Arslan : Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk var ki, hakka götürürler ve hak ile adalet ederler.


    Arif Pamuk : Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle ümmetler vardır ki, onlar hakka gidecek yolu gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.


    Ayntabî Mehmet Efendi : Yarattıklarımızdan bir cemaat vardır ki, insanları Hakka da'vet ve hakla hükmederler.


    Bahaeddin Sağlam : Yarattıklarımız içinde hakkı ve hakikati gösteren hak ile hükmeden bir toplum vardır.


    Diyanet Vakfı (1993) : Yarattıklarımızdan daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir milet bulunur.


    Hasan Tahsin Feyizli : Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet vardır ki, hakka rehberlik ederler ve o (hak) ile adalet yaparlar.


    Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay : Yarattıklarımızdan bir topluluk hakkı gösterirler ve onunla hükmederler.


    Hüseyin Kaleli : “Yarattığımız kimselerden hakla hidâyete eren ve onunla adalet yapanlar da vardır.”


    İsmail Mutlu, Şaban Döğen : Yarattıklarımız arasından bir topluluk vardır ki, insanlara hakkı gösterirler ve hak olan hükümlerle adalet ederler.


    Mustafa İslamoğlu : Yarattıklarımız içerisinde hakikate giden yolu gösteren ve onun sayesinde adâletle davranan kimseler de vardır.


    Nedim Yılmaz : Yarattıklarımızdan (insanlara) hak ile doğru yolu gösteren ve hak ile adaleti yerine getiren bir millet vardır.


    Ömer Rıza Doğrul : Yarattıklarımızdan bir cemaat vardır ki halkı doğru yola irşad ederler. Hak ile adaleti icra ederler.


    Talat Koçyiğit : Yarattıklarımız içinde bir ümmet de vardır ki, insanları Hakka irşad ederler ve hak ile hüküm verirler.


    Ziya Kazıcı, Necip Taylan : Yarattıklarımızdan hakka rehberlik eden ve onunla adalet eyleyen bir ümmet vardır.


    Bir Heyet : Yarattıklarımızdan, daima hak ile doğru yolu bulan ve onunla adil davranan bir ümmet (millet) vardır.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  4. وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn(ya’lemûne).



    1. vellezine (ve ellezîne) : ve o kimseler

    2. kezzebû : yalanladılar

    3. bi ayâti-nâ : âyetlerimizi

    4. se nestedricu-hum : onların derecelerini yavaş yavaş azaltacağız

    5. min haysu : bir yerden

    6. lâ ya'lemûne : bilmedikleri





    İmam İskender Ali Mihr : Âyetlerimizi yalanlayanları, onların derecelerini, bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaltacağız (böylece yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız).


    Diyanet İşleri : Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Delillerimizi yalanlayanlara gelince: Biz onları yavaş-yavaş hiç anlamayacakları noktalardan helâke yaklaştırır-dururuz.


    Adem Uğur : Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.


    Ahmed Hulusi : (Hakikate) işaretlerimizi yalanlayanları, hiç bilmedikleri taraftan aşama aşama (mekr yollu) helâke götürürüz.


    Ahmet Tekin : Âyetlerimizi, Kur’ân’ımızı yalanlayanları, hesap edemiyecekleri yerlerden yavaş yavaş gerilemeye, helâke sürükleyeceğiz.


    Ahmet Varol : Ayetlerimizi yalanlayanları bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş helake yaklaştıracağız.


    Ali Bulaç : Ayetlerimizi yalanlayanları ise, onları bilmiyecekleri bir yönden derece derece (günahları yükletip azaba) yaklaştıracağız.


    Ali Fikri Yavuz : Biz, âyetlerimizi (Kur’an’ı) yalanlıyanları, bilemiyecekleri yönden azar azar helâke yaklaştırırız.


    Bekir Sadak : Ayetlerimzi yalan sayanlari, bilmedikleri yonden, agir agir sonuclarina yaklastiracagiz.


    Celal Yıldırım : Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onları farkına varmayacakları şekilde yavaş yavaş, basamak basamak (kahrolacakları) sonuca yaklaştıracağız.


    Diyanet İşleri (eski) : Ayetlerimizi yalan sayanları, bilmedikleri yönden, ağır ağır sonuçlarına yaklaştıracağız.


    Diyanet Vakfi : Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz.


    Edip Yüksel : Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar farketmeden onları yavaş yavaş sonlarına yaklaştıracağız.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Âyetlerimizi tekzib etmekte olanlar ise biz onları bilemiyecekleri cihetten istidrac ile yuvarlıyacağız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ayetlerimizi yalanlamakta olanları ise, bilemeyecekleri yönlerden yavaş yavaş yuvarlayacağız.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Âyetlerimizi inkâr edenlere gelince, biz onları, bilemiyecekleri yönlerden derece derece düşüşe yuvarlayacağız.


    Fizilal-il Kuran : Ayetlerimizi yalanlayanları hiç farkına varmayacakları biçimde yavaş yavaş kötü akıbetlerine yaklaştıracağız.


    Gültekin Onan : Ayetlerimizi yalanlayanları ise onların bilmeyecekleri bir yönden derece derece (azaba) yaklaştıracağız.


    Hasan Basri Çantay : Âyetlerimizi yalan sayanları biz bilmeyecekleri nokta (lardan derece derece (yavaş yavaş) helake yaklaşdırırız.


    Hayrat Neşriyat : Âyetlerimizi yalanlayanları ise, bilmedikleri yerden yavaş yavaş (helâke)yaklaştırırız.


    İbni Kesir : Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; Biz, onları bilmeyecekleri noktadan derece derece helake yaklaştırırız.


    Muhammed Esed : Ama ayetlerimizi yalanlamaya kalkışan kimselere gelince; onları, ne olup bittiğinden haberleri olmadan adım adım alçaltacağız:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve o kimseler ki, Bizim âyetlerimizi tekzîp ettiler, işte onları bilmez oldukları cihetten yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.


    Ömer Öngüt : Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâka yaklaştıracağız.


    Şaban Piriş : Ayetlerimizi yalanlayanları ise yavaş yavaş bilmedikleri bir yerden (sonuçlarına) yaklaştıracağız.


    Suat Yıldırım : Âyetlerimizi yalan sayanları, farkına varamayacakları şekilde yavaş yavaş helâke yaklaştırırız.


    Süleyman Ateş : Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.


    Tefhim-ul Kuran : Ayetlerimizi yalanlayanları ise, biz onları bilmiyecekleri bir yönden derece derece (günahları yükletip azaba) yaklaştıracağız.


    Ümit Şimşek : Âyetlerimizi yalanlayanları ise, hiç ummadıkları bir yönden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilemeyecekleri bir yerden ağır ağır çöküşe götüreceğiz.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]









     


  5. وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve umlî lehum, inne keydî metîn(metînun)



    1. ve umlî : ve uzatırım, mühlet veriyorum


    2. lehum : onlara

    3. inne : muhakkak

    4. keydî : benim tuzağım (hilem)

    5. metînun : çok çetin, çok kuvvetli, zordur





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlara mühlet veririm, benim tuzağım (hilem) metindir (çetindir, katlanması zordur).


    Diyanet İşleri : Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve ben onlara mühlet veririm, şüphe yok ki azâbım pek şiddetlidir.


    Adem Uğur : Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam çetindir.


    Ahmed Hulusi : İstediklerini yapmaları için süre de tanırım onlara. . . Muhakkak ki benim ince düzenim metîndir (pek sağlamdır).


    Ahmet Tekin : Onlara mühlet de vermiş olabilirim. Unutmayın ki, benim, sizin tahmin edemeyeceğiniz helâk etme planımdan kurtuluş yoktur.


    Ahmet Varol : Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım çok sağlamdır.


    Ali Bulaç : Onlara bir süre tanıyorum. Hiç şüphesiz benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır.


    Ali Fikri Yavuz : Bir de ben, onlara mühlet veririm, (istedikleri gibi yaşarlar). Fakat ihsan görünüşünde, helâk ve perişan edişim pek çetindir.


    Bekir Sadak : Onlara mahsustan muhlet veririm, cunku Benim duzenim cetindir.


    Celal Yıldırım : Onlara mühlet veririm. Doğrusu benim onlarla ilgili düzenim çok metindir.


    Diyanet İşleri (eski) : Onlara mahsustan mühlet veririm, çünkü Benim düzenim çetindir.


    Diyanet Vakfi : Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam çetindir.


    Edip Yüksel : Hatta onlara umut veririm. Planım çetindir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve ben onların ipini uzatırım, çünkü keydim pek metîndir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve Ben onlara mühlet de veririm, çünkü benim kahrım çok çetindir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir.


    Fizilal-il Kuran : Onlara mühlet veririm. Çünkü benim tuzağım sağlamdır.


    Gültekin Onan : Onlara (belli) bir süre tanıyorum. Hiç kuşkusuz benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır.


    Hasan Basri Çantay : Ben onlara mühlet veririm. (Onların iplerini uzatıveririm!) Benim lütuf yüzünden kahrım (tahammül edilemeyecek kadar) çetindir.


    Hayrat Neşriyat : Hem onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım (onları âniden yakalamam) pek çetindir!


    İbni Kesir : Ben, onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Benim düzenim çetindir.


    Muhammed Esed : çünkü onları bir süre kendi hallerine bıraksam bile, bilin ki Benim ince tertibim çok sağlamdır!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve ben onlara mühlet veririm. Şüphe yok ki, benim yakalamam pek şedittir.


    Ömer Öngüt : Onlara mühlet veririm. Çünkü benim tuzağım çetindir.


    Şaban Piriş : Onlara süre veriyorum. Fakat benim tuzağım çetindir.


    Suat Yıldırım : Ben onlara mühlet veririm; fakat vakti gelince Benim cezalandırmam pek kesin ve şiddetlidir.


    Süleyman Ateş : Onlara mühlet veriyorum, çünkü benim tuzağım sağlamdır.


    Tefhim-ul Kuran : Onlara bir süre tanıyorum. Hiç şüphesiz benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır.


    Ümit Şimşek : Ben mühlet veririm; tuzağım ise pek çetindir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Süre tanıyorum onlara. Çünkü benim tuzağım pek yamandır.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  6. أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُواْ مَا بِصَاحِبِهِم مِّن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلاَّ نَذِيرٌ مُّبِينٌ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    E ve lem yetefekkerû mâ bi sâhıbihim min cinneh(cinnetin), in huve illâ nezîrun mubîn(mubînun).



    1. e ve : ve mi

    2. lem yetefekkerû : tefekkür etmezler

    3. mâ : yoktur, olmadı

    4. bi sâhıbi-him : sahiplerinde, onların arkadaşlarında

    5. min cinnetin : delilikten (bir şey)

    6. in huve illâ : o ancak ...'dır

    7. nezîrun : bir nezir, uyarıcı

    8. mubînun : apaçık, açıkça





    İmam İskender Ali Mihr : Ve onların sahibinde cinnetten (delilikten) yana bir şey olmadığını tefekkür etmezler mi? O ancak apaçık bir nezirdir.


    Diyanet İşleri : Onlar düşünmediler mi ki (çok iyi tanıdıkları, kendileriyle iç içe yaşamış olan) arkadaşlarında (Peygamber’de) delilikten eser yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Düşünmezler mi ki kendileriyle konuşanda delilikten eser bile yok; o ancak apaçık korkulu bir haber veren.


    Adem Uğur : Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Ahmed Hulusi : Düşünmediler mi ki, sahiplerinde hiçbir cinnet (akılsızlık) yoktur! O sadece apaçık bir uyarandır.


    Ahmet Tekin : Onlar, çocukluğundan beri tanıdıkları hemşehrileri, arkadaşları Muhammed’de bir delilik, cinlere mahkum olmuşluk belirtisi olmadığını hiç düşünemediler mi? O sadece sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayarak âşikâre uyarıcılık görevi yapan birisidir.


    Ahmet Varol : Arkadaşlarında [14] herhangi bir delilik eseri bulunmadığı üzerinde düşünmediler mi? O ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Ali Bulaç : Sahiplerinde (ya da arkadaşları olan peygamberde) delilikten hiç bir şey olmadığını düşünmüyorlar mı? O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir.


    Ali Fikri Yavuz : Onlar düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Hz. Peygamber aleyhisselâmda) cinnetten bir eser yoktur; O ancak Allah’ın azâbını haber veren açık bir korkutucudur?


    Bekir Sadak : Dusunmuyorlar mi ki, arkadaslari olan peygamerde deliligin eseri yoktur. O ancak acikca uyaran bir kimsedir.


    Celal Yıldırım : Hiç düşünmediler mi, vatandaşları (Hz. Muhammed'de) cinnet eseri yoktur. O ancak açık-seçik (ilerideki tehlikeli uçurumu haber veren) bir uyarıcıdır.


    Diyanet İşleri (eski) : Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları olan peygamberde deliliğin eseri yoktur. O ancak açıkça uyaran bir kimsedir.


    Diyanet Vakfi : Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Edip Yüksel : Düşünmezler mi? Arkadaşlarında hiç bir delilik yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunlar bir düşünmedilerde mi ki kendilerine söz söyliyen zatta, Cinnetten bir eser yoktur, o ancak ilerideki tehlükeyi açık bir surette haber veren bir nezîrdir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunlar hiç düşünmediler mi ki, kendilerine söz söyleyen zatta cinnetten bir eser yoktur. O, ancak ilerideki tehlikeyi açık bir şekilde haber veren bir uyarıcıdır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar arkadaşlarında herhangi bir cinnet bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, açık bir uyarıcıdan başka biri değildir.


    Fizilal-il Kuran : Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları Muhammed'in deli olması sözkonusu değildir. O sadece açık bir uyarıcıdır.


    Gültekin Onan : Arkadaşlarında delilikten hiç bir şey olmadığını düşünmüyorlar mı? (yetefekkeru) O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir.


    Hasan Basri Çantay : Onlar düşünmediler mi ki kendilerinin saahibinde delilik den hiç bir (eser) yokdur. O, ilerideki tehlikeyi apaçık haber verenden başka (bir zât) değildir.


    Hayrat Neşriyat : Düşünmediler mi ki arkadaşlarında (Muhammed’de) hiçbir delilik yoktur. O ancak (Allah’ın azâbı ile) apaçık bir korkutucudur.


    İbni Kesir : Düşünmüyorlar mı ki; arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Muhammed Esed : Peki (çocukluğundan beri tanıdıkları) (bu) arkadaşlarında cinnetten eser olmadığı hiç mi akıllarına gelmiyor. Oysa, o sadece açıktan açığa uyaran biri.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar düşünmediler mi ki, onların sahiplerinde bir cinnet eseri yoktur. O ancak âşikâr bir sûrette bir nezîrden başka değildir.


    Ömer Öngüt : Hiç düşünmediler mi ki, arkadaşlarında delilikten hiçbir eser yoktur. O ancak apaçık bir uyarıcıdır.


    Şaban Piriş : Arkadaşları (Muhammed) deli değildir. O ancak açıkça bir uyarıcıdır. Hiç düşünmüyorlar mı?


    Suat Yıldırım : Bunlar hiç düşünmediler mi ki kendilerine tebliğde bulunan arkadaşları Muhammed’de delilikten hiçbir eser yoktur. O sadece ilerideki tehlikelerden kurtarmak için görevli bir uyarıcıdır.


    Süleyman Ateş : Düşünmediler mi ki arkadaşlarında hiçbir delilik yoktur, o apaçık bir uyarıcıdır?


    Tefhim-ul Kuran : Sahiplerinde (ya da arkadaşları olan peygamberde) delilikten hiç bir şey olmadığını düşünmüyorlar mı? O, apaçık bir uyarıp korkutucudan başkası değildir.


    Ümit Şimşek : Onlar, arkadaşlarında28 hiçbir cinnet eseri bulunmadığını düşünmezler mi? Oysa o apaçık bir uyarıcıdır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Düşünmediler mi ki, o arkadaşlarında cinnetten eser yok. Apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir o.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  7. أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِي مَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    E ve lem yanzurû fî melekûtis semâvâti vel ardı ve mâ halakallâhu min şey’in ve en asâ en yekûne kadıkterebe eceluhum, fe bi eyyi hadîsin ba’dehu yu’minûn(yu’minûne).



    1. e ve lem yanzurû : bakmıyorlar mı, bakmazlar mı

    2. fî : içinde, hakkında

    3. melekûti : nizam, saltanat, idare, mülkiyet

    4. es semâvâti : gökler, semalar

    5. ve el ardı : ve yeryüzü

    6. mâ halaka allâhu : Allah'ın yarattığı şey(ler)

    7. min : ...den, ...dan

    8. şey'in : bir şey

    9. ve : ve

    10. en asâ : ihtimal olması, olasılık olması

    11. en yekûne : olması

    12. kad ıkterebe : pek yakın olmuş olan, çok yaklaşmış olan

    13. ecelu-hum : onların ecelleri

    14. fe bi eyyi : artık hangisi

    15. hadîsin : bir söz

    16. ba'de-hu : ondan sonra

    17. yu'minûne : inanırlar (mü'min olurlar)





    İmam İskender Ali Mihr : Onlar yerlerin, göklerin hükümranlığına (sünnetullaha, idaresine) ve Allah'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimaline bakmıyorlar mı? Ondan sonra artık hangi söze inanırlar (mü'min olurlar).


    Diyanet İşleri : Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama , Allah’ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bakmazlar mı göklerdeki ve yeryüzündeki saltanat ve tedbîre ve Allah'ın yarattığı şeylerden herhangi birine ve ölüm çağlarının gelip çatmakta olduğuna? Bu sözden sonra da hangi söze inanırlar artık?


    Adem Uğur : Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?


    Ahmed Hulusi : Semâlar ve arzın melekûtuna (kuvvelerine), Allâh'ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? Artık bunlardan (ders almıyorlarsa) hangi söze iman ederler?


    Ahmet Tekin : Göklerin yerin işleyiş disiplini ve aslî düzeni, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şey ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceği konusunda hiç düşünerek tahliller yapmadılar mı, sonuçlar çıkarmadılar mı? Artık bu Kur’ân’dan sonra hangi söze inanacaklar?


    Ahmet Varol : Onlar göklerin ve yerin hükümranlığı, Allah'ın yarattığı şeyler ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği üzerinde düşünmediler mi? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?


    Ali Bulaç : Onlar, göklerin ve yerin 'bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete' (melekût) Allah'ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar?


    Ali Fikri Yavuz : Ve onlar, Allah’ın göklerde ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bu Kur’an’dan sonra hangi söze iman edecekler?


    Bekir Sadak : Goklerin ve yerin hukumranligini, Allah'in yarattigi her seyi ve ecellerinin yaklasmis olmasi ihtimalini dusunmuyorlar mi? Bundan sonra hangi soze inanacaklar?


    Celal Yıldırım : Onlar göklerin ve yerin ve Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyin varlık ve düzenini nasıl yüksek, dengeli ve ahenkli bir kanunla yürütüldüğüne bakmıyorlar mı ? Ve umulur ki ecellerinin de pek yakın olduğunu hiç düşünmediler mi ? Bundan sonra artık hangi söze inanırlar?!


    Diyanet İşleri (eski) : Göklerin ve yerin hükümranlığını, Allah'ın yarattığı her şeyi ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimalini düşünmüyorlar mı? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?


    Diyanet Vakfi : Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?


    Edip Yüksel : Göklerin ve yerin egemenliğine ve ALLAH'ın yarattığı şeylere bakmazlar mı? Son anlarının yaklaşmış olabileceğini hiç düşünmezler mi? Bundan sonra artık hangi hadise (söze) inanırlar?


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bunlar Göklerin ve Yerin ve Allahın yarattığı her hangi bir şey'in bütün tedbir-ü melekûtü (bütün şüunatiyle zapt-u tasarrufunu tedbir ve idare eden kudret ve saltanatın azameti) hakkında bir nazar yürütmedilerde mi? Ve şu ecellerinin cidden yaklaşmış olması ıhtimalini bir düşünmedilerde mi? O halde buna iyman etmedikten sonra hangi söze inanırlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bunlar göklerin, yerin ve Allah'ın yarattığı her hangi birşeyin tedbir ve tasarrufu hakkında hiçbir fikir yürütemediler mi? Ve bir de şu ecellerinin yaklaşmış olması ihtimalini hiç düşünmediler mi? O halde buna inanmadıktan sonra hangi söze inanırlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah'ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah'ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bu Kur'ân'dan sonra başka hangi söze inanacaklar.


    Fizilal-il Kuran : Göklerin ve yerin görkemli mekanizmasını, Allah'ın yaşattığı her şeyi ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmüyorlar mı? Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?


    Gültekin Onan : Onlar göklerin ve yerin melekutuna, Tanrı'nın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar?


    Hasan Basri Çantay : Onlar (Allahın) göklerde ve yerdeki o muazzam mülk-ü saltanat (ın) a, Allahın yaratdığı her hangi bir şey'e, belki ecellerinin yaklaşmış olduğuna da hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra hangi bir söze inanacaklar ki?


    Hayrat Neşriyat : Göklerin ve yerin melekûtuna (İlâhî tasarrufâtın açıkça göründüğü cihetine), Allah’ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? Artık ondan (Kur’ân’dan) sonra hangi söze îmân edecekler.


    İbni Kesir : Onlar; göklerin melekutuna, Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmazlar mı? Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?


    Muhammed Esed : Peki, (Allahın) göklerdeki ve yerdeki mutlak egemenliğini, yarattığı bütün o nesneleri hiç gözönüne almıyorlar mı? Ve (sormuyorlar mı kendilerine) ya vakit erişip ecelleri gelmişse? Artık bundan sonra, başka hangi habere inanacaklar?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar göklerin ve yerin muazzam mülkiyetine ve Allah Teâlâ'nın yarattığı herhangi bir şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabildiğine bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi bir söze inanacaklardır?


    Ömer Öngüt : Onlar göklerin ve yerin melekûtuna, Allah'ın yarattığı herhangi bir şeye bakmazlar mı? Belki de ecelleri yaklaşmıştır. Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?


    Şaban Piriş : -Göklerin ve yerin yönetimine ve Allah’ın yarattığı şeylere bakmıyor musunuz? Ecellerinizin yaklaşmış olması muhtemeldir. Bundan sonra hangi söze inanacaksınız?!


    Suat Yıldırım : Hiç düşünmezler mi göklerin ve yerin hükümranlığını, o muazzam saltanatı? Düşünmezler mi Allah’ın yarattığı herhangi bir mahlûktaki ilahî düzenlemeyi?Onu da düşünmezlerse bari ecellerinin yaklaşmış olabileceği ihtimalini?O halde buna iman etmedikten sonra, daha hangi söze inanırlar?


    Süleyman Ateş : Göklerin, yerin melekûtuna ve Allâh'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bak(ıp ibret al)madılar mı? Peki bun(a inanmadık)dan sonra hangi söze inanacaklar?


    Tefhim-ul Kuran : Onlar, göklerin ve yerin 'bağımlı olduğu egemenliğe ve sünnete (melekût),' Allah'ın yarattığı şeylere ve ihtimal (verip) ecellerinin pek yaklaştığına bakmıyorlar mı? Bundan sonra onlar artık hangi söze inanacaklar?


    Ümit Şimşek : Onlar göklerin ve yerin saltanatına, yahut Allah'ın yarattığı herhangi birşeye olsun bakmazlar mı? Yoksa ecellerinin yaklaşmış olabileceğine de mi bakmazlar? Bu Kur'ân'dan sonra daha hangi söze inanacaklar?


    Yaşar Nuri Öztürk : Göklerin ve yerin melekutuna, Allah'ın yarattığı herhangi birşeye bakmadılar mı; ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi? Peki, bu Kur'an'dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]









     


  8. مَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلاَ هَادِيَ لَهُ وَيَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).



    1. men : kimse, kim

    2. yudlili allâhu : Allah dalâlette bırakır

    3. fe lâ : artık yoktur

    4. hâdiye : hidayete erdiren kimse

    5. lehu : onun için

    6. ve yezeru-hum : ve onları bırakır, terkeder

    7. fî : içinde

    8. tugyâni-him : azgınlıkları, isyanları

    9. ya'mehûne : şaşırırlar, şaşkın halde olurlar






    İmam İskender Ali Mihr : Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).


    Diyanet İşleri : Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Allah, onları azgınlıkları içinde bırakır, bocalayıp dururlar.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah kimi yoldan çıkarırsa artık yoktur onu doğru yola sevkedecek ve onları can gözleri kör olarak şaşkınlıklarında bırakır gider.


    Adem Uğur : Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.


    Ahmed Hulusi : Allâh kimi saptırırsa, artık ona hidâyet edecek yoktur. . . Onları kendi taşkınlıkları içinde kör ve şaşkın, bocalar hâlde bırakır.


    Ahmet Tekin : Allah kimin hak yoldan uzaklaşmasına, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercihine özgürlük tanırsa, kimse onu doğru yola iletemez. Onları azgınlıkları içinde bocalar vaziyette bırakır.


    Ahmet Varol : Allah kimi sapıklığa düşürürse onu doğru yola iletecek yoktur. (Allah) onları taşkınlıkları içinde bocalar bir halde bırakır.


    Ali Bulaç : Allah'ın saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakıverir.


    Ali Fikri Yavuz : Kimi ki Allah doğru yoldan saptırır, artık onu yola getirecek kimse yoktur. Allah, onları azgınlıkları içinde bırakır, körü körüne yuvarlanır giderler.


    Bekir Sadak : Allah'in saptirdigini yola getirecek yoktur. O, sapanlari taskinliklari icinde bocalayip dururlarken birakir.


    Celal Yıldırım : Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, onu doğru yola iletecek yoktur. Allah onları azgınlıkları içinde bocalayıp şaşkın şaşkın dururken bırakıverir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın saptırdığını yola getirecek yoktur. O, sapanları taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakır.


    Diyanet Vakfi : Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır.


    Edip Yüksel : ALLAH'ın saptırdığı kimseler için yol gösterici bulunmaz. Onları azgınlıkları içinde bocalar durur halde bırakır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kimi ki Allah saptırır, artık onu yola getirecek yoktur, o onları bırakır, tuğyanları içinde kör körüne yuvarlanır giderler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah kimi saptırırsa, artık onu yola getirecek bir kimse yoktur. O, onları bırakır taşkınlıkları içinde, körü körüne yuvarlanıp giderler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah kimi saptırırsa onu yola getirecek bir kimse yoktur. O, onları kendi hâllerine bırakır ve kendi azgınlıkları içinde yuvarlanıp giderler.


    Fizilal-il Kuran : Allah'ın saptırdığı kulu hiç kimse doğru yola iletmez. O sapıkları, azgınlıklar içinde debelenmeye bırakır.


    Gültekin Onan : Tanrı'nın saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakıverir.


    Hasan Basri Çantay : Allah kimi sapdırırsa artık onu yola getirecek yokdur. O, bunları taşkınlığı içinde, ve serserî bir halde, bırakıverir.


    Hayrat Neşriyat : Allah kimi (küfrü sebebiyle) dalâlete atarsa, o takdirde onu hidâyete erdirecek kimse yoktur ve (Allah) onları azgınlıkları içinde bırakır da bocalayıp dururlar!


    İbni Kesir : Kimi, Allah saptırırsa; onu doğru yola götürecek yoktur. O, bunları taşkınlıkları içinde serseri bir halde bırakır.


    Muhammed Esed : Allahın sapıklık içinde bıraktığı kimseler için yol gösterici yoktur. Allah, onları körcesine sağa sola sendeleyip dururken o kurumlu azgınlıkları içinde bırakacaktır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Allah Teâlâ kimi dalâlete düşürürse artık ona hidâyet edecek bulunamaz ve onları kendi dalâletlerinde mütereddit bir halde bırakır.


    Ömer Öngüt : Allah'ın saptırdığını yola getirecek yoktur, onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bocalayıp dururken bırakır.


    Şaban Piriş : Allah kimi sapıklıkta bırakırsa onun bir rehberi yoktur. Onları azgınlıkları içerisinde şaşkın bir halde bırakır.


    Suat Yıldırım : Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola getirecek yoktur. Allah onları azgınlıkları içinde bırakır, körü körüne yuvarlanır giderler.


    Süleyman Ateş : Allâh kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren olmaz. Ve bırakır onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.


    Tefhim-ul Kuran : Allah'ın saptırdığı kimseye artık hidayet verecek yoktur. Ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakıverir.


    Ümit Şimşek : Allah'ın saptırdığını doğru yola getirebilecek yoktur. Allah onları bırakır da azgınlıkları içinde bocalar dururlar.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'ın şaşırttığına kimse kılavuzluk edemez. O bırakır onları ki, kudurgunlukları içinde bocalayıp dursunlar.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]









     


  9. يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي لاَ يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلاَّ هُوَ ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لاَ تَأْتِيكُمْ إِلاَّ بَغْتَةً يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِندَ اللّهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Yes’elûneke anis sâ’ati eyyâne mursâhâ, kul innemâ ilmuhâ inde rabbî, lâ yucellîhâ li vaktihâ illâ huv(huve), sekulet fîs semâvâti vel ard(ardı), lâ te’tîkum illâ bagtete(bagteten), yes’elûneke ke enneke hafiyyun anhâ, kul innemâ ilmuhâ indallâhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).



    1. yes'elûne-ke : sana sorarlar

    2. an es sâati : saatini (vaktini), o saatten, o saat hakkında

    3. eyyâne : ne zaman

    4. mursâhâ : vukua gelmesi

    5. kul : de

    6. innemâ : sadece, yalnızca

    7. ilmu-hâ : onun ilmi

    8. inde rabbî : Rabbimin yanında, Rabbimin katında

    9. lâ yucellî-hâ : onu açığa çıkarmaz (açıklamaz) açığa vermemek

    10. li vakti-hâ : onun vakti, zamanı

    11. illâ hu : ondan başkası (ancak o)

    12. sekulet : ağır geldi

    13. fî es semâvâti : göklerde, göklere (semalara)

    14. ve el ardı : ve yerde, yerlere

    15. lâ te'tî-kum : size gelmez

    16. illâ bagteten : ancak ansızın (ansızın olmaktan başka bir şekilde)

    17. yes'elûne-ke : sana sorarlar

    18. ke enne-ke : sanki sen

    19. hafiyyun : haberdar olarak, gizli olarak, (gizliden haberi olan)

    20. anhâ : ondan

    21. kul : de

    22. innemâ : sadece

    23. ilmu-hâ : onun ilmi

    24. inde allâhi : Allah'ın indinde, katında

    25. ve lâkinne : ve lâkin, fakat

    26. eksere en nâsi : insanların çoğu

    27. lâ ya'lemûne : bilmezler






    İmam İskender Ali Mihr : Sana saati (kıyâmet) ne zaman olacağını (karar kılındığını) soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. Yerlere ve göklere ağır geldi, o size ansızın gelir (ansızın olmaktan başka bir şekilde gelmez). Sen sanki ondan haberdarmışsın gibi soruyorlar. “Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır.” de. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.


    Diyanet İşleri : Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde ancak O (Allah) ortaya çıkaracaktır. O göklere de, yere de ağır basmıştır. O, size ancak ansızın gelecektir.” Sanki senin ondan haberin varmış gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Senden kıyâmetin ne vakit kopacağını sorarlar. De ki: Onu ancak Rabbim bilir. Vakti geldi mi onu ancak o izhâr eder; göklere de ağır basmıştır, yeryüzüne de ve size ancak ansızın gelip çatar. Biliyormuşsun da gizliyorsun gibi sana soruyorlar, de ki: Onu ancak Allah bilir, fakat insanların çoğu anlamaz bunu.


    Adem Uğur : Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler.


    Ahmed Hulusi : Sana, "Ne zaman gelip çatacak o saat?" diye soruyorlar. . . De ki: "Onun ilmi ancak Rabbimin indîndedir. . . Onu, sırası geldiğinde açığa çıkaracak yalnız 'HÛ'dur! (o tecellide zaman - mekân, eşya - kişi söz konusu olmaz). . . Semâlara ve arza ağır gelmiştir. . . Size ancak ansızın gelir. " Sanki sen onu (deneyimleyerek) bilensin gibi sana soruyorlar. . . De ki: "Onun ilmi, Allâh indîndedir. . . Fakat insanların çoğunluğu bilmiyorlar. "


    Ahmet Tekin : Sana kıyametin kopacağı ânı soruyorlar:
    'Kâinattaki hayatiyet ne zaman ebedî âlemin limanına demir atıp duracak?' diyorlar.
    'Kıyametin kopacağı an ile ilgili bilgi Rabbimin katındadır. Kıyameti vaktinde gerçekleştirecek olan da yalnızca O’dur. Göklerde ve yerde onun ağırlığı dayanılacak gibi değildir. O size ansızın gelecektir.' de. Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi, sana soruyorlar.
    'Onunla ilgili bilgi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilemeyecekler' de.


    Ahmet Varol : Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: 'Onun bilgisi Rabbimin katındadır. Rabbinden başka onun vaktini bildirecek yoktur. O göklerde ve yerde bulunanlara çok ağır gelmektedir. [15] O size ancak ansızın gelir.' Sanki sen onun hakkında bilgi sahibiymişsin gibi senden onu soruyorlar. De ki: 'Onun bilgisi Allah katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.'


    Ali Bulaç : Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir." Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler."


    Ali Fikri Yavuz : Ey Rasûlüm, sana kıyametten soruyorlar: Ne zaman kopacak? De ki: “- onun ilmi, yalnız Rabbimin katındadır. Onu tam vaktinde, ancak O tecelli ettirecektir. O kıyamet öyle büyük bir meseledir ki, göklerde ve yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur. Size o, ancak ansızın gelecektir.” Gereği ile biliyormuşsun gibi, senden ısrarla onu sorarlar. Yine de ki: “- onun ilmi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”


    Bekir Sadak : Sana, kiyamet saatinin ne zaman gelip catacagini soruyorlar, de ki: «Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O'ndan baska belirtecek yoktur. Goklerin ve yerin, agirligini kaldiramiyacagi o saat, sizlere ansizin gelecektir.» Sen sanki ogrenmissin gibi sana soruyorlar, de ki: «Onu bilmek ancak Allah'a muhsustur, ama insanlarin cogu bu gercegi bilmezler.»


    Celal Yıldırım : Sana Kıyametin kopuş saatinden soruyorlar, ne zaman sübut bulacak (meydana gelecek) ? De ki; Onunla ilgili ilim Rabbimin katındadır. Onun vaktini Rabbimden başkası açıklayamaz. O saat göklerde de, yerde de ağır basmıştır; o size ancak ansızın gelecektir. Sen onu araştırıp biliyormuşsun gibi senden soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın yanındadır; ama ne var ki (bu gerçeği) insanların çoğu bilmezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana, kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar, de ki: 'Onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir.' Sen sanki öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, de ki: 'Onu bilmek ancak Allah'a mahsustur, ama insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.'


    Diyanet Vakfi : Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler.


    Edip Yüksel : Sana o saatin (dünyanın sonunun) ne zaman geleceğini soruyorlar. 'O'nun bilgisi Rabbimin yanındadır,' de. Onu vakti gelince O'ndan başkası ortaya çıkarmaz. Göklere ve yere ağır gelen o saat size ansızın gelecektir. Sanki ondan haberdar imişsin gibi sana soruyorlar. 'Onun bilgisi ALLAH'ın yanındadır,' de. Fakat insanların çoğu bilmez.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ne zaman demir atacak? Diye sana saatten soruyorlar, de ki: onun ılmi; yalnız rabbımın nezdindedir, onu, vaktı vaktına tecelli ettirecek ancak odur, o, öyle ağır bir mes'ele ki bütün Semavat-ü Arzda tahammül edecek yok, o size ancak bağteten gelecek, sanki sen ondan tefahhusle haberdar imişsin gibi soruyorlar, de ki: onun ılmi, ancak Allahın nezdindedir velâkin insanların ekserîsi bilmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ne zaman demir atacak? diye sana kıyametten soruyorlar. De ki: «Onun bilgisi yalnız Rabbimin katındadır. Onu vakti vaktine meydana getirecek O'dur! O öyle ağır bir meseledir ki, bütün göklerde ve yerde ona dayanacak bir kimse yoktur. O size ancak ansızın gelecektir.» Sanki sen onun hakkında bilgi edinip haberdar olmuşsun gibi senden soruyorlar. De ki: «Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sana, ne zaman kopacak diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki; onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onu tam vaktinde koparacak olan O'ndan başkası değildir. Onun ağırlığına göklerde ve yerde dayanacak bir kimse yoktur. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki, onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.


    Fizilal-il Kuran : Sana kıyamet anı hakkında sorarlar, ne zaman gelip çatacak diye. De ki, «onun bilgisi rabbimin tekelindedir. Vakti gelince, onu gerçekleştirip açığa çıkaracak olan O'dur.» Göklerin ve yerin ağırlığını kaldıramayacağı bu olay başınıza ansızın gelecektir. Sanki sen bu konuyu sürekli kurcalıyormuşsun gibi, sana onu soruyorlar. De ki; «onun bilgisi Allah'ın tekelindedir, fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.»


    Gültekin Onan : Sana o saatin (dünyanın sonunun) ne zaman geleceğini soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi yalnızca rabbimin yanındadır / katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O size apansız bir gelişten başkası değildir." Sanki sen ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: "Onun ilmi yalnızca Tanrı'nın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmez."


    Hasan Basri Çantay : Kıyaametin sübût (ve vukuu) nun ne zaman olduğunu sana sorarlar. De ki: «Onun ilmi ancak Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklere de, yere de ağır basmışdır o. O, size (başka suretle değil) ancak ansızın gelir. Tam ma'nâsiyle biliyormuşsun gibi sana (tekrar) onu sorarlar (Yine) de ki: «Onun ilmi ancak Allah karındadır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler».


    Hayrat Neşriyat : (Ey Habîbim!) Sana, 'Onun gelip dayanması ne zaman?' diye kıyâmetten soruyorlar. De ki: 'Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onu vakti (geldiği)nde ortaya çıkaracak ancak O’dur!' (O kıyâmet) göklerde ve yerde (olan bütün mahlûkata) ağır gelmiştir! Size ancak ansızın gelecektir! Sanki sen ondan haberdarmışsın gibi, sana soruyorlar. De ki: 'Onun ilmi ancak Allah katındadır; fakat insanların çoğu (bu ilmin Allah’a âid olduğunu) bilmezler!'


    İbni Kesir : Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi, ancak Rabbımın katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Onun ağırlığını gökler de, yer de kaldıramaz. O, size ansızın gelir. Sen, onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.


    Muhammed Esed : (Ey Peygamber), sana Son Saatten soracaklar, "ne zaman gelip çatacak?" diye. De ki: "Doğrusu, buna dair gerçek bilgi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini Ondan başka açığa vuracak kimse de yoktur. (O Saat) göklere ve yere bütün ağırlığıyla çökecek ve sizi mutlaka umulmadık bir anda yakalayacak." Sana sanki bu (sırr)ın ısrarla peşine düşmekle belli-belirsiz içsel bir bilgi elde etmiş olman mümkünmüş gibi soracaklar. De ki: "Ona dair gerçek bilgi ancak Allah katındadır; ne var ki, insanların çoğu (bundan) habersizdir."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Senden Kıyametin ne zaman sübut bulacağını sual ederler. De ki: «Ona ait bilgi ancak Rabbimin indindedir. Onun vaktini ondan başkası açıklayamaz. (Bu) Göklerde ve yerde ağır, muazzam bir keyfiyettir. O sizlere ansızın geliverir.» Senden sorarlar, sanki sen ondan bihakkın haberdar imişsin gibi. De ki: «Ona ait bilgi ancak Allah Teâlâ'nın nezdindedir. Fakat insanların çoğu bilmezler.»


    Ömer Öngüt : Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Resulüm! De ki: “Onu ancak Rabbim bilir. Onun vaktini O'ndan başka bilecek yoktur. Ağırlığını göklerin ve yerin kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir. ” Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Resulüm! De ki: “Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler. ”


    Şaban Piriş : Sana (kıyamet) saatini soruyorlar. Onun vaktinin ne zaman geleceğini. De ki: -Onun bilgisi Rabbimdedir. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Göklere ve yere o saat ağır basar. Kıyamet ansızın gelir. Sanki sen biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: -Onu bilmek sadece Allah’a mahsustur. Ama insanların çoğu bu gerçeği bilmez.


    Suat Yıldırım : Sana kıyametin ne zaman geleceğini sorarlar. De ki: "Onun ne zaman geleceğine dair bilgi yalnız Rabbimin nezdindedir. Vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O kıyamet öyle bir meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur!"O size ansızın gelecektir. Sen sanki onu biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: "Ona dair gerçek bilgi yalnız Allah’ın nezdindedir; ama insanların çoğu bunu bilmezler."


    Süleyman Ateş : Sana (Duruşma) sâ'at(in)den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman diye. De ki: "Onun bilgisi, ancak Rabbimin yanındadır. Onu tam zamanında açığa çıkaracak olan, yalnız O'dur. O, göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir." Sanki sen, onu biliyormuşsun gibi, sana soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi, Allâh'ın yanındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler."


    Tefhim-ul Kuran : Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: «Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir.» Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: «Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.»


    Ümit Şimşek : Sana kıyametin ne zaman geleceğini soruyorlar. De ki: Bu bilgi Rabbimin katındadır; onun vaktini Ondan başkası açıklayamaz. Gökler ve yer için o çok büyük birşeydir. Size ansızın geliverir. Sanki onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Bu bilgi Allah katındadır; lâkin insanların çoğu bunu bilmiyor.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar sana. De ki: "Ona ilişkin bilgi Rabbim katındadır. Onu, vakti geldiğinde belirginleştirecek olan yalnız O'dur. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O size ansızın gelecektir, başka değil." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  10. قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء اللّهُ وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Kul lâ emliku li nefsî nef’an ve lâ darran illâ mâşaallâh(mâşaallâhu), ve lev kuntu a’lemul gaybe lesteksertu minel hayri ve mâ messeniyes sûu in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yu’minûn(yu’minûne).



    1. kul : de

    2. lâ emliku : malik değilim (güce sahip değilim)

    3. li nefsî : nefsim için

    4. nef'an : bir fayda

    5. ve lâ darran : ve darlık olmaz

    6. illâ mâ şae allâhu : Allah'ın dilemesi hariç

    7. ve lev kuntu : ve eğer ben olsaydım

    8. a'lemu el gaybe : gaybı biliyorum

    9. le isteksertu : elbette çoğaltırım

    10. min el hayrı : hayırdan

    11. ve : ve

    12. mâ messeniye es sûu : bana bir kötülük dokunmaz

    13. in ene : öyle ise ben

    14. illâ : ancak

    15. nezîrun : bir nezir, uyarıcı

    16. ve beşîrun : ve bir müjdeleyici

    17. li kavmin : bir kavim için

    18. yu'minûne : inanırlar (mü'min olurlar)






    İmam İskender Ali Mihr : De ki: “Allah'ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü'min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.


    Diyanet İşleri : De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : De ki: Allah'ın dilediğinden başka kendime ne bir fayda vermeye gücüm yeter, ne bir zarardan kaçınmaya. Gaibi bilseydim daha fazla hayır elde etmek isterdim ve bana bir kötülük gelmezdi. Fakat ben ancak inanan topluluğu korkutan ve müjdeleyen biriyim.


    Adem Uğur : De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."


    Ahmed Hulusi : De ki: "Allâh'ın dilediği dışında, nefsim için ne bir fayda ve ne de bir zarar oluşturabilirim. . . (Mutlak) gaybı biliyor olsaydım, elbette hayrına çoğaltırdım. . . Bana kötülük de dokunmazdı. . . Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden topluluğa bir müjdeleyiciyim. "


    Ahmet Tekin : 'Benim, kendime, Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olanın dışında ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye gücüm yetebilir. Ben, eğer duyu ve bilgi alanı ötesini, gayb âlemini bilseydim, kazancımı, menfaatlerimi çoğaltmayı, durumumu iyileştirmeyi, mutluluğumu artırmayı isterdim. İnsan cinsinin başına gelen hiçbir kötülük, hiçbir sıkıntı da bana dokunmazdı. Ben sadece iman edecek bir kavmi, sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatarak uyaran ve Allah’ın rahmetini, merhametini, ihsanını, sevgisini müjdeleyen bir peygamberim.' de.


    Ahmet Varol : De ki: 'Allah dilemedikçe ben kendime herhangi bir yarar veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı biliyor olsaydım, hayrı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. [16] Ben sadece iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciyim.'


    Ali Bulaç : De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim."


    Ali Fikri Yavuz : De ki: “- Ben Allah’ın dilediğinden başka, kendi kendime ne bir menfaatı kazanmağa, ne de bir zararı defetmeğe sahip değilim. Eğer ben gaybi bilseydim, (zarar ve tehlikelerden sakınıp) elbet daha çok hayır yapardım ve bana hiç bir fenalık dokunmazdı, (hiç yenilmez ve bir ihtiyaç içinde kalmazdım.) Ben ancak kâfirleri cehennemle korkutucu ve imân edecekleri cennetle müjdeleyici bir Peygamberim.”


    Bekir Sadak : De ki: «Allah'in dilemesi disinda ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda degilim. Gorulmeyeni bileydim, daha cok iyilik yapardim ve bana kotuluk de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve mujdeleyen bir peygamberim.» *


    Celal Yıldırım : De ki: Ben —Allah'ın dilediği dışında— kendi kendime bir yarar ya da bir zarar vermeye sahip değilim. Eğer gaybı bilmiş olsaydım, iyilik yapmayı daha da çoğaltırdım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ama ben ancak imân eden bir milleti (tehlikeye karşı), uyaran, (onları sonsuz bir saadet ile) müjdeleyen bir peygamberim.


    Diyanet İşleri (eski) : De ki: 'Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.'


    Diyanet Vakfi : De ki: «Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.»


    Edip Yüksel : De ki: 'ALLAH'ın dilediğinden başka ben kendime ne bir yarar ne de bir zarar veremem. Gizliyi bilseydim mal varlığımı arttırırdım, bana kötülük de dokunmazdı. Ben ancak inanan bir topluma bir müjdeci ve uyarıcıyım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : De ki: ben kendi kendime Allahın dilediğinden başka bir menfaate de malik değilim bir mazarrata da, eğer ben bütün gaybi bilir olsa idim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı, ben o değil, ancak iyman edecek bir kavm için inzar-u bişarete memûr bir Peygamberim


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : De ki: «Ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka herhangi bir yarar ya da zarar sağlamaya malik değilim. Eğer ben bütün gaybı bilseydim, daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben ancak iman edecek bir kavmi uyarmak ve müjdelemek için görevli bir peygamberim.»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : De ki, ben kendi kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben iman edecek bir kavme müjde veren ve uyaran bir peygamberden başka biri değilim.


    Fizilal-il Kuran : De ki; ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka bir yarar ya da zarar dokunduracak güçte değilim. Eğer görünmeyeni, gaybı bilseydim, daha çok iyilik elde ederdim. Ve başıma hiçbir kötülük gelmezdi. Ben sadece müminler toplumuna seslenen bir uyarıcı ve müjdeciyim.


    Gültekin Onan : De ki: "Tanrı'nın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjde vericiden başkası değilim."


    Hasan Basri Çantay : De ki: «Ben kendim için, Allahın dilediğinden başka, ne bir fâide (yi celb etmi) ye, ne de bir zarar (ı savmıy) a muktedir değilim. Eğer ben ğaybı bilseydim elbet daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiç bir fenalık da dokunmazdı. Ben îman edecek her hangi bir kavme (Başlarına gelecek) azabın habercisi, (Cennetin) müjdeci (si) olmakdan başka (bir şey) değilim».


    Hayrat Neşriyat : De ki: 'Benim kendim için, Allah’ın dilemesi dışında, ne bir faydaya, ne de bir zarara mâlik değilim! Çünki gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde ederdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı! Ben ancak, îmân edecek bir kavim için bir korkutucu ve bir müjdeleyiciyim.'


    İbni Kesir : De ki: Ben, kendime Allah'ın dilediğinden başka ne fayda verebilirim, ne de zarar. Eğer ben, gaybı bileydim; daha çok hayır yapmak isterdim. Ve bana, hiç bir fenalık da dokunmazdı. Ben, sadece iman eden bir kavme uyarıcı ve müjdeciyim.


    Muhammed Esed : (Ey Peygamber) de ki: "Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren müjdeci".


    Ömer Nasuhi Bilmen : De ki: «Allah Teâlâ'nın dilediğinden başka nefsim için ne bir faideye ve ne de bir zarara mâlik değilim. Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim, elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım, ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben imân eden bir kavim için korkutucu ve müjdeleyiciden başka değilim.»


    Ömer Öngüt : De ki: “Ben kendime Allah'ın dilediğinden başka ne bir fayda ne de bir zarar vermeye sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben sadece iman eden bir topluluk için uyarıcı ve müjdeciyim. ”


    Şaban Piriş : De ki: -Benim kendim için bir fayda ve zarara Allah’ın dilediği kadardan başka gücüm yetmez. Eğer ben, görülmeyeni bilseydim, iyilik yapmayı artırırdım ve bana bir kötülük de dokunmazdı. İnanan bir toplum için sadece uyarıcı ve müjdeciyim.


    Suat Yıldırım : De ki: "Ben kendim için bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kadir değilim:Ne fayda sağlayabilirim, ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim.Şayet gaybı bilseydim elbette çok mal mülk elde ederdim, bana hiç fenalık da dokunmazdı. Ama ben iman edecek kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim."


    Süleyman Ateş : De ki: "Ben kendime, Allâh'ın dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sâhip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbete çok hayır (mal ve mülk) elde ederdim. Bana kötülük dokunmamış (beni cin çarpmamış)tır. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıp korkutucu ve bir müjde vericiden başkası değilim.»


    Ümit Şimşek : De ki: Allah dilemedikçe benim kendime ne bir yararım dokunur, ne de bir zararım. Eğer ben gaybı bilmiş olsaydım bundan pek çok yarar sağlardım; kötülük de bana dokunmazdı. Oysa ben iman edecek olanlara bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim, o kadar.


    Yaşar Nuri Öztürk : De ki: "Ben kendi nefsime, Allah'ın dilediğinden başka ne bir yarar sağlayabilirim ne de bir zarar verebilirim. Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapardım. Ama bana kötülük dokunmamıştır bile. Ben, inanan bir topluluk için bir uyarıcı ve müjdeciden başkası değilim."

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  11. هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا اللّهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve

    ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ, fe lemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen fe merret bihî, fe lemmâ eskalet deavâllâhe rabbehumâ lein âteytenâ sâlihan le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).



    1. huve ellezî : o ki

    2. halaka-kum : sizi yarattı

    3. min nefsin : bir nefsten

    4. vâhıdetin : bir tek

    5. ve ceale : ve kıldı, yarattı

    6. min-hâ : ondan

    7. zevce-hâ : eşini

    8. li yeskune : meyletmesi, teskin edilmesi, tatmin olması için

    9. ileyhâ : ona

    10. fe lemmâ : böylece, ...olduğu zaman

    11. tegaşşâ-hâ : onu (sarılıp) örttü

    12. hamelet : yüklendi (hamile kaldı)

    13. hamlen : bir yük (rahimdeki bebek)

    14. hafîfen : hafif olarak (ilk devresindeki aşılanmış hücre)

    15. fe merret : artık dolaştı, yürüdü

    16. bi-hî : onunla

    17. fe lemmâ : artık olduğu zaman

    18. eskalet : ağırlaştı, ağır oldu

    19. deavâ allâhe : ikisi Allah'a dua etti

    20. rabbe-humâ : ikisinin Rabbi

    21. le in : elbette, eğer, ise

    22. âteyte-nâ : sen bize ver

    23. sâlihan : salih olan

    24. le nekûnenne : mutlaka oluruz

    25. min eş şâkirîne : şükredenlerden







    İmam İskender Ali Mihr : Sizi bir nefsten yaratan ve onunla sükûn bulmanız için, ondan onun eşini yaratan O'dur. Böylece, onu (sarılıp) örtünce, hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Artık onunla dolaştı. Ağırlaştığı zaman ikisinin Rabbi Allah'a (ikisi) dua ettiler: “Eğer bize bir salih (evlât) verirsen mutlaka şükredenlerden oluruz.”


    Diyanet İşleri : Allah, sizi bir tek nefisten yaratan ve kendisi ile huzur bulsun diye eşini de ondan var edendir. (İnsan) eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklenir (gebe kalır) ve (bir müddet) onu taşır. Gebeliği ağırlaşınca her ikisi de Rableri Allah’a, “Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen, elbette şükredenlerden olacağız” diye dua ederler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle bir mabuttur ki sizi tek bir kişiden yarattı, ülfet ve ünsiyet etmesi için ondan da eşini halketti. Derken erkek eşine yaklaşınca eşi, hafif bir yük taşımaya ve onunla gidip gelmeye başladı. O yük ağırlaşınca ikisi de, bize âzâsı tam ve iyi bir evlât verirsen şüphe yok ki biz de şükredenlerden oluruz diye Rablerine duâ ettiler.


    Adem Uğur : Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.


    Ahmed Hulusi : "HÛ" ki, sizi TEK bir nefsten - benlikten (makro planda: Hakikat-i Muhammedî - Akl-ı evvel; mikro planda: insanlık şuuru - Akl-ı küll) yarattı ve ondan da eşini (makro planda: evreni; mikro planda: beyni) oluşturdu; ona yerleşsin diye. . . Onu (eşini) örtüp bürüyünce, (eşi) hafif bir yük yüklendi, onu taşıdı. . . Ağırlaştığında, ikisi birden Rableri olan Allâh'a: "Andolsun ki, eğer bize bir sâlih verirsen, mutlaka biz değerlendirenlerden oluruz" diye dua ettiler. (Bu âyet, hem âlemlerin oluşuyla ilgili olarak anlaşılabilir, hem de insanın oluşumuyla. )


    Ahmet Tekin : O sizi bir nefisten yaratan, yanında sükûnet ve huzur bulsun diye, kendisinden eşini var edendir. O eşini koynuna alınca, eşi hafif bir yük yüklenir. Bir müddet böyle geçer, derken yükü ağırlaşır. O vakit ikisi birden Rableri Allah’a:
    'Eğer bize sağlıklı, dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi, müslüman sâlih bir evlat verirsen mutlaka şükredenlerden oluruz' diye dua ederler.


    Ahmet Varol : O sizi tek bir candan yarattı; ondan kendisiyle huzur bulması için eşini var etti. Eşiyle birleşince eşi hafif bir yük yüklendi ve onu gezdirdi. Yükü, ağırlaşınca Rabbleri Allah'a: 'Eğer bize sağlıklı (bir çocuk) verirsen sana şükredenlerden olacağız' diye dua ettiler.


    Ali Bulaç : O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız."


    Ali Fikri Yavuz : Sizi bir nefisten (Âdem’den) yaratan ve bu nefisten de, gönlü kendisine meyledip rahat etsin diye zevcesini (Havva’yı) yaratan O’dur. Âdem, eşiyle münasebette bulununca, zevcesi hafif bir yük yüklendi (hâmile oldu). Bir müddet bu hafiflikle geçti. Nihayet gebeliği ağırlaşınca, her ikisi Rableri Allah’a şöyle dua ettiler; “-Eğer bize salih bir çocuk (teşekkülü tam olarak) verirsen yemin ederiz ki, şükreden kimselerden olacağız.


    Bekir Sadak : Sizi bir nefisten yaratan ave gonlunun huzura kavusacagi esini de ondan var eden Allah'tir. Esine yaklasinca, esi hafif bir yuk yuklendi ve bu halde bir muddet tasidi. Hamileligi agirlasinca, kari koca, Rableri olan Allah'a: «Bize kusursuz bir cocuk verirsen, and olsun ki sukredenlerden oluruz» diye yalvardilar.


    Celal Yıldırım : Sizi bir tek nefsten yaratan, ondan da gönlünün ısınıp yatışması için eşini vücuda getiren Allah'tır. Ne var ki, o eşine sarmaşdolaş olup yaklaştı, derken eşi hafif bir yük yüklendi ve bir süre böyle geçip gitti de ağırlaştı. Karı koca, Rableri olan Allah'a duâ ettiler: Eğer bize düzenli, elverişli, uygun bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden oluruz, dediler.


    Diyanet İşleri (eski) : Sizi bir nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır. Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı-koca, Rableri olan Allah'a: 'Bize kusursuz bir çocuk verirsen, and olsun ki şükredenlerden oluruz' diye yalvardılar.


    Diyanet Vakfi : Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler.


    Edip Yüksel : O sizi bir tek nefisten (aynı genetik özellikten) yarattı. Ondan da eşini yarattı ki dinginlik bulsun. Eşine yaklaşınca, hafif bir yükle yüklendi ve onunla gezindi. Yükü ağırlaşınca her ikisi Rab'leri ALLAH'a: 'Bize kusursuz bir çocuk verirsen şükredenlerden olacağız,' diye yalvardılar.


    Elmalılı Hamdi Yazır : O odur ki sizi bir tek nefisten yarattı, eşini de ondan yaptı ki gönlü buna ısınsın, onun için vaktaki bunu derâğûş eyledi, bu hafifçe bir hamlin hâmili oldu, bir müddet bununla geçti, derken ağırlaştı, o vakıt ikisi bir kendilerini yetiştiren Allaha şöyle dua ettiler: bize yaraşıklı bir çocuk ihsan edersen yemin ederiz ki elbet şükreden kullarından oluruz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O, o zattır ki sizi bir tek nefisten yarattı, eşini de ondan yarattı ki gönlü buna ısınsın. Onun için eşine yaklaşınca o hafif bir yükle hamile kaldı, bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden kendilerini yetiştiren Allah'a şöyle dua ettiler: «Bize salih yaraşıklı bir çocuk ihsan edersen, yemin ederiz ki, kesinlikle şükreden kullarından oluruz!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla sükûnet bulsun diye eşini de ondan yaratan Allah'tır. O, eşini kucaklayıp sarılınca (ona yaklaşınca), eşi hafif bir yük yüklendi (hâmile kaldı). Bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden Rableri olan Allah'a şöyle dua ettiler: «Eğer bize salih bir evlat verirsen, biz muhakkak şükredenlerden olacağız.»


    Fizilal-il Kuran : O ki, sizi bir tek kişiden türetti, o tek kişinin beraberliğinde huzura ereceği eşini de kendi özünden yarattı, eşini kucaklayıp sarınca, hafif bir yük yüklendi. Onu bir süre taşıdı, sonra yükü ağırlaşınca, eşler birlikte «eğer bize sağlıklı bir çocuk verirsen, kesinlikle sana şükredenlerden oluruz» diye Allah'a dua ettiler.


    Gültekin Onan : O sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp bürüyünce, o bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi rableri olan Tanrı'ya dua ettiler: "Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız."


    Hasan Basri Çantay : O, sizi bir candan (Âdemden) yaratan, bundan da, (gönlü) kendisine (yatıb) ısınsın diye, eşini yapan Odur (Allahdır). Vaktâ ki o, (eşini) örtüb bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi de (bir müddet) bununla gidip geldi. Nihayet (gebeliği) ağırlaşıncâ ikisi de Rablerine şöyle düâ etdiler: «Eğer bize düzgün (hilkati tam) bir çocuk verirsen andolsun ki her halde şükredenlerden olacağız».


    Hayrat Neşriyat : Sizi tek bir nefisten (Âdem’den) yaratan ve ondan da gönlü ona ısınsın diyeeşini (Havvâ’yı) yaratan O’dur. İşte ne zaman ki (o) onu örtüp bürüdü, (eşi) hafif bir yük yüklendi de onu (bir müddet) gezdirdi. Nihâyet (yükü) ağırlaşınca Rablerine şöyle duâ ettiler: 'Yemîn olsun ki, eğer bize kusursuz bir çocuk verirsen, elbette (bu ni'metine de)şükredenlerden oluruz!'


    İbni Kesir : O'dur, sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini vareden. Eşini örtüp bürüyünce; o, hafif bir yük yüklendi ve onunla bir müddet gider gelirdi. Nihayet ağırlaşınca; karı koca Rabbları olan Allah'a: Eğer bize salih bir çocuk verirsen andolsun ki şükredenlerden oluruz, diye dua ettiler.


    Muhammed Esed : Sizi (hepinizi) bir tek candan yaratan, Ve (sevgiyle) kadına meyletsin diye ona kendi özünden eş var edip çıkaran Odur. Öyle ki, o eşini kucaklayınca, eşi (ilkin) hafif bir yük yüklenir ve taşır o yükü. Sonra (kadın) gün gelip (çocuğun yüküyle) iyice ağırlaşınca, her ikisi birden Allaha, Rablerine yalvarırlar: "Bize gerçekten kusursuz bir (çocuk) bahşedersen, muhakkak ki sana şükreden kimselerden olacağız!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : O, o (Zât-ı Ecell-i Âlâ)dır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan yapmıştır ki onunla ünsiyette buluna. Vaktâ ki ona mukarenette bulundu, hafif bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı. Allah Teâlâ'ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir sâlih çocuk verir isen andolsunki, biz elbette şakirlerden oluruz.


    Ömer Öngüt : Sizi bir tek candan yaratan ve ondan da gönlünün ısınıp huzura kavuşacağı eşini vâreden Allah'tır. Ne vakit ki o, eşini örtüp bürüyünce hafif bir yük yüklendi. Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı-koca Rableri olan Allah'a: “Eğer bize sâlih bir çocuk verirsen muhakkak ki şükredenlerden olacağız. ” diye duâ ettiler.


    Şaban Piriş : Sizi tek bir kişiden yaratan ve kendisiyle huzur bulması için ondan eşini var eden O’dur. İnsan, eşini bürüdüğü zaman hafif bir yük yüklenir. Onunla bir süre geçer. Yükü ağırlaşınca Rab’leri olan Allah’a dua ederek: -Eğer bize sağlam bir çocuk verirsen sana şükredenlerden oluruz, derler.


    Suat Yıldırım : O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti. Erkek eşini sarıp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi, hamile kaldı. Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca her ikisi de Rab’leri olan Allah’a yönelip "Eğer bize sağlıklı, kusursuz bir evlat verirsen mutlaka Sana şükreden kullarından oluruz" diye yalvardılar.


    Süleyman Ateş : O'dur ki sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var eti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi, onu gezdirdi. (Yükü) ağırlaşınca ikisi beraber Rableri Allah'a du'â ettiler: "Eğer bize iyi, güzel bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden oluruz!" (dediler).


    Tefhim-ul Kuran : O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup yatışması için ondan da eşini var etti. Onu (eşini) örtüp bürüyünce, o da bir yük yüklendi ve bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah'a dua ettiler: «Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız.»


    Ümit Şimşek : Sizi tek bir candan yaratan, gönlünün ısınacağı eşini de aynı şeyden yaratan Odur. Nihayet o eşine sarıldığında, eşi hafif bir yük yüklendi ve onu beraberinde taşımaya başladı. Yükü ağırlaştığında, ikisi de Rablerine 'Bize eli yüzü düzgün bir çocuk verirsen biz şükredenlerden oluruz' diye yalvardılar.


    Yaşar Nuri Öztürk : O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, eşini de ondan vücuda getirdi ki, gönlü buna ısınsın. Eşini sarıp kucaklayınca o, hafif bir yük yüklendi de bir süre onu gezdirdi. Ağırlaştığında ikisi birden Rablerine şöyle dua ettiler: "Bize iyi huylu, yakışıklı bir çocuk verirsen yemin ederiz, şükredenlerden olacağız."



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  12. فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَا آتَاهُمَا فَتَعَالَى اللّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Fe lemmâ âtâhumâ sâlihan cealâ lehu şurakâe fîmâ âtâhumâ, fe teâlâllâhu ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).



    1. fe lemmâ : böylece olduğu zaman

    2. âtâ-humâ : ikisine verdi

    3. sâlihan : salih olan

    4. cealâ : kıldılar (ikisi)

    5. lehu : ona

    6. şurakâe : ortaklar

    7. fî-mâ : o şey(ler) hakkında

    8. âtâ-hu-mâ : ikisine verdi

    9. fe teâlâ allâhu : halbuki, Allah âlîdir, yücedir

    10. ammâ (an mâ) : şey(ler)den

    11. yuşrikûne : ortak, şirk koşuyorlar






    İmam İskender Ali Mihr : O ikisine salih bir (evlât) verdiğimiz zaman o ikisine (insanlardan bir çifte) verdiği şeylerle (hakkında) ona ortaklar kıldılar. Oysa Allahû Tealâ onların şirk koştuklarından yücedir (Âlî'dir).


    Diyanet İşleri : Fakat Allah onlara iyi ve sağlıklı bir çocuk verince de, Allah’ın kendilerine verdiği çocuk konusunda O’na ortaklar koşarlar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara âzâsı tam ve düzgün bir evlât verince de o yüzden şirk koştular. Oysa onların şirk koştuklarından tamamıyla münezzehtir.


    Adem Uğur : Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği bu çocuk hakkında (sonradan insanlar) Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir.


    Ahmed Hulusi : Onlara bir sâlih (evlat) verince, onlara verdiğine bağlı olarak Allâh'a ortaklar oluşturdular. . . Allâh onların ortak koştuklarından Yüce'dir.


    Ahmet Tekin : Allah kendilerine, sağlıklı, güzel, sâlih bir evlat verince, ikisi birden, verdiği evlât ile, içinde bulundukları nimetler ve imkânlarla ilgili, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında O’na ortaklar icadetmeye mi başlıyorlar? Allah, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Âdemoğulları’nın ortak koşmaya devam ettikleri şeylerden yüce ve uludur.


    Ahmet Varol : (Allah) onlara sağlıklı bir çocuk verince de, kendilerine verdiği şeyde O'na ortak koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştuklarından yücedir. [17]


    Ali Bulaç : Ama O, onlara (Adem'in çocukları erkek ve kadınlara) salih (bir çocuk) verince, kendilerine verdiği şey konusunda O'na ortaklar kılmaya başladılar. Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.


    Ali Fikri Yavuz : Fakat (Allah) onlara, her şeyi tam bir çocuk verince, tuttular çocuğun ismi üzerinde sonradan insanlar Allah’a bir takım ortaklar koşmağa başladılar. (Abdullah ismini verecek yerde, şeytanın kandırmasıyla Abdu’l Hâris ismini verdiler; yahud Âdem Aleyhisselâmın soyundan gelen çiftler, evlâdlarına Abdu’l-uzza, Abdu’l-menat ve Abdu’ş-Şems isimlerini vererek onları taptıkları putlara nisbet etmekle şirke vardılar.) Allah, onların koştukları şirkten münezzehtir.


    Bekir Sadak : Allah onlara kusursuz bir cocuk verince, kendilerine verdigi sey hakkinda Allah'a ortaklar kostular. Allah, onlarin ortak kostuklari seylerden yucedir.


    Celal Yıldırım : Ne vakit ki, Rabları onlara (dileklerine karşılık) düzenli uygun bir çocuk verdi; kendilerine verdiği bu nîmet hakkında (ölçüyü kaçırıp) Allah'a (bilmeden gizli ve örtülü anlamda) ortaklar koşmaya yöneldiler. Allah ise onların koşageldikleri ortaklıktan çok yücedir.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir.


    Diyanet Vakfi : Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği bu çocuk hakkında (sonradan insanlar) Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir.


    Edip Yüksel : Onlara kusursuz bir çocuk verince, O'nun kendilerine verdiği bu hediyeyle ilgili olarak O'na ortaklar koşmaya başladılar. ALLAH onların ortak koştukları her şeyden çok yücedir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Fakat Allah kendilerine yaraşıklı bir çocuk verince erkeği dişisi tuttular ona vergisi üzerinde bir takım şerikler koşmağa başladılar, Allah ise onların koştukları şirkten müteali


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Fakat Allah kendilerine yaraşıklı bir çocuk verince, tuttular O'na kendilerine vergisi üzerine bir takım ortaklar koşmaya başladılar. Allah ise onların koştukları şirkten yücedir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Fakat Allah, kendilerine salih bir evlat verince, her ikisi de tuttular verdiği evlatlar üzerine ona ortak koşmaya başladılar. Allah, onların koştukları şirkten münezzehtir.


    Fizilal-il Kuran : Fakat Allah onlara sağlıklı bir çocuk verince, kendilerine Allah tarafından verilen bu çocuk üzerinde Allah'a ortak koştular. Oysa Allah onların koştuğu ortaklardan münezzehtir.


    Gültekin Onan : Ama O, onlara salih (bir çocuk) verince, kendilerine verdiği şey konusunda O'na ortaklar koşmaya başladılar. Tanrı onların ortak koştuklarından yücedir.


    Hasan Basri Çantay : Fakat (Allah) onlara düzgün (bir çocuk) verince kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında ona eşler tutmıya başladılar. Onlar neyi eş tutuyorlarsa Allah onlardan (münezzehdir) yücedir.


    Hayrat Neşriyat : Fakat (onların neslinden öyle insanlar da var ki, Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği (bu çocuk) hakkında O’na (Allah’a) birtakım ortaklar koşmağa başladılar. Hâlbuki Allah, onların ortak koşmakta oldukları şeylerden pek yücedir.


    İbni Kesir : Allah onlara salih bir çocuk verince; kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular. Allah, onların ortak koştukları şeyden münezzeh tir.


    Muhammed Esed : Ama ne zaman ki O, kendilerine kusursuz bir (çocuk) bahşeder, hemen tutup Onun bahşettiği şeyin dünyaya gelmesinde Ondan başla güçlere de bir paye yakıştırmaya kalkarlar! Oysa, Allah, uluhiyetinde Ona ortak koştukları her şeyden, herkesten çok yücedir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki onlara sâlih evlat verdi. Bunlar kendilerine verdiği şeyde O'na (O Hâlık-i Kerîm'e) şerikler koşmaya başladılar. Allah Teâlâ ise bunların şerik koştukları şeylerden müteâlidir.


    Ömer Öngüt : Fakat Allah onlara sâlih bir evlât verince, kendilerine verdiği bu nimet hakkında Allah'a ortak koştular. Oysa Allah, onların şirk koşmalarından çok yücedir.


    Şaban Piriş : Onlara sağlam bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allah’a ortaklar tutarlar. Allah, onların ortak koştuklarından yücedir!


    Suat Yıldırım : Fakat Allah kendilerine kusursuz bir çocuk verince, annesi de babası da ölçüyü kaçırıp verdiği çocuk sebebiyle şirke bulaştılar. Tuttular, Allah’a birtakım şerikler yakıştırdılar. Halbuki Allah onların yakıştırdıkları her türlü ortaktan münezzehtir.


    Süleyman Ateş : Fakat (Allâh) onlara iyi, güzel bir çocuk verince, kendilerine verdiği şeyde Allah'a ortaklar koşmağa başladılar. Allâh ise onların ortak koştukları şeylerden yücedir.


    Tefhim-ul Kuran : Ama O, onlara (Adem'in çocukları erkek ve kadınlara) salih (bir çocuk) verince, kendilerine verdiği şey konusunda ona ortaklar kılmaya başladılar. Allah, onların şirk koşmakta olduklarından yücedir.


    Ümit Şimşek : Allah onlara eli yüzü düzgün bir çocuk verdiğinde ise, Onun verdiği şeyde Allah'a ortaklar koştular. Oysa Allah onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah onlara ruhta, bedende güzel bir çocuk verince, kendilerine verdiği nimete ikisi birden Allah'a ortak koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştuğu şeylerden arınmıştır.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  13. أَيُشْرِكُونَ مَا لاَ يَخْلُقُ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    E yu؛rikûne mâ lâ yahluku ؛ey’en ve hum yuhlekûn(yuhlekûne).



    1. e yu؛rikûne : ؛irk (ortak) mı ko؛uyorlar

    2. mâ : ؛eyi, ؛eyleri

    3. lâ yahluku : yaratamayan

    4. ؛ey'en : bir ؛ey

    5. ve hum : ve onlar

    6. yuhlekûne : yarat‎lanlar, yarat‎l‎yorlar





    فmam فskender Ali Mihr : Onlar kendileri yarat‎l‎yorken, bir ‏ey yaratamayan ‏eyleri ‏irk mi ko‏uyorlar?


    Diyanet ف‏leri : Hiçbir ‏eyi yaratamayan, kendileri yarat‎lan ‏eyleri Allah’a ortak m‎ ko‏uyorlar?


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Hiçbir ‏eyi yaratamayan bir varl‎ً‎ ona e‏ mi tutuyorlar, halbuki kendileri yarat‎lm‎‏t‎r.


    Adem Uًur : Kendileri yarat‎ld‎ً‎ halde hiçbir ‏eyi yaratamayan varl‎klar‎ (Allah'a) ortak m‎ ko‏uyorlar?


    Ahmed Hulusi : Kendileri yarat‎l‎yor olduklar‎ hâlde (ve) bir ‏ey yaratmayanlar‎ m‎ ortak ko‏uyorlar? (Bu iki âyette, insanlar‎n doًasal olay veya varl‎klar‎, Allâh yan‎ s‎ra ilâh - tanr‎ konumunda dü‏ünmelerine at‎f vard‎r. )


    Ahmet Tekin : Hiçbir ‏eyi yaratmayan, yarat‎lm‎‏ olanlar‎ m‎, ilâhl‎ً‎nda, otoritesinde, mülkünde, tasarruflar‎nda Allah’a ortak ko‏uyorlar?


    Ahmet Varol : Kendileri yarat‎lan ve bir ‏ey yaratmayan ‏eyleri Allah'a ortak m‎ ko‏uyorlar?


    Ali Bulaç : Kendileri yarat‎l‎p dururken, hiç bir ‏eyi yaratam‎yan ‏eyleri mi ortak ko‏uyorlar?


    Ali Fikri Yavuz : Bir ‏eyi yaratmaًa gücü yetmiyen putlar‎, Mekke mü‏rikleri Allah’a e‏ mi tutuyorlar? Halbuki onlar (putlar), bizzat mahlûk varl‎klard‎r.


    Bekir Sadak : Kendileri yaratilmisken, bir sey yaratamayan putlari mi ortak kosuyorlar?


    Celal Y‎ld‎r‎m : Hiçbir ‏ey yaratam‎yan ‏eyleri mi ortak ko‏uyorlar ? Oysa onlar‎n kendileri yarat‎lm‎‏t‎r.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Kendileri yarat‎lm‎‏ken, bir ‏ey yaratamayan putlar‎ m‎ ortak ko‏uyorlar?


    Diyanet Vakfi : Kendileri yarat‎ld‎ً‎ halde hiçbir ‏eyi yaratamayan varl‎klar‎ (Allah'a) ortak m‎ ko‏uyorlar?


    Edip Yüksel : Bir ‏ey yaratam‎yan, aksine yarat‎lm‎‏ olan ‏eyleri mi e‏ ko‏uyorlar?


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ona o hiç bir ‏ey yaratam‎yan ve kendilerini yarad‎l‎b durmakta bulunan mahlûklar‎m‎ ‏erik ko‏uyorlar


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : O'na, hiçbir ‏ey yaratamayan ve kendileri yarat‎l‎p durmakta olan yarat‎klar‎ m‎ ortak ko‏uyorlar?


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Hiçbir ‏ey yaratmayan ve kendileri yarat‎lm‎‏ olan putlar‎ m‎ Allah'a ortak ediyorlar, ona e‏ ko‏uyorlar?


    Fizilal-il Kuran : Hiçbir ‏ey yaratmayan, kendileri birer yarat‎k olan varl‎klar‎ Allah'a ortak ko‏uyorlar?


    Gültekin Onan : Kendileri yarat‎l‎p dururken, hiç bir ‏ey yaratamayan ‏eyleri mi ortak ko‏uyorlar?


    Hasan Basri اantay : Kendileri yarat‎l‎b durmakda olduklar‎ halde (bizzat) hiç bir ‏ey'i yaratamayan (putlar) ‎ (O yaradan Allaha) e‏ mi ko‏uyorlar onlar?


    Hayrat Ne‏riyat : Kendileri de yarat‎l‎yor olduklar‎ hâlde, hiçbir ‏ey yaratamayacak ‏eyleri(Allah’a) ‏irk mi ko‏uyorlar?


    فbni Kesir : Kendileri-yarat‎lm‎‏ken-Bir ‏ey yaratamayan ‏eyleri mi ortak ko‏uyorlar?


    Muhammed Esed : Peki, bunlar hiçbir ‏ey yaratmayan, tersine kendileri yarat‎lm‎‏ bulunan varl‎klara m‎ Allahla birlikte tanr‎l‎k yak‎‏t‎r‎yorlar?


    ضmer Nasuhi Bilmen : Bir‏ey yaratamayanlar‎ m‎ ‏erik ko‏uyorsunuz? Halbuki, onlar yarat‎lmaktad‎rlar.


    ضmer ضngüt : Kendileri yarat‎ld‎ً‎ halde, hiçbir ‏eyi yaratamayan ‏eyleri mi ‏irk ko‏uyorlar?


    قaban Piri‏ : Kendileri yarat‎lm‎‏ olup; hiçbir ‏ey yaratamayan ‏eyleri mi ortak ko‏uyorlar?


    Suat Y‎ld‎r‎m : (191-193) O’na hiç bir ‏ey yaratmaya güç yetiremeyen, zaten kendileri de yarat‎l‎p duran mahlûklar‎ m‎ e‏ ortak say‎yorlar? Halbuki o ‏erikler, kendilerini putla‏t‎ranlar‎n imdad‎na yeti‏emezler. Hatta onlar kendi nefislerine bile yard‎m saًlayamazlar. قayet siz onlar‎ doًru yola çaً‎racak olursan‎z size uymazlar. O mü‏rikleri siz ha hakka çaً‎rm‎‏s‎n‎z, ha susmu‏sunuz, size kar‏‎ onlar‎n durumu ayn‎d‎r.


    Süleyman Ate‏ : Hiçbir ‏ey yaratmayan, kendileri yarat‎lan ‏eyleri (Allah'a) ortak m‎ ko‏uyorlar?


    Tefhim-ul Kuran : Kendileri yarat‎l‎p dururken, hiç bir ‏eyi yaratam‎yan ‏eyleri mi ortak ko‏uyorlar?


    ـmit قim‏ek : Neyi ortak ko‏uyorlar: Hiçbir ‏ey yaratamayan ve kendileri yarat‎lm‎‏ olanlar‎ m‎?


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Hiçbir ‏ey yaratmayan, bizzat kendileri yarat‎lm‎‏ olan ‏eyleri/ki‏ileri mi ortak ko‏uyorlar?


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]







     


  14. وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلاَ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve lâ yestetîûne lehum nasran ve lâ enfusehum yansurûn(yansurûne).



    1. ve lâ yestetîûne : ve güç yetiremezler

    2. lehum : onlara

    3. nasran : bir yardım

    4. ve lâ : ve olmaz

    5. enfuse-hum : onlar nefslerine (kendilerine)

    6. yansurûne : yardım ederler (ediyorlar)






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onlara bir yardıma güç yetiremezler. Ve onlar kendilerine (de) yardım edemezler.


    Diyanet İşleri : Hâlbuki onlar (edindikleri ilâhlar) ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara yardım etmeye güçleri yetmeyen ve kendilerine de yardım etmeye muktedir olmayan şeyleri eş mi sayıyorlar ona.


    Adem Uğur : Halbuki (putlar) ne onlara bir yardım edebilirler ne de kendilerine bir yardımları olur.


    Ahmed Hulusi : (Allâh'a ortak koşulanlar) onlara yardıma muktedir olamadıkları gibi, kendi nefslerine de yardım edemezler!


    Ahmet Tekin : Bunların, ne onlara yardımları dokunabilir, ne de, kendilerine, birbirlerine yardım edebilirler.


    Ahmet Varol : Ortak koştukları şeyler ne onlara yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler.


    Ali Bulaç : Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.


    Ali Fikri Yavuz : Bu putlar, ne o tapınanlara, ne de kendi nefislerine yardım etmeğe güç yetiremezler.


    Bekir Sadak : Oysa putlar ne onlara yardim edebilir ve ne de kendilerine bir yardimlari olur.


    Celal Yıldırım : Hem o ortaklar onlara hiçbir şekilde yardıma güç getiremezler ve kendi kendilerine de yardımcı olamazlar.


    Diyanet İşleri (eski) : Oysa putlar ne onlara yardım edebilir ve ne de kendilerine bir yardımları olur.


    Diyanet Vakfi : Halbuki (putlar) ne onlara bir yardım edebilirler ne de kendilerine bir yardımları olur.


    Edip Yüksel : Putlar, ne onlara yardım edebilir, ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Halbuki onlar, onların imdadına yetişmezler, hattâ kendilerini bile kurtaramazlar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Halbuki onlar, onların imdadına yetişmezler, hatta kendilerini bile kurtaramazlar.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bu putlar, ne o tapınanlara, ne de kendi kendilerine yardım edebilirler.


    Fizilal-il Kuran : Oysa bu düzmece ortaklar, ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Gültekin Onan : Oysa (ortak koştukları) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne de kendi nefslerine yardım etmeye.


    Hasan Basri Çantay : Halbuki bunlar o (tapanlara) hiç bir suretle yardım edemeyecekler gibi kendi kendilerine bile yardım edemezler.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (bu putlar) ne onlara bir yardımda bulunabilirler, ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.


    İbni Kesir : Halbuki bunlar; ne onlara yardım edebilir, ne de kendilerine bir yardımları olabilir.


    Muhammed Esed : Ne onlara ne de kendi kendilerine bir yardımda bulunamayacak olan varlıklara mı?


    Ömer Nasuhi Bilmen : Halbuki bunlar için yardımda bulunmaya muktedir olamazlar. Ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.


    Ömer Öngüt : Onlar ne tapanlara ne de kendilerine hiçbir şekilde yardım edemezler.


    Şaban Piriş : Kendilerine bile yardım edemeyenler, onlara hiç yardım edemezler.


    Suat Yıldırım : (191-193) O’na hiç bir şey yaratmaya güç yetiremeyen, zaten kendileri de yaratılıp duran mahlûkları mı eş ortak sayıyorlar? Halbuki o şerikler, kendilerini putlaştıranların imdadına yetişemezler. Hatta onlar kendi nefislerine bile yardım sağlayamazlar. Şayet siz onları doğru yola çağıracak olursanız size uymazlar. O müşrikleri siz ha hakka çağırmışsınız, ha susmuşsunuz, size karşı onların durumu aynıdır.


    Süleyman Ateş : (O putlar), ne onlara bir yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım ederler?


    Tefhim-ul Kuran : Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.


    Ümit Şimşek : Onlara bir yardımı dokunmayan, hattâ kendilerine bile yardımdan âciz olanları mı?


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar, ne bunlara bir yardım sağlayabilirler ne de kendi benliklerine yardımcı olabilirler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  15. وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَتَّبِعُوكُمْ سَوَاء عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنتُمْ صَامِتُونَ


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yettebiûkum, sevâun aleykum e deavtumûhum em entum sâmitûn(sâmitûne).



    1. ve in ted'û-hum : ve onları çağırırsanız

    2. ilâ el hudâ : hidayete

    3. lâ yettebiû-kum : size uymazlar, tâbî olmazlar

    4. sevâun : birdir, eşittir

    5. aleykum : sizin üzerinize

    6. e deavtumû-hum : onları davet ettiniz mi

    7. em entum : veya siz

    8. sâmitûne : sessiz oldunuz






    İmam İskender Ali Mihr : Ve eğer onları hidayete (Allah'a ulaşmaya) çağırırsanız size tâbî olmazlar. Onları davet mi ettiniz yoksa siz sessiz mi kaldınız? Sizin için birdir (sizin durumunuz aynıdır, farketmez).


    Diyanet İşleri : Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, sussanız da sizin için birdir (sonuç alamazsınız).


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar. İster çağırın onları, ister susun, sizce ikisi de bir.


    Adem Uğur : Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar; onları çağırsanız da, sukût etseniz de sizin için birdir.


    Ahmed Hulusi : Şayet onları hüdaya (hidâyete) davet etseniz, size tâbi olmazlar. . . Ha onları davet etmişsiniz ha susmuşsunuz, ikisi de birdir.


    Ahmet Tekin : Eğer siz, onları doğru, hak yola, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yola çağırırsanız, size tâbi olmazlar. Onları ha davet etmişsiniz, ha davet etmeyip susmuşsunuz, hiç fark etmez.


    Ahmet Varol : Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir.


    Ali Bulaç : Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırırsanız da, suskun dursanız da size karşı (tutumları) birdir.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer o putları (veya müşrikleri) doğru yola çağırırsanız, size uymazlar. İster onları dâvet edin, ister sükût edin birdir.


    Bekir Sadak : Onlari dogru yola cagirirsaniz, size uymazlar; cagirmaniz da, susmaniz da onlar icin birdir.


    Celal Yıldırım : Onları doğru yola çağıracak olursanız size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha susup ses çıkarmamışsınız, sizin aleyhinize (olan tutumları) aynıdır, değişmez.


    Diyanet İşleri (eski) : Onları doğru yola çağırırsanız, size uymazlar; çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir.


    Diyanet Vakfi : Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar; onları çağırsanız da, sukût etseniz de sizin için birdir.


    Edip Yüksel : Onları doğruya çağırsanız size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha sessiz kalmışsınız, sizin için birdir.


    Elmalılı Hamdi Yazır : ve eğer siz onları doğru yola çağıracak olsanız size uymazlar, ha onları çağırmışsınız yani samıtmişsiniz aleyhinizde müsavi gelir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Eğer siz onları doğru yola çağıracak olsanız, size uymazlar; onları ha çağırmışsınız, ha susmuşsunuz, aleyhinizde sizin için aynıdır.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Eğer siz onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha çağırmayıp susmuşsunuz, hiç fark etmez.


    Fizilal-il Kuran : Eğer onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar; onları çağırsanız da karşılarında suskun dursanız da sizin için birdir.


    Gültekin Onan : Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, suskun da dursanız size karşı (tutumları) birdir.


    Hasan Basri Çantay : Eğer bunları (putları) doğru yolu göstermiye çağırırsanız size uymazlar. Onları (müşrikleri) ha da'vet etmişsiniz, ha (etmeyib) susmuşsunuz, size karşı (durumları) birdir.


    Hayrat Neşriyat : Eğer onları hidâyete de da'vet etseniz, size tâbi' olmazlar. Siz onları çağırsanız da suskun kimseler olsanız da sizin için birdir.


    İbni Kesir : Onları doğru yola çağırsanız da, size uymazlar. Çağırmanız da, susmanız da onlar için birdir.


    Muhammed Esed : Yol göstermeleri için yakarsanız size cevap verecek durumda olmayan varlıklara mı? Onlara ister yakarın, ister karşılarında susun, sizin için fark eden bir şey olmaz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve eğer onları doğru yola davet etseniz size tâbi olmazlar. Siz onları davet etseniz de veya sükut eder olsanız da, sizin üzerinize müsavîdir.


    Ömer Öngüt : Onları doğru yola çağıracak olursanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, sussanız da sizin için birdir.


    Şaban Piriş : Onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da sussanız da sizin için birdir.


    Suat Yıldırım : (191-193) O’na hiç bir şey yaratmaya güç yetiremeyen, zaten kendileri de yaratılıp duran mahlûkları mı eş ortak sayıyorlar? Halbuki o şerikler, kendilerini putlaştıranların imdadına
    yetişemezler. Hatta onlar kendi nefislerine bile yardım sağlayamazlar. Şayet siz onları doğru yola çağıracak olursanız size uymazlar. O müşrikleri siz ha hakka çağırmışsınız, ha susmuşsunuz, size karşı onların durumu aynıdır.


    Süleyman Ateş : Onları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Ha onları çağırmışsınız, ha susmuşsunuz, sizin için birdir.


    Tefhim-ul Kuran : Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da, suskun dursanız da size karşı (tutumları) birdir.


    Ümit Şimşek : Siz onları doğru yola çağıracak olsanız, size uymazlar. Onlara seslenseniz de birdir, sussanız da.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onları, iyiye ve güzele çağırsanız sizi izlemezler. Ha onlara dua etmişsiniz ha sus-pus oturmuşsunuz. Sizin için birdir.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  16. إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    İnnellezîne ted’ûne min dûnillâhi ‎bâdun emsâlukum fed’ûhum felyestecibû lekum in kuntum sâd‎kîn(sâd‎kîne).



    1. inne ellezîne : ‏üphesiz onlar

    2. ted'ûne : dua ediyorsunuz

    3. min dûni allâhi : Allah'tan ba‏ka

    4. ‎bâdun : kullar

    5. emsâlu-kum : sizin gibi

    6. fed'û-hum : ِyleyse onlar‎ çaً‎r‎n

    7. fe li yestecibû : icabet etsinler

    8. lekum : size

    9. in kuntum : eًer siz iseniz

    10. sâd‎kîne : sad‎k, doًru sِzlü






    فmam فskender Ali Mihr : Muhakkak ki; Allah'tan ba‏ka dua ettikleriniz sizler gibi kullard‎r. ضyleyse onlar‎ çaً‎r‎n. Eًer doًru sِzlü iseniz bِylece size (sizin duan‎za) icabet etsinler (duan‎z‎ yerine getirsinler).


    Diyanet ف‏leri : Allah’‎ b‎rak‎p tap‎nd‎klar‎n‎z‎n hepsi sizin gibi (yarat‎lm‎‏) kullard‎r. Eًer doًru sِyleyenler iseniz, haydi hemen onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler (duan‎za icabet etsinler).


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah'tan ba‏ka çaً‎rd‎klar‎n‎z‎n hepsi de sizin gibi kuldur. Sِzünüz gerçekse çaً‎r‎n da cevap versinler size.


    Adem Uًur : (Ey kâfirler!) Allah'‎ b‎rak‎p da tapt‎klar‎n‎z sizler gibi kullard‎r. (Onlar‎n tanr‎l‎ً‎ hakk‎nda iddian‎zda) doًru iseniz, onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler!


    Ahmed Hulusi : Allâh dûnunda yِneldikleriniz, muhakkak sizin benzerleriniz kullard‎r! Eًer (inanc‎n‎zda) ‎srarl‎ysan‎z hadi çaً‎r‎n onlar‎ da, size icabet etsinler!


    Ahmet Tekin : Allah’‎ b‎rak‎p, kullar‎ durumundaki tapt‎klar‎n‎z, yalvard‎klar‎n‎z da sizin gibi kullard‎r. Eًer iddian‎zda doًru iseniz, onlara dua edin de, duan‎z‎ kabul edip yerine getirsinler.


    Ahmet Varol : Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z da sizin gibi kullard‎r. Eًer doًru sِzlü iseniz çaً‎r‎n onlar‎ da size cevap versinler.


    Ali Bulaç : Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z sizler gibi kullard‎r. Eًer doًru iseniz, hemen onlar‎ çaً‎r‎n da size icabet etsinler.


    Ali Fikri Yavuz : اünkü Allah’dan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z, sizin gibi kullard‎r. Eًer dâvan‎zda sad‎k iseniz; onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler, (ihtiyaçlar‎n‎z‎ kar‏‎las‎nlar bakal‎m)


    Bekir Sadak : Allah'tan baska taptiklariniz putlar da, sizin gibi yaratiklardir. Eger dogru sozlu iseniz, onlari cagirin da size cevap versinler bakalim.


    Celal Y‎ld‎r‎m : (Ey Allah'a ortak ko‏anlar!) Doًrusu Allah'‎ b‎rak‎p tap‎nd‎ً‎n‎z ‏eyler, sizin gibi kullard‎r. Eًer iddian‎zda doًru iseniz, haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler, gِrelim.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z putlar da, sizin gibi yarat‎klard‎r. Eًer doًru sِzlü iseniz, onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler bakal‎m.


    Diyanet Vakfi : (Ey kâfirler!) Allah'‎ b‎rak‎p da tapt‎klar‎n‎z sizler gibi kullard‎r. (Onlar‎n tanr‎l‎ً‎ hakk‎nda iddian‎zda) doًru iseniz, onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler!


    Edip Yüksel : ALLAH'‎n d‎‏‎nda çaً‎rd‎klar‎n‎z, sizin gibi kullard‎r. Haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler, sِzünüzde doًru iseniz!


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : اünkü Allahtan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z‎n hepsi sizin gibi kullard‎r, eًer da'van‎zda sad‎ksan‎z haydi onlara çaً‎r‎n da size icabet etsinler


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : اünkü Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z‎n hepsi sizin gibi kullard‎r. Eًer davan‎zda doًru iseniz haydi, onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler!


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Allah'‎ b‎rak‎p tapt‎klar‎n‎z da t‎pk‎ sizin gibi kullard‎r. Eًer iddian‎zda doًru iseniz haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler.


    Fizilal-il Kuran : Allah'‎n d‎‏‎ndaki yalvard‎klar‎n‎z t‎pk‎ sizin gibi birer kul, birer yarat‎kd‎rlar. Eًer onlara ili‏kin dü‏ünceniz doًru ise, çaً‎r‎n onlar‎ da, size kar‏‎l‎k versinler bakal‎m.


    Gültekin Onan : Tanr‎'dan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z sizin gibi kullard‎r. Haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler, sِzünüzde doًru iseniz.


    Hasan Basri اantay : (Ey kâfirler) Allâh‎ b‎rak‎p tapd‎ً‎n‎z (putlar) da sizin gibi kullard‎r. Eًer (davan‎zda) doًrucu iseniz haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size icabet etsinler!


    Hayrat Ne‏riyat : Allah’dan ba‏ka tapmakta olduklar‎n‎z da sizin gibi kullard‎r; eًer (iddiân‎zda)doًru kimseler iseniz, haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size cevab versinler!


    فbni Kesir : Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z da sizin gibi kullard‎r. Eًer sad‎klardan iseniz; haydi onlar‎ çaً‎r‎n da size kar‏‎l‎k versinler.


    Muhammed Esed : Allahtan ba‏ka çaً‎r‎p, s‎ً‎nd‎ً‎n‎z ‏eylerin hepsi, hiç ‏üphe yok ki t‎pk‎ sizler gibi yarat‎lm‎‏ varl‎klard‎r: eًer doًru sِzlü kimselerdenseniz, haydi onlar‎ çaً‎r‎n da dualar‎n‎za icabet etsinler!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Allah Teâlâ'dan ba‏ka tapt‎ً‎n‎z ‏eylerde ‏üphe yok ki, sizler gibi kullard‎r. Haydi onlar‎ çaً‎r‎n‎z da size icabet etsinler, eًer siz sâd‎k kimseler iseniz.


    ضmer ضngüt : Doًrusu Allah'‎ b‎rak‎p da tapt‎ً‎n‎z ‏eyler sizin gibi kullard‎r. Eًer doًru sِzlü iseniz, onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler!


    قaban Piri‏ : Allah’‎ b‎rak‎p da dua ettikleriniz sizin gibi kullard‎r. Eًer doًru sِyleyenlerseniz onlara yalvar‎n da size cevap versinler!


    Suat Y‎ld‎r‎m : (194-195) Allah’tan ba‏ka dua ve ibadet ettiًiniz bütün putlar, sizin gibi kullard‎r. Onlar‎n tanr‎l‎ً‎ hakk‎ndaki iddian‎z yerinde ise, haydi bakal‎m onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler bakal‎m! Nas‎l icabet edecekler ki, onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ m‎ var? Yoksa tutacak elleri mi var? Veya gِrecek gِzleri mi var? Yahut i‏itecek kulaklar‎ m‎ var, neleri var? De ki: "Haydi bütün ‏eriklerinizi çaً‎r‎n, sonra bana istediًiniz tuzaً‎ kurun, haydi elinizden geliyorsa bir an bile gِz açt‎rmay‎n!"


    Süleyman Ate‏ : Allah'tan ba‏ka yalvard‎klar‎n‎z da sizler gibi kullard‎r, (onlar‎n tanr‎ olduًu hakk‎ndaki iddiân‎zda) doًru iseniz, çaً‎r‎n onlar‎ da size cevap versinler.


    Tefhim-ul Kuran : Allah'tan ba‏ka tapt‎klar‎n‎z sizler gibi kullard‎r. Eًer doًru sِzlüler iseniz, hemen onlar‎ çaً‎r‎n da size icabet etsinler.


    ـmit قim‏ek : Sizin Allah'tan ba‏ka yalvard‎klar‎n‎z da sizin gibi kullard‎r. Eًer doًru sِylüyorsan‎z, haydi, onlara dua edin de size cevap versinler.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Allah d‎‏‎nda yakard‎klar‎n‎z sizin gibi kullard‎r. Eًer iddian‎zda hakl‎ysan‎z, hadi çaً‎r‎n onlar‎ da size cevap versinler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  17. أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا قُلِ ادْعُواْ شُرَكَاءكُمْ ثُمَّ كِيدُونِ فَلاَ تُنظِرُونِ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    E lehum erculun yem؛ûne bihâ, em lehum eydin yabt‎‏ûne bihâ, em lehum a’yunun yubs‎rûne bihâ, em lehum âzânun yesmeûne bihâ, kulid’û ‏urekâekum summe kîdûni fe lâ tunz‎rûn(tunz‎rûne).



    1. e lehum : onlar‎n var m‎

    2. erculun : ayaklar

    3. yem‏ûne : yürürler

    4. bihâ : onunla

    5. em lehum : veya onlar‎n var m‎

    6. eydin : eller

    7. yabt‎‏ûne bihâ : onunla tutarlar

    8. em lehum : veya onlar‎n var m‎

    9. a'yunun : gِzler

    10. yubs‎rûne bi-hâ : onunla gِrürler

    11. em lehum : veya onlar‎n var m‎

    12. âzânun : kulaklar

    13. yesmeûne bi-hâ : onunla i‏itirler

    14. kul ud'û : de ki davet edin

    15. ‏urekâe-kum : ortaklar‎n‎z‎

    16. summe : sonra

    17. kîdû-ni : bana tuzak kurun

    18. fe : bِylece

    19. lâ tunzirûne : gِz açt‎rmay‎n (f‎rsat vermeyin), bekletmeyin, mühlet vermeyin (hile yap‎n, tuzak kurun)





    فmam فskender Ali Mihr : Onlar‎n, onlarla yürüdükleri ayaklar‎ m‎ var? Veya onlarla tuttuklar‎ elleri mi var? Veya onlarla gِrdükleri gِzleri mi var? Veya onlarla i‏ittikleri kulaklar‎ m‎ var? Sِyle (onlara) ortaklar‎n‎ çaً‎rs‎nlar, sonra bana tuzak kursunlar. Bِylece gِz açt‎rmay‎n (f‎rsat vermeyin).


    Diyanet ف‏leri : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ m‎ var? Yahut tutacak elleri mi var? Veya gِrecek gِzleri mi var, ya da i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: “Haydi, çaً‎r‎n ortaklar‎n‎z‎, sonra bana tuzak kurun da bana gِz açt‎rmay‎n bakal‎m!”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Ayaklar‎ m‎ var ki yürüsünler, yahut elleri mi var ki tutsunlar, yoksa gِzleri mi var ki gِrsünler, yahut da kulaklar‎ m‎ var ki duysunlar? De ki: اaً‎r‎n Tanr‎ya e‏ sand‎klar‎n‎z‎ da sonra hep berâber bana düzen kurun, gِz bile açt‎rmay‎n bakal‎m.


    Adem Uًur : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var, yoksa tutacaklar‎ elleri mi var veya gِrecekleri gِzleri mi var yahut i‏itecekleri kulaklar‎ m‎ var (neleri var)? De ki: "Ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bana (istediًiniz) tuzaً‎ kurun ve bana gِz bile açt‎rmay‎n!"


    Ahmed Hulusi : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎; yahut tutacaklar‎ elleri; yahut gِrecekleri gِzleri; yahut duyacaklar‎ kulaklar‎ m‎ var? De ki: "اaً‎r‎n ortak (ko‏tuk)lar‎n‎z‎, bana tuzak kurun ve hiç gِz açt‎rmay‎n bana!"
    Ahmet Tekin : Onlar‎n yürüme kudretine sahip ayaklar‎ m‎ var? Tutup da b‎rakmama kudretine sahip elleri mi var? Gِrme gücüne sahip gِzleri mi var? ف‏itme gücüne sahip kulaklar‎ m‎ var?
    'Haydi, çaً‎r‎n, ilâhl‎ً‎nda, otoritesinde, mülkünde, tasarruflar‎nda Allah’a ortak sayd‎ً‎m‎z varl‎klar‎, sonra bana kar‏‎ istediًiniz, gizli planlar‎n‎z‎ da uygulay‎n, elinizden gelirse de gِz açt‎rmay‎n' de.


    Ahmet Varol : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ m‎ yoksa tutacak elleri mi yoksa gِrecek gِzleri mi yoksa duyacak kulaklar‎ m‎ var? De ki: 'Ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bana tuzak kurun. Haydi bana hiç gِz açt‎rmay‎n!.

    '
    Ali Bulaç : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ var m‎? Ya da tutacaklar‎ elleri mi var? Veya gِrecek gِzleri mi var? Yoksa i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: "Ortak ko‏tuklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana gِz bile açt‎rmay‎n."


    Ali Fikri Yavuz : O putlar‎n yürüyecek ayaklar‎, yoksa tutacak elleri, yoksa gِrecek gِzleri, yoksa i‏itecek kulaklar‎ m‎ vard‎r? De ki: “- Haydi, çaً‎r‎n ortaklar‎n‎z‎! Sonra bana istediًiniz hîleyi kurun da elinizden gelirse, bana gِz açt‎rmay‎n.”


    Bekir Sadak : Onlarin yuruyecek ayaklari mi var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da gorecek gozleri mi var, veya isitecek kulaklari mi var? De ki: «Ortaklarinizi cagirin elinizden gelirse bana tuzak kurun, goz actirmayin.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var ? Tutacak elleri mi var ? Gِrecek gِzleri mi var ? ف‏itecek kulaklar‎ m‎ var ? De ki: Haydi ortak ko‏tuklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra da bana tuzak ve birtak‎m düzenler kurun, bir an bile gِzaçt‎rmay‎n.


    Diyanet ف‏leri (eski) : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ m‎ var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da gِrecek gِzleri mi var, veya i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: 'Ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n elinizden gelirse bana tuzak kurun, gِz açt‎rmay‎n.'


    Diyanet Vakfi : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var, yoksa tutacaklar‎ elleri mi var veya gِrecekleri gِzleri mi var yahut i‏itecekleri kulaklar‎ m‎ var (neleri var)? De ki: «Ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bana (istediًiniz) tuzaً‎ kurun ve bana gِz bile açt‎rmay‎n!»


    Edip Yüksel : ـzerinde yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var? Tutmalar‎ için elleri mi var? Gِrmeleri için gِzleri mi var? ف‏itmeleri için kulaklar‎ m‎ var? De ki, 'Ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n ve benim için plan kurun. Hiç durmay‎n!'


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Ya onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ veya tutacak elleri veya gِrecek gِzleri veya i‏idecek kulaklar‎ m‎ var? dedi: hayd‎n, çaً‎r‎n ‏eriklerinizi sonra bana istediًiniz tuzaً‎ kurun da elinizden gelirse bana bir lâhza bile gِz açd‎rmay‎n


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Onlar‎ yürüyecek ayaklar‎ veya tutacak elleri yahut gِrecek gِzleri ya da i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: «Haydi çaً‎r‎n ortak ko‏tuklar‎n‎z‎, sonra bana istediًiniz tuzaً‎ kurun, elinizden gelirse bana bir an bile gِz açt‎rmay‎n!


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎, tutacak elleri, gِrecek gِzleri veya i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: «Haydi çaً‎r‎n o ortaklar‎n‎z‎, sonra bana istediًiniz tuzaً‎ kurun ve elinizden gelirse gِz açt‎rmay‎n.»


    Fizilal-il Kuran : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ m‎ var, tutacak elleri mi var, gِrecek gِzleri mi var, yoksa i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki, Allah'a ko‏tuًunuz ortaklar‎ çaً‎r‎n‎z, sonra hiç gِz açt‎rmaks‎z‎n bana kar‏‎ tuzak kurunuz.


    Gültekin Onan : ـzerlerinde yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var? Tutmalar‎ için elleri mi var? Gِrmeleri için gِzleri mi var? ف‏itmeleri için kulaklar‎ m‎ var? De ki: "Ortak ko‏tuklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bir tuzak kurun da bana gِz açt‎rmay‎n."


    Hasan Basri اantay : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎, yoksa tutacaklar‎ elleri mi, yahud gِrecekleri gِzleri mi, yoksa i‏idecekleri kulaklar‎ m‎, (nesi) var? (Habîbim) de ki: «اaً‎r‎n ortaklar‎n‎z‎, sonra bana (istediًiniz) tuzaً‎ kurun da ‏ِyle bir gِz bile açd‎rmay‎n bana».


    Hayrat Ne‏riyat : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var; yoksa tutacaklar‎ elleri mi var; yoksa gِrecekleri gِzleri mi var; yoksa i‏itecekleri kulaklar‎ m‎ var? (Ey Resûlüm!) De ki: '(Allah’a ‏irk ko‏tuًunuz) ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n; sonra bana (hep berâber) tuzak kurun da bana bir an bile mühlet vermeyin!'


    فbni Kesir : Onlar‎n ayaklar‎ var m‎d‎r ki onunla yürüsünler? Elleri var m‎d‎r ki onunla tutsunlar? Gِzleri var m‎d‎r ki onunla gِrsünler? Kulaklar‎ var m‎d‎r ki onunla i‏itsinler? De ki: اaً‎r‎n ortaklar‎n‎z‎ da, elinizden gelirse, bana tuzak kurun ve gِz açt‎rmay‎n.


    Muhammed Esed : Yürüyecek ayaklar‎ m‎ var peki onlar‎n? Tutacak elleri mi? Gِrecek gِzleri, i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: "Haydi, Allaha ortak olarak gِrdüًünüz bütün o varl‎klar‎ çaً‎r‎n, bana kar‏‎ elinizden geleni ard‎n‎za koymay‎n ve bِylece bana gِz açt‎rmay‎n!


    ضmer Nasuhi Bilmen : Onlar için kendileriyle yürüyecekleri ayaklar‎ m‎, veya onlar için tutacaklar‎ elleri mi veya onlar için kendileriyle gِrecekleri gِzleri mi veyahut onlar için kendisiyle i‏itecekleri kulaklar‎ m‎ var? De ki, haydi çaً‎r‎n‎z ‏eriklerinizi, sonra bana yapacaً‎n‎z hileyi yap‎n‎z, bana hiç mühlet vermeyiniz.


    ضmer ضngüt : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var? Tutacaklar‎ elleri mi var? Gِrecekleri gِzleri mi var? ف‏itecekleri kulaklar‎ m‎ var? De ki: “Ortak ko‏tuklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bana istediًiniz tuzaً‎ kurun ve bana gِz bile açt‎rmay‎n!”


    قaban Piri‏ : -Onlar‎n yürüyebilecek ayaklar‎ m‎ var; yoksa kendisiyle tutacaklar‎ elleri mi; yoksa gِrebilecek gِzleri mi; yoksa i‏itebilecek kulaklar‎ m‎ var?!. De ki: -Ortak ko‏tuklar‎n‎za yalvar‎n sonra bana, gِz açt‎rmayacaً‎n‎z tuzaklar‎n‎z‎ kurun!


    Suat Y‎ld‎r‎m : (194-195) Allah’tan ba‏ka dua ve ibadet ettiًiniz bütün putlar, sizin gibi kullard‎r. Onlar‎n tanr‎l‎ً‎ hakk‎ndaki iddian‎z yerinde ise, haydi bakal‎m onlar‎ çaً‎r‎n da size cevap versinler bakal‎m! Nas‎l icabet edecekler ki, onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ m‎ var? Yoksa tutacak elleri mi var? Veya gِrecek gِzleri mi var? Yahut i‏itecek kulaklar‎ m‎ var, neleri var? De ki: "Haydi bütün ‏eriklerinizi çaً‎r‎n, sonra bana istediًiniz tuzaً‎ kurun, haydi elinizden geliyorsa bir an bile gِz açt‎rmay‎n!"


    Süleyman Ate‏ : Onlar‎n yürüyecekleri ayaklar‎ m‎ var, yoksa tutacaklar‎ elleri mi var, yoksa gِrecekleri gِzleri mi var, yahut i‏itecekleri kulaklar‎m‎ var? De ki: "(Allah'a) ortak(ko‏tuk)lar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bana tuzak kurun, haydi (elinizden geliyorsa) hiç gِz açt‎rmay‎n bana!"


    Tefhim-ul Kuran : Onlar‎n yürüyecek ayaklar‎ var m‎? Ya da tutacaklar‎ elleri mi var? Veya gِrecek gِzleri mi var? Yoksa i‏itecek kulaklar‎ m‎ var? De ki: «Ortak ko‏makta olduklar‎n‎z‎ çaً‎r‎n, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana gِz bile açt‎rmay‎n.»


    ـmit قim‏ek : Onlar‎n ayaklar‎ m‎ var yürüsünler? Elleri mi var tutsunlar? Gِzleri mi var gِrsünler? Kulaklar‎ m‎ var i‏itsinler? De ki: قeriklerinizi çaً‎r‎n, sonra bana kuracaً‎n‎z tuzaً‎ kurun, üstelik mühlet de vermeyin.


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Ayaklar‎ m‎ var onlar‎n ki, onlarla yürüsünler; elleri mi var onlar‎n ki onlarla tutsunlar; gِzleri mi var onlar‎n ki, onlarla gِrsünler; kulaklar‎ m‎ var onlar‎n ki, onlarla i‏itsinler. De ki: "Ortaklar‎n‎z‎ çaً‎r‎p bana tuzak kurun. Hadi, gِz açt‎rmay‎n bana!"


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  18. إِنَّ وَلِيِّيَ اللّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    İnne veliyyiyallâhullezî nezzelel kitâbe ve huve yetevelles sâlihîn(sâlihîne).



    1. inne : muhakkak ki

    2. veliyyî allâhu ellezine : benim velîm Allah'tır ki, o

    3. nezzele el kitâbe : kitabı indirdi

    4. ve huve : ve O

    5. yetevelle es sâlihîne : salihlere velîlik yapar (dost olur)





    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki; Kitab'ı (Kur'ân-ı Kerim'i) indiren Allah benim dostumdur. Ve O, salihlere velîlik yapar (dosttur).


    Diyanet İ؛leri : اünkü benim velim, Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’tır. O, bütün salihlere velilik eder.


    Abdulbaki Gِlpınarlı : اünkü ؛üphe yok ki benim yardımcım, kitabı indiren Allah'tır ve o, bütün temiz ve iyi ki؛ilere yardım eder.


    Adem Uğur : ھüphesiz ki, benim koruyanım Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O bütün salih kullarını gِrüp gِzetir.


    Ahmed Hulusi : Muhakkak ki benim Veliyy'im, O hakikat BİLGİsini (Kitabı) tenzîl eden Allâh'tır! O, sâlihlere Veliyy olur.


    Ahmet Tekin : Benim velim, benim koruyucum, benim emrinde olduğum otorite, kitabı, Kur’ân’ı bِlüm bِlüm indiren Allah’tır. O, dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi, müslüman, sâlih kullarının velâyetini, idaresini, korumasını üzerine almı؛tır.


    Ahmet Varol : Benim dostum Kitab'ı indiren Allah'tır. O salihleri kendine dost edinir.


    Ali Bulaç : Hiç ؛üphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor.


    Ali Fikri Yavuz : اünkü size kar؛ı benim yardımcım, Kur’an’ı indiren Allah’dır ve o bütün salihlere de yardım eder.


    Bekir Sadak : «unku benim dostum, Kitap'i indiren Allah'tir. O, iyileri dost edinir.»


    Celal Yıldırım : اünkü benim Velîm (sahibim, dostum ve i؛lerimi düzene koyup yürütenim) O kitabı indirendir ve O, hep iyi kullarına yakınlık kurup dostluk eder.


    Diyanet İ؛leri (eski) : 'اünkü benim dostum, Kitap'ı indiren Allah'tır. O, iyileri dost edinir.'


    Diyanet Vakfi : ھüphesiz ki, benim koruyanım Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O bütün salih kullarını gِrüp gِzetir.


    Edip Yüksel : 'Biricik Sahibim (Velim), kitabı indiren ALLAH'tır. O, dürüst insanları korur.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Zira benim veliym o kitâb indiren Allahtır ve o hep salih kullarına velilik eder


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Zira benim koruyucum o Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O, hep salih kullarına sahip çıkar.


    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : «Zira benim velim, o kitabı indiren Allah'tır. Ve O, salih kullarına sahip çıkar.»


    Fizilal-il Kuran : Benim dostum, koruyucum Kitab'ı (Kur'an'ı) indiren Allah'tır. O iyileri dost edinir, koruması altında tutar.


    Gültekin Onan : Hiç ku؛kusuz, benim velim kitabı indiren Tanrı'dır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor.


    Hasan Basri اantay : اünkü benim velîm, o kitabı indiren Allahdır ve O, bütün saalihlere de velilik ediyor.


    Hayrat Ne؛riyat : 'ھübhesiz ki benim velîm (dost ve yardımcım), Kitâb’ı (Kur’ân’ı) indiren Allah’dır ve O, bütün sâlih kimselere velîlik eder.'


    İbni Kesir : Muhakkak ki benim dostum, kitabı indirmi؛ olan Allah'tır. Ve O, salihleri dost edinir.


    Muhammed Esed : Doğrusu benim koruyucum bu kitabı indiren Allahtır; çünkü Odur dürüst olanların koruyucusu.


    ضmer Nasuhi Bilmen : ھüphe yok ki, benim velîm, o kitabı indirmi؛ olan Allah Teâlâ'dır ve O, bütün sâlihlere velîlik eder.


    ضmer ضngüt : “ھüphesiz ki benim dostum, Kitab'ı indiren Allah'tır. Sâlihlerin i؛lerini O gِrür. ”


    ھaban Piri؛ : -Benim velim, kitabı indiren Allah’tır. O, doğru olanlara velilik eder.


    Suat Yıldırım : Zira benim mevla’m, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün iyi kulların koruyucusudur.


    Süleyman Ate؛ : Benim velim, Kitabı indiren Allah'tır. O, iyileri yِnetir (korur).


    Tefhim-ul Kuran : Hiç ؛üphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor.


    ـmit ھim؛ek : Benim dostum ve yardımcım, kitabı indirendir. Bütün iyi kulları koruyup gِzeten de Odur.


    Ya؛ar Nuri ضztürk : "Benim Veli'm, o Kitap'ı indiren Allah'tır. O, hayır ve barı؛ seven kulları koruyup gِzetir."



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  19. وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلآ أَنفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Vellezîne ted’ûne min dûnihî lâ yestetîûne nasrakum ve lâ enfusehum yensurûn(yensurûne).



    1. ve ellezîne : ve onlar ki

    2. ted'ûne : siz dua ediyorsunuz

    3. min dûni-hî : ondan başka

    4. lâ yestetîûne : güç yetiremezler, muktedir değiller

    5. nasra-kum : size yardıma

    6. ve lâ : ve olmaz

    7. enfuse-hum : nefslerine, kendilerine

    8. yensurûne : yardım ederler






    İmam İskender Ali Mihr : O'ndan başka dua ettiğiniz şeyler (çağırdıklarınız) size yardım etmeye muktedir değillerdir (güç yetiremezler) ve kendilerine de yardım edemezler.


    Diyanet İşleri : Allah’tan başka taptıklarınızın ise size yardım etmeğe güçleri yetmez. Onlar kendilerine de yardım edemezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ondan başka bütün taptıklarınızın ne size yardıma güçleri vardır, ne kendilerine yardıma.


    Adem Uğur : Allah'ın dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Ahmed Hulusi : Sizin O'nun dûnunda (yardıma) çağırdıklarınız ise, ne size yardım etmeye muktedirdirler ve ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Ahmet Tekin : Allah’ı bırakıp, kulları durumundakilerden taptıklarınızın, yalvardıklarınızın ise, ne size yardımları dokunabilir, ne de kendilerine, birbirlerine yardım edebilirler.


    Ahmet Varol : O'ndan başka taptıklarınız ise ne size yardımda bulunabilir ne de bizzat kendilerine yardım edebilirler.


    Ali Bulaç : O'ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.


    Ali Fikri Yavuz : Sizin, Allah’dan başka taptıklarınız ise, ne size yardım edebilirler, ne de kendi nefislerine yardımları dokunur.


    Bekir Sadak : «'nu birakip da taptiklariniz, kendilerine yardim edemezler ki size yardim etsinler.»


    Celal Yıldırım : Sizin O'ndan başka taptıklarınız, ne size yardıma güç getirebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Diyanet İşleri (eski) : 'O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.'


    Diyanet Vakfi : Allah'ın dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Edip Yüksel : 'O'nun dışında çağırdıklarınız ne size yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sizin ondan maada taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendilerine yardımları dokunur


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sizin O'ndan başka taptıklarınız ise, ne size yardım edebilir, ne de kendilerine yardımları dokunur!»


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Sizin Allah'tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur.»


    Fizilal-il Kuran : O'nun dışındaki yalvardıklarınız ne size yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.


    Gültekin Onan : O'ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de...


    Hasan Basri Çantay : Sizi Onu (Allâhı) bırakıb tapdıklarınızın ise sizin imdadınıza yetişmiye güçleri yetmediği gibi (hattâ) kendilerine de mededleri dokunmaz.


    Hayrat Neşriyat : O’ndan başka tapmakta olduklarınız ise, ne size yardımda bulunabilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.


    İbni Kesir : O'nu bırakıp taptıklarınız ise; size yardım edemedikleri gibi; kendilerine de yardım edemezler.


    Muhammed Esed : Beri yandan, Onun yerine sığınıp çağırdığınız bütün o varlıklar ne size yardım ulaştıracak güçtedirler ne de kendi kendilerine yardım edecek güçte;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve O'ndan başka taptıklarınız, size yardım etmeye muktedir olamazlar ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.


    Ömer Öngüt : “Sizin O'nu bırakıp da taptıklarınız ise, size yardım edemedikleri gibi, kendilerine de yardım edemezler. ”


    Şaban Piriş : O’ndan başka dua ettiklerinizin size yardım etmeye güçleri yetmez. Onlar kendilerine bile yardım edemezler.


    Suat Yıldırım : Allah’tan başka yardımınıza çağırdığınız tanrılarınız ise sizin imdadınıza yetişemezler, hatta kendilerine bile fayda ve yardımları dokunmaz.


    Süleyman Ateş : O'ndan başka yalvardıklarınız ise, ne size yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım ederler.


    Tefhim-ul Kuran : O'ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.


    Ümit Şimşek : Sizin Allah'tan başka yalvardıklarınızın ise ne size yardıma güçleri yeter, ne kendilerine bir yardımı dokunur.


    Yaşar Nuri Öztürk : O'nun dışında yakardıklarınız, size yardım edemezler. Kendilerine de yardımcı olamazlar.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     


  20. وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَسْمَعُواْ وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]

    Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yesme’û, ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn(yubsırûne).



    1. ve in ted'û-hum : ve eğer onları çağırırsanız

    2. ilâ el hudâ : hidayete, Allah'a ulaşmaya

    3. lâ yesmeû : işitmezler

    4. ve terâ-hum : ve onları görürsün

    5. yenzurûne : bakarlar, bakıyorlar

    6. ileyke : sana

    7. ve hum : ve onlar

    8. lâ yubsırûne : görmezler






    İmam İskender Ali Mihr : Ve onları eğer hidayete (Allah'a ulaşmaya) çağırırsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün ve onlar görmezler.


    Diyanet İşleri : Eğer onları, doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onları doğru yola çağırırsan dinlemezler ve görürsün ki sana bakıyorlar, fakat baktıkları halde görmezler.


    Adem Uğur : Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.


    Ahmed Hulusi : Onları hidâyet etmeleri için çağırsanız, işitmezler. . . Onları sana bakar sanırsın, ama görmezler!


    Ahmet Tekin : Onları doğru, hak yola, Allah’ın kitap ve peygamberle gösterdiği yola çağırırsanız duyma kabiliyetlerini hakkı duymak için kullanmazlar. Onların sana baktıklarını, senin peygamberliğini kavradıklarını düşünüyorsun. Basiretleri olmadığı için senin peygamberliğini, tebliğ ile görevli olduğun dini kavrayamıyorlar.


    Ahmet Varol : Onları doğru yola çağırsanız duymazlar. Onları sana bakıyormuş gibi görürsün ama gerçekte görmezler.


    Ali Bulaç : Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar (gibi) görürsün, oysa onlar görmezler bile.


    Ali Fikri Yavuz : Eğer müşrikleri (veya putları) doğru yola çağırırsanız, duymazlar ve onları görürsün ki, sana bakıyorlar; halbuki onlar görmezler.


    Bekir Sadak : Onlari dogru yola cagirirsaniz duymazlar. Sana baktiklarini gorursun, oysa gormezler.


    Celal Yıldırım : Onları doğru yola çağırsanız duymazlar; sana bakıp (hayâsızca) durduklarını görürsün ; oysa onlar (gerçeği hiç de) görmezler.


    Diyanet İşleri (eski) : Onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Sana baktıklarını görürsün, oysa görmezler.


    Diyanet Vakfi : Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.


    Edip Yüksel : Onları hidayete çağırsan işitmezler. Onların sana baktığını görürsün; fakat onlar görmezler.


    Elmalılı Hamdi Yazır : siz onları doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız duymazlar, ve görürsün onları sana bakıb duruyorlardır da görmezler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Siz onları doğru yolu göstermeye çağıracak olsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını görürsün, ama görmezler.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar.» Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler.


    Fizilal-il Kuran : Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler, onları sana bakar gibi görürsün, fakat görmezler.


    Gültekin Onan : Eğer onları hidayete çağırsan işitmezler. Onların sana baktığını görürsün, oysa onlar görmezler.


    Hasan Basri Çantay : Eğer onları doğru yolu göstermiye çağırsanız duymazlar. Onları sana bakar görürsün. Halbuki görmezler de onlar.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki onları (o putları) hidâyete da'vet etseniz, işitmezler! Çünki onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler!


    İbni Kesir : Onları hidayete çağırsanız; duymazlar bile. Onları sana bakar görürsün; ama görmezler ki.


    Muhammed Esed : onlara yol göstermeleri için yalvarsanız, işitmezler; sana baktıklarını sanırsın, oysa görmezler."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve onları doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, halbuki onlar göremezler.


    Ömer Öngüt : Onları hidayete çağırsanız işitmezler. Onların sana baktıklarını görürsün. Oysa onlar görmezler.


    Şaban Piriş : Onları doğru yola çağırsanız sizi işitmezler. Onları sana bakar görürsün fakat onlar görmezler.


    Suat Yıldırım : Siz o müşrikleri (veya putları) doğru yola dâvet ederseniz işitmezler. Onların sana baktığını görürsün ama, aslında onlar görmezler.


    Süleyman Ateş : Onları hidâyete çağırırsanız, işitmezler. Onların sana baktıklarını sanırsın, oysa onlar görmezler.


    Tefhim-ul Kuran : Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar (gibi) görürsün, oysa onlar görmezler bile.


    Ümit Şimşek : Onları doğru yola çağırdığınızda sizi işitmezler. Onları sana bakarken görürsün; oysa onlar birşey görmezler.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onları, hidayete çağırsanız, duymazlar. Onların sana baktıklarını sanırsın. Oysaki, onlar görmezler.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş