Kuran-ı Kerim A'RÂF Suresi Türkçe Meali açıklaması, Araf suresi kapsamlı açıklamaları, Araf suresi h

goktepeli26 29 May 2013



  1. المص


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]







    Elif, lâm, mim, sâd




    İmam İskender Ali Mihr : Elif, Lâm, Mim, Sâd.


    Diyanet İşleri : Elif Lâm Mîm Sâd.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Elif lâm mîm sâd.


    Adem Uğur : Elif. Lâm. Mîm. Sâd.


    Ahmed Hulusi : Eliif, Lââm, Miiim, Saaad.


    Ahmet Tekin : Elif, Lâm, Mîm, Sâd.


    Ahmet Varol : Elif. Lam. Mim. Sad.


    Ali Bulaç : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Ali Fikri Yavuz : Elif, Lâm, Mim, Sâd. (Allah, lâtiftir, Meciddir, Sâdıktır.)


    Bekir Sadak : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Celal Yıldırım : Elif - Lâm - Mîm - Sâd.


    Diyanet İşleri (eski) : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Diyanet Vakfi : Elif. Lâm. Mîm. Sâd.


    Edip Yüksel : A.L.M.SS.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Elif, lâm, mîm, sâd.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Elif, lâm, mîm, sâd.


    Fizilal-il Kuran : Elif, Lâm, Mim, Sad


    Gültekin Onan : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Hasan Basri Çantay : Elif, lâm, Mîm, Saad.


    Hayrat Neşriyat : Elif, Lâm, Mîm, Sâd.


    İbni Kesir : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Muhammed Esed : Elif-Lam-Mim-Sad.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Elif, Lâm, Mîm, Sâd.


    Ömer Öngüt : Elif. Lâm. Mîm. Sad.


    Şaban Piriş : Elif Lâm Mîm Sâd.


    Suat Yıldırım : Elif, Lâm, Mîm, Sâd.


    Süleyman Ateş : Elif lâm mim sâd.


    Tefhim-ul Kuran : Elif, Lam, Mim, Sad.


    Ümit Şimşek : Elif lâm mîm sâd.


    Yaşar Nuri Öztürk : Elif, Lam, Mim, Sad.




    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]





     


  2. كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Kitâbun unzile ileyke fe lâ yekun fî sadrike haracun minhu litunzire bihî ve zikrâ lil mu’minîn(mu’minîne).



    1. kitâbun : kitap

    2. unzile : indirildi (indirilen)

    3. ileyke : sana

    4. fe : o zaman

    5. lâ yekun : olmasın

    6. fî : içinde

    7. sadri-ke : senin göğsün

    8. haracun : bir darlık, bir sıkıntı

    9. min-hu : ondan

    10. li : için

    11. tunzire : uyarırsın

    12. bihî : onunla

    13. zikrâ : hatırlatma, öğüt

    14. li el mu'minîne : mü'minler için, mü'minlere





    İmam İskender Ali Mihr : Sana indirilen Kitap, mü'minler için bir zikirdir (öğüttür) ve O'nunla onları uyarman içindir. Artık ondan dolayı, göğsünde artık bir darlık (sıkıntı) olmasın.


    Diyanet İşleri : Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Bu bir kitaptır ki insanları onunla korkutman, inananlara da öğüt vermen için sana indirildi; bu yüzden yüreğinde bir sıkıntı, göğsünde bir darlık hâsıl olmasın.


    Adem Uğur : (Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın.


    Ahmed Hulusi : Sana inzâl edilen bu Hakikat ve Sünnetullah BİLGİsi (Kitap), Onunla, (iman etmeyenleri) uyarman ve iman edenlere (neye - nasıl iman edip, neleri yapmaları konusunda) öğüt vermen içindir. . . Artık içinde, bundan dolayı bir sıkıntı olmasın.


    Ahmet Tekin : Bu sana indirilen bir kitaptır, Kur’ân’dır. İnsanları Kur’ân ile uyarırken, mü’minlere öğütler verirken, bu kitaptan dolayı kalbinde bir şüphe, göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    Ahmet Varol : Bu sana indirilen bir Kitap'tır. Onunla uyarman ve mü'minlere öğüt vermen hususunda gönlünde bir sıkıntı olmasın.


    Ali Bulaç : (Bu,) Bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve mü'minlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    Ali Fikri Yavuz : Bu, bir Kitab ki, sana indirildi. (Ey Rasûlüm) tebliğden ve kavminin tekzibi korkusundan ötürü, sakın yüreğinde bir sıkıntı olmasın; ve onunla kâfirleri korkutup müminlere öğüt veresin...


    Bekir Sadak : Sana bir Kitap indirildi. Onunla insanlari uyarman ve inananlara ogut vermen icin kalbine bir darlik gelmesin.


    Celal Yıldırım : Bu, uyarman ve mü'minlere öğütte bulunman için sana indirilen bir kitaptır. Artık bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    Diyanet İşleri (eski) : Sana bir Kitap indirildi. Onunla insanları uyarman ve inananlara öğüt vermen için kalbine bir darlık gelmesin.


    Diyanet Vakfi : (Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın.


    Edip Yüksel : Bu, sana indirilen bir kitaptır. Onunla uyarman ve inananlara öğüt vermen konusunda göğsünde bir kuşku ve sıkıntı olmasın


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir kitab ki sana indirildi, sakın bundan dolayı yüreğinde bir sıkıntı olmasın da bununla inzar edesin, mü'minlere de şu bir ıhtar:


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bu, kendisiyle uyarasın diye ve mü'minlere bir ihtar olmak üzere sana indirilen bir kitaptır; sakın bundan dolayı yüreğinde bir sıkıntı olmasın!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Bu,) sana indirilen bir Kitab'tır. Onunla (insanları) uyarman ve inananlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    Fizilal-il Kuran : Bu Kur'an, kendisi ile insanları uyarasın ve müminlere öğüt veresin diye sana indirilen bir kitaptır. O halde bu görevi yaparken sakın ruhun sıkılmasın.


    Gültekin Onan : (Bu) Bir kitaptır ki onunla uyarman için ve inançlılara bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    Hasan Basri Çantay : (Bu sûre, yahud Kur'an) — onunla (halkı) inzâr etmekliğim için, mü'minlere de bir öğüd olmak üzere — sana indirilen bir kitabdır. Artık bundan dolayı göksünde bir sıkıntı olmasın.


    Hayrat Neşriyat : (Bu,) kendisiyle (insanları) sakındırman ve mü’minlere nasîhat (vermen) için sana indirilen bir kitabdır; öyle ise ondan (onu tebliğden) dolayı gönlünde bir sıkıntı (yalanlanma korkusu) olmasın!


    İbni Kesir : Bir kitab indirilmiştir sana. Ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. Onunla uyarman için. Ve iman edenlere bir öğüt.


    Muhammed Esed : (Yücelerden) bir ilahi kelam indirildi sana artık gönlünde bu konuda herhangi bir şüpheye yer verme ki, onunla, (yoldan sapanları) uyarabilesin ve (böylece) inananlara da öğütte bulunabilesin:


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bu bir kitaptır ki, bununla korkutasın diye ve mü'minlere bir mev'ize olarak sana indirilmiştir.Bundan dolayı senin kalbinde sakın bir sıkıntı olmasın.


    Ömer Öngüt : Resulüm! Bu, sana indirilen bir Kitap'tır. Bu hususta göğsünde bir sıkıntı olmasın. Onunla (insanları) uyarman ve inananlara öğüt vermen için (indirildi).


    Şaban Piriş : İnananlara nasihat olarak ve onunla uyarasın diye sana indirilen kitaptan dolayı sakın içinde bir sıkıntı olmasın.


    Suat Yıldırım : Bu, kendisiyle insanları uyarman ve müminlere de bir öğüt ve irşad olmak üzere sana indirilen bir kitaptır ki sakın onu tebliğden ve halkın sana inanmamasından ötürü göğsün daralmasın.


    Süleyman Ateş : (Bu,) Sana indirilen bir Kitaptır. Onunla (insanları) uyarman ve insanlara öğüt (vermen) hususunda göğsünde bir sıkıntı olmasın (hiç kuşkulanma, tasalanma, bu tamamen Allâh tarafındandır. Sen hemen insanları uyar).


    Tefhim-ul Kuran : (Bu) Bir Kitap'tır. Bundan dolayı içinde bir sıkıntı olmasın. Onunla kafirleri kotkutman ve müminlere de bir öğüt olmak üzere sana indirildi.


    Ümit Şimşek : Bu, insanları onunla uyarman için ve mü'minlere bir öğüt olmak üzere sana indirilmiş bir kitaptır; onun için göğsün daralmasın.


    Yaşar Nuri Öztürk : Bir kitaptır bu; sana indirildi, onunla uyarıda bulunasın diye ve inananlar için bir öğüt ve düşündürme olarak... O halde, bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  3. اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).



    1. ittebiû : tâbî olun, uyun

    2. mâ : şey

    3. unzile : indirildi

    4. ileykum : sizlere

    5. min rabbi-kum : sizi Rabbinizden

    6. lâ tettebiû : tâbî olmayın

    7. min dûni-hi : ondan başka

    8. evliyâe : dostlar, velîler

    9. kalîlen : az

    10. mâ : ne kadar

    11. tezekkerûne : tezekkür etmek





    İmam İskender Ali Mihr : Rabbinizden size indirilene tâbî olun. Ve ondan başka dostlar edinmeyin. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.


    Diyanet İşleri : Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Rabbinizden size ne indirildiyse ona uyun, ondan başkalarını dost edinip onlara uymayın, fakat ne kadar da azınız öğüt tutmada.


    Adem Uğur : Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Ahmed Hulusi : Rabbinizden size inzâl olunana tâbi olun. . . Rabbinizin dûnunda velîlere (dışsal {rabbanî hakikatinizden ayrı düşürecek bilgi verenler} veya içsel {nefsanî - şehevî}) tâbi olmayın. . . Bunu ne kadar az hatırlayıp, üzerinde derin düşünmüyorsunuz!


    Ahmet Tekin : Rabbinizden size indirilene, Kur’ân’a tâbi olun, Kur’ân’ı uygulayın. Kur’ân’ı olmayan dostlara, otoritelere tâbi olmayın, uymayın. Ne kadar kıt düşünüyor, az öğüt tutuyorsunuz.


    Ahmet Varol : Size Rabbinizden indirilene uyun ve O'ndan ayrı dostlar edinip onlara uymayın. Pek az öğüt alıyorsunuz!


    Ali Bulaç : Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz?


    Ali Fikri Yavuz : Rabbinizden size indirilen Kur’an’a uyun (emirlerine ve hükümlerine bağlanın). Allah’dan başka dostlar edinip onlara uymayın. Siz ne az düşünüyorsunuz!


    Bekir Sadak : Rabbinizden size indirilen Kitap'a uyun, O'ndan baska dostlar edinerek onlara uymayin. Pek az ogut dinliyorsunuz.


    Celal Yıldırım : Size Rabbınızdan indirilene uyun ; O'ndan başka dostlar (edinip) uymayın. Ne de az öğüt tutuyorsunuz!


    Diyanet İşleri (eski) : Rabbinizden size indirilen Kitap'a uyun, O'ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.


    Diyanet Vakfi : Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Edip Yüksel : Rabbinizden size indirileni izleyin, O'ndan başkalarını dost edinerek izlemeyin. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!


    Elmalılı Hamdi Yazır : Rabbınızdan size indirilene ittiba' edin, onsuz bir takım veliylere ittiba' etmeyin, siz pek az düşünüyorsunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Rabbinizden size indirilene uyun, O'nsuz başka velilere uymayın! Sizler pek az düşünüyorsunuz!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene uyun ve O'ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Fizilal-il Kuran : Rabbiniz tarafından size indirilen mesaja uyunuz, O'nun dışında başka dostlar edinip peşlerinden gitmeyiniz. Ne kadar kıt düşüncelisiniz!


    Gültekin Onan : rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!


    Hasan Basri Çantay : Rabbinizden size indirilen (Kur'an-ı kerîm) e uyun, ondan başka (larını) velîler (edinib de kendilerin) e uymayın. Ne kadar az öğüd tutuyorsunuz!


    Hayrat Neşriyat : Rabbinizden size indirilene tâbi' olun ve O’ndan başka birtakım dostlara tâbi' olmayın! (Siz) ne kadar az ibret alıyorsunuz!


    İbni Kesir : Rabbınızdan size indirilene uyun. O'ndan başka dostlara uymayın. Ne de az öğüt dinliyorsunuz.


    Muhammed Esed : Rabbinizin katından size indirilene uyun; Ondan başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar az tutuyorsunuz aklınızda bunu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Size Rabbinizden indirilmiş olana tâbi olunuz, ve O'nun gayrı dostlara tâbi olmayınız, siz pek az öğüt tutuyorsunuz.


    Ömer Öngüt : Rabbinizden size indirilene uyun! O'ndan başka dostlara tâbi olmayın. Ne de az öğüt alıyorsunuz!


    Şaban Piriş : Rabbinizden size indirilene uyun; ondan başka velilere uymayın. Ne kadar az öğüt dinliyorsunuz!


    Suat Yıldırım : Ey insanlar! Siz, Rabbiniz tarafından size indirilen vahye tâbi olun, O’ndan başka birtakım hâmîler edinip de onlara uymayın. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!


    Süleyman Ateş : (Ey insanlar), Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    Tefhim-ul Kuran : Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere uymayın. Ne az da öğüt alıyorsunuz?


    Ümit Şimşek : Siz de Rabbinizden size indirilene uyun; kendinize Ondan başka dostlar edinip de onlara uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz!


    Yaşar Nuri Öztürk : Rabbinizden size indirilene uyun; O'nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  4. وَكَم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَآئِلُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ be’sunâ beyâten ev hum kâilûn(kâilûne).



    1. kem : kaç tane, nice

    2. min : ...den

    3. karyetin : ülke, şehir, kasaba

    4. ehlek-nâ-hâ : biz helâk ettik onu

    5. fe : o zaman

    6. câe-hâ : ona geldi

    7. be'su-nâ : azabımız

    8. beyâten : geceleyin

    9. ev : veya

    10. hum : onlar

    11. kâilûne
    (kaylûle) : öğle uykusu uyuyanlar
    : (öğle uykusu)






    İmam İskender Ali Mihr : Ülkelerden nicesini (kaç tanesini) helâk ettik. Artık azabımız onlara geceleyin veya onlar öğle uykusu uyurken geldi.


    Diyanet İşleri : Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Biz nice şehirler helâk etmişiz ki azâbımız gelip çattığı zaman ya geceydi; halk, uykuya dalmıştı, yahut da gündüzdü, öğle uykusundaydı, dinlenmedeydi.


    Adem Uğur : Nice memleketler var ki biz onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.


    Ahmed Hulusi : Nice şehirlerdeki toplulukları helâk ettik; gece veya gündüz uykusu içindeyken, azabımız onlara geldi!


    Ahmet Tekin : Nice memleketler helâk ettik. Azâbımız onlara, geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken, uyurlarken geldi.


    Ahmet Varol : Biz nice kasabaları helak ettik. Onlara azabımız ya gece vakti veya gündüz uykusuna yattıkları sırada ulaştı.


    Ali Bulaç : Biz nice ülkeleri yıkıma uğrattık. Geceleri uyurlarken ya da gündüzün dinlenirlerken bizim zorlu azabımız onlara geliverdi.


    Ali Fikri Yavuz : Biz nice memleketler halkını helâk ettik ki, onlara azâbımız, gece yatarlarken, yahut gündüz istirahat ederlerken gelmişti.


    Bekir Sadak : Biz nice kasabalari yok etmisizdir; geceleyin veya gunduz uykularinda iken baskinimiza ugramislardir.


    Celal Yıldırım : Nice kasabaları bitik hale getirip yok etmişizdir ki, kahredici azabımız geceleyin veya öğle sıcağında dinlenirlerken onlara gelivermiştir.


    Diyanet İşleri (eski) : Biz nice kentleri yok etmişizdir; geceleyin veya gündüz uykularında iken baskınımıza uğramışlardır.


    Diyanet Vakfi : Nice memleketler var ki biz onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.


    Edip Yüksel : Yok ettiğimiz nice topluluklar, uyurlarken yahut gündüzün işlerine dalmış haldeyken azabımız kendilerine ulaştı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Biz nice memleket helâk etmişizdir ki gece yatarlarken yâhud gündüz uyurlarken baskınımız ona gelivermiştir


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Biz, nice memleketler helak etmişizdir ki, onlara baskınımız gece yatarlarken veya gündüz uyurken gelmiştir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Nice kentler helak ettik. Gece yatarlarken, yahut gündüz uyurlarken, azabımız onlara geliverdi.


    Fizilal-il Kuran : Biz nice kentleri yokettik. Azabımız, onları, ya geceleyin ya da öğle uykuları sırasında yakalayıverdi.


    Gültekin Onan : Biz nice ülkeleri (veya toplulukları) yıkıma uğrattık. Gece uyurlarken ya da gündüz dinlenirlerken bizim zorlu azabımız onlara geliverdi.


    Hasan Basri Çantay : Biz nice memleketler (ehâlîsin) i helak etdik. Öyle ki (kâh) geceleyin, kâh onlar kaylûle ederlerken azabımız gelib çatdı onlara.


    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki nice şehirler var ki onları helâk ettik de azâbımız kendilerine geceleyin veya onlar (o memleketin halkı) kaylûlede (gündüz uykusunda) olan kimseler iken gelivermiştir.


    İbni Kesir : Nice kasabalar vardır ki; Biz, onları helak etmişizdir. Geceleyin uyurken, öğleyin dinlenirken, baskınımız gelip çattı onlara.


    Muhammed Esed : Biz (baş kaldıran) topluluklardan nicesini, gece vakti ya da güpegündüz dinlenirken ansızın gelip çatan cezamızla yok etmişizdir.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Bir nice ülkeyi helâk ettik ki, onlara azabımız gece yatarlarken veya gündüzün ortasında uyurlarken gelip çatmıştır.


    Ömer Öngüt : Nice memleketler var ki biz onları helâk ettik. Azabımız onlara geceleyin veya gündüz uykularında iken geldi.


    Şaban Piriş : Nice memleketler helak ettik. Kahredici azabımız, onlara gece ya da öğle vakti uyurlarken gelip çattı.


    Suat Yıldırım : Biz nice ülkeler imha ettik ki ya gece uyurlarken, yahut gündüz yatarlarken baskınımız onlara gelivermişti.


    Süleyman Ateş : Nice kent(ler)i helâk ettik; gece yatarlarken, yahut gündüz uyurlarken, azâbımız onlara geliverdi.


    Tefhim-ul Kuran : Biz nice ülkeleri yıkıma uğrattık. Geceleri uyurlarken ya da gündüzün dinlenirlerken bizim zorlu azabımız onlara geliverdi.


    Ümit Şimşek : Biz nice beldeler helâk ettik ki, azabımız onlara gece yatarlarken veya gündüz uykusunda iken ansızın gelivermişti.


    Yaşar Nuri Öztürk : Nice yurtları ve medeniyetleri yere batırdık biz. Öyle ki, geceleyin yahut öğle uykusu uyumakta oldukları bir sırada azabımız tepelerine iniverdi.

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  5. فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا إِلاَّ أَن قَالُواْ إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Fe mâ kâne da’vâhum iz câehum be’sunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).



    1. fe : o zaman

    2. mâ kâne : olmadı

    3. dâ'vâ-hum : onların duaları, yalvarmaları

    4. iz : o zaman, olduğunda

    5. câe-hum : onlara geldi

    6. be'su-nâ : azabımız

    7. illâ : ...den başka

    8. en kâlû : söylemeleri, demeleri

    9. innâ : gerçekten, muhakkak ki

    10. kun-nâ : biz olduk

    11. zâlimîne : zalimler





    İmam İskender Ali Mihr : Azabımız onlara geldiği zaman, onların duaları (yalvarmaları): “Muhakkak ki; biz zalimler olduk.” demekten başka bir şey olmadı.


    Diyanet İşleri : Azabımız kendilerine geldiğinde, “(Biz bunu hak ettik.) Gerçekten biz zalimler olmuştuk” demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Azâbımız geldiği zaman ancak, biz zulmetmiştik diye niyâz edebildiler.


    Adem Uğur : Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, "Biz gerçekten zalim kişilermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı.


    Ahmed Hulusi : Azabımız onlara geldiğinde, onların seslenişleri: "Biz gerçekten zâlimlermişiz" demekten başka bir şey olmadı.


    Ahmet Tekin : Azâbımız onlara geldiğinde:
    'Biz gerçekten Allah’a şirk koşan, rasullerini yalanlayan, inkârda, isyanda ısrar eden zâlim kimseleriz' diyerek itiraftan başka bir savunmaları olmadı.


    Ahmet Varol : Kendilerine azabımız geldiğinde: 'Şüphesiz biz zalim kimselerdik' demekten başka savunmaları olmadı.


    Ali Bulaç : Zorlu azabımız onlara gelince yakarabildikleri: "Biz gerçekten zulme sapanlardandık" demelerinden başka olmadı.


    Ali Fikri Yavuz : Azabımız kendilerine geldiği zaman, yalvarış ve itirafları ancak şu olmuştu: “- Gerçekten bizler zalimlerdeniz.”


    Bekir Sadak : Baskinimiza ugradiklarinda, sozleri, «Gercekten biz haksizdik» demekten ibaret kalmistir.


    Celal Yıldırım : Kahredici azabımız gelip çattığında, bağırıp çağırmaları sadece, «doğrusu biz zâlimler idik!» olmuş tur.


    Diyanet İşleri (eski) : Baskınımıza uğradıklarında, sözleri, 'Gerçekten biz haksızdık' demekten ibaret kalmıştır.


    Diyanet Vakfi : Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, «Biz gerçekten zalim kişilermişiz» demelerinden başka bir şey olmadı.


    Edip Yüksel : Kendilerine azabımız geldiği vakit, 'Gerçekten bizler zalimler imişiz,' demekten başka sözleri olmadı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Azâbımız kendilerine geldiği vakıt da «bizler hakıkaten zalimler idik» demekten başka da'vaları olmadı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Azabımız kendilerine geldiğinde: «Bizler, gerçekten zalimlerdik!» demekten başka bir iddiaları olmadı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Azabımız onlara geldiğinde «Biz gerçekten zalimlermişiz!» demelerinden başka yalvarışları kalmadı.


    Fizilal-il Kuran : Azabımıza uğradıkları andaki tek feryadları «Biz gerçekten zalimdik» demekten ibaret oldu.


    Gültekin Onan : Zorlu azabımız onlara gelince yakarabildikleri: "Biz gerçekten zulme sapanlardandık" demelerinden başka olmadı.


    Hasan Basri Çantay : Kendilerine azabımız geldiği zaman çağrışları «Biz hakîkaten zaalimlerdendik» demelerinden başka (bir şey) olmadı.


    Hayrat Neşriyat : Azâbımız onlara geldiğinde: 'Gerçekten biz zâlimlerdik!' demelerinden başka çağırışları (ve yalvarışları) da olmadı.


    İbni Kesir : Baskınımız geldiği zaman, çağırışları: Biz gerçekten zalimlerdendik, demekten başka birşey olmadı.


    Muhammed Esed : Ve cezamız başlarında koptuğu zaman, kendi kendilerine, "vah bize! Biz gerçekten zalim kimselerdik!" demekten başka söyleyecek sözleri olmamıştır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlara azabımız geldiği zaman ise onların sözleri, «Biz hakikaten zalim kimseler olmuş idik» demekten başka olmamıştır.


    Ömer Öngüt : Azabımız kendilerine geldiğinde onların çağırışları: “Biz gerçekten zâlim kişilermişiz!” demelerinden başka bir şey olmadı.


    Şaban Piriş : Azabımız onlara geldiği vakit, feryatları “Biz, gerçekten zalimler idik!” demekten başka bir şey olmadı.


    Suat Yıldırım : Azabımız gelip çattığında da itiraf ve yalvarmaları: "Biz gerçekten zalim adamlarmışız!" demekten başka bir şey olmadı.


    Süleyman Ateş : Azâbımız onlara geldiğinde "Biz gerçekten zâlimlermişiz!" demelerinden başka yalvarıları kalmadı.


    Tefhim-ul Kuran : Zorlu azabımız onlara geliverince yakarabildikleri: «Biz gerçekten zulme sapanlardandık» demelerinden başka olmadı.


    Ümit Şimşek : Kendilerine azabımız geldiği zaman onların 'Biz gerçekten zalimmişiz' sözünden başka bir diyecekleri yoktu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Azabımız onlara gelip çattığında, yaptıkları, şu çığlığı yükseltmekten başka birşey olmamıştır: Biz gerçekten zalimlerdik!



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  6. فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Fe le nes’elennellezîne ursile ileyhim ve le nes’elennel murselîn(murselîne).



    1. fe : o zaman, artık

    2. le nes'ele enne : mutlaka soracağız

    3. ellezîne : o kimseler

    4. ursile : gönderildi

    5. ileyhim : onlara

    6. ve : ve

    7. le nes'ele enne : elbette soracağız

    8. el murselîne : elçiler, resûller





    İmam İskender Ali Mihr : O zaman kendilerine resûller gönderilen kimselere ve gönderilen resûllere muhakkak soracağız.


    Diyanet İşleri : Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız. Peygamberlere de elbette soracağız.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendilerine peygamber gönderdiklerimizi de mutlaka sorguya çekeceğiz, peygamber olarak gönderdiklerimizi de sorumlu tutacağız.


    Adem Uğur : Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, kendilerine Rasûl irsâl edilenlere de soracağız; irsâl olunan Rasûllere de soracağız!


    Ahmet Tekin : Kendilerine özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevli Rasuller, peygamberler gönderilenleri elbette sorguya çekeceğiz. Kesinlikle, görevli gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz.


    Ahmet Varol : Kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da, peygamber olarak gönderilenlere de soracağız.


    Ali Bulaç : Andolsun, kendilerine (peygamber) gönderilenlere soracağız ve onlara gönderilenlere (peygamberlere) de elbette soracağız.


    Ali Fikri Yavuz : Peygamber gönderilen ümmetlere, elbette (peygamberlere uyup amel etmelerinden ) soracağız, gönderilen peygamberlere de (tebliğden) muhakkak soracağız.


    Bekir Sadak : And olsun ki, kendilerine peygamber gonderilenlere soracagiz, peygamberlere de soracagiz.


    Celal Yıldırım : And olsun ki, kendilerine peygamberler gönderilenlerden soracağız ve şüphesiz gönderilen peygamberlerden de soracağız.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız.


    Diyanet Vakfi : Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!


    Edip Yüksel : Kendilerine mesaj gönderilenleri de sorguya çekeceğiz, elçileri de sorguya çekeceğiz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sonra elbette Peygamber gönderilen ümmetlere soracağız, elbette gönderilen Peygamberlere de soracağız


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra kesinlikle, Peygamber gönderilen ümmetlere soracağız; kesinlikle gönderilen peygamberlere de soracağız;


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara da soracağız, gönderilen elçilere de soracağız.


    Fizilal-il Kuran : Kendilerine peygamber gönderilenleri de peygamberleri de sorguya çekeceğiz.


    Gültekin Onan : Andolsun, kendilerine (elçi) gönderilenlere soracağız ve onlara görderilenlere de soracağız.


    Hasan Basri Çantay : Kendilerine (peygamber) gönderilenlere de mutlak soracağız, onlara gönderilen (peygamber) lere de her halde soracağız.


    Hayrat Neşriyat : İşte kendilerine (peygamber) gönderilenlere (ne amel işlediklerini) mutlaka soracağız, (gönderilen) peygamberlere de (teblîğ edip etmediklerini) elbette soracağız!


    İbni Kesir : Andolsun ki; kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız, peygamber olarak gönderilenlere de.


    Muhammed Esed : Ve bu yüzden, kendilerine (ilahi) bir mesaj gönderilen herkesi, hiç şüphesiz, (Yargı Gününde) hesaba çekeceğiz. Ve yine hiç şüphesiz mesajla gönderilenleri(n kendilerini) de hesaba
    çekeceğiz.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra kendilerine peygamberler gönderilmiş olanlara mutlaka soracağız ve gönderilen peygamberlere de elbette soracağız.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız. Peygamberlere de soracağız.


    Şaban Piriş : Kendilerine (peygamber) gönderilenlere mutlaka soracağız; gönderilen peygamberlere de elbette soracağız.


    Suat Yıldırım : Kendilerine resul gönderdiğimiz insanlara, resullerinin çağrısına uyup ona göre amel edip etmedikleri hakkında elbette hesap soracağız. Gönderilen o elçilere de, tebliğ edip etmediklerini soracağız.


    Süleyman Ateş : Hem kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız, hem de gönderilen elçilere soracağız.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, kendilerine (peygamber) gönderilenlere soracağız ve onlara gönderilenlere (peygamberlere) de elbette soracağız.


    Ümit Şimşek : Biz kendilerine peygamber gönderdiklerimizi de sorgulayacağız, gönderdiğimiz peygamberleri de.


    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri muhakkak hesaba çekeceğiz; gönderilen elçileri de mutlaka hesaba çekeceğiz.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  7. فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Fe le nekussanne aleyhim bi ilmin ve mâ kunnâ gâibîn(gâibîne).



    1. fe : böylece

    2. le : elbette

    3. nekussa-enne : mutlaka anlatacağız

    4. aleyhim : onlara

    5. bi ilmin : bir ilim ile

    6. mâ : değil

    7. kun-nâ : biz olduk

    8. gâibîne : bilmeyenler, haberi olmayanlar, bulunmayanlar, gâib olanlar





    İmam İskender Ali Mihr : Öyleyse onlara, mutlaka bir ilim ile anlatacağız. Biz gaibler (onların yaptıklarından habersiz) değildik.


    Diyanet İşleri : Andolsun, onlara (yaptıklarını) tam bir bilgi ile anlatacağız. Çünkü biz onlardan uzak değiliz.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara, tam bir bilgiyle her şeyi nakledeceğiz, bizim bulunmadığımız bir zaman, kaybolduğumuz bir vakit yoktu ki.


    Adem Uğur : Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan uzak değiliz.


    Ahmed Hulusi : Elbette onlarda olup bitenin hakikatini açacağız! Biz "gâib"ler (olanlardan bihaber olan) değiliz (Bâtın - Zâhir O'dur - Görünenin melekûtu Esmâ'mızdandır).


    Ahmet Tekin : Onlara, olup bitenleri tam bir bilgi ile, ayrıntılarıyla anlatacağız. Biz bunlara ilgisiz olamayız. Gaybı, gayb âlemini bilemeyenler değiliz.


    Ahmet Varol : (Yapıp ettiklerini) onlara bilgi ile anlatacağız; çünkü biz onlardan habersiz değildik.


    Ali Bulaç : Andolsun (yapıp etmelerini) onlara bir ilimle mutlaka haber vereceğiz. Ve biz gaibler (onlardan uzakta olan habersizler) de değildik.


    Ali Fikri Yavuz : Peygamberlerin tebliğlerini, ümmetlerin, itaat ve muhalefetlerini bildiğimiz halde, onlara (peygamberlere) haber veririz. Çünkü biz, onlardan (yaptıklarından ve söylediklerinden) habersiz ve gaip değildik.


    Bekir Sadak : And olsun ki, yaptiklarini kendilerine bir bir anlatacagiz zira onlardan uzak degildik.


    Celal Yıldırım : Ve and olsun ki, onlara (kesin) bir bilgi ile (olup bitenleri) bir bir anlatacağız ve biz onlardan (hiç bir an) gâib değildik.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız, zira onlardan uzak değildik.


    Diyanet Vakfi : Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan uzak değiliz.


    Edip Yüksel : Onlara bir bilgiyle bildireceğiz; biz onlardan hiç uzak kalmadık.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Soracağız da kendilerine karşı olan biteni mutlak bir ılim ile behemehal anlatacağız, öyle ya biz onlardan gâib değil idik


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Soracağız da kendilerine karşı olup biteni mutlak bir ilim ile herhalde anlatacağız; çünkü Biz, her an onların yanındaydık.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Ve elbette onlara, olan biten herşeyi bir bilgi ile anlatacağız; çünkü biz onlardan uzak değiliz.


    Fizilal-il Kuran : Onlara olup bitenleri bilgimize dayanarak kesinlikle bir bir anlatacağız. Zira onlar hiçbir zaman bilgi alanımız dışında kalmamışlardı.


    Gültekin Onan : Andolsun (yapıp etmelerini) onlara bir ilimle mutlaka haber vereceğiz. Ve biz gaibler (onlardan uzakta olan habersizler) de değildik.


    Hasan Basri Çantay : (Soracağız da) kendilerine karşı (olub biteni mutlak) bir ilim ile her halde anlatacağız. (Çünkü) biz (onlardan hiç bir zaman) gaaib değildik.


    Hayrat Neşriyat : Artık (yaptıklarını) kendilerine bir ilim ile (bütün teferruâtıyla bilerek) mutlaka anlatacağız; çünki (biz, onlardan) gaib (habersiz) değildik.


    İbni Kesir : Andolsun ki; onlara bilerek anlatacağız, zaten gaibler de değildik.


    Muhammed Esed : Ve sonra kendilerine mutlaka (yapıp ettikleri hakkındaki şaşmaz) bilgimizi açacağız: çünkü hiçbir zaman (onlardan) uzak değildik.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra da onlara (yapmış olduklarını) bir bilgi ile elbette anlatacağız ve Biz (onlardan) gaibler olmuş değil idik.


    Ömer Öngüt : Yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız. Zira biz onlardan uzak değildik.


    Şaban Piriş : Sonra da onlara, belge ile açıklayacağız. Zira biz uzak değildik.


    Suat Yıldırım : Ve onlara, olup biten her şeyi, kesin bir ilme dayanarak bir bir anlatacağız. Öyle ya, Biz hiçbir zaman onlardan habersiz değildik ki!


    Süleyman Ateş : Ve elbette onlara, olan biten herşeyi bilgi ile anlatacağız, zira biz onlardan uzak değiliz.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, (yapıp etmelerini) onlara bir ilimle mutlaka haber vereceğiz. Ve biz gaibler (onlardan uzakta olan habersizler) de değildik.


    Ümit Şimşek : Sonra bütün olup bitenleri, onlara İlâhî ilmimizle anlatacağız. Çünkü Biz onlardan hiçbir zaman uzak olmadık.


    Yaşar Nuri Öztürk : Onlara bir ilmin tanıklığında bütün serüveni mutlaka anlatacağız. Biz olup bitenlerden habersiz değildik.



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  8. وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).



    1. ve el veznu : ve tartı

    2. yevme izin : izin günü

    3. el hakku : haktır

    4. fe : artık

    5. men : kim

    6. sekulet : ağır geldi

    7. mevâzînu hu : onun tartısı

    8. fe ulâike : işte onlar

    9. hum el muflihûne : onlar felâha erenlerdir





    İmam İskender Ali Mihr : İzin günü (hesaplaşma günü) tartı (ölçü) haktır (gerçektir). Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir.


    Diyanet İşleri : O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Abdulbaki Gölpınarlı : O gün tartı olacak, gerçektir bu. Kimlerin iyi amelleri, terazide ağır gelirse onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.


    Adem Uğur : O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Ahmed Hulusi : O süreçte vezn (her şeyin Allâh hükümlerine göre artısıyla eksisiyle değerlendirilmesi) Hak'tır. . . Artık kimin mizanları (değerlendirilmeleri) ağır basarsa (nefsinde), işte onlar, engelleri yarıp kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.


    Ahmet Tekin : O gün, kullanılacak ölçünün, tartının birimi haktır, adâlettir, Kur’ân hükümleridir. Kimlerin tartıları, sevapları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.


    Ahmet Varol : Gerçek tartı o gündedir. [1] Kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa erecekler onlardır.


    Ali Bulaç : O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Kıyamet gününde amellerin tartılması haktır. Kimin iyilikleri kötülüklerinden ağır gelirse, işte onlar, kurtulanlardır.”


    Bekir Sadak : Gercek tarti kiyamet gunundedir. Tartilari agir gelenler, iste onlar kurtulanlardir.


    Celal Yıldırım : O gün (amellerin) tartısı haktır. Artık kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar korktuklarından kurtulup umduklarına kavuşanlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Gerçek tartı kıyamet günündedir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtulanlardır.


    Diyanet Vakfi : O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Edip Yüksel : O gün tartı dosdoğrudur. Tartıları ağır gelenler başarmış olanlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hem vezn o gün tam hak, artık kimin mizanları ağır basarsa işte onlar, o felâh bulacaklar


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O gün tartı tam hakkiyle yapılacaktır. Artık kimin tartıları ağır basarsa, işte onlar, arzularına ereceklerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.


    Fizilal-il Kuran : O gün tam doğru tartı vardır. Kimlerin tartıları ağır çekerse, onlar kurtuluşa ermişlerdir.


    Gültekin Onan : O gün tartı haktır (dosdoğrudur). Kimin tartıları ağır basarsa, İşte kurtulanlar onlardır.


    Hasan Basri Çantay : (Herkesin dünyâda yapıb etdiğini) tartmak da o gün hakdır. Artık kim (ler) in terazileri ağır basarsa işte onlar murada erenlerin ta kendileridir.


    Hayrat Neşriyat : (Amelleriniz için) hak tartı da o gündür. Artık kimlerin tartıları ağır gelirse, işte kurtuluşa erenler ancak onlardır.


    İbni Kesir : Tartı, o gün haktır. Kimin terazisi ağır basarsa; işte onlar, felaha erenlerin kendileridir.


    Muhammed Esed : Ve ölçme-tartma işi o Gün dosdoğru gerçekleşecek; ve tartıda (doğru ve yararlı davranışlarının) yükü ağır gelenler; işte böyleleridir mutluluğa erişecek olanlar;


    Ömer Nasuhi Bilmen : Vezin de o günde haktır. Artık her kimin terazileri ağır gelirse işte felâha erenler onlardır.


    Ömer Öngüt : Gerçek tartı kıyamet günündedir. Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Şaban Piriş : İşte o gün tartı haktır. Tartıları ağır gelenler, işte onlar, kurtulmuş olanlardır


    Suat Yıldırım : O gün, dünyada yapılan işlerin tartılması kesin gerçekleşecek. Artık kimin iyilikleri kötülüklerinden ağır gelirse, işte onlar muratlarına ereceklerdir.


    Süleyman Ateş : O gün tartı tam doğrudur. Kimin (sevâp) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.


    Tefhim-ul Kuran : O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır.


    Ümit Şimşek : Kıyamet gününün terazisi gerçektir. Kimin iyilikleri ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.


    Yaşar Nuri Öztürk : O gün, iyi ve kötüyü ayıran ölçü haktır. Artık kimin ölçülüp tartılacak şeyleri ağır basarsa kurtuluşa erenler onlar olacaktır.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  9. وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).



    1. ve men : ve kim

    2. haffet : hafif oldu

    3. mevâzînu-hu : onun tartısı

    4. fe : o zaman

    5. ulâike ellezîne : işte o kimseler

    6. hasirû : hüsranda oldular

    7. enfuse-hum : onların nefsleri, kendileri

    8. bimâ kânû : olduklarından dolayı

    9. bi-âyâti-nâ : âyetlerimize

    10. yazlimûne : zulmediyorlar





    İmam İskender Ali Mihr : Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı nefslerini hüsrana düşürmüş olanlardır.


    Diyanet İşleri : Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyana sokanlardır.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Kimlerin hafif gelirse onlardır âyetlerimizi inkâr ederek zulmettiklerinden kendilerine yazık edenler.


    Adem Uğur : Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.


    Ahmed Hulusi : Kimin de mizanları (değerlendirilmeleri) hafif gelirse, işte onlar da delillerimize zulmetmeleri dolayısıyla nefslerini hüsrana uğratanların ta kendileridir.


    Ahmet Tekin : Ölçüye tartıya konacak değerdeki amellerinin, sevaplarının kefeleri hafif olanlar, işte onlar, âyetlerimize Kur’ân’ımıza karşı, yakışıksız tavır almaları, âyetlerimizle açıklanan sorumlulukları hiçe saymaları, Kur’ânı’ın tebliğini, hayata geçirilmesini engellemeleri sebebiyle kendilerini, birbirlerini hüsrana uğratanlardır.


    Ahmet Varol : Kimin tartıları hafif gelirse onlar da ayetlerimize karşı haksızlık etmelerinden dolayı kendilerini zarara sokanlardır.


    Ali Bulaç : Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır.


    Ali Fikri Yavuz : Kimin de tartıları hafif gelirse, işte bunlar da âyetlerimize zulmetmeleri sebebiyle kendilerine yazık edenlerdir.


    Bekir Sadak : Tartilari hafif gelenler, ayetlerimize yaptiklari haksizliklardan oturu kendilerini mahvetmis olanlardir.


    Celal Yıldırım : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimizi (hiçe sayıp) haksızlık etmeleri karşılığında kendilerine yazık edip zarara uğrayanlardır.


    Diyanet İşleri (eski) : Tartıları hafif gelenler, ayetlerimize yaptıkları haksızlıklardan ötürü kendilerini mahvetmiş olanlardır.


    Diyanet Vakfi : Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.


    Edip Yüksel : Tartıları hafif gelenler ise ayetlerimize karşı haksız davranarak kişiliklerini yitirmiş olanlardır.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Kimin de mizanları hafif gelirse bunlar da işte âyetlerimize zulmetmelerile kendilerine yazık edenler


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kimin de tartıları hafif gelirse, bunlar da ayetlerimize haksızlık etmeleri yüzünden, kendilerine yazık edenlerdir.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar da âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.


    Fizilal-il Kuran : Kimlerin tartıları hafif kalırsa, onlar ayetlerimiz karşısında takındıkları zalimce tutumları yüzünden kendilerini mahvetmiş olurlar.


    Gültekin Onan : Kimin tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefslerini hüsrana uğratanlardır.


    Hasan Basri Çantay : Kimin de tartıları hafif gelirse bunlar da, âyetlerimize zulmeder oldukları için, kendilerine çok yazık etmiş kimselerdir.


    Hayrat Neşriyat : Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar âyetlerimize (onları bilerek inkâr etmekle) zulmetmekte olduklarından dolayı, kendilerini hüsrâna uğratmış kimselerdir.


    İbni Kesir : Kimin de tartısı hafif gelirse; işte onlar da ayetlerimize zulmeder oldukları için kendilerini ziyana uğratmış olanlardır.


    Muhammed Esed : Oysa, tartıda yükü hafif çekenler; işte, mesajlarımıza inatla karşı çıkmaları yüzünden kendilerini bedbahtlığa sürükleyecek olanlar da bunlardır.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Her kimin de terazileri hafif gelirse onlar da âyetlerimize zulüm etmiş olmaları sebebiyle nefislerini hüsrâna bırakmış kimselerdir.


    Ömer Öngüt : Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıktan ötürü kendilerine çok yazık etmiş kimselerdir.


    Şaban Piriş : Tartıları hafif gelenler ise, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmekle kendilerini ziyana uğratmış olanların ta kendileridir


    Suat Yıldırım : Kimin de sevap tartıları hafif gelirse, onlar da âyetlerimizi hiçe sayıp haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini en büyük ziyana uğratacaklardır.


    Süleyman Ateş : Kimin (sevâp) tartıları hafif gelirse, işte onlar da âyetlerimize haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini ziyana sokanlardır.


    Tefhim-ul Kuran : Kimin de tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır.


    Ümit Şimşek : Tartısı hafif gelenler ise, âyetlerimize ettikleri haksızlık yüzünden kendilerini hüsrana düşürmüş olanlardır.


    Yaşar Nuri Öztürk : Ölçülüp tartılacak şeyleri hafif kalanlara gelince, işte onlar, ayetlerimize karşı zalimce davranışlar sergilemiş oldukları için, öz benliklerini hüsrana itmiş olacaklar.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  10. وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş’(maâyişe), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).



    1. lekad : andolsun ki

    2. mekken-nâ-kum : sizi yerleştirdik

    3. fî el ardı : yeryüzünde

    4. ceal-nâ : kıldık

    5. lekum : sizin için

    6. fî hâ : onun içinde

    7. maâyişe : geçim kaynakları

    8. kalîlen : az

    9. mâ : ne kadar

    10. teşkurûne : şükrediyorsunuz





    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki, sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim kaynakları kıldık. Ne kadar az şükrediyorsunuz.


    Diyanet İşleri : Andolsun, size yeryüzünde imkân ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkânları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik, yaşama ve geçinme vâsıtalarını da halkettik, ne de az şükredersiniz.


    Adem Uğur : Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!


    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, sizi arzda yerleştirdik ve sizin için orada yaşamınızı devam ettirecek nimetler oluşturduk. . . Ne kadar az değerlendiriyorsunuz!


    Ahmet Tekin : Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik, size güç itibar ve iktidar verdik, geçim vasıtaları ve geçinme imkânları sağladık. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.


    Ahmet Varol : Doğrusu sizi yeryüzüne yerleştirdik ve size orada çeşitli geçim imkanları verdik. Çok az şükrediyorsunuz!


    Ali Bulaç : Andolsun, sizi yeryüzünde yerleşik kıldık ve orda size geçimlikler yarattık. Ne az şükrediyorsunuz?


    Ali Fikri Yavuz : Andolsun ki, sizi, yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada bir çok geçim imkânları hazırladık. Siz ne az şükrediyorsunuz!...


    Bekir Sadak : Sizi yeryuzunde yerlestirdik ve orada size gecimlikler yarattik. Oyleyken pek az sukrediyorsunuz. *


    Celal Yıldırım : And olsun ki, sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada sizin için geçim yollarını yaratıp düzenledik. Ne de az şükrediyorsunuz!


    Diyanet İşleri (eski) : Sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler yarattık. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz.


    Diyanet Vakfi : Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!


    Edip Yüksel : Sizleri yeryüzüne yerleştirdik ve orada size yaşama imkânları sağladık. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Şanım hakkı için sizi Arzda yerleştirdik ve sizin için onda bir çok geçimlikler yaptık, siz pek az şükrediyorsunuz


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için onda birçok geçim kaynakları yaptık. Siz, pek az şükrediyorsunuz.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!


    Fizilal-il Kuran : Size yeryüzünde yurt sağladık, orada size çeşitli geçim kaynakları bağışladık. Ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Gültekin Onan : Andolsun, sizi yeryüzünde yerleşik kıldık ve orada size geçimlikler yarattık. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun, sizi yer (yüzün) de yerleşdirmişiz, size orada bir çok geçim vasıtaları yaratmışızdır. Ne az şükredersiniz!


    Hayrat Neşriyat : Celâlim hakkı için, size yeryüzünde imkân verdik (orada yerleştirdik) ve orada sizin için geçim vâsıtaları kıldık. (Siz ise) ne kadar az şükrediyorsunuz!


    İbni Kesir : Andolsun ki; sizi, yeryüzüne yerleştirdik. Ve size orada geçimlikler yarattık. Ne de az şükrediyorsunuz.


    Muhammed Esed : Evet, (ey insanlar), sizi yeryüzüne gerçekten (bolluk içinde) yerleştirdik ve size orada geçiminizi sağlayacak şeyler verdik: (Hal böyleyken) ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, sizi yerde yerleştirdik ve size orada birçok maişet vasıtaları vücuda getirdik, siz ise pek az şükredersiniz.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik. Orada sizin için geçimlikler yarattık. Ne de az şükrediyorsunuz!


    Şaban Piriş : Sizi yeryüzünde yerleştirdik. Orada sizin için geçimlikler sağladık. Buna rağmen ne kadar az şükrediyorsunuz!


    Suat Yıldırım : Şu bir gerçektir ki ey insanlar, Biz sizi dünyaya yerleştirip orada size hakimiyet verdik. Orada sizin için birçok geçim vasıtaları yarattık. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!


    Süleyman Ateş : Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, sizi yeryüzünde 'yerleşik kıldık' ve orda size geçimlikler yarattık. Ne de az şükrediyorsunuz?


    Ümit Şimşek : Biz sizi yeryüzünde yerleştirip orada sizin için geçim vasıtaları yarattık. Oysa siz pek az şükrediyorsunuz.


    Yaşar Nuri Öztürk : Andolsun, sizi yeryüzünde yerleştirdik ve sizin için orada, geçiminize yarayacak nimet ve imkanlara vücut verdik. Ne de az şükrediyorsunuz!


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     
    Moderatör tarafından düzenlendi: 29 May 2013


  11. وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).



    1. ve : ve

    2. lekad : andolsun ki

    3. halak-nâ-kum : sizi yarattık

    4. summe : sonra

    5. savver-nâ-kum : size şekil (suret) verdik

    6. kul-nâ : biz dedik

    7. li el melâiketi : meleklere

    8. uscudû : secde edin

    9. li âdeme : Âdem'e

    10. fe : o zaman

    11. secedû : secde ettiler

    12. illâ : hariç, ...den başka

    13. iblîse : şeytan, iblis

    14. lem : olmadı

    15. yekun : olur

    16. min es sâcidîne : secde edenlerden





    İmam İskender Ali Mihr : Ve andolsun ki; sizi Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)'a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.


    Diyanet İşleri : Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” dedik. İblis’ten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki sizi yarattık, sonra bir sûret, bir şekil verdik size, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin dedik, hemen secdeye kapandılar, yalnız İblis secde edenlere katılmadı.


    Adem Uğur : Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.


    Ahmed Hulusi : Gerçek ki, sizi yarattık. . . Sonra sizi şekillendirdik. . . Sonra meleklere "Secde edin Adem'e" dedik. . . İblis hariç secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.


    Ahmet Tekin : Sizi, ilk mayanızı, atanızı dölsüz yarattık. Bir de sizin çehrenizi vücut hatlarınızı insan olarak biz şekillendirdik. Sonra da meleklere:
    'Âdem’e secde ederek saygı gösterin' diye emrettik. İblis’in dışında melekler secde ederek saygı gösterdiler. O secde ederek saygı gösterenlerden olmadı.


    Ahmet Varol : Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere: 'Adem'e secde edin' dedik. İblis dışında hepsi secde etti. O ise secde edenlerden olmadı.


    Ali Bulaç : Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.


    Ali Fikri Yavuz : Gerçekten ilk defa sizi (ruhlarınızı) yarattık, sonra size şekil verdik ve sonra da meleklere: “- Âdem’e (hürmet için) secde edin”, dedik. Hemen İblisten başka bütün melekler secde ettiler, o (iblis) secde edicilerden olmadı.


    Bekir Sadak : And olsun ki, sizi yarattik, sonra sekil verdik, sonra meleklere, «Adem'e secde edin» dedik; Iblis'ten baska hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadi.


    Celal Yıldırım : Ve and olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi şekillendirdik, sonra da meleklere: «Âdem'e secde edin» diye buyurduk. Onlar da hemen secde ettiler; ancak İblîs secde edenlerden olmadı.


    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, 'Adem'e secde edin' dedik; İblis'ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.


    Diyanet Vakfi : Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.


    Edip Yüksel : Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra meleklere, 'Adem'e secde edin,' dedik. İblis hariç hepsi secde etti; o secde edenlerden olmadı.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hakıkat sizi evvela halkettik, sonra size sûret verdik, sonra da Melâikeye dedik ki «Âdeme secde edin» hemen secde ettiler, ancak İblis secde edenlerden olmadı


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Gerçek şu ki, önce sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: «Adem'e secde edin!» dedik; hemen secde ettiler, ancak İblis secde edenlerden olmadı.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: «Âdem'e secde edin» dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.


    Fizilal-il Kuran : Sizi yarattık, arkasından belirli bir biçime soktuk, sonra meleklere «Ademe secde edin!» dedik. İblis dışında hepsi secde etti. Sadece o secde edenlerden olmadı.


    Gültekin Onan : Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da iblisin dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.


    Hasan Basri Çantay : Andolsun, sizi (evvelâ), yaratdık, sonra size suuret verdik, sonra da meleklere: «Âdeme (yahud Âdem için Allaha) secde edin» dedik. Hemen secde etdiler. Fakat İblîs dayatdı,
    edicilerden olmadı.


    Hayrat Neşriyat : Ve and olsun ki sizi (babanız Âdem’i) yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: 'Âdem’e secde edin!' buyurduk. Hemen secde ettiler. (Cinlerden olan) İblis hâriç! (O,) secde edenlerden olmadı.


    İbni Kesir : Andolsun ki; sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere dedik ki: Adem'e secde edin. Hemen secde ettiler. Ancak İblis müstesna. O, secde edenlerden olmadı.


    Muhammed Esed : Evet, gerçekten de sizi yarattık, sonra size biçim verdik; ve sonra meleklere: "Ademin önünde secde edin!" dedik. Bunun üzerine, İblisin dışında, onlar(ın hepsi) secde ettiler; (bir tek) o secde edenlerin arasında yer almadı.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Sonra da, «Âdem'e secde ediniz,» diye meleklere emrettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.


    Ömer Öngüt : Andolsun ki biz sizi yarattık, sonra size bir şekil verdik, sonra da meleklere: “Âdem'e secde edin!” dedik. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.


    Şaban Piriş : Sizi yaratmış sonra da şekil vermiştik. Sonra, meleklere: “Adem için secde edin.” dedik. İblis dışında hemen secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.


    Suat Yıldırım : Sizi Biz yarattık, sonra size şekil verdik. Peşinden de meleklere: "Haydi, hürmet için secde edin Âdem’e!" dedik. Onların hepsi hemen secde ettiler, yalnız İblis dayattı. Secde edenlerden olmadı.


    Süleyman Ateş : Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı.


    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: «Adem'e secde edin» dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.


    Ümit Şimşek : Biz sizi yarattık, size bir suret verdik, meleklere de 'Âdem'e secde edin' dedik. Onlar da secde ettiler-İblis hariç. O, secde edenlerden değildi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  12. قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




    Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk(emertuke), kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).




    1. kâle : dedi

    2. mâ : ne

    3. menea-ke : seni men eden

    4. ellâ : olmamak

    5. tescude : secde edersin

    6. iz : o zaman, olduğunda

    7. emertu-ke : sana emrettik

    8. ene : ben

    9. hayrun : hayırlı

    10. min-hu : ondan

    11. halakte-nî : beni yarattın

    12. min nârin : ateşten

    13. halakte-hu : onu yarattın

    14. min tînin : nemli topraktan





    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım,beni ateşten ve onu nemli topraktan (balçıktan) yarattın.” dedi.


    Diyanet İşleri : Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Tanrı, sana emrettiğim zaman neden secde etmekten çekindin, seni meneden sebep neydi dedi. O, ben ondan daha hayırlıyım dedi, beni ateşten halkettin, onu balçıktan yarattın.


    Adem Uğur : Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.


    Ahmed Hulusi : Buyurdu: "Sana emrettiğimde seni secde etmekten engelleyen neydi?". . . "Ben daha hayırlıyım Ondan; beni Nâr'dan (ateşten - radyasyon - bir tür dalga boyu yapı; {dikkat edile ki burada kullanılan 'nâr' kelimesi, cehennemdekileri yakacağı belirtilen 'nâr' kelimesiyle aynı anlamdadır. Bunun anlamı iyi düşünülmeli! A. H. }) yarattın, Onu tıynden (maddeden) yarattın" dedi.


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Sana emrettiğim zaman, seni Âdem’e secde ederek saygı göstermekten alıkoyan nedir?' buyurdu. İblis:
    'Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.' dedi.


    Ahmet Varol : (Allah): 'Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan ne oldu?' dedi. O da: 'Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın' dedi.


    Ali Bulaç : (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."


    Ali Fikri Yavuz : Allah İblis’e “- Ben, sana secde ile emretmiş iken, seni, secde etmekten alıkoyan neydi?” buyurdu. İblis şöyle dedi: “- Ben Âdem’den hayırlıyım çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.”


    Bekir Sadak : Allah, «Sana emrettigim halde, seni secdeden alikoyan nedir?» dedi, «Beni atesten onu camurdan yarattin, ben ondan ustunum» cevabini verdi.


    Celal Yıldırım : (Allah ona:) «Sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan şey nedir?» dedi. İblîs: «Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın» diye cevap verdi.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah, 'Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?' dedi, 'Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm' cevabını verdi.


    Diyanet Vakfi : Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.


    Edip Yüksel : Dedi: 'Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne alıkoydu?' (İblis:) 'Ben ondan daha iyiyim; Sen beni ateşten yarattın, onu ise balçıktan yarattın,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Sana, buyurdu: «emrettiğim halde secde etmemene mani' ne oldu?» ben, dedi: ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah: «Sana emrettiğim halde secde etmene ne engel oldu.» dedi. «Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) buyurdu: «Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?» (İblis): «Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.»


    Fizilal-il Kuran : Allah İblis'e Secde etmeni emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan ne oldu? dedi. O da «Ben ondan üstünüm, beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın» dedi.


    Gültekin Onan : (Tanrı) Dedi: "Sana buyurduğumda seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."


    Hasan Basri Çantay : (Allah) dedi: «Sana emretdiğim zaman secde etmemen (i mû-cib olan, seni secde etmek) den men'eden (sebeb) neydi?» (İblîs) dedi: «Ben ondan (Âdemden) hayırlıyım. (Çünkü) beni ateşden yaratdın, onu çamurdan yaratdın».


    Hayrat Neşriyat : (Allah, ona) şöyle buyurdu: 'Sana emrettiğimde, secde etmekten seni men' eden nedir?' (İblis) dedi ki: 'Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!'


    İbni Kesir : Buyurdu ki: Sana emretmişken secdeden seni alıkoyan nedir? Dedi ki: Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.


    Muhammed Esed : (Ve Allah): "Sana emrettiğim zaman" dedi, "seni secde etmekten alıkoyan neydi?" "Ben ondan üstünüm", diye cevap verdi (iblis), "(çünkü) beni ateşten yarattın, onu balçıktan."


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyurdu ki: «Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti?» Dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.»


    Ömer Öngüt : Allah: “Sana emrettiğim halde, seni secde etmekten alıkoyan nedir?” buyurdu. İblis: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın!” dedi.


    Şaban Piriş : Allah: -Sana emrettiğimde, secde etmene ne engel oldu? dedi. İblis: -Ben, O’ndan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, O’nu ise çamurdan yarattın, dedi.


    Suat Yıldırım : Allah buyurdu: "Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?" İblis: "Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın."


    Süleyman Ateş : (Allâh) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): "Ben, dedi, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."


    Tefhim-ul Kuran : (Allah) Dedi: «Sana emrettiğimde, seni secde etmekten engelleyen neydi?» (İblis) Dedi ki: «Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.»


    Ümit Şimşek : Allah 'Ben emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?' buyurdu. İblis 'Ben ondan üstünüm,' dedi. 'Sen beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah buyurdu: "Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?" İblis dedi: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  13. قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).



    1. kâle : dedi

    2. fe ıhbit : öyleyse in

    3. min hâ : oradan

    4. fe mâ : artık olmaz

    5. yekûnu : olur

    6. leke : sana, senin

    7. en : olmak

    8. tetekebbere : büyüklük taslamak, kibirlenmek

    9. fî hâ : orada

    10. fe ıhruc : artık çık

    11. inne ke : muhakkak sen

    12. min es sâgirîne : küçülenlerden, alçaklardan





    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.


    Diyanet İşleri : Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Tanrı in oradan dedi, artık orada kalıp ululanamazsın, çık, şüphe yok ki sen alçaklardansın.


    Adem Uğur : Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu.


    Ahmed Hulusi : Buyurdu: "İn makamından!. . Bir başkasına büyüklük taslama makamı değildir bulunduğun makam! Çık! Muhakkak ki sen (böyle düşünmekle) kendini küçülttün!"


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Öyleyse ayrıl buradan. Burada büyüklük taslayıp serkeşlik etmek senin haddin değildir. Çık! Sen alçaklardan-aşağılıklardansın.' buyurdu.


    Ahmet Varol : (Allah): 'Öyleyse oradan in. Orada büyüklenmeye hakkın olamaz. Çık. Sen küçük düşürülenlerdensin' dedi.


    Ali Bulaç : (Allah:) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."


    Ali Fikri Yavuz : Allâh Tealâ şöyle buyurdu: “- Hemen in oradan (cennetten), sana cennette kibirlenmek (kendini büyük görmek) gerekmez. Haydi çık, çünkü sen, hor ve bayağı kimselerdensin.”


    Bekir Sadak : Ona, «Insanlarin tekrar dirilecekleri gune kadar beni ertele» dedi.


    Celal Yıldırım : (Allah ona:) «İn oradan, sana orada büyüklük taslayıp gururlanmak gerekmez; çık, çünkü elbette sen alçağın tekisin !» buyurdu.


    Diyanet İşleri (eski) : Ona, 'İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol, sen alçağın birisin' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah: Öyle ise, «İn oradan!» Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu.


    Edip Yüksel : 'Oradan aşağı in,' dedi, 'Orada büyüklük taslayamazsın. Defol. Değerini yitirdin!'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Hemen, buyurdu: in oradan ne haddine ki orada tekebbür edesin, haydi çık, çünkü sen alçaklardansın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah: «Hemen in oradan, orada büyüklük taslamak ne haddine, haydi çık; çünkü sen alçaklardansın!» buyurdu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) buyurdu: «Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.»


    Fizilal-il Kuran : Allah ona o halde in oradan, orada büyüklük taslamak haddine düşmedi. Çık dışarı, sen alçağın birisin, dedi.


    Gültekin Onan : (Tanrı:) "Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen küçük düşenlerdensin."


    Hasan Basri Çantay : (Allah) öyleyse, dedi, hemen in oradan. Artık senin orada kibirlenmen, kafa tutman gerekmez. Hemen çık (git). Çünkü sen alçaklardansın.


    Hayrat Neşriyat : (Allah şöyle) buyurdu: 'Haydi hemen in oradan! Orada (Cennette) kibirlenmek haddine düşmez; haydi çık, çünki sen alçaklardansın!'


    İbni Kesir : Buyurdu ki: Öyle ise: İn oradan, artık büyüklenmek sana düşmez. Hemen çık sen alçaklardansın.


    Muhammed Esed : (Allah): "Madem öyle, haydi in o bulunduğun (konum)dan; çünkü orada (o bulunduğun konumda) büyüklük taslaman yakışık almaz! Çık git artık; gerçekten, aşağılanmış kimselerden oldun sen!"


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyurdu ki: «Artık oradan aşağı in, çünkü orada senin için böbürlenmek selâhiyyeti yoktur. Artık çık, şüphe yok ki, sen alçaklardansın.»


    Ömer Öngüt : Allah: “İn oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Defol! Çünkü sen alçağın birisin!” dedi.


    Şaban Piriş : Allah: -Hemen in oradan; orada senin büyüklük taslaman haddin değildir. Hemen çık (git). Sen, alçaklardansın, dedi.


    Suat Yıldırım : "Çabuk in oradan!" buyurdu Allah, "Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!"


    Süleyman Ateş : (Allâh) buyurdu: "Öyle ise oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!"


    Tefhim-ul Kuran : (Allah:) «Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.»


    Ümit Şimşek : Allah 'Cennetten in,' buyurdu. 'Senin orada böbürlenmeye hakkın yok. Çık oradan; sen artık küçük düşenlerdensin.'


    Yaşar Nuri Öztürk : Buyurdu: "O halde in oradan. Senin haddine mi orada büyüklük taslamak! Hadi çık! Sen alçaklardansın."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  14. قَالَ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Kâle enzırnî ilâ yevmi yub'asûn(yub'asûne).




    1. kâle : dedi

    2. enzır-nî : bana mühlet ver

    3. ilâ : ...e kadar

    4. yevmi : gün

    5. yub'asûne : diriltilirler






    İmam İskender Ali Mihr : (Şeytan): “Beas gününe (dirileceğimiz güne, kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.


    Diyanet İşleri : Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : İblis, bana, tekrar dirilecekleri, kalkacakları güne kadar mühlet ver dedi.


    Adem Uğur : İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.


    Ahmed Hulusi : "(İnsanların ölüm sonrasında) Bâ's olacakları güne kadar bana mühlet ver" dedi.


    Ahmet Tekin : İblis:
    'İnsanların tekrar diriltilecekleri güne kadar, bana mühlet ver, öyleyse' dedi.


    Ahmet Varol : (İblis): 'Onların yeniden diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver' dedi.


    Ali Bulaç : O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)" dedi.


    Ali Fikri Yavuz : İblis: “-Bana kıyamete kadar ömür ve mühlet ver”, dedi.


    Bekir Sadak : N/A


    Celal Yıldırım : İblîs, «kabirlerden dirilip kalkılacağı güne kadar bana mühlet ver» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : Ona, 'İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele' dedi.


    Diyanet Vakfi : İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.


    Edip Yüksel : 'Dirilecekleri güne kadar bana süre tanı,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : Bana, dedi: ba'solunacakları güne kadar mühlet ver


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İblis: «Dirilip kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (İblis) dedi: «(Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.»


    Fizilal-il Kuran : İblis, «Bana insanların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver» dedi.


    Gültekin Onan : O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele)" dedi.


    Hasan Basri Çantay : (İblîs) dedi: «Bana (halkın) dirilib kaldırılacakları güne kadar mühlet ver.


    Hayrat Neşriyat : (İblis) dedi: 'Bana (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!'


    İbni Kesir : Dedi ki: Bana, onların tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver.


    Muhammed Esed : (İblis): "Bana, herkesin ölümden kaldırılacağı Güne kadar zaman ver" dedi.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Bana ba's olunacakları güne kadar mühlet ver.»


    Ömer Öngüt : İblis: “Bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!” dedi.


    Şaban Piriş : İblis: -Onların yeniden diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.


    Suat Yıldırım : "Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?" dedi.


    Süleyman Ateş : (İblis) dedi: "(Bari) bana (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar süre ver."


    Tefhim-ul Kuran : O da: «(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)» dedi.


    Ümit Şimşek : İblis, 'Öyleyse onların diriltileceği güne kadar bana mühlet ver' dedi.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  15. قَالَ إِنَّكَ مِنَ المُنظَرِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).



    1. kâle : dedi

    2. inne-ke : muhakkak sen, gerçekten sen

    3. min el munzarîne : mühlet verilenlerden, bekletilenlerden, izin verilenlerden





    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.


    Diyanet İşleri : Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi.


    Abdulbaki Gölpınarlı : Tanrı, şüphe etme ki mühlet verilenlerdensin dedi.


    Adem Uğur : Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu.


    Ahmed Hulusi : Buyurdu: "Muhakkak ki sen mühlet verilmişlerdensin. "


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Sen mühlet verilenlerdensin' buyurdu.


    Ahmet Varol : (Allah): 'Haydi, sen kendilerine mühlet verilenlerdensin' dedi.


    Ali Bulaç : (Allah:) "Sen gözlenip ertelenenlerdensin" dedi.


    Ali Fikri Yavuz : Allah da: “-Sen mühlet verilenlerdensin”, buyurdu.


    Bekir Sadak : Allah; «Sen erteye birakilanlardansin» dedi.


    Celal Yıldırım : Allah da: «Sen mühlet verilenlerdensin» buyurdu.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah; 'Sen erteye bırakılanlardansın' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu.


    Edip Yüksel : 'Sana süre tanınmıştır,' dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır : buyurdu ki: hâydi mühlet verilenlerdensin


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah: «Haydi, mühlet verilenlerdensin.» buyurdu.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) buyurdu: «Haydi sen süre verilmişlerdensin.»


    Fizilal-il Kuran : Allah «Sen mühlet verilenlerden birisin» dedi.


    Gültekin Onan : (Tanrı:) "Sen gözlenip ertelenenlerdensin" dedi.


    Hasan Basri Çantay : (Allah) dedi ki: «Sen mühlet verilmişlerdensin».


    Hayrat Neşriyat : (Allah da) buyurdu ki: '(Haydi) doğrusu sen (o vakte kadar) mühlet verilenlerdensin!'


    İbni Kesir : Buyudu ki: Sen mühlet verilmişlerdensin.


    Muhammed Esed : (Ve Allah): "Tamam, sen artık mühlet verilen kimselerden oldun" diye buyurdu.


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyurdu ki: «Sen muhakkak mühlet verilmişlerdensin.»


    Ömer Öngüt : Allah: “Sen mühlet verilenlerdensin. ” buyurdu.


    Şaban Piriş : Allah: -Mühlet verilenlerdensin! dedi.


    Suat Yıldırım : Allah: "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!" buyurdu.


    Süleyman Ateş : (Allâh) buyurdu: "Haydi sen süre verilmişlerdensin."


    Tefhim-ul Kuran : (Allah:) «Sen gözlenip ertelenenlerdensin» dedi.


    Ümit Şimşek : Allah 'Sen mühlet verilenlerdensin' buyurdu.


    Yaşar Nuri Öztürk : Buyurdu: "Süre verilenlerdensin."



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  16. قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Kâle fe bimâ agveytenî le ak'udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).



    1. kâle : dedi

    2. fe : artık

    3. bimâ : şey sebebiyle

    4. agveyte-nî : beni azdırman

    5. le ak'udenne : mutlaka oturacağım

    6. lehum : onlar

    7. sırâtekel mustekîme : senin Sıratı Mustakîmin





    İmam İskender Ali Mihr : (İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin'e onlara karşı (mani olmak için) oturacağım.” dedi.


    Diyanet İşleri : Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : İblis, beni azdıran sensin dedi, onun için ben de andolsun ki onları senin doğru yolundan çıkarmak için pusu kurup oturacağım.


    Adem Uğur : İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.


    Ahmed Hulusi : "Yemin ederim ki, (yudillü men yeşau = dilediğine sapmayı yaşattırır; realitesince) beni sapıttırmanın sonucu olarak, onlara engel olmak için senin sırat-ı müstakimine oturacağım!"


    Ahmet Tekin : İblis:
    'Azgınlığımdan ötürü aleyhime hüküm vermene mukabil, ben de, and içerim ki, onları saptırmak için senin doğru muhkem, güvenli yolunun üstünde oturacağım' dedi.


    Ahmet Varol : (İblis de) şöyle dedi: 'Beni azgınlığa düşürmene karşılık onlara karşı senin doğru yolunun üstünde oturacağım.


    Ali Bulaç : Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."


    Ali Fikri Yavuz : İblis: “-Öyle ise, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, insanoğullarını saptırmak için, muhakkak senin doğru yoluna oturacağım, vesvese verip pusu kuracağım.


    Bekir Sadak : (16-17) «eni azdirdigin icin, and olsun ki, Senin dogru yolun uzerinde onlara karsi duracagim; sonra onlerinden, ardlarindan, sag ve sollarindan onlara sokulacagim; cogunu Sana sukreder bulamiyacaksin» dedi.


    Celal Yıldırım : (16-17) (İblîs): «Beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım, sonra da onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından (yaklaşıp) geleceğim ve Sen, onların çoğunu şükreder bulamıyacaksın» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : (16-17) 'Beni azdırdığın için, and olsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım; sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın' dedi.


    Diyanet Vakfi : İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.


    Edip Yüksel : 'Beni saptırmana karşılık, onlar için senin dosdoğru yolun üzerine sinsice oturacağım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Öyle ise dedi beni azdırmana karşılık yemin ederim ki ben de onları saptırmak için her halde senin doğru yoluna oturacağım,


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : İblis: «Öyle ise andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de onları saptırmak için her halde Senin doğru yoluna oturacağım.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.»


    Fizilal-il Kuran : İblis dedi ki; «Beni kışkırtıp sapıklığa düşürdüğün için, andolsun ki, doğru yolun üzerinde pusu kurup insanların yolunu keseceğim.


    Gültekin Onan : Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı, insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."


    Hasan Basri Çantay : «(İblîs) öyleyse, dedi, (madem ki) Sen beni azgınlığa mahkûm etdin, ben de bu sebeble, andolsun ki, onlar (ı sapdırmak) için senin doğru yolunda (pusu kurub) oturacağım».


    Hayrat Neşriyat : (İblis) dedi: 'Öyle ise beni azdırmandan dolayı (ben de) mutlaka onlar(ı saptırmak) için, senin dosdoğru yoluna oturacağım!'


    İbni Kesir : Dedi ki: Öyleyse beni azgınlığa mahkum ettiğin için ben de andolsun ki; Senin dosdoğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım.


    Muhammed Esed : (Bunun üzerine İblis): "Madem ki, benim yoldan çıkmamı istedin" dedi, "ben de, gidip senin doğru yolunun üzerinde onlar için pusuya yatacağım,


    Ömer Nasuhi Bilmen : Dedi ki: «Sen beni azgınlığa uğrattığından dolayı ben de yemin ederim ki elbette onlar için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım.»


    Ömer Öngüt : İblis: “Öyle ise beni azdırdığın için andolsun ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolun üzerinde tuzak kuracağım. ”


    Şaban Piriş : İblis: -Beni azdırmana karşılık, Ben de onlar için senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım.


    Suat Yıldırım : (16-17) "Öyle ise" dedi, "Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım." "Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın."


    Süleyman Ateş : "Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."


    Tefhim-ul Kuran : De ki: «Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.»


    Ümit Şimşek : İblis dedi ki: 'Beni azdırmana karşılık, ben de Senin doğru yolun üzerinde onların önüne oturacağım.


    Yaşar Nuri Öztürk : Dedi: "Beni azdırmana yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  17. ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).



    1. summe : sonra

    2. le âtiyenne-hum : onlara getirmek, yapmak, gelmek

    3. min beyni : arasından

    4. eydî-him : onların elleri

    5. min beyni eydi-him : elleri arasından, önlerinden

    6. min halfi-him : arkalarından

    7. an : ...den, ...den dolayı

    8. eymâni-him : sağları

    9. şemâili-him : solları

    10. lâ tecidu : bulamazsın

    11. eksere-hum : onların çoğu

    12. şâkirîne : şükredenler





    İmam İskender Ali Mihr : Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.


    Diyanet İşleri : “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Sonra andolsun ki önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından çıkıp çatacağım onlara ve göreceksin ki çoğu şükür bile etmeyecek sana.


    Adem Uğur : Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın! dedi.


    Ahmed Hulusi : "Sonra andolsun ki, onlara önlerinden (hırslarını tahrik ederek - benliklerini yücelterek hakikati inkâra sürükleyerek), arkalarından (gizli şirke yönelterek - saptırıcı fikirlerle), sağlarından (senden alıkoyacak hayırları ilham ederek) ve sollarından (kötülükleri güzel - süslü göstererek) geleceğim. . . Onların çoğunluğunu, verdiklerini değerlendiren olarak bulamayacaksın!"


    Ahmet Tekin : 'Sonra, elbette onlara, açıkça ve sinsice, önlerinden, sağlarından, sollarından, arkalarından, kuvvetli ve zayıf taraflarından, iyilikleri ve ahlâkî davranışları arasından bunların savunuculuğunu ve sözcülüğünü yaparak sokulacağım. Sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.' dedi.


    Ahmet Varol : Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Böylece sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.'


    Ali Bulaç : "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."


    Ali Fikri Yavuz : Sonra onlara, önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükrediciler bulmıyacaksın.” dedi.


    Bekir Sadak : (16-17) «eni azdirdigin icin, and olsun ki, Senin dogru yolun uzerinde onlara karsi duracagim; sonra onlerinden, ardlarindan, sag ve sollarindan onlara sokulacagim; cogunu Sana sukreder bulamiyacaksin» dedi.


    Celal Yıldırım : (16-17) (İblîs): «Beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım, sonra da onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından (yaklaşıp) geleceğim ve Sen, onların çoğunu şükreder bulamıyacaksın» dedi.


    Diyanet İşleri (eski) : (16-17) 'Beni azdırdığın için, and olsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım; sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın' dedi.


    Diyanet Vakfi : «Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!» dedi.


    Edip Yüksel : 'Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Böylece çoklarını şükreder bulmayacaksın.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım, sen de çoğunu şükredici bulmıyacaksın


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredici bulmayacaksın.» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : «Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.»


    Fizilal-il Kuran : Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım da çoğunluğunu şükreder bulamayacaksın.»


    Gültekin Onan : "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."


    Hasan Basri Çantay : «Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse) ler bulmayacaksın».


    Hayrat Neşriyat : 'Sonra elbette onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve (sen) onların çoğunu şükredici kimseler bulmayacaksın!'


    İbni Kesir : Sonra andolsun ki; onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim. Ve Sen, onların çoğunu şükreder bulmayacaksın.


    Muhammed Esed : ve hem açıktan açığa, hem de akılların ermediği yol ve yöntemlerle, sağlarından sollarından sokulacağım onlara: Ve sen onlardan çoğunu nankör kimseler olarak bulacaksın."


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükrediciler bulmayacaksın.»


    Ömer Öngüt : “Sonra elbette onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenler bulamayacaksın. ” dedi.


    Şaban Piriş : Sonra onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım. Sen de onların çoğunu şükreder bulamayacaksın, dedi.


    Suat Yıldırım : (16-17) "Öyle ise" dedi, "Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım." "Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın."


    Süleyman Ateş : "Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!"


    Tefhim-ul Kuran : «Sonra da muhakkak onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.»


    Ümit Şimşek : 'Sonra önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından onların üzerine varacağım. Sen ise onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Bir çoklarını şükreder bulamayacaksın."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     


  18. خْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَّدْحُورًا لَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Kâlehruc minhâ mez'ûmen medhûrâ(medhûren), le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn(ecmaîne).



    1. kâle : dedi

    2. uhruc : çık

    3. min-hâ : oradan

    4. mez'ûmen : hor görülmüş, kınanmış

    5. medhûren : kovulmuş, uzaklaştırılmış olarak

    6. le : elbette

    7. men : kim

    8. tebia-ke : sana tâbî olur, uyarsa

    9. min-hum : onlardan

    10. le emle enne : mutlaka dolduracağım

    11. min-kum : sizden

    12. ecmaîne : hepsi





    İmam İskender Ali Mihr : (Allahû Tealâ): “Kınanmış (hor görülmüş) ve kovulmuş olarak oradan çık!” dedi. “Elbette onlardan kim sana tâbî olursa, mutlaka sizin hepinizden cehennemi (tamamen) dolduracağım.”


    Diyanet İşleri : Allah, dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Tanrı, sen kınanmış, kovulmuşsun, çık oradan dedi, andolsun ki cehennemi sizinle ve sana uyanlarla dolduracağım.


    Adem Uğur : Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!


    Ahmed Hulusi : Buyurdu: "Çık makamından; aşağılanmış ve (hakikatini yaşamaktan) uzaklaştırılmış olarak!. . Andolsun ki, onlardan kim sana tâbi olursa, kesinlikle bilin ki cehennemi topunuzla dolduracağım. "


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Haydi oradan çabuk çık. İtibarın kalmadı, kovuldun. Andolsun ki, onlardan sana uyanlarla, sizden olanlarla, hepinizle Cehennem’i dolduracağım.' buyurdu.


    Ahmet Varol : (Allah da) şöyle dedi: 'Oradan kınanmış ve kovulup aşağılanmış olarak çık. Onlardan kim sana uyarsa (bilin ki) cehennemi hep sizinle dolduracağım.'


    Ali Bulaç : (Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."


    Ali Fikri Yavuz : Allah Tealâ şöyle buyurdu: “- ayıblanmış ve rahmetimden koğulmuş olarak çık oradan. And olsun ki, onlardan her kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım.”


    Bekir Sadak : Allah, «Yerilmis ve kovulmussun, oradan defol; and olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onlari ve sizi, hepinizi cehenneme dolduragim» dedi.


    Celal Yıldırım : (Allah ona :) «Yerilmiş ve kovulmuş bir halde çık oradan. And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, Cehennemi sizlerle (evet) hepinizle dolduracağım» buyurdu.


    Diyanet İşleri (eski) : Allah, 'Yerilmiş ve kovulmuşsun, oradan defol; and olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, hepinizi cehenneme dolduracağım' dedi.


    Diyanet Vakfi : Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!


    Edip Yüksel : Dedi ki: 'Horlanmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Onlardan sana uyanlara gelince, hepinizle cehennemi dolduracağım.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Çık oradan mezmûm, matrûd olarak buyurdu: kasem ederim ki onlardan her kim sana uyarsa kat'ıyyen ve katıbeten sizin mecmuunuzdan Cehennemi doldururum


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah: «Çık oradan, yerilmiş, kovulmuş olarak! Andolsun ki, onlardan her kim sana uyarsa, kesinlikle cehennemi tamamen sizinle dolduracağım.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Allah) buyurdu: «Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.»


    Fizilal-il Kuran : Allah dedi ki; «Çık oradan yerilmiş ve kovulmuş olarak! Andolsun ki, insanlardan kim sana uyarsa, onları ve sizi birlikte cehenneme dolduracağım.»


    Gültekin Onan : (Tanrı ) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle (tümünüzle) dolduracağım."


    Hasan Basri Çantay : (Allah) dedi ki: «(Her yönden) zem ve tahkıyre uğramış ve (rahmetimden) koğulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizden
    dolduracağım».


    Hayrat Neşriyat : (Allah, bunun üzerine:) 'Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan (Cennetten) çık! And olsun ki onlardan kim sana uyarsa, Cehennemi sizin hepinizle mutlaka dolduracağım!' buyurdu.


    İbni Kesir : Buyudu ki: Çık oradan, alçak ve kovulmuş olarak. Andolsun ki; onlardan kim, sana tabi olursa; cehennemi bütün sizden dolduracağım.


    Muhammed Esed : (Ve Allah): "Defol, (bulunduğun) o yerden, gözden düşmüş ve kovulmuş olarak! (Ve) onlardan sana uyacak olanlara gelince hiç şüpheniz olmasın, cehennemi topluca sizinle dolduracağım!


    Ömer Nasuhi Bilmen : Buyurdu ki: «Haydi oradan hakir ve koğulmuş olarak çık. Andolsun ki onlardan her kim sana tâbi olursa, elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.»


    Ömer Öngüt : Allah: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki insanlardan sana kim uyarsa onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım!” buyurdu.


    Şaban Piriş : Allah da: -Çık oradan, yerilmiş ve kovulmuş olarak! Onlardan kim sana tabi olursa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım, dedi.


    Suat Yıldırım : Allah şöyle buyurdu: "Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım."


    Süleyman Ateş : (Allâh) buyurdu: "Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki onlardan sana kim uyarsa (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım (azdıran sizler de, size uyup yoldan çıkan insanlar da cehenneme gireceksiniz)!"


    Tefhim-ul Kuran : (Allah) Dedi: «Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.»


    Ümit Şimşek : Allah buyurdu ki: 'Oradan kınanmış ve kovulmuş olarak çık. Onlardan kim sana uyarsa, hepinizi birden Cehenneme tıkacağım.


    Yaşar Nuri Öztürk : Allah buyurdu: "Çık oradan, yenik düşmüş ve kovulmuş olarak. Onlardan sana uyan olursa yemin olsun ki, cehennemi tamamen sizden dolduracağım."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     


  19. وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَ مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi'tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).



    1. yâ âdemu : ey Âdem

    2. uskun : yerleşin, ikamet edin

    3. ente : sen

    4. zevcu-ke : senin zevcen

    5. el cennete : cennet

    6. fe : böylece, o zaman

    7. kulâ : yeyin (ikiniz)

    8. min haysu : yerden, yerde, nereden

    9. şi'tumâ : dilediğiniz (siz ikiniz)

    10. lâ takrebâ : yaklaşmayın (ikiniz)

    11. hâzihi : bu

    12. eş şecerete : ağaç

    13. fe tekûnâ : o zaman olursunuz (siz ikiniz)

    14. min ez zâlimîne : zalimlerden





    İmam İskender Ali Mihr : Ve ey Âdem! Sen ve zevcen cennette yerleşin (oturun) sonra da, dilediğiniz yerden yeyin. Ve bu ağaca yaklaşmayın. O zaman (yaklaşırsanız ikiniz) zalimlerden olursunuz.


    Diyanet İşleri : “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”


    Abdulbaki Gölpınarlı : Ey Âdem, sen ve eşin, cennete yerleşin, ikiniz de dilediğiniz şeyleri yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın, çünkü zâlimlerden olursunuz.


    Adem Uğur : (Allah buyurdu ki): Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.


    Ahmed Hulusi : "Ey Adem! Sen ve eşin cenneti yaşam ortamı edinin. . . İkiniz de istediğiniz yerden yeyin. . . (Ancak) şu ağaca (bedene - kendini beden kabullenmenin getirisine) yaklaşmayın. . . Nefsine zulmedenlerden olursunuz. "


    Ahmet Tekin : Allah:
    'Ey Âdem sen ve eşin Cennet’te oturun. Allah’ın sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak iradesinin tecellisi içinde birlikte dilediğiniz yerden yeyin. Şu bitkiye, yaklaşmayın. Yaklaşırsanız, Allah’ın emrine muhalefet sebebiyle kendinize zulmetmiş, yazık etmiş olursunuz.' buyurdu.


    Ahmet Varol : 'Ey Adem! Sen de eşinle birlikte cennete yerleş ve orada istediğiniz her yerden yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.'


    Ali Bulaç : Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.


    Ali Fikri Yavuz : Ey Âdem! Sen, zevcenle birlikte cennette yerleş de, ikiniz dilediğiniz nimetlerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın ki, sonra zalimlerden olursunuz.


    Bekir Sadak : «Ey Adem! Sen ve esin cennette kalin ve istediginiz yerden yiyin, yalniz su agaca yaklasmayin yoksa zalimlerden olursunuz.»


    Celal Yıldırım : Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet'te eylesin, dilediğiniz yerde(ki nimetlerden yeyin; (yalnız) şu ağaca yaklaşmayın, sonra Hakk'a karşı gelip kendine yazık edenlerden olursunuz, (buyurdu).


    Diyanet İşleri (eski) : 'Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın ve istediğiniz yerden yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz.'


    Diyanet Vakfi : (Allah buyurdu ki): Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.


    Edip Yüksel : 'Adem, sen ve eşin cennette durup dilediğiniz yerden yeyin. Şu ağaçtan yemeyin; yoksa zalimlerden olursunuz.'


    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve ya Âdem! Mesken et o Cenneti sen zevcenle de ikiniz dilediğiniz yerden yeyin ve şu ağaca yaklaşıb da zâlimlerden olmayın!


    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Ve «ey Adem, zevcenler birlikte cennete yerleşin, dilediğiniz yerden yiyin şu ağaca yaklaşıp da zalimlerden olmayın!» dedi.


    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Sonra Allah, Âdem'e hitab etti): «Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.»


    Fizilal-il Kuran : Ey Adem, sen ve eşin cennette oturunuz, istediğinizi nerede bulursanız yiyiniz. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. yoksa zalimlerden olursunuz.


    Gültekin Onan : "Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz."


    Hasan Basri Çantay : Ey Âdem, sen, zevcenle birlikde, cennetde yerleş (in) de ikiniz de dilediğiniz yerden yeyin. (Ancak) şu ağaca yaklaşmayın. Sonra (kendilerine) yazık etmişlerden olursunuz.


    Hayrat Neşriyat : Ve ey Âdem! Sen zevcen (Havvâ) ile Cennete yerleş; artık dilediğiniz yerden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz!


    İbni Kesir : Ey Adem; sen ve eşin cennette oturun. İkiniz de dilediğiniz yerden yeyin. Şu ağaca yaklaşmayın, sonra zalimlerden olursunuz.


    Muhammed Esed : Ve (Sana gelince) Ey Adem, sen ve eşin, yerleşin bu bahçede; ve yiyin, neyi gönlünüz çekerse; ama sakın şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalim kimselerden olursunuz!


    Ömer Nasuhi Bilmen : «Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennette ikamet ediniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.»


    Ömer Öngüt : “Ey Âdem! Sen ve eşin, beraberce cennette yerleşin. Orada olanlardan dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz, her ikiniz de zulmedenlerden olursunuz. ”


    Şaban Piriş : -Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin. Dilediğiniz yerden yiyin, fakat, şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.


    Suat Yıldırım : "Sana gelince Âdem, seninle eşin cennete yerleşiniz, istediğiniz her tarafından yiyip içip yararlanınız. Yalnız sakın şu ağaca yaklaşmayın! Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz."


    Süleyman Ateş : (Sonra Allâh, Âdem'e hitâbetti): "Ey Âdem, sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yeyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz."


    Tefhim-ul Kuran : Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz de dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.


    Ümit Şimşek : 'Sen ise, ey Âdem, eşinle beraber Cennette yerleşin. İkiniz de istediğiniz yerden yiyip için. Ama şu ağaca yaklaşmayın; sonra kendinize yazık edersiniz.'


    Yaşar Nuri Öztürk : "Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz."


    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]



     



  20. فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]
    Fe vesvese lehumu؛ ؛eytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sev'âtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihi؛ ؛ecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ minel hâlidîn(hâlidîne).



    1. fe : o zaman

    2. vesvese : vesvese verdi

    3. lehum e؛ ؛eytânu : ؛eytan onlara

    4. li yubdiye : açığa çıkarması, ortaya çıkarması için

    5. lehumâ : o ikisinin

    6. mâ : ؛ey

    7. vuriye : gizlenmi؛, ِrtülmü؛

    8. an-humâ : o ikisinden, (kendilerinden)

    9. min : ...den

    10. sev'âti-himâ : ikisinin avret yerleri (gِrünmesi)

    11. kâle : dedi

    12. nehâkumâ : ikinize yasakladı (nehyetti)

    13. rabbu-kumâ : Rabbiniz (ikinizin Rabbi)

    14. an : ...den

    15. hâzihi e؛ ؛ecereti : bu ağaç

    16. illâ : sadece, ancak, ...den ba؛ka

    17. en tekûnâ : olman‎z (ikinizin)

    18. melekeyni : iki melek

    19. ev : yoksa, veya

    20. min el hâlidîne : ebedî kalanlardan




    فmam فskender Ali Mihr : قeytan, onlar‎n (o ikisinin) gِrünmesi ay‎p olan ve kendilerinden ِrtülmü‏ (gizlenmi‏) yerlerinin aç‎ًa ç‎kar‎lmas‎ için onlara vesvese verdi ve sonra da ‏ِyle dedi: “Rabbiniz (ikinizin Rabbi) sadece iki melek olursunuz veya (orada) ebedî kalanlardan olursunuz, diye bu aًaçtan sizin ikinizi menetti (nehyetti).”


    Diyanet ف‏leri : Derken ‏eytan, kendilerinden gizlenmi‏ olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu aًac‎ ancak, melek olmayas‎n‎z, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayas‎n‎z diye yasaklad‎.”


    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قeytan, onlara gizli kalm‎‏ olan avret yerlerini belirtip gِstermek için ikisini de vesveselendirdi ve bu aًac‎n meyvesini yerseniz mutlaka iki melek haline gelir, yahut da ebedî ِmre kavu‏ursunuz, onun için Rabbiniz sizi nehyetti dedi.


    Adem Uًur : Derken ‏eytan, birbirine kapal‎ ay‎p yerlerini kendilerine gِstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu aًac‎ s‎rf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasaklad‎, dedi.


    Ahmed Hulusi : Derken ‏eytan, bedenselliklerini fark ettirmek için onlara vesvese verdi. . . Dedi ki: "Rabbinizin sizi ‏u aًaçtan (bedenselliًinizi ya‏amaktan) yasaklamas‎n‎n sebebi sizin iki melek olarak (kuvveler boyutunda) sonsuz ya‏amaman‎z içindir!"


    Ahmet Tekin : قeytan, آdem ile e‏ini k‎skan‎p, onlara yasaklanan bitkinin mahsulünden yemeyi f‎s‎ldayarak câzip gِsterdi. Kar‏‎l‎kl‎ olarak fark‎nda olmad‎klar‎, kendilerini ay‎platacak fiillerini ak‎llar‎na dü‏ürmek ve edep yerlerini açt‎rmak istiyordu. Ve:
    'Yaratan, ya‏ama kabiliyeti, gücü ve varl‎klara i‏leyi‏ düzeni veren koruyan kontrol eden Rabbiniz, size bu bitkiyi, bunu dillendirmeyi s‎rf gِzde melekler olursunuz veya ebedî hayat ile ya‏ayanlar haline gelirsiniz, diye yasaklad‎' dedi.


    Ahmet Varol : قeytan o ikisinin bedenlerinden gizlenmi‏ olan ay‎p yerlerini kendilerine gِstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbinizin sizi bu aًaçtan menetmesi s‎rf melek yahut sonsuz hayat süreceklerden olmaman‎z içindir dedi.


    Ali Bulaç : قeytan, kendilerinden 'ِrtülüp gizlenen çirkin yerlerini' aç‎ًa ç‎karmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu aًac‎ yasaklamas‎, yaln‎zca, sizin iki melek olmaman‎z veya ebedi ya‏ayanlardan k‎l‎nmaman‎z içindir."


    Ali Fikri Yavuz : Nihayet قeytan, onlar‎n ِrtülü avret yerleri kendilerine aç‎lmak için, onlara vesvese verip ‏ِyle dedi: “-Rabbiniz size bu aًac‎, iki melek olacaً‎n‎z, yahut devaml‎ (cennette) kal‎c‎lardan bulunacaً‎n‎z için yasak etti.”


    Bekir Sadak : seytan, ayip yerlerini kendilerine gostermek icin onlara fisildadi: «Rabbinizin sizi bu agactan menetmesi melek olmaniz veya burada temelli kalmanizi onlemek icindir.»


    Celal Y‎ld‎r‎m : Bunun üzerine ‏eytan (harekete geçip) ِrtülmü‏ olan utanç yerlerini kendilerine gِstermek için ikisine vesvese verdi (f‎s‎ldad‎, dürtü‏lerde bulundu) ve: «Rabb‎n‎z bu aًaçtan sizi ancak melek olman‎z‎ veya burada temelli kal‎c‎lardan bulunman‎z‎ ِnlemek için men'etmi‏tir» dedi.


    Diyanet ف‏leri (eski) : قeytan, ay‎p yerlerini kendilerine gِstermek için onlara f‎s‎ldad‎: 'Rabbinizin sizi bu aًaçtan menetmesi melek olman‎z veya burada temelli kalman‎z‎ ِnlemek içindir.'


    Diyanet Vakfi : Derken ‏eytan, birbirine kapal‎ ay‎p yerlerini kendilerine gِstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu aًac‎ s‎rf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasaklad‎, dedi.


    Edip Yüksel : قeytan, kendilerinden gizlenmi‏ olan bedenlerini ortaya ç‎karmak için onlara f‎s‎ldad‎: 'Rabbinizin sizi bu aًaçtan menetmesinin sebebi, ikinizin birer melek veya birer ebedi varl‎k olmaman‎z içindir,' dedi.


    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Derken قeytan bunlara kendilerinden ِrtülmü‏ olan çirkin yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi, ve sizi rabb‎n‎z ba‏ka bir ‏ey için deًil, s‎rf Melek olacaً‎n‎z yâhud ebediyyen kalanlardan olacaً‎n‎z için bu aًaçtan nehyetti dedi


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Derken ‏eytan, kendilerine ِrtülmü‏ olan ay‎p yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi ve: «Rabbiniz size bu aًac‎ yaln‎zca birer melek olmaman‎z yahut ِlümsüzlüًe kavu‏maman‎z için yasak etti.» dedi.


    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Derken onlar‎n, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine gِstermek için onlara f‎s‎ldad‎: «Rabbiniz, ba‏ka bir sebepten dolay‎ deًil, s‎rf ikiniz de birer melek ya da ebedî kal‎c‎lardan olursunuz diye sizi ‏u aًaçtan men etti.» dedi.


    Fizilal-il Kuran : Fakat ‏eytan, gِzlerinden sakl‎ tutulan ay‎p yerlerini meydana ç‎karmak amac‎ ile onlara ‏u sِzleri f‎s‎ldad‎. Rabbiniz, ya melek olmayas‎n‎z ya da burada sürekli kalacaklar‎n aras‎na kat‎lmayas‎n‎z diye size bu aًac‎ yasaklad‎.


    Gültekin Onan : قeytan, kendilerinden 'ِrtülüp gizlenen çirkin yerlerini' aç‎ًa ç‎karmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "rabbinizin size bu aًac‎ yasaklamas‎, yaln‎zca sizin iki melek olmaman‎z veya ebedi ya‏ayanlardan olmaman‎z içindir."


    Hasan Basri اantay : Derken ‏eytan, onlardan gizli b‎rak‎lm‎‏ o çirkin yerlerini kendilerine aç‎klamak (gِstermek) için ikisine de vesvese verdi: «Rabbiniz size bu aًac‎ ba‏ka bir ‏ey için deًil, ancak iki melek olacaً‎n‎z, yahud (ِlümden âzâde ve) ebedî kal‎c‎lardan bulunacaً‎n‎z için (ya'ni bِyle olmayas‎n‎z diye) yasak etdi» dedi.


    Hayrat Ne‏riyat : Derken ‏eytan, (o ikisini, netîcelerinden biri de) onlardan ِrtülmü‏ avret yerlerini kendilerine gِstermek (olan hatâya sevk etmek) için, onlara vesvese verdi ve: 'Rabbiniz, ancak melek olmayas‎n‎z veya (Cennette) ebedî kal‎c‎lardan olmayas‎n‎z diye sizi bu aًaçtan men' etti' dedi.


    فbni Kesir : Derken ‏eytan ay‎p yerlerini kendilerine gِstermek için ikinize de vesvese verdi ve dedi ki: Rabb‎n‎z, sizi ba‏ka bir ‏ey için deًil, ancak iki melek veya ebedi kalanlardan olman‎z‎ ِnlemek için yasaklam‎‏t‎r.


    Muhammed Esed : Bunun üzerine, قeytan, onlara, (o ana kadar) fark‎nda olmad‎klar‎ ç‎plakl‎lar‎n‎ gِstermek amac‎yla f‎s‎lday‎p: "Rabbinizin sizi bu aًaçtan uzak tutmas‎, yaln‎zca, siz ikiniz melekler (gibi) olmayas‎n‎z ya da sonsuza kadar ya‏ayamayas‎n‎z diyedir" dedi.


    ضmer Nasuhi Bilmen : Sonra ‏eytan, ikisine de onlar‎n kendilerinden ِrtülmü‏ olan çirkin yerlerini onlara aç‎vermesi için vesvese vermeًe ba‏lad‎. Ve «Rabbiniz sizi bu aًaçtan nehyetmedi, ancak iki melek olacaً‎n‎z veya ebedî kalacaklardan bulunacaً‎n‎z için nehyetti,» dedi.


    ضmer ضngüt : قeytan ay‎p yerlerini kendilerine gِstermek için onlara vesvese verdi ve: “Rabbiniz, s‎rf melek olursunuz veya burada ebedi kalanlardan olursunuz diye sizi bu aًaçtan menetti, ba‏ka bir sebepten deًil. ” dedi.


    قaban Piri‏ : قeytan, ِrtülü olan avret yerlerini kendilerine gِstermek için, ikisine de gizlice f‎s‎ldad‎ ve ‏ِyle dedi: -Rabbiniz, bu aًac‎ yaln‎zca ikinizin de melek olmaman‎z veya ِlümsüz olmaman‎z için yasaklad‎.


    Suat Y‎ld‎r‎m : (20-21) Fakat ‏eytan onlara, gِzlerinden gizlenmi‏ olan edep yerlerini aç‎ًa ç‎karmak için vesvese verdi. Onlara ‏ِyle telkinde bulundu: "Rabbinizin size bu aًac‎n meyvesini yasaklamas‎n‎n tek sebebi, sizin meleklerden veya ِlümsüz hayata kavu‏anlardan olman‎z‎ ِnlemektir" diyerek, kendisinin onlar‎n iyiliًini istediًine dair yemin üstüne yemin etti.


    Süleyman Ate‏ : Derken ‏eytân, onlar‎n, kendilerinden gizlenmi‏ olan çirkin yerlerini kendilerine gِstermek için onlara f‎s‎ldad‎: "Rabbiniz, ba‏ka bir sebepten dolay‎ deًil, s‎rf ikiniz de birer melek, ya da ebedi kal‎c‎lardan olursunuz diye sizi ‏u aًaçtan men'etti" dedi.


    Tefhim-ul Kuran : قeytan, kendilerinden 'ِrtülüp gizlenen çirkin yerlerini' aç‎ًa ç‎karmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: «Rabbinizin size bu aًac‎ yasaklamas‎, yaln‎zca, sizin iki melek olmaman‎z veya ebedi ya‏ayanlardan k‎l‎nmaman‎z içindir.»


    ـmit قim‏ek : Derken, çirkin yerlerini kendilerine gِstermek için قeytan onlara vesvese verdi ve dedi ki: 'Rabbiniz, melek olursunuz veya ebediyen Cennette kal‎rs‎n‎z diye sizi bu aًaçtan men etti.'


    Ya‏ar Nuri ضztürk : Derken, ‏eytan, kendilerinden gizlenmi‏ çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: "Rabbinizin sizi ‏u aًaçtan uzak tutmas‎, iki melek olmayas‎n‎z yahut ِlümsüzler aras‎na kat‎lmayas‎n‎z diyedir."



    [​IMG][​IMG]
    [​IMG]




     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş