Kuran-ı Kerim ÂLİ İMRÂN Suresi Türkçe Meali Kuran-ı Kerim Tüm Türkçe Meali'leri, Kuranı kerim Ali İm

goktepeli26 20 May 2013



  1. وَلَئِن مُّتُّمْ أَوْ قُتِلْتُمْ لإِلَى الله تُحْشَرُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ve lein muttum ev kutiltum le ilâllâhi tuhşerûn(tuhşerûne).


    1. ve le : ve elbette, mutlaka

    2. in muttum : eğer ölseniz

    3. ev kutiltum : veya öldürülseniz

    4. le ilâ allâhi : mutlaka Allah'a

    5. tuhşerûne : haşrolunacaksınız, toplanacaksınız



    İmam İskender Ali Mihr : Ve elbette, ölseniz de öldürülseniz de mutlaka Allah'a haşr olunacaksınız (Allah'ın huzurunda toplanacaksınız).

    Diyanet İşleri : Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de, Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki ölseniz de mutlaka Allah tapısında toplanacaksınız, öldürülseniz de.

    Adem Uğur : Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

    Ahmed Hulusi : Andolsun ki, ölseniz veya öldürülseniz Allâh'a haşr olunacaksınız (değerlendirilmeniz hakikatiniz olan Allâh Esmâ'sıyla yapılacaktır).

    Ahmet Tekin : Andolsun ki, ölseniz de öldürülseniz de, toplanıp Allah’ın huzuruna getirileceksiniz.

    Ahmet Varol : Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de muhakkak ki Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

    Ali Bulaç : Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Allah'a (varıp) toplanacaksınız.

    Ali Fikri Yavuz : And olsun, eğer ölür veya Allah yolunda öldürülürseniz muhakkak ki Allah’ın huzurunda toplanacak, hesaba çekileceksiniz.

    Bekir Sadak : And olsun ki, olseniz de, oldurulseniz de Allah katinda toplanacaksiniz.

    Celal Yıldırım : Celâlim hakkı için, eğer ölür veya öldürülürseniz, elbette Allah'ın huzurunda bir araya getirilip toplanacaksınız.

    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki, ölseniz de, öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.

    Diyanet Vakfi : Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

    Edip Yüksel : Ölürseniz de öldürülürseniz de ALLAH'ın huzuruna çıkarılacaksınız.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Celâlim hakkı için: ölseniz de katlolunsanız da her halde hep Allaha haşrolunacaksınız

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Andolsun ki, ölseniz de öldürülseniz de kesinlikle Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

    Fizilal-il Kuran : Kuşku yok ki, ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.

    Gültekin Onan : Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Tanrı'ya (varıp) toplanacaksınız.

    Hasan Basri Çantay : Andolsun, ölseniz de, yahud öldürülseniz de muhakkak ki hepiniz Allah (ın huzuruna gidib) toplanacaksınız.

    Hayrat Neşriyat : And olsun ki, ölseniz de öldürülseniz de, muhakkak Allah’ın huzûruna toplanacaksınız!

    İbni Kesir : Andolsun ki, ölseniz de, öldürülseniz de; Allah katında toplanacaksınız.

    Muhammed Esed : Çünkü ölseniz de, öldürülseniz de sonunda Allah katında toplanacaksınız.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve şüphe yok ki ölseniz de öldürülseniz de her halde Allah Teâlâ'ya haşrolunacaksınızdır.

    Ömer Öngüt : Andolsun ki ölseniz veya öldürülseniz, Allah'ın huzurunda mutlaka toplanacaksınız.

    Şaban Piriş : -Ölseniz de öldürülseniz de şüphesiz Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.

    Suat Yıldırım : Sizler ölseniz de, öldürülseniz de, sonunda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.

    Süleyman Ateş : Ölür veya öldürülürseniz, elbette Allah'a götürüleceksiniz!

    Tefhim-ul Kuran : Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Allah'a (varıp) toplanacaksınız.

    Ümit Şimşek : Ölseniz de, öldürülseniz de, Allah'ın huzurunda toplanırsınız.

    Yaşar Nuri Öztürk : Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah'a götürüleceksiniz.



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



     


  2. فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    Fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi lenfaddû min havlik(havlike), fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fîl emr(emri), fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh(alâllâhi), innallâhe yuhibbul mutevekkilîn(mutevekkilîne).


    1. fe bi-mâ : o zaman sebebiyle

    2. rahmetin : rahmet

    3. min allâhi : Allah'tan

    4. linte : yumuşak davrandın

    5. lehum : onlar için, onlara

    6. ve lev kunte : ve eğer, sen ... olsaydın

    7. fazzan : kaba

    8. galîza el kalbi : katı kalpli

    9. le infaddû : mutlaka dağılırlardı

    10. min havli-ke : senin etrafından

    11. fe a'fu : artık affet

    12. an-hum : onları

    13. ve istagfir : ve mağfiret dile

    14. lehum : onlar için

    15. ve şâvir-hum : ve onlarla muşavere et, onlara danış

    16. fî el emri : işler konusunda

    17. fe izâ azamte : artık azmettiğin, karar verdiğin zaman

    18. fe tevekkel : artık tevekkül et

    19. alâ allâhi : Allah'a

    20. inne allâhe : muhakkak ki Allah

    21. yuhibbu : sever

    22. el mutevekkilîne : tevekkül edenler, Allah'a güvenenler



    İmam İskender Ali Mihr : O zaman, Allah'tan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Ve eğer sen, kaba, katı yürekli olsaydın, mutlaka senin etrafından dağılırlardı. Artık onları affet ve onlar için mağfiret dile ve işler konusunda onlarla muşavere et (danış). Azmettiğin zaman, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri (Allah'a güvenenleri) sever.

    Diyanet İşleri : Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli olsaydın mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi. Bağışla onları, yarlıganmalarını dile onların, iş hususunda danış onlarla. Fakat işe girişmeyi de kurdun mu dayan Allah'a. Şüphe yok ki Allah, dayananları sever.

    Adem Uğur : O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.

    Ahmed Hulusi : Allâh'ın, hakikatinden açığa çıkardığı rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Eğer sert ve keskin olsaydın onlar dağılıp giderlerdi. Onları affet ve bağışlanmalarını iste. Toplumsal konularda karar verirken onların fikirlerini al. Karar verip uygulamaya koyulduktan sonra da Allâh'a güven! Muhakkak ki Allâh kendisine tevekkül edenleri (hakikatlerindeki El Vekiyl isminin gereğini yerine getireceğine iman edenleri) sever.

    Ahmet Tekin : O vakit, sırf Allah’ın rahmeti, merhameti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kötü huylu, sert mizaçlı, katı yürekli olsaydın, akılsızca davransaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onlara af ile muamele yap. Bağışlanmalarını, koruma kalkanına alınmalarını dile. Devlet, ekonomi, savunma ve sosyal hayat ile ilgili planlama, kamu düzeni ve yönetimle ilgili kararları mü’minlerle istişare ederek al, yönetime katılmalarını sağla. Kararını verdiğin zaman da, Allah’a dayanıp güvenerek, sonuçlarını O’na havale ederek hemen icra et. Allah tevekkül sahibi müslümanları, kendisine güvenip dayananları sever.

    Ahmet Varol : Allah'tan olan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer katı kalpli, kaba birisi olsaydın muhakkak etrafından dağılırlardı. Onları affet, kendileri için bağış dile ve işlerde onlarla görüş alışverişinde bulun. Bir şeye kesin karar verdiğin zaman da Allah'a güven. Allah (kendisine) güvenenleri sever.

    Ali Bulaç : Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.

    Ali Fikri Yavuz : Uhud savaşında sen, Allah’dan gelen bir merhamet sayesindedir ki, onlara (Ashaba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerine Allah’dan mağfiret dile. İş hususunda fikirlerini al (müşavere et). Müşavereden sonra da bir şeyi yapmağa karar verdin mi, artık Allah’a güven ve dayan. Gerçekten Allah tevekkül edenleri sever.

    Bekir Sadak : Allah'in rahmetinden dolayi, sen onlara karsi yumusak davrandin. Eger kaba ve kati kalbli olsaydin, suphesiz etrafindan dagilir giderlerdi. Onlari affet, onlara magfiret dile, is hakkinda onlara danis, fakat karar verdin mi Allah'a guven, dogrusu Allah guvenenleri sever.

    Celal Yıldırım : Ancak Allah'ın rahmetiyledir ki, sen onlara yumuşak (ve hoşgörüyle) davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılır, giderlerdi. O halde onları affet, onlar için istiğfarda bulun, (dünya) işiyle ilgili hususlarda onlara danış (görüşlerini al). (Bu yoldan hareketle) azmettiğin zaman artık Allah'a güvenip dayan. Çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever.

    Diyanet İşleri (eski) : Allah'ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven, doğrusu Allah güvenenleri sever.

    Diyanet Vakfi : O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.

    Edip Yüksel : ALLAH'ın sana bir bağışı olarak onlara yumuşak davrandın. Kaba ve katı yürekli olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi. Onları affet, bağışlanmalarını dile ve yapılacak işler hakkında onlara danış. Karar verince de ALLAH'a güven; ALLAH güvenenleri sever.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Deme ki mahza Allahdan bir rahmet iledir ki sen onlara yumuşak bulundun, eğer katı yürekli bir nobran olsa idin elbette etrafından dağılmış gitmişlerdi, o halde kusurlarını afvet de günahlarına istiğfar ediver ve emirde reylerini al, sonra da azmettin mi artık Allaha mütevekkil ol, çünkü Allah mütevekkil olanları sever

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sen yalnızca Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli bir nobran olsaydın kesinlikle etrafından dağılıp gitmişlerdi. O halde onları bağışla, bağışlanmalarını dile ve yapılacak işlerde onların görüşlerini al. Sonra bir kere karar verdin mi artık Allah'a dayan, çünkü Allah, kendisine güvenenleri sever.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Sen (o zaman), sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları sen bağışla, onlar için Allah'dan mağfiret dile. (Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.

    Fizilal-il Kuran : Allah'tan gelen merhamet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sert, katı kalpli biri olsaydın, kuşkusuz çevrenden uzaklaşırlardı. Onları bağışla, kendileri için Allah'tan af dile, yapacağın işler hakkında onların görüşlerini al, ama karar verince artık Allah'a dayan. Hiç kuşkusuz Allah kendisine dayananları sever.

    Gültekin Onan : Tanrı'dan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve buyruk konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Tanrı'ya tevekkül et. Şüphesiz Tanrı, tevekkül edenleri sever.

    Hasan Basri Çantay : (O vakit) sen Allahdan bir esirgeme sayesindedir ki onlara yumuşak davrandın. Eğer (bilfarz) kaba, katı yürekli olsaydın onlar etraafından her halde dağılıb gitmişlerdi bile. Artık onları bağışla (Allahdan da) günâhlarının yarlığanmasını iste. İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kerre de azmetdin mi artık Allaha güvenib dayan. Çünkü Allah kendine güvenib dayananları sever.

    Hayrat Neşriyat : İşte Allah’dan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette (onlar) etrâfından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen bir) iş husûsunda onlarla istişâre et! Fakat (bir görüşte)karar kıldığında, artık (işe giriş ve) Allah’a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever.

    İbni Kesir : Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalbli olsaydın şüphesiz çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla ve yargılanmalarını dile. İşler hakkında onlarla müşavere et. Bir kerre de azmettin mi artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak Allah, tevekkül edenleri sever.

    Muhammed Esed : Ve (ey Peygamber,) senin izleyicilerine yumuşak davranman, Allah'ın rahmetinin bir eseriydi. Zira, eğer onlara karşı kırıcı ve sert olsaydın, doğrusu senden koparlardı. Artık onları bağışla ve affedilmeleri için dua et. Ve toplumu ilgilendiren her konuda onlarla müşavere et; sonra bir hareket tarzına karar verince de Allah'a güven: Zira Allah, O'na güven duyanları sever.

    Ömer Nasuhi Bilmen : İmdi Allah Teâlâ'dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın, ve eğer sen çirkin huylu katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet. Onlar için istiğfarda bulun. Ve onlar ile emr hususunda müşavere yap. Sonra ettiğin zaman da Allah Teâlâ'ya tevekkül et. Şüphe yok ki Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.

    Ömer Öngüt : Allah'ın rahmeti sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet ve bağışlanmaları için duâ et. İşlerinde müminlerle istişare et! Müşavereden sonra bir de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Çünkü Allah tevekkül edenleri (kendisine bağlananları) sever.

    Şaban Piriş : -Sen, Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın elbette etrafından dağılıp giderlerdi. Onları affet ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. İş hususunda onlarla istişare et, karar verdiğin zaman, artık Allah’a güven, Allah kendisine güvenenleri sever.

    Suat Yıldırım : İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile, ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.

    Süleyman Ateş : Allâh'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç, onlar için mağfiret dile. İşini onlara danış, karar verince de Allah'a dayan; çünkü Allâh kendine dayanıp güvenenleri sever.

    Tefhim-ul Kuran : Allah'tan bir rahmet dolasıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.

    Ümit Şimşek : Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp gitmişlerdi. Onları affet, onların bağışlanmaları için dua et ve işlerinde onlarla istişare et. Kararını verdiğinde de yalnız Allah'a dayan. Çünkü Allah kendisine tevekkül edenleri sever.

    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'tan bir rahmet sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim konusunda da onlarla şûraya git.Bir kez azmettin mi de artık Allah'a güvenip dayan. Allah, tevekkül edenleri sever.

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  3. إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).


    1. in yansur-kumu allâhu : eًer Allah size yard‎m ederse

    2. fe lâ gâlibe : o taktirde galip gelecek, yenecek yoktur

    3. lekum : size, sizin için

    4. ve in yahzul-kum : ve eًer size yard‎m‎ keserse

    5. fe men zâ : o zaman kim sahip

    6. ellezî : ki o

    7. yansuru-kum : size yard‎m eder

    8. min ba'di-hi : ondan sonra

    9. ve alâ allâhi : ve Allah'a

    10. fe li yetevekkeli : o zaman tevekkül etsinler, güvensinler

    11. el mu'minûne : mü'minler



    فmam فskender Ali Mihr : Eًer Allah size yard‎m ederse, o zaman sizi yenecek yoktur. Ve eًer sizi yard‎ms‎z (yüz üstü) b‎rak‎rsa, ondan sonra size kim yard‎m eder. ضyleyse mü'minler, Allah'a tevekkül etsinler (Allah'a güvensinler).

    Diyanet ف‏leri : Allah size yard‎m ederse, sizi yenecek yoktur. Eًer sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa, ondan sonra size kim yard‎m edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.

    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah size yard‎m ederse üst olacak yoktur size. Fakat o sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa kimdir ondan ba‏ka yard‎m edecek size? Mutlaka Allah'a dayanmal‎ inananlar.

    Adem Uًur : Allah size yard‎m ederse, art‎k size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eًer sizi b‎rak‎verirse, ondan sonra size kim yard‎m eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmal‎d‎rlar.

    Ahmed Hulusi : Eًer size Allâh yard‎m ederse, size galip gelecek yoktur. قayet sizi yard‎ms‎z kendi hâlinize b‎rak‎rsa, bunun sonucunda size kim yard‎mc‎ olabilir! فman edenler sadece (Esmâ's‎yla hakikatleri olan) Allâh'a tevekkül etsinler.

    Ahmet Tekin : Size Allah yard‎m ederse, kimse sizi yenemez, kimse size üstün gelemez. Eًer o sizi kendi halinize b‎rak‎r yard‎m‎n‎ keserse, art‎k ondan sonra size kim yard‎m edebilir? Mü’minler Allah’a, sadece Allah’a dayan‎p güvensinler, i‏lerini O’na havale etsinler.

    Ahmet Varol : Eًer Allah size yard‎m ederse art‎k kimse size üstün ç‎kamaz. Eًer sizi yard‎ms‎z, kendi halinize b‎rak‎rsa o zaman O'ndan ba‏ka size kim yard‎m edebilir? قu halde mü'minler yaln‎z Allah'a güvensinler.

    Ali Bulaç : Eًer Allah size yard‎m ederse, art‎k sizi yenilgiye uًratacak yoktur ve eًer sizi 'yapayaln‎z ve yard‎ms‎z' b‎rakacak olursa, ondan sonra size yard‎m edecek kimdir? ضyleyse mü'minler, yaln‎zca Allah'a tevekkül etsinler.

    Ali Fikri Yavuz : Eًer Allah size yard‎m ederse, size gâlip (üstün) gelecek yoktur; ve eًer size yard‎m‎ terk ederse ondan sonra size yard‎m edecek kimdir? Müminler sadece Allah’a güvenip tevekkül etmelidir.

    Bekir Sadak : Allah size yardim ederse, sizi yenecek yoktur; eger sizi yardimsiz birakiverirse, O'ndan baska size yardim edecek kimdir? Inananlar yalniz Allah'a guvensinler.

    Celal Y‎ld‎r‎m : Allah size yard‎m ederse, sizi yenecek yoktur. Sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa, art‎k O'ndan sonra size kim yard‎m edebilir? O halde mü'minler ancak Allah'a güvenip dayans‎nlar.

    Diyanet ف‏leri (eski) : Allah size yard‎m ederse, sizi yenecek yoktur; eًer sizi yard‎ms‎z b‎rak‎verirse, O'ndan ba‏ka size yard‎m edecek kimdir? فnananlar yaln‎z Allah'a güvensinler.

    Diyanet Vakfi : Allah size yard‎m ederse, art‎k size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eًer sizi b‎rak‎verirse, ondan sonra size kim yard‎m eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmal‎d‎rlar.

    Edip Yüksel : ALLAH sizi desteklerse hiç bir güç sizi yenemez. Sizi terk ederse, art‎k size kim yard‎m edebilir ki? فnananlar ALLAH'a güvensin.

    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Eًer Allah size nusrat verirse o vakit size galib yoktur, ve eًer o sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa kimin haddinedir ki ondan sonra size yard‎m etsin? ancak Allaha dayans‎n o halde mü'minler

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Eًer Allah size yard‎m ederse, art‎k hiç kimse sizi yenemez ve eًer O, sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa ondan sonra size yard‎m etmek kimin haddine? O halde, bütün inananlar yaln‎zca Allah'a dayans‎nlar!

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Allah size yard‎m ederse, sizi yenecek yoktur. Eًer sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa, art‎k ondan sonra size kim yard‎m edebilir? Müminler ancak Allah'a güvenip dayans‎nlar.

    Fizilal-il Kuran : Eًer Allah size yard‎m ederse sizi hiç kimse yenemez. Fakat eًer sizi yüzüstü b‎rak‎rsa O'ndan ba‏ka size kim yard‎m edebilir? Müminler sadece Allah'a dayans‎nlar.

    Gültekin Onan : Eًer Tanr‎ size yard‎m ederse, art‎k sizi yenilgiye uًratacak yoktur ve eًer sizi 'yapayaln‎z ve yard‎ms‎z' b‎rakacak olursa, ondan sonra size yard‎m edecek kimdir? ضyleyse inançl‎lar yaln‎zca Tanr‎'ya tevekkül etsinler.

    Hasan Basri اantay : Allah size yard‎m ederse art‎k sizi yenecek yokdur. Sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa ondan sonra size yard‎m edebilecek kimdir? Mü'minler ancak Allaha güvenib dayanmal‎d‎r.

    Hayrat Ne‏riyat : Eًer Allah size yard‎m ederse, art‎k size galib gelecek kimse yoktur! Hâlbuki sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa, o takdirde O’ndan sonra size kim yard‎m edebilir? ضyle ise mü’minler art‎k ancak Allah’a tevekkül etsinler!

    فbni Kesir : Allah size yard‎m ederse, art‎k sizi yenecek yoktur. Sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa da ondan ba‏ka size yard‎m edecek kimdir. Mü'minler sadece Allah'a tevekkül etsinler.

    Muhammed Esed : Allah size yard‎m ederse, hiç kimse sizinle ba‏ edemez; ama ya O sizi terk ederse, kim size yard‎m edebilir? O halde müminler Allah'a güvensinler!

    ضmer Nasuhi Bilmen : Eًer Allah Teâlâ size yard‎m ederse art‎k size galip olacak kimse yoktur. Ve eًer sizi hezimete uًrat‎rsa art‎k ondan sonra size yard‎m edecek kimdir? Ve mü'minler ancak Allah Teâlâ'ya tevekkül etsinler.

    ضmer ضngüt : Eًer Allah size yard‎m ederse art‎k sizi yenip maًlup edecek yoktur. Eًer sizi yard‎ms‎z b‎rak‎verirse, O'ndan ba‏ka size yard‎m edecek kimdir? Müminler yaln‎z Allah'a güvensinler.

    قaban Piri‏ : -Allah size yard‎m ederse, sizi kimse yenemez. Eًer size yard‎m‎ keserse, bundan sonra size yard‎m edecek kimdir? Müminler, yaln‎z Allah’a güvenip dayanmal‎d‎rlar.

    Suat Y‎ld‎r‎m : Eًer Allah size yard‎m ederse, size üstün gelecek hiç kimse olamaz. قayet o sizi yard‎ms‎z b‎rak‎rsa, art‎k O’ndan sonra kim size yard‎m edebilir ki? ضyleyse müminler yaln‎z Allah’a güvenmelidirler.

    Süleyman Ate‏ : Eًer Allâh size yard‎m ederse, art‎k sizi yenecek yoktur. Ve eًer sizi yüz üstü b‎rak‎rsa, O'ndan sonra size kim yard‎m edebilir? Mü'minler, Allah'a dayans‎nlar.

    Tefhim-ul Kuran : Eًer Allah size yard‎m ederse, art‎k sizi yenilgiye uًratacak yoktur ve eًer sizi 'yapayaln‎z ve yard‎ms‎z' b‎rakacak olursa, ondan sonra size yard‎m edecek kimdir? ضyleyse mü'minler, yaln‎zca Allah'a tevekkül etsinler.

    ـmit قim‏ek : Allah size yard‎m ederse, kimse size üstün gelemez. Eًer Allah sizi yard‎ms‎z b‎rakacak olursa, Ondan ba‏ka size yard‎m edecek kim var? Onun için, mü'minler yaln‎z Allah'a tevekkül etsinler.

    Ya‏ar Nuri ضztürk : Allah size yard‎m ederse hiç kimse size galip gelemez. Eًer sizi yüzüstü b‎rak‎rsa O'ndan ba‏ka size kim yard‎m edebilir? Art‎k müminler yaln‎z Allah'a güvenip dayans‎nlar.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  4. وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    Ve mâ kâne li nebiyyin en yagull(yagulle), ve men yaglul ye’ti bimâ galle yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), summe tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).


    1. ve mâ kâne : ve olmadı, olamaz

    2. li nebiyyin : bir peygamber için

    3. en yagulle : ganimete hıyanet etmek, gizlice almak

    4. ve men : ve kim

    5. yaglul : ganimete hıyanet eder

    6. ye'ti : gelir

    7. bi-mâ galle : çaldığı şeyle

    8. yevme el kıyâmeti : kıyâmet günü

    9. summe : sonra

    10. tuveffâ : vefa edilir, ödenir

    11. kullu nefsin : her nefse, herkese

    12. mâ kesebet : kazandığı şey

    13. ve hum : ve onlar

    14. lâ yuzlemûne : zulmedilmezler, haksızlık yapılmaz



    İmam İskender Ali Mihr : Ve bir peygamber için "ganimet malından gizlice alması" olamaz. Ve kim ganimet malından gizlice alırsa (hıyanet ederse), kıyâmet günü o, gizlice aldığı şey ile gelir. Sonra herkese kazandığı şey ödenir ve onlar zulmedilmezler.

    Diyanet İşleri : Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Bir peygamber, emânete hıyânet edemez ve kim hıyânet ederse kıyâmet günü, hıyânet ettiği neyse onunla haşrolur, sonra herkese kazandığının karşılığı verilir ve onlara zulmedilmez.

    Adem Uğur : Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir.

    Ahmed Hulusi : Bir Nebinin emanete hıyanet etmesi mümkün değildir. Her kim hıyanet ederse, hıyaneti boynunda asılı olarak gelir! Bundan sonra her nefse (yaptıklarıyla) kazandığı tam olarak verilir; onlara zulmedilmez!

    Ahmet Tekin : Hiçbir peygambere, emanete, devlet-kamu malına hıyanet yakışmaz; Ashabı, ümmeti tarafından da peygambere hıyanet edilmesi olacak iş değildir. Kim emanete, devlet-kamu malına hıyanet ederse, kıyamet günü, hıyanet ettiği şey sırtında yüklü, boynunda asılı halde, rezil rüsvay bir vaziyette teşhir edilerek gelir. Sonra herkese işlediği amellerin kazandığı sevapların karşılığı, hak ettiği tamı tamına verilir, yüklendiği günahların cezaları âdil infaz edilir. Onlara haksızlık yapılmaz.

    Ahmet Varol : Bir peygamberin hıyanet etmesi sözkonusu olamaz. Kim hıyanet ederse kıyamet günü aşırdığı şeyi getirir. Sonra kimseye haksızlık edilmeksizin her cana kazandığının karşılığı tam olarak verilir.

    Ali Bulaç : Hiç bir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse, kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.

    Ali Fikri Yavuz : Bir peygamber için emanete (ganimet malına) hıyanet etmek olur şey değildir. Kim böyle hainlik ederse, kıyamet günü, aşırdığı malı, boynunda taşıyarak getirir. Sonra da herkese kazandığı iyilik veya kötülüğün karşılığı ödenir; ve hiç birine zulmedilmez.

    Bekir Sadak : Hicbir peygambere ganimete ve millet malina hiyanet yarasmaz; haksizlik kim yaparsa, kiyamet gunu yaptigi ile gelir, sonra, haksizlik yapilmaksizin herkese kazanmis oldugu odenir.

    Celal Yıldırım : Hiç bir peygambere ganimeti ve millet-devlet malını aşırmak yaraşmaz. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa, Kıyamet günü aşırdığı ile gelir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı noksansız ödenir ; onlar haksızlığa da uğratılmazlar.

    Diyanet İşleri (eski) : Hiçbir peygambere ganimete ve millet malına hiyanet yaraşmaz; haksızlık kim yaparsa, kıyamet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir.

    Diyanet Vakfi : Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir.

    Edip Yüksel : Bir peygamber ganimet mallarından hakkından fazlasını alamaz. Kim hakkından fazlasını alırsa diriliş günü o fazlalıkla gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tam ödenir ve haksızlığa uğratılmazlar.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Bir Peygamber için, emanete hıyanet olur şey değildir, her kim hıyanet eder: ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir, sonra da herkese kazandığı ödenir, hiç birine zulmedilmez.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Bir peygamberin emanete hiyanet etmesi olur şey değildir. Her kim hiyanet ederse, ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa kıyamet gününde boynuna aldığı şeyi yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı ödenir, hiç birine haksızlık edilmez.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Hiçbir peygambere ganimet malını gizlemesi (devlet - millet malını aşırması) yaraşmaz. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa kıyamet günü aşırdığını boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar haksızlığa da uğramazlar.

    Fizilal-il Kuran : Bir peygamber için emanete hıyanet etmek olur şey değildir. Kim, böyle hainlik ederse, kıyamet günü bu hainlik ettiği şey ile gelir. Sonra herkese kazanmış olduğu şey ödenir. Ve onlara zulmedilmez.

    Gültekin Onan : Hiç bir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse, kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.

    Hasan Basri Çantay : Bir peygamber için emânete (yahud ganîmet malına) hainlik etmek? (Bu) olur şey değil. Kim böyle hainlik eder (ganîmet ve ammeye âid hasılatdan bir şey aşırır, gizler) se kıyaamet günü hainlik etdiği o şey (in günâhını) yüklenerek gelir. Sonra herkes ne etdi, ne kazandıysa (mücâzât veya mükâfatı) eksiksiz ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.

    Hayrat Neşriyat : Ve bir peygamber için (emânete) hıyânet etme (aslâ söz konusu) olmaz! Kim(emânete) hıyânet ederse, kıyâmet günü hıyânet ettiği şeyle (yüklü olarak) gelir. Sonra herkese, yaptıklarının karşılığı tam olarak verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

    İbni Kesir : Bir peygamber için emanete hıyanet, olur şey değildir. Kim böyle hainlik ederse; kıyamet günü hainlik ettiği şey ile gelir. Sonra herkese kazandığı ödenir. Ve onlara zulmedilmez.

    Muhammed Esed : Bir peygamberin hile yapması olacak şey değil; çünkü kim hile yaparsa, herkesin yaptıklarının tam karşılığını alacağı ve hiç kimseye haksızlık yapılmayacağı Kıyamet Günü'nde hilesi yüzüne vurulacaktır.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Bir peygamber için emanete hiyânet etmek sahih olamaz. Her kim hiyânet ederse o hiyânet ettiği şey ile Kıyamet gününde gelir. Sonra her şahsa kazanmış olduğu şey ödenir ve onlar zulmolunmazlar.

    Ömer Öngüt : Bir peygamber için ganimet malına ihanet etmek olur şey değildir. Kim bu hıyanetliği yaparsa, kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığı tastamam verilir ve onlara aslâ zulmedilmez.

    Şaban Piriş : Bir peygamberin kendisine verilen emanete hıyanet etmesi düşünülemez. Çünkü, kim O’nun emanetine hıyanet ederse, kıyamet günü hıyaneti ile gelir. Sonra herkese kazancı, haksızlık yapılmadan ödenir.

    Suat Yıldırım : Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hasılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebâlini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfat veya cezası eksiksiz ödenir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.

    Süleyman Ateş : Bir peygamberin aşırması, hiyanet etmesi, olur şey değildir. Kim (emânete hıyanet eder), aşırırsa kıyâmet günü aşırdığını boynuna yüklenip getirir. Sonra herkese kazandığı tastamam verilir, hiçbir haksızlığa uğratılmazlar.

    Tefhim-ul Kuran : Hiç bir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse, kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.

    Ümit Şimşek : Emanete hıyanet bir peygambere yakışmaz. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyin günahıyla gelir. Sonra, kimseye bir haksızlık edilmeden, herkese kazandığı şey tastamam ödenir.

    Yaşar Nuri Öztürk : Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi/kamu malından aşırması olacak şey değildir. Her kim hıyanet eder, kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe; kazandığı tam olarak ödenir. Hiç birine zulmedilmez.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  5. أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّهِ كَمَن بَاء بِسَخْطٍ مِّنَ اللّهِ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    E femenittebea rıdvânallâhi ke men bâe bi sehatin minallâhi ve me’vâhu cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru).


    1. e fe men : artık o kimse ... midir

    2. ittebea : tâbî oldu, uydu

    3. rıdvâne allâhi : Allah'ın rızası

    4. ke men : kimse gibi

    5. bâe : uğradı

    6. bi sehatin : gazaba

    7. min allâhi : Allah'tan

    8. ve me'vâ-hu : ve onun barınağı, sığınağı

    9. cehennemu : cehennem

    10. ve bi'se el masîru : ve kِtü varı؛ yeri, dِnü؛ yeri



    İmam İskender Ali Mihr : Artık, Allah'ın rızasına tâbî olan kimse, Allah'dan gazaba uğramı؛ ve barınacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Ve (o) ne kِtü varı؛ yeri.

    Diyanet İ؛leri : Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? O, ne kِtü varılacak yerdir!

    Abdulbaki Gِlpınarlı : Allah rızâsına uyanla Allah'ın hı؛mına uğrayıp yurdu cehennem olan bir olur mu hiç? Ve orası, dِnülüp varılan ne kِtü bir yerdir.

    Adem Uğur : Allah'ın ho؛nutluğunu gِzetenle Allah'ın hı؛mına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kِtü bir varı؛ noktasıdır.

    Ahmed Hulusi : Allâh rıdvanına (Esmâ kuvvesinin, hakikatindeki varlığına) tâbi olan kimse, Allâh'ın hı؛mının açığa çıktığı, ya؛ayacağı ortam cehennem olan ki؛i gibi midir? O ne kِtü sondur!

    Ahmet Tekin : İman ederek, Kur’ân ve sünneti uygulayarak Allah’ın rızasına ula؛ma mertebesini gِzetenle, inkar ederek, günah bataklığına saplanarak Allah’ın hı؛mına uğrayan bir olur mu hiç? ضtekinin mekânı cehennemdir. Cehennem ne kِtü bir cezalandırma ve nihaî bir dِnü؛ yeridir.

    Ahmet Varol : Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'tan bir gazaba uğramı؛ ve varacağı yer de cehennem olan kimseyle bir olur mu? Orası ne kِtü bir varı؛ yeridir.

    Ali Bulaç : Allah'ın rızasına uyan ki؛i, Allah'tan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan ki؛i gibi midir? Ne kِtü barınaktır o.

    Ali Fikri Yavuz : Allah’ın rızâsına uyarak hâinlik yapmaktan sakınan kimse, hiyanet ederek Allah’ın gazâbına uğrayan ve yatağı cehennem olan gibi midir? O, ne kِtü dِnü؛ yeridir!...

    Bekir Sadak : Allah'in rizasina uyan kimse, Allah'in hismina ugrayan gibi midir? Bu kimsenin varacagi yer cehennemdir; O ne kotu varilacak yerdir!

    Celal Yıldırım : Allah'ın ho؛nutluğuna uyup giden, O'nun hı؛mına uğrayan ve varacağı yer Cehennem olan kimse gibi midir ? Varı؛ yeri olarak ne kِtüdür orası!

    Diyanet İ؛leri (eski) : Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hı؛mına uğrayan gibi midir? Bu kimsenin varacağı yer cehennemdir; o ne kِtü varılacak yerdir!

    Diyanet Vakfi : Allah'ın ho؛nutluğunu gِzetenle Allah'ın hı؛mına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kِtü bir varı؛ noktasıdır.

    Edip Yüksel : ALLAH'ın rızasını gِzeten bir kimse ALLAH'ın ِfkesine uğrayan gibi olur mu? Onun yeri cehennemdir; o ne kِtü bir sonuçtur!

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ya o vakit Allahın rıdvanı pe؛inde giden kimse Allahın hı؛mına uğrayan ve yatağı Cehennem olan kimseye benzer mi? o ne fena meaddır

    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : Allah'ın rızası pe؛inden giden kimse, Allah'ın hı؛mına uğrayan ve yeri cehennem olan kimseye hiç benzer mi? Orası varılan ne kِtü yerdir!

    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hı؛mına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Varı؛ yeri olarak ne kِtüdür orası!

    Fizilal-il Kuran : Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan kimse gibi olur mu? Onun varacağı yer Cehennem'dir. Orası ne kِtü bir varı؛ yeridir!

    Gültekin Onan : Tanrı'nın rızasına uyan ki؛i, Tanrı'dan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan ki؛i gibi midir? Ne kِtü barınaktır o.

    Hasan Basri اantay : Ya Allahın rızâasına tâbi olan kimse; Allahın hı؛mına uğrayan ve durağı cehennem olan (adam) gibi mi (olacaktı)? O, ne kِtü dِnü؛ yeridir.

    Hayrat Ne؛riyat : Hiç Allah’ın rızâsına tâbi' olan kimse, Allahdan (gelen) bir gazaba uğrayan ve varacağı yer Cehennem olan kimse gibi olur mu? Hâlbuki (o,) ne kِtü varılacak yerdir!

    İbni Kesir : Allah'ın rızasına uyan kimse; hiç Allah'ın hı؛mına uğrayan gibi olur mu? Onun varacağı yer, cehennemdir. O, ne kِtü dِnü؛ yeridir.

    Muhammed Esed : ضyleyse, Allah'ın rızasını kazanmak isteyen ki؛i, Allah'ın lanetine uğramı؛ ve varı؛ yeri cehennem olan ki؛i ile bir midir? Ne kِtü bir duraktır o!

    ضmer Nasuhi Bilmen : Ya Allah Teâlâ'nın rızasına tâbi olan kimse, Allah Teâlâ'dan müthi؛ bir gazapla dِnen ve durağı cehennem bulunan kimseye benzer mi? Ne fena bir dِnü؛ yeri!

    ضmer ضngüt : Allah'ın ho؛nutluğuna uyan kimse, Allah'ın gadabına uğrayan kimse gibi olur mu? Onun yeri cehennemdir. O ne kِtü bir dِnü؛ yeridir!

    ھaban Piri؛ : Hiç Allah’ın rızasına uyan kimse, Allah’ın gazabına uğrayan ve yeri cehennem olan kimse gibi olur mu? Cehennem, ne kِtü bir varılacak yerdir.

    Suat Yıldırım : Allah’ın rıza yolunu tutmu؛, o yolda ko؛an kimse, hiç Allah’ın hı؛mına uğrayan ve son durağı cehennem olan kimse gibi olur mu? Ne kِtü bir yerdir o cehennem!

    Süleyman Ate؛ : Hiç Allâh'ın rızâsına uyan kimse; Allâh'ın hı؛mına uğrayan, yeri de cehennem olan adam gibi olur mu? Ne kِtü sonuçtur orası!

    Tefhim-ul Kuran : Allah'ın rızasına uyan ki؛i, Alah'tan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan ki؛i gibi mi? Ne kِtü barınaktır o?

    ـmit ھim؛ek : Allah'ın rızası pe؛inde ko؛an kimse, Allah'ın gazabına uğrayan ve son durağı Cehennem olan kimse ile bir olur mu? Varılacak ne kِtü bir yerdir orası!

    Ya؛ar Nuri ضztürk : Allah'ın ho؛nutluğunu izleyen ki؛i, Allah'ın gazabına uğrayan ve barınağı cehennem olan ki؛iyle aynı mıdır? Ne kِtü varı؛ yeridir o!


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     



  6. هُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ اللّهِ واللّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    Hum derecâtun indallâh(indallâhi), vallâhu basîrun bi mâ ya’melûn(ya’melûne).


    1. hum : onlar

    2. derecâtun : dereceler

    3. inde allâhi : Allah katında

    4. ve allâhu : ve Allah

    5. basîrun : en iyi gören

    6. bi mâ ya'melûne : yaptıkları şeyleri, yaptıklarını



    İmam İskender Ali Mihr : Onların (Allah'ın rızasına tâbî olanların) kazandıkları dereceler, Allah'ın katındadır. Ve Allah, onların yaptıklarını en iyi görendir.

    Diyanet İşleri : Onlar (insanlar) Allah’ın katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlara Allah katında dereceler var ve Allah ne yapıyorlarsa hepsini görür.

    Adem Uğur : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

    Ahmed Hulusi : Onlar Allâh indînde, (ilim - irfan anlayış farkları nedeniyle) birbirlerinin üstünde olan farklı derecelerdedir. Allâh yapmakta olduklarınızı (Esmâ'sı itibarıyla onların hakikati ve dahi yaratıcısı olması ile) Basıyr'dir (değerlendirendir).

    Ahmet Tekin : İnsanlar amellerine göre Allah katında farklı makamlardadırlar. Allah onların işledikleri amelleri biliyor, görüyor.

    Ahmet Varol : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

    Ali Bulaç : Allah katında onlar derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir.

    Ali Fikri Yavuz : O emin kimseler, Allah katında derece derecedirler. Allah, emin ve hain kimselerin yaptıklarını hakkıyle görücüdür.

    Bekir Sadak : Onlar Allah katinda derece derecedir. Allah, islediklerini gormektedir.

    Celal Yıldırım : Onlar Allah katında derece derecedirler (herkesin derecesi, inancı ve ameli nisbetindedir). Allah onların neler işlediklerini görüp bilendir.

    Diyanet İşleri (eski) : Onlar Allah katında derece derecedir. Allah, işlediklerini görmektedir.

    Diyanet Vakfi : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

    Edip Yüksel : Onlar ALLAH katında derece derecedir. ALLAH yaptıkları herşeyi görmektedir.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar Allah indinde derece derecedirler, ve Allah her ne yapıyorsanız görüb duruyor

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah bütün yaptıklarını görüp duruyor.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Onlar (insanlar) Allah katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir.

    Fizilal-il Kuran : Onların Allah katındaki dereceleri farklıdır. Allah onların neler yaptıklarını görmektedir.

    Gültekin Onan : Tanrı katında onlar derece derecedir. Tanrı yaptıklarını görendir.

    Hasan Basri Çantay : Onlar (Allahın rızasına tâbi olanlar) ise Allah indinde derece derecedir. Allah, (Emîn olanları da, hainlik edenleri de) ne yaparlarsa hakkıyle görücüdür.

    Hayrat Neşriyat : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah ise, (onların) yapmakta olduklarını hakkıyla görendir.

    İbni Kesir : Onlar, Allah katında derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir.

    Muhammed Esed : Onlar Allah katında (tamamen) farklı derecelere sahiptirler; zira Allah, yaptıkları her şeyi görür.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar Allah Teâlâ'nın indinde derece derecedirler. Ve Allah Teâlâ yaptıkları şeyleri hakkıyla görücüdür.

    Ömer Öngüt : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir.

    Şaban Piriş : Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah, (onların) yaptıklarını görmektedir.

    Suat Yıldırım : Rıza yolunu tutanlar Allah’ın huzurunda derece derecedirler. Allah insanların yaptığı her şeyi görür.

    Süleyman Ateş : O(insa)nlar, Allâh katında derece derecedirler. Allâh, onların yaptıklarını görmektedir.

    Tefhim-ul Kuran : Allah katında onlar derece derecedir. Allah yapmakta olduklarını görendir.

    Ümit Şimşek : Onun rızasına erişenler, Allah katında derece derecedirler. Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını görmektedir.

    Yaşar Nuri Öztürk : Onlar, Allah katında derece derecedirler. Allah, yapmakta olduklarını iyice görmektedir.

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  7. لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).


    1. lekad : andolsun ki

    2. menne allâhu : Allah ni'metlendirdi

    3. alâ el mu'minîne : mü'minlerin üzerine

    4. iz bease : beas etmişti (beas ederek)

    5. fî-him : onların içinde, onların aralarında

    6. resûlen : resûl, elçi, mürşid

    7. min enfusi-him : onların kendilerinden

    8. yetlû : tilâvet eder, okur

    9. aleyhim : onlara

    10. âyâti-hî : O'nun âyetleri

    11. ve yuzekkî-him : ve onları tezkiye eder, arındırır

    12. ve yuallimu-hum : ve onlara öğretir

    13. el kitâbe : kitap

    14. ve el hikmete : ve hikmet

    15. ve in kânû : ve "... ise, ... idi" ler

    16. min kablu : önceden, önce, evvel

    17. le fî dalâlin : elbette dalâlet içinde

    18. mubînin : apaçık



    İmam İskender Ali Mihr : Andolsun ki Allah, mü'minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni'met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O'nun (Allah'ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

    Diyanet İşleri : Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu onların içinden bir Peygamber gönderdiği zaman; o Peygamber, müminlere Tanrı âyetlerini okumada, onları arıtmada, onlara kitap ve hikmet öğretmede ve onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.

    Adem Uğur : Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.

    Ahmed Hulusi : Andolsun ki Allâh iman edenlere bir lütuf olarak, içlerinde nefslerinden bir Rasûl bâ's etti (aralarından kendi türlerinden bir Rasûl ortaya çıkardı), O'nun işaretlerini okuyor; onları arındırıyor, onlara hakikat bilgisini ve Hikmeti (her şeyin oluş sistem ve düzenini) öğretiyor. (Hâlbuki) onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler!

    Ahmet Tekin : Andolsun ki, içlerinden kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini, vicdanlarını arındıran, onlara okuma-yazmayı, kitabına, Kur’ân’a vukufu, ilmi, hikmeti, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetini öğreten özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir Rasul görevlendirmekle Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar, başlarına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet ve bozuk düzen içinde idiler.

    Ahmet Varol : Allah, mü'minlere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. Oysa daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.

    Ali Bulaç : Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.

    Ali Fikri Yavuz : Allah müminler üzerinde bol bol ihsanda bulundu. Çünkü onlara, kendi cinslerinden bir peygamber gönderdi ki, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyor, onları fena huy ve inançlardan temizliyor, onlara Kur’ân ve sünneti öğretiyor. Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler.

    Bekir Sadak : And olsun ki Allah, inananlara, ayetlerini okuyan, onlari aritan, onlara Kitab ve hikmeti ogreten, kendilerinden bir peygamber gondermekle iyilikte bulunmustur. Halbuki onlar, onceleri apacik sapiklikta idiler.

    Celal Yıldırım : And olsun ki, Allah, daha önce açık bir sapıklık içinde bulunurlarken, mü'minlere yine kendilerinden, onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları (küfrün kirlerinden) temizleyip arıtan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütuf ve ikramda bulunmuştur.

    Diyanet İşleri (eski) : And olsun ki Allah, inananlara, ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler.

    Diyanet Vakfi : Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.

    Edip Yüksel : ALLAH inananların içinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve bilgelik öğreten bir elçiyi göndermekle iyilikte bulundu. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler!

    Elmalılı Hamdi Yazır : Hakikaten Allah mü'minleri minnetdar kıldı zira içlerinde kendilerinden bir Resul ba's buyurdu, onlara Allahın âyâtını okuyor, onları tezkiye ediyor, onlara kitab ve hikmet öğretiyor halbuki bundan evvel açık bir dalâl içinde idiler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah, müminlere, aralarından kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulundu. Oysa, bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.

    Fizilal-il Kuran : Allah, müminlere kendi özlerinden bir peygamber göndermekle onlara karşı lütufta bulundu. Bu peygamber onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler.

    Gültekin Onan : Andolsun ki Tanrı inançlılara, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.

    Hasan Basri Çantay : Andolsun ki mü'minler daha evvel apaçık ve kat'î bir sapıklık içinde bulunuyorlarken Allah, içlerinden ve kendilerinden onlara — âyetlerini okur, onları tertemiz yapar, onlara Kitab ve hikmeti öğretir —bir peygamber göndermiş olduğu için büyük bir lûtufda bulunmuşdur.

    Hayrat Neşriyat : And olsun ki, Allah mü’minlere lütufta bulunmuştur. Çünki onlara içlerinden bir peygamber gönderdi, onlara (Allah’ın) âyetlerini okuyor, onları (günahlardan) temizliyor ve onlara Kitâb’ı ve hikmeti öğretiyor. Hâlbuki (onlar) daha evvel gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idiler.

    İbni Kesir : And olsun ki: Allah, mü'minlere büyük bir lutufda bulunmuştur. Zira onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, teskiye eden, kitab ve hikmeti öğreten kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. Halbuki onlar, daha önce apaçık bir dalalet içindeydiler.

    Muhammed Esed : Allah, mesajlarını onlara iletmek, onları arındırmak ve onlara ilahi kelamı ve hikmeti öğretmek için içlerinden kendileri gibi (beşerden) bir elçi çıkararak müminlere lütufda bulunmuştur; halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Andolsun ki, Allah Teâlâ mü'minleri minnettar buyurdu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir peygamber gönderdi ki onlara Hak Teâlâ'nın âyetlerini okuyor ve onları tezkiye ediyor ve onlara kitap ve hikmet talim buyuruyor. Halbuki bundan evvel apaçık bir dalâlet içinde bulunmuş idiler.

    Ömer Öngüt : Andolsun ki, Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini tertemiz yapıp arıtan, kitap ve hikmeti öğreten kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

    Şaban Piriş : Allah, müminlere; onlara ayetlerini okuyan, arındıran, kitap ve hikmeti öğreten aralarından bir peygamber göndermekle büyük lütufta bulunmuştur oysa, bundan önce onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.

    Suat Yıldırım : Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, Onları her türlü kötülüklerden arındırması, Kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.

    Süleyman Ateş : Andolsun ki, Allâh, mü'minlere büyük lutufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allâh'ın âyetlerini okuyan, kendilerini yücelten ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.

    Tefhim-ul Kuran : Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lutufta bulunmuştur. (Ki o) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.

    Ümit Şimşek : İçlerinden, kendilerine Onun âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamberi göndermekle, Allah mü'minlere gerçekten pek büyük bir lütufta bulunmuştur. Yoksa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydi.

    Yaşar Nuri Öztürk : Yemin olsun ki, Allah müminlere lütufta bulunup onları minnettar bırakmıştır: Kendi içlerinde onlara öyle bir resul gönderdi ki, onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları temizleyip arındırıyor, onlara Kitap'ı ve hikmeti öğretiyor. Oysaki onlar, bundan önce açık bir sapıklığın tam içindeydiler.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  8. أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُم مِّثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّى هَذَا قُلْ هُوَ مِنْ عِندِ أَنْفُسِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





    E ve lemmâ asâbetkum musîbetun kad asabtum misleyhâ, kultum ennâ hâzâ, kul huve min indi enfusikum innallâhe alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).


    1. e ve lemmâ : ve ... olduğu zaman

    2. asâbet-kum : size isabet etti

    3. musîbetun : bir musibet, bela

    4. kad asabtum : isabet etmişti

    5. misley-hâ : onun iki misli, iki katı

    6. kultum : dediniz

    7. ennâ hâzâ : bu nasıl

    8. kul : de, söyle

    9. huve : o

    10. min indi enfusi-kum : sizin kendi nefsinizden

    11. inne allâhe : muhakkak ki Allah

    12. alâ kulli şey'in : her şeye

    13. kadîrun : kaadirdir, kudret sahibi



    İmam İskender Ali Mihr : Ve iki mislini (düşmanlarınıza) isabet ettirdiğiniz bir musibet, size isabet ettiği zaman: "Bu nasıl oldu?" dediniz. De ki:"O sizin kendi nefslerinizdendir." Muhakkak ki Allah, her şeye kaadirdir.

    Diyanet İşleri : Onların (müşriklerin) başına (Bedir’de) iki mislini getirdiğiniz bir musibet (Uhud’da) sizin başınıza geldiğinde, “Bu, nereden başımıza geldi?” dediniz, öyle mi? De ki: “O (musibet), kendinizdendir.” Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Başlarına iki misli olarak gelen felâkete siz de uğrayınca, bu da nereden dediniz. De ki: Bu, sizin katınızdan geldi ve Allah'ın, şüphe yok ki her şeye gücü yeter.

    Adem Uğur : (Bedir de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor!" dediniz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.

    Ahmed Hulusi : Düşmanlarınıza iki katını tattırdığımız bir musîbet sizin başınıza gelince "Bu nasıl, neden oldu?" diyorsunuz. De ki: "O, nefsaniyetinizin getirisidir!" Kesinlikle, Allâh her şeye Kaadir'dir.

    Ahmet Tekin : Bedir’de iki katını düşmanınızın başına getirdiğiniz bir belâ, Uhut’ta kendi başınıza geldiği için mi?
    'Bu nasıl oluyor?' dediniz. Sen de:
    'Bu yenilgi, yerleştirildiğiniz savunma mevziini bırakmanızdan, peygamberin görüşüne aykırı davranmanızdan, Bedir esirlerini fidye karşılığı salıvermenizden, kendi kusurunuzdan kaynaklanmaktadır. Allah’ın her şeye gücü kudreti yeter.' de.

    Ahmet Varol : Siz (karşı tarafa) iki katını dokundurmuşken başınıza bir musibet geldiğinde: 'Bu da nereden geldi?' mi diyorsunuz? De ki: 'O, kendi tarafınızdandır.' Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.[20]

    Ali Bulaç : Başınıza bir belâ gelince niçin: «Bu nereden?» diyorsunuz? Halbuki siz (Bedir'de) onların (düşmanların) başlarına bunun iki katı belâ getirmiştiniz. Ey Peygamber, onlara de ki: «Bu belâyı kendi başınıza siz getirdiniz.» Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.

    Ali Fikri Yavuz : Uhud savaşında size gelen musibet sonunda yetmiş kişi şehid olmasına karaşılık, daha önce Bedir savaşında kâfirlerden iki kat ki, yetmiş ölü ve yetmiş esir olmuşken, siz: “- Peygamber
    bizimle ve biz de müslüman iken bu musibet bize nereden geldi?”, dediniz. Onlara de ki: “- O, kendi tarafınızdandır, Peygambere itaat etmeyişinizdendir.” Şüphe yok ki, Allah her şeye hakkıyla kâdirdir.

    Bekir Sadak : Baskalarini iki misline ugrattiginiz bir musibete kendiniz ugrayinca mi: «Bu nereden?» dersiniz? De ki: «O, kendi tarafinizdandir". Dogrusu Allah her seye Kadir'dir.

    Celal Yıldırım : Hal böyle iken, düşmanlarınıza iki misli dokundurduğunuz bir musîbet size dokununca mı, «bu neden böyle ?» dediniz ! De ki: Bu kendinizdendir. Doğrusu Allah'ın kudreti her şeye yeter..

    Diyanet İşleri (eski) : Başkalarını iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca mı: 'Bu nereden?' dersiniz? De ki: 'O, kendi tarafınızdandır'. Doğrusu Allah her şeye Kadir'dir.

    Diyanet Vakfi : (Bedir'de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi «Bu nasıl oluyor!» dediniz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.

    Edip Yüksel : Uğradığınız zararın iki katını (düşmanınıza) verdiğiniz halde, 'Bu da niçin,' dediniz. De ki, '(O) musibet, kendi tarafınızdandır.' ALLAH her şeye Kadirdir.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Böyle iken size hasımlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir musıbet isabet ediverince bu nereden mi dediniz? Deki o kendi tarafınızdan çünkü Allah her şey'e kadir

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir bela kendi başınıza gelince mi: «Bu nereden?» dediniz? De ki: «O, kendi tarafınızdandır.» Çünkü Allah, her şeye gücü yetendir.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (Bedir'de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud'da) size çarpınca mı: «Bu nereden» dediniz? De ki: «Bu başınıza gelen kendinizdendir». Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.

    Fizilal-il Kuran : Karşı tarafa iki katını tattırdığımız musibet, bu kez sizin başınıza gelince «Bu nereden geldi?» demediniz mi? De ki; «O musibet kendinizden kaynaklandı.» Hiç şüphesiz Allah'ın gücü herşeye yeter.

    Gültekin Onan : İki misline uğrattığınız bir musibet size isabet edince mi: "Bu nereden" dediniz ? De ki: "O, sizin kendinizdendir." Şüphesiz Tanrı, herşeye güç yetirendir.

    Hasan Basri Çantay : Size (Bedirde) onlara iki katını başlarına getirdiğiniz bir belâ (Uhudde) kendinize çatmış olduğu için mi «Bu, nereden (geldi)» dediniz? De ki: «O, kendi katınızdandır». Şüphesiz ki Allah her şey'e hakkıyle kaadirdir.

    Hayrat Neşriyat : (Bedir’de düşmanınıza) iki mislini uğrattığınız bir musîbet şimdi (Uhud’da) size gelince: 'Bu nereden?' mi dediniz. (Habîbim, yâ Muhammed!) De ki: 'O, kendi nefisleriniz tarafındandır!' Şübhesiz ki Allah, herşeye hakkıyla gücü yetendir.

    İbni Kesir : Onları iki misline uğrattığınız bir musibete kendiniz uğrayınca; bu nereden? dediniz. De ki: O, kendinizdendir. Doğrusu Allah herşeye kadirdir.

    Muhammed Esed : (Düşmanlarınızı) iki misli musibete uğrattıktan sonra şimdi aynı musibet sizin başınıza geldi diye, kendi kendinize "Bu nasıl oldu?" diye soruyorsunuz, öyle mi? De ki: "O, sizin kendi eserinizdir." Doğrusu, Allah dilediği her şeyi yapmaya kadirdir:

    Ömer Nasuhi Bilmen : Vaktâ ki size bir musibet isabet etti, halbuki siz onun iki katını düşmanlarınıza isabet ettirmiş idiniz. «Bu musibet nereden?» mi dediniz. De ki: «O kendi nefisleriniz tarafındandır.» Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herşeye kâdirdir.

    Ömer Öngüt : (Bedir'de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğimiz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza gelince; “Bu nasıl oluyor?” dersiniz. Resulüm! De ki: “O musibet kendi tarafınızdandır. ” Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.

    Şaban Piriş : -Düşmanlarınızın başına iki katını getirdiğiniz belâ sizin başınıza gelince mi “Bu nasıl olur?” diyorsunuz. De ki: -O, sizin kendinizdendir. Allah’ın her şeye gücü yeter.

    Suat Yıldırım : Hâl böyle iken, düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir bela sizin başınıza gelince: "Bu nereden geldi?" mi diyorsunuz? De ki: "Bu felâket sizin yüzünüzdendir." Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir.

    Süleyman Ateş : Başınıza bir belâ gelince -siz, onun iki katını onların başlarına getirmiş olduğunuz halde yine- Bu nereden başımıza geldi?" dediniz. De ki: "O (belâ), kendinizdendir." Allâh, herşeye kâdirdir.

    Tefhim-ul Kuran : Başınıza bir belâ gelince niçin: «Bu nereden?» diyorsunuz? Halbuki siz (Bedir'de) onların (düşmanların) başlarına bunun iki katı belâ getirmiştiniz. Ey Peygamber, onlara de ki: «Bu belâyı kendi başınıza siz getirdiniz.» Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.

    Ümit Şimşek : Yine de, başınıza gelenin iki misli zararı siz onlara verdiğiniz halde, 'Bu da nereden başımıza geldi?' diyorsunuz. De ki: O sizin kendinizdendir. Allah'ın ise herşeye gücü yeter.

    Yaşar Nuri Öztürk : Size, başkalarına iki katını dokundurduğumuz bir musibet dokununca: "Bu da nereden!" mi dediniz? De ki: "O, sizin öz benliklerinizdendir." Allah, herşeye Kadîr'dir.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  9. وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللّهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ve mâ asâbekum yevmel tekal cem’âni fe bi iznillâhi ve li ya’lemel mu’minîn(mu’minîne).


    1. ve mâ asâbe-kum : ve size isabet eden şey

    2. yevme ilteka : karşılaştıkları gün

    3. el cem'âni : iki grup, iki topluluk

    4. fe bi izni allâhi : o zaman, ancak Allah'ın izni ile

    5. ve li ya'leme : ve bilmesi için

    6. el mu'minîne : mü'minler



    İmam İskender Ali Mihr : Ve iki topluluğun karşılaştığı o gün, size isabet eden şey (musibet) ancak Allah'ın izniyleydi ve mü'minleri bilmesi (belirlenmesi) içindi.

    Diyanet İşleri : (166-167) İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir. Bu da mü’minleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin” denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : İki topluluğun karşılaştığı gün size gelip çatan musîbet, Allah'ın izniyle gelip çatmıştı. Böylece de inananları bildirmeyi.

    Adem Uğur : (166-167)İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.

    Ahmed Hulusi : (Uhud'da) iki topluluğun savaşında başınıza gelenler, hakikatiniz olan Allâh Esmâ'sının getirisinin iman edenlerde açığa çıkıp, kimin ne olduğunun bilinmesi içindir.

    Ahmet Tekin : İki ordunun, iki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler Allah’ın izniyle gelmiştir. Bu mü’minleri belirlemesi içindi.

    Ahmet Varol : İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün başınıza gelenler Allah'ın izniyle ve gerçek iman sahiplerini ortaya çıkarmak içindi.

    Ali Bulaç : İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah'ın izniyle idi. (Bu, Allah'ın) mü'minleri ayırdetmesi;

    Ali Fikri Yavuz : İki topluluğun (Mümin ve müşriklerin Uhud savaşında) karşılaştığı gün, başınıza gelen musibet, Allah’ın izniyle olup müminlerin sebatını göstermek içindi.

    Bekir Sadak : (166-16) 7 Iki toplulugun karsilastigi gunde basiniza gelen, Allah'in izniyledir. Bu, inananlari da, munafiklik edenleri de belirtmesi icindir. Munafiklik edenlere: «gelin, Allah yolunda savasin, veya hic olmazsa savunmada bulunun» dendigi zaman: «Eger savasmayi bilseydik, ardinizdan gelirdik» dediler. O gun, onlar imandan cok inkara yakindilar. Kalblerinde olmayani agizlariyla soyluyorlar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.

    Celal Yıldırım : (166-167) İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musîbet de Allah'ın izniyledir. Bu da mü'minleri belirlemesi, münafıklık yapanları da ayırd etmesi içindir ki onlara : «Geliniz Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz» denilmişti ; onlar ise «Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik» diye cevap vermişlerdi. Onlar o gün imândan çok küfre yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir..

    Diyanet İşleri (eski) : (166-167) İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen, Allah'ın izniyledir. Bu, inananları da, münafıklık edenleri de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: 'gelin, Allah yolunda savaşın, veya hiç olmazsa savunmada bulunun' dendiği zaman: 'Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik' dediler. O gün, onlar imandan çok inkara yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.

    Diyanet Vakfi : (166-167) İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: «Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın» denildiği zaman, «Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik» dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.

    Edip Yüksel : İki ordu çarpıştığı gün başınıza gelenler ALLAH'ın izniyle oldu. İnananlar böylece ayırdedilir.

    Elmalılı Hamdi Yazır : O iki cem'iyet çarpıştığı gün başınıza gelen de yine Allahın izniledir. Hem mü'minleri belli edeceği için,

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O iki ordu çarpıştığı gün başınıza gelen de yine Allah'ın izniyledir. Hem müminleri belli edeceği,

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (166-167) İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah'ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: «Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz.» denilmişti. Onlar ise: «Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik.» demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar, kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir.

    Fizilal-il Kuran : İki topluluğun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet, Allah'ın izni ile gerçekleşti. Bu musibet, Allah'ın müminleri belirlemesi için meydana geldi.

    Gültekin Onan : İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Tanrı'nın izniyle idi. (Bu, Tanrı'nın) inançlıları ayırdetmesi; (ve)

    Hasan Basri Çantay : İki ordu karşılaşdığı gün size gelen musıybet Allahın emriyle idi. (Bu, Allahın) mü'minleri ayırd etmesi.

    Hayrat Neşriyat : Hâlbuki (Uhud’da) iki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler, böylece Allah’ın izniyle olup, mü’minleri ortaya çıkarması içindi.

    İbni Kesir : İki ordu karşılaştığı gün size gelen musibet, Allah'ın emriyleydi. Bu; mü'minleri belirtmek içindi.

    Muhammed Esed : iki ordunun harpte karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah'ın izni ile gerçekleşti. Bu, Allah'ın (gerçek) müminleri belirlemesi içindi;

    Ömer Nasuhi Bilmen : İki ordunun karşılaştığı gün size isabet eden, Allah Teâlâ'nın izni ile idi ve mü'minleri temyiz etmesi içindi.

    Ömer Öngüt : İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen felâket de Allah'ın izniyle olmuştur. Bu, mümin olanları ortaya çıkarması içindi.

    Şaban Piriş : (166-167) İki ordunun çarpıştığı gün başınıza gelen ancak Allah’ın izni ile olmuştu. Müminleri belirlemek ve münafıklık edenleri de ortaya çıkarmak için. O münafıklara: -Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdafaada bulunun! denilmiş, onlar da: -Savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik elbette, demişlerdi. Onlar o gün, imandan çok küfre yakındılar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediğini çok iyi biliyor.

    Suat Yıldırım : (166-167) İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musîbet Allah’ın izniyle olmuştu. Bu da O’nun müminleri ayırd etmesi, münafıklık yapanları da meydana çıkarması için idi. O münafıklara: "Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa düşmanınızın size ve ailelerinize saldırmasını önleyin!" denildiğinde: "Biz savaş olacağını bilseydik size katılırdık." dediler. Doğrusu o gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlardı. Ama Allah onların gizlediklerini pek iyi bilir.

    Süleyman Ateş : İki topluluğun karşılaştığı gün, sizin başınıza gelen, ancak Allâh'ın izniyle olmuştur ki (O), inananları bilsin (deneyip ortaya çıkarsın).

    Tefhim-ul Kuran : İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah'ın izniyle idi. (Bu, Allah'ın) mü'minleri ayırdetmesi;

    Ümit Şimşek : İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler, Allah'ın izniyle idi-tâ ki iman etmiş olanları Allah böylece ayırt etsin.

    Yaşar Nuri Öztürk : İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelen, Allah'ın izniyledir ve Allah, müminleri bilsin diyedir.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  10. وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُواْ وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ قَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَوِ ادْفَعُواْ قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاَّتَّبَعْنَاكُمْ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَانِ يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ve li ya’lemellezîne nâfekû, ve kîle lehum teâlev kâtilû fî sebîlillâhi evidfeû kâlû lev na’lemu kıtâlen letteba’nâkum, hum lil kufri yevmeizin akrabu minhum lil îmân(îmâni), yekûlûne bi efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim, vallâhu a’lemu bi mâ yektumûn(yektumûne).


    1. ve li ya'leme : ve bilmesi, belirlenmesi için

    2. ellezîne nâfekû : nifak çıkaranlar, münafıklar

    3. ve kîle : ve denildi

    4. lehum : onlara

    5. teâlev : geliniz

    6. kâtilû : savaşın

    7. fî sebîli allâhi : Allah'ın yolunda

    8. ev idfeû : veya def'edin, savunun, müdafaa edin

    9. kâlû : dediler

    10. lev na'lemu : şayet biz bilseydik

    11. kıtâlen : savaş

    12. le itteba'nâ-kum : elbette size tâbî olurduk

    13. hum li el kufri : onlar, küfre, küfür için

    14. yevme izin : izin günü

    15. akrabu : daha yakın

    16. min-hum : onlardan

    17. li el îmâni : îmâna

    18. yekûlûne : diyorlar

    19. bi efvâhi-him : kendi ağızları ile

    20. mâ leyse : olmayan şey

    21. fî kulûbi-him : onların kalplerinde

    22. ve allâhu : ve Allah

    23. a'lemu : daha iyi, en iyi bilir

    24. bi mâ yektumûne : gizledikleri şeyi



    İmam İskender Ali Mihr : Ve (bu) nifak çıkaranları bilmesi (münafık olanların belirlenmesi) içindi. Ve onlara: "Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunun (müdafaa edin)." denildiği zaman, "Biz harp (etmeyi) bilseydik, elbette size tâbî olurduk (sizinle gelirdik)." dediler. İzin günü onlar, îmândan çok küfre yakındırlar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar. Ve Allah, onların gizledikleri şeyi çok iyi bilir.

    Diyanet İşleri : (166-167) İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir. Bu da mü’minleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), “Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin” denildi de onlar, “Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Münafıklık edenleri de açığa vurmayı murad etmişti. Onlara, gelin, Allah yolunda savaşın, yahut da onları defedin deyince, savaşmayı bilseydik elbette size uyardık dediler. Halbuki onlar, o gün imandan ziyade küfre yakındılar. Özlerinde olmayanı söze getiriyorlardı. Onların bütün gizlediklerini Allah bilir.

    Adem Uğur : (166-167)İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.

    Ahmed Hulusi : (Ayrıca bir de) münafık (ikiyüzlü) olanların bilinmesi içindi. Bunlara "Gelin Allâh uğruna savaşın ya da müdafaa yapın" denildiğinde, "Savaş yapılacağını bilseydik, gelirdik arkanızdan" dediler. O gün onlar imandan çok küfür hâline yakındılar. Gerçek fikirlerini dillendirmiyorlardı! Allâh gerçeği bilirken, neyi içlerinde gizlemeye çalışıyorlardı!

    Ahmet Tekin : Ayrıca müslüman görünerek İslâm’a karşı gizli eylem planları ve eylem yapan münafıkları ortaya çıkarması içindi. Onlara:
    'Gelin, Allah yolunda, İslâm uğrunda savaşın, ya da savunma yapın' denildi de, onlar:
    'Biz savaş olacağını bilsek, elbette sizin peşinizden gelir, sizi yardımsız bırakmayız' dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla, akıllarında, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediklerini iyi bilir.

    Ahmet Varol : Ve yine münafıkları ortaya çıkarmak içindi. Onlara: 'Gelin Allah yolunda savaşın veya savunmada bulunun' denildiğinde: 'Çarpışmayı bilseydik muhakkak size uyardık' cevabını verdiler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah onların gizlediklerini daha iyi bilir.

    Ali Bulaç : Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde, "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.

    Ali Fikri Yavuz : Bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi. Kendilerine: “-Gelin, Allah yolunda savaşın yahut üzerine olan düşman saldırışını önleyin”, denildiği zaman şöyle cevap verdiler: “- Biz savaş yapmayı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik.” Onlar, o gün imandan çok küfre yakındılar, ağızlarıyla kalblerinde olmıyan şeyi söylüyorlardı. Allah onların gizlediği şeyi pek iyi bilir.

    Bekir Sadak : (166-16) 7 Iki toplulugun karsilastigi gunde basiniza gelen, Allah'in izniyledir. Bu, inananlari da, munafiklik edenleri de belirtmesi icindir. Munafiklik edenlere: «gelin, Allah yolunda savasin, veya hic olmazsa savunmada bulunun» dendigi zaman: «Eger savasmayi bilseydik, ardinizdan gelirdik» dediler. O gun, onlar imandan cok inkara yakindilar. Kalblerinde olmayani agizlariyla soyluyorlar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.

    Celal Yıldırım : (166-167) İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musîbet de Allah'ın izniyledir. Bu da mü'minleri belirlemesi, münafıklık yapanları da ayırd etmesi içindir ki onlara : «Geliniz Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz» denilmişti ; onlar ise «Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik» diye cevap vermişlerdi. Onlar o gün imândan çok küfre yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir..

    Diyanet İşleri (eski) : (166-167) İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen, Allah'ın izniyledir. Bu, inananları da, münafıklık edenleri de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: 'gelin, Allah yolunda savaşın, veya hiç olmazsa savunmada bulunun' dendiği zaman: 'Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik' dediler. O gün, onlar imandan çok inkara yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.

    Diyanet Vakfi : (166-167) İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: «Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın» denildiği zaman, «Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik» dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.

    Edip Yüksel : İkiyüzlüler de böylece açığa çıkarılır. Kendilerine, 'Gelin, ALLAH yolunda savaşın ya da katkıda bulunun,' denildiğinde, onlar, 'Savaştan anlasaydık size katılırdık,' dediler. O an onlar imandan daha çok inkara yakın idiler. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Halbuki ALLAH onların gizlediğini çok iyi biliyor.

    Elmalılı Hamdi Yazır : hem münafıklık edenleri belli edeceği için ki bunlara gelin Allah yolunda muharebeye girin veya müdafaada olsun bulunun» denilmişti, «bir muharebe bilsek arkanızdan gelirdik» dediler, onlar o gün imandan ziyade küfre yakın idiler, ağızlarile kalblerinde olmıyanı söylüyorlardı, Allah daha iyi bilirken neyi gizleyorlardı

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : hem de münafıkları belli edeceği için ki, bunlara «Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın!» denilmişti. Onlar: «Savaşmayı bilsek arkanızdan gelirdik» dediler. Onlar, o gün imandan çok küfre yakındılar, ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı, Allah onların kalplerinde ne sakladıklarını en iyi bilendir.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : (166-167) İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah'ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: «Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz.» denilmişti. Onlar ise: «Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik.» demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar, kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir.

    Fizilal-il Kuran : Bir de münafıkları ayırd etmesi içindi. Onlara «Geliniz, Allah yolunda savaşınız, ya da savunma yapınız» denince «Eğer savaşmayı bilseydik, mutlaka peşinizden gelirdik» dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalplerinde olmayan şeyi ağızları ile söylüyorlardı. Hiç kuşkusuz Allah, onların gizli tuttukları duyguları çok iyi bilir.

    Gültekin Onan : Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: "Gelin, Tanrı'nın yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildiğinde: "Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik" dediler. O gün onlar, inançtan / inanmaktan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Tanrı onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.

    Hasan Basri Çantay : Münafık olanları da açığa vurması içindi, Berikilere: «Gelin. Allah yolunda muhaarebe edin, yahud (hiç olmazsa düşmanın kendinize ve ailelerinize saldırmasını) önleyin» denildi, de: «Biz muharebe etmeyi bilseydik elbette arkanızdan gelirdik» dediler. Onlar o gün îmandan ziyâde küfre yakındılar. Ağızlarıyle kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizlerlerse Allah çok iyi bilicidir.

    Hayrat Neşriyat : Bir de münâfıklık edenleri ortaya çıkarması içindi. Bunlara: 'Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdâfaada bulunun!' denilmişti. (Onlar ise:) 'Eğer harb etmeyi bilseydik, elbette size tâbi' olurduk' dediler. Onlar o gün îmandan daha çok küfre yakın idiler! Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, (onların) gizlemekte olduklarını en iyi bilendir.

    İbni Kesir : Bir de münafıklık edenleri açığa vurmak içindi. Kendilerine: Gelin Allah yolunda savaşın veya savunun, dendiği zaman: şayet savaşmayı bilseydik peşinizden gelirdik, dediler. O gün onlar imandan çok küfre yakındılar. Kalblerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlardı. Onların gizlediği şeyi Allah çok iyi bilir.

    Muhammed Esed : (ve yine,) ikiyüzlülük yapmış olanları ve kendilerine: "Gelin, Allah yolunda savaşın" yahut, "kendinizi savunun!" denildiğinde, "Eğer savaş(la sonuçlanacağın)ı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik" diye cevap verenleri ortaya çıkarması içindi. Onlar, o gün, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyerek imandan çok irtidada yaklaştılar. Halbuki Allah, gizlemeye çalıştıklarını çok iyi bilmektedir:

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve nifakta bulunmuş olanları açığa çıkarmak içindi. Ve onlara, «Geliniz Allah yolunda mukatelede veya müdafaada bulunun,» denildi. Dediler ki: «Biz mukateleyi bilseydik elbette size uyardık.» Onlar o gün imândan ziyâde küfre yakın bulunmuşlardı. Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını tamamen bilicidir.

    Ömer Öngüt : Bir de münafık olanları ortaya çıkarması içindi. Onlara: “Gelin! Allah yolunda çarpışın veya savunun!” denildiği zaman: “Eğer savaş olacağını bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik. ” dediler. Onlar o gün imandan daha çok kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Onların gizlediği şeyi Allah en iyi bilendir.

    Şaban Piriş : (166-167) İki ordunun çarpıştığı gün başınıza gelen ancak Allah’ın izni ile olmuştu. Müminleri belirlemek ve münafıklık edenleri de ortaya çıkarmak için. O münafıklara: -Gelin, Allah yolunda savaşın veya müdafaada bulunun! denilmiş, onlar da: -Savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik elbette, demişlerdi. Onlar o gün, imandan çok küfre yakındılar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah onların gizlediğini çok iyi biliyor.

    Suat Yıldırım : (166-167) İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musîbet Allah’ın izniyle olmuştu. Bu da O’nun müminleri ayırd etmesi, münafıklık yapanları da meydana çıkarması için idi. O münafıklara: "Gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa düşmanınızın size ve ailelerinize saldırmasını önleyin!" denildiğinde: "Biz savaş olacağını bilseydik size katılırdık." dediler. Doğrusu o gün onlar imandan ziyade küfre yakın idiler. Onlar, ağızlarıyla, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlardı. Ama Allah onların gizlediklerini pek iyi bilir.

    Süleyman Ateş : Ve iki yüzlülük edenleri bilsin (ortaya çıkarsın). Onlara: "Gelin, Allâh yolunda savaşın, ya da savunun." dendiği halde: "Eğer savaş (olacağını) bilseydik, sizinle gelirdik." dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlar. Halbuki Allâh, içlerinde sakladıkları şeyi çok iyi bilmektedir.

    Tefhim-ul Kuran : Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: «Gelin, Allah'ın yolunda savaşın ya da savunma yapın» denildiğinde, «Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik» dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.

    Ümit Şimşek : Nifaka düşmüş olanları da ortaya çıkarsın. Onlara, 'Gelin de Allah yolunda savaşın veya savunmada bulunun' dendi. Onlar ise 'Savaşmayı bilseydik size uyardık' dediler. O gün onlar imandan ziyade inkâra yakın idiler. Ağızlarıyla söyledikleri, kalplerinde olmayan birşeydir. Allah ise onların gizlediklerini bilmektedir.

    Yaşar Nuri Öztürk : Ve ikiyüzlülük yapan münafıkları bilsin diye. Onlara, "Hadi gelin, Allah yolunda çarpışın yahut savunma yapın!" dendiğinde: "Savaştan haberimiz olsaydı sizi elbette izlerdik." dediler. O gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, onların gizlemekte oldukları şeyi çok iyi bilmektedir.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  11. الَّذِينَ قَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُواْ لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا قُلْ فَادْرَؤُوا عَنْ أَنفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    Ellezîne kâlû li ihvânihim ve kaadû lev atâûnâ mâ kutil(kutilû), kul fedreû an enfusikumul mevte in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).


    1. ellezîne : onlar

    2. kâlû : dediler

    3. li ihvâni-him : kardeşleri için

    4. ve kaadû : ve oturdular

    5. lev atâû-nâ : eğer bize itaat etselerdi

    6. mâ kutilû : öldürülmezlerdi

    7. kul : de, söyle

    8. fe idreû : o zaman, haydi savın

    9. an enfusi-kum : kendinizden

    10. el mevte : ölüm

    11. in kuntum : eğer siz .... iseniz

    12. sâdıkîne : sâdık kimseler



    İmam İskender Ali Mihr : Onlar (münafıklar), kendileri oturdukları (savaşa gitmedikleri) halde, savaşa katılan kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi." dediler. (Onlara) de ki: "Eğer (sözünüzde) sâdık kimselerseniz, haydi ölümü kendinizden savın."

    Diyanet İşleri : (Onlar), kendileri oturup kaldıkları hâlde kardeşleri için, “Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi” diyen kimselerdir. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz kendinizden ölümü savın.”

    Abdulbaki Gölpınarlı : Onlar öyle kişilerdir ki otururlar da kardeşlerine, eğer derler, bizi dinleselerdi öldürülmeyeceklerdi. De ki: Ölümü çevirin kendinizden sözünüz doğruysa.

    Adem Uğur : (Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: "Bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!" de.

    Ahmed Hulusi : O savaşa katılmayanlar, kardeşleri için "Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi" dediler. De ki: "Dediğiniz doğru ise ölümü uzak kılın başınızdan bakalım!"

    Ahmet Tekin : Evlerinde oturup da, kardeşlerine:
    'Bize uysalardı, öldürülmezlerdi' diyenlere:
    'Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırın, bakalım' de.

    Ahmet Varol : Onlar kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri hakkında: 'Eğer bizim sözümüzü tutsalardı öldürülmezlerdi' diyenlerdir. De ki: 'Eğer doğru sözlü iseniz ölümü kendinizden savın bakalım!.'

    Ali Bulaç : Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: "Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi" diyenlerdir. De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse."

    Ali Fikri Yavuz : Uhud gününde Medine’de oturup, savaşta ölen yakınları hakkında: “- Eğer bizi dinleselerdi ölmiyeceklerdi” diyen o münafıklara şöyle söyle: “- Öyle ise, kendinizden ölümü geri çevirin, eğer sadıklardansanız.”

    Bekir Sadak : Onlar oturup, kardesleri icin: «Bize itaat etselerdi oldurulmezlerdi» dediler. De ki: «Eger dogru sozlu iseniz, olumu kendinizden savin".

    Celal Yıldırım : O münafıklar ki, oturdular da savaşa katılan kardeşleri için, «Bize uyup kalsalardı öldürülmezlerdi» dediler. De ki: Eğer doğrulardan iseniz haydi kendinizden ölümü geri çevirin !

    Diyanet İşleri (eski) : Onlar oturup, kardeşleri için: 'Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi' dediler. De ki: 'Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendinizden savın'.

    Diyanet Vakfi : (Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: «Bize uysalardı öldürülmezlerdi» diyenlere, «Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!» de.

    Edip Yüksel : Onlar oturup, akrabaları için şunu söylediler: 'Bize uysalardı öldürülmeyeceklerdi.' De ki, 'Ölümü kendinizden savın da doğru sözlü olduğunuzu kanıtlayın.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : Onlar ki oturdular da muharebeye giden ihvanları için «bizi dinleselerdi katl olunmazlardı» dediler, deki haydin o halde kendinizden ölümü def'edin eğer gerçekseniz

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Kendileri oturarak savaşa giden kardeşleri için: «Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi.» diyenlere de ki: «Haydi, o halde kendinizden ölümü geri çevirin, eğer gerçeği söylüyorsanız!

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: «Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi» dediler. Onlara de ki: «Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız».

    Fizilal-il Kuran : Onlar, evlerinde oturup savaşa katılan kardeşleri için «Eğer bizim sözümüzü dinleselerdi, öldürülmezlerdi» diyenlerdir. De ki; «Eğer doğru söylüyorsanız, ölümü kendi başınızdan savın bakalım.»

    Gültekin Onan : Onlar, kendileri oturup kardeşleri için : "Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi" diyenlerdir. De ki : "Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse."

    Hasan Basri Çantay : Kendileri (evlerinde) oturarak kardeşlerine: «Eğer bizi dinleselerdi ölmeyeceklerdi» diyen o adamlara de ki: «öyle ise kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin, eğer doğrucu (adam) larsanız».

    Hayrat Neşriyat : Onlar ki (savaşa gitmeyip, evlerinde) oturdukları hâlde, (Uhud günü şehîd edilen)kardeşleri için: 'Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi!' dediler. (Ey Habîbim!) De ki: 'Eğer (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi kendinizden ölümü def' edin!'

    İbni Kesir : Kendileri oturarak kardeşleri için: Bize uysalardı öldürülmezlerdi, diyenlere, de ki: Şayet sadıklardan iseniz, kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin.

    Muhammed Esed : kendilerini (savaştan) geri tutanlar, (öldürülen) kardeşleri hakkında, (sonradan,) "Bizi dinleselerdi öldürülmüş olmayacaklardı" dediler. De ki: "Peki, sözünüzde samimi iseniz ölümü başınızdan savın bakalım!"

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar ki, kendileri oturdukları halde kardeşleri için «Eğer bize itaat etseydiler öldürülmezler idi,» dediler. De ki: «Öyle ise kendi nefislerinizden ölümü defediniz! Eğer sâdık kimseler iseniz.»

    Ömer Öngüt : Onlar (evlerinde) oturup da kardeşleri için: “Bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi. ” dediler. Resulüm! De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz ölümü kendinizden savın. ”

    Şaban Piriş : Oturdukları yerden, öldürülen kardeşleri için: -Bize uysalardı öldürülmezlerdi, diyen kimselere de ki: -Haydi, doğru söylüyorsanız, ölümü kendinizden savın!

    Suat Yıldırım : Onlar o münafıklardır ki kendileri savaşa çıkmayıp evde oturmaları yetmiyor gibi, bir de kalkıp (bilgiçlik taslayarak) savaşta şehid olan arkadaşları hakkında: "Sözümüze kulak verselerdi böyle öldürülmezlerdi." derler. De ki: "Eğer, iddianızda tutarlı iseniz, haydi elinizden geliyorsa kendinizi ölümün elinden kurtarın bakalım!"

    Süleyman Ateş : (Savaştan geri kalıp) Oturarak, kardeşleri için "Bizim sözümüzü tutsalardı, öldürülmezlerdi." diyenlere söyle: "Eğer doğru iseniz, kendinizden ölümü savınız!"

    Tefhim-ul Kuran : Onlar, kendileri oturup kardeşleri için: «Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi» diyenlerdir. De ki: «Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse.»

    Ümit Şimşek : Evlerinde oturup da şehit kardeşleri için 'Bizi dinleseler öldürülmezlerdi' diyenlere sen de ki: Eğer doğru söylüyorsanız, ölümü kendinizden uzaklaştırın.

    Yaşar Nuri Öztürk : Yerlerinde oturup da kardeşleri için, "Bizi dinlemiş olsalardı öldürülmeyeceklerdi." diyenlere şöyle söyle: "Eğer doğru sözlüler iseniz, kendi benliklerinizden uzaklaştırın ölümü!"


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]






     


  12. وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâ(emvâten), bel ahyâun inde rabbihim yurzekûn(yurzekûne).


    1. ve lâ tahsebenne : ve sakın zannetmeyin

    2. ellezîne kutilû : öldürülenler

    3. fî sebîli allâhi : Allah'ın yolunda

    4. emvâten : ölüler

    5. bel ahyâun : hayır, bilâkis diridirler

    6. inde rabbi-him : Rab'leri katında

    7. yurzekûne : rızıklandırılırlar



    İmam İskender Ali Mihr : Ve Allah'ın yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Hayır, (onlar) hayydırlar (canlıdırlar), Rab'lerinin katında rızıklandırılırlar.

    Diyanet İşleri : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında rızıklanırlar.

    Adem Uğur : Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.

    Ahmed Hulusi : Allâh uğruna öldürülmüş olanları "ölü"ler sanmayın! Bilakis Rableri indînde hayattadırlar, rızıklanmaktadırlar!

    Ahmet Tekin : Allah yolunda, İslâm uğrunda canlarını feda eden, öldürülen yiğitlerin sakın öldüklerini sanmayın. Bilâkis onlar ebedî hayat ile diridirler. Rableri katında izzete, ikrama, sonsuz rızıklara mazhar olmaktadırlar.

    Ahmet Varol : Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.

    Ali Bulaç : Allah yolunda öldürülenleri sakın 'ölüler' saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.

    Ali Fikri Yavuz : Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Doğrusu onlar Rableri katında diridirler, cennet meyvalarından rızıklanırlar.

    Bekir Sadak : (169-17) 0 Allah yolunda oldurulenleri olu saymayin, bilakis Rableri katinda diridirler. Allah'in bol nimetinden onlara verdigi seylerle sevinc icinde riziklanirlar, arkalarindan kendilerine ulasamayan kimselere, kendilerine korku olmadigini ve kendilerinin uzulmeyeceklerini mujde etmek isterler.

    Celal Yıldırım : Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın ; onlar Rabları katında diridirler, rızıklanırlar.

    Diyanet İşleri (eski) : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.

    Diyanet Vakfi : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

    Edip Yüksel : ALLAH yolunda vurulanları ölü sanmayın; bilakis onlar Rableri katında nimetler içinde diridirler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Ve sakın Allah yolunda katledilenleri ölmüşler sanma, hayır, hep hayattadırlar, Rablarının ındinde yaşarlar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanmayın! Aksine onlar hep hayattadırlar, Rablerinin katında rızıklandırılırlar.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar.

    Fizilal-il Kuran : Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız, tersine onlar yaşıyor ve Allah katında besleniyorlar.

    Gültekin Onan : Tanrı yolunda öldürülenleri sakın 'ölüler' saymayın. Hayır, onlar, rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.

    Hasan Basri Çantay : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bil'akis onlar Rableri kafında diridirler. (Öyle ki Allahın) lutf-ü inayetinden, kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (cennet ni'metleriyle) rızıklanırlar.. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehid dindaş) lar (ı) hakkında da: «Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olacak değillerdir» diye müjde vermek isterler.

    Hayrat Neşriyat : Ve sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Bil'akis (onlar) hayatdardırlar, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.

    İbni Kesir : Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın, bilakis onlar diridirler, Rabbları katında rızıklandırılırlar.

    Muhammed Esed : Fakat, Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın. Hayır, onlar diridir! Rızıkları, Rableri katındadır;

    Ömer Nasuhi Bilmen : Ve Allah Teâlâ'nın yolunda öldürülmüş olanları ölmüşler sanma, hayır, Rablerinin indinde berhayattırlar. Merzûk olurlar.

    Ömer Öngüt : Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar.

    Şaban Piriş : Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın çünkü onlar, Rab'lerinin huzurunda diridirler ve rızıklandırılırlar.

    Suat Yıldırım : Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.

    Süleyman Ateş : Allâh yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar.

    Tefhim-ul Kuran : Allah yolunda öldürülenleri sakın 'ölüler' saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.

    Ümit Şimşek : Allah yolunda öldürülenleri ölü sayma. Onlar hayattalar ve Rablerinin katında rızıklanıyorlar.

    Yaşar Nuri Öztürk : Allah yolunda öldürülmüş olanları ölüler sanma sakın. Hayır! Onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  13. فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ferihîne bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî, ve yestebşirûne billezîne lem yelhakû bihim min halfihim, ellâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).


    1. ferihîne : ferahlanırlar, sevinç duyarlar

    2. bi mâ : şey ile

    3. âtâ hum(u) allâhu : Allah'ın onlara verdiği

    4. min fadlı-hî : kendi fazlından

    5. ve yestebşirûne : ve müjdelemek isterler

    6. bi ellezîne : onlara

    7. lem yelhakû : henüz katılmayanlar

    8. bi-him : onlara

    9. min halfi-him : onların arkalarından

    10. ellâ havfun : korku yoktur, olmaz

    11. aleyhim : onlara

    12. ve lâ hum : ve onlar değildir, olmazlar

    13. yahzenûne : mahzun olurlar



    İmam İskender Ali Mihr : Allah'ın onlara kendi fazlından verdiği şeyle ferahlarlar. Ve arkalarından henüz kendilerine katılmayan (henüz şehit olmayan) kimselere, "onlara bir korku olmayacağını ve onların mahzun olmayacaklarını" müjdelemek isterler.

    Diyanet İşleri : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ferah-fahûr bir halde Allah'ın onlara ettiği lütuf ve ihsânlarla ve onlar, henüz kendilerine katılmayanlara, fakat artlarından gelmekte olanlara da bilin ki ne korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler.

    Adem Uğur : Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

    Ahmed Hulusi : Allâh'ın fazlından, hakikatleri olması sebebiyle kendilerinde açığa çıkardığıyla sevinçlidirler. Kendilerine katılmamış, geride kalanlara müjdelemek isterler ki; onlara ne bir korku vardır ne de üzülecekleri bir şey.

    Ahmet Tekin : Allah’ın lütfundan verdiği nimetlerle, imkânlarla sevinç içindedirler. Arkalarından gelecek, henüz kendilerine katılmamış şehit olacak kardeşlerine de, her iki dünyada korku olmadığının, geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklarının müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

    Ahmet Varol : Allah'ın lütfundan kendilerine vermiş olduklarıyla sevinç içindedirler ve arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanları, kendilerine bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini üzere müjdelerler.

    Ali Bulaç : Allah'ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir.

    Ali Fikri Yavuz : Onlar, Allah’ın kendilerine verdiği ihsandan (şehidlik rütbesinden) dolayı neş’eli haldedirler ve arkalarından kendilerine şehidlik rütbesi ile katılamıyan mücahidler hakkında şunu müjdelemek isterler: “- Onlara hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmıyacaklardır.”

    Bekir Sadak : (169-17) 0 Allah yolunda oldurulenleri olu saymayin, bilakis Rableri katinda diridirler. Allah'in bol nimetinden onlara verdigi seylerle sevinc icinde riziklanirlar, arkalarindan kendilerine ulasamayan kimselere, kendilerine korku olmadigini ve kendilerinin uzulmeyeceklerini mujde etmek isterler.

    Celal Yıldırım : Allah'ın kendi fazl-u kereminden verdiği (o yüce) nîmetlerle sevinçlidirler. Arkalarından henüz kendilerine ulaşamıyan kimselere de hiçbir korku olmayacağını, üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler..

    Diyanet İşleri (eski) : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.

    Diyanet Vakfi : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

    Edip Yüksel : ALLAH'ın onlara bolca verdiği nimetlerle neşe içindedirler. Kendilerine daha katılmamış yoldaşlarına bir korku ve üzüntü olmadığını müjdelemek isterler.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Allahın fazlından kendilerine bahş ettiği saadetle şadgâm olarak merzuk olurlar, arkalarından şehadetle kendilerine yetişemiyen mücahidler hakkında da şunu istibşar ederler ki onlara bir korku yok, onlar da mahzun olmıyacaklar

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği mutlulukla sevinç duyarlar ve arkalarından şehit olarak kendilerine katılmamış olan mücahitler hakkında: «Onlara hiçbir korku yok ve onlar üzüntü de duymayacaklardır.» müjdesinde bulunurlar.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Allah'ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.

    Fizilal-il Kuran : Allah'ın, keremiyle kendilerine sunduğu nimetlerden dolayı sevinç içindedirler. Arkadaki henüz kendilerine katılmamış olanlar için korku ve üzüntü söz konusu değil diye onlar adına sevinçlidirler.

    Gültekin Onan : Tanrı'nın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir.

    Hasan Basri Çantay : (169-170) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bil'akis onlar Rableri kafında diridirler. (Öyle ki Allanın) lutf-ü inayetinden, kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (cennet ni'metleriyle) rızıklanırlar.. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehid dindaş) lar (ı) hakkında da: «Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olacak değillerdir» diye müjde vermek isterler.

    Hayrat Neşriyat : (Hem onlar,) Allah’ın kendilerine ihsânından verdiği şeylerle sevinen kimselerdir ve arkalarından kendilerine (henüz) katılamayanları: 'Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun(da) olmayacaklardır' diye müjdelemek isterler!

    İbni Kesir : Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini, müjdelemek isterler.

    Muhammed Esed : Allah'ın lütfuyla kendilerine bağışladığı (şehitlikten) övünç duyarlar. Ve arkada kalıp henüz kendilerine katılmamış olan (kardeş)lerine, bir korku ve üzüntü duymayacakları müjdesinde bulunmaktan zevk alırlar:

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar kendilerine Allah Teâlâ'nın fazlından verdiği şey ile mesrûrdurlar. Ve onlar, arkalarında varıp kendilerine yetişmemiş olanlara bir korku olmadığı ile ve onların mahzûn olmayacakları ile de müjdelenmiş bulunurlar.

    Ömer Öngüt : Allah'ın kendilerine verdiği ihsanlardan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine katılmayan kimselere de hiçbir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.

    Şaban Piriş : Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeylere sevinenler, arkalarından (kendilerine) yetişemeyenlere, kendilerine bir korku olmadığını ve mahzun da olmayacaklarını müjdelemek isterler.

    Suat Yıldırım : Allah’ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere, "kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine" dair de müjde vermek isterler.

    Süleyman Ateş : Allâh'ın, keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarından henüz kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığına, onların da üzüntüye uğramayacaklarına sevinirler.

    Tefhim-ul Kuran : Allah'ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdeler vermektedirler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir.

    Ümit Şimşek : Allah'ın kereminden onlara bağışladığı nimetlerin mutluluğu içinde, arkalarında olup da henüz kendilerine katılmamış kardeşlerine, kendileri için hiçbir korku olmayacağını ve hiçbir şey için üzülmeyeceklerini müjdeliyorlar.

    Yaşar Nuri Öztürk : Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiğiyle sevinçlidirler. Ve arkada kalıp kendilerine katılmamış olanlara şunu müjdeliyorlar: Onlar için korku yoktur; tasalan



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  14. يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Yesteb؛irûne bi ni’metin minallâhi ve fadlin, ve ennallâhe lâ yudîu ecrel mu’minîn(mu’minîne).


    1. yesteb؛irûne : müjdelemek isterler

    2. bi ni'metin : ni'met ile

    3. min allâhi : Allah'tan

    4. ve fadlin : ve fazl

    5. ve enne allâhe : ve Allah'‎n ... olduًu

    6. lâ yudîu : zayi etmez

    7. ecre : ecir, mükâfat

    8. el mu'minîne : mü'minler



    فmam فskender Ali Mihr : Onlar, Allah'tan olan ni'meti, fazl‎ ve "Allah'‎n mü'minlerin mükâfat‎n‎ zayi etmeyeceًini" müjdelemek isterler.

    Diyanet ف‏leri : (قehitler) Allah’‎n nimetine, keremine ve Allah’‎n, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceًine sevinirler.

    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : Allah'‎n nîmet ve ihsân‎na nâil olduklar‎ndan dolay‎ sevinç içindedir onlar ve Allah, inananlar‎n ecrini zâyi etmez.

    Adem Uًur : Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'‎n, müminlerin ecrini zayi etmeyeceًi müjdesinin sevinci içindedirler.

    Ahmed Hulusi : Allâh'‎n üzerlerinde aç‎ًa ç‎kan nimetini ve fazl‎n‎ ve de iman edenlerin yapt‎klar‎n‎n kar‏‎l‎ks‎z kalmayacaً‎n‎ müjdelemek isterler.

    Ahmet Tekin : Onlar Allah’tan gelen nimet ve lütfun, Allah’‎n, mü’minlerin mükâfat‎n‎ zâyi etmeyeceًi müjdesinin sevincini duymaktad‎rlar.

    Ahmet Varol : Allah'tan olan bir nimet, lütuf ve Allah'‎n mü'minlerin ecirlerini zayi etmeyeceًi müjdesiyle sevinirler.

    Ali Bulaç : Onlar, Allah'tan bir nimeti, bir fazl‎ (bolluًu) ve gerçekten Allah'‎n mü'minlerin ecrini bo‏a ç‎karmad‎ً‎n‎ müjdelemektedirler.

    Ali Fikri Yavuz : Onlar, Allah’dan gelen bir nimet ve daha üstün bir ihsan sebebiyle sevinirler ve müminlerin mükâfat‎n‎ Allah’‎n zayi etmediًi ne‏’esi içinde bulunurlar.

    Bekir Sadak : Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bollugu ve Allah'in, muminlerin ecrini zayi etmiyecegini mujdelemek isterler. *

    Celal Y‎ld‎r‎m : Onlar Allah'tan gelen bir nîmeti, fazl-u keremi ve Allah'‎n mü'minlerin mükâfat‎n‎ zay'etmiyeceًini de müjdeliyerek ferahl‎k duyarlar.

    Diyanet ف‏leri (eski) : Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluًu ve Allah'‎n, müminlerin ecrini zayi etmeyeceًini müjdelemek isterler.

    Diyanet Vakfi : Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'‎n, müminlerin ecrini zayi etmeyeceًi müjdesinin sevinci içindedirler.

    Edip Yüksel : ALLAH'‎n bol nimetini ve ALLAH'‎n inananlar‎n ِdülünü yitirmeyeceًi gerçeًini müjdelemek isterler

    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : Allah‎n bir ni'metini bir de fazl‎n‎ ve Allah mü'minlerin ecrini zayi' etmiyeceًini istib‏ar ederler

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Yine onlar, Allah'‎n bir nimeti, bir lütfu ile ve Allah'‎n, müminlerin mükafat‎n‎ zayi etmeyeceًi müjdesiyle sevinirler.

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : Onlar, Allah'‎n nimetini, keremini ve Allah'‎n, müminlerin ecrini zayi etmeyeceًini müjdelerler.

    Fizilal-il Kuran : Onlar‎n sevinci Allah'tan gelen nimet ve lütuf ile O'nun müminlerin mükâfat‎n‎ kayba uًratmayacaً‎ müjdesinden kaynaklan‎yor.

    Gültekin Onan : Onlar, Tanr‎'dan bir nimeti, bir fazl‎ (bolluًu) ve gerçekten Tanr‎'n‎n inançl‎lar‎n ecrini bo‏a ç‎karmad‎ً‎n‎ müjdelemektedirler.

    Hasan Basri اantay : Onlar Allahdan (gelen) bir ni'metle, (hattâ) daha fazlas‎yle ve Allan‎n, mü'minlere olan mükâfat‎n‎ zaayi etmeyeceًi müjdesiyle de sevinirler.

    Hayrat Ne‏riyat : (Onlar) Allah’dan (gelen) bir ni'meti ve bir ihsân‎ ve ‏übhesiz Allah’‎n, mü’minlerin mükâfât‎n‎ zâyi' etmeyeceًini (de) müjdelemek isterler.

    فbni Kesir : Onlar Allah'tan gelen bir nimet ve kerem ile ve Allah'‎n mü'minlerin mükafat‎n‎ zayi etmeyeceًi müjdesiyle sevinirler.

    Muhammed Esed : Onlar, Allah kat‎ndan ula‏an bir lütfu, bir nimeti ve Allah'‎n inananlar‎n hak ettiًi ِdülü zayi etmeyeceًi (vaadini) müjdelemek isterler.

    ضmer Nasuhi Bilmen : Ve onlar Allah Teâlâ'dan bir nîmet ile ve bir fazl ile mü'minlerin mükâfaat‎n‎ Allah Teâlâ'n‎n elbette zâyi etmeyeceًi ile müjdelenip mesrûr bir halde bulunurlar.

    ضmer ضngüt : Onlar Allah'tan olan nimet ve keremin; Allah'‎n müminlerin ecrini zâyi etmeyeceًi müjdesinin sevinci içindedirler.

    قaban Piri‏ : Onlar, Allah’‎n nimetini ve fazl‎n‎ ve Allah’‎n müminlerin ecrini zayi etmeyeceًini de müjdelemek isterler.

    Suat Y‎ld‎r‎m : Onlar Allah’‎n nimeti ve lütfu ile ve Allah’‎n müminlere olan mükâfat‎n‎ zayi etmeyeceًi müjdesiyle de sevinirler.

    Süleyman Ate‏ : Allâh'‎n ni'metine, lutfuna ve Allâh'‎n mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceًine sevinirler.

    Tefhim-ul Kuran : Onlar, Allah'tan bir nimeti bir fazl‎ (bolluًu) ve gerçekten Allah'‎n mü'minlerin ecrini bo‏a ç‎karmad‎ً‎n‎ müjdelemektedirler.

    ـmit قim‏ek : Onlar, Allah'‎n nimetini ve lütfunu, bir de mü'minlerin ecrini Allah'‎n asla zayi etmeyeceًini müjdeliyorlar.

    Ya‏ar Nuri ضztürk : Allah'tan bir nimeti, bir lütfu ve Allah'‎n müminlerin ِdülünü vermezlik etmeyeceًini de müjdelerler.



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




     


  15. الَّذِينَ اسْتَجَابُواْ لِلّهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَآ أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ellezinestecâbû lillâhi ver resûli min ba’di mâ asâbehumul karh(karhu), lillezîne ahsenû minhum vettekav ecrun azîm(azîmun).


    1. ellezine : onlar

    2. estecâbû : davete icâbet ettiler, uydular

    3. li allâhi : Allah'a, Allah için

    4. ve er resûli : ve resûle, elçi

    5. min ba'di : sonradan, sonra

    6. mâ asâbe-hum : onlara isabet eden şey

    7. el karhu : yara

    8. li ellezîne : onlar için

    9. ahsenû : ahsen, en güzel

    10. min-hum : onlardan

    11. ve ettekav : ve takva sahibi olanlar

    12. ecrun : ecir, mükâfat, karşılık

    13. azîmun : büyük, en büyük



    İmam İskender Ali Mihr : Onlar (o mü'minler) ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah'ın ve Resûl'ün davetine icabet ettiler. Onlardan ahsen olanlar (Allah'ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyenler) ve (azîm) takvaya ulaşanlar için "Azîm Ecir (en büyük mükafat)" vardır.

    Diyanet İşleri : Onlar yaralandıktan sonra Allah’ın ve Peygamberinin davetine uyan kimselerdir. Onlardan güzel davranıp iyilik edenlere ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Yaralandıktan sonra bile Allah'ın ve Peygamberin davetine icabet edenlere, hele onların içinden iyiliklerde bulunup sakınanlara pek büyük bir ecir var.

    Adem Uğur : Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

    Ahmed Hulusi : Kendileri yara aldıktan sonra (bile) Allâh ve Rasûlün davetine icabet ettiler ki, onlardan ihsan sahibi olanlar ve korunanlar için aziym mükâfat vardır.

    Ahmet Tekin : Mü’minler, sıkıntıya uğradıktan, bir takım kayıplara maruz kalıp, yara aldıktan sonra da, Allah’ın ve Rasulünün davetine icabet edenler, emirlerini yerine getirenlerdir. Özellikle bunların içlerinden iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, yararlı hizmetler yapan müslüman askerî erkân, idareciler, müslümanlar ve Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minler için büyük mükâfatlar vardır.

    Ahmet Varol : Kendilerine yara dokunduktan sonra Allah'ın ve Peygamberin çağrısına icabet edenlere, (özellikle) içlerinden iyilikte bulunan ve kötülüklerden sakınanlara büyük ecir vardır.

    Ali Bulaç : Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve elçisinin çağrısına icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.

    Ali Fikri Yavuz : Yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Peygamber’in çağrısına koşanlar ve hele onlardan iyilik edip fenalıktan sakınanlar için çok büyük bir mükâfat vardır.

    Bekir Sadak : Kendileri savasta yara aldiktan sonra Allah ve peygamberin cagrisina kosanlara, hele onlardan iyilik edip sakinanlara buyuk ecir vardir. *

    Celal Yıldırım : Kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve Peygamberin çağrısına uyup gönül verenlere, hele onlardan iyilik edenlere ve Allah'tan korkup kötülüklerden sakınanlara büyük ecirler vardır.

    Diyanet İşleri (eski) : Kendileri savaşta yara aldıktan sonra Allah ve Peygamberin çağrısına koşanlara, hele onlardan iyilik edip sakınanlara büyük ecir vardır.

    Diyanet Vakfi : Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

    Edip Yüksel : O inananlar ki, savaşta yara aldıktan sonra bile ALLAH'ın ve elçisinin çağrısına uydular. İyilik yapıp erdemli davrananları için büyük bir ödül var.

    Elmalılı Hamdi Yazır : hele o, kendilerine yara değdikten sonra Allahın ve Peygamberin emrine icabet eyleyenler: mü'minler içinden bilhassa böyle ihsan ve ittika edenler için pek büyük bir ecir var

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Hele yara aldıktan sonra Allah'ın ve peygamberin emrine uyanların. Müminler içinden özellikle iyilik yapıp fenalıktan sakınanlara pek büyük bir mükafat vardır.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah ve Peygamberi'nin davetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve gereğince Allah'tan korkanlara büyük bir mükafat vardır.

    Fizilal-il Kuran : O müminler ki, yaralandıktan sonra Allah'ın ve peygamberin savaşma çağrısına uydular, onlardan «İhsan» (Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmek - Mütercim-) ilkesine uyanlar ile takva sahiplerini büyük bir ödül beklemektedir.

    Gültekin Onan : Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Tanrı ve elçisinin çağrısına icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.

    Hasan Basri Çantay : Kendilerine yara isaabet etdikden sonra yine Allanın ve Peygamberin dâ'vetine icabet edenler, (hele) içlerinden iyilik yapanlar ve (fenâlıkdan) sakınanlar için pek büyük mükâfat vardır.

    Hayrat Neşriyat : (Uhud’da) kendilerine yara isâbet ettikten sonra Allah ve Resûlünün (cihad)da'vetine icâbet edenler var ya, işte onlardan iyilik eden ve (günahlardan) sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.

    İbni Kesir : Kendileri yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve peygamberin davetine koşanlar, ihsan edenler ve sakınanlar için pek büyük mükafat vardır.

    Muhammed Esed : O inananlar ki başlarına gelen beladan sonra Allah'ın ve Elçisi'nin çağrısına uydular. İyilik yapmada sebat edenleri ve Allah'a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları muhteşem bir karşılık bekliyor:

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar ki kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah Teâlâ için ve Peygamberi için (davete) icâbet eylediler. Onlardan iyilik edenler ve ittikada bulunanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır.

    Ömer Öngüt : Yara aldıktan sonra da Allah'ın ve Peygamber'in dâvetine uydular. Hele onlardan iyilik edenlere ve gereğince Allah'tan korkanlara büyük bir mükâfat vardır.

    Şaban Piriş : Onlar kendilerine isabet eden yaradan sonra da Allah’a ve Resulüne icabet edenlerdir. Onlardan iyilik eden ve takva sahibi olanlar için büyük bir ecir vardır.

    Suat Yıldırım : Hele o yara aldıktan sonra Allah’ın ve Resulünün çağrısına uyup gönül verenlere, hele onlar gibi ihsan ve takvâ sahiplerine pek büyük mükâfatlar vardır.

    Süleyman Ateş : O(mü'mi)nler ki yaralandıkları halde yine Allâh'ın ve Elçinin çağrısına uydular; onlardan güzel davrananlar ve (günâhlardan) korunanlar için pek büyük ecir vardır.

    Tefhim-ul Kuran : Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve Resulünün çağrısına icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.

    Ümit Şimşek : Onlar, yaralandıktan sonra da yine Allah'ın ve Resulünün çağrısına uyanlardır. Onlardan iyilik yapan ve sakınanlar için pek büyük bir ödül vardır.

    Yaşar Nuri Öztürk : O müminler ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah'ın ve resulün çağrısına cevap verdiler. Onlar içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  16. الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâ(îmânen), ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl(vekîlu).


    1. ellezîne : onlar, o kimseler ki

    2. kâle : dedi

    3. lehum : onlara, onlar için

    4. en nâsu : insanlar

    5. inne en nâse : muhakkak ki insanlar

    6. kad cemeû : toplanmışlardı

    7. lekum : sizin için

    8. fe ahşev-hum : artık onlardan korkun

    9. fe zâde-hum : o zaman onların arttı

    10. îmânen : îmân

    11. ve kâlû : ve dediler

    12. hasbunâ allâhu : Allah kâfidir

    13. ve ni'me el vekîlu : ve ne güzel vekil



    İmam İskender Ali Mihr : O (ahsen) kimseler ki, insanlar onlara: "Muhakkak ki, insanlar, sizin için (size saldırmak için) toplandılar. Artık onlardan korkun." dedikleri zaman, (bu söz), onların îmânını artırdı. Ve "Allah bize kâfîdir ve O, ne güzel vekildir." dediler.

    Diyanet İşleri : Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Öyle kişilerdir onlar ki halk, kendilerine, bütün insanlar, aleyhinizde birleşti, korkun onlardan dedi de bu söz, onların inancını arttırdı ve Allah yeter bize, ne de güzel vekildir o dediler.

    Adem Uğur : Bir kısım insanlar, müminlere: "Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler.

    Ahmed Hulusi : "Sizinle savaşmak için bir ordu oluşturdular, korkun onlardan" dediklerinde; bu haber onların bilakis imanını arttırdı da şöyle cevapladılar: "Allâh yeter bize, O ne güzel Vekiyl'dir!"

    Ahmet Tekin : Bir kısım insanlar mü’minlere:
    'İnsanlar, düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun' dediklerinde, bu onların imanlarını artırdı.
    'Allah bize yeter, o ne güzel hâmi, ne güzel güvencedir' dediler.

    Ahmet Varol : Onlar ki, bazı kimseler kendilerine: 'İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun' dediklerinde bu onların imanlarını artırdı ve: 'Allah bize yeter o ne güzel vekildir' dediler.

    Ali Bulaç : Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir.

    Ali Fikri Yavuz : Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: “- Düşmanlarınız size karşı ordu hazırladı, o halde onlardan korkun.” dedi de bu söz onların imanını artırdı ve üstelik: “- Allah bize kâfidir ve O ne güzel vekildir”, dediler.

    Bekir Sadak : Insanlar onlara: «Dusmaniniz olan insanlar size karsi bir ordu topladilar, onlardan korkun» dediler. Bu, onlarin imanini artirdi da: «Allah bize yeter. O ne guzel Vekil'dir» dediler.

    Celal Yıldırım : Onlar ki, kendilerine bazı kimselerin, «Düşmanınız olan insanlar size karşı ordu toplayıp hazırladılar, (aman) onlardan korkun !» demeleri, onların ancak imânını artırdı da, «Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl'dir (koruyucu ve gözetici, yardım edici ve sahip akıcıdır)!» dediler.

    Diyanet İşleri (eski) : İnsanlar onlara: 'Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun' dediler. Bu, onların imanını artırdı da: 'Allah bize yeter. O ne güzel Vekil'dir' dediler.

    Diyanet Vakfi : Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler.

    Edip Yüksel : Onlar ki insanlar kendilerine, 'Halk size karşı birleşip harekete geçmis; korkun onlardan,' dediklerinde, bu onların ancak imanını arttırır ve şöyle derler: 'Bize ALLAH yeter; o ne güzel Koruyucudur.'

    Elmalılı Hamdi Yazır : onlar ki nâs kendilerine haberiniz olsun nas sizin için tahşidat yaptılar onun için onlardan korkun dediler de bu kendilerinin imanlarını artırdı «Allah yetişir bize o ne güzel vekil» dediler

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Onlar ki, insanlar kendilerine: «Haberiniz olsun, düşmanlarınız size saldırmak için toplandılar, onun için onlardan korkun!» dediler. Bu, onların imanını artırdı ve: «Bize Allah yetişir; O, ne güzel vekildir!» dediler.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : İnsanlar onlara: «Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun.» dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: «Allah bize yeter. O ne güzel vekildir».

    Fizilal-il Kuran : O kimseler ki, insanlar kendilerine «Düşmanlarınız size saldırmak için yığınak yaptılar, onlardan korkmalısınız» dediklerinde, bu sözden imanları daha güçlenerek 'Allah bize yeter, O ne güzel bir vekildir» dediler.

    Gültekin Onan : Onlar kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde inançları artanlar ve: "Tanrı bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir.

    Hasan Basri Çantay : Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: («düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun» dedi de bu (söz) onların îmaanını artırdı ve: «Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir dediler.

    Hayrat Neşriyat : Onlar ki, (bir kısım) insanlar kendilerine: 'Şübhesiz insanlar (düşmanlarınız), gerçekten size karşı toplandılar; işte onlardan korkun!' dediler de (bu) onların îmanlarını artırdı ve: 'Allah bize yeter! Ve (O) ne güzel Vekîldir!' dediler.

    İbni Kesir : Onlar ki: Bir takım kimseler kendilerine; düşmanlarınız sizin için kuvvetlerini topladılar onlardan korkun dedikleri zaman, bu haber onların imanını artırır da, Allah bize kafidir. O ne güzel vekildir, derler.

    Muhammed Esed : O inananlar ki başka insanlar tarafından, "Bakın, size karşı bir ordu toplanmış, onlardan kendinizi koruyun!" şeklinde uyarılmışlardı, ama bu, onların sadece imanını arttırdı ve "Allah bize kafidir; O, ne mükemmel bir koruyucudur!" diye cevap verdiler;

    Ömer Nasuhi Bilmen : Onlar ki, nâs onlara: Halk sizin için (kuvvet) topladılar, artık o düşmanlardan korkunuz dediler (de) bu onların imânını artırdı ve «Allah Teâlâ bizlere kâfidir ve O ne güzel vekîldir,» dediler.

    Ömer Öngüt : Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!” dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve üstelik: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.

    Şaban Piriş : Onlara bazı kimseler: -İnsanlar sizinle savaşmak için toplandı; onlardan korkun! dediklerinde bu onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diye karşılık verdiler.

    Suat Yıldırım : Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun." dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve "Hasbunallah ve ni’me’l-vekil" "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!" demişlerdir.

    Süleyman Ateş : Onlar ki, halk kendilerine: "(Düşman) İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!" deyince, (bu söz,) onların imanını artırdı. Ve: "Allâh bize yeter, O, ne güzel vekildir." dediler.

    Tefhim-ul Kuran : Onlar, kendilerine insanlar: «Size karşı insanlar topla(n) dılar, artık onlardan korkun» dedikleri halde, (buna rağmen) imanları artanlar ve: «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir» diyenlerdir.

    Ümit Şimşek : Onlar öyle kimselerdir ki, halk onlara 'İnsanlar size karşı toplandı; onlardan korkun' dediği zaman, bu onların imanını arttırdı ve dediler ki: 'Bize Allah yeter; ne güzel vekildir O.'

    Yaşar Nuri Öztürk : O müminler ki, insanlar kendilerine, "Halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan!" dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle söylediler: "Allah bize yeter. Ne güzel Vekîl'dir O!"



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




     


  17. فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    Fenkalebû bi ni’metin minallâhi ve fadlin lem yemseshum sûun, vettebeû rıdvânallâh(rıdvânallâhi), vallâhu zû fadlin azîm(azîmin).


    1. fe inkalebû : böylece döndüler

    2. bi ni'metin : bir ni'met ile

    3. min allâhi : Allah'tan

    4. ve fadlin : ve bir fazl

    5. lem yemses-hum : onlara dokunmadı

    6. sûun : bir kötülük

    7. ve ettebeû : ve tâbî oldular

    8. rıdvâne allâhi : Allah'ın rızası

    9. ve allâhu : ve Allah

    10. zû fadlin : fazlın sahibi

    11. azîmin : azîm, büyük



    İmam İskender Ali Mihr : Böylece onlara bir kötülük dokunmadan, Allah'tan bir nimet ve fazl ile geri döndüler. Ve Allah'ın rızasına tâbî oldular. Ve Allah "Büyük Fazıl" sahibidir.

    Diyanet İşleri : Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Kendilerine hiçbir kötülük erişmeksizin Allah'ın nîmetlerine ve ihsânına nâil olarak geri döndüler ve Allah rızâsına da uymuş oldular; Allah, pek büyük lütuf ve ihsân sahibidir.

    Adem Uğur : Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.

    Ahmed Hulusi : Bu inanç nedeniyle kendilerine hiçbir zarar dokunmadan Allâh'ın nimet ve fazlıyla geri döndüler. Allâh rıdvanına tâbi oldular. Allâh Aziym fazl sahibidir.

    Ahmet Tekin : Bu durumda savaşa gidenler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah’ın nimeti ve lütfuyla sağ salim geri döndüler. İmanları, Kur’ân ve sünneti uygulamaları sebebiyle Allah’ın rızasına ulaşma mertebesine mazhar oldular. Allah büyük lütuf sahibidir.

    Ahmet Varol : Böylece kendilerine bir kötülük dokunmaksızın Allah'tan bir nimet ve lütufla ile geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.

    Ali Bulaç : Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.

    Ali Fikri Yavuz : Sonra da kendilerine hiç bir keder dokunmaksızın Allah’dan bir nimet ve kazançla Bedir’den döndüler. Böylece Allah’ın rızasına uymuş bulundular. Allah çok büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.

    (Uhud savaşından dönüşte Ebû Süfyan, daha önce yapılan Bedir savaşının intikamını almak maksadıyla Hz. Peygamber Aleyhisselâm Efendimize şöyle demişti: “- Bedir savaşının yıl dönümünde yine aynı yerde buluşalım ve savaşalım.” Peygamber Efendimiz; “İnşallah”, buyurmuştu. O gün gelince, Ebû Süfyan ordusu ile savaşa çıktı, fakat Allah kalbine bir korku vermekle Bedir mevkiine varamayıp geri döndüler. Müslümanlar Bedir’de düşmanı bekledilerse de onlarla karşılaşamadılar. Ancak, orada alış-veriş yaparak, bir hayli kâr ve ticaret yaptılar ve böylece selâmetle geri döndüler, Peygamberin emrini dinlediklerinden de Allah’ın rızâsına kavuştular. İşte, bu âyet-i kerime, bu olay üzerine nâzil oldu. Bu sefere “Küçük Bedir Seferi” denir).

    Bekir Sadak : Bu yuzden kendilerine bir fenalik dokunmadan, Allah'tan nimet ve bollukla geri donduler; Allah'in rizasina uydular. Allah buyuk, bol nimet sahibidir.

    Celal Yıldırım : Ve sonunda kendilerine bir kötülük dokunmadan Allah'ın (selâmet ve gönül yatıştırıcı) nîmetiyle ve fazl-u keremiyle geri döndüler; Allah'ın rızası doğrultusunda hareket edip O'na uydular. Allah çok büyük fazl-u kerem sahibidir.

    Diyanet İşleri (eski) : Bu yüzden kendilerine bir fenalık dokunmadan, Allah'tan nimet ve bollukla geri döndüler; Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük, bol nimet sahibidir.

    Diyanet Vakfi : Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.

    Edip Yüksel : Böylece, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, ALLAH'tan bir nimet ve lütufla geri döndüler. . ALLAH'ın rızasını gözetmişlerdi. Büyük lütfun sahibi ALLAH'tır.

    Elmalılı Hamdi Yazır : sonra da kendilerine hiç bir keder dokunmaksızın Allahdan bir ni'met ve bir fazl ile avdet ettiler ve Allahın rızası ardınca gittiler, daha çok büyük bir fazlın sahibidir Allah

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : Sonra da kendilerine hiçbir keder dokunmaksızın Allah'tan bir nimet ve lütuf ile geri döndüler ve Allah'ın hoşnutluğunun ardınca gittiler. Allah, daha da çok bir lütuf sahibidir.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Bunun üzerine kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfuyla geri döndüler ve Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir.

    Fizilal-il Kuran : Bundan dolayı Allah'tan gelen nimet ve lütufla geri döndüler, kendilerine hiçbir zarar dokunmadı, Allah'ın rızasına uydular. Hiç kuşkusuz Allah büyük lütuf sahibidir.

    Gültekin Onan : Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Tanrı'dan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Tanrı'nın rızasına uydular. Tanrı, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.

    Hasan Basri Çantay : Bunun üzerine kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan Allahdan ni'met (afiyet ve selâmet) ve fazl (-u ticâret) ile geri geldiler. (Bu suretle) Allanın rızaasına da uymuş bulundular. Allah, çok büyük lutf-ü inayet saahibidir.

    Hayrat Neşriyat : Bunun üzerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah’dan bir ni'met ve bir ihsân ile (Bedir’den) geri döndüler; böylece Allah’ın rızâsına tâbi' oldular. Allah ise, pek büyük ihsan sâhibidir.

    İbni Kesir : Sonra da kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan Allah'tan bir nimet ve bollukla geri döndüler. Allah'ın rızasına uydular. Ve Allah, çok büyük lutuf sahibidir.

    Muhammed Esed : ve Allah'ın lütfu ve nimeti ile (savaştan) bir zarara uğramadan döndüler: Çünkü onlar, Allah'ın rızası için çabalıyorlardı; ve Allah, yüceliğinde ve lütfunda sınırsızdır.

    Ömer Nasuhi Bilmen : Sonra da kendilerine hiçbir fenalık dokunmamaksızın Allah Teâlâ'nın bir nîmetiyle ve bir fazlı ile geri döndüler ve Allah-ü Azîmüşşan'ın rızasına tâbi oldular. Allah Teâlâ ise azîm bir fazl sahibidir.

    Ömer Öngüt : Sonra da kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler. Böylece Allah'ın rızâsına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.

    Şaban Piriş : Onlara bir kötülük dokunmadan Allah’tan olan bir nimet ve fazilet ile döndüler. Allah’ın rızasına uydular. Allah, fazilet ve azamet sahibidir.

    Suat Yıldırım : Sonra da kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan, Allah’tan bir âfiyet, selâmet ve lütuf ile geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah çok büyük lütuf ve inâyet sahibidir.

    Süleyman Ateş : Bundan dolayı Allah'tan bir ni'met ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı. Ve Allâh'ın rızâsına uydular. Allâh büyük lutuf sâhibidir.

    Tefhim-ul Kuran : Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.

    Ümit Şimşek : Sonra da, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allah'ın nimeti ve lütfuyla döndüler ve Allah'ın rızasına eriştiler. Allah ise pek büyük lütuf sahibidir.

    Yaşar Nuri Öztürk : Böyle olduğu içindir ki, Allah'tan bir nimet ve lütufla geri döndüler, hiçbir kötülük dokunmamıştı onlara. Allah'ın rızasını izlediler. Allah çok büyük bir lütfun sahibidir.



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]






     


  18. إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    İnnemâ zâlikumu؛ ؛eytânu yuhavvifu evliyâ’eh(evliyâ’ehu), fe lâ tehâfûhum ve hâfûni in kuntum mu’minîn(mu’minîne).


    1. innemâ : ancak, sadece, fakat

    2. zâlikum : bِylece

    3. e؛ ؛eytânu : ؛eytan

    4. yuhavvifu : korkutur

    5. evliyâe--hu : kendi dostları (onu dost edinenler)

    6. fe lâ tehâfû-hum : art‎k onlardan korkmay‎n

    7. ve hâfû-ni : ve Ben'den korkun

    8. in kuntum : eًer sizler ... iseniz, .. olduysan‎z

    9. mu'minîne : mü'minler



    فmam فskender Ali Mihr : Fakat ‏eytan, bِylece ancak kendi dostlar‎n‎ (onu dost edinenleri) korkutur. Art‎k onlardan korkmay‎n ve eًer sizler mü'min iseniz, (sadece) Ben'den korkun.

    Diyanet ف‏leri : O ‏eytan sizi ancak kendi dostlar‎ndan korkutuyor. Onlardan korkmay‎n, eًer mü’min iseniz, benden korkun.

    Abdulbaki Gِlp‎narl‎ : قüphe yok ki Tanr‎ dostlar‎n‎ korkutan ancak ve ancak قeytan'd‎r. Onlardan korkmay‎n, benden korkun inanm‎‏san‎z.

    Adem Uًur : ف‏te o ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. قu halde, eًer iman etmi‏ kimseler iseniz onlardan korkmay‎n, benden korkun.

    Ahmed Hulusi : O ‏eytan (haberi getiren), ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. . . O hâlde onlardan korkmay‎n; benden korkun, eًer iman ehliyseniz.

    Ahmet Tekin : Size o haberi getiren kesinlikle ‏eytand‎r, ‏eytan t‎ynetli ahlâks‎z azg‎nlar‎n tak‎m‎d‎r. Kendisini veli-otorite edinenleri korkutabilir; dostlar‎n‎ grup grup üstünüze salar. Onlar‎n velayeti-otoritesi alt‎na, kontrolüne girmeyin. Onlardan korkmay‎n, eًer mü’minseniz bana isyandan korkun.

    Ahmet Varol : قüphesiz ‏u ‏eytan, kendi dostlar‎n‎ korkutur. Eًer mü'minler iseniz onlardan korkmay‎n, benden korkun.

    Ali Bulaç : ف‏te bu ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. Siz onlardan korkmay‎n, eًer mü'minlerseniz, Ben'den korkun.

    Ali Fikri Yavuz : (Ebû Süfyan sizin için ordu toplam‎‏t‎r, diye) sizi kendi dostlar‎ndan korkutmakta olan o ‏eytand‎r. Siz, onlardan korkmay‎n da bana isyan etmekten korkun, eًer müminlerseniz.

    Bekir Sadak : Iste o seytan ancak kendi dostlarini korkutur, inanmissaniz onlardan korkmayin, Benden korkun.

    Celal Y‎ld‎r‎m : (Size o haberi getiren) ancak ‏eytand‎r; kendi dostlar‎n‎ (sava‏ ve ِlümle) korkutur. Mü'min iseniz onlardan korkmay‎n, benden korkun.

    Diyanet ف‏leri (eski) : ف‏te o ‏eytan ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur, inanm‎‏san‎z onlardan korkmay‎n, Benden korkun.

    Diyanet Vakfi : ف‏te o ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. قu halde, eًer iman etmi‏ kimseler iseniz onlardan korkmay‎n, benden korkun.

    Edip Yüksel : قeytan ancak kendi dostlar‎na korku verir. Onlardan korkmay‎n, benden korkun; gerçekten inanm‎‏san‎z.

    Elmal‎l‎ Hamdi Yaz‎r : size o haberi getiren قeytan sade kendi dostlar‎n‎ korkutur, siz ondan korkmay‎n da bana ‎syandan korkun eًer mü'minlerseniz

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏) : Size o haberi getiren ‏eytan, yaln‎zca kendi dostlar‎n‎ korkutur. Siz onlardan korkmay‎n, bana isyandan korkun, eًer inan‎yorsan‎z!

    Elmal‎l‎ (sadele‏tirilmi‏ - 2) : (Size o haberi getiren) ancak ‏eytand‎r, (sadece) kendi dostlar‎n‎ korkutabilir. Onlardan korkmay‎n, eًer mümin iseniz benden korkun.

    Fizilal-il Kuran : O ‏eytan sizi yardakç‎lar‎ ile korkutur, o halde eًer gerçekten mümin iseniz onlardan deًil, benden korkunuz.

    Gültekin Onan : ف‏te bu ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. Siz onlardan korkmay‎n, eًer inançl‎larsan‎z benden korkun.

    Hasan Basri اantay : (Size o haberi getiren adam) mutlakaa (sizi) kendi dostlar‎ndan korkutmakda olan o ‏eytand‎r. ضyle ise siz onlardan (onun dostlar‎ndan) korkmay‎n, benden korkun, eًer îman etmi‏ (kimse) lerseniz.

    Hayrat Ne‏riyat : ف‏te (size haber getiren) o ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. Eًer îmân eden kimseler iseniz, art‎k onlardan korkmay‎n da (ancak) benden korkun!

    فbni Kesir : O ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. Mü'min iseniz onlardan korkmay‎n, Benden korkun.

    Muhammed Esed : Kendi dostlar‎ndan korkmay‎ (içinize) yerle‏tiren قeytandan ba‏kas‎ deًildir: ضyleyse onlardan deًil, yaln‎zca Benden korkun, eًer gerçek müminler iseniz!

    ضmer Nasuhi Bilmen : O ‏eytan, sizi mutlaka dostlar‎ndan korkutuyor. Binaenaleyh onlardan korkmay‎n‎z Benden korkunuz eًer mü'min kimseler iseniz.

    ضmer ضngüt : O ‏eytan ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. O halde mümin iseniz onlardan korkmay‎n, benden korkun.

    قaban Piri‏ : قeytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. Eًer müminseniz onlardan korkmay‎n, benden korkun.

    Suat Y‎ld‎r‎m : Size o haberi getiren adam ‏eytan‎n tekidir. O sizi kendi dostlar‎ ile korkutmak ister. Fakat siz mümin iseniz onlardan korkmay‎n, Ben’den korkun!

    Süleyman Ate‏ : O ‏eytân sizi kendi dostlar‎ndan korkutuyor, eًer inanm‎‏ iseniz, onlardan korkmay‎n, benden korkun!

    Tefhim-ul Kuran : ف‏te bu ‏eytan, ancak kendi dostlar‎n‎ korkutur. Siz onlardan korkmay‎n, eًer mü'minlerseniz, Ben'den korkun.

    ـmit قim‏ek : ف‏te bu ancak ‏eytand‎r ki, dostlar‎n‎ bِylece korkutur. Siz ondan korkmay‎n; eًer mü'min iseniz Benden korkun.

    Ya‏ar Nuri ضztürk : ف‏te size ‏eytan. O yaln‎z kendi dostlar‎n‎ korkutur. Eًer inananlarsan‎z onlardan korkmay‎n, benden korkun.


    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  19. وَلاَ يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئاً يُرِيدُ اللّهُ أَلاَّ يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




    Ve lâ yahzunkellezîne yusâriûne fîl kufr(kufri), innehum len yadurrûllâhe şey’â(şey’an), yurîdullâhu ellâ yec’ale lehum hazzan fîl âhireh(âhireti), ve lehum azâbun azîm(azîmun).


    1. ve lâ yahzun-ke : ve seni mahzun etmesin

    2. ellezîne : onlar

    3. yusâriûne : koşuyorlar

    4. fî el kufri : küfür konusunda

    5. inne-hum : muhakkak ki onlar

    6. len yadurrû allâhe : Allah'a asla zarar veremezler

    7. şey'an : bir şey

    8. yurîdu allâhu : Allah diliyor, istiyor

    9. ellâ yec'ale : kılmamak, yapmamak (vermemek)

    10. lehum : onlar için, onlara

    11. hazzan : bir haz, bir nasip

    12. fî el âhireti : ahirette

    13. ve lehum : ve onlar için vardır

    14. azâbun azîmun : büyük azap



    İmam İskender Ali Mihr : Ve küfre koşanlar seni mahzun etmesin. Muhakkak ki onlar, Allah'a hiçbir şey ile asla zarar veremezler. Allah, onlara ahirette bir nasip vermemek istiyor. Ve onlar için “Büyük Azap” vardır.

    Diyanet İşleri : Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük azap vardır.

    Abdulbaki Gölpınarlı : Ve o, küfre doğru koşa-koşa, yarışarak gidenler, seni mahzun etmesin, onlar Allah'ı hiçbir sûretle zararlandıramazlar. Allah, onlara âhiretten hiçbir pay vermeyi murad etmemiştir ki ve onlaradır pek büyük azap.

    Adem Uğur : (Resûlüm) İnkârda yarışanlar sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır.

    Ahmed Hulusi : Hakikati inkârda yarışanlar seni üzmesinler. Kesinlikle onlar, Allâh'a hiçbir zarar veremezler. Allâh onlara sonsuz gelecek sürecinde bir nasip vermemeyi diliyor (onun için böyleler). Onlar için aziym azap vardır.

    Ahmet Tekin : Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden, küfürde yarışanların varlığı seni üzmesin. Onlar, asla, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, âhirette, ebedî yurtta onlara pay vermemek istiyor. Onlara büyük bir ceza vardır.

    Ahmet Varol : Küfürde birbirleriyle yarışanlar seni üzmesinler. Onlar Allah'a bir zarar dokunduramazlar. Allah ahirette onlara bir pay ayırmamak istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

    Ali Bulaç : Küfürde 'büyük çaba harcayanlar' seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah'a hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır.

    Ali Fikri Yavuz : O küfürde yarışanlar, sana keder vermesin. Çünkü onlar Allah’a asla bir zarar edebilecek değillerdir. Allah onlara ahirette bir nasip vermemeyi diliyor. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.

    Bekir Sadak : Kufurde yarisanlar seni uzmesin; suphesiz onlar Allah' a bir zarar veremezler. Allah ahirette onlara bir pay vermemek istiyor; onlara buyuk azab vardir.

    Celal Yıldırım : Küfürde yarışanlar seni kaygılandırmasın ; çünkü onlar Allah'a hiçbir surette zarar veremezler. Allah onlara Âhirette (saadetten yana) bir pay vermemeyi ister. Onlar için büyük bir azâb vardır.

    Diyanet İşleri (eski) : Küfürde yarışanlar seni üzmesin; şüphesiz onlar Allah'a bir zarar veremezler. Allah ahirette onlara bir pay vermemek istiyor; onlara büyük azab vardır.

    Diyanet Vakfi : (Resûlüm) İnkârda yarışanlar sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır.

    Edip Yüksel : İnkarcılıkta yarışanlar seni üzmesin. Onlar ALLAH'a hiçbir zarar veremez. ALLAH ahirette onlara bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap var.

    Elmalılı Hamdi Yazır : Sana da o küfürde yarışanlar hüzün vermesin çünkü onlar Allaha bir zarar edebilecek değiller, Allah onlara Ahırette bir hazz vermemek istiyor, onlara azîm bir azab var

    Elmalılı (sadeleştirilmiş) : O inkarda yarışanlar seni kederlendirmesin; çünkü onlar asla Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir. Allah, onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlara büyük bir azap vardır.

    Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2) : Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, Allah'a hiç bir şekilde zarar veremezler. Allah onlara ahirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

    Fizilal-il Kuran : Doludizgin küfre koşanlar seni üzmesin. Onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı diliyor. Onları büyük bir azap bekliyor.

    Gültekin Onan : Küfürde 'büyük çaba harcayanlar' seni üzmesin. Çünkü onlar, Tanrı'ya hiç bir şeyle zarar veremezler. Tanrı, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır.

    Hasan Basri Çantay : (Habîbim) o küfre koşuşanlar seni mahzun etmesin. Çünkü onlar Allaha hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah onlara âhiretde bir nasıyp vermemeyi irâde eder, Onlar için pek büyük bir azap vardır.

    Hayrat Neşriyat : (Habîbim, yâ Muhammed!) İşte o küfürde birbiriyle yarışanlar seni üzmesin! Çünki onlar Allah’a aslâ hiçbir şeyle zarar veremezler! Allah onlara (bu inkârları yüzünden)âhirette bir nasib vermemek istiyor. Ve onlar için (pek) büyük bir azab vardır.

    İbni Kesir : Küfre koşanlar, seni üzmesin. Şüphesiz onlar, Allah'a zarar veremezler. Allah, onlara ahirette hiç bir nasib vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azab vardır.

    Muhammed Esed : Hakikati inkarda birbirleriyle yarışanlardan dolayı üzülme: Onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onların ahiret(in nimetlerin)den hiç pay alamamaları Allah'ın muradıdır ve onları şiddetli bir azap beklemektedir.

    Ömer Nasuhi Bilmen : O küfre koşanlar seni mahzun etmesinler. Şüphe yok ki onlar Allah Teâlâ'ya bir şey ile zarar veremezler. Allah Teâlâ istiyor ki onlara ahirette bir nâsip vermesin. Ve onlar için azîm bir azap vardır.

    Ömer Öngüt : Küfürde yarışanlar seni üzmesin! Şüphesiz ki onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir nasip vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

    Şaban Piriş : Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar Allah’a hiç bir zarar veremezler. Allah, onların ahirette bir nasibinin/payının olmamasını istiyor. Ve onlara büyük bir azap vardır.

    Suat Yıldırım : İnkâra koşuşanlar sana kaygı vermesin, Onlar Allah’ın dînine asla zarar veremezler. Allah onlara âhirette nasip vermemek istiyor. Onlara büyük bir azap vardır.

    Süleyman Ateş : İnkâra koşanlar seni üzmesin, onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allâh onlara âhirette hiçbir nasip koymamak istiyor. Onlar için büyük bir azâb vardır.

    Tefhim-ul Kuran : Küfürde 'büyük çaba harcayanlar' seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah'a hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır.

    Ümit Şimşek : İnkâra koşuşanlar seni tasalandırmasın. Onlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah ise onları âhirette büsbütün nasipsiz bırakmak istiyor. Onlar için ancak büyük bir azap vardır.

    Yaşar Nuri Öztürk : Küfür içinde koşuşanlar sana üzüntü vermesin. Şu bir gerçek ki, onlar Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onlara âhirette bir nasip vermemeyi istemektedir. Onlar için çok büyük bir azap öngörülmüştür.



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]





     


  20. إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ لَن يَضُرُّواْ اللّهَ شَيْئًا وَلهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]



    İnnellezîne؛teravul kufra bil îmâni len yedurrûllâhe ؛ey’â(؛ey’en), ve lehum azâbun elîm(elîmun).


    1. inne ellezîne : muhakkak ki onlar

    2. e؛teravu : satın aldılar

    3. el kufra : küfür

    4. bi el îmâni : îmân ile

    5. len yadurrû allâhe : Allah'a asla zarar veremezler

    6. ؛ey'en : bir ؛ey

    7. ve lehum : ve onlar için vardır

    8. azâbun elîmun : elîm azap, acı azap



    İmam İskender Ali Mihr : Muhakkak ki îmân kar؛ılığında küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir ؛ey ile asla zarar veremezler. Ve onlar için “Elîm Azap” vardır.

    Diyanet İ؛leri : İman kar؛ılığında küfrü satın alanlar Allah’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azap vardır.

    Abdulbaki Gِlpınarlı : İmanı satıp da küfrü alanlar, Allah'ı zararlandıramazlar, onlaradır elemli azap.

    Adem Uğur : ھurası muhakkak ki, imanı verip inkârı alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elîm bir azap vardır.

    Ahmed Hulusi : Hakikatlerine iman yerine, inkârı satın alanlara gelince, Allâh'a hiçbir zarar veremezler. Onlara feci yanı؛ vardır.

    Ahmet Tekin : İmanın yerine küfür belâsını satın alanlar, Allah’a asla hiçbir ؛ekilde zarar veremezler. Onlara can yakıp inleten, müthi؛ azap vardır.

    Ahmet Varol : İman kar؛ılığında küfrü satın alanlar Allah'a bir zarar dokunduramazlar. Onlar için acıklı bir azap vardır.

    Ali Bulaç : Onlar, imana kar؛ılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah'a hiç bir ؛eyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır.

    Ali Fikri Yavuz : İmana kar؛ılık küfrü satın alanlar, Allah’a hiç bir ؛eyle zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.

    Bekir Sadak : Imani inkar edenler, kendilerine vermis oldugumuz muhletin sakin kendileri icin hayirli oldugunu sanmasinlar. Biz onlara ancak, gunahlari cogalsin diye muhlet veriyoruz. Kucultucu azab onlaradir.

    Celal Yıldırım : Doğrusu küfrü imân kar؛ılığında satın alanlar, elbette hiçbir ؛ey ile Allah'a zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azâb vardır..

    Diyanet İ؛leri (eski) : İmanı inkar edenler, kendilerine vermi؛ olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.

    Diyanet Vakfi : ھurası muhakkak ki, imanı verip inkârı alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elîm bir azap vardır.

    Edip Yüksel : İmanı bırakıp küfrü satın alanlar ALLAH'a hiçbir zarar veremezler ve onlar için acıklı bir azap var.

    Elmalılı Hamdi Yazır : ھüphesiz iman bedeline küfrü satın alanlar Allaha zerrece zarar verecek değiller ve onlar için elîm bir azab var

    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛) : ھüphesiz iman kar؛ılığında küfrü satın alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremeyeceklerdir ve onlar için elim bir azap vardır.

    Elmalılı (sadele؛tirilmi؛ - 2) : İman kar؛ılığında inkarı satın alanlar Allah'a hiç bir zarar veremezler. Onlar için acı bir azap vardır.

    Fizilal-il Kuran : İman kar؛ılığında kâfirliği satın alanlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onları acıklı bir azap bekliyor.

    Gültekin Onan : Onlar, inanca / inanmaya kar؛ılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Tanrı'ya hiç bir ؛eyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır.

    Hasan Basri اantay : İmânı bırakıb küfrü satın alan onlar, Allaha hiç bir ؛eyle zarar yapamazlar. Onlar için pek acıklı bir azâb vardır.

    Hayrat Ne؛riyat : ھübhesiz ki îmâna kar؛ılık küfrü satın alanlar, Allah’a aslâ hiçbir ؛eyle zarar veremezler! Hem onlar için (pek) elemli bir azab vardır.

    İbni Kesir : İman kar؛ılığı küfrü satın alanlar; Allah'a hiç bir ؛ey ile zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azab vardır.

    Muhammed Esed : İman kar؛ılığında inkarı satın alanlar hiçbir surette Allah'a zarar veremezler, tersine onları ؛iddetli bir azap beklemektedir.

    ضmer Nasuhi Bilmen : Muhakkak o kimseler ki imân mukabilinde küfrü satın almı؛lardır. Elbette onlar Hak Teâlâ'ya bir ؛ey ile zarar veremezler. Ve onlar için elîm bir azap vardır.

    ضmer ضngüt : İman kar؛ılığında küfrü satın alanlar, ؛üphesiz ki Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azap vardır.

    ھaban Piri؛ : İmana kar؛ılık kafirliği satın alanlar, Allah’a hiç bir ؛ekilde zarar veremezler. Onlara acı bir azap vardır.

    Suat Yıldırım : İmana bedel inkârı tercih edenler Allah’ın dînine hiç bir zarar veremezler ve onlar için gayet acı bir azap vardır.

    Süleyman Ate؛ : İman kar؛ılığında inkârı satın alanlar, Allah'a hiçbir zarar vermezler. Onlar için acı bir azâb vardır.

    Tefhim-ul Kuran : Onlar, imana kar؛ılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah'a hiç bir ؛eyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır.

    ـmit ھim؛ek : İmanlarını inkârla deği؛tirenler bununla Allah'a hiçbir zarar vermi؛ olmazlar. Onlar için acı bir azap vardır.

    Ya؛ar Nuri ضztürk : İman kar؛ılığında küfrü satın alanlar, Allah'a herhangi bir biçimde asla zarar veremezler. Korkunç bir azap vardır onlar için.



    [​IMG][​IMG]

    [​IMG]




     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş