Çocuğunu da Alıp Kaz Dağları'na Yerleşen Kadının Özendirici Hikayesi

Bayram_Akgül1 11 Ağu 2019



  1. ÇOCUĞUNU DA ALIP KAZ DAĞLARI'NA YERLEŞEN KADININ ÖZENDİRİCİ HİKAYESİ

    Zeynep Pekiner, 3,5 yaşındaki çocuğu Ekin ile birlikte İstanbul’u terk ederek Kaz Dağları’nda arkadaşları ile ekolojik bir yaşam alanı inşa etti.

    [​IMG]
    Zeynep Pekiner, 3,5 yaşındaki çocuğu Ekin ile birlikte İstanbul’u terk ederek Kaz Dağları’nda arkadaşları ile ekolojik bir yaşam alanı inşa etti

    Şehirdeki alışkanlıkların Kaz Dağları’nda kendini ‘doğanın ritmine uymaya bıraktığını’ belirten Pekiner, kenttekine karşı buradaki yaşamı ise şöyle tarif ediyor:
    [​IMG]
    "Güneşli havalarda çamaşırlar yıkanıyor. Bulaşıkları mutfak tezgahında yıkamıyoruz, 100 metre gibi bir mesafede belime kadar gelen büyüklükte bir kaya üzerinden atlayarak dağdan gelen suyla yıkıyoruz. Fırtına ve soğukta zor oluyor tabi. Ama devlete vergi verip suya para vermektense bu zorlukları yaşamak değiyor. Tuvalet için özellikle gece ve yağmurlu zamanlarda dışarı çıkmak da zor sayılabilir ama bunun gübre olması, birçok canlıya şifa olması, yaşatması güzel tarafı."

    Pekiner, arkadaşları ile birlikte yaptıkları barınaklar hakkında ise şunları söylüyor:
    [​IMG]
    "Kaz Dağları’nda dereye yakın, köyden iki km uzaklıkta yerleşim yerine uzak, sınırı çitlerle ya da dikenli tellerle çevrili olmayan, kimi geceler domuzların, tilkilerin geçtiği, dikenli çalıların çevirdiği, bir tarafı çeşitli meyve ağaçlarının olduğu bir alanda yurt denilen keçeden yapılma bir çadırda yaşıyoruz."

    “Ekin, ağacın da bir canı olduğunun farkında” diyen Pekiner, oğlunun doğayla ilişkisine dair ise şunları aktarıyor:
    [​IMG]
    "Etrafındaki çeşitliliğin farkında ve onları ayırt edebiliyor. Kavak ağacını biliyor, ayı mantarı, çimen mantarını tanıyor. Bazen dışarıda oynarken elma ağacının altından elma alıyor sonra şöyle bir inceliyor; kurtlu mu çürük mü diye, sonra yiyor. Yuvanın içinde yediği meyve kabuklarını artıklarını komposta atıyor. Gündelik rutin işlere ortak oluyor, ben odun keserken topladığı küçük çalı çırpıları bisikletinin sepetine dolduruyor, sobayı yakarken heyecanla getiriyor. Bahçede kışlık sebze ekmek için çapa yaparken yanımda kendi küçük çapasıyla ufak bir yer hazırladı ve tohum ekti oraya. Filizlenene kadar her gün gidip bakıyordu ve tohumlar patlayınca büyük bir heyecan içindeydi. Dolunayda gökyüzü açık olduğunda dışarıda koşmayı çok seviyor. Dereye olan tutkusu, hemen her gelen misafiri oraya götürmeyi teklif etmesi, karıncaların kış için yuva yaptıklarını gözlemlemesi ve küçük bir dal parçası ile toprağı eşeleyip ‘karıncalara yuva yapıyorum’ demesi, bahçeye gelen kaplumbağayı görünce ki heyecanı, çekirgeler, solucanlar, köpeklerle iletişimi, sevdiklerine kekik toplayıp vermesi, bazen ağaçlarla konuşması onların da bir can olduğunun farkındalığı, mısırlar büyürken ki sabırsızlığı… Bunlar önceden hayal etmediğim sürprizler."

    Köylülerin kendilerine yaklaşımına dair de açıklamalarda bulunan Pekiner, köylülere İstanbul’dan helip burada yaşamayı tercih etmesinin garip geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:
    [​IMG]
    "Bazıları ‘neden kocaman bir apartman dairesinde elektrikli bir evde yaşamak varken burada bunca sefillik içinde 20 metrekare bir çadırda yaşıyorsun’ diye soruyor. Ufak bir güneş panelimiz var hava kapalı olduğu günler akşam 19.00’a kadar yanabiliyor. Telefon doğru dürüst çekmiyor. Çekse de şarj edemediğimizden kapalı. Bulaşık yıkamak için leğenle kaya üzerinden atlamak zorundayız, çamaşırları elimizde yıkıyoruz. Bir kadının çocuğuyla tek başına köyden uzakta 20 metrekare bir çadırda yaşaması garip geliyor. İki ay önce bizle yaşamaya iki arkadaş daha geldi ve bu iyice hayrete düşürmüştü onları. Bizle kültür çatışması yaşasalar da bunu bizle olan iletişimlerine yansıtmıyorlar."

    Kaz Dağları’nda yaşamanın kendisine kattığı deneyimin okulda öğrendikleriyle kıyaslanamayacağını söyleyen Pekiner, bu deneyimi ise şöyle aktarıyor:
    [​IMG]
    "Burada öğrendiğim deneyimlediğim şeyler zorunlu okul hayatım boyunca edindiğim bilgilerden çok daha değerli. Doğanın ritminde bir yaşam her an bir şey öğretiyor aslında dikkat edene, dinleyene. Güneş’in ve ayın hareketleri, rüzgar hepsi burada günlük işleri yaparken belirleyici faktörler. Yediklerimizi, tükettiklerimizi sorgulayınca bize dayatılan bir yeme kültürü var. Domates, patlıcan, biber olmazsa olmaz gibi. Oysa yaşadığımız coğrafya yenilebilir ot tarafından çok zengin. Ama köylüler bile bu kadim bilgiyi unutmakta.

    Ekin de özgür bir şekilde büyüyor, keşfediyor, tırmanıyor, tadıyor, paylaşıyor. Toprakta deneyimleyerek öğrendiği her şey çok heyecanlandırıyor onu. Yaşadığımız yerde yakınımızda çocuk yok ama köyde ve yakın yerlerde olan arkadaşları var ve sık sık bir araya geliyor onlarla da. Burada ise kimi zaman komşumuzun köpekleri, kimi zaman kaplumbağa, kimi zaman koyunlarla koşturuyor. Bazen çekirge yakalamaya çalışıyor elinde gezdiriyor. Bazen yediği meyvelerin çekirdeğini eşeleyip toprağa gömüyor. Yaşamı, yaşamayı, yaşatmayı öğrenmesinden daha güzel ne olabilir ki?"

    Pekiner, “Köy yaşamını İstanbul ile kıyasladığın oluyor mu?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor:
    [​IMG]
    "İstanbul’da yaşadığımız yer beton mahallesi gibiydi. Bezelye gibi sık sık dizilmiş apartmanlar. Parka gitmekten de hiç hoşlanmıyordum, bunu mecburiyetten yapıyordum çoğu zaman. Şehirler açık hava hapishaneleri, parklarda çocukların hapishanedeki onlara koca şehirde lütfedilen eğlence alanları. Ama bir süre sonra paralı oyun parklarını görünce, oradaki oyuncak ve oyun çeşitliliğini mahalle parklarından sıkılmaya ve yetinmemeye başlıyorlar"

    Bazen İstanbul’a geldiğini ancak kendisini orada bir yabancı gibi hissettiğini vurgulayan Pekiner, ‘güvenlik’ konusun bu yabancılaşmadaki başat neden olduğunu vurguluyor:
    [​IMG]
    Tehlikeyle dolu. Her yerde polisler, sürekli çalışan tanklar, metrolarda istasyonlarda üst aramalar. Her an bomba patlayabilir korkusuna alışmak zorundasın yoksa yaşayamıyor ve dışarı çıkamıyorsun zaten. İnsanlar çalışıyorlar, işlerinde mutsuzlar, maaşlarıyla kira ödüyor, fatura ödüyorlar, sağlıklı gıdaya ulaşmak için çok zengin olmalısınız. İnsanlar esir gibiler. Öyle doldurulmuş, korkutulmuşlar ki kırsalda yaşamak bir macera gibi geliyor onlara ve cesaret gerektiren bir şey olduğunu düşünüyorlar. Oysa bu esaretten kurtulmak için önce onları içeride tutan şeyi keşfetmeleri lazım, yoksa dışarı çıkma isteği zihin karıştırıyor. Önce kafesin parmaklıkları bulunmalı.

    Kaynak: Gazete ŞUJİN
     
Yükleniyor...

Bu Sayfayı Paylaş